Geçmişte Kalanlar

Yıllar önce CD kaydedicileri satın almak için bir servet gerekiyordu. Üstelik CD ye kaydedilenlerin ne kadar kalıcı olabileceğini de bilmiyorduk. Nitekim zamanla CD lerin de bozulabileceğini öğrendik. Bu nedenle yazmış olduğum tüm yazılarımın, öykülerimin ve şiirlerimin yazıcıdan çıktılarını alarak dosyalıyordum. Dosyalamamın nedeni ise yazdıklarımın çocuklarıma bir miras olarak kalmasını sağlamak içindi. Oysa artık ne yazdıklarımın çıktılarını almaya, ne de CD lere kaydetmem gerek kalmadı. Zira yazdıklarımın tümü www.ozcannevres.com da yayınlanmaktadır. Bu nedenle kâğıtlara kaydettiğim yazdıklarımın dosyalanıp saklanması için hiç bir neden kalmadı. Halen yaşamakta olduğum villamızı satmaya karar vermiş olduğumuzdan göç hazırlığına başladım bile. Bir sandık dolusu kâğıdı taşımamak için tümünü belediyenin atık toplama aracına teslim etmek üzere dosyalardan çıkarıp poşetlere doldurdum. Bu işlemi yaparken bana ait olmayan değerli bulduğum birçok yazıyı dosyasında bıraktım. Bıraktıklarımın içinden biri dikkatimi çekti. Baştan sona kadar tümünü okudum. Okurken de çok duygulandım. Bu bana Hayalimdeki Sevgilime başlıklı şiirim için gönderilen bir mesajdı. Bu güzel mesajı değerli okurlarımla da paylaşmak istedim. Önce şiirime bir göz atalım.
Hayalimdeki Sevgilime
Sen benim hayalimdeki/Tanımadığım sevgilimsin/ Üstelik vefasızsın da/Bilir misin seni nerelerde aradığımı/Sen bazen gönlümde sımsıcak bir sevgi/ Bazen gözlerimde göz yaşı seli/Bazen kalbimi burkan acıtan bir sızı/ Bazen de arzu kin ve intikamsın/Seni gecenin bir yarısında/ Ipıssız ve karanlık yollarda bazen de kumsalı döven/ hırçın dalgaların serinliğinde/ Ve gecenin bilmem kaçıncı saatinde/ Denizdeki yakamozlarda arıyorum/ Gecenin bir ilerlemiş saati/ Her taraf derin bir uykuda/ Bense karanlıklar içinde/ Benim olmayan bir dünyada/ Uykusuz ve umutsuz/ Yakamozlarda şekillenen hayalinin esiri/ Bir garip aşık/ Yeşil gözlerin gel diyor bana/ Koşup gelmek istiyorum sana/ Kahkahalar atarak kaçıyorsun/ Aşkımla alay ediyorsun/ Gözlerimde yaş kalbimde sızı/ Terk ediyorum sahili/ Bir sahil gazinosunda/ Çam ağaçlarının koyu gölgesinde/ Seni unutmak için içiyorum/ Komşu masalarda kahkahalar yükseliyor/ Yüksek sesle müziğe eşlik ediyor/ Bense acılar içinde içim parçalanırcasına/ Kadehimi yere çarpıyorum çıldırmışçasına/ Kadehimin tuz buz olmuş parçacıklarında/ Yine sen varsın param parça/ Toplayıp bir bütün etmek istiyorum seni/ Toplayamıyorum ellerim kan içinde/ Çıkıp gidiyorum yitik umutlarım peşinde.
Dostum selamlar. Bir süredir postlarını görüyorum. Hayali sevgili ise en çok beğendiğim oldu. Beni burada ne kadar gördüğünü bilmiyorum ama hayali sevgili olayına benim de bir eklentim olsun istiyorum. O yüzden yazıyorum sana. Zira yıktı beni o hayali sevgiliyi gerçek hayatta yaşama arzusu. Kim olduğunu ise zaten signature den anlayacaksın diye tahmin ediyorum. Neyse kolay gele sana da sevgiler.
Siz hiç birisini görmeden delicesine sevdiniz mi? Hani olur ya, sevdiğini sandığı ama aslında pek de sevilmeye layık olmadığı birinden yeni ayrılır bunu öğrenince de daha da yıkılır. Tam o anda birisi çıkar karşısına. Daha doğrusu çıkar gibi yapar ama göstermez kendini. Sadece kalbini duygularını gösterir. Ne kadar düşünceli olduğunu, hala, hala gerçek sevginin yaşadığını sana hissettiriyorsa, hala sevilebileceğinizi size hissettiriyorsa, cebinizde beş kuruş olmadığını bildiği halde sizinle konuştuğunu, bir menfaat beklemeden sizi sevmişse gerçekten karşılık beklemeden, siz olsanız onu delicesine sevmez miydiniz? Kendinizi benim yerime koyun. Kız arkadaşımdan yeni ayrıldım. Ve kız arkadaşımın benim kız arkadaşım olamayacak kadar kalitesiz olduğunu anladım. ( Sadece yalan söylemesi yetti) Tam o sırada O çıktı karşıma. Müthiş biri. Hem de ten temasına gerek duymadan. Duyguların seviştiğini, kalplerin öpüştüğünü düşünün. Sevgilerin kocaman bir ağaç olduğunu, o ağacın gölgesinde uyuduğunuzu düşünün. Harika biri işte. Tam anlamıyla tapındım. Dedim ya kendinizi benim yerime koyun bakalım. Siz olsaydınız siz de sevmez miydiniz delicesine? Uyumaz mıydınız o ağacın gölgesinde? Ve de, korkmaz mıydınız delicesine onu kaybetmekten? Bilmiyorum, emin değilim, yeniden yazıp yazamayacağıma. Ama biliyorum ki, korkuyorum. Onu kaybetmekten. Çünkü bir tane daha bulur muyum bilmiyorum? İnsanların başına güzel şeyler bir kere gelir. Tıpkı Türk milletinin başına ATATÜRK geldiği gibi. Ya da can dostum Umarsız gibi. CANIM gibi. Hoş geldin hayatıma CANIM. Gitme ne olur, hep burada kal. Benim nerede olduğumu biliyorsun. Adımı yazdığın yerden hiç silememen ve her zaman sevgi ağacının gölgesinde uyumak dileğiyle. TEŞEKKÜRLER Bunu yazdığım kişi şimdiye kadar tanıdığım en güzel insanlardan biri. Kendisine sonsuz teşekkürler.
Cem Varol
Bu satırları yazan şahsen tanımadığım dostum belli ki şiirimden çok etkilenmiş ve duygularını benimle paylaşmak istemiş. Bu güzel satırları için ben de kendisine teşekkür ediyorum. Bazen yaşım yeteri kadar ilerledi. Bu yüzden artık yazmamayı düşünsem de ara sıra almış olduğum bu tür güzel mesajlar nedeniyle durmak yok. Yola devam diyorum.
Özcan Nevres

Elektrik Tasarruf Cihazları

Kara kovan ve Bal deresi ballarının reklamı ile birlikte insan sağlığına olabildiğince yararlı her derde deva, Tarım Bakanlığından ruhsatlı sözde mucize ilaçların reklamları beni çok bıktırdı. Aslında ilaç imajıyla satılmakta ve çok yoğun reklamları yapılan bazı bitkisel ilaçları pazarlamakta olanlar olası bir yan etkiye karşı bu ürün ilaç değildir. Gıda takviyesidir diyerek sorumluluktan kurtulmayı hedeflemektedirler. Bu kafa şişiren reklamlar yetmezmiş gibi şimdi de elektrik tasarruf cihazlarının reklamları başladı. Bu ürünün reklamını yapanlar belli ki nasıl olsa halkımızın elektrik hesapları yapabilecek bilgileri olamaz. Olanlar da bu reklamları izlemezler diye düşünüyor olabilir. Reklamı yaparken bir de ampermetre kullanıyorlar. Bir florisant lambasının tasarruf cihazı takılmadan önce 0,58 amper çektiğini, cihaz takıldıktan sonra ise 0,28 amper çektiğini söylüyor. Bunun neresini düzeltebilirim. Sıfır elli sekiz beş yüz seksen mili amper demektir. Sıfır elli sekiz amperle şehir voltajı olan iki yüz yirmiyi çarptığımızda o florisantın 127.6 vat sarf ettiğine dair bir değer çıkar. Oysa piyasada kullanılan ve çoğumuzun evinde bulunan florisantların 120 santim olanları kırk, atmış santim olanların bazıları yirmi bazıları da on sekiz vat harcarlar. Simit florisantların harcadığı elektrik otuz iki vattır. Cihaz takıldıktan sonra ölçtükleri 0.28 amper ölçtükleri simit florisant ise, o ölçüme göre 61.6 vattır. Görüldüğü gibi belirtilen değerlerin hiçbiri doğru değildir. Tamamen atmasyondur. Reklamı ilk duyduğumda olmaz böyle şey, bu bir aldatmacadır diye düşünmüştüm. Sonuçta ben elektrik ve elektronik teknisyeniyim. Yanılabilirim diye düşündüm ve konuyu iki elektrik mühendisiyle görüştüm. İkisi de benim gibi düşünüyorlardı. Sargılı cihazlarda kalkışı kolaylaştırıyor diyorlar. Eğer o cihazın içinde yüksek kapasiteli bir elektrolitik kondansatör varsa kalkışa yardımcı olabilir. O da voltajın düşük olduğu bölgeler için geçerlidir. Yıllar önce her gün elektrik kısıntısı yapıldığı zamanlarda üretim tüketimi karşılayamadığı için gerilim (voltaj) çok düşüyordu. O yıllarda her sayacın yanına güçlü bir elektrolitik kondansatörün takılmasını zorunlu olarak uygulanacaktı ama fazla bir yararı olmayacağı düşüncesiyle vazgeçilmişti.
Değerli okurlarım. Yanıltıcı reklamlara hiçbir şekilde değer vermeyiniz. Reklamı yapılan ürün ne olursa olsun konu ile ilgili bilgisi olanlara danışın ki aldatılmayasınız. Ne yazık ki insanlarımız bilgisi olanların verdiği bilgiye inanmaktansa kulaktan dolma yalan yanlış bilgilere daha çok itibar etmektedirler. İki yıl önce karşı komşum yeni heves olarak bahçesine biber patlıcan ve domates dikmişlerdi. Diktiklerini sık, sık suladıklarını görünce sulamayı kesmelerini, diplerini çapalamalarını, ürün vermeye başlayıncaya kadar hiç su vermemelerini önermiştim. Konuklarından biri bunları sık, sık suluyor musunuz diye sorduğunda ev sahibi hayır diyor ve neden olarak benim söylediklerimi gösteriyorlar. Konuk öyle şey olur mu? Benim komşum bahçesine her yaz sebze dikiyor ve çok sık suluyor diyor. Bunun üzerine sulama faslı yeniden başlıyor. Bol suyu gören bitkiler büyüdükçe büyüyor ama ürün hak getire. Yaz sezonu biterken komşum bana seni dinlemedim. Senin dediğin gibi azdılar ve hiç ürün vermediler dedi. Ben biberlerimden ve domateslerden bol, bol domates biber toplarken onlar adam boyuna ulaşmış olan bitkilerini seyretmekle yetindiler. Özcan Nevres

Geçmişi Geleceğe Taşımak

Her insanın çocuklarına, daha fazlası torunlarına anlatacağı güzel anıları vardır. Tarih geçmişten ders alma öğretisidir. Çok büyük bilgi hazinelerini geleceğe taşıma öğretisidir. Geçmişte atalarımız nasıl yaşamışlar? Neler yapmışlar? Birçok medeniyet ne olmuş ki tarih sayfalarından silinip yok olmuşlar? Tarihin başlangıcını yazının keşfiyle özdeşleştirebiliriz. Yazının keşfinden önce neler olup bittiğini kazılarda bulunan keramik parçalarıyla pişirilmiş toprakla yapılmış ev gereçleri sayesinde, yazının keşfinden önceki bilgilere ulaşılabiliyor. Oysa yazı insanlığın başlangıcıyla birlikte keşfedilmiş olsaydı, mağaralarda ve ağaçlar üzerinde yaşamış olan ilk atalarımız hakkında bu günkü bildiklerimizden çok daha fazla bilgilerimiz olurdu. Yine de az da olsa o karanlık döneme ait bilgilere mağaralarda çizilmiş resme benzer figürlerden çok eskiden yaşayanlara ait bilgilere ulaşabiliyoruz.
Geleceğe, geçmişimizin izlerini taşıyabilmek için keşke günlük yazma alışkanlığımız olsaydı. Ne yazık ki böyle bir alışkanlığımız yok. Geçmişe ait hafızamızda kalmış olan silik anıları canlandırmak istediğimizde beynimizdeki unutkanlık hastalığı yüzünden net olarak anımsayamıyoruz. Menemen’in Tarihi adlı kitabı okurken elektrik ile ilgili bilgilere biraz da benim katkım olsun istedim. Yazma alışkanlığımız olmadığı için Oktay Özengin kardeşim o günlere ait daha geniş bilgilere ulaşamamış olabilir.
Bin dokuz yüz elli yılına kadar Menemen’i aydınlatan iki elektrik üretim aygıtı vardı. İkisi de geniş ve uzun kayışlarla jeneratörlere bağlıydı. Elektrik üretim merkezi şimdiki Avcılar Kulübünün olduğu binadaydı. Çocukluğumda o binanın önünde durur motorların çalışışını çok büyük bir merakla izlerdim. Kayışlar jeneratörleri döndürürken kayışlardaki ekler yüzünden şakada şukada diye sesler çıkarırlardı. Nedense bu sesler beni çok cezbderdi. Benim anımsaya bildiğim dönemde makinist Elektrikçi Nazmi ustaydı. Elinde uzun bir sırıkla kayışların kasnaklarından kaymamaları için her zaman görevinin başındaydı. Kayış dışa doğru kaymaya başladığında sırığıyla müdahale ederek kayışın kasnaktan kaymasını önlerdi. İşte bu noktada anlatılanlardan aklımda kalan bir olay vardı. Nazmi ustadan önceki usta dikkatsizliğin bedelini hayatı ile ödemiş olduğunu anlatırlardı. Kayış kasnaktan kurtulunca havada kavisler yaparak uçar ve rastladığı her şeyi parçalardı. Bu durumu Nazmi usta da yaşamış ama şans eseri kayış Nazmi ustanın kafasını parçalamamıştı. Bin dokuz yüz ellide tren istasyonunun karşısında kurulan elektrik üretim merkezinde motorlar jeneratörlerle birbirlerine mille bağlı olduklarından eskisinden çok daha tehlikesizdi. Üstelik şimdiki gibi dalgalı akım üretiyorlardı.
Aklımda kaldığı kadarıyla ilk santralde kontini elektrik üretiliyordu. O yıllarda kullanılmakta olan akım doğru akım olduğundan kullanımı sınırlıydı. Üstelik doğru akım olduğu için trafolarla voltaj yükseltilemediğinden uzaklara elektrik ulaştırılamıyordu. Gece yirmi üçte elektrik üretimi durdurulduğundan Menemen zifiri bir karanlığa bürünürdü. Sokaklar yirmi, üçe kadar aydınlatıldığı için gece boyu sokakları aydınlatacak gazlı lambalara gerek görülmemişti. Saat tam yirmi iki otuzda elektrik iki defa on saniye kadar kesilerek sokakta olanlara evlerine dönmeleri için uyarı yapılırdı. Bir gece anneannemden evimize dönerken on saniyeliğine elektrik kesildiğinde annem acele edelim. Elektriği kestiler. Hatlardaki elektrik bitmeden evimize ulaşalım demişti. Elektriğin ne olduğunu o yıllarda bilen mi vardı ki annem de bilsin?
Keşke günlük tutma alışkanlığım olmuş olsaydı da daha çok bilgileri geçmişe taşıyabilseydim. Günlük tutmanın önemini belirtmek için geçen gün yeğenimin bana sorduğunu örnek göstereyim. Telefon açarak bana şu soruyu yöneltmişti. Amca bizim dedelerimiz Girit’in hangi şehrinden Menemen’e göçmüşlerdi. Anne ve baba tarafı Girit’in Kandiya şehrinden göç ettiler dedim. Baba tarafından en yaşlı olan halamın büyük kızı ile benim. Biz de öldükten sonra bizden sonrakiler atalarının kim olduklarını bile bilmeyecekler. Öğrenmek istediklerinde ise bilgi alabilecek birini bulamayacaklar. Bu nedenle günlük tutmak çok önemlidir. Bir bilim adamı bir babanın çocuklarına bırakacağı en büyük miras yazdıklarıdır demektedir. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras yazmış olmamız gereken anılarımızdır.
Özcan Nevres

Bal Deresi Balı

Uzun bir süre kara kovan balı reklamından gına gelmiştik. Kara kovan balının nasıl bir bal olduğunu yazınca reklamın adını bal deresi balı olarak değiştirmek zorunda kaldılar. Ben kalitesinden hiç şüphe etmediğim balın kilosunu yaklaşık on üç liradan alıyorum. Bal deresi balı diye sattıkları balın kilosu ise yirmi beş lira. Bu değer kavanozun içindeki balın net ağırlığı ise yirmi beş liradır. Eğer tüm bal satıcılarının pazarladıkları bal gibi sekiz yüz elli gram ise kilosu yaklaşık yirmi dokuz liraya gelir. Bir de dikkatimi çeken reklamdaki yüksek dağların zirvesinde milyonlarca çiçekten el değmeden elde ettiğimiz baldır demeleri. Benim bildiğim bal zaten elle üretilmez. Yüksek dağların zirvelerinde ise ot bile bitmez. Doğup büyüdüğüm bölgede iki yüksek dağ vardır. Yamanlar sıra dağlarının zirvesi Bey dağıdır. Tıpkı Manisa’daki Sipil dağının zirvesindeki gibi ot bitmez kayalıklardır. Bu bal pazarlamacıların arıları o kayalıklarda ot bitmediği halde milyon türlü çiçeği nerede ve nasıl buluyorlar? Bir de hediye olarak verilen küçük bir şişe polen var. Değeri yetmiş lira imiş. Polen fiyatını öğrenmek için yılların arıcısı, kovan peteği imalatçısı ve bal pazarlamacısı Köy enstitüsü mezunu Aziz Topuz hocayı aradım. Aramamın nedenini de açıkladım. O reklamları ben de izliyorum. Bir kere o reklamı yapan kişi bal konusunda hiçbir şey bilmiyor. Ne yazık ki insanlarımız o reklamlara aldanıyor. Polenin toptan fiyatı şişe olarak değil kilo olarak yirmi beş otuz liradır dedi.

Reklamda gösterilmekte olan polen şişesinde en fazla yüz gram polen vardır. Yüzde yüz kar ile satılsa bile ederi en fazla altı lira eder. Değerli okurlarım. Gördünüz mü yetmiş liralık polenin ne olduğunu? Altı liralık poleni yetmiş lira olarak tanıtmak ve bu yol ile insanları aldatmanın ne olduğuna değerli okurlarım karar versinler. Bu arada sekiz yüz elli gramlık kavanozlarda satılan balın fiyatı mağazalara göre değişmektedir. Markalı balların tümü doğal baldır. Aralarında hiç fark yoktur. Bu nedenle bal alırken kesemize uygun olanı seçmemiz gerekir. Açıkçası pahalı satılanların ucuz satılanlardan hiçbir farkı yoktur. Yeter ki markalı ve TSE li olsun.

Yıllar önce yoğurt şimdiki gibi kâselerde satılmazdı. Tepsilerde mayalanan yoğurtlar müşterinin isteğine göre tartılarak satılırdı. Bir gün yoğurt almaya gittiğimde mandıracıdan bir kilo yoğurt istedim. Koyun yoğurdu mu, inek yoğurdu mu olsun dedi? Sen bana inek yoğurdu ver. Koyun yoğurduyla başkalarını kazıkla dediğimde ne yani dedi? Biz sahtekâr mıyız? Sen benim Nevres Ahmet Kâhyanın oğlu olduğumu biliyorsun. Koyun sütünün mayıs ayı başlarında kesildiğini bilmeyen biri olamam. Manda sütü ile inek sütünün karışımı olan yoğurttan ister misin deseydin ancak o zaman doğruyu söylemiş olurdun dedim. Çok fena kızdı ve bu yüzden kendisiyle uzun yıllar merhabalaşmadık. Menemen ile Silivri’nin yoğurdunun ünlü olmasını sağlayan manda sütü katkılı yoğurtlardı. Kurak yıllar başladıktan sonra bataklık alanlar daraldığından mandacılık hemen, hemen yok oldu. Terkos gölüne yakın yerlerde az da olsa halen mandacılık devam etmektedir. Manda sahipleri de artık gözlerini açmışlar. Yoğurdu kendileri yapıp i işlek yol kenarlarında kendiler pazarlamaktadırlar. Gerçi günümüz sosyetesi zayıflamak veya zayıf kalmak için her ürünün yağsızını aramaktadırlar. Onlar için damak zevki arka planda kaldığından çok lezzetli olan manda yoğurdunun sağlığımız için çok yararlı olsa da onlar için hiçbir değeri yoktur.

Bu satırları yazarken çocukluk yıllarımı anımsadım. Elmas adını verdiğimiz bir maltız keçimiz vardı. Babam bu keçiyi hiç sevmezdi. Ömrünün büyük bir bölümünde koyun sürüsü sahibi olmuş olan babam iyi bir sağıcı olduğu halde bu keçiyi sağamazdı. Zira keçi onun sağmasını istemiyordu. Tam sağım biteceğinde süt kovasını tekmeleyip sütü dökerdi. Bunu başaramazsa sütün içine işerdi. Bu yüzden keçimizi hep ben sağardım. Ortalama dört litre süt verirdi. Annem sütü bazen peynir mayası ile mayalardı. Çoğunlukla da yoğurt mayalardı. Annem üç günlük yoğurdun tamamını gubada çalkalar, yağını aldıktan sonra kalanı keseye koyup süzere çökelek yapardı. O keçi sayesinde evimizde peynir ve tereyağı hiç eksik olmazdı. Annemin mayaladığı sütten gerçek anlamda tam yağlı peynir olurdu. Şimdilerde satın aldığımız tam yağlı peynirlere hiç benzemezdi. Keşke o yıllara tekrar dönebilseydim. Villada yaşayacağıma o kerpiç evimizde yaşayabilseydim. Tulumbamızın buz gibi suyundan içebilseydim. Ne demişler? Geçti Bor’un pazarı. Sür eşeğini Niğde’ye. Geride tatlı anılardan başka hiçbir şey kalmadı.

Özcan Nevres

Atatürk’e Dil Uzatanlara

Osmanlı İmparatorluğu zapt ettiği ülkeleri elde tutabilmek için Anadolu’ya yerleşmiş olan Türkleri ve Türk göçerlerini zorunlu göçe zorlayarak işgal ettikleri topraklara yerleştirmişlerdi. Göç ettirilenler kısa zamanda yerleştirildikleri yere uyum sağlamışlardı. Yaşadıkları yerleri öz vatan olarak bellemişlerdi. Köyler kurmuşlar camiler ve imaretler yapmışlardı. Hiç birinin aklından bir gün devranın döneceğini yeni bir göçe zorlanacaklarını akıllarından geçirmemişlerdi.
Dünya ülkeleri içinde büyük bir hızla sanayi devrimi yapıp zenginleşen ülkeler, daha da zenginleşmek için sanayi devrimine ayak uyduramamış ülkeleri boyundurukları altına aldılar. Yani sömürgeleştirdiler. Döneminin en büyük imparatorluğu olan Osmanlı İmparatorluğu sultanları lüks hayat uğruna sanayileşip devleşen ülkelerin karşısında bir gün ağır bir yenilgiye uğrayıp saltanatlarını kaybedebileceklerini düşünmediler, düşünemediler. Gün geldi düşman ülkelerle savaşa bilmek için düşman ülkelerin silahlarına muhtaç kaldılar. Sanayi devrimi yapmış olan ülkeler geliştikleri yeni silahları kullanırlarken depolara kaldırdıkları eski silahları Osmanlı devletine kakaladılar.
Osmanlı devleti hızla toprak kayıplarına uğrarken bile İstanbul’da saltanat ve ikbal kavgaları amansızca sürüyordu. Devlet sultanların saltanat uğruna yüksek faiz ve ağır şartlarla bulabildikleri borç paraları yaptırdıkları saraylara köşklere ve yalılara harcıyorlardı. Tasarrufa yönelip fabrikalar kurarak ülkelerini zenginleştirmeyi düşünmek dahi istemediler. Gelişmiş ülkeler gelişmiş silahlarını Osmanlıya baş kaldıran ülkeleri vererek desteklerken, Osmanlılara demode olmuş silahları satıyorlardı.
Osmanlı İmparatorluğunun yenilgilerle terk etmek zorunda kaldığı topraklarda kelimenin tam anlamıyla çok büyük bir can savaşı vardı. Kaçmayı başaran ancak canını kurtarabilecekti. Bu nedenle ters bir göç başlamıştı. Anadolu’dan o topraklara götürülüp yerleştirilenler bu geri çekilmelerde güvenlik altına da alınmamışlardı. Tüm Türk’ler kaderleriyle baş başa bırakılmışlardı. Yaşadıkları toprakları, evlerini, barklarını, hatta hayvanlarını dahi bırakarak canlarını kurtarmak için Anadolu’ya kaçıyorlardı. Yugoslav Yazar İva Androviç bu göçlerin canlı tanığı olarak Dirina Köprüsü adındaki kitabında olağan üstü bir anlatımla yazmıştır. Okumamış olanlara mutlaka okumalarını öneririm.
Anadolu’ya çok büyük bir göç başlamıştı. Anadolu’ya ulaşmak onların en büyük zaferi olacaktı. Oysa o kaçış yıllarında Anadolu da yabancı işgal kuvvetleri tarafından işgal ediliyordu. Eğer Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı Kurtuluş savaşı zaferle sonuçlanmasaydı bu insanlar ne olacaktı? Anadolu’nun insanları nereye göç edeceklerdi? Zira Türklerin Anadolu’dan başka gidebilecekleri hiçbir yer yoktu. Bin yıl önce göç ettikleri eski vatanları Orta Asya da işgal altındaydı. Bu nedenle tüm Anadolu insanları ya istiklal ya ölüm diyerek Kurtuluş Savaşına katılmışlardır.
Yaşadığımız bu güzel ülkede camilerimiz dimdik ayakta duruyorsa ve bayrağımız yurdumuzun her yerinde şerefle dalgalanıyorsa bunları ulu önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının önderliğinde yapılan Kurtuluş Savaşımıza borçluyuz. Anadolu bin yıldan beri Türk’tür. Sonsuza kadar da Türk kalacaktır. Atatürk düşmanları her zaman hüsrana uğrayacaklardır. Atatürk’ü kötülemek Kurtuluş Savaşının önemini kavrayamamış, akıl ve mantık yoksunu insanların işidir.
Özcan Nevres

Ah Şu Hastalıklar

Ah Şu Hastalıklar
Değerli okurlarım. Kış ayları hastalıkların yakamıza yapışmak için pusuda beklediği aylardır. Bu nedenle sağlığımıza çok dikkat etmek zorundayız. Hastalıkların yoğun olduğu bu aylarda bazı fırsatçılar televizyon kanallarında boy gösterip ilaç olmayan ürünlerinin reklamını yapmaktadırlar. Yaptıklarının suç olduğunu bildiklerinden ürünümüz ilaç değil gıda destekçisidir diyorlar. Mademki ilaç değil, tanıtımını yaptıkları ürünlerin neden her derde deva olduğunu söylüyorlar. Çok eski yıllarda yaşadığımız süreç içindeki modern ilaç üreticileri yoktu. Yani halen kullanmakta olduğumuz ilaçlar üretilmiyordu. Bu nedenle hastalıklara bitkilerden çare bulmaya çalışıyorlardı. Bu konuda birçok kitaplar yazıldıysa da hiç biri uzun araştırmalardan sonra elde edilen bilgileri içermiyordu. Bu kitapların içerdiği bilgiler daha çok kulaktan duyma bilgilerin kitaplaştırılmış haliydi. Bu nedenle hastalıklara devayı bitkilerden ve bitkisel ilaçlardan değil, doktorların uygun gördükleri ilaçları kullanarak bulmalıyız. Bin dokuz yüz kırk ikide keşfedilen penisilin günümüzde iltihaplara neden olan hastalıkların tamamında kullanılıyor. Penisilinin keşfinden önce menenjit hastalığı bilindiği halde tedavi edilemiyordu. Bu hastalık öldürücüdür. Öldüremediklerini de mutlaka sakat bırakır. Antibiyotikler sayesinde bu hastalık tedavi edilebiliyor. Tedaviye geç başlanacak olursa halen kalıcı sakatlıklara neden olabiliyor.
Eskiden kanser hastalığı bilinmiyordu. Hastalığa tanı konulmaya başladıktan sonra, hastalığı tedavi edecek ilacın bulunması için yıllarca çalışıldı. Kanserin bazı türlerinin tedavide başarılı olunsa da halen en öldürücü hastalıklardan biridir. Kanseri kökünden kazıyacak ilaç ise çok büyük araştırmalara rağmen halen bulunamadı. Bir ilacın ilaç olarak piyasaya sürülebilmesi için çok uzun araştırmalar yapılması gerekir. Yıllarca hayvanlar üzerinde denendikten sonra, gönüllü hastalar üzerinde denenir. Sonuç olumlu ise ilaç üretilmeye başlanır. İlaçların araştırılması çok uzun yılları gerektirmektedir. Örneğin yaklaşık iki yüz elli yıl önce kanserin tedavisinde zakkum bitkisi kullanılmıştı. Bir süre sonra zakkumla tedavide kanser hastalığının gerilettirdiğini ama kalp krizine neden olarak hastanın ölümüne neden olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine zakkum bitkisi ilaç listesinden çıkarıldı ve bir daha kullanılmadı.
Televizyonlarda her derde deva diye ürün tanıtımı yapanlara sormak gerekir. Siz bu ürünleri hangi laboratuarlarda geliştirdiniz ve kaç yıl hayvanlar üzerindeki etkilerini gözlemlediniz. Kaç gönüllü hasta üzerinde denediniz. Ne yazık ki bu adamlar ürünlerine Tarım Bakanlığından gıda takviyesi ürün adı altında ruhsat alabiliyorlar. Sağlık Bakanlığının kapısından içeri giremiyorlar. Hastaların bu adamların reklamlarına aldanmamaları gerekir. Hastalıkların tedavisinde tek yetkili olan doktorlarımızdır. Onların yazmış oldukları ilaçları kullanmaktır.
Birkaç gün önce bir sağlık köşesinde bir yazı okumuştum. Yazıda Parastimollü ilaçlar (ateş düşürücü ve ağrı kesici olarak çok sık kullanılır) karaciğeri ve pankreası harap ederek ölümlere neden oluyor diyordu. Bu bana yaşadığım ve çok acı çektiğim bir olayı anımsattı. Yıllar önce safra kesesi ameliyatı olmuştum. Ağrılarım o kadar çoktu ki dayanılacak gibi değildi. Sürekli ağrı kesici almak zorundaydım. Öyle ki ağrı kesici almadığımda ayakta duramaz olmuştum. Doktora gittim. Gerekli kan tahlilleri yapıldığında karaciğerimin iflasın eşiğinde olduğu anlaşılmıştı. Hipokrat yeminini hiçe sayan doktorum bana sende ya siroz ya da kanser hastalığının başlangıcı var. Bu nedenle sana bir de biyopsi yaptırmamız gerekiyor dedi. Doktoruma yediklerim ve aldığım ilaçların etkisi buna neden olamaz mı? Bir süre perhiz yapsam ve daha sonra bir kan tahlili daha yaptırsak olmaz mı dediğimde olabilir dedi ve bana bir reçete yazdı. Karaciğerimi harap edenin Parastimollü ağrı kesiciler olduğunu anlamıştım. Bunun üzerine hiçbir ilaç almamaya karar verdim. İstanbul’da gittiğim özel hastanenin dâhiliye uzmanı ne ilaçlar kullanıyorsun diye sorduğunda doktorumun reçetesini gösterdim. Deli mi bu adam dedi? Senin karaciğerini ilaçlar harap etmiş. Buna rağmen bu adam karaciğeri daha da harap edecek olan ilaçlar yazmış. Senin kolesterolün iki yüz yirmi. Biz iki yüz sekseni aşmamış olan kolesterollere perhiz veririz. Bir de kan yağını azaltmak için ilaç yazmış. Kan yağın ilaç almayı gerektirecek kadar yüksek değil. Tansiyonun on dört. Senin yaşındaki biri için oldukça normal. Karaciğerin düzelinceye kadar hiçbir ilaç almayacaksın dedi. Doktorun dediğini tam olarak uyguladım. Karaciğer altı ayda kendisini yenilediği için hastalıktan tam olarak kurtuldum. İki ay kanser miyim, siroz muyum kuşkusuyla yaşamanın ne olduğunu anlatmaya gerek görmüyorum.
Değerli okurlarım, herhangi bir insanın bana iyi geldi dediği ilaç size büyük zarar verebilir. Özellikle vücut direncinin azaldığı bu kış aylarında doktorunuza danışmadan ağrı kesici bile kullanmayın. Parastimollü ilaçları doktorunuz önermedikçe kesinlikle kullanmayın. Önemli olan hastalığı tedavi ettirmek değil, hastalığa yakalanmamak için korunmaktır.
Özcan Nevres

İflastaki Yunanistan

İflastaki Yunanistan

Yakın komşumuz Yunanistan girdiği ekonomik dar boğazdan bir türlü çıkamıyor. Bu gidişle de çıkamayacak da. Zira Yunanistan yaptığı yanlışlıkların bedelini ödüyor. Yıllardır her ekonomisi çıkmaza girdiğinde Türkler geliyor diye yaygara yaparak halkının gözünden ekonomisindeki bozukluğu kaçırıyor. Bu yaygarayı koparan yöneticiler yarattıkları umacıya kendileri de inanıyorlar ki silahlanmaya çok büyük paralar harcıyorlar. Yunanistan’ın ekonomisinin çöküşündeki birinci neden bu. İkinci neden ise emeklilere ve çalışanlara verdikleri çok yüksek ücretler. Bu da yetmiyormuş gibi sayıları küçümsenmeyecek kadar çok olan işsizler aç ölmektense eystli ölmeyi yeğlerim diyorlar. Eytslilere her ay verilen yedi yüz avroluk para yardımını alabilmek için kendilerine eyts hastalığını bulaştırıyorlar. Anlaşılacağı gibi Yunan halkı yalnızca kendi çıkarlarını düşünüyor. Özveride bulunmaya ise niyetleri yok. İflasın üçüncü nedeni ise adalar. Yunanistan yıllardır Megalo İdea uğruna Ege’deki bütün adaların sahibi olmaya çalışıyor. Bunda da bir hayli başarılı olmuş durumda. Bu adaların ve adacıkların ekonomisine ne kadar zarar verdiğini düşünmek dahi istemiyorlar. Kıbrıs savaşında uğradıkları hezimete rağmen zaman, zaman küçücük bir kayalıktan ibaret olan adacıklar için bile Türkiye ile savaşmayı göze alabiliyorlar. Oysa sahiplendikleri her ada ve adacık Yunan ekonomisinin başına dert oluyor. Adaların tescilli sahibi olmak için adalara maaşlı insanlar yerleştiriyorlar. Örneğin Meis ve Sömbeki adaları ot bitmez adalardır. Buna rağmen Meis’te bir köy, Sömbeki adasında ise iki köy vardır. Bu köylerde yaşayan insanlar tarıma elverişli arazileri olmadığından çiftçilik yapamıyorlar. Balıkçılıktan da yeteri kadar para kazanamıyorlar. Bu köylerde yaşayanların ana karaya göç etmelerini engellemek için ada sakinlerine dolgun maaşlar ödeniyor.

Kaş’ın Kalkan beldesinde eşimin görevi nedeniyle yaklaşık sekiz ay kalmıştım. Kıbrıs savaşı nedeniyle o yıllarda uygulanan Amerikan ambargosu yüzünden kahve karaborsada olduğu gibi bulunamıyordu da. Oysa Meis adasında kahve boldu. Kalkanlı balıkçılar kayıklarına aldıkları keçileri Meisli balıkçılarla buluşacakları açık denize götürürler ve keçileri kahve ile takas ederlerdi. Zira Meis adasının arazilerinde ot dahi bitmiyor olması nedeniyle hayvancılık yapılamıyordu. Bu nedenle keçi etine büyük rağbet gösteriyorlardı. Hele Kalkanlı balıkçı Meisli dostuna bir bidon su da getirmişse Meislinin keyfine diyecek olmazdı. Zira Meis adasına su Yunanistan’dan tankerlerle geliyor. Adada hiçbir su kaynağı bulunmamaktadır.

Kalkan’a ilk yerleştiğimde Mısır incirini ilk defa görmüştüm. Lezzetli bir meyve olduğunu duymuştum. Bu yüzden hemen birini koparıp yemek istemiştim. O da nesi? Avucumun içi dikenlerle dolduğundan inciri koparamamıştım. İlk rastladığım Kalkanlıya başıma geleni anlattım. Zira o dikenlerin kolay beri ayıklanmayacağını anlamıştım. O dikenlerden kurtulmak çok kolay. Hemen evine git. Dikenlerin battığı bölgeye zeytinyağı sür. Dikenler kendiliğinden çıkacaktır. Bir daha da bilir bilmez incirleri koparmayı deneme dedi. Meğer Mısır inciri eldivenle tutulup kesildikten sonra soğuk suya yatırılırmış. Soğuk suda dikenler küserlermiş ve insan eline dalmazlarmış. Kaş’ın hemen girişinde billur gibi akan bir su vardı. Bu küçük bir dere idi. Suyu buzu aratmayacak soğuklukta idi. Biri o derenin kenarına tezgâhını kurmuş, suya yatırdığı Mısır incirlerini soyarak satıyordu. İlk defa o meyveyi doya, doya o suyun başında yemiştim. Bu lezzetli meyve o kadar az yetişiyor ki pazarlarda bulmanın olanağı yok. Zaten tarımı da yapılmıyor. Arazi sahipleri hendek kenarlarına dikerlerse bu meyve varlığını sürdürüyor. Keşke tarımı yapılsa da bol, bol yesek. İlginçtir. Bu meyvenin bitkisi, bitkinin yaprağından üretiliyor. Datça’da kaldığım yıllarda iki yaprak kesip arazilerimizden birinin hendeğine diktim ama olmadı. Zira bu meyvenin bitkisi Akdeniz’in çok sıcak ve güneşli havasını seviyor. Kaktüs familyasından olduğu için de çok yağışlı iklimi sevmiyor.

Özcan Nevres

Menemen Tarihi

Menemen’in Tarihi
Menemen’in tarihini araştırmak dipsiz bir kuyuya atılan taş gibidir. Buna rağmen Sayın Oktay Özengin o kadar güzel araştırmalar yapmış ki; daha çok genç denilecek bir yaşta bu kadar bilgiyi nasıl toplamış diye hayretler içinde kalıyorum. Bir insan ömrüne sığmayacak araştırmalar bunlar. Geçtiğimiz Pazar günü Oktay Özengin’den almış olduğum mail beni çok sevindirdi.. Mailinde Menemen’in Tarihi adlı kitabımı Yurtiçi kargo ile gönderdim. Pazartesi günü size teslim edilecek diyordu. Kitabı pazartesi değil de Salı günü aldım ve hemen okumaya başladım. Kitap gerçekten muhteşem olmuş. Üstelik bin sayfayı aşacak bir kitap olması gerekirken küçük puntolu harflerle altı yüz yirmi dört sayfaya sığdırılmış. Daha önce belirttiğim gibi Menemen’in tarihi için çok daha derinlere inmek gerekir. Hıdır tepede bulunan tapınaktaki insan üretim organlarına benzetilmeye çalışılmış taş yontular Menemen’in tarihinin ne denli eskilere dayandığını göstermektedir.
Eoly federasyonuna ait site devletlerinin yerleşim alanlarından yalnızca Larissa ve Mirina’da kazı yapılmıştır. Birliğin en büyük devleti Kyme’ye ait kalıntılardan yalnızca denizin içindekiler gözle görülebiliyor. Eoly birliğinin dini merkezi Temnos’ta dahi gereken kazılar yapılmamıştır. Temnos döneminin en önemli devletidir. Bergama Krallığının en genişlediği Attelus döneminde dahi Temnos’un bağımsızlığını sürdürdüğü, Attelus döneminde kendi parasını kullanıyor olması, varlığını bağımsız bir devlet olarak sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Temnos’un bir özelliği de dünyanın ilk hitabet okulunun Temnos’ta kurulmuş olmasıdır.
İzmir Arkeoloji Müdürü Hakkı Gültekin ile konuşmakta olduğumuz bir gün bana Eoly’lerin kurmuş olduğu on dört devletin kalıntılarının yedisinin bulunduğunu, diğerlerinin ise halen bulunamadığını söylemişti. Üçünün yerini ben biliyorum ama açıklamıyorum. Açıklayacak olursam kazmasını kapan hazine aramaya koşacaktır. Yalnızca şu kadarını söyleyeyim. O üç yerleşimden biri benim köyümde yani Hatundere dedir demişti. Sanırım zamansız ölümü onu bu sırrı ile götürmüştür.
Oktay Özengin’in hazırlayıp yayınlandığı bu kitaptan sonra Turizm Bakanlığına büyük bir görev düşmektedir. Menemen’e en kısa zamanda bir müze kazandırılması gerekmektedir. Müze için en ideal yer ise tarihi bedestenimizdir.
Larissa’da yapılan kazılarda dünyada bir başka emsali bulunmayan sütun başlıkları bulunmuştur. Bu sütun başlıkları İstanbul müzelerinde sergilenmektedir. Kazılarda yine dünyada başka bir örneği olmayan yaprak gibi taşlarla örülmüş olan bir duvardır. Asarı Muhipler Cemiyetinin on yedi no lu bildirisine göre Önasya’nın yapılan tüm kazı yerlerinde Larissa’da bulunmuş olan deaktıba (üst üste yığılmış yapılar) rastlanmamıştır denilmektedir. Zira yapılan kazılarda Pelaslara ait birçok eser de bulunmuştur. Bu da Buruncuk dağı üzerinde kurulmuş olan Larissa devletinden önce Pelasların yerleşmiş olduğunu göstermektedir.
Hakkı Gültekin’in sözünü ettiği henüz belirlenmemiş olan üç devletten biri kanımca Koyun dere beldesinin karşısında bir yerdeydi. Orada sur kalıntılarına benzeyen taşlar vardı. Orada da bir kazı yapılacağını ümit ederken üzerinde koca bir fabrika kurulduğunu gördüğümde şaşırmıştım. Sanırım orada inşaat kepçeleriyle bir tarih yok edilmişti.
Menemen’e bir müze kazandırıldığında Temnos’ta kazılar başlatılmalı ve bulunan eserler başka müzelere kaptırılmadan Menemen’e ait olan müzede sergilenmelidir.
Özcan Nevres

Katil Magandalar

Bir maganda sürücü Silivri’de iki genç kızın ölümüne neden oldu. Televizyonda izlediğim habere göre maganda o denli hızlı gidiyormuş ki, iki gencecik kızı yüz metre ileriye fırlatmış. Kızlar gık bile diyemeden can vermişler. Bu yolun kameralarla sürekli denetlenmesi gerektiğini defalarca yazmıştım. Yazdıklarımda ne kadar haklı olduğumu bu elim olay, (kaza diyemiyorum) açıkça göstermiş oldu. Keşke haklı çıkmasaydım da o iki genç kız hayatta olsaydı. Ne yazık ki keşkeler ile giden geri gelmiyor.
Bir gün Gökkuşağı’ndan çıktığımda yol boştu. Birden arkamda bir TIR belirdi. Selektör yaparak havalı korna çalarak önünden kaçmamı ihtar ediyordu. Uzaklarda görmüş olduğum bu TIR kaç kilometre hızla gidiyordu ki birden ensemde bitiverdi. Plakasını aldım. Aynı gün bir dolandırıcı eşimin telefonuna ulaşmıştı. Ben emniyet Genel Müdürlüğünden Baş komiser Ziya’yım. Sizin kredi kartınıza Siverek’te biri ulaşmış ve sizin faturalarınıza çok büyük bir yükleme yapmışlar deyince eşim ben kredi kartı ile ilgilenmiyorum. Eşim ilgileniyor dediğinde eşinin telefon numarasını ver diyor. Eşim numarasını vermeye gerek yok diyor ve telefonunu bana veriyor. Telefondaki dolandırıcı bey efendi bana kendi numaranızı verir misiniz dedi. Telefon numaramı verdim. Hemen aradı. Eşime söylediklerinin aynısını bana söyleyince ulan ahlaksız dolandırıcı dolandıracak adam bulamadın da beni mi dolandıracaksın dedim. Hemen telefonunu kapattı. Telefonuma çıkan numarayı bir kâğıda yazıp Emniyet Müdürlüğüne gittim. Görevli memura telefon numarasın ve TIR’ın plaka bilgisini verdim. Görevliden başka bir polis daha vardı. Ne yani dedi. Elimize bir kırbaç alıp yol boyunca sürücü mü kollayacağız dedi. Elinize kırbaç alıp yol boyu gezmenize gerek yok. Tekirdağ’ı örnek alsınlar. Yol boyuna koyacakları kameralarla darphane gibi para keserler dedim. Onda haklısın ama kim yapacak dedi. Ben de onu Karayolları ve belediyeler düşünsün dedim. Yapabileceğim başka bir şey yoktu. Maalesef o günden bu yana şehir içi trafiğe güvenlik getirecek olan kamera sisteminden hiçbir haber çıkmadı. O günden bu yana şehir içi E5 yolu kameralarla kontrol edilmiş olsaydı büyük bir olasılıkla o feci kaza olmayacaktı ve o iki genç kız bu gün belki de hayatta olacaktı.
Sorun yalnızca Silivri’nin içinden geçen karayolu mu? Daha bayram günlerine girmeden kaza haberleri gelmeye başladı. Yine onlarca insanımızı trafik magandalarına kurban verdik. Yüzlerce insanımız yaralandı. Milyonlarca liralık ulusal servetimizden de olduk. Morglar ölülerle, hastanelerimiz yaralılarla doldu. Aşırı hız yüzünden bu kazalara neden olanlara sormak gerekir. Gideceğin yere bir iki saat ya da beş on dakika geç gitseydin ne olurdu? Ne kaybederdin? Ne yazık ki bu magandalara bunu soramıyoruz, soramıyorlar. Bir kazada yüzde yetmişin üzerinde sorumlu olanların ehliyetlerine mutlaka el konulmalıdır. Yüzde yüz kusurlu olanlara ise bir daha ehliyet verilmemelidir. Eğer böyle bir karar alınabilirse Emniyet Genel Müdürlüğü bayram öncesinde cep telefonlarından aşırı hız yapmayın diye nasıl uyardıysa, aynı şekilde alınan kararı sürücülere bildirmelidir. Ki hiç biri haberim yoktu diyemesin.
Özcan Nevres

Sağ Olasın Oktay Özengin

Bu gün MENEMEN’İN TARİHİ adlı devasa belgeselin yazarı ve hazırlayıcısı olan Sayın Oktay Özengin ile telefonla bir görüşme yaptım. Yayınlamayı başardığı bu kitap için kutladım. Kendisinden bana da bir tane göndermesini rica ettim. En kısa zamanda gönderecek olması beni oldukça sevindirdi ve memnun etti. Dahası akrabalarımın Menemen’e hizmette gösterdikleri başarılardan dolayı da çok mutlu oldum. (Oktay Özengin akrabam, Ziraat Odası Başkanı Metin Karagöl yeğenim olur) Bu arada kitabın yayınlanması için maddi ve manevi her türlü desteği veren, başta Kaymakamımız, Belediye Başkanımız ve Oda Başkanları olmak üzere tüm Menemen’i sevdikleri için desteklerini esirgemeyenleri candan kutlarım. Oktay Özengin’in başarılarının devamlı olmasını dilerim.

Bin dokuz yüz elli sekizde Menemen’in tarihi ile ilgili çalışmalarımı başlattığımda bazı öğretmen arkadaşlarım Menemen’in ne tarihi olabilir ki araştırıyorsun demişlerdi. Oysa Menemen’in o denli zengin bir tarihi var ki Oktay Özengin kardeşimin yayınlamış olduğu kitaba bile sığmaz. Ben araştırmalara başlamadan önce Menemen hakkında bilinen tek bir şey vardı. O da ilk Menemen’in Asarlık yakınında kurulmuş olması idi. Belediye başkan adayları ile yapılan açık oturumda dolmuş olan Menemen mezarlığının yenisini nerede yapmayı düşünüyorsunuz diye bir soru gelmişti. Benim dışımdaki üç aday daha önce planlanmış olduğu şekilde Sakaltepe’de demişlerdi. Son konuşmacı bendim. Sakaltepe’ye mezarlık yapamazsınız. Nedenine gelince hepinizin bildiği Asarlık yakınındaki Eski Menemen ilk Menemen değildir. İlk Menemen Sakaltepe’dedir. Milattan sonra on yedi ve yirmi üç yılları arasında oluşan depremler yüzünden şehir yıkılınca zemini daha sağlam olan Asarlık yakınındaki yere taşınmışlardı dedim. Sanırım bu söylediklerime hiç kimse inanmamıştı. Bir süre sonra Pekentinin yıkılan bölümlerinin doldurulması için Sakaltepe’den dolgu malzemesi alınırken kazı makinesinin kepçesine künkler takılmıştı. Kepçenin çıkardığı künkleri işçiler içinde altın vardır umuduyla kırmışlardı. Konu yargıya taşınmıştı. Dolgu işini alan yüklenici ile kepçeyi kullanan kişi üçer buçuk yıla mahkûm edilmişlerdi.

O yıllardaki araştırmalarımda İzmir Arkeoloji Müzesinin bahçesinde görmüş olduğum taşların Menemen’de bulunmuş olması dikkatimi çekmişti. Arkeoloji Müzesinin müdürü rahmetli Hakkı Gültekin’den o taşlar hakkında bilgi almıştım. Taşların bir kısmı Menemen’de Hıdır tepede, bir kısmının ise Helvacı köyünde bulunduğunu ve bu taşların insan üreme organlarına benzetilmeye çalışılışıldığın ve o dönemin insanlarının bu taşlara tapınmış olduklarını öğrenmiştim.. Belki de Anadolu’nun bilinen en eski tapınağı Hıdır tepedeki tapınaktır. Bu nedenle o alanın koruma altına alınması gerekmektedir. Bu bilgiler Menemen’in ilk kuruluşunu Cilalı taş öncesine yani Yontma taş dönemine kadar götürüyor.

Hakkı Gültekin’inin şu sözleri hiçbir zaman kulaklarımdan silinmemiştir. Menemen’de nereye bir kazma vursanız oradan tarih fışkırır demişti. Bu sözleri doğrultusunda Pelaslar hakkında araştırma yapılması gerekir. Pelasların Buruncuk dağındaki antik şehir Larissa’da, Larissa’nın kuruluşundan önce yaşadıkları biliniyor. Pelaslar hakkında çok az bilgi var. Nerden geldikleri ve nereye gittikleri bilinmiyordu. Buna rağmen bıraktıkları eserlerl yüzünden varlıkları kabul ediliyor. Nitekim Foça’da yapılan kazılarda İyonluların Foça’yı kurmuş oldukları alanda, daha önceleri Pelasların yaşadıkları bulunan eserler sayesinde anlaşılmıştır. Önceleri bu Pelaslar kimdir sorusu kafaları kurcalıyordu. Daha sonra yapılan araştırmalarda Pelasların çok eski bir Türk kavmi olduğu anlaşılmıştır.

Oktay Özengin kardeşim. Çalışmalarına aynı hızla devam et. Hazırlayıp yayınladığın bu kitapla yetinme. Ne mutlu ki araştırmalarımı benim bıraktığım yerde bırakmadan. Çok ilerilere taşıdın. Gönül ister ki Pelaslar hakkında daha geniş araştırmalar ve kazılar yapılsın. Menemen tüm geçmişiyle gün yüzüne çıkarılsın.

Özcan Nevres