Güzel İzmir

Güzel İzmir
Aşağıdaki beş mısralık şiirim bir hayli ilgi görmüştü. Foça’da askerlerimize saldıranlara karşı İzmirliler tek bir vücut olmuş ve teröristlere hak ettikleri şekilde karşılık vermişlerdir. Bilindiği gibi Kurtuluş Savaşımızın destanı Gazeteci Osman Nevres’in Yunanlıların İzmir’e çıktıkları gün düşmana sıktığı tek kurşunla başlamıştı. Ne mutlu ki İzmirliler o günden bu yana hep aynı heyecan, aynı vatan sevgisiyle yaşıyorlar.
Bir hançer gibi dalınca düşman bağrına/
İlk kurşunla aydınlandı ülkenin her yanı
Kurtuluşun ışığı senin ufkunda parladı/
Ölmekti Hasan Tahsin gibi özgürlüğün adı
Sende başladı Yunanlının Ege macerası/
Sende tükendi megalo ideanın son damlası

Doksan yıl önce İzmirliler Yunan askerlerine Halazari Cafer efe, Yörük Ali Efe, Demirci Mehmet Efe, Fodulaki Mustafa Efe, Koca Veli Efelerle ve daha niceleriyle Anadolu’nun kolay yutulacak bir lokma olmadığını onların anlayacağı bir dil ile anlatmıştı. Dün de İzmirliler bölücülere hak ettikleri dersi verdiler. Kızılay’ın Kan Bankası dolmuş olduğu halde daha binlerce vatansever kan vermek için sırada bekliyorlardı. Kan vermeye gidiyorum diyenler Kızılay’ın Kan Bankasına özel arabalarla, otobüslerle, taksilerle taşınmışlardı. Kan vermeye gidenlerin hiç birinin parası bu araçların tümünde geçmiyordu. Böylesine olağan üstü bir kaynaşma vardı İzmirlilerde.
Efelerin adını sayarken Ödemişli Şükrü Saraçoğlu’nun adını anmamak olur mu? Hani şu eski demokratların Varlık Vergisi yüzünden hiç sevmedikleri Şükrü Saraçoğlu’nu? Kurtuluş Savaşı başlayana dek etrafına topladığı milislerle Yunan askerlerine darbe üzerine darbe vuran Ödemişli Şükrü Saraçoğlu’nu. Ege’nin incisi güzel İzmir gerektiğinde yine nice efeler çıkaracaktır.

***
Diktatörler hiçbir zaman kana doymazlar. Arap baharında diktatörler bir, bir devrilirlerken Suriye’nin diktatörü Beşar Esad koltuğundan olmamak için insafsızca, vicdansızca kan dökmeyi sürdürüyor. Ne kadar zulmederse etsin, ne kadar kan dökerse döksün Beşar Esad o ayrılmak istemediği koltuğu bir gün bırakmak zorunda kalacaktır. Böyle bir durumda bu inadı hayatına mal olacaktır. Ya linç edilecek, ya da bir ipin ucunda yaşamını noktalayacaktır. Oysa ona gitmesi için ne kadar büyük olanaklar sunmuşlardı. İstediğin kadar para al ve istediğin ülkeye git yerleş demişlerdi ama o koltuğu uğruna bu öneriyi kabul etmemişti.
***
Her gün şehit haberleri ile içimiz yanıyor. Daha ne kadar kan döküleceğini kimse bilmiyor. Şehit vermemize neden olan karakolların televizyonlardaki görüntülerine bakıyorum. Gördüklerim inanılacak gibi değil. Karakolların bazıları her taraftan saldırıya açık vadiler içerisinde inşa edilmişler. Büyük devlet adamı İsmet İnönü’nün Alman ordularına karşı inşa ettirdiği koruganlar halen dün inşa edilmiş gibi dimdik ayakta. Eğer hudutlarımızı bekleyen Mehmetçiklerimiz için o koruganlar gibi koruganlar inşa ettirilmiş olsa, saldırılar nereden gelirse gelsin can alamazlar, can verirlerdi. Koruganlar inşa edilirken Türkiye çimentosunu dışarıdan alıyordu. Şimdilerde ise ülkemiz birçok çimento fabrikasına sahip. Hiçbir sıkıntıyla karşılaşılmadan yeteri kadar korugan inşa ettirile bilir. Ve o koruganlar teröristlerin başına bela olur.
Özcan Nevres. .

Vefa Borcu

Vefa Borcu
Bazı insanlar doğup büyüdükleri memleketlerini yüceltmek için büyük çaba harcarlar. Bunlardan biri de Mardin’in Kızıltepe ilçesinin Sinekli köyünde öğretmen olarak görevini sürdüren araştırmacı yazar Yurdal Demirer’dir. Yurdal Demirer şimdiye kadar yayınlanmış olan kitaplarına yeni bir kitap daha eklemek çabası içerisinde. Yeni kitabı Mardin’e emeği geçmiş değerli insanlara geniş yer veren bir kitap olacak. Bu yüzden bir zamanlar Elazığ’da yayınlanan Satveti Milliye gazetesinde karikatürleri ve şiirleri yayınlanmış olan, bir zamanlar baba oğul gibi olduğumuz Meddah Hakkı Acar Hakkında benden bilgi istiyor. Ne yazık ki Macar zade Hakkı beyin, yani Meddah Hakkı Acar’ın geçmişi hakkında yeterli bilgim yok.
Macar zade Hakkı Bey Elazığ’da at arabası imal eden bir ustanın yanında çalışmaktadır. İmal edilen arabaları birbirinden güzel figürlerle süsleyerek boyamaktadır. Geceleri ise Satveti Milliye gazetesinin basıldığı matbaada çalışmaktadır. Macar zade Hakkı Bey belki de dünyada bir ilki gerçekleştirmişti. Şimşir tahtasına işlediği karikatürler gazeteye basılmaktadır. O yıllar yokluk yıllarıydı. Mürekkep bulamadıklarında gazeteyi kömür isiyle basıyorlardı. Çizdiği karikatürler ve yazdığı şiirler yüzünden hakkında idam fermanı çıkarılınca, geceleri yürüyerek Akdeniz’e vardığında bir İtalyan gemisine binerek İtalya’ya kaçıyor. Kilise kapılarında dilenerek yaşamını sürdürüyor. Kurtuluş Savaşımız başladığında Balkanlara giderek ülkemiz için casusluk yapmaya başlıyor. Savaşın zaferle sonuçlanması üzerine Türkiye’ye dönüyor. Yaptığı hizmetler nedeniyle kendisine iki öneri yapılıyor. Para mı istersin yoksa madalya mı? diye sorduklarında uzun yıllar parasız kaldığı için parayı yeğliyor. Ne bilirdi ileride o madalya sayesinde kendisine maaş bağlanacağını? Bilseydi madalyayı almayı yeğlemez miydi?
Henüz askerlik görevimi yeni tamamlamıştım. Bir arkadaşım bu gece Meddah Hakkı’nın Giritli Hüseyin Ağanın kahvehanesinde gösterisi var. Gidip onu izleyelim dedi. Henüz yapacak bir işim olmadığı için kabul ettim. Bir masanın üzerine bir sandalye konulmuş. Meddah Hakkı da sandalyenin üstüne oturmuş, mendili omzunda minareyi çalan kılıfını hazırlar öyküsünü anlatıyor. İnanın bir insan nasıl oluyor da bu kadar büyük başarıyla değişik ırkın ve dinin insanlarını taklit edebilmesi beni çok şaşırtmış ve etkilemişti? Şaşırmamak elde değil. Bir Yahudi’yi seslendirirken yalnız konuşması değil, mimikleri de tıpkı bir Yahudi gibi. Kürdü, Rum’u, Ermeni’yi, ya da bir Anadolu insanını dillendirirken mimikleri de aynı o insanlar gibiydi. Meddah Hakkı’nın sanatına hayran olmuştum.
Meddah Hakkı Acar Menemen’de Sarraf Hanında bir oda kiralamış. Odayı hem atölye hem de yatak odası olarak kullanıyordu. Odasındaki küçük çalışma masasında iş yerleri için tabela yazıyor. Boş kaldığı zamanlarda ise küçük ayetler yazıp satıyordu. Bedestende dükkân açtığımda ona iş yerim için bir tabela yazdırdığımda yıllarca sürecek dostluğumuz başlamıştı. Zaman nasıl da tüketiyor insanları? Yaşı bir hayli ilerlemiş olan Hakkı amca titreyen elleri ve iyi göremeyen gözleri yüzünden tabela yazamaz hale gelmişti. Sinemalar yüzünden meddahlık mesleği de geçmez olmuştu.
Muğla’ya yerleştiğimde Hakkı amcadan bir mektup almıştım. Mektubunda hastalığını ve çaresizliğini anlatıyordu. Menemen Devlet Hastanesi Başhekimi Niyazi Kula’ya telefon açıp kendisinden Meddah Hakkı Acar’ı hastaneye yatırmasını rica ettim. Yerimiz yok dediğinde salonun birine bir yatak koyamıyor musunuz dediğimde, tamam öyle yaparız dedi. Bir arkadaşıma telefon ederek Hakkı amcanın hastaneye kaldırılmasını sağladım. Koca bir kış hastanedeki hastalara fıkralarıyla, şakalarıyla adeta şifa dağıtmıştı. Başhekim de Hakkı amcanın hastalara moral vermesinden çok memnun olmuştu.
Meddah Hakkı Acar’ın en büyük korkusu dilenmek zorunda kalma korkusuydu. Bakanlıklara mektuplar yazarak bir Kurtuluş Savaşı gazisinin dilenmek zorunda kalması hazmedilecek bir durum değildir. Kendisine maaş bağlanması için gerekenin yaptırılmasını arz ederim demiştim. Son olarak da temsilcisi olduğum Ulus gazetesinde Şerefle Sürdürülmüş Bir Hayatın Acı Hikâyesi başlıklı yazım yayınlandı. Yazımın son bölümünde Kurtuluş Savaşımızın kahramanlarından Macar zade Hakkı Bey, bu günkü adıyla Meddah Hakkı Acar ilerleyen yaşına rağmen dilenmek için Tire’de Kemer dereli Ali Efenin kahvehanesinde meddahlık yapmaktadır. Bakanlığınız bu kahramanımıza yardım elini uzatmalıdır demiştim. Meddah Hakkı Acar’ın ölüm haberini aldığım günün ertesinde bakanlıktan bir mektup almıştım. Mektupta başvurunuz üzerine Meddah hakkı Acar’a Kurtuluş Savaşı gazilerine bağlanan maaş bağlanmıştır diye yazıyordu. Böyle kadere lanet olsun diyerek mektubu buruşturup çöp kutusuna atmıştım.
Elazığlı öğretmen Yurdal Demirer hazırlamakta olduğu kitabında onun adını yaşatacak olması beni olabildiğince mutlu edecektir. Keşke her yörenin insanı yörelerinin değerli insanlarına sahip çıkabilselerdi ve adlarını yaşatabilselerdi.
Özcan Nevres

Merhaba Özcan Bey,
Sizlere öncelikle birazcık kendimden bahsedeyim. 10 Mart 1980 tarihinde Elazığ’da doğdum. İlk ve orta tahsilimden sonra 1996 yılında Fırat Üniversitesi Fen/Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü kazandım. 1996 yılında başladığı üniversite tahsilini 2000 yılının Haziran ayında tamamladım. 2000 yılının Ekim ayında Mardin İli’nin Kızıltepe İlçesi Atmaca Köyü’nde öğretmenliğe başladım. Aynı yılın Kasım ayında Çanaklı Köyü İlkokulu’na geçiş yaptım. 2004 yılının Ekim ayında tayin olduğum Kızıltepe İlçesi Körsu İlköğretim Okulu’nda Şubat 2010 tarihine kadar müdür vekili olarak görev yaptım. Halen Kızıltepe Sürekli İlköğretim Okulu’nda müdür olarak görev yapmaktayım. Evli ve Ahmet Eren ve Nisa isminde iki çocuk babasıyım.
Edebiyat ve tarih ile ilgilenmeye ortaokul yıllarında bol bol Abdülhak Hamit Tarhan, Yahya Kemal Beyatlı, İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerini okuyan ve bunların bir kısmının sohbet meclislerinde bulunan manevi dedem Ahmet Uçar’dan aldığım ilhamla ilgilenmeye başladım. Bu yıllarda hem edebiyat hem yerel tarihle ilgilenmeye başladım. Daha sonraki yıllarda şiir yazmaya da başladım. Araştırmalarının ve şiirlerinin bir kısmı yerel ve ulusal basında yayınlandı. Şu ana kadar Sugözü (Bir Monografi Denemesi) (şahsi baskı Elazığ-1996), Pulutlu Halil Efendi Hayatı ve Hâtıraları (Manas Yayıncılık, Elazığ-2006), Bulutoğulları (Manas Yayıncılık, Elazığ-2006) ve Tarık Tahiroğlu’nun Hâtıralarıyla Elaziz’den Elazığ’a (Manas Yayıncılık, Elazığ-2007) adıyla yayınlanmış dört eserim bulunmaktadır.
Halen Elazığlıları Yetiştirenler (1890-1970) (Elazığ Eğitim Tarihinin Unutulmayan 250 öğretmen ile ilgili geniş bir araştırma), Elazığlı Unutulmayan Öğretmenler (Elazığlı olup Türkiye’nin değişik yörelerinde görev yapan ve unutulmayan öğretmenler ile ilgili bir çalışma) Harputlu Aileler (847 ailenin sosyo-ekonomik tarihi ve toplumsal tabakalaşmadaki yerleri ile ilgili bir araştırma olup şu anda 2000 sayfadan oluşan ve 190 aileyi içeren ilk dört cildi yayına hazır bulunmaktadır.), Bizim Köyün Şairi: Cenani Dökmeci (Hayatı ve Şiiri), Atatürk Dönemi Elazığ Valileri, Bizim Memleketin Şairi: Şeref Tan (Hayatı ve Şiiri), Lokman Tasalı İle Bir Nefes Harput, Milli Mücadelede Elazığ, adlı çalışmalarım devam etmektedir. Bunlardan Elazığlıları Yetiştirenler (1890-1970)’in iki cildi, Elazığ Eğitim Tarihi, Lokman Tasalı İle Bir Nefes Harput ve Bizim Köyün Şairi: Cenani Dökmeci adlı çalışmalarım Kasım/Aralık ayında yayınlanacaktır.
Özcan Bey sizden “Milli Mücadele’de Elazığ” adlı çalışmam için çeşitli yazılarınızda okuduğum Meddah Hakkı Bey’in hayatı hakkındaki bilgilerinizi ve ona ait varsa görsel metaryal olup olmadığını sormak istiyordum. Bu konuda yardımcı olabilirseniz çok memnun olacağım. İlginiz için teşekkür ederim.

İŞ ADRESİ:
Sürekli İlköğretim Okulu
47400 Kızıltepe
MARDİN
Tel: 0 482 367 60 79
EV ADRESİ:Tepebaşı Mah. Asmin Sokak Keleşoğlu Apt. Kat 2 Daire 4
47400 Kızıltepe/MARDİN
YAZ TATİLİ ADRESİ:
Sugözü Bağları
ELAZIĞ
Tel: 0 505 821 41 95
0 424 237 13 15

E-MAİL:
yurdaldemirel@gmail.com
yurdal.demirel@mynet.com.tr

Vefa Borcu

Vefa Borcu
Bazı insanlar doğup büyüdükleri memleketlerini yüceltmek için büyük çaba harcarlar. Bunlardan biri de Mardin’in Kızıltepe ilçesinin Sinekli köyünde öğretmen olarak görevini sürdüren araştırmacı yazar Yurdal Demirer’dir. Yurdal Demirer şimdiye kadar yayınlanmış olan kitaplarına yeni bir kitap daha eklemek çabası içerisinde. Yeni kitabı Mardin’e emeği geçmiş değerli insanlara geniş yer veren bir kitap olacak. Bu yüzden bir zamanlar Elazığ’da yayınlanan Satveti Milliye gazetesinde karikatürleri ve şiirleri yayınlanmış olan, bir zamanlar baba oğul gibi olduğumuz Meddah Hakkı Acar Hakkında benden bilgi istiyor. Ne yazık ki Macar zade Hakkı beyin, yani Meddah Hakkı Acar’ın geçmişi hakkında yeterli bilgim yok.
Macar zade Hakkı Bey Elazığ’da at arabası imal eden bir ustanın yanında çalışmaktadır. İmal edilen arabaları birbirinden güzel figürlerle süsleyerek boyamaktadır. Geceleri ise Satveti Milliye gazetesinin basıldığı matbaada çalışmaktadır. Macar zade Hakkı Bey belki de dünyada bir ilki gerçekleştirmişti. Şimşir tahtasına işlediği karikatürler gazeteye basılmaktadır. O yıllar yokluk yıllarıydı. Mürekkep bulamadıklarında gazeteyi kömür isiyle basıyorlardı. Çizdiği karikatürler ve yazdığı şiirler yüzünden hakkında idam fermanı çıkarılınca, geceleri yürüyerek Akdeniz’e vardığında bir İtalyan gemisine binerek İtalya’ya kaçıyor. Kilise kapılarında dilenerek yaşamını sürdürüyor. Kurtuluş Savaşımız başladığında Balkanlara giderek ülkemiz için casusluk yapmaya başlıyor. Savaşın zaferle sonuçlanması üzerine Türkiye’ye dönüyor. Yaptığı hizmetler nedeniyle kendisine iki öneri yapılıyor. Para mı istersin yoksa madalya mı? diye sorduklarında uzun yıllar parasız kaldığı için parayı yeğliyor. Ne bilirdi ileride o madalya sayesinde kendisine maaş bağlanacağını? Bilseydi madalyayı almayı yeğlemez miydi?
Henüz askerlik görevimi yeni tamamlamıştım. Bir arkadaşım bu gece Meddah Hakkı’nın Giritli Hüseyin Ağanın kahvehanesinde gösterisi var. Gidip onu izleyelim dedi. Henüz yapacak bir işim olmadığı için kabul ettim. Bir masanın üzerine bir sandalye konulmuş. Meddah Hakkı da sandalyenin üstüne oturmuş, mendili omzunda minareyi çalan kılıfını hazırlar öyküsünü anlatıyor. İnanın bir insan nasıl oluyor da bu kadar büyük başarıyla değişik ırkın ve dinin insanlarını taklit edebilmesi beni çok şaşırtmış ve etkilemişti? Şaşırmamak elde değil. Bir Yahudi’yi seslendirirken yalnız konuşması değil, mimikleri de tıpkı bir Yahudi gibi. Kürdü, Rum’u, Ermeni’yi, ya da bir Anadolu insanını dillendirirken mimikleri de aynı o insanlar gibiydi. Meddah Hakkı’nın sanatına hayran olmuştum.
Meddah Hakkı Acar Menemen’de Sarraf Hanında bir oda kiralamış. Odayı hem atölye hem de yatak odası olarak kullanıyordu. Odasındaki küçük çalışma masasında iş yerleri için tabela yazıyor. Boş kaldığı zamanlarda ise küçük ayetler yazıp satıyordu. Bedestende dükkân açtığımda ona iş yerim için bir tabela yazdırdığımda yıllarca sürecek dostluğumuz başlamıştı. Zaman nasıl da tüketiyor insanları? Yaşı bir hayli ilerlemiş olan Hakkı amca titreyen elleri ve iyi göremeyen gözleri yüzünden tabela yazamaz hale gelmişti. Sinemalar yüzünden meddahlık mesleği de geçmez olmuştu.
Muğla’ya yerleştiğimde Hakkı amcadan bir mektup almıştım. Mektubunda hastalığını ve çaresizliğini anlatıyordu. Menemen Devlet Hastanesi Başhekimi Niyazi Kula’ya telefon açıp kendisinden Meddah Hakkı Acar’ı hastaneye yatırmasını rica ettim. Yerimiz yok dediğinde salonun birine bir yatak koyamıyor musunuz dediğimde, tamam öyle yaparız dedi. Bir arkadaşıma telefon ederek Hakkı amcanın hastaneye kaldırılmasını sağladım. Koca bir kış hastanedeki hastalara fıkralarıyla, şakalarıyla adeta şifa dağıtmıştı. Başhekim de Hakkı amcanın hastalara moral vermesinden çok memnun olmuştu.
Meddah Hakkı Acar’ın en büyük korkusu dilenmek zorunda kalma korkusuydu. Bakanlıklara mektuplar yazarak bir Kurtuluş Savaşı gazisinin dilenmek zorunda kalması hazmedilecek bir durum değildir. Kendisine maaş bağlanması için gerekenin yaptırılmasını arz ederim demiştim. Son olarak da temsilcisi olduğum Ulus gazetesinde Şerefle Sürdürülmüş Bir Hayatın Acı Hikâyesi başlıklı yazım yayınlandı. Yazımın son bölümünde Kurtuluş Savaşımızın kahramanlarından Macar zade Hakkı Bey, bu günkü adıyla Meddah Hakkı Acar ilerleyen yaşına rağmen dilenmek için Tire’de Kemer dereli Ali Efenin kahvehanesinde meddahlık yapmaktadır. Bakanlığınız bu kahramanımıza yardım elini uzatmalıdır demiştim. Meddah Hakkı Acar’ın ölüm haberini aldığım günün ertesinde bakanlıktan bir mektup almıştım. Mektupta başvurunuz üzerine Meddah hakkı Acar’a Kurtuluş Savaşı gazilerine bağlanan maaş bağlanmıştır diye yazıyordu. Böyle kadere lanet olsun diyerek mektubu buruşturup çöp kutusuna atmıştım.
Elazığlı öğretmen Yurdal Demirer hazırlamakta olduğu kitabında onun adını yaşatacak olması beni olabildiğince mutlu edecektir. Keşke her yörenin insanı yörelerinin değerli insanlarına sahip çıkabilselerdi ve adlarını yaşatabilselerdi.
Özcan Nevres

Şerefle sürdürülmüş bir hayatın Hazin Öyküsü

ŞEREFLE SÜRDÜRÜLMÜŞ BİR HAYATIN HAZİN SONUCU

Elazığ’ da bir matbaa. Bu matbaada Satfeti Milliye adında bir gazete, Anadolunun Kurtuluş Savaşına karınca, kararınca katkıda bulunabilmek için yayın hayatına atılıyor. Gazetenin tüm işlerini, Macar zade Hakkı Bey adında, genç bir araba boyacısı yürütmektedir. Bir taraftan o günlerin en popüler taşıt aracı olan at arabalarını güzel motiflerle süslerken, öte yandan ulusal uyanış için yoğun bir çaba sarfediyor.
Dut ve şimşir ağacı tahtasına işlediği karikatürlerle Satfeti Milliyeyi süslerken, mürekkep bulamadığı zamanlarda da odun isiyle basıyor gazeteyi. Ve bir gün padişah efendimizin!.. idam fermanıyla Anadolu’yu terk etmeye mecbur kalıyor. Kaçak olarak gittiği İtalya’da Kilise kapılarında dilenmekten tutun da hamallığa kadar her türlü işe girip çıkıyor.
Yıl 1919… Anadolu’ da kurtuluş harekatı fiilen başlamış durumda. Bunu öğrenen Macar Zade Hakkı Bey hemen Balkanlara geçerek ulusumuz yararına casusluk yapmak görevini yükümleniyor. Bu görevini de başarı ile sürdürüyor. Kurtuluş Savaşımız başarı ile sonuçlandıktan sonra, anavatana dönüyor ve meddahlığa başlıyor. Kendisine teklif edilen para ve madalyadan, ihtiyacı olduğu için parayı tercih ediyor.
Yıllarca onurlu bir yaşamın sürücüsü olmuştur Meddah Hakkı Acar. Gündüz tabela yazarak, gece de meddahlık yaparak Anadolu’ yu karış, karış gezmiştir. Ne anılarını yazmış, ne de böyle bir şeyi düşünmüştür. O unutulmuşluğundan ve mesleğinden çok memnundu.
Menemen’ de bulunduğum yıllarda sık, sık buluşur uzun, uzun dertleşirdik. Demokrat Parti iktidarının Anayasa ve yasa dışı baskılarına karşı giriştiğimiz amansız direnme savaşımızda, beni sık, sık daha sakın olmam için ikaz ederdi. Doğrusu bu davranışına da için, için kızardım. 1959 u 1960 a bağlayan yılbaşını hapiste geçirerek süsledim direnme savaşımızı. Dışarıdakiler, çeşitli eğlencelerle, geride bıraktıkları yıla veda ediyorlardı. Umutsuzluğun ve unutulmuşluğun ne denli acı olduğunu, hapiste olduğum iki ay içerisinde yaşayarak öğrendim.
Dost kara günde belli olur derler. Bir yılbaşı geçirmiştim hapiste. Dost olarak yüzüme gülenlerin hiç biri gelmemişti ziyaretime. Tek bir yılbaşı tebriği kartı almıştım. O da C.H.P. Menemen İlce Başkanı sayın İdris Tınaz’dandı.. Bu durum Meddah Hakkı Acar’ın bana olan uyarılarında ne denli haklı olduğunu öğretmişti bana. Oysa hürriyetler pazarlıkla değil, zorla alınırdı. Geçmişi sil baştan ederek, daha da bilenmiş olarak Demokrat Parti’ ye karşı yeniden mücadeleye başlamıştım. İnsanların mukadderatıyla oyuncak gibi oynamaktan,onları hapishane köşelerinde süründürmekten, kendi çıkarlarını korumak amacıyla, hiçbir sakınca görmeyen Demokrat Partililer, bir gün sonra, kendilerini bekleyen akibetten habersiz, yeni bir oyun koyuyorlardı sahneye. 26 mayıs 1960 Perşembe günü, telsiz imal ediyor diye ihbar edildim. Ertesi gün ihtilal oldu. Bu benim için çifte kurtuluştu.
Baskı rejiminin yıkılması, Umut, umut yayılmıştı gönüllere. Herkes bayram yapıyordu. D.P. nin amansız fedaileri ise sığına bilecekleri bir C.H.P li gölgesi arıyorlardı. O gün bana daima sakin olmamı öneren Meddah Hakkı Acar’ ı aradım. Onu her zamanki gibi, yatıp kalktığı, tabelaları yazdığı han odasında buldum. İçimdeki büyük heyecan ve sevinç yüzünden kabıma sığamıyordum. O yine bana sükunet tavsiye etmişti.
Acele etme evlat, biz ne devrimler gördük. Sus ve köşene çekil demişti.
Anlıyordum ki, karamsarlık sıra dağlar gibi abanmıştı Macar Zade Hakkı Beyin benliğine. Haklıydı da. Ama o gün için bunu idrakten yoksundum. Kasığındaki kocaman fıtığı, gözlerindeki zafiyet ve tüm ihtiyarlık olguları çalışmasını engelliyor ve bir gün çalışamama nedeniyle, dilenmeye mecbur kalacağı korkusu, onu ölmeden, ölümden de beter ediyordu. Oysa fırsatları değerlendirseydi, fukara babası olacağına, fırsatçılar kervanına katılsaydı, elbette bu günkü kadar boşlukta kalmayacak ve hayatının son günleri bu derece kuşkulu ve kabuslarla geçmeyecekti.
1967 yılının başlangıcında, doğup büyüdüğüm beldeyi, yani Menemen’ i terk ederek Muğla’ ya yerleştim. İşlerimin yoğunluğu nedeniyle, zaman, zaman gittiğim Menemen’ de fazla kalamıyor ve eski dostları ziyarete zaman ayıramıyordum. Bu nedenle Hakkı amcayla da uzun süre görüşemedim.
20 ocak 1968 tarihinde atölyeme girdiğimde masamın üzerinde iki mektup duruyordu. Önce Hakkı amcadan gelen mektubu açtım. Okurken tırnaklarımın ucuna kadar ürpermiştim. Korktuğu başına gelmişti Meddah Hakkı Acar’ın. Yitikliğini, çaresizliğini kelime, kelime döşemişti mektubunun içine. Hastaydı ve en kötüsü açtı. Önce onu açlıktan kurtaracak önlemi aldım. Sonrada Başbakan ve İçişleri Bakanına çektiğim telgraflarla Meddah Hakkı Acar’ ın durumunu bildirdim.
Bir süre sonra Demokrat İzmir gazetesi Meddah Hakkı Acar’ ın bir şok sonucu hastaneye kaldırıldığını yazmıştı. Hemen Menemen’ e hareket ederek. Kendisini hastanede ziyaret ettim .Devlet Hastanesi Başhekimi sayın Niyazi Kula da insanca ilgisini esirgemiyordu Hakkı amcadan. Ona öz babası gibi ihtimam gösteriyor, hızla iyileşmesi için gereken her şeyi yapıyordu. Hastaneden müsterih olarak ayrıldım.
Ekim ayı içerisinde Hakkı amcadan yine bir mektup aldım. Bu defa ki mektubu umut doluydu. Kendisini basın ve tiyatro mensuplarının ziyaret ettiğini ve geliri kendisine kalmak üzere 15 Kasımda bir jübile düzenleyeceklerini yazıyordu. Oysa basın mensuplarının da, tiyatro mensuplarının da vaatleri taşıma sudan ibaretti. Ve değirmen taşıma su ile dönmüyordu. 16 Kasımda Meddah Hakkı Acar’ ın mesleğe veda jübilesi yapıldı. Jübileyi Bir Delinin Hatıra defteri oyununun başarılı temsilcisi, genç yetenek Yücel Çifçi ile Halk Eğitim Merkezi Müdürü İbrahim Şen düzenlemişlerdi. Jübilede ne basın, ne de tiyatro mensuplarının en küçük bir katkıları yoktu.
18 Kasım gününün İzmir ve İstanbul gazeteleri Meddah Hakkı Acar’ın mesleğe veda jübilesine geniş yer verdiler. Bir süre sonra da İzmir Radyosu jübileden bazı pasajları halka sundu.
Elim ama gerçek. Kurtuluş savaşımızda, insanca yaşamamız için yapılan destansal mücadelede, gücünün yettiği kadar katkıda bulunan Macar Zade Hakkı Beyin, bu gün 86 yaşında ve mesleğe veda jübilesinden sonra, Tire’de Kemerdere’li Ali Efenin kahvehanesinde dilenmemek ve dilenmeden kazanacağı bir lokma ekmek parası için meddahlığa devam etmesi, şerefle sürdürülmüş bir hayatın hazin soncudur.
Kurtuluş savaşı kahramanlarından Macar Zade Hakkı bey, bu gün ihtiyarlığı nedeniyle çalışamamanın düşürdüğü sefalet içerisinde, Tire’de Kemerdereli Ali Efenin kahvehanesinden, Demirel’in nurlu ufuklarına el sallayarak Demirel’i selamlamaktadır. Sayın Demirel ve hükümeti Meddah Hakkı Acar’ın selamını kabul edecek mi? Bunu zaman gösterecek.

Not : Bu yazı kasım 1968 de Ulus gazetesinde yayınlandıktan sonra uzun süren yazışmalardan sonra kendisine maaş bağlanması kararı alınmıştı. Ne yazık ki ilk maaşını dahi alamadan Tireli Kemerdereli Ali efenin kahvehanesinde yaşamını noktalamıştı.

ÖZCAN NEVRES

Damacana Suları

Damacana Suları
Oldum olası damacana sularına hiçbir şekilde güven duymadım. Zira boşaltılan damacanaların ağızları kapatılmadan geri alınıyordu. Su satıcılarını uyardığımda ağızlarını kapatmaya gerek yok. Zira damacanalar atmış beş derce suyla yıkanıyorlar diyorlardı. Birine peki, yol boyu çeşmelerinden dolum yapılan damacanalar da mı atmış beş derece su ile yıkanıyor dediğimde söyleyebilecek bir söz bulamıyorlardı. Yaklaşık yirmi yıl oldu İstanbul’a yerleşmem. Çeşmelerden akan suyu yemekte ve çayda dahi kullanmamak için arabama on tane kadar bidon koyup önerilen yerlerden su doldurarak evime ve kayın validemin evine götürüyordum. Bir ara Keçe suyunu önermişlerdi. Önerdikleri suyu memba suyu zannediyordum. Meğer Keçe suyu İstanbul’un en iyi arıtılan suyuymuş. Bunu öğrendikten sonra bir daha oradan su almadım. Silivri’ye yerleştikten sonra Akalan köyünün suyunu keşfettik. Silivri’ye bir hayli uzak bir yer Akalan köyü. Akaryakıta yapılan zamlar yüzünden oralara kadar gidip su almaktan vazgeçtik. Damacana suyu kullanmamak için bu defa beş ve on litrelik dönüşümsüz suları alıp kullanmaya başladık. İyi ki de öyle yapmışız. Son günlerde damacana suları için söylenenler hiç de iç açıcı değil. Peki, suda sağlıklı su kullanımı için pratik bir çözüm yok mu? Maalesef yok. Su arıtıcıları suya karışmış olan başta ağır metaller olmak üzere sağlığa zararlı mikropları yok edemez. Üstelik sağlığımız için gerekli olan mineralleri tuttuğu için de sağlığımıza fayda yerine zarar verir. Sağlıklı su içmek için yine güvenli sokak çeşmelerinden su alacağım ama, doktorum üç ay araba kullanmamı yasaklandığı için beş litrelik suları kullanmaktan başka hiçbir umarım yok.
Susuz hayat olmaz. Her insanın günde ortalama iki buçuk üç litre su tüketmesi gerekir. Evimizde iki kişi yaşamamıza rağmen günde yaklaşık iki bidon, yani on litre su tüketiyoruz. Bu da ayda ortalama yetmiş beş lira demektir. Dar gelirli aileler damacana veya bidon sularını nasıl satın alsınlar? Alamadıkları için de musluk sularını kullanmak zorunda kalıyorlar. Bakanlara, bazı profesörlere ve İstanbul Büyükşehir Belediye başkanına göre musluk suyu en temiz su imiş. Bu yüzden musluk suyu için diyorlar. Bunu söyleyenler gidip su kaynaklarını yerinde görüp inceliyorlar mı? Gezip görmüş olsalar bir daha musluk suyunu için sözünü ağızlarına almazlar.
Çocukluğumda kışlık evimizin avlusunda bir kuyumuz vardı. Kuyunun suyu neredeyse ağzından taşacak gibiydi. O denli su seviyesi yüksekti. Evimizin temizlik işlerinde ve çamaşırlarımızın yıkanmasında hep o kuyunun suyunu kullanırdık. Evinde kuyuları olmayan komşularımız da sık, sık gelip kuyumuzdan su alırlardı. İçme, yeme ve çay suyumuzu ise evimizin bulunduğu çıkmaz sokağın bitimindeki, sokak çeşmesinden alırdık. Sokak çeşmemizin suyu ise Yamanlar dağından gelmekteydi. Yazlık evimizde ise su sorunumuz yoktu. Evimizin avlusundaki tulumbamızın suyu çok yakın olduğundan kola basıldığında gürül, gürül su akardı. Üstelik suyu Yamanlar dağının nefis sularını aratmazdı. Özellikle tütüncüler içme ve kullanma sularını bizim tulumbamızdan gelip alırlardı. Kurak yıllar başladıktan sonra o güzelim sularımız yok oldular. Dolap kuyumuz üç buçuk metre derinlikte olmasına rağmen suyu hiç tükenmezdi. Kuraklık başladığında kuyumuzun suyu yetmez oldu. Babam evimizin avlusuna artezyen vurdurdu. Tamamı sekiz buçuk metreydi. Pancar motor en düşük devrinde çalışırken bile borudan fışkıran su yaklaşık bir metre mesafeye giderdi. O artezyen de kurudu. On bir buçuk metreden alınmakta olan yer altı suları daha ne kadar dayanır bilemem. Zira Yamanlar ormanları yok edildikten sonra yer altı sularımız da oldukça fakirleşti. Keşke çocukluğumdaki tulumbamız gibi villamızın bahçesinde de bir tulumba olsaydı. Buz gibi ve olabildiğince de lezzetli suyu olsaydı. Hadi gel de o güzelim çocukluk yıllarını arama.
Özcan Nevres

Onur Günümüz Yirmi Temmuz

Onur Günümüz Yirmi Temmuz
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümüyle Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü Cumhurbaşkanlığı sürecinde çok büyük şansızlıklar yaşadı. Daha koltuğuna ısınmadan Avrupa’nın ikinci dünya savaşına doğru gittiğini sezmişti. Olası bir savaşta halkın ve ordunun aç kalmaması için yiyecek stoku yapılması için görevlilere talimat vermişti. Bin dokuz yüz otuz dokuzda beklenen olmuştu. Almanya Polonya’yı işgal etmişti. Ardından da Fransa’yı işgal etti. Görünen bu savaşın tüm Avrupa’yı saracağıydı. İnönü olası bir Alman saldırısına karşı Trakya’nın tümünde koruganlar inşa ettirmeye başlamıştı. O yıllarda çimento sanayimiz yoktu. O muazzam koruganlar ithal çimentolarla inşa edilmişti. İsmet İnönü hesabını savaşın on yıl süreceği üzerine yapmıştı. Ortalığı kan gönüne çeviren savaşta tarafsız kalabilmek için çok yoğun çaba göstermişti. Savaşan ülkelere el altından gıda yardımı yaparak ülkesini savaşın dışında tutmaya çalışıyordu. Komşu Yunanistan’da halk açlıktan ölürken Türkiye iyi bir komşuluk örneği göstererek Yunanistan’a üç gemi yiyecek göndermişti. Çok yakınımıza gelen Alman orduları için Almanya’ya bir nota vermişti. Ordularınız ülkemizin sınırlarına kırk kilometreden fazla yaklaşırsa bunu savaş ilanı kabul ederim demişti. Nitekim Alman orduları hiçbir şekilde belirtilen mesafeyi aşmamıştı. Savaşan büyük ülkeler Türkiye’yi kendi saflarında savaşa sokabilmek için çok uğraşmışlarsa da bunu İsmet İnönü’ye kabul ettirememişlerdi. Bu savaş yıllarında yiyecek sıkıntısı yaşanmış olsa da ülkemizde açlık nedeniyle ölümler olmamıştı.
İkinci dünya savaşı belası tam sona ermişken ve ülkemiz rahat bir nefes almışken Rusya başımızın belası oldu. Bizden Kars ve Ardahan’ı istiyordu. İsmet İnönü’nün yanıtı çok sert olmuştu. GEL DE AL. Olası bir Türk Rus savaşına karşı tüm askeri güçlerimiz doğuya kaydırılmıştı. Neyse ki Rusya Türkiye’nin kararlılığı karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştı. Rusya’nın geri adım atması tehlikeyi ortadan kaldırmamıştı. İkinci dünya savaşına girmediği için Türkiye çok yalnız kalmıştı. Bu yalnızlıktan kurtulmak için Türkiye NATO ya girmek için karar almıştı ve gereken başvuruyu yapmıştı. Tüm bu olaylar yaşanırken açlıktan kurtardığımız ve dost bildiğimiz Yunanistan Türkiye’ye karşı sinsi bir oyun oynuyordu. Megalo ideasının içinde Kıbrıs’a sahip olmak da vardı. Bu yüzden Kıbrıs’a aralıksız göçmen gönderiyordu. İktidara gelen teslimiyetçi Demokrat Parti nedense bu tehlikeyi görememişti. Aksine Kıbrıs’tan Türkiye’ye göçe göz yummuştu. Adada nüfus hızla Yunanistan lehine gelişiyordu. Girit’te oynanan oyunlar Kıbrıs’ta da oynanmaya başladığında zor da olsa Türkiye uyanmıştı. İktidar halkı sokağa dökerek Kıbrıs bizimdir sloganları attırmaya başlamıştı. Başarılı olamayınca da sloganı değiştirdiler ve bu defa meydanlarda ya taksim ya ölüm diye bağırtarak halkı galeyana getirdiler. Bu da tutmadı. Çaresiz Kıbrıs bizimdir demekten vazgeçtik. İngiltere Türkiye ve Yunanistan garantörlüğünde iki özerk devlet kurulmasını kabul ettik. Devletin başkanı Rum, başkan yardımcısı Türk olacaktı. Ve oldu da. Bu durum Rum’ları tatmin etmedi. Onlar Yunanistan ile bir bütün olmak istiyorlardı. Girit’te yaptıkları katliamların aynısını Kıbrıs’ta da yapmaya başladılar. Gelişen olaylar karşısında İnönü hükümeti Kıbrıs’a çıkma kararı aldıysa da ünlü Johnson mektubuyla bu kararından vazgeçmek zorunda kalmıştı. Savaş uçaklarımızın Rum mevzilerini bombalamasıyla yetinmiştik. Johnson mektubu bize acı bir gerçeği öğretmişti. Nato’ya ait silahlarla hiçbir şekilde savaşamazdık. Oysa Nato’ya girdiğimizde ordumuza ait silahlar Nato standartlarına uymuyor diye tamamen elden çıkarılmıştı. Ulusal Kahramanımız Bülent Ecevit iktidara geldiğinde Kıbrıs’ta savaş rüzgârları esiyordu. Bu nedenle olası bir savaşa hazırlıklı olmalıydık. Tersanelerimizde harıl, harıl çıkarma gemileri inşa edilirken hurdaya çıkarılmış denizaltı gemilerimiz de onarılarak savaşa hazır duruma getirilmişti. Samson’un Makarios’a karşı yaptığı darbeye karşı garantörlük hakkını kullanarak yirmi temmuzda Kıbrıs’a çıktık. Zafer Türk Milleti ile birlikte Kıbrıs Türklerinindi. Özgür Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin Yirmi, temmuz zaferi kutlu olsun.
Özcan Nevres

Böyle Dış Siyaset Olmaz

Böyle Dış Siyaset Olmaz
Türkiye’yi yönetenler, ülkeyi Demokrat Partinin dış siyasetteki başarısızlığını aratır durama getirdiler. Geçmişte Demokrat Partiyi yönetenler Kıbrıs bizimdir diyerek halkımızı sokağa döktüler. Hiçbir ilerleme kaydedemeyince de yine halkı ya taksim, ya ölüm sloganlarıyla sokağa döktüler. O politika da tutmadı. Bu durum gelişmiş ülkelerde olmuş olsaydı dış işleri bakanı bir dakika bile makamında duramaz ve istifa ederek giderdi. Kendi gitmek istemese bile onu zorla gönderirlerdi. Oysa o süreç içerisinde de dış işleri bakanımız hep Fatin Rüştü Zorlu’ydu. Ne istifa etmeyi düşündü, ne de bakanlıktan azledildi.
Günümüzde, daha doğrusu AKP iktidarı döneminde Sayın Başbakan bazı ülkelere posta koyuyor ama hiç birinden bir sonuç alınamıyor. Geçmişte çok sıkı dostumuz olan İsrail, çok güvenilir bir dosttu. Tanklarımızın yenilenmesini, uçaklarımızın tamirini hep o ülkeye yaptırıyorduk. Davos’ta van münitle dostluğumuz bir daha düzelmemek üzere bozuldu. Ardından Marmara baskını geldi. Başbakanımız esti gürledi ama esip gürlemesi İsrail’in özür dilemesine yetmedi. Zira İsrail nükleer silahlara sahip bir ülkedir. Koskoca Japonya on kilo tonluk iki atom bombasıyla ağır bir yenilgiye uğramış ve Amerika’ya kayıtsız şartsız teslim olmuştu. Aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen Japonya halen o iki bombanın vermiş olduğu hasarlarla uğraşmaktadır. Bir de bu günü düşünecek olursak ürkmemiz gerekir. Zira günümüzdeki atom bombaları on kilo tonluk değil, mega tonluktur.
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad başbakanımızın kardeşi ve can dostuydu. Helikopterlerle, uçaklarla birbirlerini ziyarete giderlerdi. Sabah kahvaltılarını bile beraber yaparlardı. Oysa Suriye hiçbir zaman dostumuz olmamıştı. Düşmanlığımız ta… Osmanlının yenik ordusu Anadolu’ya geri çekilirken askerlerimizi arkadan hançerlemekte hiç sakınca görmediklerinde başlamıştı. İngiltere desteği ve korumasıyla kurulan Suriye devleti Hatay yüzünden can düşmanımız olmuştu. Özgür iradeleriyle Türkiye’ye katılan Hatay’ı hiçbir zaman hazmedemediler. Kendi haritalarında Hatay’ı daima kendi sınırları içinde gösterdiler. Bu nasıl bir dostluktu ki Hatay’ı kendi toprakları olarak gösterebiliyorlardı?
Halen Başbakanımız Suriye’ye karşı esip gürlüyor. Esip gürlerken de Suriye’nin arkasındaki Çin ve Rusya’yı görmezden geliyor. Dostumuz İran ise bırakınız Suriye’nin arkasında olmayı, biz Suriye ile kardeş bir ülkeyiz. Ona saldıran bizi karşısında bulacaktır diyor. Böyle bir durumda her hangi bir nedenle Suriye ile çatışmak ülkemiz için felaket olacaktır. Türkiye dış siyasetini çok dikkatli bir şekilde gözden geçirmelidir. Zaten dostu çok az olan bir ülkeyiz. Sağa sola esip gürleyerek var olan dostluk kapılarını kapatmamalıyız.
Özcan Nevres

Tarımda Neden Başarısız

Tarımda Neden Başarısız
Tarımda neden başarısıza verilecek en güzel yanıt nereye ne dikeceğimizi ve nasıl dikeceğimizi bilmediğimizdendir. Yıllar önce Halkçı Parti İlçe Başkanı olarak gittiğim Alaniçi köyünde köylüler benden tütün dikme izni çıkarmamı istemişlerdi. Kendilerine böyle bir isteğe asla olumlu bakamayacağımı söylediğimde arazilerimizde tütünden başka tarım yapamayız demişlerdi. Ben de elma yetiştirin demiştim. Su yok ki elma yetiştirelim dediler. Sordum? Siz şu yoğurtçu kalesine hiç gittiniz mi diye? Ömrümüz o civarda geçti dediler. Oraya ben de gittim. Bilek kalınlığında akan onlarca maslak gördüm(Sürekli akan su) O suları bir araya toplarsanız köyünüz elma tarımıyla kalkınır dedim. Aldığım yanıt ise çok ilginçti. Kim uğraşır o işlerle? Uğraşmazlarsa üç beş keçinin veya ineğin peşinde sürünerek yaşarlar.
Aynı durumla Menemen’in Belen köyünde karşılaşmıştım. Köylüler arazimiz dar yetmiyor dediklerinde Nion şehir devletinin harabelerinin olduğu yeri işaret ederek siz bu kaleye hiç gittiniz mi diye sordum. Çok gittik dediler. Oradaki melengiç fışkılarını ve taş dibekleri gördünüz mü diye sordum. Gördük dediler. Peki, o dibekler ne işe yarıyor dediğimde hayvan sulamaya yarıyor dediler. İyi ama o dibeklerin çevresinde su yok. Nasıl oluyor da hayvan sulamakta kullanılıyor dedim ve devam ettim. O dibeklerin çevresindeki melengiç fışkılarına çitlembik aşılanıyordu. Ağaçlar ürün vermeye başladığında çitlembik meyveleri o dibeklerde dövülüp yağı çıkarılıyordu. Çıkarılan yağlar ilaç ve kozmetik sanayisinde kullanılmak üzere Avrupa ülkelerine iyi paraya satıyorlardı. Oho dediler. O işle kim uğraşır?
Zonguldak’ın bir köyündeyiz. Gelinimizin anne ve babasının doğduğu ve büyüdükleri köy. Olabildiğine bitek bir toprak ve gürül, gürül akan onlarca maslak var. Üstelik etrafı dağlarla çevrili olduğu için oldukça kuytu bir yer. Gelinime burası seracılık için çok ideal bir yer. Neden seracılık yapan yok dediğimde gelinim seracılığın ne olduğunu kimse bilmiyor ki dedi. Peki, bu ülkede il ve ilçe tarım müdürlükleri ne iş yapıyor? Görevleri bu gibi yerleri tespit edip yöre halkına önderlik yapmak değil mi? Yöre halkı seracılığı bilmiyorsa tarım müdürlükleri öğretsinler.
Sulanan bağların ve meyve bahçelerinin altları sürülmez. Sürülmemesi gerekir. Zira bitkiye yararlı olan kökler çok yüzeydedir. Ağaçların altı işlendiğinde bu yararlı kökler zarar görür. Bu yüzden de üzüm asmalarında ve meyve ağaçlarında verim ve kalite düşer. Bağ dikiminde araya traktör sabanları girsin diye sıra aralıkları çok geniş tutulur. Bağcılar asmaların arasını sürmekten vaz geçtiklerinde iki sıranın arasına bir sıra daha asma dikebilirler. Bu da verimin en az iki kat artması demektir.
Zaman, zaman seyahatlere çıkarım. Yol boyunda gördüğüm boş araziler içimi acıtırlar. O boş arazilerde neler yetiştirilmez ki? Rahmetli Bülent Ecevit’in çok beğendiğim bir sözü vardı. İşlenen araziden arazi vergisi almayacağız. Arazi vergisini işlenmeyen arazilerden alacağız demişti. Ne yazık ki bu söylediği hiçbir zaman uygulanmadı.
Özcan Nevres

Geçmişten Ders Alamayanlar

Geçmişten Ders Alamayanlar
Bu gerçeği dile getirmeyi çoktandır düşünüyordum ama gerçekleştiremedim. Zira araya geçirdiğim ağır kalp ameliyatı buna neden oldu. Değerli okurlarım, Avrupa’da başlayan Rönesans ve Reform sürecinde yere göğe sığdıramadığımız Osmanlılar ne yapıyorlardı? Avrupalılar teknolojide dev adımlarla ilerlerken bir taraftan da emperyalist emelleri için silah üretiyorlardı. O dönemin Osmanlı yöneticileriyse kendi saltanatları için köşkler, saraylar inşa ettirirlerken halkı kandırmak için de cami yaptırıyorlardı. Hem de Hem de Avrupalıların önünde iki büklüm bükülerek koparabildikleri borç paralarla. Tarih tekerrürden ibarettir. Türkiye ağır bir borç yükü altındayken ve korkunç denilebilecek bir dış ticaret açığı varken şarkılara konu olmuş Çamlıca tepesinde dünyanın en büyük camisinin inşası için gün sayıyorlar. CHP den AKP ye transfer kültür Bakanımız bakalım bu konuda ne diyecek?
İşsizliğin yüzde dokuzu aştığı bir ülkede iş kaynakları yaratmak gerekir. Eğer bir yerde cami gerekiyorsa inşa edilmelidir ama nam olsun diye inşa edilmemelidir. Nam olsun diye dünyanın en büyük camisi inşa edilecekse, inşa edilecek olan alan sit alanı olan Çamlıca tepesinde olmamalıdır.
Önümüzdeki günlerde siyasette çok büyük dalgalanmalar olacak. Kurtulmuş’un AKP ye transferi AKP içinde huzursuzluk yarattığı kesin. Belli ki Kurtulmuş AKP nin oy kaybına deva olamayacak. AKP den kaçan oyları yüzde birin altındaki partilerin katılımı da dolduramayacak. Gerçi AKP seçim arifesinde kesenin ağzını açarak oy toplamayı deneyecek ama umduklarını bulamayanlar bu kez aldanmayacaklar. Bir iktidarın iktidarda kalabilmesi için köklü tedbirler alması gerekir. En başta borç ekonomisini terk etmesi gerekir. Bakınız Tarım Bakanı Mehdi Eker ne diyor? Tarım gelirlerini iki bin yirmi üç yılına kadar kırk milyar dolara çıkaracağız. Ne büyük bir başarı!!! değil mi? Başta Somali olmak üzere bir çok ülkede insanlar açlıktan ölüyorlar. Bu ülkelerden tarım ürünleri karşılığında alabileceğimiz hiçbir şey yok mu? Varsa iki bin yirmi üç yılına kadar beklemenin ne gereği var? Aç ülkelerden söz açılınca aklıma hep Tarhana Osman gelir. (Profesör Osman Nuri Koçtürk) Yıllar önce aç ülkeleri nasıl doyururuz konulu bir toplantıya katılmıştı. O toplantıda aç insanları doyurmak işçin tarhanayı önermişti. Öneri kabul edilmiş ve kendisinden gerekenin yapılması istenilmişti. Osman Nuri Koçtürk Türkiye’ye döner dönmez yetkililere konuyu anlatmış ama kabul görmemişti. Bunu fırsat bilen Yunanistan ürettiği tarhanalara Türk tarhanası damgasını vurarak tarhanadan çok iyi para kazanmıştı. İyi araştırılırsa aç ülkelerde tarım ürünlerimiz yok satar. Yok satmamak için de tarım ürünlerimizin miktarını ve türlerini çoğaltmamız gerekir.
Özcan Nevres

Değerli Okurlarım

Değerli Okurlarım
Ağır bir açık kalp ameliyatı geçirdiğim için bu satırları yazmayı gerekli gördüm. İki yıldan beri en az on defa kalp doktorlarına gittim. Hiç biri bende kalp rahatsızlığı göremediler. Nasıl görsünler ki? Kalp elektrom her defasında sağlıklı çıkıyordu. On beş gün önce eşimle yürüyüşe çıkmıştık. Dört yüz metre kadar yürüdüğümüzde göğsümde bir yanma oldu ve tüm vücuduma ter bastı.. Kalp krizinde sol kolda ve sırtta ağrı olur. Bende bu ağrılar yoktu. Bu yüzden yaşadığım durumu önemsemeyecektim ama eşim çok ısrar ettiğinden ertesi günü göğüs hastalıkları uzmanına gittim. Göğüs film ve elektrom şekilde alınan kan örneği dahil hiçbir anormal durum yoktu. Göğüs hastalıkları uzmanı ben yine de seni kalp ve damar hastalıkları uzmanın görmesini istiyorum dedi ve beni uzmana gönderdi. Uzmanın yaptığı aletli muayenede kalp kapakçığının ve ana arterin sorunlu olduğunu gözlemledi. Bunun üzerine bana anjiyo olmamı önerdi ve nerede yaptırabileceğimi söyledi. Anjiyo olmam gerektiğini gösteren belgeyi de verdi.
Pazar günü özel Gaziosmanpaşa Hastanesine gitmek üzere Gaziosmanpaşa’ya gittik. Bu arada baldızım anjiyo için gereken randevuyu da almıştı. Pazartesi günü Hastaneye gittik. Çekilen elektroda yine sapa sağlamdım. Bunun üzerine ultrasona götürüldüm. Kalp damarlarımın yüzde doksan beşe yakın tıkalı olduğu belirlendi. Oradan da anjiyo için gerekenler yapıldı. Anjiyo çekiminde dört damarımın kapalı olduğu açık, açık belli olmuştu. Çok acil olarak ameliyat olmam gerektiği için hemen ameliyata alınmam istenildi ama kabul etmedim. Bana ölümümden sorumlu olmadıklarına dair bir belge imzalattıktan sonra eve geri döndük. Başta torunumun, eşimin ve baldızlarımın yoğun ısrarıyla ameliyat olmaya razı oldum. Oldum ama hangi hastanede olacağım. Bunu en iyi Profesör Sümer Yamaner’den öğrenebilirdim. Telefon açıp sordum. Bana kalp ameliyatlarında Gaziosmanpaşa hastanesinin çok iyi olduğunu söyledi. Bunun üzerine hastaneyi arayıp ameliyat olacağımı söyledim. Ertesi sabah ameliyat edildim.
Şu an bilgisayar başında bulunmam yasak ama okurlarımı aydınlatmak için riskleri göze alarak bu satırları yazmış bulunuyorum. Her yıl bir gününüzü lütfen sağlığınız için kalbinize ayırın.
Özcan Nevres