KKIBRIS YİTİRİLİRKEN

Kıbrıs Yitirilirken

Kuzey Kıbrıs Türk Devletinin yeni seçilen cumhurbaşkanını dinlerken içim sızlıyor. Biz bunca şehidi bu Türk zannettiğimiz Türk düşmanı Kıbrıslılar için mi verdik? Yeni seçilen cumhurbaşkanının ilk icraatı Rumlar ve Yunanlılar ile iş birliği yapması olsu. Kimse Kıbrıs halkını bu konuda temize çıkarmaya kalkışmasın. Zira seçim propagandalarında Türkiye’ye sırt çevireceğini açık, açık ilan etmişti. Bunu söyleyen Türkiye düşmanına oy verdiklerine göre kendileri de azılı Türkiye düşmanlarıdır. Yeni başkan diyor ki Türkiye Kıbrıs’tan elini çekmelidir. Kıbrıs halkı kendi ayakları üstünde durmalıdır. Kıbrıs’ta kan gövdeyi götürürken ölüm sırası kime gelecek korkusuyla yaşarlarken neden kendi ayakları üstünde durmadılar? Kıbrıs’ı Yunanistan’a teslim ederek mi ayakta duracaklar? Kıbrıs Türkleri Türkiye’ye muhtaçtırlar. Türkiye’nin mali desteğinden başka dış ülkelere satamadıkları ürünleri Türkiye satın alarak onlara en büyük ekonomik desteği vermişti. Halen de vermeye devam ediyor. En son ve en büyük destek Türkiye’den Kıbrıs’a su desteğidir. Kıbrıs’ı suya gark edecek olan proje yapım aşamasındadır. Özellikle belirtmek isterim. Kıbrıs dahil Ege’deki adaların tümü su fakiridir. Türkiye’ye ait adalardan bir tek su zengini Gökçe adadır. Yunanistan’ın çok değer verdiği adaların tümü Yunanistan’ın sırtına kamburdur. Yunan ekonomisinin çökme nedenidir. Bu denli önem vermelerinin nedeni yayılma ideolojilerinin eseridir. Ege’yi bir Yunan gölüne döndürüp Türkiye’nin önünü kesme gayretidir.

Meis adası Türkiye’ye iki buçuk mil, Yunanistan’a ise bin mil uzaklıkta olan bir adadır. Bırakınız tarım yapmayı, ot bile bitmeyen bir adadır. Balıkçılık kendilerine yetecek kadardır. Ana karaya uzak oluşu yüzünden fazla balık avlayıp satma şansları hiç yok. Adada yaşayanların tümü adadan ayrılmamaları için Yunan hükümetinden maaş almaktadırlar. İçme ve kullanma sularını Kıbrıs savaşından önce Kaş’tan alırlardı. Savaş sonrası içme ve kullanma suları Yunanistan’dan adaya tankerlerle taşınır oldu. Ada halkı taze et gereksinimini genelde kaçakçılık yolu ile karşılamaktadırlar. Kalkan’dan keçi yüklü sandal denize açılır. Açık denizde Meisli balıkçılarla buluşurlar. Başta kahve ve sigara olma üzere Türkiye’de pahalı olan ürünlerle keçiler takas edilirdi. Kanımca bir gün ada halkı için bir referandum yapılacak olsa mutlaka Yunanistan’dan ayrılıp Türkiye’ye bağlanmak isteyeceklerdir.

Eşim Kalkan ortaokulunda öğretmen olduğu için tayinini Muğla’ya çıkarıncaya kadar bir ders yılı Kalkan’da yaşamak zorunda kalmıştım. Bir gece Kaş’a gittiğimde İki buçuk mil uzağımızdaki Meis adası ışıl, ışıldı. Oysa Kaş’ta öğlen saatlerinde bir saat, gece saatlerinde ise üç saat kadar elektrik oluyordu. Bu durum beni yüreğimden çok ağır yaralamıştı. Konuyu Ulus gazetesinde yorumlamıştım. Yazımda ışıl, ışıl ışıklar içinde parlamakta olan Meis’in karşısında ışığa hasret bir Kaş için utanılacak bir durumdur demiştim. Bir gün yine Kaş’a gittiğimde Gazinocu Ali Bey, gazinodaki iki kişiyi göstererek, bu beyler senin yazın üzerine elektrik işini halletmek için görevli olarak gelmişler dedi. Gidip masalarına oturdum ve kendimi tanıttım. Elektrik konusu üzerine yapacakları çalışmaları detaylarıyla bana anlattılar. En dikkatimi çeken ise Kaş’ın içme suyundan saatte otuz beş kilovat elektrik üretim projesiydi. Kaş’ın suyu iki bin metre yükseklikten gelmektedir. Bu debi de en az saatte otuz beş kilovat elektrik üretimi demektir dediler. Gerçi proje hayata geçirilmedi ama enterkonnekte sistemin bir hattını ivedilikle Kaş’tan geçirerek elektrik sorununu çözmüşlerdi.

Yunanistan Türkiye’yi bir kuşatma çemberi içine alma çabalarını sürdürürken Türkiye’nin maliyeti ne olursa olsun adalarına sahip çıkması gerekir. Bu konuda sessiz kalan AKP ye karşı muhalefetin sesini yükseltmesi ve bu konuda halkımız aydınlatmaları gerekir.

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail.com       

VEFASIZLIKLAR

Vefasızlıklar

İnsanı insan yapan vefa duygusudur. Ne yazık ki bazı insanlar bu duygudan nasiplerini almamışlardır. Özellikle seçim sürecine girdiğimiz şu günlerde kim bilir ne kadar çamur atmalara, iftiralara tanık olacağız. Derler ki eski başbakanlardan Şükrü Saraçoğlu Varlık Vergisi gibi insani olmayan bir vergiyi vatandaşların sırtına yüklemiştir. Eğer bu vergi normal yaşam süreci içinde alınmış olsaydı o vergiye rahatlıkla insani olmayan bir vergi diyebilirdik. İkinci Dünya Savaşında ekonomik yönden ağır yaralar alan ülkeler de yaralarını sarabilmek için varlık vergisini uygulamışlardı. Varlık Vergisi uygulamasında diğer uygulayan ülkelerden çok farklı bir durumu vardı. Varlık Vergisinden önce sanat, ticaret, ithalat ve ihracatın tamamı azınlıkların tekelindeydi. Azınlıkların tekelinde olan tüm ekonomik dallarda Türklerin hemen, hemen hiç payı yoktu. Türk halkının sırtından zengin olmuş olan sanat ve ticaret erbaplarına hiçbir nedenle ülkemizi terk edin denilemezdi. Denilecek olsa dünya ayağa kalkardı. Oysa sanatta da ticarette de Türklerin ağırlık kazanmaları gerekiyordu. Bunun üzerine halkımızın her kesiminden servet beyanı istenmişti. Servet beyanı istemekteki gerekçe hükümet çok büyük bir ithalat yapacaktı. İthal ettikleri ürünleri satacak olan esnafa ve sanatkârlara hükümet tarafından yeteri kadar kredi verilecekti. Azınlık tüccarlar çok uyanık ve karaborsacılığa yatkın olduklarından bu kredi olayını çok iyi değerlendirmeleri gerekiyordu. Neredeyse azınlıkların tamamı servetlerinin en az on katını beyan etmişlerdi. Beyan ettikleri servetlerini de imzalarıyla doğrulamışlardı. Beyan ettikleri servete göre varlık vergisi tarh edilince kıyamet koptu. Zira varlık vergisi beyan ettikleri servetin yüzde yirmi beşiydi. Azınlıklar ihtiraslarının kurbanı olmuşlardı. Tüm mal varlıklarını sattıklarında dahi tarh edilen verginin yarısını bile ödeyemiyorlardı. Hükümet bu vergi sayesinde ülke insanlarımızı sömürenlerden kurtulmuş oldu. Azınlıklar da kurtuluşu ülkemizi terk etmekte bulmuşlardı. Böylece ülkemiz insanlarına sanatkâr ve ticaret erbabı olmanın yolu açılmıştı. Bu konuda her zaman varlık vergisini şu sözlerimle savunurum. Eğer Şükrü Saraçoğlu varlık vergisini çıkarmamış olsaydı ben asla radyo ve televizyon tamircisi olamazdım. Daha doğrusu elektrik ve elektronik teknisyeni olamazdım. Günümüzde yaptıkları işlerle başarıdan başarıya koşan ustalarımızın hiçbir sanatkâr olamazdı.

Derler ki Ankara’da Şükrü Saraçoğlu’nun koca bir mahallesi var. Bunu Demokrat partililer öyle bir anlatıyorlardı ki sanki o mahalledeki tüm evler Şükrü Saraçoğlu’nundu. Demokrat partililer partileri kurulduktan sonra propagandalarını bu yalanların üzerine kurmuşlardı. Din istismarında olduğu gibi bu konuda da çok başarılı olmuşlardı. Oysa Şükrü Saraçoğlu evleri Saraçoğlu’nun çabalarıyla dar gelirlilerin konut sahibi olmaları için inşa edilmişti. Vefa gereği mahalleye Şükrü Saraçoğlu’nun adı verilmişti. Saraçoğlu’nun o mahallede tek bir evi bile yoktu. Şükrü Saraçoğlu’nun Mimarsinan’daki Saraçoğlu sitesinde tek bir villası var. Sitenin kuruluşuna önderlik etmiş ve kooperatifin ortağı olarak aidatlarını ödeyerek villanın sahibi olmuştu. Şükrü Saraçoğlu Kurtuluş Savaşı öncesinde Aydın, Ödemiş bölgesinde Yunan askerlerine vur kaç yapan bir çetenin lideriydi. Kurtuluş Savaşı başladığında çetesiyle birlikte orduya dahil olmuştur. Ülkemize büyük yararları olmuş olan Şükrü Saraçoğlu’nu siyaset adına karalamak istemeleri ayıptır, günahtır.

Kurtuluş Savaşına büyük katkıları olmuş olan birçok efe vardır. Bazılarının doğup büyüdükleri yerlerde anıtları dikilmiştir. Ödemiş’te Yörük Ali Efenin Söke’de Halazari (Bozguncu) Cafer Efenin, Atça’da Atçalı Kel Mehmet efenin, Aydın’da Demirci Mehmet efenin heykelleri dikilmiştir. Menemen’in de üç efesi vardır ama hiç birinin heykeli Menemen’de dikilmemiştir. Üç efenin en önemlisi Fodulaki Mustafa Efedir. İnşallah bir gün bu efelerin de heykelleri dikilir. Ülkemizin kurtarılmasına büyük emekleri geçmiş olanların adaları sonsuza dek yaşatılmalıdır.

Özcan Nevres    ozcan@nevres@gmail.com

ASİLE BİSİKLET

Asile Bisiklet

Akaryakıta peş peşe yapılan zamlara kılıf uydurmak isteyen bakan aczini şu kelimeler ile ortaya koyuyor. Halk benzin pahalı ise bisiklete binsin diyor. Sayın bakan halka gidecekleri yere bisiklet ile gidip gelmelerini önerirken bir başka bakandan akıl almaz bir öneri geliyor. Bu sayın bakan da içine düşürülmüş olduğumuz yoksulluğumuzla alay edercesine, bakanların da özel uçağı olmalıdır diyor. Gelelim bisikletin ulaşım aracı olarak kullanılmasına. Türkiye Hollanda ve birçok Avrupa ülkesi gibi dümdüz bir araziye sahip değildir. Aksine olabildiğince engebeli bir arazi yapısına sahiptir. Atalarımız sel felaketlerine karşı yerleşimlerini hep yamaçlarda yapmışlardır. En güzel örneği İstanbul’dur. Yedi tepe üzerinde kurulmuştur. İstanbul’da çok hızlı bir yerleşim başlayınca tepeler aranmadığı gibi dere yataklarına dahi yerleşmeler olmuştur. Bu yüzden de çok sık sel felaketleri ile karşılaşılmaktadır. Bu durumda ne kadar bisiklet yolu yapılırsa yapılsın. Ulaşıma umar olamaz. Ancak bisikleti hobi olarak kullananlara yarar. Kaldı ki bisiklet gençlerin kullandıkları bir araçtır. Yaşlılar için oldukça tehlikeli bir araçtır. Zira yaşlıların neredeyse tamamı denge sorunu yaşamaktadır. Düz yolda bile düşebilen bir yaşlı bisikleti nasıl kullanır? Ben kırk yıl motor sıklet kullandım. Bisikleti ise yedi yaşındayken kullanmaya başladım. On beş yıl önce yani atmış beş yaşındayken sahibi olduğum iki motor sıkleti satarak motor sıklet kullanmaya veda ettim. Zira bisiklet ve motor sıklet kullananların reflekslerinin çok güçlü olması gerekir. Sayın bakan ulaşımda bisiklet kullanılmasını önerirken ülkemizin arazi yapısını ve yaşlıları da göz önüne alması gerekirdi. Kaldı ki akaryakıt yalnızca ulaşımda kullanılmıyor. Sanayide ve tarımda da kullanılıyor. Çiftçilerimizin tüm girdileri zaten ateş pahası. Kullanmak zorunda oldukları yapay gübreler zirai ilaçlar, işçilik her şey ateş pahası. Tarım ürünlerinde ithalatçı değil, ihracatçı olabilmeleri için çiftçilerimize destek önce mazotla başlatılmalıdır.

Günümüzde en kazançlı tarım seracılıktır. Ülkemizde seracılığa elverişli o kadar çok yerler var ki, bu yerler tam olarak değerlendirecek olsa ülkemiz Hollanda gibi, Lüksemburg gibi tarım ülkesi olur. Gelinimizin babasının köyüne gittiğimizde köyün arazi yapısına hayran olmuştum. Her tarafında gürül, gürül akan maslaklar olabildiğince tarıma elverişli verimli araziler sanki seracılık için ağlıyorlardı. Üstelik sert rüzgârlara açık olmayan kuytu yerlerdi. Ülkemizde tarım müdürlüklerinde çalışmakta olan yüz bin tarım mühendisi vardır. Bunları masa başından kaldırıp çiftçilerin yanında olmaları sağlanılmalıdır. Çiftçilerimizi seracılık konusunda bilgilendirmeleri ve eğitmeleri sağlanmalıdır. Bir dönüm seradan en az yirmi ton domates üretilmektedir. Bu da seracılığın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Bin dokuz yüz seksen üç seçimlerinde İzmir Milletvekili adayı Profesör Mahmut Akkılıç’ın cebinde Pınar şirketinin sınırsız çeki vardı. Milletvekili olabilmesi için her türlü harcamayı yapabiliyordu. En önemli çalışması bahçeli evlerde tavuk yetiştirilmesini engellemekti. Güya tavuk çiftliklerindeki salgın hastalıklara bahçelerde yetiştirilmekte olan tavuklar neden oluyordu. Milletvekili olduktan sonra bu çalışmalarının semeresini aldı ve evlerde tavuk beslenmesinin yasaklanmasını sağladı. Uzman doktorlar bol yumurta yiyin diyorlar ama çiftlik yumurtası değil, bahçelerde serbest gezmekte olan doğal beslenen tavukların yumurtalarını yiyin diyor. Bu konuda Birleşik Amerika’da evlerde horoz olmamak kaydıyla altı tavuk beslenebiliyor. Oysa bizde katı bir uygulama var. Bu konuda başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. Evimde kuş beslediğim için komşumun şikâyeti üzerine evime defalarca zabıtalar geldi. Tutanaklar tutuldu. Nerdeyse yargıda hesap verecektim. Profesör Mahmut Akkılıç’ın çıkarılmasını sağladığı bu yasa mutlaka iptal edilmeli, sağlıklı yumurta yemek isteyenler evinde Amerika’da olduğu gibi altı tavuk besleyebilmelidir. Menemen’de yaşarken kendi apartmanımızın terasında dört tavuk besliyordum. Her gün dört yumurta alarak sağlıklı yumurta yiyorduk. Bırakınız komşularımın şikâyetini, komşularım evlerindeki sofra artıklarını kendi teraslarından benim tavuklarıma atım beslememe yardımcı oluyorlardı. Komşum Fatoş hanımın kulakları çınlasın.

Özcan Nevres      ozcan.nevres@gmail.com

Çamur At İzi Kalsın

Çamur At İzi Kalsın

AKP yandaşı bir kadın basbas bağırıyor. Kadınlar kadın haklarını son yirmi yılda kazandı. Kadınların en yüksek şekilde hak kazanmaları AKP döneminde oldu diyor. İnsanlar nasıl oluyor da utanmadan sıkılmadan bu şekilde yalan söyleye biliyorlar? Tarihi gerçekler bunların suratında bir şamar gibi patlamayacak mı? İşte tarihi gerçekler. 1930 yılından itibaren çıkarılan bir dizi yasa ile önce Belediye seçimlerine katılma, sonra köylerde muhtar olma ihtiyar meclislerine seçilme hakkı tanınan kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları, 5 Aralık 1934’de Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan yasa değişikliği ile tanındı. Anlaşılacağı gibi kadınlara seçme ve seçilme hakları bin dokuz yüz otuz yılında başlamış ve bin dokuz yüz otuz dört yılında tamamlanmış. Kadın hakları yirmi yıl önce verildi diye bağıran hanım yatsın kalksın Mustafa Kemal Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye dua etsin. Bir de şunu aklından çıkarmasın. Sözüm ona birçok din adamı kadınları kafes arkasında kapatılmaları, kocaları tarafından kıyasıya dövülmeleri için fetva üzerine fetva veriyorlar. Daha kötüsü Arabistanlı bir müftü erkekler aç kaldıklarında karısını yiye bilir diyor. Ey cumhuriyetimizin özgür kadını aklını başına topla. Desteklemekte olduğunuz parti yüzünden tüm haklarınızı kaybedecek olursanız bu günkü haklarınızı geri alabilmek için yine bir Mustafa Kemal Atatürk gerekecektir.

Seçime gün saymaya başladığımız bu günlerde vaatler o kadar çoğaldı ki bu yüzden inandırıcılığı kalmadı. Başbakan işsizliğin belini kırmış gibi konuşuyor. Halkın refah düzeyinin arttığını söylüyor. Başbakan belli ki pazarlara hiç gitmemiş. Gidebilseydi refah seviyesinin dibe vurduğunu görürdü. On iki milyon işsizi olan bir ülkede refah seviyesinden söz edilebilir mi? Her gün caddelerde sokaklarda çöp bidonlarından nafaka çıkarmaya çalışan insanların, hatta çocukların içler acısı durumlarını görmüyorlar mı? İşi olan bir insan, aç kalmamak için çöplerden nafaka arayan o insanların yaptığını yapabilir mi? Nasıl bir refah artışı bu? Üniversite mezunu gençlerin en az üçte biri işsiz. On binlerce öğretmen adayının tayinleri bile yapılmıyor. Bu mu yükselen refah seviyesi? Eğer refah seviyesinin gerçek anlamda yükseltilmesini istiyorlarsa tarıma ve hayvancılığa gereken önemi vermeleri gerekmektedir. Şeker fabrikaları kapatılarak hayvancılığa en büyük darbe vuruldu. Şeker pancarından elde edilen küspeler hayvancılar için ucuz ve besleyici, eti ve sütü için beslenen büyükbaş hayvanların severek yedikleri çok önemli bir yem kaynağıydı. Sığır etinin kilosu kırk lirayı aşmış. Dar gelirliler eti ancak seyrede biliyorlar. Et yiyemez olmuş olan bir toplumun mu refah seviyesi yükselmiş. İsmet Paşanın deyimiyle hadi canım sen de.

Yetmiş beş milyon nüfusa sahip olan bir ülkede on iki milyon insan açlık sınırının çok altında yaşıyorsa ve bu on iki milyon insan sosyal yardımlarla yaşamını sürdürebiliyorlarsa o ülkede refahtan söz edilemez. İşsizliğin önlenmesi ve gerçek anlamda kalkınmanın sağlanması için tarıma ve hayvancılığa önem verilmesi gerekir. Taşıma su ile değirmen dönmez. Üretmeyen bir ülkede üretilmesi gereken ürünler ithal ediliyorsa bir gün o değirmenin suyu kurur. Tıpkı Demokrat Partinin son dönemindeki gibi tüm ithalat kapıları kapanır.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Papa’nın Yediği Naneye Bak

Papa’nın Yediği Naneye Bak

Belli ki Hıristiyan dünyasının lideri Ermeni hayranlarının ve Ermeni yalanlarının etkisinde kalmış. Bu nedenle on üç nisan gününü Ermeni soy kırımı günü olarak kabul ettiğini açıkladı. Ben yıllardan beri Ermeni soy kırımı diye bir şey yoktur diyenlerle aynı fikirdeyim. Bu konuda defalarca da köşe yazıları yazdım. Ermeni soy kırımı yoktur. Aksine Ermenilerin Türklere uyguladığı soy kırımı vardır dedim. Son olayda da İnternet’e şöyle bir yazı düştüm. Papayı Anadolu’nun doğusuna götürsünler. O bölgede bu güne kadar bulunmuş olan toplu mezarlara götürüp kafasını Türk’lere ait olan kemiklerin arasına soksunlar. O kemiklerin arasında anne karnındayken oynanan kumar sonucunda öldürülen doğmamış bebeklerin kemiklerini göstersinler. O doğmamış bebekler Ermeni militanlarının Türk kadınının karnındaki bebek kız mı? Oğlan mı? Şeklindeki oynadıkları kumar sonucunda katledilmişlerdir. Acımasızca, insanlık dışı bir gaddarlıkla hamile kadının karnı süngüyle parçalanmış ve öldürülen kadının karnındaki bebeğin cinsiyeti kumarın sonucunu belirlemiştir. Dünya bu yapılan iğrençliklere, vahşete rağmen vicdanları sızlamadan Ermenilerin yanında saf tutmaktadırlar. Yıllar önce henüz on beş yaşındayken Kır Çiçeği adlı bir roman okumuştum. Roman Ermeni katliamından şans eseri kurtulan bir çocuğun anlattıklarıyla yazılmıştı. Ermeni militanlar evlerini bastıklarında anne çocuğunu bacanın içine sokup saklamış. Çocuk annesini, babasını ve kardeşlerini attıkları çığlıklar ve yalvarmalarını rağmen öldürüşlerini işitmiş. Çığlıklar ve yalvarışlar militanları hiç etkilememiş ve tümünü öldürmüşler. Roman çok akıcı bir dille ve gerçeklerin aynası gibi bir akıcılıkla yazılmıştı. Roman beni çok etkilemişti. Buna rağmen hiçbir zaman Ermenilere karşı yontulmamış bir kinim olmadı. İstanbul’da Erenköy’de Sümer Kooperatif Evleri inşaatında elektrik tesisatçısı olarak çalışırken kamyonuyla hafriyat taşeronluğu yapan bir Ermeni vardı. Bir gün bana evlat demişti. Çok çalışkan biri olduğun gibi çok da iyi bir usta olduğun söyleniliyor. Senin geleceğin parlak. Benim iki kızım var. İkisini de Türklerle evlendirmek istiyorum. Kızlarımı gör. Hangisini beğenirsen seni onunla evlendiririm demişti. Nedenini sorduğumda bizim Ermeniler yine kudurdular. Çocuklarım için çok korkuyorum. Kızlarımı Türkler ile evlendireyim ki benim Ermeni kimliğim sililinsin. Eğer bu önerimi kabul edersen iki kamyonumdan birini sana veririm. Üç katlı evim var. Birinde de sen oturursun geçinir gideriz dedi. Kendisine henüz on altı yaşında olduğumu, evlenmek için ailemin onayını almam gerektiğini ve ailemin böyle bir evliliğe kesinlikle izin vermeyeceğini söyledim. Daha sonra ailemin ısrarıyla Menemen’e dönmek zorunda kalınca konu kapanmış oldu. Anlaşılacağı gibi ülkemizde huzur içerisinde yaşamakta olan aklı başında hiçbir Ermeni Ermenistan’ın soy kırımı iddialarını kabul etmezler. Ermenistan’ın haksız olduğu bu konu yüzünden huzurlarının bozulmasını istemezler.

Ülkemizde kaçak olarak çalışan üç yüz bin Ermenistan vatandaşı olduğu bilinmektedir. Ermenistan çok fakir bir ülke olduğundan o kaçak işçiler Türkiye’deki ekmek kapılarının kapanmasını istemezler. Ermenistan soy kırımı yalanını sürdürmekte ısrarcı olursa ve bu iddiaları bir inatlaşmaya neden olursa Türkiye bu çalışanları kapı dışarı ederse ne olur? Olabildiğince zayıf olan Ermenistan ekonomisi iflas eder. Ermenistan’daki işsizler ordusuna yeni işsizler katılır. Bu da ülkelerinde büyük bir kaosa neden olur. Ermenistan ülkesinin selameti için bu soy kırımı yalanından vazgeçmelidir. Aksi halde Türkiye de Hocali katliamını sahiplenir ve Ermenistan’ı en can alıcı yerinden vurur. Ermenistan Almanya’nın silindir gibi ezip geçtiği Polonya, Fransa ve diğer ülkelerle kurmuş olduğu dostlukları örnek almalıdır. Ülkelerin geçmişteki yaşadıkları yüzünden birbirlerine kin tutması ve zıtlaşmaları eski bir deyimle abes ile iştigaldir.

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail.com

Yükselecek Demirel’i Kaybettik

Yükselecek Demirel’i Kaybettik

Gazeteci, şair, yazar ve radyo programcısı Yükselecek Demirel Muğla’ya yerleştiğimde ilk arkadaşlarımdan biri olmuştu. İlk Adım gazetesinde çalışıyordu. Her Salı günü gazetenin sanat sayfası oluyordu. Bu sayfada benim de şiirlerim yayınlanıyordu. Yükselecek Demirel çok aktif bir insandı. Sık, sık Halk Eğitim Merkezi binasında gençleri sanata yönlendirici yarışmalar düzenliyordu. Ben de ona maddi ve manevi destekler veriyordum. Bin dokuz yüz yetmiş yılında yine bir şiir yarışması düzenlemişti. Geceye İzmir Radyosu programcılarından Mete Bilginer ve eşi geceyi radyoda yayınlamak için katılmışlardı. O ara Yükselecek Demirel’e yarışmaya kızım da katılsın dediğimde bu yarışma Muğlalı öğrenciler arasında olduğu için onu yarışmaya sokamayız dedi. Ben de kızımın Dumlupınar İlkokulu üçüncü sınıfında okuduğunu söyleyince tamam dedi ve kızımın adını yarışmacıların arasına yazdı. Kızım benim yazdığım Uyan Be Memet şiirimi okurken Mete Bilginer izleyicilerden birine bu kız kimin kızı diye sordu ki izleyici beni göstermişti. Yanıma geldi ve sordu. Kızınız başka şiir biliyor mu? Yazdığım şiirlerin bir kısmını ezbere okur dedim. Kızım şiiri okumayı bitirince Mete Bilginer bir şiir daha okumasını istedi. Bu defa kızım Ayşe’ye adlı şiirimi okudu. Jüri kararını açıkladığında kızım lise öğrencilerini dahi geride bırakarak birinci olmuştu. Okuduğu okulun Müdürü Esat Caner bu sonuçtan çok memnun olmuştu. Ertesi gün okulda kızımın başarısını kutlayan bir etkinlik düzenlemişti. O geceki program Ankara radyosunda Köylü Saatinde de yayınlandı. Yoğun istek üzerine de birkaç kez tekrarlandı. Yükselecek Demirel’in düzenlediği bu geceler sayesinde Hayri Şahin de keşfedilmişti. O geceler sayesinde ses sanatkârı olmuştu.

Muğla’dan ayrıldıktan sonra da onunla bağlantım kopmamıştı. Her on beş günde bir Devrim gazetesinde hazırladığı sanat sayfasını şiirlerim yayınlansa da yayınlanmasa da gazeteyi adresime posta ile gönderirdi. En son onunla bin dokuz yüz doksan ikide Muğla’ya gittiğimde görüşmüştük. Benim Pınarbaşı’nı çok sevdiğimi bildiğinden Pınarbaşı’na gitmemizi önerdi. (Pınarbaşı Güzelköy adlı dizideki köydedir. Muhteşem bir yerdir.)Yol boyunca termik santralin çevreye verdiği zararı konuşmuştuk. Pınarbaşı’na vardığımızda ikimiz de şok olmuştuk. Pınarbaşı’na hayat veren kaynak artık kaynamıyordu. Bir traktörün çevirdiği türbinle su çekiliyordu. Öğlen yemeğimizi yerken birer şişe bira da içerek geri dönmüştük.

Daha önceki hastalığında birbirimizi çok arayıp görüşmüştük. O hastalıktan başhemşire olan kızının ihtimamı sayesinde kurtulmuştu. Söylediğine göre hastalığı çok zor tedavi edilen bir hastalıktı. Yaşam ona sanata katkısının devamı için büyük bir şans tanımıştı. Tekrar hastalandığını duyduğumda hem evinden ve hem de cep telefonundan aradım ama yanıt alamadım. Hastalığının ne durumda olduğunu öğrenmek için Yatağan’da yayınlanmakta olan Demeç gazetesinin köşe yazarı Turgay Mutlu’ya sordum. Onun da hastalığı ile ilgili bilgisi yokmuş. Bildiği yalnızca Ege Üniversitesi hastanesine kaldırılmış olması idi. Ölüm haberini yine meslektaşım Turgay Mutlu’dan aldım. Yükselecek Demirel’in ölümü hepimizi büyük bir üzüntü yaşamamıza neden oldu. Zira Yükselecek Demirel gibi şairler çok seyrek yetişirler. Ailesine, yakınlarına ve dostlarına baş sağlığı diler acılı ailesine ve çocuklarına sabır dilerim.

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail.com

Akıl Almaz Olaylar

Akıl Almaz Olaylar

Geçtiğimiz günlerde bir rehin olayı yaşadık. Değerli bir evladımız, üstelik genç bir savcı iki terörist tarafından rehin alındı haberiyle irkildik. Eşime inşallah akıl ederler de salonu boşaltıp içeriye bayıltıcı gaz sıkarak savcıyı kurtarırlar dedim. Dedim ama maalesef öyle olmadı. Üstelik savcının rehin olduğu adada bir de havalandırma penceresi de varmış. Dışarıda yapılacak gürültülerle teröristlerin dikkatleri gürültüye odaklığında havalandırma penceresinden bayıltıcı gaz rahatlıkla odaya sıkıla bilirdi. Ne yazık ki öyle olmadı. Cinayet gibi bir kurtarma operasyonu düzenlendi. Bu hatalı operasyonla genç savcının şehit olmasına neden olundu. Savcının şehit olduğu gün bir de elektrik kesintisi yaşadık. Kesinti kişiler arasında tartışılırken ben konu ilgili açıklayıcı bir yazı yazdım. Yazımda şöyle dedim.

Türkiye’de ne kadar elektrik üretim tesisi varsa hepsi birbiriyle bağlantılıdır. (entegre edilmiştir) Her hangi bir üretim merkezinde oluşan arıza elektrik dağıtım sistemini kesinlikle etkilemez. Bu kesintiyle neyi amaçladıklarını anlamak olası görünmüyorsa da bence nükleer enerjiye karşı çıkarsanız ileride sürekli bu durumla karşılaşacaksınız imajı vermek istiyorlar. Ben bunu yazdıktan yaklaşık iki saat sonra Elektrik Mühendisleri Odasından da benzer bir açıklama yapıldı.

Nükleer enerji ile elektrik üretmek oldukça riskli ve pahalı bir sistemdir. Temiz enerji diyorlar ama hiç de temiz bir enerji değildir. Santral üretime geçtiğinde yaktığının atığını bu konuda uzman olan bir kuruluşa vermek zorunluluğu vardır. Atığın en az yüz yıl koruma altında kalması gerekir. Üretimi durdurulsa bile atıkların korunması için yüz yıl koruma bedeli ödemek zorunluluğu vardır. Akkuyu’da kurulmakta olan nükleer elektrik santralının soğutulması Akdeniz’in suyu ile yapılacaktır. Su soğutmada kullanıldıktan sonra yine Akdeniz’e boşaltılacaktır. Bu durumu öğrenen turistler kesinlikle denize girmezler. Akdeniz’in güneşi ve kumu için gelenler bir daha ülkemize gelmeyeceklerdir. Bu da ülkemiz için çok büyük bir döviz kaybına uğramak demektir. Dünya nükleer santralleri kapatıp rüzgâr ve güneş enerjisine dönerken yöneticilerimizin nükleer santral konusundaki ısrarları anlaşılacak gibi değildir. 

Bu gün programlı olarak saat onda kesilen elektrik, saat on sekizde verildi. Görünen o ki çok sık elektrik kesintilerine tanık olacağız. Bu nedenle maddi durumları iyi olanlar gerekli olan önlemleri almalıdırlar. Kendimden örnek vereyim. Hem benim, hem de torunumun bilgisayarında atmış amperlik iki akü ve iki de kesintisiz güç kaynağı var. Elektrikler kesildiğinde üç saate yakın bilgisayarlarımızı kullanabilmekteyiz. Üstelik aynı sistemi aydınlatmakta da kullanmaktayız. Anlaşılacağı gibi geceleri gerçekleşen elektrik kesintilerinde karanlıkta kalmıyoruz. Bu gün çok önce vermiş olduğum bir kararımı en kısa zamanda uygulamaya karar verdim. Evimin aydınlatılmasında, televizyonlarında ve bilgisayarlarımızda rüzgâr ile üreteceğim elektriği kullanacağım. Elektrik şebekesinden almakta olduğum elektrik ile yalnızca elektrikli ev aletlerini çalıştıracağım. Örneğin buzdolabı, çamaşır ve bulaşık makinesi, fırın ve diğerlerini şebekeden çalıştıracağım.

Karanlıkta ve televizyonsuz kalmamak için gerekenler nelerdir. Atmış amper bir akü, en az altı yüz vatlık bir kesintisiz güç kaynağı ve bir de on amperlik şarj aleti almak gerekir. Elektrikler çok sık kesilecek olursa şarj aleti gerekir. Elektrik çok sık kesilmiyorsa kesintisiz güç kaynağının iki amperlik şarjı yeterli olabilir. Bu konuda isteyen herkese ücretsiz teknik destek verebilirim.  

Özcan Nevres      ozcan.nevres@gmail.com

 

Elektrik Kesintisi

Elektrik Kesintisi

Bu gün seksen bir ilimizde elektrik kesintisi oldu. Türkiye’de ne kadar elektrik üretim tesisi varsa hepsi birbiriyle bağlantılıdır. (entegre edilmiştir) Her hangi bir üretim merkezinde oluşan arıza elektrik dağıtım sistemini kesinlikle etkilemez. Bu kesintiyle neyi amaçladıklarını anlamak olası görünmüyorsa da bence nükleer enerjiye karşı çıkarsanız ileride sürekli bu durumla karşılaşacaksınız imajı vermek istiyorlar. Bu gün tüm Türkiye’yi ayağa kaldıran bir de rehin olayı yaşadık. Bir yasa adamamız, savcımız iki terörist tarafından rehin alındı. Ne yazık ki rehini kurtarmak için yapılan, bence başarısız bir operasyon sonunda savcımız şehit oldu. İki teröristin öldürülmesini ise, bu operasyonun başarılı olduğunu insanlarımıza inandırmaya çalışıyorlar. Güvenlik sistemlerinin nasıl çalıştığını bilmeyen bazı insanlar, elektrik kesintisini rehine olayı ile özleştirmeye çalışıyorlar. Güvenlik sistemlerinde elektriklerin kesilmesinin hiçbir etkisi olmaz. Zira tüm güvenlik sistemlerine elektrik kesilmelerine karşı akülerle kesintisiz bir güvenlik sağlanmaktadır. Bu nedenle bu olayla elektrik kesintisi bağdaştırılamaz.

Ülkemizde kış aylarında gürül, gürül akan akarsularımız yaz aylarında cılız bir suya dönüşürler. Geçmişte elektrik alış verişi yaptığımız Bulgaristan’da ise kış aylarında sular donduğu için su akaklarından su akmaz olur. Bu yüzden kış aylarında Türkiye Bulgaristan’a verdiği elektriği yaz aylarında geri alır. Bu elektrik alış verişi nedense sürdürülmedi. Sürdürülmüş olsaydı elektrik üretiminde bu denli sıkıntılar yaşamazdık. Buna rağmen halen Irak ve Suriye’ye maliyetinin altında elektrik satmaya devam ediliyor. Günümüzde elektrik tasarrufu çok büyük önem kazandı. Zira hidroelektrik santraları yetersiz kalınca termik ve doğalgaz santralarına ağırlık vermek zorunlu olmuştu. Her ikisinde de elektrik üretim maliyeti, hidroelektrik santrallerine göre maliyet çok yüksektir. Bu maliyetin tüketiciye aksettirilmesinde ise büyük sorunlara neden oluyor. Nasıl ki sigaralara yapılan zamlar yüzünden kaçak sigara piyasası patlama yapıyorsa, elektrikte de kaçak kullanıma neden oluyor. Elektrik kullanımını rahatlatmak için öncelikle kaçak kullanımların önlenmesi gerekir. Ayrıca aydınlatmalarda, ev aletlerinde ve sanayide düşük elektik harcayan lambalar ve cihazlar kullanılmalıdır.

Bundan böyle elektrik kesintilere hazırlıklı olun. Hazırlık için 60 amper bir aküye ve bir de 1000 vatlık kesintisiz güç kaynağına gerek var. Güç kaynaklarında genelde yedi amperlik aküler vardır. Ben o aküyü çıkarıp bağlantı kablolarını 2×2,5 kesitli telle uzattıktan sonra 60 amperlik aküye bağlıyorum. Bu da bilgisayarımı üç saat çalıştırmaya yetiyor. Yalnızca ışık ve televizyonda kullanılacak olursanız çalışması yaklaşık on saat sürer. Bende iki tane 600 vatlık güç kaynağı ve iki de 60 amperlik akü var. Bu sistemle benim gibi yalnızca evinizi aydınlatır, bilgisayarınızı ve televizyonunuzu çalıştıra bilirsiniz. Bu konuda bilgi edinmek isteyenler bana mailimden ulaşa bilirler.

Geçmişte elektrik üretimi izine bağlıydı. Yüz vat elektrik üretseniz bile o üretim için beyanneme verilmesi ve üretim vergisi ödenmesi gerekiyordu. Günümüzde ise on beş kilovata kadar üretim için izin gerekmemektedir. Bu durumda özellikle evlerde elektrik üretilebilir. En ucuzu rüzgâr gücü ile üretilen elektriktir. Güneş enerjisiyle üretim daha sağlıklı olmasına rağmen kurulmasının maliyeti bir hayli pahalıdır. Bu yüzden henüz ne güneşten, ne de rüzgârdan bedavaya üretilecek elektrik henüz evlerimize girmemiştir. Bu konuda devlet üretime destek vermeli, evinde güneş veya rüzgâr enerjisiyle elektrik üretmek isteyenlere ucuz malzeme sağlanmalıdır.

Özcan Nevres   ozcan.nevres@gmail.com.

Ön Seçim Sonuçlarını Beklerken

Ön Seçim Sonuçlarını Beklerken

Afyon bağımsız milletvekili Haluk Nurbaki İzmir seçim listesinde bağımsız aday olarak kazanamayacağı bir sıraya konulmuştu. Buna rağmen ilk sıralardakileri kıskandıracak kadar yoğun bir çalışma içindeydi. Menemen’deki seçim propagandalarında beraber çalışmıştık. O gezilerde bana söylediği bir söz hiçbir zaman kulaklarımdan silinmedi. Eğer bir il başkanı girdiği ön seçimde birinci olamıyorsa o kişi tam bir aptaldır demişti. Bu gece Silivri ile ilgili ilk haber Sayın Mümin Tuğlu’nun liste birincisi olduğuydu. Mümin Tuğlu arkadaşımız da Silivri’de liste başı olarak Doktor Haluk Nurbaki’yi haklı çıkardı. Gönül ister ki üçüncü bölgede Silivrili adaylar en üst sıralarda yer alsınlar.

Seçim heyecanının dorukta olduğu bu günlerde çok önemli bir olay gözlerden kaçmış oldu. Muğla’nın tüm sahilleri cennetten köşelerdir. Göcek’in ise bu konudaki yeri en önde gelmektedir. Bu nedenle olsa gerek sahilleri ve özellikle koyları kiraya vermeye Göcek’ten başladılar. İki muhteşem koyu sembolik denilecek bir fiyatla kiraya verildiler. Bu bir başlangıçtır. Eğer halktan gerektiği şekilde tepki gelmezse bu yağma hızlanarak devam edecektir. Kardeşimle bir gün sohbet ediyorduk. Yenifoça ile Foça arasındaki koyların dünyanın en güzel koyları olduğunu söylemişti. Ne de olsa eşi Yenifoçalıydı. Sen hiç Datça’ya gittin mi diye sordum. Giymediğini söylediğinde, Datça’ya gideceğimde benimle sen de gel. Marmaris ile Datça arasındaki koyları gördüğünde bakalım ne diyeceksin. Kaldı ki Datça’dan Knidos’a kadar olan sahildeki koylar o güzelliklerin devamıdır dedim. O sıralarda elektronik malzeme pazarlaması yapıyordum. O nedenle sık sık Muğla ilçelerine gidiyordum. Kardeşime yarın Datça’ya gideceğim. Üç günlük bir yolculuğum olacak. Zamanın uygunsa benimle gelebilirsin dedim. Tamam, gelirim dedi. Ertesi gün yola çıktık. Önce Emel Sayın koyunu gösterdim. Hayran oldu. Balıkaşıran’ı geçtikten sonra yolun en yüksek noktasına vardık. Deniz seviyesinden dört yüz metre yüksekliktedir. Orada araba park etmeye uygun küçük bir alan vardı. Arabamı oraya çekip durdum ve bak bakalım şuraya, Foça’da bu denli güzellikler var mı diye sordum? Haklısın abi dedi. Orman çeşmesinde durup biraz dinlendikten sonra yola devam ettik. Ertesi gün Kargı koyuna gittik. Gördükleri karşısında adeta gözlerine inanamıyordu. Eğer benim vaktim olmuş olsaydı Knidos’a kadar giderdik. Öğlen yemeğini Palamutbükü’nde yerdik dedim. Müşterilerim bekleyecekleri için Fethiye’ye gitmek üzere yola çıktık.

Şüphesiz Foça sahilleri de çok güzel ama Muğla sahillerindeki güzellikleri herkesin görmesini isterim. Otuz yıl önce Ortaca’daki Sarıgerme’ye gitmiştim. Gördüğüm güzelliklerden büyülenmiş gibi olmuştum. Orayı turistik tesisler kurulduktan sonra hiç görmedim. İlk görmüş olduğum bakirliğini koruduğunu sanmıyorum. Gökova olsun, Sarıgerme olsun. İkisinde de çok ilginç bir doğa olayı var. İkisinin de sahillerinde binlerce pınar var. Kimi yaz aylarında akıyor. Kış aylarında kuruyor. Kimisi kış aylarında akıyor. Yaz aylarında ya kuruyor, ya da suyu çok azalıyor. Kış aylarında kuruyanların suyu yüksek dağlardan geldiği için suların donması sonucu akmaz oluyorlar. Pınarların suları o denli soğuk ki deniz suyunun da soğumasına neden oluyorlar.

Ülkemizin her yanı güzelliklerle doludur. Peki, bu güzellikleri koruya biliyor muyuz? Kesinlikle hayır. Bunun en acı örneği koyların imara açılmasıdır. Gelişmiş ülkelerde orman içinde kurulan tesisler bile  dağdaki ağaçlara zarar vermemek için dağü oyularak dağın içinde kuruluyor. Bizde ise her fırsatta ağaçlar kesiliyor. Nedense bizim insanımızda ağaç sevgisi yok. En basit örneği evinin manzarasını kapattığı için ağaç katliamı yapanlardır. Oysa o kestikleri, kuruttukları ağaçlar evlerine güzellik katsa da onlar bunun farkında değiller. Belediyeler kendi diktikleri ağaçları mutlaka korumalıdırlar. Belediyenin diktiği ağaçları kesenler mutlaka cezalandırılmalıdır.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Hasan Şevket Adalan’ı Bilir misiniz

Hasan Şevket Adalan’ı Bilir misiniz

Ülkemizde gerçek değerler çok çabuk unutulur. Bunlardan biri de Hasan Şevket Adalan’dır. Önce Vikipedi’de onun kimliğine bakalım. Doğumu bin dokuz yüz bir, ölümü iki kasım bin dokuz yüz seksen dokuz. Türk siyasetçi. Siyasal Bilgiler okulunu bitirdi. Muhasebe Umum Müdürlüğü, İstanbul Defterdarlığı, Maliye Vekaleti Teftiş Heyeti Reisliği üç dönem İzmir milletvekilliği ve kurucu Meclis İzmir İl Temsilciliği yaptı. 6 ocak 1961 den 25 ekim 1961 yılları arasında Tarım. Gümrük ve Tekel, Maliye ve son olarak bayındırlık bakanlıkları yaptı. Evli ve bir çocuk babasıdır. Bu önemli görevleri her Türkiye vatandaşı üstlenebilir ve başarıyla sürdürebilir. Ama Hasan Şevket Adalan gibi birine çok ender rastlanılır.

Menemen’de CHP İlçe binasında İl başkanımız Hasan Şevket Adalan Hasan Şevket Adalan ile toplantıdayız. İlçe yöneticisi olarak bu alçak gönüllü insanı dikkatle inceliyorum. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra belli ki kilo almış. Çok saygılı bir insan olduğu için ceketinin önündeki düğmeleri iliklemek zorunda olduğundan o ceketi sırtından çıkarıp atacağına düğmeleri söktürüp iplik örgüsüyle düğmelerin kumaşa bağlantısını uzatmış ve bu sayede düğmelerin iliklenmesini sağlamış. Ne devlete yaptığı hizmetlerin karşılığı olarak, ne de bakanlık yapmış biri olarak hiç servet edinmemiş, bu değerli hizmetlerinden sonra geçimini İzmir Sebze Halinde küçük bir barakanın içinde manavların kullanmakta olan poşetlerin toptan satışlarını yaparak sağlıyordu. Bana Türkiye genelinde böyle bir örnek göstere bilir misiniz diye soracak olsam, bir tek Bülent Ecevit var diyeceğinizi duyar gibiyim. İkisini de rahmetle ve saygıyla anıyorum.

Bülent Ecevit CHP Genel Sekreteri olarak ilk olarak ortanın solu sloganını kullandığında CHP Menemen İlçe Yöneticisi olarak bir telgraf çekmiştim. Telgrafımda ortanın solu söyleminizi tüm gücümle destekliyorum demiştim. Daha aradan bir hafta geçmeden Sayın Bülent Ecevit’ten bir teşekkür mektubu almıştım. Ulus gazetesinin Muğla temsilciliğini üstlendiğimde Bülent Ecevit CHP nin yayın organı Ulus gazetesinin CHP adına sahibi ve başyazarıydı. Kısa bir süre sonra bu görevini Sayın Şeref Bakşık’a devretmişti. Şeref Bakşık ile zaten İzmir İl yöneticiliği döneminden beri tanışıyorduk. Bir ara Ulus gazetesinde çalışanların yaptığı bir hata yüzünden temsilcilikten ayrılma kararı aldığımda Şeref Bakşık’ın ricasıyla ayrılma kararımı geri almıştım. Şeref Bakşık da tanıdığım en dürüst siyasetçilerden biriydi. Haklı isteklerimde bir dediğimi iki ettirmeyen üç milletvekili vardı. Şeref Bakşık, Aliihsan Göğüş ve Mahmut Türkmenoğlu’ydu. O günlerin CHP siyle bu günün CHP si arasında çok farklar görüyorum. O dönemin CHP yöneticileri hem özveriliydiler, hem de partililerinin haklarını tüm güçleri ile desteklerlerdi. Bin dokuz yüz atmış yedi yılında Muğla’da düşen bir askeri uçağımızla ilgili bir haber yaptığımda meclisi havacılar basmışlardı. Ülke yeni bir asker darbenin eşiğine gelmişti. Muhalefet lideri İsmet İnönü iki defa kürsüye çıkarak itidal tavsiye ederek darbeyi güçlükle önlemişti.  Haberimin içeriği düşen uçağımızın pilotu teğmenin naşının çöp arabasıyla kaldırılmak istenmesiydi. O dönemin devlet bakanı Seyfi Öztürk bu haber Ulus Gazetesinin Muğla temsilcisinin yalanıdır dediğinde yayınlanması için Ulus gazetesine bir mektup ve yirmiye yakın fotoğraf göndermiştim. Mektubumda Bay Seyfi Öztürk Devlet Bakanı Ankara. Ulus gazetesi Muğla temsilcisi yalan haber yapmaz. Gönderdiğim fotoğraflar hangimizin yalancı olduğunu açıkça gösteriyor demiştim. Ulus gazetesinden beni aradılar ve bu mektubu gazetede yayınlarsak darbe olur. Biz bu mektubunu bakana elden okutacağız. Bu konuda sorguya alınacak olursan yanıt verme avukatlarımızı bekle demişlerdi. Bu konuda CHP Genel Merkezince de uyarılmıştım. Düşünüyorum da böyle bir durumla günümüzde karşılaşacak olsam CHP den her hangi bir destek görür müyüm? Göreceğimi sanmıyorum.

Özcan Nevres     ozcan.nevresqgmail.com