Zaman Her Şeyi Siliyor

Zaman Her Şeyi Siliyor
Zaman, zaman geçmişte yaşadıklarımı düşünüyorum. Bazı anılar o kadar silik ki? O anda keşke anılarımı yazmamış olmam yüzünden çok pişmanlık duyuyorum. Yaşamımın geçmişine en fazla beş yaşına kadar gidebiliyorum. Haliyle o yaşta henüz okuryazar olmadığım için anılarımı yazmaktan söz edilemez. Öyle anılar var ki adeta beynime kazınmış gibi taptaze duruyor. Henüz beş yaşındaydım. Babam ata bindikten sonra beni kucağına alarak koyun sürümüzün yazlık merası olan İnçe Şükrü’nün merasına götürmüştü. Göl kenarında koyun sürüsünü izlerken sürünün göle girdiğini gördüğümde koyunlar suda boğulacaklar diye imdat, imdat diye çığlık atmaya başladım. Babam koşarak geldi. Ne oldu? Neden bağırıyorsun diye sorduğunda koyunlarımız göle girdiler, boğulacaklar dedim. Babam kıçıma ömür boyu unutamadığım okkalı bir tokat patlattı. Ben de senin göle düştüğünü zannettim de koşarak geldim. Koyunların suda boğuldukları nerede görülmüş dedi? O olaydan sonra babam bir daha beni koyun sürümüzün yanına götürmedi.
Kayıkbaşı mevkiindeki bağımızdan Ormanbağları mevkiindeki bahçemize giderken Tabak Ali Beyin merasından geçerdik. Tabak Ali Beyin en sevdiği meyve dutmuş. Bu nedenle yaklaşık beş dönümlük bir arazide çeşit, çeşit dut ağaçları yetiştirmiş. Atımızdan inmeden ağaçların altına gider, tadı en güzel olan dutlardan bolca yerdik. Tabak Ali Beyin çiftliği Ege Üniversitesi için istimlâk edildiğinden dut ağaçları halen korunuyor mu bilmiyorum? Dut ağacı çok uzun ömürlü ve çok dayanıklı bir ağaçtır. Eğer kesilmedilerse o alanda halen dut ağacı var demektir. Günümüzde en çok dut ağacı Menemen’in Emirâlem mahallesinde vardır. Birçok Emirâlemli dut meyvesi sayesinde zengin olmuşladır.
Her hıdrellez babamın eniştesinin merasına giderdik. Değirmen deresinin kenarına kilimler serilir, yakılan koca bir ateşin üzerinde eniştemizin kestirdiği kuzu çevrilirdi. Balık yemek istediğimizde ise derenin suyunu ekin tarlasına çevirirdik. Büyük balıklar ekin saplarının arasında takılıp kalırlardı. Bize de ekin tarlasının içine girip balıkları toplamak kalırdı. Kuzu ve balık ziyafeti bittikten sonra Gediz’in kenarındaki söğüt ağaçlarının koyu gölgelerine yerleşirdik.
Her Pazar bisikletimle Emirâlem’deki regülâtöre giderdim. En büyük tutkum ana kanalın kenarındaki beton zeminde bisiklet sürmekti. Bisikletli biri benim yaptığımı yapmak istediğinde sakın yapma dedim ama aldırmadı. Kanalın dik yamacına girer girmez ana kanalın içine düştü. Kanalın tabanı balçık olduğundan tek başına çıkma şansı yoktu. Üstelik kurtulmak için debelendikçe daha da batıyordu. Biri ona sakın kıpırdama, ben şimdi seni oradan çıkaracağım dedi. Adam bir ağaçtan uzun bir dal keserek çocuğa uzattı. İki elinle sıkı, sıkı tut dedi. Çocuk tutunca asılıp bataklıktan çıkararak kurtulmasını sağladı. O olay bana da ders olmuştu. O tehlikeli oyunu bir daha oynamadım. Öğlen yemeği için babamın eski koyun sürüsü ortağı Süleyman Kâhyanın evine giderdim. O yıllarda evlerin kapılarında kilit olmazdı. Evde olmadıklarını belirtmek için kapının iki halkası ip ile bağlanırdı. Rabia teyzem her Pazar yemem için tarhana pişirip tel dolaba koyardı. Rabia teyzemizin tarhanası nefis olurdu. Koca kâse tarhananın tamamını yerdim.
Delikanlılığımda yine Emirâlem’e çok giderdim. O yıllarda kasap dükkânlarında mutlaka bir mangal yanardı. Kasabın beğendiğim yerden kestiği eti yanan mangalda pişirip yerdim. O yıllarda etler daha lezzetli miydi? Yoksa benim tat alma duygum mu zayıfladı bilemiyorum. Zira artık etlerde o yılların lezzetini bulamıyorum. Tavşan çiftliğim varken yediğim tavşan etlerindeki lezzeti bile arıyorum.
Yıl bin dokuz yüz kırk üç ve bir yaz günü idi. Menemen çok heyecan verici bir haber ile çalkalanıyordu. Almanlara ait uçan kale dedikleri bir savaş uçağı Yanık köy ovasına zorunlu iniş yapmış. Atı, eşeği, arabası olanlar yola koyulmuşlar. Akın, akın olay yerine gidiyorlardı. Babam atımızı arabaya koşup bizi de uçan kaleyi görmeye götürdü. Bir subay beni kucaklayıp uçağın içine aldı. Bana bombaların nereye konulduğunu ve nereden atıldığını gösterdi. O yıllarda uçağın alt tarafındaki kapak açılıp bombalar o delikten aşağı el ile atılıyormuş. Olayın tanığı olan bir köylü işini gücünü bırakıp her gelene uçağın inişini anlatıyordu. Pilot uçaktan inince köylüye burası neresi diye sormuş. Doğal olarak tarzanca sormuş. Köylü Türk, Türk deyince pilot yer uzanıp toprağı öpmüş.
O yıllarda koskoca Menemen’de saysanız on radyo çıkmazdı. Bu nedenle komşumuz haberlerde radyosunun sesini sonuna kadar açar ve komşularının haberleri dinlemesini sağlardı. Haberlerde en çok duyduğum konu ise, dikkat, dikkat Alman bombardıman uçakları şu yerleri bombaladı haberleriydi. Alman bombardımanları sınırlarımız çok yaklaştığında tüm sahillere yakın olan yerlerde geceleri karartma yapılırdı. Her hangi bir pencereden çok az bir ışık sızsa bile gece bekçileri kapıyı kırarcasına çalarak ışığı örtün uyarısı yaparlardı. O savaş yıllarında yaşanan kıtlık ise aklılardan hiçbir zaman silinmeyecektir.
Özcan Nevres

Hayvancılık Neden Zarar Ediyor

Hayvancılık Neden Zarar Ediyor
Cuma günü CHP nin yeni seçilen Silivri İlçe Başkanı Sayın Mümin Tuğlu’yu kutlamaya gittiğimde Avcılar ilçe örgütünden de bir grup da kutlamaya gelmişlerdi. İçlerinden biri hayvancılığın zarar ettirdiğini söyleyince, şeker fabrikalarını özelleştirme adına kapattırırlarsa haliyle hayvancılar zarar ederler. Zira en ucuz ve en besleyici yem pancar küspesidir. Ülkemizde artık çok az şeker üretildiğinden hayvancılara yeteri kadar pancar küspesi sağlanamıyor dedim. İçlerinden biri, hakikaten bir zamanlar her yerde küspe satılıyordu ama artık satan yok dedi. Küspe üretiminin çok yetersiz kalması yüzünden hayvan yemleri tahıl ürünlerinden yapılmaktadır. Tahıl ürünleri küspeye göre çok pahalı olduğu için yem fiyatları da pahalı oluyor dedim.
Ben evime şeker alırken mutlaka on beş, yirmi kuruş pahalı olmasına aldırmadan pancardan üretilmiş şeker alırım. Yerli üretimden yana olduğum için markasını yazmaktan imtina etmeyeceğim. Evime TORKU marka şeker alıyorum. DİASA mağazalarında her zaman bulunmaktadır. Bakınız TORKU Şeker Fabrikasının sahibi ne diyor? Özelleştirmek istediğiniz şeker fabrikalarının işletmesini bize verin. Türkiye’yi şeker ithal eden ülke olmaktan kurtarayım. Bu öneriyi ülkemizi yönetenlerin mutlaka dikkate almaları gerekir. Zira ihracat ile ithalatın arasındaki makas önlenemez bir hızla açılmayı sürdürmektedir. Ülkemiz dünyanın en önemli tarım ülkelerinden biri olmasına rağmen tarım ürünleri ithalatının kapıları sonuna kadar açılarak çiftçilerimizin zartar etmelerine neden olunmuştur.
Değerli okurlarım. Şeker deyip geçmeyin. Zira ülkemizde en çok tüketilen şekerli ürünlerdir. Bilindiği gibi şekerden türlü, türlü tatlılar üretilmektedir. Fiyatı çok ucuz olan tatlılardan kaçınmak gerekir. Zira o tatlılar GDO lu mısırlardan üretilen melas ile üretilmektedir. Hem sağlığımız, hem de tarımımız için pancardan üretilmiş olan şekeri yeğlememiz gerekir. Şeker üretimi tarımda çok önemli bir zincirdir. Şeker üretilen şeker pancarının tarımını yapan çiftçiler pancarı şeker fabrikasına göndermek için söktüğünde pancarın yapraklarından hayvan yemi olarak yararlanmaktadır. Pancarı işleyip şekere dönüştüren fabrika üretim aşamasında birçok insana iş sağlamaktadır. Ürettikleri şekerden toptancı ve perakendeciler ve tatlıcılar de para kazanmaktadırlar. Pancar işlendikten sonra posası küspeye dönüştürüldüğünden hayvancılara da ucuz ve besleyici yem sağlanmaktadır. Bu nedenle paramızı yabancı ülkelere kaptırmaktansa yerli üreticilerimizi desteklememiz gerekir. Üretmektense ithalatın yeğlendiği bir ülkede çocukların geleceği hiçbir zaman güvenli olamaz.
Sulu tarımın yapıldığı her yerde şeker pancarı üretimi yapılabilmektedir. Bu nedenle ülkemizin hemen, hemen her bölgesinde şeker fabrikaları kurulmuştur. Bizim fabrikalarımızda üretilen toz şekerler kristalize edilmiş olup ithal şekerlerden çok daha iyi tatlandırmaktadır. Bir gün eniştem çay bardağına kaşık, kaşık şeker koyarken bu ne biçim şeker böyle? Bu şekerin içine şeker koymayı unutmuşlar demişti. Ben de ona alırken dikkat et. Toz şeker iri taneliyse, yani kristalize edilmişse al. İnce olan toz şekeri alma. Zira almış olduğun bu toz şeker ithal şekerdir. İthal şekerler hiçbir şekilde yerli şekerimiz kadar iyi tatlandıramaz. Bu nedenle şeker alırken mutlaka yerli şeker almayı yeğlemeliyiz dedim.
Özcan Nevres

Ülkemiz Sahipsiz mi

Ülkemiz Sahipsiz mi
Dün gece bir televizyon kanalında bitkisel destek ürünleri öldürüyor mu konusunda bir tartışma programı vardı. Yirmi dokuz yaşında olan bir genç zayıflamak için kullandığı bitkisel bir ürün yüzünden can vermiş. Bu konuyu defalarca köşemde işlememe rağmen ne yerel, ne de genel yönetimlerde hiçbir hareket olmadı. Daha neyi beklediklerini anlamak olası değil. Bazı eczanelerde göz alıcı bir reklam herkesin dikkatini çekiyor ama görevlilerden aldıran yok. Nasıl bir gıda takviyesiyse anlayan beri gelsin? Reklamda on beş günde on beş kilo zayıflattığı yazılı. Buna inanalar korkusuzca bunu ve bunun gibi ürünleri alıp kullanmakta hiçbir sakınca görmüyor. Oysa onkoloji profesörü Sayın Erkan Topuz bakınız ne diyor? Eğer kilo vermek istiyorsanız ayda en fazla üç kilo verin. Daha fazla kilo vermek kansere davetiyedir. Nitekim son günlerde kansere yakalananların neredeyse tümü zayıflama sevdasında olanlardır.
Eğer sağlığımız için bitkilerden yararlanmak istiyorsak bunu doğal olarak kullanmamız gerekir. Kapsüle girmiş olanları değil. Geçmişte ağır bir karaciğer rahatsızlığı geçirmiştim. Karaciğerimi iflas ettiren ise safra kesesi ameliyatından sonra aşırı olarak kullandığım ağrı kesicilerdi. Beş bitkinin yapraklarını, köklerini ve kabuklarını kaynatarak yapmış olduğum kür sayesinde karaciğerim tekrar eski sağlığına kavuşmuştu. Rahatsızlığım sırasında hiçbir şekilde kapsüle girmiş bir ürün kullanmadım. Oysa bitkileri kapsüllere koyanlar Sağlık Bakanlığından üretim ruhsatı alamadıklarından, gerekli olan ruhsatı Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından almaktadırlar. Peki, bu gibi ürünlere ruhsat vermek Tarım Bakanlığının görevi olması gerekir mi? Bence görevi olmaması gerekir.
Tartışmaya telefonla katılan bir kapsül üreticisi yirmiden fazla sağlığa yararlı, gıda takviyesi ürün imal edip pazarladıklarını söyledi. Katılımcılardan bir Profesör Amerika’da bir ilaç üreticisi firma yüz bin dolar harcamayla ancak beş altı ilaca ruhsat alabiliyor. Sizin ürettiğiniz bitkisel gıda takviyesi ürünler gerçekten sağlığa yararlıysa satın onların formüllerini çok büyük paralar kazanın diyor. İlaç üreten firmalar yeni bir ilaç üretip piyasaya sürmek için en az on yıl araştırma yapıyor. Önce hayvanlar üzerinde deneniyor. Aşırı doz yüklenerek etkisinin ne olduğuna bakılıyor. Sonuçlar olumluysa bu defa gönüllü denekler üzerinde deneniyor. Yeni geliştirilen ilaç gerçekten sağlığa yararlı ise üretimi için ruhsat alınıp imaline başlanılıyor. Siz bu yirmi küsur ürünlerinizi hangi laboratuvarlarda araştırdınız ve hangi hayvanlar üzerinde denediniz. Gönüllü denekleriniz oldu mu diye soruyor ama üretici laf salatasıyla soruya gerektiği şekilde yanıt veremiyor.
İnsan sağlığı çok ciddi bir sorundur. Ben yaptım oldu mantığıyla adı ister ilaç olsun, ister gıda takviyesi ürün olsun. Yeteri kadar araştırma yapılmadıkça piyasaya sürülmemesi gerekir. Bu konuda en büyük sorumluluk RÜTÜK e düşmektedir. Hiçbir bilimsel değeri olmayan bu ne olduğu belirsiz ürünlerin reklamlarının yapılmasına, halkımızın kandırılmaması için dur demesi gerekir.
Bazı hastalıkların tedavisi çok uzun sürer. Bazı hastalıkların tedavisi mümkün olamaz. Uzun süren tedavilerde hastalar televizyonlarda yapılan reklamlara aldanarak, bitkisel gıda takviyesi ürünleri kullanmaya yönelmektedirler. Bu yöneliş kullanmakta oldukları tıbbi ilaçları olumsuz etkilediğinden, iyileşme olasılığı olan hastaları ölüme sürüklemektedir. Bu nedenle Sağlık Bakanlığı bu yanıltıcı reklamlara dur demelidir. Bu yapılmazsa kim bilir daha kaç insanımız hak etmedikleri bir şekilde ölümle kucaklaşacaklardır.
Özcan Nevres

Foçalı Yaşar Nine

Foçalı Yaşar Nine
Yaşar ninenin hastalığı ile ilgili haberi Menemenin Sesi gazetesinde okuduğumda geçmişte onunla yaşadıklarımızı anımsadım. Yaşar nine evimin sokağının köşesindeki taş evin sahibiydi. Daracık sokağımızın kaldırımını odunlarla doldurduğu için sokağımız iyice daralmıştı. Evinin avlusu olmadığı için caddenin kaldırımını çiçek saksıları ile işgal etmişti. Onunla komşu olduğum yıllarda nedense yıldızımız hiç barışmamıştı. İşi gücü beni ve eşimi sürekli kötülemekti. Ona göre Foçalı olmayıp da Foça’ya yerleşenler Foça’nın ahlakını bozuyordu. Kendisine dışarıdan gelenler sizin gırtlağınızı sıkarak evinizi arsanızı zorla mı aldı diye sordum? Aksine beş para etmeyen arsalarınızı ve evlerinizi sattığınızda zil takıp oynadınız. Bu sözlerimden sonra bir daha barışmamak üzere birbirimize darılmıştık. Ben ve eşim ona göre çok görgüsüz insanlardık. Evimizi ve arabamızı elektrik süpürgesi ile süpürecek kadar görgüsüzdük. Onun da evinde buzdolabı vardı ama görgüsüzlük olmaması için hiç kullanmamıştı. Nitekim buzdolabını komşusuna yirmi beş bin liraya satmıştı.
Fokai ve Huzur pansiyonlarının sahipleri iki kardeştiler. Geçmişte ikisi de babamın koyun sürüsünde çobanlık yapmışlardı. Bu nedenle sahipleri ile çok iyi görüşüyorduk. Bir gün Yaşar nine Huzur pansiyonunun bahçesinde oturmuş, bana ve eşime ha bire ver yansın ediyordu. Pansiyon sahibinin eşi kendisine benim dinlediğimi kaş göz işaretiyle anlatmaya çalıştıysa da o işaretlere aldırmayıp konuşmasını sürdürüyordu. Bir süre sonra işaretler etkisini gösterdi. Dönüp bakınca beni gördü ve konuşmasını kesti. Radyoyu neden kapattın. Ne güzel sokağımızdan haberler dinliyorduk dedim. Yok, be komşu kendi kendimize dereden tepeden konuşuyorduk. Bizde ne haber olacak ki dedi. O zaman ben kendi radyomu açayım sen dinle dedim ve anlatmaya başladım. Eğer bir daha beni ve eşimi böyle ipe sapa gelmez sözlerle karalamaya devam edecek olursan seni koca bir çuvalın içine koyacağım. Çuvalın içine taş doldurup denizin en derin olduğu yere atacağım. Tıpkı senin kedilere yaptığın gibi. Yok, be komşu dedi. Ben senin hakkında ne söyleyebilirim ki? Sakın söyleme, söylersen kedilerin başına gelenler senin de başına gelebilir dedim. Onun bizden olan bir tek dostu vardı. O da gelinimdi. Zira onun satmak için topladığı incirlerin gelinimden başka müşterisi yoktu. İncir zamanı aramızda küslük kalmazdı. İncir zamanı geçtikten sonra küslüğümüz devam ederdi. Ona sık, sık yiyecek vermem bile barışmamıza neden olmazdı.
Yabancı bir kadın torununun deniz simidini Yaşar ninenin odunları üstüne koymuştu. Kim tutar Yaşar nineyi. Kadına yapmadığı hakareti bırakmadı. O an ona hak ettiği dersi vermenin zamanı geldiğine karar verdim. Sokağa koyduğu odunların ve evinin fotoğraflarını çekerek Yeni Asır gazetesinde haber yaptım. Belediyenin tüm zabıta memurları, Belediye Tabibi ve başkan yardımcısı sokağımıza geldiler. O çevrede kirliliğe neden olan ne varsa kaldırılmasına karar verdiler ve bu arada bana da sitem ettiler. Bu kadının evinde tuvalet yapabileceğimiz hiçbir yer yok. Bu durumda ne yapabiliriz dediler? Ben de portatif bir tuvalet konulabilir dedim. Yaşar ninenin evine tuvalet yaptılar mı bilmiyorum ama sokağı daraltan odunlar kaldırılmıştı.
Sokağımızın fosseptik çukurları vidanjörlerle çekilip alınıyordu. Sokağımız çok dar olduğundan vidanjörler sokağımıza giremediğinden vidanjörü Yaşar ninenin evinin önüne park edip fosseptik çukurlarını hortumla boşaltırlardı. Arozözün eksozundan çıkan gazlar Yaşar ninenin çiçeklerine zarar verirdi. Yaşar nine koşarcasına kaymakamlığa ve belediyeye gider arozöz sürücülerini şikâyet ederdi. Arozöz sürücüleri Yaşar nineden bıkıp usanmışlardı ama Yaşar nine onları şikâyet etmekten hiçbir zaman usanmamıştı.
Şimdi Yaşar nine yaşlılığı ve hastalığı nedeniyle kavgalı olduğu komşularına muhtaç durumda kaldı. Komşuları geçmişi unutup ona mutlaka yardım elini uzatmalıdırlar. Yaşar ninenin bankada üç beş kuruşu varsa varlıklı biri olduğundan değil, para harcamasını bilmediğindendir. Aklı ermediğinden olsa gerek sahibi olduğu zeytinliği ve evini akrabası olduğunu söyleyen birine kaptırmıştı. Konu mahkemeye intikal etmişti ama nasıl sonuçlandığını bilmiyorum. Komşuları yardımcı olursa elindeki mal varlığı sayesinde ömrünün son günlerini huzur içinde geçirebilir. Halen Foça’da yaşıyor olsaydım geçmişteki kırgınlıkların üzerine bir sünger çekip ona her türlü yardımı yapardım.
Özcan Nevres

Kirlenen Dünyada Özlem

Çoğunlukla çarşıdan evime dönerken yürümeyi yeğlerim. Boğluca deresinin üzerindeki köprüden geçerken dereden akmakta olan iğrenç görünümlü suya gözlerim takılıyor. Yola devam ediyorum. Mimarsinan köprüsünün paralelindeki yoldan ilk defa yaya olarak geçiyorum. Tuzla deresinin üzerine geldiğimde akan suya bakıyorum. Her ne kadar suyu Boğluca deresinin suyu kadar iğrenç olmasa da küçümsenmeyecek kadar kirli olarak akmakta. Bu suları kirletenlere karşı neden belediye bu kadar umursamaz veya çaresiz anlamak olası değil. Gördüklerimden etkilenmiş olduğumdan olsa gerek yatma zamanı geldiğimde bir türlü uyku tutmadı. Kafama çocukluk yıllarında yaşamış olduğum anılar takıldı. Zira çocukluğumda yaşadığım dünya olabildiğince bakir ve temiz bir dünyaydı.
Yaz aylarında iki aylığına bağ evimize göçerdik. Gecelerimizi karpit lambası ile aydınlatırdık. Zira karpit lambasının ışığı gemici fenerimizin ışığından çok daha parlaktı. Bağ evimizin yanında kocaman bir kara incir ağacı vardı. İncir ağacının en yüksek dalına bir urganın ucunu bağladıktan sonra diğer ucunu arabacı düğümünden geçirirdim. O düğümün bir adı da asıldıkça sıkılaşan düğüm olarak bilinir. Urganın üzerine oturur, var gücümle urganın ucunu çekerek urganın bağlı olduğu dala kadar yükselirdim. Yükselme tamamlandığında ipi kontrollü olarak bıraktığımda hızla yere inerdim. Bu oyundan iyice yorulduğumda evimizin beş altı metre uzağındaki asmanın altına yatmaya giderdim. Asma bir çadır kadar büyüktü. Onun koyu gölgesi benim gündüzleri yaşadığım evimdi.
Yedi yaşındayken babam Ormanbağları mevkisindeki araziyi satın alıp sebze bahçesi yapmıştı. Bahçemizin kalıcı suyoluna babam deli eriğe aşılanmış erik ve vişne fidanları dikmişti. Kısa zamanda suyolunun kenarı deli erik fidanları ile dolmuştu. En büyük zevkim aşı mevsimi geldiğinde o fidanlara değişik meyve türlerini aşılamaktı. Hızla büyümüş olan bir deli erik fidanının üç dalından birine şeftali, birine kayısı diğerine de İtalyan eriği aşılamıştım. Eserim olan ağacı görenler bu ne biçim ağaç diye sorarlardı. Şeftali türleri içinde en çok sevdiğim domat şeftali olduğu için birkaç deli eriğe domat şeftalisi aşılamıştım. Hendek kenarlarına diktiğim ayva fidanlarına da değişik armut türleri aşıları yapmıştım. Kendi elimle aşıladığım ağaçların vermiş olduğu meyvelerin tadına doyum olmazdı. Belki de bana öyle gelirdi. Bağımızdaki iyi cins kara incirimizden aldığım gözleri bahçemizin hendeğindeki incir ağacına aşıladıysam da bağımızdaki kadar kaliteli ürün veren bir ağaca dönüştürememiştim.
Bahçemizde aydınlatmada artık karpit lambası kullanmıyorduk. Konuklarımız geldiğinde lüksümüzü yakardık. Konuklarımız olmadığında ise avlumuzu gemici feneriyle aydınlatırdık. Bahçemizi atlarımızla döndürülen su dolabının çektiği su ile sulardık. Yaz günlerinin aşırı sıcaklarında en çok gereksinimiz olan soğuk su idi. Susuzluğumuzu gidermek için suyolunun kenarına yüzükoyun uzanır, akmakta olan buz gibi sudan kana, kana içerdik. Öğlen paydosunda ise havuzumuzun buz gibi suyuna dalarak serinlerdim. Uyku saati geldiğinde ahırımızın toprak damına çıkmak için incir ağacını kullanırdım. Ağaca tırmanır, dama en yakın daldan dama atlardım. İniş yolum da aynı şekilde olurdu. Damda yatmanın avantajı yalnızca serinlemek için değildi. Sivrisinek saldırısından da kurtulurdum. Koyun sürüsü sahibi olduğumuz zamandan kalma kepeneğimiz benim yatağımdı. Yatağıma uzandığımda en büyük tutkum yıldızları saymaktı. O yıllarda gökyüzü pırıl, pırıldı. Gecenin sessizliğini çakal ve sırtlan sesleri bozardı. Her gece yıldızları saymayı tamamlayamadan derin bir uykuya dalardım. Her sabah gün doğmadan kalkardım. İlk işim tulumbamızın buz gibi suyu ile yüzümü yıkamak olurdu. Daha sonra ahırdan atları çıkarıp dolap kuyusunun yanındaki incir ağacının altına bağlayıp önlerine bolca yem koyardım. Belki de tertemiz bir dünyada yaşıyor olmam yüzünden yorgunluk nedir bilmezdim. Okula gidip gelirken üç buçuk kilometrelik yolu on beş dakikada aşardım. Hem de kestirim olan dağ yolundan.
Kayınvalidemin öldüğü gün Metro turizmin yazıhanesinden kayınvalidemin evine giderken ardaki kısa dik yolu çıkarken neredeyse tıkanıp kalacaktım. Nedeni ise sobalardan yayılan duman kokusuydu. Gel de arama o çocukluk yıllarındaki tertemiz dünyayı. Yakında tüm Menemen, ovası ile birlikte kömür kokusu ve külleriyle yaşanmaz olacaktır. Dile kolay. Bir termik santral bir günde doksan beş ton kömür yakacaktır. Yanan kömürlerden arta kalan küllerden koca bir dağ oluşacaktır. Rüzgârlar bu külleri esiş durumuna göre Menemen, Aliağa ve Bergama ovalarına taşıyacaktır. Yalnızca ovalarda yetiştirilen ürünler zarar görmeyecektir. İnsanların akciğerleri olabildiğince olumsuz olarak etkilenecektir. Böyle bir durum ile karşılaşmamak için bölge halkının kurulması tasarlanan termik santrallerine karşı tam bir dayanışma içinde karşı çıkmalıdırlar. Bunu başaramazlarsa bedelini yoksulluk ve hastalıklarla öderler.
Özcan Nevres

Dayanılmaz Bir Acı

Dayanılmaz Bir Acı
Bu gece face book’da çok acı bir haber ile karşılaştım. Değerli kardeşim, arkadaşım Ali Bektaş Girgin’in ölüm haberiydi bu. İnanamadım ve mail adresine bir mesaj gönderdim. Sevgili kardeşim Ali, ne olur bana okuduklarımın yalan olduğunu yaz dedim. Daha sonra onun bir kolej arkadaşının telefonuna ulaştım ve sordum. Face book’da okuduğum doğru mu diye? Maalesef doğru dediğinde inanın şok oldum. Onun için bir arkadaşının bizi bu kadar erken bırakıp gitmeyecektin diye yazmış olduğu yazıya katılmamak olası mı?
Ali Bektaş Girgin ile bana Bağımsız Aday Deli Osman başlıklı öyküm için attığı mesaj sayesinde tanışmıştım. Mesajında ben Muğla’nın Yeşilyurt beldesinde doğdum. Babamı ziyarete gittiğimde sizin öykünüz Devrim gazetesinde yayınlanıyordu. Babam bu anlatılanların Muğla’da yaşandığını ve sizi çok iyi tanıdığını söyledi. Öykünüzden çok etkilendim. İzin verirseniz öykünüzü İngilizceye çevirip sitemde yayınlamak istiyorum diye yazmıştı. Dilediğiniz gibi çevirip dilediğiniz yerde yayınlayabilirsiniz diye karşılık vermiştim. (Çevirisini www.ozcannevres.com da okuyabilirsiniz) Mesajında ayrıca sizin Giritli bir ailenin çocuğu olduğunuzu ve uzun yıllar Muğla’da yaşadığınızı öğrendim. Benim babam da Girit göçmenidir diye yazmıştı. O yazışmayı yaparken eşim ben Yeşilyurtlu Girginleri tanıyorum. Hatta onlardan biri Amerikalı çok güzel bir bayanla evlenmişti dedi. Kendisine eşimin söylediklerini söylediğimde evet o kadın benim annem ve birçok Türk’ten daha Türk’tür demişti.
Ali Bektaş Girgin ile akrabalarımdan Hakkı Üner Menemen’e gittiğimde benimle tanışmak istediklerini yazmışlardı. Yenifoça Gencelli’de yaşamakta olan kız kardeşime konuk olduğumda ikisiyle de Menemen’de buluşmak üzere randevulaştık. Önce sizi Giritli bir arkadaşımın lokantasına götüreceğim. Orada Girit geleneğine uygun yemekler yiyeceğiz. Daha sonra da bir başka Giritlinin kahvehanesine götüreceğim. Böylece birçok Giritli hemşerimizle tanışmış olacaksınız dedim. Yemekten sonra kahvehaneye gittik. Birçok Giritli ile selamlaşıp konuşmak Ali Girgin kardeşimin çok hoşuna gitmişti. Hoşuna gitmesinin nedeni ise Muğla’da kendilerinden başka yaşayan Girit göçmeni hemen, hemen yok gibi olmasındandı. Daha sonra hep beraber önce Kubilay anıtına, ardından da bana ve kardeşlerime ait olan arsamıza gittik. Orada fotoğraflar çektik, çekildik. Arsamızdaki Kıbrıs akasyasından çiçekler ve defne ağacından dallar kestik. Hangimizin aklına gelirdi bir gün ummadığımız bir şekilde Ali Bektaş Girgin’i zamansız yitireceğimiz. Oysa daha kırk yedi yaşındaydı. Geride anısını yaşatacak Kubilay anıtında ve arsamızda çektiğimiz fotoğraflar kaldı.
Face book’daki Ali Bektaş Girgin hakkındaki şu kısa bilgi onun ne kadar değerli bir insan olduğuna anlatmaya yeter de artar bile. İTÜ Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi’de okudu İzmir’de yaşıyor Memleketi Brüksel1 Kasım 1965 tarihinde doğdu Türkçe, İngilizce, Fransızca, Felemenkçe, İtalyanca biliyor. Burada belirtilmeyen Muğla’da doğmuş olduğudur.
Adı üstünde, fani dünya. Er geç hepimizin başına gelecek bir olgu ama böylesine zamansız bir olüm olunca acısı çok büyük oluyor. Nur içinde yat sevgili kardeşim Ali. Toprağın bol olsun.
Özcan Nevres

Magandaya Bak Magandaya

Magandaya Bak Magandaya
Ben çöplerden nafakalarını çıkaran insanlara çok saygı duyarım. Zira onlar geri kazanımı mümkün olan her şeyi bir eşeğin bile çekmekte zorlanacağı el arabalarıyla çöp toptancısına götürerek nafakalarını çıkarırlar. Arabamla giderken yolumu kapatmış olan geri dönüşümcülerin yolu açmasını sabırla beklerim. İnanılır gibi değil ama ne yazık ki gerçek bir maganda terörüne tanık olduk. Ağır yüküyle yoluna devam etmekte olan çöp toplayıcısından kamyonet sürücüsü maganda yolu hemen açmasını ister. Sanki yol babasının malıymış gibi. Çöp toplayıcısı, magandanın bu isteğine karşı yolu hemen açamadığından maganda gaza basar ve çöp toplayıcısıyla birlikte geri dönüşüm çöplerinin üzerinden geçer gider. Bu vahşet olayı kameralar tarafından görüntülenmeseydi belki de olay trafik kazası olarak işlem görecekti. Oysa bu magandanın yaptığı bilerek, eski deyimiyle taammüden adam öldürmeye tam teşebbüstür. Çöp toplayıcısının şansı varmış ki üzerinden kamyonet geçtiği halde yaşamını yitirmemiş. Bu zavallı adamın yaşamı sürecek ama nasıl? Kırılan omurgası onarılsa bile bir daha o ağır yükleri taşıyarak nafakasını çıkarabilecek mi? Sanmıyorum. Zira omurga kırılması ömür boyu sakatlığa neden olabilir. Merak ediyorum. Bu magandaya işlediği suçun cezası verilirken sürücü ehliyetine ömür boyu el onulacak mı? El konulmadığı takdirde bu magandanın bir daha aynı şekilde kızdığı adamı veya adamları ezmeyecek mi? Yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla bu gibi insanlar yaptıklarını defalarca tekrarlar. Bu nedenle bu gibi insanların sürekli gözaltında tutulmaları gerekir. Araç kullanmalarına izin verilmemelidir.
Magandalar artık Büyük Millet Meclisine bile girdiler. Hem de milletvekili danışmanı olarak. Bu danışmanlık ne iştir? Anlayan beri gelsin. Bir insan milletine hizmet etme becerisinden yoksun ise milletvekilliğine neden aday olur? Bu danışmanların hangi konularda uzmanlıkları var ki koskoca milletvekillerine danışman olabiliyorlar. Geçmişte belediye başkanlığına aday olduğumda kesinlikle her hangi bir danışmana gerek duymadım. Bir akrabam belediye başkanlığına aday adayı olmuştu. Ünlü bir şarkıcımızın ağabeyinden dolgun bir ücret karşılığında danışmanlık hizmeti almaya başlamıştı. Akrabamı uyardım. Danışmanın senin önseçimi kaybetmene neden olacaktır dediğimde bana yanlış düşündüğümü söylemişti. Yapma dedim. Seçmen bu aday adayı bu kenti yönetme becerisinden yoksun ki daha seçilmeden danışmanından yardım alıyor derler. Beni dinlemedi ve ön seçimde hezimete uğradı. Bir insan ne kadar bilgili olursa olsun. Böyle bir yerel seçimde seçmeni iyi tanımadığından çok büyük hatalar yaparlar. Bu nedenle bir insan topluma hizmet için kollarını sıvamadan önce, aday olduğu konuda kendisini en iyi şekilde yetiştirmesi gerekir. Hasbel kader seçilecek olursa hizmet etmek için seçildiği görevde asla başarılı olamazlar.
Silivri Belediyesi yöneticileri eski festival alanında ne yapmak istiyorlar? Belediyeyi yönetenler Silivri’ye çağdaş bir yönetici gözüyle baksınlar. Silivri’de halkın yaz aylarında serinleye bilecekleri bir park var mı? Çocuklara ve yetişkinlere havuz keyfi yaşatacak bir havuz var mı? Bu iş için eski festival alanı en ideal bir alan değil mi? Oysa belediye ne yapıyor? Çay bahçelerine alanlarını genişletme olanağı sağlıyor. Çay bahçeleri de yaza hazırlıklarını bahçelerinde görsel kirlilik yaratacak olan şemsiyelerle yapıyorlar. O şemsiyelerin altında oturmanın, ağaç gölgesinde oturmak kadar keyif verici olacağını hiç sanmıyorum. Oysa bu günkü teknolojide koca, koca ağaçlar köklerine zarar verilmeden toprağıyla başka bir yere taşınabiliyor. O halde neden şemsiye? Doğru olanı ağaç nakletmek değil mi?
Yaz kapıda sayılır. Zira zaman çok hızlı geçiyor. Boğluca deresi ise en az eskisi kadar kirlilikle akıyor. O kirliliğe neden olanlara belediyenin hiçbir yaptırımı yok. Görünen o ki, bu yaz sahilde gezenler ve çevresinde yaşayanlar yine Boğluca deresinin burun tıkatan kokusuyla yaşamaya mahkûm olacaklar. Denizde kirlilik ise yine diz boyu. Sahildeki tek olumlu çalışma RİSOS adlı tesisin yıkılmaya başlanmış olmasıdır. Sahildeki elli metre yasağın içinde kalan binalar da temizlendiğinde sahilde boydan boya göze hoş gelen iç açıcı bir düzenleme yapılmalıdır.
Özcan Nevres

Yok Ettiğimiz Geleneksellerimiz

Yok Ettiğimiz Geleneksellerimiz
Çocukluğumda sokak sütçüleri vardı. Bunların çoğu inek sahibi kişilerdi. Günde iki defa sağdıkları sütü daha süt soğumadan satmaya çıkarlardı. Bunların en renkli siması Giritli Hüseyin Ağa idi. Onu kızdırmak için Hüseyin Ağa senin sütün bozuk dediklerinde senin ananın sütü bozuk diye karşılık verirdi. Ne Hüseyin Ağanın ve ne de diğerlerinin sütlerinde hiçbir hile olmazdı. Tüketiciler aldıkları sütü evlerinde yoğurtla mayalayıp en lezzetli yoğurdu yaparlardı. Yoğurt yapmayı külfet sayanlar yoğurdunu yanlarında getirdikleri tabaklara koydurttukları yoğurdu mandıralardan satın alırlardı. Mandıradan yoğurt alıp evine dönmekte olan çocuklara tabağın altına yirmi beş kuruş yapışmış al onu derlerdi. Amaçları çocuğu aldatıp yoğurdu döktürmekti. Aldanan olduğunu sanmıyorum ama her zaman unu söylerlerdi. Zamanla havadan para kazanma hırsı yüzünden sattıkları süte su katanlar yüzünden sokak sütçülüğü itibarını kaybetti. Tüketiciler UHT sütleri kullanmaya mahkûm edildi.
Yoğurduyla ünlü üç ilçemiz vardır. Birincisi Menemen, ikincisi Silivri, üçüncüsü ise türküsüyle ünlü Silifke’dir. Menemen ve Silivri yoğurt üretimindeki ünlerini manda besiciliği yüzünden kazanmışlardı. Geçmişte Ulucak ovasında bataklıklar vardı. Tıpkı Terkos gölünün yakınındaki bataklıklar gibi. Zamanla pamukçuluğun gelişmesi yüzünden Ulucak’taki bataklıklar kurutulunca manda besiciliği de önemini kaybetti ve manda besiciliği yapılmaz oldu. Terkos gölü yakınındaki bataklıklarda çeltik tarımı yapılmaya başlanınca da manda besiciliği yapan çok azaldı. Besiciliği sürdürenler sağdıkları sütü yoğurt yaparak pazarlamaya başladılar. Manda besiciliği yok olunca üstü yarım santim kaymak bağlayan yoğurt üretimi de tarihe karıştı. Menemen’de şehir içi mandıracılığı halen sürdürülmektedir. Büyük şirketlerin karşısında yenilmemek için ellerinden geldiğince kaliteli yoğurt üretmeye devam etmektedirler. Evlerinde yoğurt yapmak isteyenler bu mandıralardan seyyar süt satıcılarından çok daha ucuza süt alabilmektedirler. Mandıralar aldıkları süte her zaman derece vururlar. Eğer sütte hile varsa o sütü almazlar. Bu nedene mandıralardan süt alanlar aldanmazlar. Silivri’de ise merkezde tek bir mandıra bile kalmamıştır. Sokaklarda süt satan sütçü ise hemen, hemen yok denilecek kadar az. Bu yüzden yoğurtmatiğimle yoğurt yapımını UHT sütlerle sürdürmekteyim. Yine de eski lezzeti aratmayacak kadar lezzetli yoğurt mayalaya biliyorum.
Lokma denilince akla İzmir lokması gelir. Geçmişte her pastanede börekle birlikte lokma da satılırdı. Lokmanın üzerine biraz da kadayıf veya baklava şurubu döktüklerinde lokmanın tadına doyum olmazdı. Menemen’de halen lokma geleneği sürdürülmekte olsa da artık pastanelerde lokma satılmıyor. Özel günlerde hayır için lokma döktürüp dağıtanlar olmasa o güzelim sanat da yok olup gidecek. Yakın zamana kadar lokma işini lokma ustaları yaparlardı. Bildiğim kadarıyla en iyi lokmayı Giritli Hüseyin usta döküyordu. Babamın lokmasını bu yüzden ona döktürmüştük. Babam öldüğünde Lokma dökme işini Hüseyin ustaya verdik. Nevres apartmanı üç ana caddenin kesiştiği yerdedir. Bu yüzden araba trafiği kadar yaya trafiği de yoğundur. Hüseyin usta takımlarını getirip apartmanın girişine koydu. Kazana döktüğü iki teneke yağı ocakta kızmaya bıraktığında lokmanın hamurunu hazırladı. Hamur kabarmaya başladığında yağ da iyice kızmıştı. Hüseyin ustanın elleri müthiş bir hızla yağın içine hamur topakları atıyordu. Pişen lokmalar kapı önüne koyduğumuz masanın üzerindeki leğene dökülüp gelip geçenlere dağıtılıyordu. Hem de üzerlerine bolca şurup dökerek. Lezzetli lokmalar sayesinde bolca hayır duaları almıştık.
Oldum olası lokma yemeyi bol şuruplu olma kaydıyla çok severim. Küçük oğlumla Bakırköy’de dolaşırken bir tabela gözüme ilişti Tabelada İzmir Lokması yazıyordu. Oğlumla birlikte daldık lokmacıya. Garsondan iki porsiyon lokma istedik. Gerçekten İzmir lokması yiyeceğimi zannettiğimden hayal kırıklığına uğramıştım. Garsona siz bu lokmalara İzmir lokması mı diyorsunuz diye sordum? Evet deyince sen veya patronun hiç İzmir’de lokma yediniz mi? diye sorduğumda hayır yanıtı aldım. O halde patronuna söyle İzmir’e yolu düşerse Karşıyaka sahilindeki lokmacıdan lokma yesin. Ancak o zaman İzmir lokmasının ne olduğunu öğrenir dedim. Neden bu insanlar taklit ettikleri ürünün aynısını yapmazlar da yalnızca ismini taklit etmekle yetinirler? Lokmacılığın özünü öğrenip o sanatın sonsuza kadar yaşamasını sağlasalar daha iyi olmaz mı? Otuz yıl öncesine kadar İstanbul sokaklarında bir sırığın iki ocuna bağlanmış askılarda tepsi içinde olabildiğince lezzetli ve sağlıklı yoğurt satılırdı. Büyük firmaların süt ürünleri pazarına girmeleriyle artık o lezzetli ve sağlıklı yoğurdu yeme şansımız kalmadı. Sayın Profesör Erkan Topuz ne diyor? Kutu sütü içmeyin. Bulabilirseniz sokak satıcılarından süt alıp için. Kutu sütü kullanmak zorundaysanız içmeyin yoğurt yapın. Nedeni ise süt yoğurt ile mayalandığında sağlığa zararlı maddelerin tamamı yok olmuyorsa da iyice azalıyor. Sağlığımız için Sayın Erkan Topuz’un sözlerine uyum sağlamalıyız.
Özcan Nevres

Adalete Bak

Adalete Bak
Adalet ve Kalkınma Partisinin enerji bakanı doğalgaza zam söylentileri hakkında bakınız nasıl bir adalet sergiliyor. Sayın bakan diyor ki zam haberleriyle doğalgaz kullanıcılarının psikolojisi kötü etkileniyor. Biz doğalgaza zam yapmıyoruz. Dünya piyasasında petrol fiyatlarının artışına ve döviz kurlarının yükselişine göre fiyat ayarlaması yapıyoruz diyor. Sayın bakanımıza sormak gerekir. Petrol ve döviz fiyatları yükseldikçe hayat pahalılığı da artıyor. Adil olmak için memurun, işçinin ve emeklilerin maaşlarının da artması gerekmez mi? Tüm çalışanların umudu çıkarılacak olan ve bir türlü çıkarılamayan intibak yasası bakalım çalışanlara ve emeklilere ne getirecek? Kuş mu çıkacak civciv mi? Bana kalırsa yumurta cılk olduğundan ne kuş ne de civciv çıkmayacak. Bu nasıl adalet ki milletin vekili yan ödemelerle ve kendilerine sağlanılan olanaklarla aylık gelirleri yaklaşık yirmi beş bin lirayı buluyor. Vekilinki bu. Ya asilinki ne? Asgari ücret yedi yüz lira. Yani vekilin almakta olduğunun yaklaşık otuz altıda biri. Peki, bunun adalet neresinde? Vekilin maaşı söz konusu olduğunda şipşak fotoğraf gibi anında gereken yapılıyor. Memura, işçiye ve emekliye gelince yıllardır bir türlü gerçekleşemiyor.
Halkımızda bir inanç vardır. Neredeyse her işleri için geç olsun ama güç olmasın derler. Televizyonlarda insan sağlığını tehlikeye sokacak gıda takviyesi adıyla birçok ne olduğu belirsiz ürünlerin reklamları yapılmaktadır. Doktor Mustafa Eraslan’ın uzun süredir reklamını yaptığı PANAS adlı ürün sağlık bakanlığınca toplattırıldığı halde reklamları tam gaz devam etmektedir. Yani sağlık bakanlığınca sakıncalı bulunan ürünün pazarlaması halen devam etmektedir. Oysa sakıncalı bulunan bir ürünün satışı kesinlikle önlenmelidir ama ne yazık ki bir türlü satışı önlemiyor. Bu tür ürünleri piyasaya sürenler üretim iznini ilaç değil gıda takviyesi adı altında tarım bakanlığından almaktadırlar. Nedeni ise sağlık bakanlığı bu tür ürünleri sağlığa yararlı olmadığı gerekçesiyle ruhsat vermemesidir. Ürettiklerini satabilmek için yasal boşluklardan yararlanmaktadırlar. Bu ürünler hakkında ne yapılacaksa bir an önce yapılsın. Geç kalmak temiz değil, olabildiğince zararlı olur.
Bal reklamları tam gaz devam ediyor. Bir süre önce üç kavanoz balı yüz liraya satanlar, kavanoz sayısını dörde çıkardıklarında şöyle yazmıştım. Yakında dört, beş olur, altı olur demiştim. Yazdığım gibi kavanoz sayısı beşe çıktı ve yanında tahminen yüz gram polen veriyorlar. Marketlerde bir kavanoz bal on ile on beş lira arasındadır. En pahalı satılan baldan yüz liraya yaklaşık yedi kavanoz bal alınır. Bal konusunda aklıma bir olumsuzluk daha takılıyor. Anımsanacağı gibi geçtiğimiz yıllarda Avrupa’ya ihraç edilen ballar, ballarda afla toksin olduğu için geri gönderilmişti. Geri gönderilen ballar hakkında yetkililerden imha edildiğine dair hiçbir bilgi verilmemişti. Kesin olarak inanıyorum ki bu ballar iç piyasaya sürüldü ve tüketicilere afla toksinli ballar yedirildi. Bal üretimi çok zor olan bir üründür. Kavanozu on liraya kadar bal satılıyor olması düşündürücüdür. Üretilen ballar halen Avrupa kriterlerine uymadığı için satılamadığından mı bu kadar ucuz oluyor?
Temel gıda süttür. Ne yazık ki UHT sütler yüzünden süt en sağlıksız ürün oldu. Onkoloji profesörleri halkımızı ve süt ürünlerini işleyip satanları uyardıkları halde kimsenin aldırdığı yok. Dün gece bir televizyon kanalında yine süt konusu vardı. Sunucu UHT sütler kansere neden oluyor mu diye sorduğunda profesörün yanıtı evet olmuştu. Gerekçesini de şöyle açıkladı. UHT sütler yüz yirmi ile yüz kırk derece arasında ısıtılıp sıkıştırılıyor. Bu şekilde içindeki sağlık için gerekli olan mineraller sağlığa zararlı hale dönüşüyor. Sütün sağlıklı olması için uzun ömürlü süt yerine eskisi gibi günlük sütler tüketicilere ulaştırılmalıdır. Yani iki günde bozulan sütler yeğlenmelidir. Sokak sütleri zararlıdır diye, diye insanlarımıza asıl sağlıksız olan süt ürünlerin tüketilmesini önerdiler. Bu öneriye hangimiz aldanmadı ki? Süt halkımızın temel gıdasıdır. Süt Endüstrüsü Kurumu özelleştirileceği gündeme geldiğinde Genel Müdür Mustafa Akkoç bana şöyle demişti. Böyle bir şeyi yapamazlar, yapmamalıdırlar. Eğer özelleştirilirse bu cinayet olur. demişti. Ne yazık ki özelleştirilerek tüketicilere sağlığa zararlı sütleri tükettirdiler. Ne güzeldi o SEK in ürettiği sütler. Yarım litrelik cam şişelerde depozitolu olarak satılırdı. Çok güzel yoğurdu olurdu. Dahası içinde hiçbir katkı maddesi yoktu. O günlerin geri gelmesi dileğiyle.
Özcan Nevres

Muazzez Hanım

Muazzez Hanım
Muazzez hanım kendince çok kültürlü ve çok da güzel bir kadın. Bana göre ise dokuz kelle sarımsakla yenmez. Benim ayda üç milyar lira gelirim var. Benimle evlenecek olanın gelir bakımından bana denk olması gerekir diye höykürüyor. Çok kültürlü olduğu için olsa gerek halen milyarla milyonu ve bin lirayı karıştırıyor. Bana göre ruhsal sorunları olan bu kadın evlenme programına evlenmek için değil, egosunu tatmin için katılmış. Evlilik paylaşımcılıktır. Eğer eşler arasında benim param senin paran diye bir ayırım yapılıyorsa o evlilikten hayır gelmez. Nitekim Muazzez Hanım bas, bas bağırarak ben kırk sene tırnaklarımla kazıya, kazıya bu serveti yaptım. Bana kimse servetime ortak olmak için gelmesin diyor. O arada gerçek bir hanımefendi ben de buraya evlenmek için geldim. Benim evim var. Benimle evlenmek isteyen beyefendinin evi yoksa evimi onunla seve, seve paylaşırım. Ne ev isterim ne de takı diyor.
Muazzez Hanım beş yıl önce kapanmış. Kapalı olduğu için de kendisine talip olanların haddi hesabı yok. Tümünü aşağılıyor. Kolay karşılanmayacak taleplerde bulunuyor. Kalın bilezikler, çok taşlı yüzükler istiyor. Hem de nerede? Evlenme programında. Gelenler mutlaka benim gibi düşünüyorlardır. Bu kadın takıları alıp kaçar mı diye? O nedenle isteğini kabullenecek bir babayiğit, daha doğrusu bir ahmak henüz çıkmadı. O arada bir genç hanım efendi siz gösteriş için kapanmışsınız. Dini inancı nedeniyle kapanmış olan bir kadının gerdanı açık olmaz. Oysa senin gerdanın açık diyor. Belli ki sen kendine koca bulmak için kapanmışsın. Muazzez Hanım avazı çıktığı kadar bağırıyor. Sen benim giyimime kavuşamazsın diyor.
Eğer bu kadın o programda değil de Esra Erol’un evlilik programına katılmış olsaydı Esra Erol onu kolundan tutup salondan atardı. Zira Esra Erol böyle bir insanın genç kızların onuruyla oynanmasına asla izin vermez. Düşünün ki binlerce kızımız nişanlandığında ne kolları bileziklerle doldurulmuş ve ne de tek taşlı veya çok taşlı yüzüklerle parmakları donatılmamış. Boynuna bir gerdanlık bile takılmamış. Bu durumda kızlarımız atmış yaşını aşmış kadınlar bu kadar ağır isteklerde bulunuyorlarsa ve bazıları da böyle bir eş adayı bulabiliyorlarsa biz bedavaya gittik diye düşünmezler mi? Birçoğu bunalıma girmezler mi? Programda yorumculuk yapan bir hanım ben üç kitap yazdım. Burada o kadar çok şeyler öğreniyorum ki, dördüncü kitabımı burada öğrendiklerimle yazacağım diyor. Esefle söylüyorum. Ben de bu yaşıma gelinceye kadar böylesine bir kepazelikle karşılaşmadım. Aklıma takılan ise RÜTÜK ün görevi ne? Yalnızca reklam gelirlerini kontrolden ibaret mi? Basit, sıradan bir küfür yüzünden kanal karartan RÜTÜK nedense bu kepazelik karşısında olabildiğince sessiz kalıyor.
Evlilik programı yaptıran televizyonların kanal yöneticileri evlilik programının sosyal bir dayanışma olduğunu söylüyorlar. Bana göre ise bu programlar sosyal paylaşım değil, sosyal yozlaşmadır. Eğer bu programlar sürdürülecekse takı pazarlıkları aleni yapılmamalıdır. Görüşme odasına gittiklerinde ne isterlerse istesinler. Yeter ki genç kızlarımızın onurlarıyla oynamasınlar.
Özcan Nevres