Üçüncü Hava Limanı

Üçüncü Hava Limanı

Yazdıklarından bilgili bir kişi olduğu belli olan biri, üçüncü hava limanının İstanbul üzerinde oluşacak olan kötü etkileri dile getirmiş. Üstelik seçilen yerde yapılacak olan hava alanında sert esen kuzey rüzgârları yüzünden en az yüz yirmi gün bu hava alanında iniş ve kalkış yapılamayacağını yazıyor. Uçakların eksozlarından çıkan gazın kansorejen olduğunu bu yüzden İstanbul halkını çok olumsuz olacağını belirtiyor. Bu yazdıklarına karşı doğru dürüst yazmayı bile beceremeyen bazı kişiler bunları yazan kişiye hakaretler yağdırıyorlar. Bu kişiler konu hava alanıyken köprülerden Marmaray dan da söz ediyorlar. Geçmişte siz bunlara da karşı çıkıyordunuz diyorlar. Zira onlar Recep Tayyip Erdoğan ne yaparsa mutlaka doğru yapar diyorlar. Onun eleştirilmesine bile tahammülleri yok. Oysa bu hava alanları için söylenecek o kadar çok şey var ki. Öncelikle bir yatırım yapılacağında yapılacak olan yatırımın getirisi ve götürüsü çok iyi hesaplanmalıdır. Allahım sen rast getir kafasıyla yatırım yapılmaz.

Şimdi bu güne kadar yapılmış olan hava alanlarının tümüne bir göz atalım. Önce Yeşilköy hava alanından başlayalım. Tüm dünyada göbekli marulun adı Yedikule maruludur. Bu marul şimdi Yeşilköy hava alanı olan arazilerde yetiştiriliyordu.

Çiğli hava alanı dünyanın en uzun lifli pamuğunun yetiştirildiği alandı. Üstelik dekar başına en çok pamuk o alandan alınıyordu. Dekar başına en az altı yüz kilo ürün alınıyordu. Hava alanı yapılan bu alanın karşısında CHP nin hava alanı yapılması için kamulaştırdığı on beş bin dekar tarıma elverişsiz bir arazi vardı. Demokrat partinin bazı ileri gelenleri kendi arazilerinin yüksek bir değerle istimlâk edilmesi için bu arazinin hava alanı yapılmasına elverişsiz, dayanaksız bir arazi olduğunu yetkililere kabul ettirdiler. Hava alanı o verimsiz araziye inşa edileceğine en verimli arazinin üzerine kuruldu.

Cumaovası hava alanı, dünyanın en kaliteli tütününün yetiştirildiği Gavurköy’ün arazisi üzerine inşa edilip tütüncülüğümüz katledildi. Gavurköy adının unutulmasını sağlamak için olsa gerek adı değiştirilerek Cumaovası oldu. O hava alanı yüzünden binlerce dönüm verimli arazi tarımın dışında kaldı.

Akhisar hava alanı dünyanın en kaliteli tütününün yetiştirildiği bir yerdi. Üstelik zeytincilik de çok gelişmiştir. Akhisar tütününü Almanlar çok beğenirlermiş. Bir Alman tütün tüccarı bir Akhisarlıya iki şişe verir ve birine Akhisar’ın suyundan diğerine de toprağından koyup bana getir der. Köylü üç şişe ile geri döner. Alman sorar neden üç şişe diye? Köylü hadi Akhisar’ın suyuna, ve toprağına benzer olanlarını yaptınız. Havasını ne yapacaksınız? Üçüncü şişede de Akhisar’ın havası var demiş. Doğa öyle önemli değerler yaratmıştır ki taklit edilemez.

Minibüsle Muğla’dan Yatağan’a giderken minibüsteki üç genç hararetle Muğla hava alanının nereye yapılacağını tartışıyorlardı. Biri Milas, biri Düzen, diğeri de Dalaman’da inşa edilecek diyorlardı. Arkadaşlar ben Muğlalı değilim. Muğla’yı sizin kadar iyi bilemem. Siz bana Muğla’nın en verimli arazisinin nerede olduğunu söylerseniz ben size hava alanının nerede inşa edileceğini söylerim dedim. Üçü birden Dalama dediler. İşte hava alanı orada kurulacak dedim. Nitekim öyle oldu. Oysa Dalaman ovası da yoğun pamuk tarımı yapılan oldukça verimli bir ovaydı. Oysa Düzen dedikleri yer en az kırk bin dönümlük tarıma elverişsiz bir alandı. Türkiye’nin gelişmesini istemeyen yabancı ülkeler eğer hava alanını Düzen’e yaparsanız biz o alanı uçaklarımızı kullandırmayız demişler ve bu yüzden de hava limanı Dalaman’da inşa edilmiştir. Hem de birçok olumsuzluklara rağmen.

Gelelim üçüncü ve dünyanın en büyük hava limanına. Bildiğim kadarıyla yabancı şirketler üçüncü hava limanı yapılacak alanı beğenmiyorlar. O alanı kullanmak yalnızca Türk uçaklarına kalırsa hiç şaşmam. Üstelik bu hava limanını yap işlet modeli ile inşa edecek olan firmalara çok yüksek sayıda yolcu garantisi verilmiş. Eğer yolcu sayısı taahhüt edilen sayıya ulaşmazsa devlet eksik kalan yolculuk parasını devletin kasasından ödeyecek.

Bakalım bu yazdıklarıma AKP yandaşları ne diyecekler?

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Özgecan Fırtınası

Özgecan Fırtınası

Güzeller güzeli, geleceğine güvenle bakan ve kendisine sağlam bir gelecek kazanmak için üniversite eğitimini başarı ile sürdüren Özgecan adlı kızımız insan kılıklı üç yaratık tarafından katledildi. Kaçınılmaz sonun gereği bugün toprağa verildi. Bizde adettir. Ölenin arkasından kötü şeyler söylenmez. Aksine iyi sözlerle anılır. Son yolculuğa uğurlanırken hoca sorar. Merhumu nasıl biliyorsunuz diye. Sorduğunda son yolculuğa uğurlamak için orada bulunanlar hep bir ağızdan iyi biliriz derler. Oysa henüz daha yirmi yaşında olan Özgecan’ın öldürülmesiyle kötü kalpli kimi insansılar açtılar ağızlarını, yumdular gözlerini, ver yansın etmeye başladılar. Neymiş efendim kadınlar kısa etekle geziyorlar da o yüzden erkekleri tahrik ediyorlar ve tecavüze teşvik ediliyorlar. Mini etekli bir sanatkarımızla kısa bir evlilik yapan, cehaletine rağmen her konuda ahkam kesen Nihat Doğan bakınız ne diyor? Mini etek giyiyorsan tacize uğradığında bağırmayacaksın. Sormak gerekir. Sen mini etekli eşinle tacize uğradığında öyle mi yapıyordun? Akit ve Yeni Şafak gazetelerinin köşe yazarları da benzer şeyler söylüyorlar. Kısa etek giyen kızlarımıza ve kadınlarımıza kinlerini kusuyorlar. Kısa etek giyenlere kin kusanlar bir de evden kaçan kızlarla ilgili programlara baksınlar. Neredeyse tamamı türbanlı ailelerin çocukları değiller mi?

Değerli okuyucularım sapıklara, tecavüzcülere bir göz atalım. Mamak Muhabere Okulundaki sekiz aylık telsiz teknisyenliği kursumuz tamamlandıktan sonra atmış kursiyer üç orduya paylaştırılmıştık. Beni Birinci Ordu muhabere bölüğüne vermişlerdi. Yüz elliden fazla mevcudu olan bölüğümüzde her zaman ancak kırk elli mevcut olurdu. Bir çavuş, bir onbaşı ve bir de erden oluşan timler orduya bağlı birliklerin muhabere merkezlerindeki üçüncü kademe tamirhanelerine görevli olarak gönderilirdi. Her giden tim en az gönderildiği yerde bir hafta kalırdı. Bu yüzden sürekli personel eksikliği yaşanılırdı. Bu yüzden de çok sık nöbetçi çavuş görevi tutmak zorunda kalırdık. Böyle bir günde aklıma benzinlik nöbetçisi geldi. Hava oldukça soğuktu. O soğukta iki saat nöbet çok uzundu. Nöbetçi uyur kalırsa ölebilirdi. Nöbet yerine gittiğimde nöbetçinin inlediğini duydum. Grip yüzünden ayakta duracak hali kalmamıştı. Nöbeti ben aldım ve onu bölüğe gönderdim. Az sonra beyaz bir köpek geldi. Bir takım sesler çıkararak bacaklarıma sürtünmeye çalışıyordu. İçimi bir korku sardı. Zira çocukluğumuz cin, peri ve şeytan masalları dinlemekle geçmişti. Sonunda ister cin, ister şeytan ol diyerek köpeğe sert bir tekme vurdum. Köpek uluyarak kaçtı. Ertesi gün bölüğümüzün kâtibine anlattığımda güldü. Sen bazı sapıkların gönüllü olarak benzinlik nöbeti tutmak istemelerinin nedeninin o köpek olduğunu bilmiyor muydun? Peki, o köpeğe tecavüz edenler köpek mini etekli olduğu için mi tecavüz ediyorlardı?

Doğma büyüme Menemenliyim. Menemen’de yaşanan iki iğrenç olayı yaşamım boyunca unutmadım. On bir yaşındaki bir çocuğun cesedi Menemen’in atık sularının döküldüğü, halkımızın pis kanal dedikleri kanalın içinde bulunmuştu. Bir süre sonra dört yaşında bir çocuk kaybolmuştu. Onun da ölüsünü pis kanalda bulmuşlardı. İkisine de ölmeden önce tecavüz edilmişti. Peki, bu çocuklar da mini etekli miydiler?

Hiç kimse eşeğe, tavuğa, keçiye, kadınlara ve çocuklara tecavüz eden sapıkları ne mini etekle ne de başka şeylerle mazur gösteremezler. Gösterilmemelidir. Ölümlü, ölümsüz tüm sapıklıkları lanetlemeliyiz ve sapıkların en ağır şekilde cezalandırılmalarını sağlamak için el birliğiyle çalışmalıyız. Yöneticileri uyarmalıyız. Eğitim aileden başlar. Bu yüzden aileler çocuklarını çok iyi bir şekilde eğitmeleri, kollamaları ve yönlendirmeleri gerekir.

Özcan Nevres    ozcan.nevresægmail.com

Yüreği Yananlar

Yüreği Yananlar
İdam cezası geriye dönüşü olmayan ağır bir cezadır. Geçmişte insani duygularla idam cezasının kaldırılmasını isteyenlerdendim ama zamanla gelişen olaylar karşısında kaldırılmış olan idam cezasının tekrar uygulanmasını isteyenlerdenim. Eskilerin bir sözü vardı. Kötü durumlarda bu işin çivisi çıktı derlerdi. Yıllar önce çok feci bir olayın acısını yaşamıştık. Hem de en derinden. Üç tinerci, yani madde bağımlısı öğretmen bir kızımıza ve annesine tecavüz etmişler, gencecik öğretmeni öldürmüşler ve annesini de ağır yaralamışlardı. Sapık canavarlar yakalandı. Peki, yakalandı da ne oldu? Yargılandılar. Bizdeki dünyada eşi benzeri olmayan infaz yasasına bir de Rahşan Hanım affı eklenince bu sapıklar bırakıldılar. Günlerce komada kalmış olan o talihsiz anneyi düşünüyorum. Yaşadığı ruhsal sarsıntıyı, kızının gözleri önünde tecavüz edilip öldürülmesini unuta bilecek mi? Unutması olası mı? Hadi gel de bu işin çivisi çıktı deme.
Yine yıllar önce Fethiye’de Ölüdeniz’de yabancı bir ülkenin eşine ve kızına Fethiyeli bir berber tecavüz edip öldürmüştü. Yargılandı ve idam cezası aldı. Tüm avukatlar bu idam cezasına karşı çıktılar ve ne yapıp, edip bu caniyi ipten kurtardılar. Daha sonra tüm idam hükmü giymiş olanların idamını meclis onaylamadığı için tek bir cani bile idam edilmedi. En son bombayı da kırk bin masum insanın katili Abdullah Öcalan yakalandığında patlattılar ve idam cezasını kaldırdılar. Değerli okuyucularım. O günden bu yana cinayet olaylarının ne kadar arttığının farkında mısınız? Günümüzde kadınlara şiddet ve öldürmeler çok büyük boyutlara ulaştı. Nasıl olsa idam yok. Nasıl olsa infaz yasası sayesinde hapisten kısa zamanda çıkılıyor. Durum böyle olunca cani ruhlu insanlar insan öldürmekten hiç çekinmiyorlar. Eskiden ceza evleri zulüm evleriydi. Ceza evinden çıkanlar Allah beni bir daha buraya düşürmesin derlerdi. Günümüzde ceza evine düşenler ekmek elden su gölden yaşıyorlar. Yemekleri beğenmeyip kazan bile kaldırıyorlar.
Gelelim esas konuya. Üç gün önce canavarca katledilen kızımızın acısını en derin şekilde yüreğimizde duyuyoruz. İşin en acı yanı bazı sözüm ona dinci gazetelerin yazarları adeta canileri savunma yarışına girdiler. Bunlarda nasıl bir vicdan var ki bu yaşanan olaydan acı ve ar duyacaklarına, insan olarak utanç duyacaklarına oh olsun, iyi oldu havalarındalar. Yazıklar olsun demekten başka diyecek bir söz bulamıyorum. Bu olay beni o denli derinden yaraladı ki anlatmak olası değil. Haber kanallarına giriyorum. Tüm yorumlar bu genç kızımızın katledilmesinin üzerine. Bilgisayarımı açmak bile içimden gelmiyor.
Önümüzde seçim var. Açık açık söylüyorum. İdam cezasını kaldırma sözünü hangi parti verirse oyumu o partiye vereceğim. Bakınız oyumu o partiye vereceğim diyorum. Milletvekili seçilmek için parti olarak seçime girmeyip bağımsız aday olarak girecek olan kim olursa olsun o kişiye bırakınız oyumu vermeyi, günahımı bile vermem.
Günlerdir rahatsızlığım yüzünden yazmaya ara vermiştim. Yaşanan bu feci olay yüzünden yazmaya karar verdim. İnşallah sağlığım elverir de seçime kadar günlük olarak yazmayı sürdürürüm.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

AKP de Değişim Rüzgarları

AKP de Değişim Rüzgârları

AKP de değişim rüzgârları esmeye başladı. Buna AKP de çatlama mı var diyebiliriz? Bakınız başbakan Davutoğlu partisinin Tekirdağ kongresinde neler söylüyor. Türkiye Cumhuriyeti konjonktürel bir devlet değildir. Yüzyıllar öncesine dayanan köklü bir devlettir. Kökünde Selçuklu, orta Asya ve cihan devleti Osmanlı vardır. Sanki o resmi dairelerden TC yi çıkaran partinin üyesi değilmiş gibi davranıyor. Bu sözleriyle AKP yöneticilerine ters düşmüş olmuyor mu? Bu şekilde davranarak Cumhurbaşkanının vesayetinden kurtulma sinyalleri veriyor olabilir mi? ANAP ta Turgut Özal sonrasında yaşananları biliyoruz. Parti çok hızlı küçülmüş ve sonunda siyaset sahnesinden silinmişti. Bakalım AKP için tarih tekerrür edecek mi?

Yüce divan oylamasında AKP çok önemli fire verdi. Muhalefet biraz daha iyi çalışsaydı sonuç daha başka olurdu. Şimdi de AKP liler evet oyu verenleri hain ilan etmemekle kalmıyor. Evet oyunu verenlerin kimler olduğunu tespit etmeye çalışıyorlar. Evet oyu verenler tespit edildiğinde fırtına o zaman kopacak. Aramızdaki hainler kim diye kendilerinden başkalarına şüphe ile bakanlar, evetçiler belli olduğunda oklarını o kişilere çevirecekler. Evetçiler için AKP den bir daha seçilmek ise hayal bile edilemez. AKP de barınmalarından bile söz edilemez.

İstiklal caddesinde Cumhuriyet gazetesine yapılan baskıları protesto amacıyla Cumhuriyet gazetesi dağıtan elli kişilik bir grup olaysız olarak dağıldı. Her zaman tarih tekerrürden ibarettir diye yazarım. Bu olay bana elli beş yıl öncesini anımsattı. Bin dokuz yüz atmış yılında CHP gençlik kolu yöneticisiydim. Oldukça fanatik bir partiliydim. O yıl Ege bölgesinde yayın yapan Demokrat İzmir gazetesi için çok sık toplatma kararı çıkarılıyordu. Menemen’de gazeteler bayide satıldığı gibi gazeteleri seyyar satan Ragıp ağabeyimiz vardı. Ona ve bayiye Demokrat İzmir gazetesine toplatma kararı çıktığında hepsini bana gönderin ve parasını alın demiştim. Öyle de oldu. Bana getirilen gazetelerin parasını ödüyor ve sonra da Güvendiğim müşterilerimle ve tanıdıklarımla köylere gönderiyordum. Bunu bilen koyu demokrat partililer öfkelerinden delirseler de bana diş geçiremiyorlardı. Yirmi altı mayıs bin dokuz yüz atmışta telsiz imal ettiğime ve casusluk yaptığıma dair bir ihbarda bulundular. PTT müdürü iyi görüştüğüm bir ağabeyim idi. Yanıma geldiğinde çok heyecanlıydı. Hakkında bir ihbar var. Bana inandırıcı gelmedi ama yine de elinde yayın yapmaya elverişli bir cihaz varsa onu hemen yok et dedi. Elimde radyo ayarlarında kullanmakta olduğum bir asilatör cihazı vardı. O cihaza pikap girişi yaparak yaklaşık yüz metre mesafeye kadar komşularımın plaklarımdan müzik dinlemelerini sağlıyordum. Bu cihazla değil casusluk yapmak, mikrofon takıp konuşmak bile mümkün değildi. Hemen pikap girişini iptal ettim ve beni ne zaman tutuklamaya gelecekler diye beklemeye başladım. Ertesi gün sabah erken saatte kapım çalındığında işte dedim tutuklamaya geldiler. Kapıyı araladığımda karşımda dükkân komşumun torunu vardı. CHP İlçe Başkanı bir radyo istiyor dedi. Hayrola darbe mi oldu diye sorduğumda evet dedi. Bu benim için çifte kurtuluştu.

O yıllarda haberleşmek için telsiz kullanmak yasaktı ve cezası en az yedi yıl idi. Günümüzde meslektaşım olanlar bile bilmezler. Geçmişte reaksiyonlu radyolar vardı. O radyolara mikrofon takıp yayın yapılabiliyordu. Yasak olduğu için radyo sahipleri radyolarını hurdaya çıkararak yok etmişlerdi. Meslek hayatımda bu radyolardan tamir için getirilen olmamıştı. Günümüzde telsiz kullanımı ile ilgili hiçbir yasak kalmadı. Kırk kilometre menzilli telsiz kullanmak için izin almaya bile gerek kalmadı.

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail.com

Fazilet Mücadelesi

Fazilet Mücadelesi

Birleşik Amerika’nın suikasta kurban giden eski devlet başkanı Kenedi’nin yazdığı Fazilet Mücadelesi adında küçücük bir kitabı vardır. Bu kitapta Amerika için çok önemli olan bir olay anlatılmaktadır. Amerika senatosunda devlet başkanı için bir güvensizlik önergesi verilmişti. Önergeyi verenlerin amacı devlet başkanını görevinden düşürmekti. Düşürülmesini isteyenlerle istemeyenlerin oyları eşitti. Devlet başkanının geleceği senatonun en genç üyesinin vereceği oya bağlıydı. Genç senatör nefeslerin kesildiği tüm senatörlerin merakla beklediği anda oyunu ret olarak kullanması devlet başkanını düşmekten kurtarmıştı. Genç senatör ret oyu vermesinin nedenini şöyle açıklamıştı. Eğer devlet başkanı düşürülecek olursa bu bir alışkanlığa neden olur.  Bu da ülkemiz için hayırlı olmazdı. Bu düşünceyle ret oyu verdim demişti. Oysa o genç senatöre ret oyu vermesi için nice vaatlerde bulunulmuştu. O vicdanının sesini dinleyerek oyunu kullanmıştı. Dünkü yüce divan oylamasında aklıma bu öykü gelmişti. Bu oylamada faziletin kaybedeceği kesindi ama yine de içimde umut vardı. Aklıselim hakim olur ve yüce divan oylamasında kabul oyu verenler kazanırsa, meclis tarihinde temiz bir sayfa açılır ve bir daha hiçbir milletvekilinin adı yolsuzluklara karışmaz diye umut ediyordum. Ne yazık ki umutlarımıza yine kar yağdı.

      Her insanın eleştiri yapmaya hakkı vardır. Bu oylamada oklar yoğun olarak ret oyu verenlere değil de Anadolu partisinin kurucusu Emine Ülker Tarhan’a yönlendirildi. Anadolu partisinin sözcüleri her ne kadar Emine Ülker Tarhan’ın tansiyon sorunu nedeniyle o önemli oylamaya katılmadığını açıklasalar da inandırıcı bulunmadı. Usta bir siyasetçi bu önemli oylamaya katılmamakla en ağır eleştirilere muhatap olacağını bilirdi ve bu hatayı yapmazdı. Yaşı elliyi aşan herkeste tansiyon hastalığı olabilir. Tansiyonu dengeleyen birçok ilaç vardır. Şüphesiz Emine Hanım bu önemli oylamaya katılmaya kesin kararlı olsaydı, ilacını alır ve oylamaya katılırdı. Katılmaması ilerlediği yolda engellerle karşılaşmasına, sağlamış olduğu güvenin yıkılmasına neden olacaktır. Nitekim İnternet’te bu konuda ağır eleştiriler almaktadır.

Yenigün gazetesinin sahibi Sayın Nurettin Girgin her gün köşe yazısı yazmamı istemektedir. Ben de isterdim ama başımda yaşlılık denilen bir felaket var. Bu gün İnternet’te halimi anlatan ve beni çok güldüren bir fıkra vardı. Temel ile Dursun yolda karşılaşırlar. Hal hatır sorulduğunda Temel ayaklarım ağrıyor, dizlerim ağrıyor, anlaşılacağı gibi perişan durumdayım diyor ve soruyor sen nasılsın diye. Dursun çok iyiyim. Anamdan yeni doğmuş gibiyim. Başımda saçım yok. Ağzımda dişim yok. Altıma yapıyorum haberim yok diyor. Halime çok şükür. Her ne kadar Temel ile aynı dertleri paylaşıyorsam da Dursun’un son dediği durumda değilim. Buna rağmen eskisi gibi bilgisayarın başına oturup uzun süre yazamıyorum. Günümüzde salgın durumda olan üşütme hastalığı yüzünden günün büyük bir bölümünü yatakta geçiriyorum. Doktorumun eğer kendini korumazsan hastalığın bronşite döner, bizi uğraştırırsın uyarısına uymak zorundayım. Yaş yetmiş iş bitmiş derler. Bende yaş seksen olmasına rağmen kimseden destek almadan ayakta kalmayı başarıyorum. İyi kötü yazmayı sürdürebiliyorum. Bu da mutlu olmama yetiyor.

Özcan nevres  

Ey Atatürk Düşmanları

Ey Atatürk Düşmanları

Size sorsalar hayvanlarla insanları birbirinden ayıran olgu nedir diye? Vereceğiniz yanıtı adım gibi net olarak biliyorum. İnsanın aklı diyeceksiniz. Oysa akıl insanlarda olduğu gibi tüm hayvanlarda da var. Peki, insanları hayvanlardan ayıran olgu nedir? İşte yanıtı. VEFA DUYGUSU. İnsan eğer gerçek anlamda insan ise annesine ve babasına ölünceye kadar bakar ve onların eksiksiz yaşamalarını sağlar. Hayvanlarda vefa duygusu olmadığı için yeme düştükten sonra yani yiyeceğini kendi sağlamaya başladıktan sonra birbirlerine yiyeceklerine ortak etmezler. Yiyeceklerini kaptırmamak uğruna ölümüne dövüşebilirler. İşte hayvanları insanlardan ayıran olgu budur. İnsan anne ve babasına, ölünceye kadar her şeyini ortak eder. Hayvanlar ise hiçbir şeylerini ortak etmezler.

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’e saldıranlar vefa duygusundan yoksun zavallı insancıklardır. Onlar için Atatürk din düşmanıydı. Atatürk’e düşmanlıklarının tek dayanakları işte bu safsatadır. Oysa düşünme ve vefa duygusuna sahip olsalardı, Atatürk’e minnet duyarlardı. Eğer Atatürk ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı destanını yaratmamış olsalardı. Bu gün minarelerden duydukları ezan seslerini değil, çan seslerini duyacaklardı.

Ben her şeyden önce insan olmam ile övünürüm. Zira bende yeteri kadar vefa duygusu vardır. Ben yalnızca büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’e vefa duymam. Ben Kurtuluş savaşının tüm kahramanlarına ve Kurtuluş Savaşını ilk kurşun ile tetikleyen ve kurtuluşa ışık olan gazeteci Hasan Tahsin’e yani Giritli Osman Nevres’e minnet duyuyorum.

Gözleri dinden başka hiçbir gerçeği göremeyenlerin bilmeleri gereken Kurtuluş Savaşında yaşananlardır. Gaziantep’te Fransız işgaline karşı yokluklar ve yoksulluklar içinde ölümüne mücadele edilirken Ege’de de efeler çeteleriyle Yunalı işgalcilere ağır kayıplar verdirmişlerdir. Söke çevresinde iki yüz kişilik kızanlarıyla işgalcilere kan kusturan Halazari (Bozguncu) Cafer efe, Demirci Mehmet Efe, Yörük Ali Efe, Fodulaki Mustafa Efe, Koca Veli Efe, Bombacı Ali Çavuş ve daha niceleri Kurtuluş Savaşına kan verenler olarak vefa duygusuyla anılmamaları olası mı? Başta Atatürk olmak üzere Kurtuluş Savaşına kan verenleri ihanetle suçlayan ve savaşı kaybetmeleri için fetva üstüne fetva yayınlayan padişah yanlıları, halen bu ihanetlerini sürdürmektedirler. Ar damarları çatlamış olan bu yobazlar söylemlerini Kurtuluş savaşı hiç olmadı ki diyebilecek kadar saptırıyorlar. Böyle bir kafaya sahip olanlar şunu iyi bilmelidirler. Güneş balçıkla sıvanmaz. Siz ne kadar yadsısanız da bu savaş tüm olumsuzluklara karşın büyük bir zaferle kazanılmıştır.

Gerçek anlamda insan olan Kurtuluş Savaşına can ve kan verenlere minnet duyar. Onların bu büyük başarılarını yadsımaz. Gurur duyar.

Özcan Nevres      ozcan.nevres@gmail.com

Eski Politikacılar

Eski Politikacılar
Geçmişte başbakanlık, başbakan yardımcılığı ve milletvekilliği yapmış üç yüze yakın bilge ve değerli insanımız ülkemizdeki kötü gidişe dur demek için siyaset arenasına girme kararı aldılar. Öyle insanlar ki geçmişte birbirlerine olabildiğince zıt kişilerdi. Ülkenin nereye götürülmek istendiğinin bilincinde olduklarından geçmişi yok sayarak ortak mücadele kararı aldılar. Üstelik bu insanlar AKP nin akil insanları gibi aylık olarak kırk beş bin lira almayacaklar. Aksine harcamaları kendi ceplerinden ödeyecekler. İlk anda göze batanlar ise Hüsamettin Cindoruk, Ufuk Söylemez, Rifat Serdaroğlu ve Mesut Yılmaz oldu. İçin de yaşamakta olduğumuz koşullar yüzünden bir araya gelmeleri gerekliydi. Gerekeni yaptılar. İnşallah bu kararları kalıcı olur ve meydanlara inerek halka gidişatın ne kadar kötü olduğunu gerektiği şekilde anlatırlar.
Basın hürriyetinden söz edenler Cumhuriyet gazetesine yapılan baskına, yandaş yazarlar, yandaşlıklarının gerektirdiği gibi tepkilerini dile getiriyorlar. Oysa hür olan basın dilediğini yazar. Yazılanları beğenmeyenler ise o gazeteleri alıp okumazlar. Gazetecileri linç etme hakkına hiç kimse sahip değildir. Gerçi Cumhuriyet gazetesi bu tür tepkilere bin dokuz yüz atmış dokuz yılından beri alışıktır. Zira Cumhuriyet gazetesi o günden bu yana hep aynı çizgi üzerinde yürümüştür. AKP yöneticilerinin allayıp pulladığı Demokrat Parti döneminde basın en büyük darbeyi yemişti. Hele bir Pulyam davası vardı ki evlere şenlik. Bir Amerikan dergisinde yayınlanmış olan Pulyam imzalı bir yazıyı sayfalarına alıp yayınlayan gazetelerin sorumlu müdürleri ortalama yedi buçuk yıl ceza almışlardı. Bu yazıyı yayınlayan Cumhuriyet ve Demokrat İzmir gazetelerinin sorumluları ise hukuk danışmanları Profesör Muammer Aksoy sayesinde yayınladıkları yazı yüzünden ceza almadan kurtulmuşlardı. Hükümet bu yazıya yayın yasağı koymuştu. Yasağı ihlal edenler ceza almışlardı. Söz konusu gazeteler yayınladıkları yazıya küçücük bir not koymuşlardı. Bu yazı Amerika’nın şu isimli dergisinden iktibas edilmiştir (derginin adını anımsayamadın) Profesör Muammer Aksoy mahkemedeki savunmasında biz bu yazıyı yayınlamadık. İktibas ettik. Yani kopyaladık diyerek iki gazetenin de yöneticilerinin beraat etmelerini sağlamıştı.
Başta ABD olmak üzere sanayi devi olmuş olan ülkeler küresel iklim değişikliklerine neden olmuş olan hava kirliliğini önlemek amaçlı anlaşmalara sıcak bakmadıkları için bu çabalar işlerlik kazanamamıştır. Bu küresel iklim değişiklik yüzünden birçok ülkede soğuk ve sel felaketleri yaşanmaktadır. Küresel ısınmanın neden olduğu felaketleri önleme amaçlı anlaşmayı imzalamayı reddeden ülkelerde de yaşanılıyor olması o ülkelerin tavrında değişikliğe neden olmuyor. Davul zurna ile gelmekte olan felaketleri halen umursamıyorlar. Geçtiğimiz yıllarda kuraklık yurdumuzda büyük sıkıntılara neden olmuştu. Barajların tümünde tehlike çanları çalıyordu. Bu son yağmurlar birçok sel felaketine neden olsa da barajların tamamen dolması sevindirici oldu.
Kuraklık çekilen yıllarda yetkililer hemen yaygarayı koparırlar. Ülkemiz su fakiridir. Suyumuzu idareli kullanalım derler. Ben bu düşünceye ve söylenenlere katılmıyorum. Önemli olan suyu idareli kullanmak değil, suyu iyi depolamak ve iyi önlendirmektir. Son günlerde sellere neden olan yağmur sularının hiçbir işe yaramadan denizlere akıp gitmesi normal midir? Özellikle dağlarda yağan yağmurun suları hiçbir engele takılmadan denizlere akıp gitmektedir. Oysa o kuru derelere yağmur sularını tutacak bentler yapılmış olsa, o bentlerde toplanan sular yer altına kaçsalar bile, yer altı sularının zenginleşmesine büyük katkısı olur. Üstelik bentler toprak yığma olarak yapıla bildiğinden düşük maliyetlidir. Dahası bu bentlerin çevresinde yeşil kuşaklar oluşarak doğaya zenginlik kazandıracaktır.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Torpilli Atamalar

Torpilli Atamalar

CHP milletvekili Sayın Haluk Koç AKP lilerin yaptıkları torpilli atamaları açıklamaya devam ediyor. İşin ilginç yanı bu atananların tamamı neredeyse hepsi müşavir adı altında atanmışlar. Peki, müşavirin anlamı nedir? Danışmanlıkla eş anlamlı kullanılsa da esas anlamı başvurulara yol göstermektir. Değerli okuyucularım gördünüz mü ne kadar önemli bir görev bu. Hemen, hemen her resmi ve gayri resmi dairelerde danışmanlık vardır. Bunlar diğer işçi ve memurların almış oldukları maaşı alırlar. Müşavirler ise kariyerlerine uygun oldukça dolgun maaş alırlar. Geçmişte bir ayyaşı bir resmi kuruma danışman olarak alacaklardı. Konu ile ilgili bir yazı yazmıştım. Bu kurumda bu kişiye neyi danışacaklar? İçkinin en güzel nasıl içileceğini mi? Şuna açıkça gereksiz işler danışmanı deseler daha uygun olmaz mı? Ne yazık ki ülkemizde birçok kurum uzman adıyla uzman olmayanlarla doldurulmuştur.

Bin dokuz yüz seksen üç yılında Menemen’de Halkçı Parti ilçe başkanıydım. O yıl Menemen ovası susuzluktan kavruluyordu. Seçim propagandalarında tüm ova köylerinde bu konuyu işliyordum. Eğer seçimi Halkçı Parti kazanırsa sulama kanallarına yaz kış su bırakacağız. Susuzluktan meyve ağaçlarında meyveler buruşuyor, sebzeler kuruyordu. Partilere tercihli telefon verildiği halde ben almamıştım. Zira ipini koparan uzaklardaki, hatta Avrupa’daki akrabalarını arayarak ağır ödemeler yapmamıza neden olacaklardı. Bu nedenle gerekli aramaları postaneden yapardım. Çiftçilerimizin su konusunu Tarım Bakanlığına iletecek ve Gediz’in denize boşa akmakta olan suyunun sulama kanallarına akıtılmasını isteyecektim. Telefona yanıt verene susuzluk konusunu anlattığımda şaşırtıcı bir yanıt almıştım. Tamam, bey efendi ben dileğinizi enerji bakanlığına iletirim demişti. Ben de bey efendi siz elektrik mühendisi misiniz diye sordum? Evet dedi. Nasıl anladınız? Ülkemizin kaderi bu olduğundan. Tarım bakanlığında elektrik mühendisi çalıştırılır. Enerji bakanlığında da tarım mühendisi. Bu sayede işler çorbaya döner. Kimin ne yaptığı ne yapacağı bilinmez. Bey efendi siz bana hakaret ediyorsunuz dediğinde nasıl algılıyorsanız öyledir diyerek telefonu kapattım. Bu konuşmamı dinleyen bir PTT memuru arkadaşlarına bizim başkan başına bela arıyor. Hiç devlet memuru ile öyle konuşulur mu demiş? Bunu bana ilettiklerinde ona söylediklerim az bile. Ülkemizin gerçeği budur. Kimsenin gocunmaya hakkı yok demiştim.

Bu müşavir olarak atananlardan birine gittiniz. Bir konuda kendisinden bir konuyu öğrenmek istediğinizde size yol gösterebilecek mi? Sizi aydınlata bilecek mi? Ya başından savacaktır. Ya da yanlış bir yöne yönlendirecektir. Peki, bu uzman olmayan uzmanlar atanmış oldukları yerlerde ne işe yarayacaktır? Kuru kalabalıktan başka ne olabilirler ki?

Türkiye’yi yönetenler adama göre iş anlayışından kurtulamadığı sürece kalkınma denilen olgu asla gerçekleşemez. KİT lerin zarara etmesine neden olan bu olgu değil miydi? Bu kafa yüzünden kamuya ait fabrikalar yok pahasına yandaşlara satıldı. Bu kafa yüzünden işsizlik çığ gibi büyüdü ve yüzde on üçlere tırmandı. KİT ler satılırken KİT lerin satılmasına alkış tutan işsizlere selam olsun.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Ağaçlar Katledilirken

Ağaçlar katledilirken

Ağaç demek orman demektir. Orman demek yağmur ve bereket demektir. Bunun bilincinde olan ve varını yoğunu ormanları ve ağaçları korumaya adamış olan Tabiat Dede muhteşem bir insandır Tabiat Dede İlerlemiş yaşına rağmen insanlara orman ve ağaç sevgisi öğretmeye çalışan muhteşem bir insan. Hayrettin Karaca tüm mal varlığını oğluna devretmiş ve kendisini sosyal çalışmaya adamış ve oldukça esprili bir insandır. Bakınız Vikipedi sitesinde Hayrettin Karaca için neler yazılmış.  Ellili yaşlarında, Türkiye’nin ilk özel arboretumunu kurdu. Yurtiçi ve yurtdışında gezdiği her yerden tohumlar topladı, botanik bahçelerini gezdi, bağlantılar kurdu. Bugün Yalova‘daki Karaca Arboretumu, dünyanın her yerindeki botanikçiler tarafından bilinmektedir. Yılda iki kez yayınlanan Arboretum Magazin’i bilim adamlarının araştırma ve görüşlerinin yayınlandığı bir forumdur. 14.000 türü barındıran arberetum aynı zamanda ülkenin tehlikedeki türleri için bir gen koruma merkezidir. Hannover Üniversitesi‘nden ekoloji profesörü Franz H. Meyer, Hayrettin Karaca’dan “Şimdiye kadar hiç böylesine kişisel çıkar gütmeden, kendini insanlığın yararına çalışmaya adamış birine rastlamadım.” diye bahsetmektedir. Ayrıca, TEMA Vakfı‘nın kurucularındandır. Doğal hayatla ilgilenmeye, özellikle ağaç dikim çalışmalarına devam etmektedir.

Değerli okuyucularım Hayrettin Karaca 1922 yılında doğmuştur. Yani doksan üç yaşındadır. Kırım kökenli bir ailenin oğludur. Bir insan doksan üç yaşına girdiği halde halen tohum geliştirmeye, ağaç fidanları yetiştirmeye gücünün yettiğince ağaç dikmeye çalışıyorsa o kişi samimiyetle eli öpülecek kişidir. Bu ilerlemiş yaşında halen üretim yapmaya çalışıyorsa bu çalışmaları kendi geleceğini garanti altına almak için olamaz. Onun tek amacı kendisinden sonra gelen kuşaklara yeşil ve sağlıklı bir vatan bırakmaktır. Zira orman demek yağmur demektir. Orman demek bereket demektir. Zira orman yağan yağmurun sele dönüşmesini önler, yer altı sularının zenginleşmesini sağlar ve toprağın aşınmasına engel olur. Katledilen ormanlar yüzünden her yıl Kıbrıs adası kadar toprak kaybında olduğumuzu bilmemiz gerekir.

Bir yaz gününü düşünün. Cehennemi bir sıcak var. Sizi serinletecek, sıcaktan bayılmanızı önleyecek iki şey vardır. Bir ağaç altı ve bir yol boyu çeşmesi. Yol boyu maslaklarının kaynağı ormanlardır. Ormanlar yakıldığında veya ağaç katliamı ile yok edildiğinde yol boyu çeşmeleri mutlaka kurur. Kuruyan yalnızca maslaklar mıdır? O parmak kalınlığında akan suyun çevresinde nasıl bir yeşil doğa oluştuğunu bilmeyenlerimiz yoktur. Zira su hayattır. Suyun hayat verdiği ağaçlar doğaya muhteşem bir güzellik katar. Bu yüzden bırakınız koca bir ormanı yok etmeyi, bir tek ağacı bile yok etmemeliyiz. Bir gün uzun bir yolculukta belki de o tek ağacın gölgesinde yatıp dinlenecek ve serinleyeceksiniz.

Çocukluğumda Yamanlar dağının ormanı ovaya kadar iner ve adeta zeytinliklerdeki zeytin ağaçlarıyla kucaklaşırlardı. Peş peşe çıkarılan orman suçları afları yüzünden orman ağaçları odun elde etmek için kesildi. Kestikçe kestiler ve kesmeye doymadılar. Orman yok edilmeden önce yer altı suları oldukça verimliydi. Orman yok edildikten sonra yer altı suları oldukça derinlere kaçtı ve oldukça da verimsizleşti.

Bin dokuz yüz elli yedi yılında İstanbul Harbiye’de Birinci Ordu Muhabere komutanlığında genel evrak müdürü ve personel amiri olarak askerlik görevimi yapıyordum. Bir arkadaşım hadi Sarıyer’e gidelim. Yemyeşil bir doğanın içinde güzel b ir piknik yapalım demişti. Sarıyer’in namını duyuyordum ama hiç gitmemiştim. Bu öneri oraları görmem için büyük bir fırsattı. Bolca domates, peynir ve ekmek alıp Sarıyer’e gittik. Sahildeki sahile  paralel giden bir yoldan ilerlemeye başladık. Neredeyse adım başı su tulumbaları vardı. Kolu hafifçe bastırdığımızda oluk, oluk su akıyordu. Birkaç kol basıp durgun suyu boşalttıktan sonra buz gibi suyundan kana, kana içtik.  Ormanın güzelliği bizi mest etmişti. Her yer piknikçilerle dolu olduğundan kendimize zar zor oturacak bir yer bulduk. Domatesleri tulumbanın buz gibi suyunda yıkadıktan sonra gazeteden piknik soframızı açtık. Yanımızda getirdiklerimizle doya, doya karnımızı doyurduk. Bu gezimizin üzerinden yaklaşık atmış yıl geçtiği halde hiç unutmadım.  On beş yıl önce Sarıyer’de oturmakta olan oğlumu görmeye gittiğimde şok olmuştum. Gürül,  gürül akan çeşmelerin betonlaşma ve ağaç katliamı yüzünden neredeyse tamamı yok olmuştu. O gürül, gürül akan tulumbaların izi bile kalmamıştı.Oysa orman sağlıktır, güzelliktir. İklim dengeleyicisidir. Ne yazık ki kendi ayağımıza kurşun sıkar gibi ormanların yok edilmesine neden oluyoruz.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Güzel Ülkem Nereye

Güzel ülkem Nereye

AKP iktidara geldiğinden bu yana akıl almaz işlere imza atıyor. AKP sayesinde bir günü diğer güne uymayan bir devlet yönetimine tanık olduk. Bu yüzden de Güneydoğu’da yaşananları ibret ve korkuyla izliyoruz. Bu güne kadar bu konuda hiçbir şey yazmamış olmamın nedeni suların durulmasını beklemem oldu. Son olarak Selahattin Demirtaş’ın söyledikleri bardağı taşıran son damla oldu. Bu sefer bize kuyruk değil dana kalacak diyor. Bu kişi neyine güvenip de koskoca Türkiye Cumhuriyeti devletini tehdit edebiliyor. Ateş olsa cürümü kadar yer yakar ama yine de bu kişiye haddini bildirmek devletin görevi olmalıdır.

Bir ülkenin refahı fert başına düşen ulusal geliriyle ölçülür. Şayet bu gelir ülke insanına eşit dağılıyorsa o ülkede refahtan söz edilebilir. Bir ülkenin yıllık gelirinin yüzde seksenini zenginleri, yüzde onunu orta hallileri ve yüzde onunu da ülkenin yüzde sekseni olan fakirler alıyorlarsa o ülkede refahtan söz edilemez.  Bir ülkenin yönetimi halkına kömür ve makarna dağıtmak ile öğünüyorsa o ülkede refahtan söz edilemez. Kaldı ki bu sözde yardımları fakirleri sevdiklerinden değil, onların oylarını almak için yapmaktadırlar. Üstelik bu yardımlar yapılırken yandaşların da daha çok kalkınmalarını sağlıyorlar. Örneğin geçen yıl dağıtılan on binlerce ton kömürün yarısının taş olduğu müfettişlerce ortaya çıkarılmıştır. Aslında bu yardımları lütuf olarak görenlerin, çocuklarının ve torunlarının geleceğini de düşünmeleri gerekir. Örgütlenip bize sadaka vermeyin iş verin diye haykırmaları gerekir. İşsizliğin yüzde on ikilerde olduğu bir ortamda bir de gizli işsizleri katacak olursak işsizliğin çok acı gerçeğini çok daha iyi kavramış oluruz. İşsizlik insanların kaderi değil, idarecilerin beceriksizliğidir.  Bu nedenle işsizler ve geleceğin işsizleri en sert şekilde tepkilerini göstermelidirler.

Kurtuluş savaşı sonrasında elde olan yanmış, yıkılmış, harap olmuş bir ülkeydi. Mustafa Kemal Atatürk yeni kurulan devletin ilkelerini altı ok ile belirlemişti. Bu ilkelerin tümü çok önemliydi ama en önemlisi devletçilik ilkesiydi. Zira gelişmemiş ve az gelişmiş ülkelerde ekonominin lokomotifi devlettir. Devletçilik ilkesiyle ülkenin her yanında fabrikalar kurulmuştur. İş adamları sermaye sahibi olduktan sonra karma ekonomiye geçilmiştir.

İşsizliğin bu denli çoğalmasının nedeni nedir? Devlet bisküvi, makarna satmaz diyen zihniyetler iktidar olduklarında ilk işleri devlet yatırımlarını eleştirmek olmuştu. Onlara göre kamu işletmeleri sürekli zarar ederek devletin sırtına kambur olmuşlardı. İşin en acı yanı kamu kurumlarının satışa çıkarılmasına işçilerin alkış tutmalarıydı. İşsizler çoğaldıkça serbest çalışanların iş alanlarını paylaşacaklarını, bu yüzden kendilerinin de işsiz kalacaklarını hiç düşünmediler.

Kamu yatırımları gerçekten ekonominin sırtına kambur olmuş muydu? Evet olmuştu. Zira bu kurumların yöneticileri politikacıların baskısı altındaydı. Politikacılar bir daha seçilmekten başka bir şey düşünmediklerinden kurum müdürleri kendilerine gelen hamili kartlı iş baş vurusunda bulunanları işe almak zorundaydılar. Politikacılar bu kurumlardan ellerini çekmiş olsalardı bu kurumların tümü kara geçer ve devletin sırtına yük olmaktan kurtulurlardı. Sakarya’daki Türk traktör fabrikasında oldu gibi. Sakarya’daki traktör fabrikası tam kapasite ile çalıştırıldığında yedi yüz atmış işçi çalıştırması gerekiyordu. Oysa yarım kapasiteyle çalıştırılan fabrikada bin beş yüz kişiye yakın işçi çalışıyor görünüyordu. Fabrikaya yeni atanan müdür kapasiteyi yüzde yüze çıkardığı halde yaklaşık yedi yüz elli işçisini başka iş alanlarına kaydırılmasını sağlamıştı. Bu düzenleme yapıldıktan sonra fabrika kara geçmişti. Diğer fabrikalarda da aynı uygulama yapılmış olsaydı zarar ediyor diye satılan tüm fabrikalar kara geçer ve yüz binlerce işçinin işsiz kalmasına neden olunmazdı.

Özcan Nevres        ozcan.nevres@gmail.com