Değerli Okurlarım

Değerli Okurlarım
Ağır bir açık kalp ameliyatı geçirdiğim için bu satırları yazmayı gerekli gördüm. İki yıldan beri en az on defa kalp doktorlarına gittim. Hiç biri bende kalp rahatsızlığı göremediler. Nasıl görsünler ki? Kalp elektrom her defasında sağlıklı çıkıyordu. On beş gün önce eşimle yürüyüşe çıkmıştık. Dört yüz metre kadar yürüdüğümüzde göğsümde bir yanma oldu ve tüm vücuduma ter bastı.. Kalp krizinde sol kolda ve sırtta ağrı olur. Bende bu ağrılar yoktu. Bu yüzden yaşadığım durumu önemsemeyecektim ama eşim çok ısrar ettiğinden ertesi günü göğüs hastalıkları uzmanına gittim. Göğüs film ve elektrom şekilde alınan kan örneği dahil hiçbir anormal durum yoktu. Göğüs hastalıkları uzmanı ben yine de seni kalp ve damar hastalıkları uzmanın görmesini istiyorum dedi ve beni uzmana gönderdi. Uzmanın yaptığı aletli muayenede kalp kapakçığının ve ana arterin sorunlu olduğunu gözlemledi. Bunun üzerine bana anjiyo olmamı önerdi ve nerede yaptırabileceğimi söyledi. Anjiyo olmam gerektiğini gösteren belgeyi de verdi.
Pazar günü özel Gaziosmanpaşa Hastanesine gitmek üzere Gaziosmanpaşa’ya gittik. Bu arada baldızım anjiyo için gereken randevuyu da almıştı. Pazartesi günü Hastaneye gittik. Çekilen elektroda yine sapa sağlamdım. Bunun üzerine ultrasona götürüldüm. Kalp damarlarımın yüzde doksan beşe yakın tıkalı olduğu belirlendi. Oradan da anjiyo için gerekenler yapıldı. Anjiyo çekiminde dört damarımın kapalı olduğu açık, açık belli olmuştu. Çok acil olarak ameliyat olmam gerektiği için hemen ameliyata alınmam istenildi ama kabul etmedim. Bana ölümümden sorumlu olmadıklarına dair bir belge imzalattıktan sonra eve geri döndük. Başta torunumun, eşimin ve baldızlarımın yoğun ısrarıyla ameliyat olmaya razı oldum. Oldum ama hangi hastanede olacağım. Bunu en iyi Profesör Sümer Yamaner’den öğrenebilirdim. Telefon açıp sordum. Bana kalp ameliyatlarında Gaziosmanpaşa hastanesinin çok iyi olduğunu söyledi. Bunun üzerine hastaneyi arayıp ameliyat olacağımı söyledim. Ertesi sabah ameliyat edildim.
Şu an bilgisayar başında bulunmam yasak ama okurlarımı aydınlatmak için riskleri göze alarak bu satırları yazmış bulunuyorum. Her yıl bir gününüzü lütfen sağlığınız için kalbinize ayırın.
Özcan Nevres

İnternet’teki tehlikeler

İnternet’teki Tehlikeler
Günlerdir üye olmadığım halde üye olmuşum gibi aralıksız mesajlar almaktayım. Mesajların tümü güya kadınlardan geliyor. Kimi yirmi iki yaşında olduğunu yazıyor. Kimi de otuz dokuz yaşında olduğunu. Bu arada kameralı görüşme talepleri geliyor. Talebi kabul ettiğim an aldatılmış olacağımı biliyorum. Birkaç dakika içinde yüzlerce liralık telefon faturası ödeyeceğimi biliyorum. Bana oynanmak istenen oyun birçok okuyucuma da oynanmak istenecektir. Okurlarıma sakın aldanmayın. Aldanırsanız bedelini çok ağır ödersiniz demekten başka bir şey gelmez. Bakınız adının Gülşen olduğunu yazan biri bana neler yazıyor.
Offff inanın evin duvarları üzerime geliyor. Oturuyorum olmuyor. Yatıyorum olmuyor. Aşırı bunaldım. Gündüzleri arkadaşlarım geliyor, ben gidiyorum ama olmuyor. Ne yapsam geçmiyor içimdeki sıkıntı. Anlayın artık ben siz yanımda olunca mutlu olacağım. Yemin ediyorum benle kötü bir şey yaşamazsınız. Her şey güzel olur. Hiçbir sıkıntımız olmaz. Şurada üyelik için çektiğiniz sıkıntıyı ben görüyorum. Bunların hiç birini yaşamazsınız. Kaybınız olmaz. Lütfen ya… Her gün aynı şeyleri okuyorsunuz. Yorulmadınız mı? Ben sizi istiyorum. Her gün bu mesaja benzer yüzlerce mesaj almaktayım. Mesajlarına yanıt vermediğim biri ise bana soruyor. Beni çok yaşlı mı görüyorsunuz diyor. Güya bu hanım otuz dokuz yaşındaymış.
Bir gün MSN den biri beni aradı. Ege Üniversitesinde öğrenci olduğunu ve benimle tanışmak istediğini yazdı. Makine mühendisliği bölümünde okuduğunu yazınca yeğenim Vedat Akman’ı tanıyor musunuz diye sordum? Tanımadığını yazınca benim bilgisayar mühendisi olan bekâr bir oğlum var. Sen en iyisi onunla tanış diye yazdığımda istemez kalsın dedi. Bir gün kendisinden görüntülü bir davet aldım. Benimle görüşmek istediği halde yüzünü göstermiyordu. Ben de göstermedim. O ara biri araya girdi. Muhatabıma görüştüğün kişi moruğun biri, boş ver onu dedi. Zaten onun bayan olmadığını ta baştan anlamıştım. Bunun üzerine onu MSN den sildim. Okurlarım olur olmaz davetleri sakın kabul etmesinler. Zira bu davetler kendilerine kurulmuş tuzaklar olabilir.
Bu gün çarşıya gitmek için minibüs beklerken önümde bir araba durdu. Nereye gittiğimi sorduğunda çarşıya gidiyorum dedim. Bin dedi. Bindim ama keşke binmeseydim. Meğer adam fanatik bir Demokrat Partiliymiş. Ona göre bu ülkeye Adnan Menderes’ten başka hiçbir lider gelmemiş. Onun sayesinde karnımız doydu. Onun sayesinde ayağımız çorap gördü. Zaten CHP lilerden hiç hayır gelmez. Bu güne kadar hep Demokrat Partiye ve onun devamı olan partilere oy verdim dedi. Silivri’nin CHP li belediyesine de verdi veriştirdi. Kendisiyle tartışmanın gereksiz olduğunu bildiğim halde yine de söylemeden duramadım. Eskişehir, Şişli, Dikili, Ordu gibi birçok belediye CHP li olmasına rağmen harikalar yaratıyor dediğimde ne olursa olsun ben CHP ye oy vermem dedi. Varacağım yere vardığım için arabadan indim. Tartışmayı sürdürmek mümkün olsaydı ona Demokrat Partinin bu ülkeye vermiş olduğu zararları anlatabilir miydim? Sanmıyorum. Muhatabım yetmiş sekiz yaşındaymış. O yaşta olan birinin Demokrat Parti döneminde yaşanan yoklukları bilmiyor olması olamaz.
İsmet Paşanın en büyük kusuru din istismarı ile siyaset yapan Demokrat Partiyi kapatmamış olmasıdır. Zaten Demokrat Partinin ülkenin kalkınmasını sağlayacak ekonomik bir politikası da yoktu. Her şeyi ben yaptım oldu ile halletmek istediler ama olmadı. Sonunda yaptıkları hatalarla yirmi yedi mayıs bin dokuz yüz atmış darbesine tosladılar. Özcan Nevres

Kazıklanıyor muyuz

Kazıklanıyor muyuz
Geçirdiğim kazada pert olan aracımdan sonra bir daha araba almama kararındaydım ama zamanla bu kararımdan cayma gereğini gördüm. Yedi yaşında bisiklet kullanmaya başlamış, yaşamı süresince motorsıklet ve araba kullanmış biri olmam nedeniyle duraklarda otobüs ve minibüs beklemek çok ağır geldi bana. İnternet’ten bulduğum bir arabayı satın almak için gittiğim Bahçelievler’de oto gaz fiyatlarındaki değişiklik dikkatimi çekti. Kimi benzin istasyonunda iki yüz yirmi kuruş, kimisinde ise iki yüz kırk kuruştu. Silivri’de ise iki yüz kırk kuruş. Torunum Can Nevres’in Zonguldak’taki kep giyme törenine gitmek için yola çıktığımızda oto gaz fiyatlarında inanılmaz değişiklikler gördük. Dönüşümüzün son durağı Gaziosmanpaşa’ya vardığımızda FULL benzin istasyonuna girip depomu ful yaptırdım. FULL da ise oto gazın fiyatı iki yüz bir kuruştu. Eğer oto gazın fiyatı FULL da iki yüz bir kuruş ise, Silivri’de iki yüz kırk iki kuruşa satılan oto gaz için ne demeli? Buna kazıklanıyoruz demekten başka bir söz bulabilir miyiz? Serbest piyasanın kazığı diyerek sineye çekmek zorunda mıyız?
Silivri’de yıkımlar sürerken bunu memnuniyetle karşılamıştık. Zira özellikle sahilde kaçak yapılan binaların da yıkılacağını sanmıştık. Oysa sahilde bir tek RİSOS adındaki hilkat garibesi bina yıkıldı. Güya vidalı olan ve istenildiği anda sökülüp başka bir yere taşınabilecek olan AVOLAN a ise hiç dokunulmadı. Bırakınız yıkılmasını, yeni ekler yaparak varlığını genişletmeyi sürdürmektedir. Görünen o ki, Cemal Gürsel’in yazlığının bitişiğinde inşa edilmiş olan ve neredeyse insanların denize girmelerine engel olacak olan üç bina için de hiçbir işlem yapılmıyor. Günü birlik dinlenme tesisi adıyla inşaat ruhsatı alınmış bu binalardan birine Atlı Spor Kulübü diye bir levha takılmış. Merak edilen ise bu atlı spor kulübü üyeleri atları nerede yarıştıracaklar? Sahildeki kumsalda mı? O kumsalda ancak deve yarışı düzenlenebilir. Zira kumsalda en iyi develer yarıştırılabilir. Üç evden birine satılık ilanı asılmış. Oturum ruhsatı alınamayan bir binaya alıcı çıkar mı bilemiyorum?
RİSOS un ivedilikle yıkılmış olmasının nedeni ne acaba? Sahilde göz doldurucu güzel bir yapılanma olacağı için mi? Yoksa RİSOS a sahip olanlar yüzünden mi erken yıkıldı? Zira RİSOS inşa edilirken defalarca İstanbul’un gürültüsü nedeniyle kovmuş olduğu bu tesise kucak açamazsınız diye yazmış olmama rağmen yazdıklarım dikkate alınmamıştı ve RİSOS inşa edilmişti. Üstelik RİSOS un kurulduğu yer Mimarsinan köprüsünün iki yüz metrelik koruma alanı içinde kalıyordu. O zaman dediler ki; RİSOS un ortakları içinde AKP liler var. O yüzden inşaatına izin veriliyor. Bu durumda sormak gerekir. Eğer RİSOS AKP li ortaklar yüzünden ilk yıkılanlar arasında yer aldıysa, AVELON ve diğer geçici ruhsatlı üç binada kimler var ki bu binalar yıkılamıyor.
Halk Bankası Bankacılık Okulunun az yukarısında kamuya ait boş bir alan vardı. Halen var ama etrafı tel örgüyle çevrilip sahiplenilmiş. Bu konuyu daha önce de yazmıştım ama dikkate alan olmadı. O boş alan oldukça dik olan yolun kenarındadır. O yolu kat etmek zorunda olan bırakınız yaşlıları, genç olanlar bile zorlanıyorlar. Bu nedenle oraya belediyenin bir mini, park haline getirmesi gerekir. Ki, yorulanlar o mini parka konulan banklarda oturup dinlenebilsinler. O araziyi sahiplenip tel örgü ile çeviren kişi arazinin kesin sahibi olmak için ağaç fidanları dikmişti. Araziye sahip olması kesinleşmiş olacak ki diktikleri ile ilgilenmemiş ve kurumalarına göz yummuştur. Benim oy verdiğim CHP de fırsatçılığa yer olmamalıdır. Aksine fırsatçıların çanına ot tıkamalıdır.
Özcan Nevres

Tatile Doğru

Salı günü torunum Can Nevres’in kep giyme töreninde bulunmak üzere Zonguldak’a gittik. Torunum üstün başarı ve takdir belgeleriyle süslediği sekiz yıllık ilköğrenimini tamamlamış oldu. Artık onun önünde daha zorlu bir süreç var. Lise ve üniversite yılları. Bakalım o yıllarda da sekiz yıllık eğitiminde olduğu gibi eğitimini takdirnamelerle ve üstün başarı belgeleriyle süsleyerek tamamlayabilecek mi? Halasının gösterdiği başarıyı onun da göstereceğinden eminim.

Torunum Can'ın Diploma Töreni

Torunum Can'ın Diploma Töreni için Zonguldak'a gittik.

Can-Diploma-Toreni-02

Bu yıl torunum Ege Nevres’te ilköğrenime başlayacak. Önümüzdeki yıllarda onun da başarılarını sitemde yayınlayacağımı ümit etmekteyim. Ömrüm yeterse neden olmasın? Bu arada eğitime yeni başlamış ve eğitimlerini sürdürmekte olan tüm öğrencilere başarılar dilerim. Geçtiğimiz yıllarda altı yaş uygulamasında büyük zorluklar yaşanmıştı. Beş yaş uygulamasının çok daha büyük sorunlar yaşatacağından eminim. Zira beş yaş grubu için hiçbir hazırlık yapılmamıştır. Beş yıl uygulaması için okullardaki sınıf sayılarını artırmak bile yetmez. Daha çok okul inşa etmek ve daha çok öğretmen sayısını arttırmak gerekir.
Durakta minibüs beklerken gözüm küçük çocuğa takıldı. Yaşını tahmin etmiş olmama rağmen annesine sordum. Küçük kız ilgimi çekmişti. Zira kıvır, kıvır saçlarıyla kızıma benziyordu. Dahası çocukta üstün zekâ belirtileri vardı. Annesi şu an dördü bitirip beşe girdi dedi. Demek ki önümüzdeki eğitim yılında o da okullu olacak dedim ve ekledim. Biz yedi yaşındaki torunumuzu tam dört yıl okula götürüp getirdik. Henüz beş yaşındaki çocuk okula nasıl gidip gelir anlamakta zorluk çekiyorum dedim. Çocuğun annesi biz de ne yapacağımızı bilemiyoruz dedi. Bilmemekte de haklıdır.
Çocuklarını fazlaca zeki bulup küçük yaşta okula gönderen aileler genelde hüsrana uğramışlardır. Zira sınıf arkadaşlarından küçük olması onların psikolojilerini olumsuz etkilemiştir. Oğullarım Özgür ile Barış daha ilkokul birinci sınıftayken okumayı kısa zamanda söktükleri için bir üst sınıfa almak istemişlerdi. Kabul etmedim ve bırakınız onları akranlarıyla okusunlar dedim. Okul yaşamında sürdürdükleri başarılar ne kadar haklı olduğumu göstermektedir. Üstün zekâlı çocuklar için özel sınıflar açılmış olsaydı bir üst sınıflara çocuklarımı göndermekte hiçbir sakınca görmezdim.
Yaşam bazı tutkularla güzelleşir. Bu tutkuların en başında çocuklarımızın ve torunlarımızın başarılarını izlemek gelir. Bu nedenle değil mi bu yaşımda Silivri’den çıkıp Zonguldak’a kep giyme töreninde bulunmak üzere gittim. Gittiğime de değdi. Çektiğim fotoğraflarla ve videolarla güzel anılarıma yenilerini kattım.
Torunum Can Nevres’in takdirnameleri ve başarı belgeleri ailelerin büyük ilgisini çektiği için sitemde en çok tıklanan torunum Can’ın fotoğraflar ve belgeleri oluyor. Her geçen gün tıklama sayısı artıyor. Dileğim tüm çocuklarımızın eğitimlerini takdirnamelerle ve üstün başarı belgeleri ile süslemeleridir.
Özcan Nevres

Bahçeli Evlerde Kuş Beslenemez mi

Halkçı Parti ilçe başkanı iken aynı zamanda partimizin belediye başkan adayı idim. En büyük destekçim ise Veteriner Profesör Mahmut Akkılıç idi. Mahmut Beyin en büyük destekçisi ise hayvancılıkla da ilgilenen çok büyük bir holdingdi. Bir sohbetimizde köylerde köylüleri gurk tavuk derdinden kurtaracak olan kuluçka makineleri üretmeyi düşündüğümü söylediğimde aman yapma bunu dedi. Salgın tavuk hastalıklarına neden olan köylerde yetiştirilen tavuklardır. Biz o tavukların kökünü kazmak istiyoruz. Söyledikleri pek inandırıcı gelmedi ama yine de inanmak zorunda kalmıştım. Hani derler ya, ak köpeğin pamuk tarlalarına zararı vardır. Meğer bu tavuk yetiştirmeyi önlemek işi tavuk çiftliklerine daha iyi bir getirim sağlamak içinmiş. Mahmut Beyin çabalamalarıyla evlerde kümes hayvanı beslemek yasaklanmıştı. Yasaklanmıştı ama yasak yalnızca kâğıt üzerinde kaldı.
Geçtiğimiz yıllarda tavuk gribi adını verdikleri bir salgın hastalık türemişti. O salgın hastalık yüzünden birçok tavuk çiftliğindeki tavuklar açılan derin çukurlara diri, diri gömüldüler. Tavuk çiftliklerinde salgın hastalığı önlemek için milyonlarca tavuk katledilirken bırakınız köyleri, şehir içindeki tavuklara dahi dokunan olmadı. İşin en ilginç yanı ise köylerde ve şehir içinde beslenmekte olan tavukların hiç birinde tavuk gribi hastalığı görülmedi.
Sağlık uzmanları sürekli hormonsuz gıda tüketilmesi gerektiğini söylüyorlar. Yaklaşık kırk yıl önce bir Fransız Profesör sağlıklı et yiyebilmek için evlerimizin balkonunda veya bodrumunda tavşan beslememiz gerekir demişti. Doğrudur. Zira yediğini ete en iyi çeviren hayvan domuzdan sonra tavşandır. Profesör doğru söylemiş ama ne yazık ki evlerde hayvan beslemek hiçbir ayırım yapmadan belediyelerce yasaklanmıştır. Yasaklara karşı saygılıyım ama adil olarak uygulanırsa. Bana yasak olan başkasına yasak değilse işte bunu kabul edemem. Bu nedenle belediyeye verdiğim dilekçeye bu gün yanıt geldi. Evim yerleşim alanı içinde olduğu için hayvan besleyemezmişim. Oysa çevremde birçok bahçeli evlerde tavuk, kaz, ördek ve köpek beslenilmektedir. Ne hikmetse onlara yasak uygulayan yok. Derler ya, tutulan kısrak harman döver. Bana uygulanan da öyle olmuş. Herkes evinin bahçesinde tavuk da besler köpekte. Bana gelince sen besleyemezsin diyorlar. Çünkü beni komşum şikâyet etmiş de ondan. Oysa bir konuda yasak varsa bu herkese eşit olarak uygulanır. Yasaklar şikâyet varsa uygulanır yoksa uygulanmaz diye bir kural olamaz. Gelişmiş ülkelerde de kümes hayvanı beslemek yasaktır. Buna rağmen çoğaltma amaçlı olmayan kümes hayvanları beslenmesine izin verilir. Yumurtası ve eti için tavuk beslenebilir. Yeter ki aralarında horoz olmasın.
Ne yazık ki ben sağlıklı et yiyebilmek için evimin terasında veya balkonunda ne tavuk, ne bıldırcın ve ne de tavşan besleyemeyeceğim. Bunun bir tek nedeni var. O da komşumun şikâyet etmesi. Komşuma sormaları gerekirdi. Komşunun terasında veya bodrumunda bıldırcın beslemesinin ne zararı var diye. Ama sormadılar. Bir zabıta ordusuyla evime gelip zabıt tuttular. Zabıt tutarlarken komşumun kayısı ağacının dallarının yarısının bahçeme sarkmış olduğunu görmediler bile.
Yasağa rağmen evimde dört tane keklik yavrusu besliyorum. Komşum şikâyet etse bile ben onları beslemeye devam edeceğim. Ya bu yasak tüm Silivri’de uygulanır.
Özcan Nevres

27 Mayıs Devrimi

27 Mayıs Devrimi
Bu gün yirmi yedi mayıs devriminin kırk ikinci yıl dönümü. Darbenin yapıldığı gün darbeyi yapanlara methiyeler yazanların bu gün kalemlerinden nefret akıyor. Demokrat Partiye yakınlığıyla bilinen bir gazetenin yazarı yirmi yedi mayısın bayram yapılmasını eleştiriyor. Doğal olarak eleştirecek tabi. Zira o Ege bölgesinde yayınlanan bir gazetenin patronunun hizmetindeydi. Yirmi yedi mayıs günü yayınlanan gazetenin ön sayfası tamamen Adnan Menderes’e övgüler ile doluydu. Zira gazete darbenin yapıldığı saatlerden önce baskıya girmişti. Darbeyi öğrenir öğrenmez de birinci sayfayı darbeyi yapanlara övgüler ile doldurmuşlardı. Darbeyi yapanlar ülkedeki kötü gidişe dur dediğini yazmıştı. O gazetenin patronlarının çıkardıkları ve Türkiye genelinde yayın yapmakta olan gazetesinde uzun yıllar köşe yazıları yazmış olan yazarı şimdi de yirmi yedi mayıs bayramının kaldırılmış olmasına alkış tutuyor. Peki, yirmi yedi mayıs darbesi gerekli miydi? Elbet de gerekliydi. Demokrat Partiyi yönetenler ülke ekonomisini batağa soktuklarında suçu kendilerinde aramamışlar, suçu CHP ye yüklemeye çalışmışlardı. Ülkeyi kardeş kavgasına sürklemişlerdi.
CHP nin devletçi ekonomisini beğenmeyen demokratlar akıllarınca liberal ekonomiye geçmişlerdi. Oysa ekonomisi gelişmemiş ülkelerde ekonomide devlet lokomotiftir. Yani ekonominin geliştirilmesindeki yükü devlet yüklenir. Yatırımlarda devletin eli çekilince yatırım yapılamaz olmuştu. On yıllık Demokrat Parti iktidarında devlet eliyle yapılmış tek bir fabrika yoktur. CHP nin demir ağlar ile ördüğü ülkemizde Demokrat Parti döneminde hemen, hemen hiç demir yolu yapılmamıştır. Gelişmiş ülkelerde ise en ağırlıklı ulaşım ağı demiryollarıdır. Zira demiryolları ile ulaşım ve nakliye karayollarına göre çok daha ekonomiktir. Demiryolu taşımacılığında karayollarındaki gibi her yıl model değiştirme gereği yoktur. Yetmiş küsur yılda demiryolu taşımacılığında bir tek kömürle çalışan lokomotifler yerine dizel lokomotifler çalışmaya başlamıştır. Bazı hatlarda ise elektrikli lokomotifler çalıştırılmaktadır. Görüldüğü gibi sık, sık model değiştirme zorunluluğu olmamıştır. Karayolları taşımacılığıyla rekabet edebilmek için yapılan yenilikler hiçbir şekilde karayollarında yapılanlarla kıyaslanamaz.
Demokrat Partinin toprak damlı ve kerpiç ev bırakmayacağız sloganıyla başlattığı sözde kalkınma programı adeta duvara toslamıştır. Beş yıl içinde savrukça harcanan paralar yüzünden ülke borç batağına saplanmıştı. Üstelik aldığı borçları zamanında ödeyemedikleri için de dış itibarlarını da yitirmişlerdi. Bu yüzden ülkede yokluklar yaşanmaya başlamıştı. O yıllardan günümüze gelen ve halen değerini kaybetmemiş olan oy fasulyem yedi buçuk lira/ hem kaynasın hem oynasın türküsü fasulye fiyatının otuz beş kuruştan yedi buçuk liraya fırlaması nedeniyle yazılıp bestelenmişti.
Yokluklar ve ekonomideki başarısızlıkları gözlerden kaçırmak için devlet radyosunda tüm yayın boyunca vatan cephesine iltihaklar adı altında aslı astarı olmayan kişilerin katılımları yayınlandı. Güdülen politika yüzünden insanlar demir kıratlar ve komünistler diye ikiye ayrılmışlar ve birbirlerine düşman olmuşlardı. Ülke büyük bir hızla kardeş kavgalarına sürükleniyordu. Yirmi yedi mayıs darbesini yapanlar bu kötü gidişe dur demekle kalmamış o dönemin en iyi Anayasasını bilim adamlarına hazırlatıp halk oylamasına sunmuşlardı. Tüm engellemelere rağmen halk Anayasaya kabul oyu vermişti. Ne yazık ki o çağdaş anayasa değiştirile, değiştirile kuşa döndürüldü.
Özcan Nevres

Ya Öyle mi Hanımefendi

Ya Öyle mi Hanımefendi
Şu evlenme programlarını eğlenceli bulduğum için izliyorum. Biraz da hep aynı konuyu işleyen, ağırlıklı olarak şiddet içeren dizi filmlerden nefret ediyor olmamdan kaynaklanıyor. Bu evlenme programlarında yurdum insanlarını çok daha iyi tanıma fırsatını buluyorum. Bu programları izlerken bir kadının eşine şirretçe hakaretlerini duyar gibi oluyorum. O ses diyor ki, adam bak şu kadına. Yaşı atmışı geçmiş ama evleneceği erkekten neler istiyor neler. Sen ne aldın bana be adam? Bedavaya gittim ben bedavaya. Adam bu hakaretleri sineye çekecek kadar sabırlıysa kavga çıkmaz ama mutlaka erkeğin içinde bir yara oluşturur. Eğer sabırsız biriyse sana yaptıklarım çok bile der ve esaslı bir kavga kızışır. Sonu boşanmaya kadar bile gidebilir. Bu nedenle bu programları yayınlatanları ve dolayısıyla RÜTÜK ü kınıyorum. Her kadın tam olarak olgunlaşmamış olabilir. Olgunlaşmamış olanlar bu programlardan çok kötü etkilenebilir. Bazı erkeklerin ve bazı kadınların bu evlilik programlarda aşağılanıyor olmaları da cabası.
Yirmili yaşlarda bir genç bir bayana talip olarak geliyor. Genç doğuludur ve doğulu geleneklerine ve göreneklerine göre yetişmiş. Bu nedenle talip olduğu hanıma ben evlendiğimde eşimin çalışmasını istemem deyince kıyamet kopuyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Oysa orada konuşması gereken talip olunan bayandır. Bir ara kıvrak bir hava çalındığında sahneye fırlayan, beyaz donunu göstere, göstere dans edip kıvıran bir hanım bu davranışlarıyla kendisini çok entel sayıyor ki delikanlıya bir hayli tepeden bakarak senin eğitimin ne diye soruyor. Delikanlı ilkokul deyince dansöz eskisi öyle bir burun kıvırıyor ki, inanılacak gibi değil. Mimikleri sanki ilkokul mezunundan adam mı olur diyor gibi. Delikanlı iyi bir yanıt veriyor ama dinleyen kim. Delikanlı yüksek okullarda okumakla adam olunmaz. Nice ilkokul mezunu var ki bazı üniversite mezunları eline su dökemez. Doğrudur. O bayana sormak gerekir. Gelmiş geçmiş yılların en büyük mimarı Mimar Sinan hangi üniversiteden mezun olmuştu? Ya on yıl iyi kötü Türkiye’yi yöneten Rahmetli Adnan Menderes ile Celal Bayar hangi üniversiteden mezundu? Ya medarı iftiharımız Yaşar Kemal hangi üniversiteden mezun olmuştu? Yaşar Kemal hayat üniversitesinden, yani Çukurova’nın pamuk tarlalarından mezun olmuştur. Yaşamın en ağır koşullarında yoğrularak kariyerini elde etmiştir. İlginçtir. Bu satırların yazarı da Yaşar Kemal gibi ortaokul ikiden terktir. Büyük yazarlarımızdan Orhan Kemal ise ortaokul üçten terktir.
İnsanın kendisini en iyi şekilde yetiştirmesi için ilkokul bir anahtardır. Bu anahtar iyi kullanılırsa her kapıyı açar. Bin dokuz yüz atmış altı yılında yüksek öğrenim gençleri bir münazara (tartışma) hazırlamışlardı. Dörder kişiden oluşan iki grup yarışacaktı. Grubun birinden son anda ayrılma kararı alan bir genç yüzünden tartışma programı başlamadan bitecekti. Son anda Halk Eğitim Merkezi Müdürü Kemal Bey beni önermiş. Grubun gençleri bana gelip katılmamı rica ettiklerinde ne yanıt vereceğimi bilemedim. Israr ettiklerinde tamam katılırım ama her bölümde son konuşmacı olursam dedim. Kabul ettiler. İş yerimi kapatıp tartışmanın yapılacağı salona gittim. Karşı grupta çok takdir ettiğim Sağlık Memuru Ahmet Özdemir adlı bir arkadaşım vardı. Sonradan iki dönem de Yatağan’a belediye başkanı seçilmişti. O gece çekilmiş olan fotoğraf halen www.ozcannevres.com adlı sitemde giriş sayfasında yayınlanmaktadır. Grubumdaki gençler dökülüyorlardı. Gerçi karşı grupta da durum pek farklı değildi. O grubun lokomotifi Ahmet Özdemir’di. Grubumda ise lokomotif bendim. Aldığım yüz puanla grubumun prestijini kurtarmış oldum. Bu da ilkokul eğitiminin yaşam boyu en iyi anahtar olduğunu gösterir. Gösterir ama o bayana bunu nasıl anlatabilirler?
Özcan Nevres

Saraçoğlu Stadyumunda Yaşananlar

Saraçoğlu Stadyumunda Yaşananlar
Önce Saraçoğlu kimdir ona bakalım. Şükrü Saraçoğlu 17 yıl boyunca Fenerbahçe Spor Kulübü’nün başkanlığını yapmıştır. 22 Temmuz 1998 yılında alınan kararla Fenerbahçe Stadı’nın adı Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu olarak değiştirilmiştir. Stadyuma adı verilen Şükrü Saraçoğlu’nun hizmetleri bu kadar mı? Onun en büyük hizmeti Varlık Vergisini koyarak sanayinin ve ticaretin Türk’lerin eline geçmesini sağlamasıdır. Şunu açıkça söylemekte yarar görüyorum. Ben yaşamımı radyo ve televizyon tamircisi olarak sürdürmemi Varlık Vergisine borçluyum. Geçimlerini sanatkâr, tüccar ve esnaf olarak kazananlar da mesleklerini bu yasaya borçludurlar. Zira o yasadan önce tüm ticari ve sanat işleri azınlıkların elindeydi. O yasa sayesinde bu tabu yıkılmıştır. Bu büyük devlet adamımızı tanımaya devam edelim..
1887 yılında İzmir’in Ödemiş ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Ödemiş’te okuduktan sonra İzmir İdadisi’ne girdi. Son derece zeki, çalışkan bir öğrenciydi. İzmir idadisini birincilikle bitirerek, Ankara’daki Mektebi-i Mülkiye’ye geçti. 1909 yılında Mektebi-i Mülkiye’ yi bitirerek İzmir Valiliği Maiyet Memurluğu’na atandı. İzmir Sultanisi’nde matematik-öğretmenliği yapan Saraçoğlu, 1911 yılında İttihat ve Terakki Ticaret Mektebi-i Müdürlüğü görevine getirildi.
Yurt dışında öğrenimini sürdürürken, İzmir işgal edilince Türkiye’ye gideceğini öğrendiği bir İtalyan gemisine kaçak binip yurda döndü. Ulusal Kurtuluş Hareketi’ne katıldı. Kuşadası, Nazilli ve Aydın yörelerinde kurulan Kuva-i Milliye hareketlerinin örgütlenmesinde çalıştı. Osmanlı Meclisi Mebus anı’na İzmir milletvekili olarak seçildiyse de, Saraçoğlu bu göreve katılmadı.
Saraçoğlu 1923’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne İzmir Mebusu olarak girdi.
Fethi Okyar kabinesinde Maarif Vekili, İnönü’nün 3 ve 4. hükümetlerinde Adliye Vekili ve 12’nci Refik Saydam hükümetinde Hariciye Vekili olan Mehmet Şükrü Saraçoğlu, 1942 yılında Refik Saydam’ın ölümü üzerine İnönü tarafından 9 Temmuz 1942 günü başbakanlığa atanarak hükümeti kurmakla görevlendirildi.
Fethi Okyar hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı yapan Saraçoğlu 1926’da Yunanlılarla kurulan Mübadele Komisyonu’na başkanlık etti. Başbakanlığına kadar kurulan bütün hükümetlerde görev aldı. Bu hükümetlerde Maliye, Adliye ve Hariciye vekilliklerinde bulundu. Saraçoğlu’nun 1932 yılında Paris’te Osmanlı borçlarının ödeme koşullarının saptanması görüşmelelerini Türkiye adına yürütürken görüyoruz. 1933’de bir antlaşma ile bu konuyu başarıyla ve batılı gözlemcilerin hayranlığı içinde bitirirken izliyoruz. Saraçoğlu’nun devlet adamlığı vitrinini süsleyen en değerli ve liyakatinin zirvesine vardığı bu anlaşma ile genç Türkiye Cumhuriyeti’nin maliyesi soluk aldı.
Genç Cumhuriyet’in devlet organlarının kurumlaşmasında da emeği geçen Saraçoğlu, bakanlıkları sırasında avukatlık, hâkimlik, İcra İflas Kanunlarını hazırlamış ve çıkartmış iş esasına dayalı cezaevlerinin oluşmasını ve ilk örnek olarak İmralı’nın kuruluşunu sağlamıştır. Barem ve Emeklilik kanunları da Saraçoğlu’nun zamanında oluşturulmuştur.
Refik Saydam’ın ölümü sonrasında Başbakan olan Saraçoğlu, bu döneminde de Cumhuriyet döneminin bütünsellik taşıyan seçim yasasını iki dereceli olarak hazırladı ve çıkarttı. Saraçoğlu istifa ederek Başbakanlığı Recep Peker’e devrettikten sonra 1 Kasım 1948 ve 22 Mayıs 1950 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yaptı.
1950 seçimlerinde parlamentoya giremeyen Saraçoğlu siyaseti bıraktı.
Saraçoğlu, 27 Aralık 1953’de İstanbul’da vefat etti.
Kadıköy’deki Fenerbahçe stadyumunda adı yaşatılan Şükrü Saraçoğlu tüm bu işleri başaran en değerli devlet adamlarımızdan biridir. O çağdaş bir Türkiye yaratmak için ömrünü adamış olan olağanüstü bir insandı. Stadyumda yaşanan olaylar mutlaka onun kemiklerini sızlatmıştır. Gerçi Demokrat Partililer onun kemiklerini çok sızlatmışlardı. Depremzedeler için inşa edilen bir mahalleye Saraçoğlu Mahallesi adı verilmişti. Demokrat Partili hatipler o evler Saraçoğlu’nun mülküymüş gibi propaganda yaparak geçmişteki büyük hizmetlerini karalamak istemişlerdir. Ne yazık ki seçmenlere bu yalanı inandırmayı başarmışlardır.
Not: Şükrü Saraçoğlu ile ilgili bilgiler www.kimkimdir.com sitesinden alınmıştır.
Özcan Nevres.

Anneler Günü

Anneler Günü
Öncelikle tüm iyi annelerin anneler günü kutlu olsun. iyi annelik topluma iyi ve hayırlı evlat yetiştirmekle mümkün olur. Dünkü Fenerbahçe-Galatasaray maçında yaşananlara baktığımızda iyi ve hayırlı evlat yetiştirmenin önemini çok daha iyi anlarız. O olayları yaratanlara sormak gerekir. Siz izleyici misiniz? Yoksa eşkıya mı? Onların yaptığını eşkıyalar bile yapmaz. Onları da doğuran eli öpelisi anneler değil mi? Demek ki o anneler çocuklarına topluma uyum sağlamanın ve saygılı olmanın erdemini kazandıramamışlar.
Bir zamanlar ben de gençtim. İnönü stadyumunda izlediğim maçların haddi hesabı yok. Hiçbir maçta dünkü maçtaki densizlikler gibi densizlik görmedim. Özellikle Fenerbahçe’nin hiçbir maçını kaçırmazdım. Bölük komutanım koyu bir Fenerbahçeli idi. Bir gün Fenerbahçe maçına gitmediğimi gördüğünde nedenini merak ettiğinden yanına çağırttı ve sordu? Neden maça gitmiyorsun diye? Her hangi bir nedeni yok dediğimde maça gidecek paran mı yok diye sordu. Hayır param var ama canım gitmek istemiyor dedim. İnanmamış olacak ki göster bakayım paranı dedi. Gösterince hadi bakalım doğruca maça, geldiğinde olanları bana anlatırsın demişti. Bölük komutanımın dahliyle hiçbir Fenerbahçe maçını kaçırmazdım. O dönemde de yoğun tezahürat olurdu. Ama hiçbir zaman kavgaya dönüşmezdi. En çok yuhalanan ve küfürlere maruz kalan maçın hakemleriydi.
Yıl bin dokuz yüz elli yedi. İnönü stadında milli maçımız var. Muhabere Komutanlığındaki subaylar, astsubaylar ve personel burası sana teslim deyip maça gittiler. Muhabere Komutanlığında tek başıma kalmıştım. Maça gidemeyeceğim için içim içime sığmıyor ama ne yapabilirdim. Komutanlığın kapısını kilitleyip gidemezdim. Tam o sırada komutan yardımcısı Binbaşı Ahmet Tunca geldi. Nerede bu millet dediğinde hepsi de maça gittiler dedim. Sen niye gitmedin deyince burayı kime bırakabilirim dedim. Hadi bakayım doğruca maça, ben burayı beklerim dedi. Harbiye binasının arkası zaten İnönü stadına bakıyor. Hemen arka kapıdan çıkıp koşarak stada giderken komutanlığımızın subayları ile karşılaştım. Komutanlığı biz sana bıraktık. Sen kime bıraktın diye sorduklarında Binbaşı Ahmet Tunca’ya dedim. İyi öyleyse dediler ve birlikte stada gittik. O maçta da çok büyük coşku vardı ama hiçbir olay olmadı.
Dünkü olayları yaratanlara sormak gerekir. Senin görevin olaylar çıkarıp tuttuğun takımın moralini bozmak mı? Yoksa oyuncuların moralini yükseltecek şekilde teşvik etmek mi? İlahi adalet diye bir kavram vardır. Siz maç öncesi hiçbir şekilde onaylanmayacak olayları yaratmamış olsaydınız belki de şampiyonluğu Fenerbahçe kazanacaktı.
Benim korkum stat yanındaki olayların yurt geneline yayılmasıydı. Şampiyonluğu kazanan Galatasaray taraftarlarının yapacakları taşkınlıklar büyük olaylara neden olabilirdi. Neyse ki korkulan olmadı. Ne yazık ki anneler günü öncesinde anneler ne evlatlar doğuruyor dedirtecek üzücü olaylar oldu. Bu nasıl taraftarlık ki devletin polisine saldıracak ve polis otolarını devirecek kadar gözleri dönüyor. Oysa polis orada o taraftarların can güvenliğini sağlamak için bulunuyordu. Heder edilen ulusal servete mi yanalım yoksa polisimizin uğradıkları saldırılara mı? Polis otolarını devirip zarar verenler yakalanıp zararı ödetmeli ki hak yerini bulsun.
Özcan Nevres