Tükeniş

Tükeniş

Osmanlının son döneminde kapitalistler ülkenin tamamını sömürebilecek duruma gelmişlerdi. Verdikleri paranın faiziyle yetinmeyip ülkede yetiştirilen ürünlere bile el koymuşlardı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen saltanatın saltanatı yine de sürüyordu. Alınan borç paralarla üretimi destekleyeceklerine saraylar, köşkler ve camiler yaptırıyorlardı. Tıpkı yaşamakta olduğumuz bu günlerdeki gibi. Sıcak para gelmez olmuş. Alınan borçların vadesi dolmuş, ödemelerde güçlük çekilmeye başlamış. Ne demişti eski bakan Babacan? Eğer acil olarak on üç milyar dolar bulamazsak papazı yeriz. Bu sözler seçim öncesinde söylenildiği için renk verilmemiş, bir şekilde sorun çözülmüştü. Ülkemiz tam bir ekonomik çıkmazın içine düşmüştür. Esnaflar ve iş adamları, turizmciler kan ağlıyorlar. CHP nin bırakmış olduğu mirastan da artık bir şey kalmadı. Açıkçası satabileceğimiz hiçbir şey kalmadı. Bu nedenle çöküş tam olarak açığa çıkmadan başkanlık yasası çıkarılmaya çalışılıyor. Bin dokuz yüz elli altı yılında incik, boncuk ithalatı yüzünden ülkenin dış alım gücü tamamen sıfırlanmıştı. Yabancı ülkelerde ülkemizi temsil eden elçilere bile maaşları ödenemez olmuştu. Ülke içinde de çok büyük bir yokluk yaşanmaya başlamıştı. Halk başına gelen yoksulluğun nedenini kavramadan erken seçime gidildi. İktidar büyük ölçüde kayıp vermesine rağmen yine de meclisteki çoğunluğu elde etmişti. Silivri’de yoğun kazı işlemleri var. Her yer kazılıyor. Bu da bir erken seçimi akla getiriyor.

Beyoğlu’nda kaset satan bir Korelinin düzenlediği bir etkinlikte katılımcıların bira içtikleri gerekçesiyle haddini bilmezler tarafından dükkânı basılmış, dükkânında bira içiliyor diye kıyasıya dövülmüş. Bu kişiler dükkân basma, bira içiyor diye insanları dövme cesaretini nereden alıyorlar?

Abbasi Halifesinin bilim ehli kardeşinin yüzü hiç gülmezmiş. Halife kardeşinin bu durumuna çok üzülürmüş. Bir gün o hiç gülmeyen kardeşi bir kasap dükkânının önünde durmuş, katıla katıla gülüyormuş. Durumu halifeye iletmişler. Halife kardeşine sormuş niye gülüyorsun diye. Kardeşi yanıtlamış. Nasıl gülmeyeyim demiş? Her koyun kendi bacağından asılıyor. Ramazanda bira içmek günahsa, bunun vebali birayı içenlerindir. Bu bira da, şarap da rakı da olabilir. Herkes kendi kabahatinin bedelini kendileri ödeyeceklerse o saldırganlara ne oluyor. Onları niye ilgilendiriyor. İçenlerin yerine cehenneme kendilerinin mi gideceklerini zannediyorlar. Ne yazık ki bu bir başlangıçtır. Bu gidişle huzurlu yaşamak isteyen insanlar, sokağa çıkma cesaretini bile gösteremeyecekler. Ok yaydan çıkmadan bu kötü gidişe mutlaka dur denilmesi gerekmektedir.

Özcan Nevres

 

İnönü Krom Satmış

İnönü Krom Satmış

Gün geçmiyor ki CHP ye sataşmasınlar. Son yumurtladıkları ise İsmet İnönü döneminde İkinci Dünya Savaşında Türkiye savaşan ülkelerden Almanya’ya krom satmış. Krom silah sanayisinde çok önemli bir maddedir. Dünyanın en büyük krom madeni üreticisiyiz. Rivayete göre Türkiye krom ihracatını durduracak olursa dünya ağır sanayisi durmak zorunda kalır. Peki, İkinci Dünya Savaşının sürdüğü kritik bir dönemde CHP hükümet krom satmalı mıydı? Bunun yanıtını doğru olarak verebilmek için savaş yıllarını çok iyi bilmek gerekir. Dünya bir ateş çemberi içindeydi. Türkiye birbiriyle savaşan iki grubun arasında kalmıştı. İki grup da Türkiye’nin kendi saflarında savaşa girmesini istiyordu. İsmet İnönü Almanların kullandıkları ağır silahlar karşısında tutunmanın çok zor olduğunu, buna rağmen savaş cephelerini çok genişletmiş olması yüzünden Almanların Birinci Dünya Savaşındaki duruma düşebileceğini görebiliyordu. Hani bir söz vardır. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık diye. Türkiye için durum aynıydı. En iyisi savaşa katılmamak için elden gelen her şeyin yapılmasıydı. Önce Almanlara bir muhtıra verildi. Sınırlarımıza kırk kilometreden daha faza yaklaşırsanız bunu SAVAŞ İALANI OLARAK KABUL EDECEĞİZ. Bu muhtıra etkili olmuş ve Alman orduları kırk kilometre sınırını hiç aşmamıştır. Buna rağmen olası bir Alman saldırısına karşı Trakya’da yüzlerce korugan yaptırılmıştı. Hem de kendi çimentomuzu yapamadığımız, ithal etmek zorunda olduğumuz bir durumdayken. Bu durumda savaşa katıl baskılarına ikili oynayarak dayanılması gerekiyordu. Savaşan ülkelere çok büyük gereksinimleri olan malzemeleri satmak en akıllıca yoldu. Kimi ülkelere maden, kimi ülkelere ise gıda maddeleri satıldı. Son olarak savaşa katılma şartlarını görüşmek üzere Adana’da masaya oturuldu. Türkiye müttefiklerin safında yüz bin asker ile katılacaktı. Çok önemli bir şartla. Cepheye sürülecek yüz bin askerimizin yanında yüz bin de safkan İngiliz askerleri olacaktı. Türk ordusuna en modern silahlar yeteri kadar verilecekti. İngilizler bu ağır şartı kabul etmemelerine rağmen Türkiye’ye silah yardımı yapmayı sürdürdüler. Alman orduları yenilmeye başladığında Türkiye müttefiklerin safında yer alarak Almanlara savaş ilan etti. Eğer bu savaşa katılmış olsa idik ne olurdu? Alman orduları sahip oldukları ağır silahlar ve mekanize araçları ile Yunanistan’ı ezdikleri gibi Türkiye’yi de ezecekti. Sonuç olarak Almanlar yenildiğinde Türkiye’de yenilmiş sayılacak, müttefiklerin en ağır şartlarını kabul etmek zorunda kalacaktı. Türkiye’nin batılıların iştahını kabartan bazı bölgeleri işgal edilip Türkiye’den koparılacaktı. İsmet İnönü bu cehennemi savaşa katılmamakla ülkemizi büyük bir badireden kurtarmıştır.

Kurtuluş Savaşımızın ve cumhuriyetimizin iki numaralı kahramanına yapılan saldırılar bu kadar mı? İnönü Manisa’ya gittiğinde sekiz yaşındaki bir kız çocuğun eline bir ekmek ve karne günlerinden kalma bir karneyi vererek çocuğun İnönü’ye seslenmesini sağlamışlardı. Çocuk gücünün yettiğince haykırmıştı. Paşa, Paşa sen bize ekmeği karne ile yedirdin der. İnönü EVET KIZIM. BEN SİZE EKMEĞİ KARNE İLE YEDİRDİM AMA SİZİ BABASIZ BIRAKMADIM der.

Bir temelsiz saldırı da Demokrat partililere göre İsmet İnönü çok korkak olduğundan on iki adayı alamamıştı. Oysa İtalyanlar adaları terk ederken güya İsmet İnönü’ye biz gidiyoruz. Adaları siz alın demişler. İnönü’de korkaklığından bunu kabul etmemiş. Gerçekleri nasıl bu kadar onursuzca saptırıyorlar. İtalyanların terk ettikleri adaları işgal etmek Türkiye’nin Almanların safında savaşa katılması demekti. Bu katılım Türkiye’yi felakete sürüklemekten başka hiçbir işe yaramazdı. Türkiye’nin müttefiklere karşı savaş açması müttefiklerin karşısında savaşı kaybeden Almanlar ile aynı kefeye konmamıza neden olacaktı. Bu da Türkiye’nin parçalanmasına hatta yok olmasına neden olacaktı.

Özcan Nevres    ozcan.nevresqgmail.com

Konu Taksim Meydanı Olunca

Konu Taksim Meydanı Olunca

Çok partili yaşama geçtiğimizden beri Taksim meydanı kimilerinin kinlerini tatmin aracı olmuştur. İsmet İnönü sayesinde iktidar olmuş olan Demokrat Partililerin ilk icraatlarından biri İsmet İnönü’nün Taksim meydanındaki anıtını gözle görülemeyecek bir yere kaldırmak olmuştu. Bin dokuz yüz atmış darbesinden sonra heykelin tekrar eski yerine konulması sağ partilileri her zaman kızdırmıştır. Bu günlerde Taksim meydanının talan edilme sevdası bu öfkenin nedeni olamaz mı? O meydan talan edilsin ki bir daha orada sol eğilimli partiler ve destekçileri bir daha gösteri yapamasınlar. Gündemdeki konu Taksim meydanında büyük bir cami ve çok önceleri yıktırılmış olan Topçu kışlasının benzerini inşa ettirmektir. Sayın Cumhurbaşkanı diyor ki; biz o atalarımızın yadigârı tarihi binayı tekrar inşa ettirip atalarımıza saygımızı göstereceğiz. Peki, bu kışla hangi tarihte inşa edildi? Üçüncü Selim zamanında bin sekiz yüz altı yılında inşa ettirildi. 12 / 13 Nisan 1909 tarihinde yaşanan isyan olayına kadar kışla olarak kullanılan bu bina bu tarihten sonra çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Bin dokuz yüz kırk yılında tamamen yıktırılmış ve gezi alanı olarak düzenlenmiştir. Kışlanın geçmişi çok uzun yıllara dayanmamaktadır. Eğer atalarımıza saygı söz konusu ise önce Adnan Menderes’in yıktırmış olduğu tarihi eserlerden başlasınlar.

Menemen’de şimdilerde çirkin bir görüntüye sahip olan Merdivenli Pazar yerinin geçmişinde çok büyük bir kilise vardı. İlkokulda okuduğum yıllarda bu kilisede Karagöz ve Hacivat gösterileri ile kukla gösterileri izlemiştik. Çok büyük ve çok yüksek bir binaydı. Her tarafı fresklerle süslüydü. Menemen’de bin dokuz yüz elli yılında yapılan seçimde belediye başkanlığını ve yönetimini Demokrat Partililer kazanmışlardı. İlk icraatları o muhteşem binayı yıktırmak olmuştu. Elde edilen arsa Pazar yeri olarak bir süre kullanılmıştı. Daha sonra CHP li belediye başkanı İdris Tınaz’ın fidanlık olarak tesis ettirdiği otuz dört dönümlük fidanlık önce satılmış. Daha sonra geri satın alınarak yeni Pazar yeri kurulmuştur. Hadi bakalım mademki geçmişimize saygımız var. O güzel binayı tekrar inşa ettirsinler. Gerçekten tarihimize saygılıysalar Menemen’deki tarihi Bedesteni satın alıp restore ettirsinler ve mimari bir şaheser olan o binayı Menemen’e müze olarak kazandırsınlar. Kaldı ki buna benzer nice tarihi binalar var . Tümü kaderlerine terk edilmişler. Çok sık haberlere konu olan tarihi ahşap binaların kundaklanarak yakılmasına bile önlem alınamıyor.

İstanbul’un tarihi surları ne durumda? Surların küçük bir bölümünün dışında neredeyse tamamı kaderine terk edilmiş durumda. Silivri’de iki tarihi ahşap binanın dışında daha onlarcası restore edilmeyi bekliyor ama bazıları bu beklemeye dayanamadıklarından yıkılıp yok olmuşlar. Boğluca deresinin üzerindeki tarihi köprü yıkıldı, yıkılacak. Neredeyse üç yıldan beri trafiğe kapalı ama halen tamir edilememiştir. Tuzla deresinin üzerindeki Mimarsinan köprüsü de içler acısı bir durumda. Beş yıldan beri trafiğe kapalı ve beş yıldan beri güya onarılıyordu. Onarım işini üstlenen yüklenici köprünün tarihi dokusunu bozduğu için sözleşme iptal edilmiş. Onarım için yeni bir ihalenin yapılması bekleniyor.

Özcan Nevres

Çamur At İzi Kalsın

Çamur At İzi Kalsın

AKP yandaşı bir kadın basbas bağırıyor. Kadınlar kadın haklarını son yirmi yılda kazandı. Kadınların en yüksek şekilde hak kazanmaları AKP döneminde oldu diyor. İnsanlar nasıl oluyor da utanmadan sıkılmadan bu şekilde yalan söyleye biliyorlar? Tarihi gerçekler bunların suratında bir şamar gibi patlamayacak mı? İşte tarihi gerçekler. 1930 yılından itibaren çıkarılan bir dizi yasa ile önce Belediye seçimlerine katılma, sonra köylerde muhtar olma ihtiyar meclislerine seçilme hakkı tanınan kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları, 5 Aralık 1934’de Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan yasa değişikliği ile tanındı. Anlaşılacağı gibi kadınlara seçme ve seçilme hakları bin dokuz yüz otuz yılında başlamış ve bin dokuz yüz otuz dört yılında tamamlanmış. Kadın hakları yirmi yıl önce verildi diye bağıran hanım yatsın kalksın Mustafa Kemal Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye dua etsin. Bir de şunu aklından çıkarmasın. Sözüm ona birçok din adamı kadınları kafes arkasında kapatılmaları, kocaları tarafından kıyasıya dövülmeleri için fetva üzerine fetva veriyorlar. Daha kötüsü Arabistanlı bir müftü erkekler aç kaldıklarında karısını yiye bilir diyor. Ey cumhuriyetimizin özgür kadını aklını başına topla. Desteklemekte olduğunuz parti yüzünden tüm haklarınızı kaybedecek olursanız bu günkü haklarınızı geri alabilmek için yine bir Mustafa Kemal Atatürk gerekecektir.

Seçime gün saymaya başladığımız bu günlerde vaatler o kadar çoğaldı ki bu yüzden inandırıcılığı kalmadı. Başbakan işsizliğin belini kırmış gibi konuşuyor. Halkın refah düzeyinin arttığını söylüyor. Başbakan belli ki pazarlara hiç gitmemiş. Gidebilseydi refah seviyesinin dibe vurduğunu görürdü. On iki milyon işsizi olan bir ülkede refah seviyesinden söz edilebilir mi? Her gün caddelerde sokaklarda çöp bidonlarından nafaka çıkarmaya çalışan insanların, hatta çocukların içler acısı durumlarını görmüyorlar mı? İşi olan bir insan, aç kalmamak için çöplerden nafaka arayan o insanların yaptığını yapabilir mi? Nasıl bir refah artışı bu? Üniversite mezunu gençlerin en az üçte biri işsiz. On binlerce öğretmen adayının tayinleri bile yapılmıyor. Bu mu yükselen refah seviyesi? Eğer refah seviyesinin gerçek anlamda yükseltilmesini istiyorlarsa tarıma ve hayvancılığa gereken önemi vermeleri gerekmektedir. Şeker fabrikaları kapatılarak hayvancılığa en büyük darbe vuruldu. Şeker pancarından elde edilen küspeler hayvancılar için ucuz ve besleyici, eti ve sütü için beslenen büyükbaş hayvanların severek yedikleri çok önemli bir yem kaynağıydı. Sığır etinin kilosu kırk lirayı aşmış. Dar gelirliler eti ancak seyrede biliyorlar. Et yiyemez olmuş olan bir toplumun mu refah seviyesi yükselmiş. İsmet Paşanın deyimiyle hadi canım sen de.

Yetmiş beş milyon nüfusa sahip olan bir ülkede on iki milyon insan açlık sınırının çok altında yaşıyorsa ve bu on iki milyon insan sosyal yardımlarla yaşamını sürdürebiliyorlarsa o ülkede refahtan söz edilemez. İşsizliğin önlenmesi ve gerçek anlamda kalkınmanın sağlanması için tarıma ve hayvancılığa önem verilmesi gerekir. Taşıma su ile değirmen dönmez. Üretmeyen bir ülkede üretilmesi gereken ürünler ithal ediliyorsa bir gün o değirmenin suyu kurur. Tıpkı Demokrat Partinin son dönemindeki gibi tüm ithalat kapıları kapanır.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

İZMİR DE SEL SULARI

İzmir’de Sel Suları

Sayın Başbakan diyor ki her yağmur yağışında İzmir göle dönüşüyor. İzmir’i dahi yönetmekten aciz olanlar Türkiye’yi yönetmeye kalkıyor demektedir. İnsaf be Sayın Başbakan. Siz yüksek öğrenim görmüş bir insansınız. Rakımın ne olduğunu, debinin ne olduğunu çok iyi bilmeniz gerekir. İzmir’de Kordon boyu rüzgârın sert estiği ve dalgaların yükseldiği günlerde dalgalardan korunmak için inşa edilmiş olan sete rağmen deniz suyu ile yıkanır. Caddeden yaya geçmek mümkün olmaz. Bunun nedeni ise İzmir’imizin coğrafi yapısıdır. İzmir’in alçak bölgeleri neredeyse deniz seviyesindedir. Denizden yüksekliği bir metreyi bulmaz. Deniz kabardığında ise elli santimden bile yüksek olmaz. Bu durumda yağan şiddetli yağmurlarda caddelerin ve sokakların sular altında kalmamasını sağlayacak bildiğiniz bir umar var mı Sayın Başbakan? Yoksa siz İzmir’i bu uygunsuz coğrafyada CHP lilerin mi kurduğunu zannediyorsunuz? Oysa İzmir milattan önce üç yüz otuz altıdan milattan önce üç yüz yirmi üçe kadar Makedonya kralı olan Büyük İskender tarafından kurulmuştur. Yani bundan iki bin üç yüz yıl önce kurulmuştur. Gerçi İzmir’in ilk kurulduğu yer Bayraklı’dadır. Orası yaşayanlara dar geldiği için Kadife kalede yeni bir İzmir kurulmuştur. Zamanla İzmir düz araziye taşınarak gelişmiştir. İzmir Büyük İskender tarafından bu uygunsuz yerde kurulmuşsa bunda CHP nin ve Sayın Aziz Kocaoğlu’nun ne kusuru var? Ben elektrik ve elektronik teknisyeniyim. Bu güne kadar sel sularını caddelere, sokaklara taşmadan önce sel sularını denize boca edecek bir alet olduğunu ne gördüm ve ne de duydum. Olamayacağını da biliyorum. Bu durumda İzmir’i yönetenler doğal afet olan sel suları için ne yapabilirler? İzmir’in tümünü yıkıp yeniden yüksek bir yerde mi inşa etsinle? Bu da olmayacak işe amin demeye benzer bir iş olur.

Siz İzmir’i boş verin Sayın Başbakan. Ekmeğin fiyatının ne kadar olduğunu biliyor musunuz? Hani şu fakirin en önemli, olmazsa olmazı olan ekmeğin fiyatını. Yaklaşık bir hafta önce Silivri’nin dar gelirlileri ekmeğe yapılan zammın şokunu yaşamışlardır. Bu durumda bir kilo ekmeğe ödenen para tam beş liradır. Peki, üreticiden alınan ekmeklik buğdayın taban fiyatı nedir. Kuruşu kuruşuna tam kırk iki buçuk kuruştur. Peki, bu kadar büyük farkın bedeli kimin cebine giriyor? AKP li İstanbul büyük Şehir Belediyesinin maşallahı var. Fırıncıların zam isteğini hemen onaylayıvermiş. Ben bir de CHP li bir belediyenin ekmek konusundaki tutumuna değineyim. Yer Muğla. Belediye CHP nin yönetiminde. Fırıncılar holdingleşmiş ve ilk icraatları ekmeğe yüzde elli zam yapmak olmuştu. Tanesi on kuruş olan ekmeğin fiyatını on beş kuruşa yükseltmişlerdi. O dönemdeki belediyenin olanakları sınırlı olmasına rağmen iki minibüsün koltukları sökülmüş ve Aydın’dan Muğla’ya aralıksız ekmek taşımayı sürdürüyorlardı. Sonunda fırıncılar pes etmişler ve ekmeği belediyenin verdiği fiyat üzerinden satmak zorunda kalmışlardı. İşte CHP yaptı mı böylesini yapar?

Silivri’nin CHP li belediyesi, belediyeye ait fırında üretilen ekmeği yetmiş beş kuruştan satıyordu. Eğer ekmeğe yapılan zam yüzünden belediye yetmiş beş kuruşa satmakta olduğu ekmeği yüz kuruşa çıkardıysa yazıklar olsun. Belediye ekmeği yetmiş beş kuruştan satmaya mutlaka devam etmelidir.

Özcan Nevres      ozcan.nevres@gmail.com

GEÇMİŞİ KAŞIMAK

Geçmişi Kaşımak

Ekonomiyi iflasa sürüklemiş olan AKP bir kez daha seçildiklerinde neler yapacaklarını anlatacaklarına, gelecekte hiçbir şey yapamayacaklarından çareyi geçmişi kaşımakta buldular. Din istismarı ile yetinmediklerinden geçmişi yalanlarla süsleyerek halkı aldatmaya çalışıyorlar. Sayın Başbakan bu günlerde Menderes’in asılmasını diline dolamış bulunmaktadır. Bu konuda İsmet İnönü’yü suçlamaktadır. Oysa İsmet İnönü herkesin korkup sinmiş olduğu bir dönemde idam kararlarının uygulanmamasını sağlamak için yoğun çaba harcamıştı. Sayın Başbakan sanki o yılları yaşamış gibi anlatıyor. Oysa bin dokuz yüz atmış darbesi yapıldığından tam üç yıl sonra dünyaya gelmişti. Yirmi yedi mayıs darbesi kansız ihtilalın dünyadaki ilk örneğiydi. Amaçları kan dökmek olmuş olsaydı. Yakaladıklarını anında katlederlerdi. Elinde silahıyla darbecileri karşılayan Celal Bayar bile ikna edilerek elinden silahı alınmıştı. Darbe haberini alan Adnan Menderes kaçmaya çalışırken Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Özaydınlı kendi kullandığı jet ile kaçmakta olan grubun önünü keserek grubu durdurarak Menderes’in yakalanmasını sağlamıştı. İsteselerdi bombalayarak kaçanların tümünü öldürebilirlerdi. Rahmetli İrfan Özaydınlı kendi kullandığı uçakla kaçanları nasıl durdurduğunu Datça’da Özil’deki evinde bana anlatmıştı.

Gelelim bin dokuz yüz atmış yılından önce yaşananlara. Geçekleri yazan gazeteciler tutuklanıp ceza evlerine konuluyordu. Gerçekleri yazan gazetelerin yazdıklarına sansür, yani yasaklama uygulandığından gazetelerin bazı bölümleri yazısız olarak çıkıyordu. Gazetecileri dövmek moda olmuştu. Özellikle gazeteci kökenli Sezai Akdağ gazetecileri dövmekle ünlenmişti. İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker bile yazdığı bir yazıdan dolayı aklımda kaldığı kadarıyla yedi yıl hapis cezası almıştı. Damadını görmek isteyen İsmet İnönü’ye bile damadı ile görüşmesine izin verilmemişti. İstanbul üniversitesi öğrencileri ayaklanmış, olayların önü alınamıyordu. Devlet radyosu sabah yedide yayına başlar, saat yirmi dörde kadar aralıksız Vatan Cephesine katılanların isimleri yayınlanırdı. İnsanlar hükümetin teşvikiyle ikiye bölünmüşler, oturdukları kahvehaneleri bile ayırmışlardı. Demokrat Partiyi tutanlar kendilerine Demirkırat CHP lilere ise komünistler derlerdi. İki siyasi görüş birbirlerine o kadar çok kinlenmişlerdi ki neredeyse aralarında savaşacaklardı.

Ekonomi iflas etmişti. Yiyecekler bile karaborsadaydı. Bin dokuz yüz elli beş yılında çıkarılan halkın deyimiyle milli kurutma kanunu, devletin ise milli korunma kanunu dediği yasa çıkarılmıştı. Yasa çıkarılmıştı ama yokluklara umar olamamıştı. Çiftçi sabanının körelen ucuna kaynattırabileceği bir demir parçasını bile bulamaz olmuştu. O yıllarda en popüler şarkı oy fasulyem yedi buçuk lira. Hem kaynasın hem oynasın şarkısı kilosu otuz beş kuruştan yedi buçuk liraya fırlayan kuru fasulye için bestelenmişti. O yıllarda en büyük sıkıntıyı küçük esnaf yaşamıştı. Sattığı malı beş kuruş yüksek sattığı için yıllarca hapis yatmışlardı. Büyük karaborsacılara ise dokunan yoktu.

Muhalefet lideri İsmet İnönü Kayseri’de taşlanmış ve başından yaralanmıştı. İstanbul’da Topkapı’da öldürülmek istenmişti. Bardağı taşıran ise Menderes’in ben gerekirse tüm subayları azleder, orduyu yedek subaylarla yönetirim demesi ve gerekirse bu uğurda sehpalar bile kurulur demesi olmuştu. İsmet İnönü bu konuda çok sert bir yanıt vermişti. Sehpalar kurulabilir ama hangi tarafa çalışacağı şimdiden kestirilemez demişti.

İsmet İnönü sürekli olayları yatıştırmaya çalışmıştı. Damadını hapishanede çürütmek isteyenleri dahi idamdan kurtarmak için çok çaba harcamıştı. Başbakan ne kadar çaba harcarsa harcasın. Bu gerçekleri tarih sayfalarından sildiremeyecektir.

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail.com

On İki Eylül Sonrası

On İki Eylül Sonrası

On iki eylül darbesinin sonrasında aşırı solcular ile ülkücülerin savaşı sona erdirilmişti. Bir günlük sokağa çıkma yasağı ile daha önce anarşik olaylarda ön planda olan anarşistler toplanmıştı. Bunu fırsat bilen bazı şerefsizler asılsız ihbarlarla sap ile samanın birbirine karışmasına neden olmuşlardı. Askeri darbenin lideri sık, sık ben imam çocuğuyum diyerek sağcılara göz kırpınca solcular sinmek zorunda kalmışlardı. Gencecik insanlar asılsız ihbarlarla solcuların, sosyal demokratların çok büyük oranda asılarak idam edilmelerine neden olmuşlardı. İdam işini o kadar çok abartmışlardı ki henüz on altı on yedi yaşındaki çocukların mahkeme kararı ile yaşları büyütülmüş, acımasızca idam edilmişlerdi. O dönemde sıra bana ne zaman gelecek kuşkusuyla olabildiğince huzursuz bir yaşam sürdürüyordum. Ziver Bey köşkünde yaşanan içkence olaylarının anlatıları ayyuka çıkmıştı. Bizim insanlarımızda çok derine yerleşmiş olan bir kanı vardır. Devlet baba ne yaparsa iyi yapar. Bu yüzden idamlara ve işkencelere sessiz kalmayı yeğlemişlerdi. Bin dokuz yüz seksen çe kadar sürmüştü bu sessizlik. Bin dokuz yüz seksen ikide yapılan halk oylamasında yeni Anayasa ile birlikte İhtilal Konseyi Başkanı Kenan Evren’in de cumhurbaşkanlığı yüzde doksan ikiden fazla halkoyuyla onaylanmıştı. Onaydan sonra kapatılmış olan partilerin yerine yeni partiler kurulmuştu. Yeni kurulan partilerden yalnızca üçünün seçime katılmasına izin verilmiş başta SODEP olmak üzere üç partinin dışında kalan partiler veto edilerek seçime katılmaları engellenmişti. Seçime üç partinin katılması uygun görülmüştü. Seçime katılacak olan üç partinin üçünün de liderleri konseyin saptadığı isimler olmuştu. ANAP, Halkçı Parti ve Milliyetçi Demokrat Parti seçilen kişiler tarafından kurulmuştu. Kuruluşunun ardından MDP lideri Kemal Sunalp 12 Eylül darbesinin siyasal çizgisinin savunucusu olduğunu açıklamıştı. Seçim çalışmalarının son gününde Kenan Evren ANAP ve Halkçı Partiyi çok ağır bir dil ile eleştirerek halkın oylarını MDP ye vermelerini önermişti Bu öneri ters tepmiş ve bu tepki sonucu MDP üçüncü parti olmuştu. Birinci parti ise Kenen Evren’in en çok eleştirdiği Turgut Özal’ın kurduğu Ana Vatan Partisi olmuştu. Seçim propagandalarında partilerin sözcüleri konseye çatmamaya çok büyük bir özen göstermiştik. Bu seçimde SODEP çok büyük bir hata yaptı. Seçime giremediği için partililerine Halkçı Partiye oy vermeyin. Tak, tak yapın. Tak, tak yapmak istemiyorsanız oylarınızı ANAP a verin diyerek soldaki bölünmeye neden oldular.

Milletvekilleri seçildikten kısa bir süre sonra yerel seçimler için karar verildi. Seçime yine üç parti katılıyordu. Halkçı Partinin lideri Başbakan Turgut Özal ile ters düşünce Başbakan Necdet Calp’a haddini bil. Bilmezsen tüm partilerin yerel seçimlere katılmalarının önünü açarım dedi. Necdet Calp Özal’a karşı çıkmasını sürdürünce meclis kararıyla diğer seçime giremeyen partilerin de seçime girmeleri sağlandı. Yerel seçimlerde SODEP ile Halkçı Parti arasında çok büyük çekişmeler oldu. Sodepliler Halkçı Partinin belediye başkanlığı adaylarına tehdide varan sataşmaları yüzünden birçok Halkçı Parti adayları seçimden çekilme kararı almışlardı. O seçimde benim üzerimde çok büyük bir baskı kurmuşlardı. Israrla adaylıktan çekilmemi istiyorlardı. Yeni Asır gazetesinin düzenlediği açık oturumda ben yüz puan almıştım. SODEP adayı ile Doğruyol Partisinin adayları yirmi beşer puan, Anavatan Partisinin adayı sıfır puan almışlardı. Buna rağmen üzerimdeki baskı sürüyordu. Adaylıktan çekilmem için ısrar edenlere adaylıktan yüz puan alanın mı yoksa yirmi beş puan alanın mı çekilmesi gerekir dedikten sonra bu kez işi tehdide kadar götürdüler. Ben on bin oy almış bir partinin başkanıyım. Bu on bin kişiye ihanet edemem diyerek tüm baskılara rağmen adaylığımı sürdürdüm. Sonuç iki sosyal demokrat partinin çekişmesi yüzünden seçimi Doğruyol partisinin adayının kazanmasına neden olduk.

Seçim sonrası iş yerimde rahat çalışamaz olmuştum. Birden müşterilerim o kadar çoğalmıştı ki müşterilerimin çoğu televizyonlarını ücret ödemeden alıp gitmek istediklerinden çok huzursuz oluyordum. Gerekçeleri ise güya bana oy vermişlerdi. İş yerimi kapatıp Vakıf Çayırındaki on dört dönümlük arazimize yaz sebzeleri diktim ama ürün fiyatları çok düşük olduğundan bırakınız para kazanmayı zarar bile etmiştim. Bunun üzerine çok sevdiğim Datça’ya yerleşme kararı aldım. Bu yerleşme bana çok değer verdiğim iki dost kazandırmıştı. Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu ve eski Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Özaydınlı ile çok yakın bir dostluğumuz olmuştu.

Datça’da tanık olduğum bir durumu yazarak yazıma son vereceğim. Dükkânımda çalışırken bir uçak sürekli Reşadiye’nin üzerinde dolanıyordu. Dışarı çıktım. Bitişik dükkânın sahibi Reşadiye mahallesinin muhtarıydı. Muhtar ne oluyor? Yerleşim bölgelerinde uçuş yasak değil mi diye sorduğumda Muhtar kocabaşı görmüyor musun dedi? Caddenin kenarında park etmiş olan mersedesin içindeki ihtilalcı Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer’di. Uçak Tümer’i havadan koruyordu. Bu koruma Aktur’daki yazlığından İskele’ye alışverişe gidip geri dönünceye kadar saatlerce sürüyordu. Reşadiye mahallesindeki sokak çeşmesinin suyu yarımadanın en lezzetli suyu idi. Çok az akmasına rağmen nüfus az olduğundan Reşadiyelilere yetiyordu. Beyefendi yirmi litrelik iki bidonun doldurulmasını bekliyordu. Bu arada jetin yakıtı azalırsa pilot üssüne haber verip korumayı üstlenecek bir uçak istiyor, uçak gelince üssüne geri dönüyordu. Bu israf değilse nedir. Tümer’in yaptıkları bu kadar mıydı? Zaman, zaman bir tabura yakın jandarma korumasında Karaköy’deki Bayburtlu Niyazi’nin çiftliğine gider, on, on beş gün kadar çiftlikte kaldıktan sonra yine jandarma taburu korumasında geri dönerdi. Bu çiftlikte neler yanşadığı anlatanlara göre yüz karasıydı.  

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail.com

KENAN EVRENİN ÖLÜMÜ ÜZERİNE

Kenan Evren’in Ölümü Üzerine

Geçirdiğim trafik kazasından sonra bilgisayar başında fazla oturamadığımdan köşe yazıları yazmaya ara vermek zorunda kaldım. Kenan Evrenin ölümü üzerine koparılan fırtına yüzünden sapla samanı karıştırır oldular. Bu nedenle benim için zor olmasına rağmen yeniden yazmaya karar verdim.

Bin dokuz yüz yetmiş dokuz yılında terör müthiş bir tırmanışa geçmişti. Her gün onlarca günahsız insanımız kasten öldürülüyordu. Örneğin Bornova’da bir kahvehanenin içinde oturanlara ateş açılmış ve hiçbir günahı olmayan altı kişi öldürülmüş en az bir katı kadar insan da yaralanmıştı. Radyo haberlerinde, televizyon haberlerinde öldürülenlerin haberi dinleyenlerin ve izleyenlerin içini burkuyordu. Hele o yıllarda çocukları üniversitede okuyanlar haberleri büyük bir korku ve kuşku ile izliyorlardı. O yıllarda benim kızım da Boğaziçi Üniversitesinde öğrenciydi. Haber saati geldiğinde televizyondaki haberleri çok büyük bir dikkat ve korkuyla izlerdik. Öldürülen çocuklar arasında benim de çocuğum var mı diye? O yıllarda Boğaziçi Üniversitesi en sakin üniversite idi. Buna rağmen içimizdeki korkuyu ve kuşkuyu üzerimizden atamıyorduk. Çocukları olaylı üniversitelerde okuyan ana babaların durumunun takdirini değerli okuyucularıma bırakıyorum. O yıllarda Türkiye büyük bir açmazın içindeydi. Bu kaostan kurtulmanın tek bir umarı vardı. O da ordunun müdahalesi. Zira hepimiz siyasilerden umudumuzu kesmiştik. Umutsuzduk, çaresizdik.

Evim Menemen’de üç ana caddenin kesiştiği yerde olan Nevres apartmanının ikinci dairesiydi. Caddelerde gürültü hiç eksik olmazdı. Gürültü sabahın dördüne doğru kesilir, altıya doğru da adeta kudurmuşçasına sürerdi. On iki eylül sabahıydı. Sabahın yedisi olmasına rağmen o gürültülü caddede çıt bile çıkmıyordu. Hayırdır inşallah deyip balkona çıktım. Balkonumdan görünen üç caddede de in cin top atıyordu. Tam karşımızdaki kaldırımda silahlı iki asker duruyordu. Hayrola? Darbe mi oldu diye sorduğumda evet abi darbe oldu dediler. Sevinçle mutfağa koştum. Bir ekmeği ikiye bölüp içine bolca tereyağı ve kaşar peyniri koydum. Tost makinesinde tost yaptım. Tostları balkonumdaki sepete koyup ip ile aşağı sarkıttım. Askerlere almalarını söyledim. Önce komutanım görürse kızar dediklerinde ben buradan gözcülük yapacağım. Komutanınız gelecek olursa size haber veririm dedim. Belli ki çok acıkmışlardı. Tostları alıp hızla kazasız belasız yediler. Bu askeri darbe benim ve benim gibi genç çocukları olan tüm ana ve babaları için çok sevindiriciydi. Ta ki Kenan Evren’in ben imam çocuğuyum diye, diye solculara idam fermanı çıkarıncaya kadar. Bu söylem bin dokuz yüz kırk beşte Demokrat Partinin kuruluşuyla açılmış olan din istismarı yolunun devam edeceğini gösteriyordu. Benim çocuğum öldürülmekten kurtulmuştu ama birçok insanın çocukları için yeni bir ölüm kapısı açılmıştı. Birçok genç asılarak idam edilmiş, birçok günahsız insan zindanlarda çürütülmüştü. Muğla’da çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. O dönemde gördüğü işkence yüzünden çok genç yaşta yaşamını yitirmişti. Mekânı cennet olsun. Terör bitmişti ama bu defa sıra kimde korkusu sarmıştı insanları. Bazı ahlaksızlar iftiralarla çok insanın canının yanmasına neden olmuşlardı. Bu durumu anayasa oylamasında kırmızı oy vererek protesto etmiştim. Ne yazık ki protestocuların sayısı yüzde onu bile bulamamıştı.
Siyasi partilerin kurulmasına izin verildiğinde bana da Halkçı Parti ilçe teşkilatını kurma görevi verilmişti. Önce kurucu olmayı reddetmiştim ama sosyal demokratların sahipsiz kalamaması için görevi kabul etmek zorunda kalmıştım. İlk seçime katılan üç partinin en yüksek oy alanı Halkçı Parti olmuştu. Aldığı oy ANAP ile MDP nin aldıkları toplam oy kadardı. Seçim propagandalarının ilk günlerinde üzerimde çok büyük bir polis baskısı vardı. Kırmızı oy vermem yüzünden fişlenmiş olan biriydim. Zannettiler ki ben darbe yapanlara çok kötü saldıracağım. İlk konuşmalarımı polis kordonu altında yapmıştım. Her konuşmamda ihtilalı yapanlara hiçbir şekilde çatmayınca, ülkemizin ve Menemen’in önemli sorunlarını ve çözüm önerilerini dile getirince polis kordonu kalkmış ve polislerin izlemediği tek parti olmuştuk.

Netekim Paşa keşke din istismarcılarının gazına gelmeseydi. Bir sağdan bir soldan deyip gencecik insanları astırmasaydı. İşte o zaman biz nur içinde yat. Mekanın cennet olsun diyerek hayırla yadederdik. Ne yazık ki onu hayırla anmaya dilimiz varmıyor.

Özcan Nevres      ozcan.nevres@gmail.com     

Geçirdiğim Kazanın Ardından

Geçtiğimiz pazar günü mutlak bir ölümden döndüm. Arabamın durumunu görenler bu fikirde. Silivri’den Güre’ye kadar çok rahat bir yolculuk yapmıştım. Güre’de Cem evinin karşısında birden arabam sola doğru savruldu. Direksiyonu kırmam işe yaramadı. İki yolu ayıran seti ve telleri parçaladıktan sonrasını anımsamıyorum. Kendime geldiğimde emniyet kemeri yüzünden kıpırdaya bilecek bir durumda değildim. Kemeri açmak için çabam boşunaydı. Biri eğilip içeri baktı. Sağ mısın dedi? Evet dedim. Ben hemen yardım alıp geliyorum dedi. Son anda benzin zannettiğm damlaların kan olduğunu fark ettim. O ara biri kolunu sokup kemeri açtı. İki kişi ayaklarımdan dışarı çekerken biri de aman yavaş çekin diye bağırıyordu. O ara biri arabadan duman çıkıyor diye haykırdığında tamam işim bitti. Kaderde yanarak ölmek varmış diye düşünürken beni başarıyla dışarı çıkardılar. Meğer arabadan çıkan duman radyatörden dökülen suyun buharıymış. Sonradan adının İlhan Balk olduğunu öğrendiğim doktor ayağa kalkabilecek misin diye sorduğunda kalkarım dedim. Onun yardımıyla kaldırıma gittik. Arabamdan fırlayan bir minderin üstüne oturmamı sağladılar. Saın İlhan Balk ben doktorum dedi ve önce göz kapağımı kaldırıp gözüme baktı. Daha sonra kollarımı, bacaklarımı kontrol etti. Geçmiş olsun. Korkulacak bir şey yok dedi. O arada biri ben bu amcanın arkasındaydım. Kazanın nasıl olduğunu gördüm. Arabasının arka tekerleği fırlayınca araba savruldu dedi. Sayın Doktor İlhan Berk Telefonumdan eşimin numarasını aradı. Telefonu oğlum açtığında oğluma Özcan Nevres’in neyi olduğumu sorduğunda oğlum büyük bir korkuyla babama ne oldu? Öldü mü yoksa diye sormuş. Doktor hayır ölmediği gibi durumu çok iyi diyor. Bundan sonrasında kendi telefonuyla ambulansa bindirildiğimi jandarmaya haber verdiğini beş altı kez arayarak oğluma bilgi veriyor. Ambulansa bindirildiğimde boynuma geçirdikleri boyunluk yüzünden çok sıkıntı çektim. Ambulanstaki hemşire bir çok hemşirenin bulmakta zorluk çektiği kan damarımı tek dalışta buldu ve gereken kanı aldı. Hastaneye kadar süren yolculuğumda sanki bu yolculuk hiç bitmeyecekti. Hastanede ilk karşılayan polis oldu. Alkol testi yapacağım üfle bakalım dedi. Kan alındı. Kandan alkollü olup olmadığım anlaşılmayacak mı dedim ama kabul etmedi. Ağzıma soktuğu marpucu öyle bir üfledim ki marpucu hemen ağzımdan çekti ve temiz dedi. Önce göğüs filmim, daha sonra da çok kanayan sol elimin filmini çektiler. Sonra da kafa tomografisini çektiler. Kafa tomografisi çekilmesini beklerken torunuma telefon ederk nerede olduklarını sordum. Şu an gemideyiz dedi. Ben arayıp sesimi duyduktan sonra rahatlamışlar. Zira öldüğüme inanıyorlarmış. İki saat kadar bekletildikten sonra sağlıklı olduğum bildirildikten sonra boyunluğu çıkardılar. Son olarak da pansumana götürdüler. Başımdaki sıyrıklar pansuman edildikten sonra ilaçlanıp sargılandı. Sargılar düşmesin diye teletebilerin başlıkları gibi başıma bir file başlık geçirdiler. Sıra parmağıma geldiğinde tam dikiş atılacakken tırnağımın kopmak üzere olduğu görüldü. Parmağım uyuşturulduktan sonra tırnağım alındı. O küçücük parmaktaki ağrı kafamdaki, kollarımdaki ve bacaklarımdaki ağrıların tümünü bastırdı. Taburcu edilmemi bekliyorum ama o konuda kimsenin kapak kaldırdığı yoktu. Doktora sabah kahvaltı dahi yapmadım. Şu an açlıktan bayılacak gibiyim dediğimde karşıda kafeterya var. Orada tost yaptırıp yiyebilirsin. Tostunu yedikten sonra gel de işlemlerin tamamlansın dedi. Tostumu yiyip geri döndükten sonra bir kaç yere imza atarak hastane macerasını sonlandırdık. Saat ancak yirmiye geldiğinde oğlum, eşim ve torunum hastaneye ulaşabildiler. Oğlumun arabasıyla jandarma karakoluna gidip ifade verdikten sonra arabamın çekildiği yeddi eminin adresini alıp verilen adrese gittik. Oğlum arabamın fotoğraflarını çektikten sonra Silivri’ye dönmek üzere yola çıktık. şu anda sağlığım yerinde. Gündüz oyalanacak işler buluyorum ama gece olduğunda sıkıntılar başlıyor. Hele şu küçük parmağım yok mu? Onun verdiği acı tüm acıları bastırıyor. Başımdaki sargıları görenler ne olduğunu soruyorlar. Ben de öteki dünyaya gittim ama yer yok diye geri gönderdiler diyorum. Pazar günü acıalr içinde kıvranırken en büyük sıkıntıyı eşim, oğlum ve torunum çekmişlerdi. Zira o kazadan sağ kurtulduğuma bir türlü inanamamışlar. Allah kimsenin başına böyle bir azap vermesin.
Özcan Nevres

Gewçirdiğim Kazada Bana Yardımcı Olanlara

Dün saat on dört sıralarında Edremit yolunda geçirdiğim kazada bana en büyük desteği veren, kaza yerinde tüm vücudumu muayene ederek bana korkulacak bir durumum olmafığını söyleyerek bana moral veren kendi telefonuyla 112 yi ve jandarmayı arayan oğluma kaza ile ilgili tüm bilgileri veren doktor İlhan Balk beye ne kadar teşekkür etsem azdır. Kendisine minnetdarım.Ayrıca kaza yerine çok kısa zamanda gelen ve güvenliğim için gereken her önlemi alan Assubay Üst Çavuş Mustafa Tercan Öksüz beye de teşekkür ederim. Bu arada sıkştığım pozisyonda emniyet kemerini açan, ayaklarımdan çok dikkatle çekerek arabadan çıkmamı sağlayan ambulansa bindirildiğim ana kadar her türlü desteği veren, büyük bir insanlık örneği sergileyen tüm kurtarıcılarıma da şükranlarımı sunarım. İyi ki varsınız. İyi ki insanlık ölmemiş.