Müjdeli Haberler

Müjdeli Haberler

Bir haber ajansının müjdeli haberine bakın. Doktorlara müjde Ek ücretlerine yüzde elli zam yapıldı diyor bu müjdeli haberde. İlk akla gelen önümüzde seçim var ya. Zam yapmak şimdi mi aklınıza geldi sorusu hepimizin aklına gelmiştir. Müjdenin devamına bakıyoruz. Meğer yapılan o büyük zamdan doktorların eline geçecek para topu, topu üç buçuk liraymış. Doktorlarımız bu büyük zammı bozdurup, bozdurup harcasınlar. Doktorlardan söz etmişken Sayın Cumhurbaşkanımız doktorlara muştuladı. Doktorlarımıza yapılan saldırıların önünü kesmek için gereken önlemler alınacaktır diyor. Bu önlemler acaba nasıl olacak? Bir kararname ile bu saldırganlara verilecek cezalar arttırılamaz mı? Gerçi Cumhurbaşkanımızın bu işlere ayıracak zamanı yok. O anayasanın tarafsızlık ilkesini ve yaptığı yemini hiçe sayarak açılışlarda bile seçmen lerden dört yüz milletvekili çıkaracak oy istiyor. Bu isteğe benim gibi birçok insanımız mutlaka Allah korusun diyordur. Nedenine gelince cumhuriyet tarihi içinde bu güne kadar bu denli komşularımızla papaz olmamıştık. Papaz olan ülkeler en çok ticaret yaptığımız ülkelerdi. Ülke ekonomisi ise tam bir batağın içindedir. Üretime değil de tüketime değer verilen bir ülkede ekonominin çökmesi kader değildir. Ekonominin yanlış yönetilmesindendir. Sıcak para girişleri geçici olarak refah sağlar ama borçları geriye ödeme günü geldiğinde Başbakan yardımcısı Ali Babacan’ın feryadı kulakları tırmalar. Eğer bu yıl içinde iki yüz yirmi milyar dolar bulamazsak bittiğimiz gündür diyor.

Seçmenlerin çocuklarının ve torunlarının geleceği için oylarına sahip çıkmaları gerekir. Evlerine gönderilen üç beş torba kömür ve üç beş paket makarna için oy verenler şunu iyi bilmeleri gerekir. Ekonomi iflas ettiğinde evlerinin önünde ne kömür ve ne de makarna bulamayacaklardır. Bu durum üretmeden tüketmenin kaçınılmaz sonucudur. Üretmeden tüketmenin sonucunu siyasi partiler de görmelidirler. Ne yazık ki bir DSP nin dışında hiçbir partinin söyleminde ne üretim var ve ne de karma ekonominin önemini vurgulayan var.  Oysa az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ekonominin lokomotifi devlettir. Ülkeyi dışa bağımlılıktan kurtaracak olan tesislerin kurulmasında hükümetler girişimcilerle ortak olacaktır. Hükümetin kendi planı doğrultusunda girişimcilere destek vermesi gerekir. Kızım Boğaziçi Üniversitesi son sınıfındayken Koç Holding’e bir atık su projesi hazırlamıştı. Koç Holding Türkiye genelinde otuz beş başarılı öğrenciye karşılıksız burs veriyordu. Kızım da o bursu alan öğrencilerden biriydi. Koç grubu kızıma bu projeyi yaptırırken Koç grubuna katılması için beş yüz bin lira aylık önermişti ama kızım bu büyük parayı kabul etmemişti. Kızım projeyi tamamladığında kurulacak tesis beş yüz milyon liraya mal olacaktı ve bu yatırım aynı yıl beş yüz elli milyon lira olarak geri dönecekti. Şirket bu projeyi ekonomik bulmadı. Zira o yıllarda banka faizleri yüzde onun üzerinde seyrediyordu. Oysa bu projeyi devlet yaptırmış olsaydı deniz kirliliğini önlemekte çok büyük adımlar atılmış olacaktı. Marmara denizi bu denli kirli olmayacaktı.

Hayvancılığın geliştirilmesi için devlet şeker fabrikalarını yeniden işletmeye açmalıdır. Nedenine gelince hayvancılıkta hayvanlar için en ucuz yem şeker pancarı küspesidir. Şeker fabrikaları kapatıldıktan sonra piyasa yem üreticilerinin insafına kaldı. Lüksemburg ülkemize göre avuç içi kadar küçük bir ülke olmasına rağmen dünyanın en zengin ülkeleri arasındadır. Sahip olduğu ağır sanayi kuruluşlarını tarım ve hayvancılıktan kazandığı paralarla kurmuştu. Denizden kazandığı arazilerle tarım ve hayvancılık yapan ve bu konuda dünyanın en ileri ülkesi olan Hollanda’ da ağır sanayisini tarım ve hayvancılıktan kazandıklarıyla kurmuştu. Bizde ise tarım ve hayvancılık konusunda çok geniş olanaklarımız olmasına rağmen birçok gıda maddesini ve kasaplık hayvan ve et ithal ediyoruz. Bu durum çok düşündürücü değil mi?

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmai.com

 

Günümüzde Beslenmenin Önemi

Günümüzde Beslenmenin Önemi

Günümüzde beslenme hormonlu gıdalar yüzünden çok önemli bir konuma geldi. Her ne kadar bazı satıcılar ürünlerimiz hormonsuz diyorlarsa da ne kadar güvenli olduğunu bilen yok. Bu nedenle bazı sebzeleri evimiz bahçesinde yetiştirmeye çalışıyorum. Bahçem yeteri kadar büyük olmuş olsaydı her türlü sebze ve meyvemi bahçemde yetiştirirdim. Buna rağmen bu küçük bahçemde beş çekirdeksiz nar ağacı, bir vişne ve bir de kiraz ağacım var. Ayrıca iki ahududu ve bir de bu yıl dikmiş olduğum dikensiz böğürtlen var. Erken olmasına rağmen yaz aylarında meyvelerinden yararlanacağım bazı ürünlerin satın almış olduğum tohumlarını diktim. Her birini dört liraya aldığım paketlerin içinde yalnızca on tohum vardı. Tohumlardan biri çeri domatesi, biri bodur pencere domatesi, biri üreticisinin çok lezzetli dediği domates, bir diğeri de Brüksel lahanası. Tohumları saksılara doldurduğum torfun içine diktim. Soğuktan korumak için üst tarafını kestiğim 0n dokuz litrelik su bidonları ile kapattım. Diktiğim tohumların en çok on günde çimlenmesi gerekir. Eğer çimlenmezlerse her zaman sıcak olan orta kattaki kapalı balkona kaldıracağım. Dört beş yıldan beri diktiğim çeri domateslerden randıman alamadım. Ne fidancıların sattığı fidanlara ne de tohumcuların sattığı tohumlara güven olmuyor. Yirmi beş yıl önce bu gün tohumlarını diktiğim çeri domatesten dikmiştim. Her kökten en az on kilo domates almıştım. İnşallah bu gün diktiklerimden de aynı verimi alabilirim. Bu arada bu tohum konusuna da değinmek istiyorum. Bilindiği gibi fidan yetiştirmek için aldığımız tohumlar hep İsrail’den ithal edilen tohumlardır. İsrail bu tohumları çok büyük araştırmalardan sonra üretmektedir. Geçmişte lahana, karnabahar ve marulları yerli tohumlarımızdan elde ettiğimiz fidanlarla yetiştirirdik. Hava biraz ılıklaştığında bu sebzeler hemen sibek çıkarırlardı. Sibek çıkaran hiçbir ürünün pazar şansı yoktur. Oysa İsrail’in ürettiği tohumlarla yetiştirilen ürünler hava durumundan etkilenmez. Sibek çıkarmazlar. Bu nedenle de üretici zarar etmez.

En bereketli topraklarda tarım yapan Türk tarımcısı, tarlasını savaktan sulayan çiftçilerimiz dahi para kazanamazken İsrailliler üç yüz metre derinden su çekip kızıl kumlarda tarım yapıyor ve çok iyi de para kazanıyorlar. Yirmi beş yıl önce çeri domatesinin on gramını on beş bin liraya almıştım. Aynı yıl bir kamyon karpuz on beş bin liraydı. Sağcı iktidarlar Amerika’ya yaranmak için İsrail’in kalkınması uğruna tohum üretim merkezlerini kapattırdılar ve çiftçilerimizi İsrail tohumlarına muhtaç ettiler. Siyasilerin konuşmalarına dikkat ediyorum. Ne yazık ki bu konuya temas edenler bile yok. Oysa özellikle sosyal demokrat milletvekillerinin bu konuyu sahiplenmeleri gerekir. Ülkemizde mutlaka tohum konusunda araştırma ve geliştirme çalışmaları yapılmalıdır. Bilimsel olarak bu çalışmaları yapmakta aciz değiliz. Bu konuda örnek verebileceğim bir çok meyve fidanı yetiştiricileri var ama bildiğim, tanıdığım Bademli Fidancılar kooperatifidir. Kooperatifin kendi anlatımıyla tanıtımı, İzmir İli Ödemiş İlçesi Bademli Kasabasında 1969’da meyve fidanı üreticilerinin kurduğu bir kooperatiftir. Mitolojideki adı Potemia olan Bademli’mizde 1940’tan bu yana profesyonel olarak fidancılık yapılagelmektedir. Şu anda 300 aktif üyesi bulunmaktadır.

Kooperatifimizce fidan üretimi E.Ü.Ziraat Fakültesi desteğiyle FİTEKNO (Bademli Fidancılık Teknolojileri Araştırma ve Uygulama Makro Projesi ) şemsiyesi altında yapılmakta olup; gerekli ruhsatlar Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından verilmektedir.

Kooperatifimiz ISO 9001:2000 standartı ve HACCP belgelerine sahip olup ortaklarımız EurepGAP ve Organik Tarım konularında çalışmalarını sürdürmektedir.

Bademli yalnız değildir. Bursa’da, Yalova’da birçok fidan yetiştiren firmalar vardır. Bu da ülkemizin hiçbir şekilde İsrail’in yetiştirdiklerine mahkum olmadığını göstermektedir. Hormonsuz ve genetiğiyle oynanmamış ürünler yetiştirilmesi dileğiyle.

Özcan Nevres       ozcan.nevres@gmail.com

Seçime Gün Sayarken

Seçime Gün Sayarken

Menemen’de Halkçı Parti ilçe başkanıyken ilçe merkezimize gelen kim olursa olsun, yönetimdeki arkadaşlarımla hatırını sorar, ikramımızı yaptıktan sonra gelişinin nedenini sorar, partiye kayıt olmak isterse kaydını yapardık. Kayıt için değil de her hangi bir konuda yardım istiyorsa elimizden geleni yapardık. Masamdaki daktiloyu görenlerden bazıları dilekçe yazmamı isterlerdi.. Birinci Ordu Muhabere Komutanlığında genel evrak müdürlüğü yapmış olduğum için dilekçe yazmakta iyi bir usta olduğumdan konu ile ilgili dilekçeyi yazar ve partimize üye olmasa da kişilere yardımcı olurdum. Bu da partimize olan sempatiyi bir hayli arttırırdı. Oysa günümüzün particileri (siyasetçileri diyemiyorum) parti merkezlerine gelenlerin bırakınız hatırını sormalarını, gelenin yüzüne bile bakmıyorlar. Üç gün önce CHP ilçe merkezine uğramıştım. Küçük odada otururken içeri iki hanım girdi. Hanımlar için yaşlı kelimesini kullanmamak gerekir. Deneyimli olanı masa başında oturana hadi kalk bakalım. Orası benim yerim dedi. Beraber geldiği arkadaşıyla ilgilenirken benim yüzüme bile bakmadı . Alnımda gazeteci yazmış olsaydı belki bakardı da. Neyse hanım efendiden biraz ninni dinleme şansım oldu. Hanım efendi parti yönetiminin sayman üyesiymiş. Banka emeklisi olduğu için çok deneyimliymiş. Siyasi konuşmalar başlandığında o da konuşmacılar kervanına katılıp bol, bol nasıl bir bankacı olduğunu anlatarak seçmenleri aydınlatır. Bu tür yöneticilere bir anımsatmakta bulunmak istiyorum. Sayın yöneticiler ve parti görevlileri oraya gelenler insandır. Giyimi, kuşamı ve yaşı ne olursa olsun önce insan sonra da seçmendir. O gelenlere bir hoş geldiniz demekle, hatırını sormakla ağzınız eskimez. Hal hatır sorarsanız partiniz kazanır. Eğer her hangi bir yere gelmek istiyorsanız siz de kazanırsınız.

Seçime gün sayarken bazı çıkarcılar parti merkezlerini sık, sık ziyaret ederler ve partiye ne kadar oy kazandıracağını anlatırlar. Parti merkezlerini seçimden seçime ziyaret edenler mutlaka bir çıkar beklentisindedirler. İlçe merkezimize gelen biri, başkan beni partiye üye yapın dedi. Ben formu doldururken yönetimden bir arkadaşım üye kayıt defterini kayıt için açmıştı bile. Defteri kapatması için işaret ettikten sonra yeni üye adayıma, siyasi partiler yasasına göre partiye aidat ödemeniz gerekiyor. Ne kadar ödersiniz diye sorduğumda üç yüz lira dedi. Yasaya göre yılda yüz yirmi liradan fazla üyelik aidatı ödenemiyor. Kaldı ki senin öderim dediğin aidatı ilçemizin en büyük esnafı Kızılkaya bile ödemez dediğimde ben öderim dedi. Çayını içtikten sonra ilçe merkezimizden ayrıldı. Yönetici arkadaş, başkanım neden bu kişinin üye defterine kaydedilmesini istemediniz diye sorduğunda, çünkü o gidici dedim. Çok yakında bizden bir isteği olacak. İsteğini yerine getiremeyeceğimiz için partimizden istifa edecek. O nedenle deftere yazılmasını istemiyorum dedim. Bonkör üyemiz üç gün sonra geldi. Çok havalı bir şekilde bana bir çay söyleyin dedi ve ekledi. Başkan ben partiye üye oldum ama, bana PRTKİM de iş bulacak mısın dedi? Dışarı çıkıp levhayı okur musun dedim. Ben okudum dedi. Öyleyse bir daha oku dedim. Dışarı çıktı ve okudu. Halkçı Parti ilçe merkezi yazıyor dedi. Peki, iş ve işçi bulma kurumu diye yazıyor mu? Hatır yazmıyor dediğinde sen yanlış yere gelmişsin. Burası partimizin ilçe merkezi, iş ve işçi bulma kurumu değil. O zaman ben de partiden istifa ediyorum. Silin beni dediğinde silmeye gerek yok. Senin gidici olduğunu bildiğimden kaydını gerçekleştirmedik. Önünde müracaat formunu yırttım. Bu tip insanlarda yalan diz boyudur. Yıllar sonra CHP ilçe başkanlığına gittiğimde merkezde o kişi de vardı. Beni görünce ilçe başkanına başkanım bu başkanıma sorun benim Halkçı Partide ne kadar çok çalıştığımı söylesin demez mi? Yüzsüzlük olur ama bu kadarı da çok fazla.

İlçe merkezinde dert dinlemekten bunalmıştım. Bir ara yalnız kaldığımda dışarı çıkıp Tarhan’lara ait dükkânın önünde durmuş geleni geçeni seyrediyorum. Güneydoğu kökenli biri kırıta, kırıta yanıma geldi. Başkanım saygılar. Biliyorsun benim yirmi beş oyum var. Sen şimdilik bana yirmi beş bin lira ver. Üstünü sonra anlaşırız dedi. Şu işe bak dedim. Senin böyle pürneşe olarak geldiğini görünce işte bizim çok samimi bir partilimiz geliyor. Şimdi partimize en az on bin lira bağışta bulunur diye düşünmüştüm. Ne yani partiye hem oy vereceğim, hem de para mı vereceğim dediğinde, bak arkadaşım ben partimizi göz önünde bulundurmak için dükkânımı partimizin ilçe merkezi yaptım. Ne parti başkanı olarak ne de dükkan kirası olarak tek kuruş dahi almıyorum. Particilik özveri işidir. Mutlaka kendinden bir şeyler vereceksin dediğimde ölürüm ama para almadan hiçbir partiye oy vermem dedi. Ben de ne öl ne de partimize oy ver dedim.

Roman hemşerilerim geldiler. Başkanım emrinizdeyiz dediler. Birinin ceketinin yakasının arkasını çevirdim. Yakanın arkasında tüm partilerin rozetleri vardı. Hangi partinin ilçe merkezine gidiyorlarsa o partinin rozetini yakalarına takıyorlardı. Bunlar ne böyle diye sorduğumda başkanım yiyelim içelim ama satılmayalım. Bizim oyumuz sizin partinize dediler. Bizden size ekmek çıkmaz. Siz parayla oy satın alanlara ve size bol bol ziyafet çekenlere gidin dedim. O gün, seçimden sonra bir daha siyasetle uğraşmamaya karar verdim. O yüzden de DSP nin ilçe başkanlığı ve belediye başkan adaylığı önerilerini kabul etmedim. Bin dokuz yüz elli sekizden beri hep aynı çizgide CHP nin kalemşorluğunu onca olumsuzluklara rağmen sürdürmeye devam ettim.  

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Ecevit’in Kemiklerini Sızlatanlar

Ecevit’in Kemiklerini Sızlatanlar

Yaşı seksene dayanmış biri olarak yakın sayılacak tarihin canlı tanığıyım. Bu tanık olduğum olayları değerli okuyucularıma sunmayı bir görev sayıyorum. Yıl bin dokuz yüz elli beş. Yavru vatan Kıbrıs’ta gelişmekte olan olaylar yüzünden bize verilen gaz yüzünden sokaklara dökülmüş Kıbrıs bizim diye aylarca haykırmıştık. İzmir’de Kıbrıs için düzenlenen mitinge en az elli bin kişi katılmıştık. Bu mitingde slogan değişmişti. Bu defa ya taksim ya ölüm diye haykırıyorduk. Aynı yılın on birinci ayında askerlik görevimi yapmak için Ankara’ya gittikten sonra siyasetten tamamen kopmuştum. Özellikle Türkiye genelinden seçilen atmış kişiden biri olduğumuz için sekiz ay sürecek olan ağır bir eğitime tabi tutulmuştuk. Bu süreçte sanat okullarının elektrik, elektronik ve güç kaynakları derslerini hızlandırılmış olarak okumuştuk. Eğitimimiz tamamlandıktan sonra Birinci Ordu Muhabere tamir bölüğünde görevlendirilmiştim. Askerlik görevimin on altıncı ayında Birinci Ordu Muhabere Komutanlığında genel evrak müdürü olarak yeni bir göreve başlamıştım. Ordunun Demokrat Partiden duyduğu endişe gün yüzüne çıkmıştı. Kurmay Yarbay Ahmet Yıldız, Orgeneral Canip İskilipligil sık, sık komutanımızla görüşmeye gelirlerdi. Bu yüzden asker olmama rağmen siyasete çok büyük ilgi duymuştum. Terhisime iki ay kala kullanmadığım izinlerimi kullanacağımdan iki ay önce terhis olacaktım. O sırada Irak ihtilali oldu. Başbakan Adnan Menderes’in emriyle tüm izinler kaldırılmış ve çok büyük bir askeri güçle Irak sınırına yığılma yapılmıştı. Ordu Irak’a girmek için tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Olaya Amerika el koydu ve Türk hükümetine Irak’a girmemesini ihtar etmişti. Türkiye’yi ilgilendirmeyen bir olayda olan benim durumumda olanlara olmuştu. İki aylık izin hakkım yanmıştı.

Bin dokuz yüz elli yedi yılında çok büyük bir yokluk yaşanmıştı. Çiftçi sabanının burnuna kaynattıracağı demiri bulamıyordu. Darphane bozuk para basacak madeni bulamadığından ülke genelindi çok büyük bir bozuk para sıkıntısı yaşanıyordu. O yıl en tutulan türkü oy fasulyem yedi buçuk lira, hem kaynasın hem oynasın türküsüydü. Kilosu otuz beş kuruş olan fasulye fiyatının yedi buçuk liraya çıkmış olması yüzünden bu türkü çok tutulmuştu. Bu türkü halen söylenmektedir ama türkünün doğuş nedenini çok az kişi bilmektedir.

Bin dokuz yüz atmış üçte Kıbrıs’ta çok kanlı olaylar yaşanıyordu. İnönü hükümeti deniz kuvvetleri komutanlığına Kıbrıs’a çık emri vermişti ama deniz kuvvetlerinin önüne Amerika’nın altıncı filosu çıkmıştı. Donanmamız geri dönmek zorunda bırakılmıştı. Bu arada İsmet İnönü’ye ünlü Jonson mektubu gelmişti. Mektupta size verdiğim silahları özel durumlarınızda kullanamazsınız. O silahlar NATO nun diyordu. İnönü bu mektuba oldukça sert bir yanıt vermişti. Bu dünya yıkılır, yerine yepyeni bir Türkiye kurulur demişti. Bunun üzerine hava kuvvetlerimiz ENOSİS’e gözdağı vermek için çarpışmaların yoğun olduğu bölgeleri bombalamışlardı. Sayın Süleyman Demirel döneminde de Amerika yüzünden Kıbrıs’ta Türklerin katledilmesine seyirci kalınmıştı.

Yıl bin dokuz yüz yetmiş dört. Ecevit hükümeti Kıbrıs’a müdahale edebilmek için bir tarafta Çekoslavakya’dan satın alınan patenle kara kuvvetlerinde kullanılacak silahlar üretilirken, diğer tarafta tersanelerimiz yoğun bir çalışmayla çıkarma gemileri imal ediliyordu. Kıbrıs savaşının başlamasına iki gün kal bir gazete Türk ve Yunan askeri gücünü kıyaslayan bilgiler vermişti. Türkiye’nin elinde üç çıkarma gemisi ve üç de denizaltı gemisi vardı. Gazetedeki verilere göre Yunan ordusu Türk ordusundan daha çok silaha sahipti. Darıca’da kayınpederimin evinin balkonunda otururken Marmara denizine açılan tam on bir denizaltı gemisi saymıştım. Bu da Türk ordusunun kesin bir zafer kazanmak için kararlı olduğunu gösteriyordu. Trakya’da Akdeniz’e doğru o kadar çok asker ve mühimmat sevki vardı ki sanki Trakya da ne savaş malzemesi, ne de askerimiz kalmıştı. Otuz beş çıkarma gemisiyle savaş başladığında Yunan hükümeti fırsat bu fırsat diye Yunan ordusu genelkurmay başkanına Trakya’ya saldırı emri vermişti. Genelkurmay başkanı bu emri yerine getirmemek için hükümete istifasını sunarken Türk ordusunun en güçlü olduğu bölge Trakya’dır. Görmüş olduğunuz askeri sevkiyat aldatmacadır demişti. Oysa Yunan ordusu saldırmış olsaydı Türk ordusu çok kısa bir zamanda Atina’ya girecek ve Kıbrıs ile birlikte On iki ada konusunu da çözüme kavuşturacaktı.

Kıbrıs savaşından sonra Amerika’nın ambargosu yüzünden çok sıkıntılı günler yaşanmıştı. Ecevit’in şansızlığından olacak petrol piyasasında bir anda ham petrol fiyatı dört katına çıktı. Türkiye gereksinimi olan petrol ve petrol ürünlerini Amerika’nın ambargosu yüzünden ancak spot piyasasından sağlaya biliyordu. O ambargo yüzünden akaryakıt ve tüp gaz sağlamak çok zor olmuştu. Bu yüzden tüp gaz kuyrukları olmuştu. Ne yazık ki Demokrat Partinin devamı olan partiler Kıbrıs zaferinden hiç söz etmemektedirler. Onlar için varsa, yoksa tüp gaz kuyrukları. Ben ulusumuza Kıbrıs zaferine sunan Bülent Ecevit’e çok büyük minnet ve saygı duyuyorum. Nur içinde yatsın.

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail. com     

Yalancılar Ve Saygısızlar

Yalancılar Ve Saygısızlar

Yıllardan beri Demokrat Parti kökenlilerin sığındıkları tek liman yalancılık limanıdır. Seçim propagandalarında hep CHP nin halka ekmeği karne ile yedirmesini kullanırlar. İkinci Dünya Savaşı patladığında dönemin cumhurbaşkanı askeri deha İsmet İnönü savaşın on yıl süreceğini hesap etmiş ve ülke insanını sıkıntıya sokmamak için çok önemli ekonomik önlemler aldırtmıştı. Alman ve İtalyan orduları Avrupa’yı kasıp kavururken İsmet İnönü Almanlara bir nota göndermişti Sınırlarımıza kırk kilometreden daha fazla yaklaşırsanız bunu savaş ilanı kabul ederiz demişti. İsmet İnönü verdiği notaya rağmen olası bir Alman saldırısına karşı tüm olanakları seferber ederek Trakya’ya boydan boya koruganlar inşa ettirmişti. Savaş yüzünden tarım yapamayan Avrupa ülkelerinde korkunç bir açlık başlamıştı. Türkiye’nin de aynı duruma düşmemesi için temel gıda ekmeğin israf edilmemesi için ekmek karneye bağlanmıştı. Yetişkinlere günde yarım ekmek, çocuklara da çeyrek ekmek karne ile veriliyordu. O yıllarda ekmek tam bir kilo idi. Yani yetişkinlere günde yarım kilo ekmek veriliyordu. Peki, bu günlerde almakta olduğumuz ekmekler iki yüz elli gram. Bu hesaba göre her yetişkine iki ekmek, çocuklara da bir ekmek veriliyordu. Evimizde fazla ekmek tüketilmez. Torunum ile üç kişiyiz. Üç kişi ancak bir ekmek tüketiyoruz. Ekmek konusunda söylenecek çok güzel bir atasözü vardır. Amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek diye. Karne ile ekmek olayı tam da bu atasözüne uyuyor. İkinci Dünya Savaşı başladığında dört yaşındaydım. Bittiğinde ise on bir yaşındaydım. O yıllarda ekmek sıkıntısı yaşamadığımızı çok iyi anımsıyorum. Buğdayımızı öğüttürdüğümüzde evimizin avlusundaki fırınımızda ekmek pişirdiğimizden hakkımız olan ekmeği ihtiyacı olan komşulara veriyorduk. Peki, o yıllarda komşularımız Yunanistan ile Bulgaristan ne durumdaydı? İnsanlar açlıktan ölüyorlardı. Çok şükür o yıllarda ülkemizde açlık yüzünden ölen olmamıştı. Ülkemiz o ülkelere insani yardım olarak gıda yardımı yapmıştı.

Demokrat Parti kökenlilerin çok çirkin birçok yalanları vardı. Güya CHP o savaş yıllarında Camileri ahıra çevirmişlerdi. Bu kadar adi bir iftirayı vicdanlarına nasıl sığdırdıklarını anlayamıyorum. Doğup büyüdüğüm Menemen’de üç kilise ve dört de cami vardı. Kiliseler askeri erzak ve malzemelerinin tamamını almayınca bir camiyi de depo yaptılar. Bırakınız bu mabetlerin ahıra dönüştürülmesini, avlusuna bile atlar bağlanmıyordu. Bir de utanmadan CHP nin ibadeti yasakladığını da iddia ediyorlar. O yıllarda hiçbir kimseye ibadet yasaklanmamıştı. Her yıl evimizde mevlit okutulurdu. Dağıtılan şerbete çam fıstığı veya badem kavrularak konulurdu. Bir tek mevlidin çok yüksek sesle okunmasına izin vermezlerdi. Bunda da amaç çevredeki insanlara rahatsızlık vermemek içindi.

Önümüzde yine bir seçim var. Bu kez AKP liler yine yalan makinelerini çalıştıracaklardır. Bunu zorunlu olarak yapacaklardır. Zira on üç yıldan beri uygulamakta oldukları sıcak para ekonomisi iflas etmiş durumdadır. Başbakan yardımcısı Babacan itiraf ediyor. Bu yıl dış borç için ödemek zorunda olduğumuz yirmi beş milyar doları bulamazsak sonumuz çok kötü olacak diyor. Zira artık satabilecekleri hiçbir şey kalmadı. Ne yazık ki üretime destek ve değer vermemek yüzünden üretmeyen, tüketen bir toplum olduk. Hayvancılığımız bile katledildi. Geçmişte şeker fabrikaları kendi pancarımızı işlerken pancardan elde edilen küspe hayvancıların ucuz yem sağlamalarına neden oluyordu. Oysa günümüzde samanı bile ithal eden bir ülke durumuna düşürüldük. Mersin Akkuyu’da kurulmakta olan nükleer santral çalıştırıldığında turizmin göz bebeği Akdeniz’de turizm de katledilmiş olacak. Bu bölgedeki çok önemli döviz kaynağı da kurutulmuş olacak.

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail.com   

Türedi Siyasetçiler

Türedi Siyasetçiler.

Seçime üç ay kala partilerim aday adayları gün ışığına çıkmaya başladı. İçlerinde öyleleri var ki, bu güne dek adı sanı duyulmamış. Bu kişilere bir önerim olacak. Önce aday olduğunuz bölgenin tüm istediklerini not edin. Gerçi artık köy kalmadı. Tümünün adı mahalle oldu. Propaganda süreci içinde bu yeni mahallere gittiklerinde saptadıkları bilgiler çerçevesi içinde gittikleri mahallenin insanlarına nasıl bir çözüm getireceklerini anlatmalıdırlar. Siyasi toplantılarda halka bu durum anlatıldıktan sonra aday kendisini dinleyenlere lütfettiniz beni dinlediniz. Bundan sonra siz konuşun ben dinleyeyim demelidir. Sorulan sorulara mutlaka yanıt vermelidirler. Adaylar seçmenlerin iktidardan ne istediklerini dinlemeli ve bu konuda mutlaka not tutmalıdır. Not tutmazlarsa inandırıcı olmazlar.

CHP de bir toplantıya katılmıştım. Salon tıklım, tıklım doluydu ama konuşmacının başka sorunlardan haberi yokmuş gibi konuşuyor olması, dinleyicilere hiç hoş gelmemişti. Zira salonu dolduranların kılık kıyafeti çiftçi olduklarını gösteriyordu. Oysa konuşmacı konuşmasına işçi haklarından girmiş, konuyu değiştirmeden sonuna kadar sürdürmüştü. Çiftçilerin ne gibi sorunlar yaşadığına hiç değinmemişti. Çiftçilerin ise işçilerle derdi çoktu ama işçi haklarıyla ilgili hiçbir sorunları yoktu.

Menemen’de tek oy alamaz dedikleri Halkçı Partide başkanlığa atandığımda kısa zamanda yönetim kurulunu oluşturmuş, ilçe merkezi olarak kullanacağımız yer için pasaj içerisinde büyük bir dükkân kiralamıştım. Bize destek olmak isteyenlerden biri bir masa ve altı adet te sandalye gönderdi. Dükkânın kirasını yönetimdeki arkadaşlarla ortaklaşa ödedik. Çay ocağından aldığımız on sandalye ile konuklarımızı ağırlamaya hazırdık. Çay kahve sorunumuz yoktu. Zira çay ocağı tam karşımızdaydı. İlk gelen Tuzcullu köyünden Salih Zengin oldu. Başkanım sen beni tanımazsın ama ben seni geçmişte, CHP de yöneticilik yaptığın dönemden tanıyorum. Partimiz hepimize hayırlı olsun. Beni partimize kaydedin diyerek on bin lira da bağışta bulundu.

Propaganda sürecini köylerden başlatmıştık. Yönetimdeki bir arkadaşın arabasına her akşam birimiz benzin koyuyorduk. Milletvekili adaylarıyla köye gittiğimizde bırakınız o köyün sorunlarını bilmelerini, kendi sorunlarından bile haberleri yoktu. B u olumsuzluğa karşı hemen önlemimi aldım. Milletvekili adaylarına gittiğimiz her yerde yalnızca kendinizi tanıtacaksınız. Sorunlarımız için konuşulması gerekenleri bana bırakacaksınız dedim. Adaylardan sorunları konuşması için bir tek Veteriner Hekim Profesör Mahmut Akkılıç’a konuşma izini vermiştim. O da hayvancılıkla uğraşan köylere gittiğimizde konuşacaktı. Konuşmaları yalnızca hayvanlar hakkında bilgi vermekten ibaret olacaktı.

Bazı müzmin, her şeyi yalnızca kendileri bildiğini zanneden particiler vardır. Bunlar halkın sevmediği kişilerdir. Bunlardan biri halk arasında ayı diye anılırdı. Köye giderken o da bize katılmak istedi ve milletvekili adaylarının arabasına bindi. Yanına gidip seni arkadaki arabaya alayım dedim. Çok fena kızdı. Bak abi dedim. Burada parti başkanı olarak her şeyden ben sorumluyum. Ya bana itaat edeceksin. Ya da bizden uzak duracaksın dedim. Haykıran köyüne vardığımızda köy kahvesine girdik. Babamın başkanı olduğu TARİŞ te yönetici olan biri yanıma gelip bu ayıyı niye getirdiniz? Bu ayıyı kimse sevmez dedi. Abi biliyorum ama söz dinletemedim. Bundan böyle aramıza katılmaması için gerekeni yaparım dedim.  Dönüşte ben köye gideceğim beni köye bırakın dedi. Bırakamayız dediğimde küplere bindi. Menemen’e vardığımızda hemen bir taksi çağırttım. Taksiye bindirirken de ne olur bir daha bizimle hiçbir yere gelmeyin. İlçe merkezimize de gelmezsen beni ve arkadaşlarımı çok memnun edersin dedim.

Her gittiğimiz köylerde ve mahallelerde tek konuşmacı bendim. Elli atmış dakika süren her konuşmamdan sonra lütfettiniz beni dinlediniz. Şimdi siz konuşun biz dinleyelim diyordum. Çok şeyler soruyorlardı. Soruların tümünü soranı tatmin edecek şekilde yanıtlıyordum.

Seçim gününe bir gün kala partilerin gövde gösterileri oldu. ANAP’ın altı yüz, MDP nin üç yüz arabayla düzenledikleri gövde gösterisine karşın bizim on iki arabamız vardı. Ben en önde kendime ait üstü açık spor arabadaydım. Geçtiğimiz her yerde bize büyük bir sevgi gösterisi vardı. İlçe merkezimize döndüğümüzde yönetici arkadaşlar mahvolduk, rezil olduk diye sitem ettiklerinde anladığım kadarıyla siz on iki araba yüzünden utançla başınızı öne eğmişsiniz. Bu yüzden halkın bize gösterdiği sevgiyi görememişsiniz. Biz bu seçimin galibiyiz. Genelde ne olur bilmem ama Menemen’de biz bir numarayız dedim. Dediğim gibi oldu. O seçimde Halkçı parti on bin oy almıştık. ANAP altı bin beş yüz, MDP ise üç bin beş yüz oy almışlardı. O seçimde bırakınız birinciliği iki partinin toplam olarak aldıkları oy kadar oy almıştık.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Vefa Duygusu

Vefa Duygusu
İnsanı insan yapan vefa duygusudur. Hayvanlarda vefa duygusu yoktur. İç güdüsel olarak sadakat vardır ama bunu vefa duygusuyla karıştırmamak gerekir. Örneğin insan yaşadığı sürece çocuklarına kol kanat olur. Çocuklar da bakıma muhtaç olan annesine ve babasına hiç yerinmeden bakar. Çocuklar da, anne ve babalar da yediklerini birbirleriyle paylaşırlar. Oysa hayvanlar yeme düşmüş bir yavrularıyla yedikleri yiyeceği paylaşmazlar. Yiyecekleri için ölümüne kavga bile edebilirler. Bu durumda söylenecek söz insan olanda vefa duygusu vardır. Eğer bir insanda vefa duygusu yok ise onun insanlığından şüphe edilir.
Balıkesir AKP li milletvekili Tülay Pabuşçu Kurtuluş Savaşımızın iki numaralı kahramanına hakaret ediyor. Türk milleti olarak Kurtuluş Savaşımızın tüm kahramanlarına minnet duyuyoruz. Bu minneti duymayanların ise kanından şüphe edilir. Bu yazımda vefa konusunda kendimden bazı örnekler vereceğim.
Muğla’ya henüz yeni yerleşmiştim. Açtığım iş yeri için reklam el ilanları bastırtacağım. Serde koyu CHP lilik var ya. Bir komşuma, el ilanı bastırtacağım. Burada CHP li bir matbaacı var mı diye sordum. Tereddütsüz Devrim matbaası dedi. Matbaaya gittim. On beş yaşında bir çocuk karşıladı. Kendisine el ilanı için hazırladığım yazıyı verip iki bin tane bastırmasını istedim. İki gün sonra el ilanlarını almaya gittiğimde büroda biraz söyleştik. Lisede okuduğunu, fakir oldukları için matbaada çalışmak zorunda olduğunu söyledi. Nerede yatıp kalkıyorsun diye sorduğumda burada yatıyorum yanıtı beni çok şaşırtmış ve üzmüştü. Nasıl olur dedim. Burada yatarsan kurşun oksitten zehirlenirsin dediğimde, ne yapabilirim, başka çarem yok ki dedi. Peki aldığın ücret yeme içmene ve okul masraflarına yetiyor mu diye sorduğumda Karadeniz lokantasında yiyip içiyorum. Patron parasını ödüyor. Başka bir şey aldığım yok dediğinde kafamda bir fikir oluştu. Bu çocuğu buradan kurtaracak ve çok daha iyi koşullarda okumasını sağlayacaktım.
Bir arkadaşımın fotoğraf stüdyosu olarak kullandığı bir ev vardı. Evin bir odası boştu. Onu oraya yerleştirdik. Yeme içme işinde ise beraber yiyip içiyorduk. Türk Hava Kurumu başkanı bana telefon açtı. Sizin himaye etmekte olduğunuz çocuğa biz de bir katkıda bulunmak istiyoruz. Ona dağıtması için fitre zekat zarflarını versek kefili olur musunuz dediğinde ne gerekiyorsa gönderin imzalayayım dediğmde sizin sözünüz senettir. imzanıza gerek yok dedi. Rasih T. kurumdan aldığı zarfları dağıttıktan bir kaç gün sonra zarfları toplamaya başladı. Daha ilk gün ağlayarak geldi. İçimden eyvah dedim. Bu sakar çocuk zarfları kaybetmiş olsa gerek diye düşündüm. Ağlamasının nedenini sorduğumda bir eve gittiğini, yer yatağında yatan kadının kendisine, oğlum çok hastayım, kalkamayacağım. Benim de lise son sınıfta okuyan bir oğlum var. Onu ben çalışarak okutuyorum ama korkarım beni bakmak için okulu bırakmak zoronda kalacak. Seni boş çevirirsem çok üzülür. Masanın üstüne bir komşum zekat olarak bir lira koymuştu. O bir lirayı zarfa koy ve zarfı götür dediğinde ceplerimi yokladım. Cebimde yirmi beş kuruş vardı. Bir liranın yanına bırakarak zarfı boş olarak alıp evden çıktım dedi. Tekrar gidecek olsan evi bulur musun dediğimde bulurum dedi.
Beraberce Nazmi İyibilir’in toptancı dükkanına gittik. Onar kilo yağ, şeker, fasulye, makarna, margarin aldıktan sonra bir kısmını yanımızda getirdiğimiz keleterlere koyduk. Kalanını da bir çuvala doldurduk. Dükkandan çıktığımızda önümüzden odun yüklü beş katır geçiyordu. Oduncuyla pazarlık sonucu elli liraya anlaştık. Rasih T.ye kadına vermesi için elli liraa verdim. Oduncu aldıklarımızı da katırlara yükleyip gittiler. Rasih T geri geldiğinde sen dükkanda otur. Ben bu çocuğun durumunu valiye anlatayım Belki bir çözüm bulurlar dedim.
Valinin kapısını çalıp içeri girdiğimde ali her zamanki gibi uyuyordu. Sayın valimiz Ahmet K. adında lise üçte okuyan bir çocuk var. Hasta annesini bakmak zorunda kalacağından okulu terk etmek zorunda kalacak. Bu çocuğa yardım yapılamaz mı dediğimde uyanmaya bile gerek görmeden peki, peki dedi. Bu durumda en önemli silahımı kullanmak zorundaydım. Sayın vali, kusura bakmayın. Önceden söylemeyi unutmuşum. Ben Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinin muğla temsilcisiyim dedim. Valinin birden gözleri açıldı. Oturmaz mısınız diyerek koltuğu gösterdi ve sordu kahvenizi nasıl içersiniz. Odacıya iki orta kahve söyledikten sonra bir düğmeye basarak Milli Eğiitim Müdürünü çağırdı. Müdüre durumu anlattığımda müdür şu vakıf yurdu işi hallolsaydı dediğinde vali susması için işaret etti.
Dükkanıma gittiğimde Rasih, bu yurt işi ne iştir diye sordum. Abi sen bilmiyor musun dediğinde, ben nereden bileceğim, Muğlalı mıyım ki bileyim dedim. Turgut Reis lisesinin karşısında halkın parasıyla vakıflara bağışlamak için dört milyona mal olan bir bina yaptılar. Lise müdürü o binayı lojman olarak kullanmakta olduğundan Vakıflar İdaresi bir türlü yurdu açamıyor dedi. Hemen konu ile ilgili bir köşe yazısı yazdım. Yazımda Sayın valimiz bu yurdu açmayı başarırsa bu başarısını en az ikiyüz ailenin şükran duygularıyla süsleyecektir dedim. Lise müdürü binadan çıkarıldı ve çok kısa bir zamanda yurt açıldı. Yurda alınacaklar olanların listesinde birinci sırada Rasih T, ikinci sırada ise Hasta kadının oğlu Ahmet T. vardı. Vakıflar idaresi bu iki çocuğu üniversiteden mezun oluncaya kadar okuttu.
Bin dokuz yüz atmış dokuz yılında camilerde büyük namaz diye komünizmi telin namazları kılınıyordu. Muğla’da kılınacak namaz gününde beni ve üç arkadaşımı nezarete aldılar. Yeni Asır gazetesinin muhabiri geldi ve bana sordu. Komünüstlerin haberini yapmaya mı geldin diye? Meraklıysan çek dedim. Beni senin için mi çağırdılar dedi ve öfkeyle karakol amirinin yanına gitti. Hani komünistler nerede diye sorduğunda komiser işte oradalar. Elebaşıları da radyocu diyor. ( yani ben) Muhabir ben yaşça o radyocunun babasıyım ama meslek olarak o benim babam. Ben muhabirim. O ise köşe yazarı. Ben onun ne fotoğrafını çekerim ne de haberini yaparım diyor. Peki daha sonra ne oldu dersiniz. Ertesi gün Devrim gazetesinde manşetten verilmiş bir haber vardı. Özcan Nevres komünizm propagandası yapmaktan tutuklandı diyordu haberde. Haberi yapan da boş zamanlarında gazetede çalışan Rasih T. idi. Bu bir vefasızlık örneği değil miydi? Bunu yapan insan olur mu?
Özcan nevres

Aklın Durduğu Yerde

 

Aklın Durduğu Yerde

Geçmişte PKK bitme noktasına gelmişti. Zira o dönemde devlet güçlüydü. Abdullah Öcalan’ı besleyen ve kollayan Suriye’ye karşı bir komutanımız Suriye’ye bir ihtarda bulunmuştu. Abdullah Öcalan’ı ülkenizden def etmezseniz, ben girip onu alacağım. Bunun sonucuna katlanacaksınız demişti. Suriye hemen Öcalan’ı sınır dışı etmişti. Daha sonra Abdullah Öcalan Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirilmişti. O günleri anımsayanlar Abdullah Öcalan’ın korkudan yuvalarından fırlamış olan gözlerine ve görevlilere nasıl yalvardığını, ülkeme hizmet etmek istiyorum deyişini mutlaka unutmamışlardır. O günlerde günümüzdeki gibi her hangi bir konuda fikir üretmesi, talimatlar vermesi olası mıydı? Canını kurtarmaktan başka hiçbir düşüncesi ve etkinliği yoktu. AKP nin iktidar olmasıyla şans yüzüne güldü. Koskoca Türkiye cumhuriyeti devletiyle pazarlıklara giriyor. Kandil’e talimatlar gönderiyor. Adeta zafer kazanmış bir komutan gibi davranıyor. Bu olaylar yaşanırken yüreğimizi burkan acıtan bir haberle sarsılıyoruz. AKP hükümeti Avrupa Birliğine girebilme umuduyla sahillerimizin çok yakınındaki on altı ada ile bir kayalığı Yunanistan’a bırakmış. Bu Süleyman Şah türbesinin inşa edildiği alanı terk etmekten çok daha vahim bir durumdur. İnternet’te bu olanlar güncelliğini koruyor. Birçok İnternet kullanıcısı ah Ecevit ah, sen olsaydın bunlar olur muydu diyorlar?

Yunanistan’ın Megalo İdea’dan kaynaklanan bu aç gözlülüğü her elde ettiği başarıdan sonra tırmanmaya devam ediyor. Bu tırmanış Meis adasının yakınındaki adaya Yunanistan’ın bir karakol yaptırmasıyla başlamıştı. Türk hükümeti yapılması gerekeni yapmadığı için o karakollu yapanların başına yıkmadığı için bu tırmanış devam ediyor. Foça’da yaşadığım yıllarda Foça körfezindeki adanın neden imara açılmadığını sormuştum. Aldığım yanıt beni çok şaşırtmıştı. Foça körfezinin göbeğinde olan bu ada meğer statüsü belli olmayan adalardanmış. Bu nedenle imara açılamıyormuş. Eski belediye başkanlarından CHP li Tahir Müstecaplıoğlu bu adayı ağaçlandırarak ülkemize kesin olarak kazandırmak istemişti ama ağaçlandırmayı başaramamıştı. Yerel Gündem 21 in toplantısında bu adanın nasıla ağaçlandırılacağını anlatmıştım. Ne yazık ki halen o ada boş olarak duruyor.    

Biraz da nostalji (özlem) yapayım. Geçmişte elektrik tesisat işleri yapıyordum. Genelde evlere tek bir priz istiyorlardı. Ben pazarlıkta olmamasına rağmen ikinci bir prizi kendimden takıyordum. Ne olacak iki piriz? Ne gereği vardı diyorlardı. Aradan henüz bir yıl geçmeden bazıları, iyi ki bizim eve iki priz takmışsın . Artık o iki priz de yetmiyor diyorlardı. Gelelim günümüze. Benim bilgisayar masamda on iki, üç de duvarda, üç adet televizyonun yanında, üç de kapalı balkonda tam yirmi iki priz var. Can’ın odasında da dokuz priz var. Yalnızca orta katta tam otuz bir priz var. Alt katta salonda yedi, açık balkonda da üç priz var. Zaman geliyor elindeki fişi nereye takayım diye dolanan oluyor. Evimizde üç cep telefonu, iki on inç tablet, iki bilgisayar, bir laptop, bir navigasyon cihazı, üç de televizyon var. Yazıcılar, vantilatörler, müzik setleri say say bitmez. Bir prizin yeter denildiği zamandan bu güne ne kadar mesafe kat etmişiz. Keşke kullanmakta olan tüm bu cihazları ülkemizde imal edebilseydik.

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail.com

Nedir Bu Utanmazlık

Nedir Bu Utanmazlık

Son günlerde Atatürk’e saldıranlar bununla yetinmeyip iğrençliklerini Kurtuluş Savaşımızın iki numaralı adamı, büyük kahraman ve askere deha İsmet İnönü’ye yönlendirdiler. İsmet Paşaya çamur atanlar belli ki onun hakkında hiçbir şey okumamışlar ve hiçbir bilgiye sahip değiller. Şu sözleri söyleyen kara cahil biri olsaydı üzerinde durmazdım. BİZANS DOSTU KAHPE İNÖNÜ. Bunu söyleyen Ege’nin mümtaz illerinden Balıkesir’in AKP listesinden meclise gönderdiği milletvekili Tülay Bapuşçu. Şu cehalete bakar mısınız? Bizans bin dört yüz elli üç yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından tarihe gömülmüştür. Kurtuluş Savaşının iki numaralı kahramanı İsmet İnönü bin sekiz yüz seksen dörtte doğmuştur. Nasıl olur da bu kahramanımız Bizans’ın dostu olabiliyor. Nedir bunların Kurtuluş Savaşını yapanlara olan kinleri? Anlamakta zorlanıyorum değil, düpedüz anlayamıyorum. Kısaca İsmet İnönü’nün kimliğine bir göz atalım. Onun çok ünlü bir sözü vardır. Yollar çok, mıntıkalar çok. Kurtuluş savaşı başlamadan önce kurtuluşun ancak Mustafa Kemal ile gerçekleşeceğine inanan bazı önemli kişiler Üsküdar’da bir evde toplanmışlar. Uzun süre Mustafa Kemal’in Anadolu’ya nasıl gönderilmesi gerektiğini tartışmışlar ama bir türlü karar verememişiler. İsmet Bey. (İsmet İnönü) masaya yumruğunu vurur ve o tarihi sözü söyler. Yollar çok, mıntıkalar çok. Ne düşündüğünü sorarlar ama o kesinlikle sır vermez. O sırada İsmet Bey Askeri Erkan Dairesi başkanıdır. Mustafa Kemal’in üçüncü orduya tayin kararnamesini hazırlar. Kalabalık evrak arasında imzalaması için padişaha gönderir. Padişah fark etmediğinden Mustafa Kemal’in kararnamesini de imzalar. Durum sonradan fark edildiğinde padişah durumu İngiliz’lere bildiri ve yakalanmasını ister.  O sırada Mustafa Kemal’in bindiği gemi Karadeniz’e açılmıştır. Gemi kaptanı olası bir tehlikeye karşı İngiliz’lerin umduğu gibi gemisini açıklardan değil sahile paralel bir şekilde yönlendirmişti. Olası bir tehlikeye karşı geminin filikası Mustafa kemal’i sahile çıkarmak için hazır tutuluyordu. Gemi Samsun’a vardığında Samsun açıklarına gelen İngiliz savaş gemisi Samsun’u top ateşine tutmuştu. Samsunlular Mustafa Kemal için hazırlıklıydılar. Savaştan kalma bir topu orman içine yerleştirmişler. Bakımını yapmışlar ve ateşlemeye hazır duruma getirmişler. Bu topla atışlar başlayınca İngiliz savaş gemisi geri çekilmek zorunda kalmıştı.

İsmet Beyin yaptığı fark edildiğinden onu hemen daha az önemi olan bir göreve atamışlardı. Bu sırada İsmet Bey Anadolu’ya silah kaçırmayı yönetiyordu. İsmet Beyin görevi bir daha değiştirilince Orgeneral Fevzi Çakmak İsmet Beye bir mesaj göndermişti. İsmet kaç. Yoksa seni halledecekler. İsmet Bey iki askerle çıktığı yolculukta İzmit’te konakladıkları evdeki iki kişiden şüphelenmişti. Bu iki kiş evden çıkıp gittiklerinde askerler yetişip ikisini de öldürmüşlerdi. Yolculuk Eskişehir’e kadar gündüz konaklayıp gece yola devam olarak geçmişti. Eskişehir’de trene bindiklerinde Atatürk’e telgraf çekilerek durum bildirildiğinde Mustafa Kemal törenle karşılamıştı.

Savaş stratejisi hazırlanırken Genel Kurmay Başkanlığı Orgeneral Fevzi Çakmak’a önerilmişti ama o kabul etmemişti. Ben yaşlıyım. Bu görevi en iyi İsmet Bey yapar der. Bunun üzerine İsmet Bey generalliğe terfi ettirilir ve kendisine genelkurmay başkanlığı ve garp cephesi komutanlığı görevi verilir. İsmet Paşa dağılmış olan askerleri toplar. Dağınık haldeki çetelerin orduya katılmalarını sağlar. Bilecik’e doğru hareket eden Yunan ordusunu İnönü boğazında tuzağa düşürür ve Yunan güçlerini ağır bir yenilgiye uğratır. Bunun üzerine Mustafa Kemal İsmet Paşaya bir telgraf çeker ve telgrafında siz yalnızca düşmanı yenmekle kalmamış, Türk milletinin makus ( kötü ) kaderini de yenmiş bulunuyorsunuz der. İsmet paşa İkinci İnönü savaşını da kazandığı zaferi Türk milletine armağan etmiştir. Kısaca utanmadan Bizans dostu dedikleri İsmet İnönü işte bu kahramanızdır. Nur içinde yatsın.

Özcan Nevres      ozcan.nevres@gmail.com

Gündemdeki Önemli İki Konu

Gündemdeki Önemli İki Konu

Gündemimizde çok önemli iki konu var. Birincisi Süleyman Şah türbesidir. İkincisi ise düşen iki jetimiz ve dört de değerli subaylarımızın şehit olmasıdır. Süleyman Şah türbesinin apar topar boşaltılmasını, türbeyi patlayıcılarla yıkmayı kim eleştiriyorsa yerden göğe kadar haklıdırlar. Koskoca Türk ordusu, büyük Türk ulusu adına neye mal olursa olsun o türbe mutlaka korunmalıydı. Oraya saldırma cüretini gösterecek olanlara hak ettikleri dersi vermeliydi. Konu ile ilgili olarak bazı insanlar Kardak kayalıklarında eski başbakan Sayın Tansu Çiller’in Yunanlılara karşı nasıl dik durduğunu örnek olarak göstermektedirler. Peki, kazın ayağı öyle mi? Kardak kayalığı olayı patlak verdiğinde o dönemin başbakan yardımcısı Sayın Deniz Baykal kendisine ve kimi insanlara göre harika bir öneride bulunmuştu. Biz de o kayalığın karşısındaki kayalığa asker çıkarıp misilleme yapalım demişti. Öneri kabul edildi. Askerlerimiz öbür kayalığa çıkarak hani çocukların kavgalarında benim babam senin babanı döver derler ya, işte iki grup arsında öyle bir kavga geliştirildi. Ta ki ağababaları Amerika ikiniz de oturun oturduğunuz yerde deyinceye kadar. Bunun neresi sağlıklı çözüm? Bunun neresi kahramanlık? O olayda Rahmetli Ecevit gibi bir başbakan olsaydı o kayalıkları sahiplenmek için kayalıklara bırakılmış olan rahibi, sivilleri ve keçileri toplayıp Türkiye’ye getirir yargılardı. Yunanistan’a da o kayalıklara bir daha her hangi bir şey bırakırsan bunu savaş nedeni sayarım derdi. Tıpkı on iki mil konusunda adaların kara suları yoktur dediği gibi. Tıpkı Ege denizini kuzeyden güneye tam ortadan bölen çizdiği çizgi gibi. Eğer uçaklarınızla ve gemilerinizle bizden izin almadan bu çizgiyi geçerseniz bunu savaş ilanı sayarım dediği gibi. Bu çizgi Yunanlılar tarafından ne havadan ve ne de denizden geçilmedi. Ta ki Netekim Paşanın bu çizgiyi yok saydırdığı güne kadar. Keşke o çizgi hiç kaldırılmasaydı. İnternet’te dolaşan bir habere göre Türkiye’nin Yunanistan’a A.B ye girebilme umudu karşılığında on altı ada ve bir kayalık Yunanistan’a verilmiş. Vatanını ve ulusunun onurunu korumakta duyarlı olan hangi vatandaşımız bunu içine sindire bilir ki?

Malatya hava alanından kalkan iki jetimizin kısa zamanda kule ile bağlantıları kesilmiş ve az sonra uçakların düştüğü ve dört değerli subayımızın şehit olduğu haberi gündeme bomba gibi düşmüştü. Bu olay ile yüreklerimiz yanarken her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Kimilerine göre iki uçak birbirlerine çarpmışlardı. Kimilerine göre bu iki uçak düşürülmüştü. Bir başka sav ise bu uçakların metal yorgunu oldukları için düştükleriydi. İnsaf edin. Bu iki uçak metal yorgunluğundan aynı anda düşer miydi? Kaldı ki bu uçaklar tam bir bakımdan geçirilmeden uçuş izini alamazlardı. En son açıklamada ise yoğun sis yüzünden dağa çarpmışlardı. İlk akla gelen olmaz böyle şey demek olmuştu. Zira uçaklardaki radarlar bu dağı hemen gösterirdi. Eğer doğru ise bu uçaklarda radar olmadığı çok yazık demekten başka bir şey elden gelmez. Buna rağmen uçakları kullanan pilot subayların o bölgeye avuçlarının içi gibi bilmeleri gerekir. Bu durumda uçuşlarını o çok iyi bildikleri dağa göre ayarlarlardı. Bu işte bir iş var ama hele kara kutuları bir incelensin. İncelemede düşüş nedenleri mutlaka açığa çıkacaktır. Şehitlerimize rahmet diliyorum. Ailelerinin ve ulusumuzun başı sağ olsun.

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail.com