Tiyatro Ve Devlet Desteği

Tiyatro Ve Devlet desteği
Kanımca tiyatro sanatçılığı yazının icadından hemen sonra başlamıştır. Başladıktan sonra da ilk gününden bu güne kadar hep devlet desteği almıştır. Zira o üç binden on bine kadar izleyici alan muazzam anfi tiyatroların bireyler tarafından yapılma olasılığı yoktur. Antik yerleşim alanlarını ziyaret etmeyi sevenler o antik kentlerdeki amfi tiyatroları çok iyi bilirler. Önce halen dimdik ayakta olan Bergama’daki anfi tiyatrolara bir göz atalım. Küçük bir krallık olan Bergama krallığı kısa bir zamanda oldukça genişleyen ve zenginleşen bir krallık olmuştu. Bergama Zeus heykeli ile ünlü olduğu kadar birkaç ilki gerçekleştirmesi ile de ünlüdür. Dünyada ilk defa dev boyutta bir hastanede psikolojik tedavi uygulanmıştır. Yüksek bir tepenin üzerinde kurulu olan Bergama’ya içme ve kullanma suyu bu günkü emme basma tulumbalara benzer bir sistem ile çıkarılmıştı. Kademeli kuyular bir birlerine künklerle bağlanmış ve bu kuyulara keçe kapaklarla basınç uygulanmıştı. Kapağın üzerine ağır bir taş konuluyor ve ağırlık altında kapak suya basınç yapıyordu. Bu şekilde kuyudaki su bir ötede, daha yüksekteki kuyuya boşaltılıyordu. Her kuyuda aynı işlem yapılarak suyun tepeye ulaşması sağlanıyordu. Bu tüm dünyada bir ilkti. Bergama krallığı sanata da çok önem veriyordu. Tepedeki kentin surları içinde üç bin kişilik bir amfi tiyatro vardı. Güzellik ılıcasının yakınında da beş bin kişilik bir amfi tiyatro vardı. Bu da Bergama krallığının sanata ne kadar büyük bir önem verdiğini gösterir.
Site devletlerinin tümünde anfi tiyatrolar vardı. Fethiye’den Kaş’a giderken Eşen çayı üzerindeki köprüyü geçer geçmez sol taraftaki Likyalıların başkenti Ksantos’un yakınından geçilir. İlk göze çarpan ise amfi tiyatrosudur. Ya on bin kişilik Aspendos’a ne demeli. Günümüzde dahi birçok kültür etkinliklerinin düzenlendiği bu muhteşem eser döneminin görkeminin tanığıdır. Bu dev eserlerin hangisi devlet desteği olmadan yapıla bilir ki? Antik kentlerdeki amfi tiyatrolar tiyatro sanatının tarih boyunca tiyatroya verilen değerin göstergesidir. Oysa Sayın Başbakan tiyatroculara ver yansın ediyor. Tiyatrolara devlet desteği yapılamaz diyor. Neden acaba? Tiyatro sanatçıları AKP ye ters düştükleri için mi? AKP yi desteklemedikleri için mi? Tiyatro sanatını yaşatmak tarih boyunca olduğu gibi devletin görevidir. Tiyatrolardan devlet desteği çekilmemelidir. Aksine destek arttırılmalıdır. Zira tiyatrolar en iyi eğitim veren okullardır.
Menemen’de belediye başkanlığına aday olduğumda programımda Menemen’e bir amfi tiyatro kazandırmak vardı. Tasarladığım yer ise Diyem Kâhyanın mezbaha yakınındaki güney ucu tepeye yaslanmış olan tarlaydı. O tarlada arazi tepenin altına doğru bir kavis yapıyor. O kavis düzenlenerek en azından bin kişilik bir anfi tiyatro yapılmasını sağlayacaktım. Ne yazık ki şimdi o tarlada olmaması gereken bir deri fabrikası var. Belediye Başkanı olan bir arkadaşıma düşüncemi açıklamıştım ama sıcak bakmamıştı. Oysa Menemen’in bir kültür şehri olması için atılacak ilk adım o amfi tiyatro olacaktı.
İzmir Büyükşehir belediyesi kültüre verdiği değerle İzmir’imize çok güzel sanat binaları kazandırmaktadır. İzmir’i yönetenlere bu konuda teşekkür etmeyi borç bilirim. Keşke tiyatro binaları tüm yerleşim yerlerine yayılsa da, televizyon kanallarının yarattığı tele voleci toplum olmaktan, tiyatrolar sayesinde kurtulsak.
Özcan Nevres

Nasıl Bir Ülkede Yaşıyoruz

Nasıl Bir Ülkede Yaşıyoruz
Bakanlıkça yapılan bir açıklamaya göre çevreyi kirleten eski otoların vergi düzenlemesiyle trafikten çekilmesi sağlanılacakmış. Sayın bakana sormak gerekir. Eksoz ölçümleri niye yapılıyor? Yağ yakarak doğayı kirleten otoların vizeleri yapılıyor mu? Elbet de yapılmıyor. Bu durumda eski arabaların doğayı kirlettiği kabul edile bilir mi? Üstelik o eski arabaları tamir eden on binlerce oto tamirhanesi var. Yeni arabalar ise yetkili servislerde tamir edilmektedir. Her tamirhane sahibi yetkili servis olamayacağına göre, o insanlar ne olacaktır? İşsizler ordusuna mı katılacaklar? Eğer bir araba gerektiği şekilde bakım görüyorsa, o arabanın yaşı ne olursa olsun hava kirliliğine neden olmaz. Kazaya uğrayıp parçalanan arabam tam on üç yaşındaydı ama bir gram dahi yağ eksiltmiyordu. Yani on üç yıllık bir hayli eski olan arabam çevre kirliliğine neden olmuyordu. Anlaşılacağı gibi amaç daha çok sıfır arabanın satılması ve bu sayede devlet kasasına daha çok vergi girmesinin sağlanmasıdır. Oto üretiminde olabildiğince dışa bağımlı olduğumuzdan ithalata daha çok döviz ödeyeceğimiz açıkça ortadadır.
Nasıl bir ülkede yaşadığımız anlaşılacak gibi değil. Seksen beş yaşındaki hastayı ameliyat eden doktor, hasta ölünce on yedi yaşındaki bir cani tarafından katledildi. Doktor bu hastanın ameliyatını ölüm riski yüksek diye yapmaya bilirdi. Ama o yapmış olduğu Hipokrat yemini gereği ameliyatı yapmıştı. Nereden bilirdi ki bu hastadan nemalanların olduğunu? Hastanın yakınları devletten hasta bakım parası alıyordu. Hasta ölünce haliyle bu yardım parası kesilecektir. Bunu hazmedemeyen on yedilik cani, doktoru bıçaklamakla kalmamış, doktora yardım etmek isteyenleri bıçağıyla tehdit ederek yaralının kan kaybından ölmesini sağlamıştır. Üzerinde durulması gereken on yedi yaşındaki, henüz çocuk yaştaki biri böyle planlı bir cinayeti nasıl işleyebiliyor. Onu bu konuda eğiten kim olabilir? O çocuğu kim azmettirdiyse mutlaka cezasını çekmelidir.
Gazetelerde ve televizyonlarda her gün kadına şiddet olaylarını izliyoruz. Bu olayların en acı yanı, bazı kadınlar eşi tarafından öldürüleceğini bildiği için devlete sığınmak istiyor ama ne yazık ki devlet onları koruyamıyor. Konu ile ilgili bakanlar ise havanda su dövmeyi sürdürüyor. Anlaşılması zor olan ise dayakçı kocaların savcılar tarafından dışarıdan yargılamak üzere serbest bırakılmaları. Bir insanı öldüresiye dövenler bile dışarıdan yargılanmak üzere serbest bırakılıyorsa, o dövülen insan nasıl bir ruhi çöküntüye uğradığını düşünmek bile istemiyorum. Yaşadığı sürece o olayı unutamayacaktır. Eğer bir gün fırsat bulursa mutlaka intikamını alacaktır. Hukuk onun cezasını vermiyorsa cezasını ben vereceğim diyecektir.
Bir tarafta işlediği suçun bedelini ödemeyenler, diğer tarafta ne ile suçlandığını dahi bilmeyen zanlı insanlar aylardır değil, yıllardır ceza evlerinde yatıyorlar.
Özcan Nevres

Din ve Siyaset

Din Ve Siyaset
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk demokrasinin ve cumhuriyetin garantisi olarak yönetime laiklik ilkesini koydurtmuştu. Çok gerilere gittiğimizde Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı zapt ettikten sonra halifeliğini ilan etmesi geriye gidişin başlangıcı olmuştu. Yani din ile siyaset birbirine karışınca Osmanlı devletinin çöküşü başlamıştır. Bu durum net olarak bilindiği halde son günlerde Sayın Başbakan din üzerine sürekli dalaşma yapmaktadır. Sayın Başbakan diyor ki, CHP tek parti döneminde birçok camiyi satmış ve birçok camiyi depo ve kışla olarak kullanmıştır. Yaşım yetmiş yedi olduğu için CHP nin son yıllarını çok iyi anımsıyorum. Anımsadığım kadarıyla cami satıldığını hiç duymadım. Menemen’de kiliselerin ve bir de bir caminin depo olarak kullanıldığını biliyorum. Bunun nedeni ise ikinci dünya savaşı nedeniyle mevcut zorunlu asker sayısına fazladan üç dört kura askerin eklenmesiydi Asker sayısı dört katına çıkınca barınak için mevcut her türlü olanaktan yararlanmak zorunlu olmuştu.
Kurtuluş Savaşından sonra İzmir’e vali olarak atanan General Kazım Dirik görev günlerini makamında geçirmemiş, at ve eşeksırtında gitmediği ve hizmet götürmediği tek köy kalmamıştır. Halen İzmir ilçelerinin ulaşım yollarında onun yaptırttığı çeşmelerden sular gürül, gürül akmaktadır. Bir tek Foça yolundaki çeşmenin suyu, kaynağının sulamada kullanılması nedeniyle kurumuştur. Anıtsal değeri olan çeşmenin kaidesi de bazı kadir bilmezler yüzünden harap olmuştur. Vali Kazım Dirik en küçük köylerde bile kışla büyüklüğünde okullar yapılmasını sağlamıştır. Nedeni ise bir savaş çıktığında askeri barınak olarak kullanılması içindi. Savaşların ağır şartları gerektiğinde okulların da ibadethanelerinde barınak olarak kullanılmasını zorunlu kılabilir. Bu nedenle bu durum yüzünden hiçbir yönetim kusurlu sayılamaz, yargılanamaz. Ne hikmetse Demokrat Parti kökenliler bu durumu hep istismar etmişlerdir. Bir gün koyu demokrat biriyle bu konuyu tartışmıştık. Kiliselerin askeri barınak olarak kullanılmasına karşı değildi ama camilerin kullanılmasına karşıydı. Peki, askeri nerede barındıracaklardı diye sorduğumda, gelsinler evimde barındırsınlar demiştim. Senin dediğin olacak iş değil ama yine de sorayım dedim. Evinde barınacak olan askerler aylardır, hatta yıllardır kadın yüzü görmemiş genç insanlar. Bu durumda eşinin ve kızlarının başına neler geleceğini düşünmek bile istemem dediğimde ne olursa olsun. Yeter ki camilerimize dokunmasınlar dedi. Bu durumda ona söyleyebileceğim hiçbir şey kalmamıştı.
Almanların Fransa’yı işgal ettiği yıllarda genç ve güzel bir kadın on altı yaşındaki kızını olası bir asker tecavüzüne karşı evinin çatı arasına saklamış. Kadının korktuğu başına gelmiş. Kendisini sık, sık ziyarete gelen askerler kadına tecavüzü sürdürmüşler. Zamanla kadın bu duruma alışmış ve zevk almaya başlamış. İlişki sırasında çıkardıkları sesler genç kızı tahrik etmiş ve çatıdan aşağı inerek askerlere ben de varım demiş. Bu hikâyecikten de anlaşılacağı gibi ateş ile barut yan yana durmaz. Bu nedenle sekerler kesinlikle evlerde barındırılamaz.
Demokrat Parti kökenlerinin her zaman istismar ettikleri bir konu da on iki ada sorunudur. İtalyanlar on iki adaları boşaltırlarken Türk hükümetine biz gidiyoruz. Adalar sizin olsun demişlerdi. Bu Türkiye için korkunç bir tuzaktı. O adaları işgal etmeye kalkıştığımızda Almanların safında savaşa katılmış olacaktık. Alman yenilgisiyle birlikte ülkemiz de yenik sayılacaktı. Bunun nasıl bir felaket olacağını düşünmek bile istemem. Nitekim savaşı kazanan taraf olan Rusya’nın ilk işi Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istemek olmuştu. İsmet İnönü Ruslara çok sert bir yanıt vererek gel de al demişti. O günün olanaklarının elverdiğince silahlı kuvvetlerimiz doğuya kaydırılmıştı. Savaş bulutları başımızda esmeye başlayınca NATO ya girme kararı alınmıştı.
CHP ye saldıranlar CHP nin ülkemizi savaşa sokmaması nedeniyle takdir etmeleri gerekir ama nerede o mantık?
Özcan Nevres

Doğanın İntikamı mı

Doğanın İntikamı mı?
Dünyanın en uygar! ülkesi ve dünyanın efendisi Amerika’nın bir türlü imzalamayı kabul etmediği sanayi kirliliğini önleme anlaşması sayesinde sanayi artıkları ve atıklarıyla dünyamız büyük bir felakete hızla ilerliyor. Ağır sanayilerin neden olduğu kirlilik yüzünden iklimlerde önlenemez bir düzensizlik başladı. Hiç görmediğimiz ve alışık olmadığımız bir şekilde fırtınalarla çatılar uçuyor. Asırlık ağaçlar kalın gövdelerine rağmen kökünden sökülüp devriliyor. Çölden geçen fırtınaların taşıdığı kumlar yüzünden göz gözü görmez oluyor ve bu nedenle karayollarında kazalar oluyor. Bir hafta önce yağan yağmur sanki asit yağmuruydu. Birçok yerde otların ve çiçeklerin kurumasına ve sararmasına neden oldu. Yağmurla karışık yağan bu asit için henüz hiçbir açıklama yapılmadı. Fırtına bu asitleri nereden koparıp almıştı. Siyanür havuzlarından mı? Çevrecilerin uyarılarına kulak asmayan çevreci düşmanları hadi bakalım açıklasınlar bu asit olayını? Şu durum da çok iyi bilinmelidir. En az siyanür havuzlarında biriktirilen siyanür atıkları kadar termik santrallerin külleri de tehlikeli ve zararlıdır.
Dünya İnka’ların tahminini doğrularcasına hızla bir felakete doğru sürükleniyor. Ağır sanayiler kadar, termik santraller doğayı kirletiyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi deprem kuşakları üzerine ve doğa harikası yerlere nükleer santral kurma çalışmaları sürdürüyorlar. Nedense son günlerde onkoloji profesörleri adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Kanserden korunmak için şunu yeme bunu yeme diye fetva üzerine fetva veriyorlar. Nedense Çernobil faciasını göz ardı ediyorlar. Şüphesiz yediklerimizde de kanserojen etkiler var ama hiç biri Çernobil’in neden olduğu kadar etkili değildir. Eğer yenilene bilir enerjilerimizden yeteri kadar yararlanmayı becerebilsek ne termik santrallere ne de nükleer santrallere gerek kalmaz. Termik ve nükleer santral konusunda atacağımız her adımda dünyanın akciğerleri olan Amazon ormanlarının yavaş, yavaş yok edilmekte olduğunu göz ardı edemeyiz.
Yıllar önce İzmirli iş adamlarımız Çeşme’de rüzgâr santralleri kurmuşlardı. Bedava ürettikleri elektrik enerjisini Türkiye Elektrik kurumuna satmak istediklerinde reddedilmişlerdi. Yıllardan beri Aydın Germencik’de su buharı boş yere fışkırıp duruyor. O buhardan elektrik üretimi için neden yararlanılmıyor? Sonuçta termik santrallerindeki türbinlerin dönüşü su buharı ile sağlanılmıyor mu? Doğal buharla elektrik üretimi doğayı kirletmediği için mi yeğlenmiyor? Hidroelektrik santralleri kurmak için ille de büyük barajlar kurulması gerekmiyor. Düşük debili santrallerle de elektrik üretimi yapılabiliyor. Rüzgâr ve güneş zengini olan ülkemizde bu güçlerden elektrik üretmek en akılcı yoldur. Aldığım duyumlara göre Menemen Çukurköy’de bazı iş adamlarımız rüzgâr tribünleri kurmaya başlamışlar. Okurlarım Çukurköy’ün adına aldanmasınlar. Çukurköy Dumanlı dağların zirvesine yakın bir yerdedir. Bin iki yüz metre yüksekliğe çıkıldıktan sonra yaklaşık iki yüz metre inilerek köye varılır. Etrafı dağlarla çevrili olduğu için çukurda kaldığından bu ismi almıştır. Çevresindeki dağlar rüzgâr tribünleri kurulmasına çok elverişlidir. Rüzgâr Tribünü kurulmaya elverişli olan yer yalnızca Çukurköy mü? İstanbul nedeniyle en çok elektrik tüketilen koskoca Trakya’da olabildiğince çok güçlü rüzgâr alanları var. Rüzgârlarımız gerektiği şekilde değerlendirildiğinde ne termik, ne de nükleer santrallere gerek kalmaz.
Özcan Nevres

Utanılması Gereken Bir Durum

Utanılması Gereken Bir Durum

Türkiye hileli ve sağlığa zararlı ürünlerin serbestçe satılabildiği ülkeler arasında dünya üçüncüsü. Buna rağmen halen hileli ve sağlığa zararlı ürün üretenlerin teşhir edilmesine yasalar izin vermiyor. Bu konuda Tarım Bakanlığına başvuruda bulunan Avukat Erol Çiçek bakanlıktan firma isimlerinin açıklanamayacağı yanıtını almış. Bunun üzerine mahkemeye başvuruda bulunan Avukat Erol Çiçek’i mahkeme haklı bulmuş ve bakanlığın hileli ve sağlığa zararlı ürün üretenlerin isimlerini açıklamasının zorunlu olduğuna dair karar vermiş. Bunun üzerine bakanlık Erol Çiçek’e firmaların isimlerini zata mahsus notuyla göndermiş. Bu durumda yasa gereği Sayın Erol Çiçek’in bu isimleri kamuoyu ile paylaşması mümkün olmuyor. Bunun üzerine Erol Çiçek aynı mahkemeye isimlerin açıklanması için başvuruda bulunuyor ama mahkeme bu talebi reddediyor. Hadi bakalım buyurun cenaze namazına demekten başka elden ne gelebilir? Nasıl oluyor da tüketicilerin sağlıksız ürünler hakkında bilgi alması yasaklanıyor?

Televizyon kanallarında gıda takviyesi adı altında sözde sağlığa yararlı ürünlerin reklamları, halen sürüyor. Yasaklanmış ve toplatılma kararı alınmış ürünlerin reklamları böyle bir karar alınmamış gibi tam gaz devam ediyor. Koskoca bakanlık aldığı kararın takipçisi olamıyorsa buna söyleyebilecek bir söz bulamıyorum. Tarım Bakanı bizzat kendisi açıklamıştı. Televizyonlarda reklamı yapılan balların sahte ve sağlığa zararlı olduğunu. Oysa bu balların reklamları halen bazı televizyon kanallarında sürüyor. Bunlara bakanlık dur diyemiyorsa kim dur diyecek? Her gün televizyon haberlerinde ünlü sanatkârların birer, birer kanserden yaşamlarını yitirdiklerini izliyoruz. Bunlar ünlü oldukları için ölümleri haber oluyor. Ya ünlü olmayanların kanser hastalığı yüzünden sessizce kara toprağa verilişlerinin sayıları tam olarak biliniyor mu? Bilinse bile biliniyor olmasının hiçbir önemi yok. Eğer önemi olsaydı hileli ve sağlığa zararlı ürün üretenlerin adlarının açıklanması için ne gerekiyorsa en kısa zamanda yaparlardı. Kanserin en önemli belirtisi ani kilo kaybıdır. Bu nedenle hızlı kilo kaybedenlerin hemen doktora başvurmaları gerekir. Kanser hastalığında erken teşhis çok önemlidir. Bende de son bir hafta içinde üç kilo kaybı oldu. Haftayı çok hareketli geçirdim, ondandır demedim ve bu gün sağlık ocağına gidip kan örneği verdim. Sonuçları ise yarın alacağım. Sağlık ihmale gelmez. Şüpheye neden olacak durumlarda ilk işimiz doktorumuza başvuruda bulunmak olmalıdır.

Yıllardır sağlıklı yaşamamız için hep tavuk eti yememiz önerilmişti. Son günlerde kanser ve beslenme uzmanlarının yaptığı açıklamalar dudak uçurucu. Bakınız uzmanlar ne diyor? Civcivler yumurtadan çıkar çıkmaz hastalanmamaları için antibiyotik veriyorlar. Çok hızlı büyümeleri için de bol, bol hormon veriyorlar. Üstelik hareket edemeyecekleri kadar dar bir alanda besleniyorlar. Hareket edemedikleri için de kemik yapıları gelişmeden et yapıyorlar. Tavuk kesimhanesinde çalışan biri kesimlik tavukları tuttuğumuzda kemikleri kırılıyor diyor. Bu da kanser ve beslenme uzmanlarının söylediklerini doğruluyor.

Son günlerde pet shoplarda yavru tavşan satışları hız kazanmış bulunuyor. Kanımca bunları sağlıklı et yiyebilmek için satın alıyorlar. Satıcıların tavşan yetiştirilmesi konusunda gerekli bilgilerden yoksun olmaları tavşan besicilerini zor durumda bırakabilir. Bu nedenle bu konuda kısa bilgiler vereceğim. Tavşan yiyecek konusunda seçici değildir. Ne verirseniz yer. Üstelik yediğini ete çeviren domuzdan sonra ikinci hayvandır. Tavşanın sağlıklı büyümesi ve yaşaması için mutlaka kemirecek bir şeyler bulması gerekir. Eğer kemirecek bir şeyler bulamazsa kemirici dişleri aşınmadığı için beyne doğru büyümeye başlayacaktır. Büyüyen dişler beynine dayandığında hayvan büyük acılar içinde can verir. Bunun için tavşan besleyenlerin tavşanlarının önüne mutlaka kemireceği bir şeyler koymaları gerekir.

Özcan Nevres

Aman Uyanmayalım

Aman Uyanmayalım
Yunanistan’da ne zaman işler ters gitse Türkiye’ye karşı savaş çığlıkları atmaya başlardı. Sanki ters giden işlerin sorumlusu Türkiye imiş gibi. Oysa Yunanistan’da ekonominin çıkmaza girmesinin nedeni uyguladıkları iflas politikasıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında savaş sırasında çöken ekonomisini düzeltmek için lüksten uzak durmayı yeğlemişlerdi. Savaş sırasında savaş dışı kalmış olan askeri cemselerin motorlarını elden geçirdikten sonra şaselerinin üzerine otobüs kasası koyarak uzun yıllar şehir içi ve şehir dışı ulaşımda kullanmışlardı. Gerektiği gibi yatırım yaparak kişi başına düşen ulusal geliri on bin dolara yükseltmeyi başarmışlardı. Oysa savaşa girmemeyi başarmış olan Türkiye Duyunu umumiye borçlarını ödemeye devam etmesi yüzünden kişi başına düşen ulusal gelirini bin doların üstüne bile çıkarmayı başaramamıştı. Başaramamış olmasının bir nedeni de Rusların Kars ve Ardahan üzerinde hak iddia etmeleriydi. Türkiye savaş sonrası tam bir nefes alacakken tekrar kendisini bir savaş ortamında bulmuştu. Savaş sırasında en az dört kura genci askere alıp her an bir savaşa hazır olarak bekletmişti. Rusların Kars ve Ardahan üzerinde talepleri olmasaydı üç kurayı terhis edip ekonomideki yükünü bir hayli hafiflete bilecekti.
Avrupa’yı cehennem ateşine çeviren İkinci Dünya Savaşı İsmet İnönü’yü çok korkutmuştu. Alman saldırısına karşı Trakya’yı koruganlarla donatmıştı. İtalyanlar on iki adadan çekilirken Türkiye’ye alın adalar sizin olsun dediğinde İsmet İnönü bu öneriyi elinin tersi ile itivermişti. Dahası Almanya’dan kaçan iş adamlarının fabrikalarını Türkiye’ye taşımalarını da kabul etmemişti. Eğer bu önerileri kabul etseydi Türkiye Almanların safında savaşa girmiş olacaktı. Bu da Türkiye’nin felaketi olurdu. Tüm bu yaşananları dikkate aldığımızda ülkemizin kişi başına ulusal gelirinin bin doların altında olmasını yadırgamamak gerekir. Ülkemizin en büyük şansızlığı da bin dokuz yüz ellide Demokrat Partinin iktidara gelmesi olmuştu. Liberal ekonomiyi savundukları için devletçilikten uzaklaşmışlardı. Bu nedenle iktidarları boyunca bırakınız yeni fabrikalar ve demir yolu yapmayı, yapılmış olan demir yollarına dahi hiç değer vermemişlerdi. Liberalizm politikaları ise dört yılda tökezlemişti.
Yunanistan kalkınmayı borç ekonomisine yöneltince ekonomi ters gitmeye başlamıştı. Her terslikte sanki Türkiye suçluymuş gibi bir hava yaratarak savaş çığlıkları atmaya başlıyorlardı. Bu sayede ters giden işleri Yunan halkının görmesini engelliyorlardı. Şimdi de Türkiye aynı yolda. Bizim dışarıda kavga eder gibi görüneceğimiz düşmana gereksinimiz yok. Kedi içimizde yarattığımız olaylarla tüm terslikleri gözden uzak tutabiliriz.
Bozuk giden ekonomiyi gözlerden saklamak için ne Ergenekon ne Deniz Feneri ne de Suriye yetmez oldu. Son yapılan zamlar halkın tepkisine neden olmasın diye yine iyi bir uyku ilacı keşfettiler. Ergenekon yetmediyse alın size darbecileri yargılama dediler. Peki, darbeciler yargılandıklarında ne olacak? Biri seksen yedi yaşında, diğeri ise doksan beş yaşında. Özellikle on iki eylül darbesinin lideri ayakta durabilecek halde değil. Bu insanları yargı idama mahkûm etse ilerlemiş yaşları nedeniyle uygulanamaz. Hapis kararı verseler o yaştaki mahkûmları ceza evine koyamazlar. Ancak ev hapsi uygulaya bilirler. Doğalgaz ve elektrik zedeler bu yaygara yüzünden yedikleri kazığı bile fark edemediler. Uyumak iyidir ama uyutulmak çok kötüdür. İnşallah bir gün uyanmayı başarabiliriz ve Cezayirliler kadar olabiliriz.
Özcan Nevres

Geçmişi Yargılamak

Geçmişi Yargılamak
Bin dokuz yüz seksen yılında yapılan on iki eylül darbesini yapanlardan hayatta kalan Evren İle Şahinkaya’yı yargılanması için ilk adımlar atılmış bulunuyor. Bu yargılamaya alkış tutanlara sormak gerekir. Bu darbeden önce neler yaşandığını biliyor musunuz? Bilseler bile güçlünün yanında olma alışkanlığı yüzünden o yıllarda yaşanan olayları görmezden geliyorlar. Bana öyle geliyor ki, bu davada birçok kişi kahraman olma sevdasında. O kişilere sormak gerekir. Mademki on iki darbesinden bu denli rahatsız oldunuz. Neden Anayasa oylamasında evet oyu verdiniz?
Gelelim on iki eylül bin dokuz yüz seksen öncesine. Günde ortalama yirmi insanımızın katledildiği ölüm korkusunun kol gezdiği sancılı günlerdi o günler. Lafı evirip çevirip sağ sol çatışmasına getiriyorlar. Oysa birçok insan ne sağa ne de sola yandaş olmadığı halde oturdukları kahvehanede hedefsiz açılan ateşler ile katledilmişlerdi. O günlerin iktidarları ise acz içindeydiler. Başbakan Süleyman Demirel bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsin diyerek yanan ateşi daha da körüklemişti. Partisinde gerektiği kadar disiplin sağlayamamış olan Bülent Ecevit iktidarda olduğu halde Süleyman Genç ve yandaşları yüzünden Muhsin Batur’un Cumhurbaşkanı olmasını sağlayamamıştı. Eğer CHP milletvekilleri ve senatörleri tam bir birlik sağlayabilmiş olsaydı o beş oy yüzünden kaybedilen seçim zaferle sonuçlanırdı. Büyük bir olasılıkla on iki eylül askeri darbesi de yapılmazdı. Muhsin Batur’un seçilememesi, yapılan ara seçimde beş senatörden beşinin de kaybedilmesi, Milliyetçi Cephenin kurulmasına ve Süleyman Demirel’in tekrar başbakan olmasına neden olmuştu.
Bazı kişiler diyorlar ki, on iki eylül öncesi kan muslukları bazı çevrelerin elindeydi. On iki eylül darbesinin yapıldığı gün tek bir kişinin dahi öldürülmediğini söyleyerek darbeyi yapanları suçlu göstermeye çabalıyorlar. On iki eylül darbesini yapıldığı gün sokağa çıkma yasağı konulmuştu. Askeri bir yönetimin başladığı ve o yönetimin koyduğu sokağa çıkma yasağını ihlal etmek olası mı? Sokağa çıkamayanlar cinayet işleyebilir mi?
On iki eylül öncesinde benim kızım da Boğaziçi Üniversitesinde öğrenciydi. Boğaziçi Üniversitesi diğer üniversitelere göre çok sakin olmasına rağmen gözümüz televizyonda, kulaklarımız radyoda öldürülenler arasında bziim çocuğum da var mı diye diken üzerinde oturuyorduk. Nevres Apartmanı üç ana caddenin kesiştiği merkezi bir yerdedir. Bu nedenle apartmanımızın önünde gürültü hiç eksik olmazdı. Gece yarısından sonra saat üç dört sıralarında pavyonlardan dönenler, matah bir işmiş gibi pavyondan döndüklerini duyurmak için olabildiğince gürültü yaparlardı. On iki eylül sabahı uyandığımda caddede alışılmadık bir sessizlik vardı. Nedenini merak ettim ve balkona çıktım. Tam karşımızda iki asker tam silahlı olarak nöbet tutuyorlardı. Hayrola? Darbe mi oldu diye sorduğumda evet diye yanıtladılar. O an duyduğum sevinci anlatmama kelimeler yetmez. Zira o darbe evlat acısı çekmeyeceğimizin garantisiydi. Belki akla Anayasa oylamasında neden hayır oyu kullandın diye bir soru gelebilir. Hayır, oyu vermemin tek nedeni başta sürekli ben imam çocuğuyum diyerek din bezirgânlığı yapan Kenan Evren olmak üzere, İhtilal Konseyi üyelerinin tutumuydu. Halkçı Parti İlçe Başkanı olduğum sırada seçim propagandaları başladığında ilk üç gün adeta polis kordonu altına alındık. Zira benim de solcu olarak namım vardı. Bu nedenle darbecilere çatacağımı düşünüyorlardı. Daha sonra konuşmalarımda orduya çatmayacağımı anlamış olduklarından polis kordonu kalktığı gibi sivil polislerin dışında toplantılarımıza resmi elbiseli polisler katılmaz olmuştu.
Eğer On iki eylül darbecileri yargılanacaksa, darbecilerden önce o olaylara neden olanlar ile işkenceciler yargılanmalıdır.
Özcan Nevres

Ahlaksız Teklif

Ahlaksız Teklif
İşim daha iyi olur diye Karşıyaka’da bir dükkân kiralayarak çalışmaya başlamıştım. Dükkân sahibi hemen, hemen her sabah işe gitmeden önce yanıma uğrar eşiyle ilgili yaşamakta olduğu sıkıntılarını anlatırdı. Böyle acılarla yaşamaktansa boşan ondan dedim. Hani derler ya bir dokun bin ah dinle. Aynen öyle oldu.
Nasıl boşanayım be kardeşim? Nasıl boşanayım? Boşayamamamın öyle bir nedeni var ki çok uzun bir hikâye. Gidip dükkânımı açayım. Zira tutunacak tek bir dalım var. O da o gördüğün minicik tuhafiye dükkânım. Neyse geç kalmayayım. Bir başka zaman içimi doya, doya sana dökmek isterim.
Bir sabah daha koltuğa oturur oturmaz başını yumruklamaya ve hüngür, hüngür ağlamaya başladı.
Ah ulan Numan, etrafında dolanan onca güzel kızlar varken bula, bula bu Çıfıt karıyı mı buldun? Bekârlığımda ne güzel yaşıyordum. Bir kelebek nasıl çiçekten çiçeğe konuyorsa ben de o kelebek gibiydim. Onlarca kızla gönül eğlendiriyordum. Nasıl oldu bilmiyorum. Onca güzel kız peşimde koştururken bu Çıfıt karıya vuruldum. Evliliğimizin ilk günleri Numancım diyordu. İle de Numancım. Başka bir şey demiyordu. İlk çocuğumuz olduktan sonra adım Numan oldu. Artık onun Numancığı değildim. Derken ikinci, ardından da üçüncü çocuğumuz oldu. Üçüncü çocuktan sonra karım Nermin o kadar değişti ki onu tanıyamaz oldum. Her ne yapsam ona adeta batıyordu. Hayatımın en büyük aptallılığını bu kadın ile evlenmekle yaptım. Yetmedi. Bu binayı da onun üstüne yapma gibi bir aptallık da yaptım.
Nasıl oldu da böyle bir hata yaptın?
Bilmiyorum kardeşim, bilmiyorum. Ömür boyu evliliğimizin, evliliğimizin ilk günlerindeki gibi geçeceğini zannetmiştim. Dahası ona çok güvenmiştim. İlk çocuktan sonra değişmeye başlamıştı. Hamileliğinin ve çocuk sahibi olmanın neden olduğu strestendir diye düşündüm. Keşke o günlerde bu günlerde olacakları anlayabilseydim de başımın çaresine baksaydım. Yaş elliyi aştı. Boşansam bu binadan başka başımı sokacağım bir evim bile yok. Üstelik artık tuhafiyecilik eskiden olduğu gibi iyi para kazandırmıyor. Eskiden müşterilerime mal yetiştiremezdim. Evlendiğim için mi, yoksa aynı işi yapanlar mı çoğaldı bilemiyorum? Ne olduysa oldu. Artık eskisi kadar para kazanamıyorum. Oysa bu içinde yaşadığımız apartmanın arsasını o minicik dükkânda kazandığım para ile almıştım. Birçok insan arsasını kat karşılığı verip ev sahibi olurken ben canımı dişime taktım. Yemekten, eğlenceden kısarak bu apartmanı yaptırmayı başardım. İşim daha iyi olur diye iş yerimi bu dükkâna taşıdım. Bunun arkası benim depomdur. Burada o küçük dükkândaki gibi iş yapamadım. İyi ki o dükkânı boşaltmamışım. Boşaltsaydım aç sefil kalırdım. İnan bana karım artık eskisi kadar kazanamadığım için hemen beni kapının önüne koyardı. Bereket o küçük dükkân eskisi kadar kazandırmasa da bollukta yaşatmasa da yokluk çektiğimiz olmadı. Biraz da bu dükkânın kirası katkıda bulunuyor. Bu sayede geçinip gidiyoruz ama evde huzur olmayınca ne yapsan boş dedi.
Ertesi gün yine geldi. Yine kafasını yumrukluyor ve ağlıyordu.
Ben yandım be dostum, bari sen yanma. Her gün işe gidip gelirken dükkânında güzel, güzel kızlar görüyorum. Sana bir ağabey nasihati. Sakın onlara kapılayım deme. Kapılırsan benim gibi yanarsın. Bir gün evlenmeye karar verirsen sakın bu gelip gidenlere kapılma. Kapılırsan benim gibi cayır, cayır yanarsın. İçlerinde bir tanesi var. Onu çok iyi tanıyorum. O Yugoslavya göçmeni olan bir ailenin kızı. Almanya’da çalışan biriyle nişanlı, nişanlı olmasaydı onu kaçırma. Evlen onunla derdim. Bir şey dikkatimi çekti. Senden hiç ayrılmıyor. Üstelik ona motorsıklet kullanmayı öğretmeye çalışıyorsun. Bu samimiyet bana biraz ters geldi. Acaba diyorum, nişanı bozup seninle evlenmek mi istiyor? Neden olmasın. Benim gençlik yıllarımdaki yakışıklılığımdan daha yakışıklısın.
Yok be ağabey, benim de yaşım otuz beşe dayandı. Saçlarıma ak düşmeye başladı. Üstelik o kız daha on sekizinde veya en fazla yirmisinde. Aramızdaki yaş farkı çok fazla.
Yaş önemli değil. Yeter ki kızın gönlü olsun ki görebildiğim kadarıyla o kızın sende gönlü var. Biraz umut versen hemen nişanını bozar.
Ona gönül vermiş birine kalleşlik yapmayı aklımdan bile geçirmem. Ben de onun bana tutkun olduğunun farkındayım ama yapamam. Kimsenin yitik umutlarının enkazında yuva kurmam. Nişanlanarak evliliğe ilk adımlarını atmışlar. Bana onlara mutluluk dilemekten başka bir şey düşmez.
Dürüst bir insan ancak senin gibi düşünür. İnşallah gönlüne uygun, ömür boyu sevebileceğin birini bulursun. Yalnız dediklerim kulağına küpe olsun. Sakın o peşinde dolananlara kapılma.
Sağ ol abi.
Neyse yine çok lafladık. Hadi bana müsaade diyerek iş yerini açmaya gitti.
***
Sabah erkenden dükkânıma geldim. Yanımda çalışmakta olan genç dükkânı açmış, teypten müzik dinliyordu. Ben de dinlemeyi çok severim. Akşamdan kalma işleri toparlamaya çalışırken komşu bir kadın geldi. Çok telaşlıydı.
Ustacım benim oğlanlar boğuşurlarken televizyona çarptılar. Televizyonun ekranı çatladı. Ona bakar mısınız?
Olmaz öyle şey dedim. Tüp bir çocuğun kafasının çarpması ile çatlamaz. Hadi gidip bakalım dedim. Televizyonun ekranında iki köşe arasında geniş bir çizgi vardı. O çizgiye neden olan ise çocuğun başındaki yağlanmaydı.
Bana bir parça pamuk ve biraz da kolonya verir misiniz dedim? Tuhaf, tuhaf yüzüme baktı.
Ne yapacaksın?
Sen hele getir de ne yapacağımı görürsün dedim. Getirdiği pamuğu kolonya ile ıslattıktan sonra ekranı güzelce sildim. Çizgi tamamen kaybolmuştu. Aklınızda bulunsun. Ekran beş ton değerinde bir darbe görmedikçe ne çatlar ne de kırılır. Darbeyi arka taraftan, tabanca kısmından alırsa ancak o zaman çatlar veya kırılır. Teşekkür etti ve
Sana bir kahve yapayım dedi.
Teşekkür ederim ama çok işim var. Bir an önce gitmeliyim.
Ha aklıma gelmişken sorayım? Numan Bey nasıl oldu?
Niye? Nesi var ki?
Bilmiyor musun? Numan Bey dün gece beyin kanaması geçirmiş. Durumu çok ağır diyorlar.
Haberim yok. Haberim olmadığı için de dükkânda yüksek sesle müzik çalıyoruz dedim. Dükkâna döner dönmez teybi kapattırdım.
Numan Bey beyin kanaması geçirmiş. Sakın teybi açma. Ben yukarı çıkıp bakayım dedim. Yukarı çıktığımda kapı açıktı. Numan Bey yatakta hareketsiz yatıyordu. Eşi beni görünce gel. Gel dedi. Görüyor musun başımıza ne geldi? Numan Beyin ölmüş olduğunu fark etmiştim. Emin olmak için bir ayna istedim. Eşi,
Gerek yok o yaşıyor. Az önce kıpırdanıyordu dedi.
Bana gerek duyarsanız çağırın dedim. Tam sokağa çıktığımda beyaz önlüklü bir bayanla karşılaştım. Doktor olduğunu anlamıştım. Numan Bey için geldiyseniz sizlere ömür dedim.
Emin misiniz dedi.
Evet eminim.
Hemen yukarı çıkayım bakayım dedi. Az sonra beni çağırdılar. Doktor hanım,
Numan Bey epey olmuş öleli. Cesedi soğuduğu için çenesini bağlayamıyoruz. Siz çenesini yerine getir ben bağlayayım dedi. Numan Beye baş tarafından yaklaşıp göğsümü kafasına dayadım. İki elimle de çenesini asıldım. Çene kemikleri çatır, çatır öterek çene yerine geldi. Ani bir ölüme hazırlıklı olmadıklarından olsa gerek çeneyi bağlayacak bir tülbentleri dahi yoktu. İki mendili uç uca bağladıktan sonra çeneyi bağlayabildiler. İki gün sonra yine beni çağırdılar. Damadının gelmesini beklediklerinden cenaze halen kaldırılmamıştı. Tabutu aşağı indirmek için benden yardım istediler. Damat çok çıtkırıldımdı. Ondan bana hayır gelmezdi. Çaresiz tabutu indirmek iki ihtiyarla bana kalıyordu. Ayak tarafı daha hafif olduğundan ihtiyarlara ayak tarafından tutmalarını söyledim. Ben baş tarafından tuttum. İhtiyarları önden gönderdim. Ben önden gitseydim, ihtiyarlar tökezleyecek olursa iki ihtiyarın ve tabutun altında ezilirdim. Numan Bey zaten yüz kilonun üzerindeydi. Dizlerimden destek alarak tabutu dar merdivenlerden başarıyla indirdik. Tabutu almaya gelen cenaze arabasına koyduktan sonra ikindi namazına yetiştirmek için alıp gittiler.
Cenazeyi toprağa vereceğiz ama nasıl? Duvarlar ve taban olduğu gibi beton. Cenazeden sorumlu hocaya,
Bu mezarı kim yaptırdı diye sordum?
Ben dedi.
Sen ne biçim hocasın ki; peygamber efendimizin topraktan geldik toprağa gideceğiz sözlerinden habersizsin? Hani bu mezarın toprağı nerede? Boynunu büktü ve
Bilmiyordum dedi. Cesedi mezara indirmeden önce tabana sekiz on kürek toprak attırdım. Toprağı düzelttirdikten sonra cenazeyi o toprağın üzerine yatırdıktan sonra üstünü el birliğiyle örttük.
***
Dükkânıma döndüğümde dükkânımın arkasındaki depodan tokat ve ağlama sesleri geliyordu. Hemen depoya gittim. İki kız bir olmuşlar, anneleri ve küçük kardeşleriyle saç saça, baş başa dövüşüyorlardı. Damat ise köşeye çekilmiş olanları seyrediyordu. Aralarına girip ayırmak istediğimde birkaç tokat da ben yedim. Önce annelerine sonra da iki kıza okkalı birer tokat attım. Üçü de
Tamam, vurma, kavga etmeyeceğiz dediler.
Çok kızmıştım. Siz nasıl insanlarsınız be. Eğer Numan Beyin cesedi bu kadar bekletilmeden gömülmüş olsaydı daha cesedi bile soğumamış olacaktı. Oysa siz hemen burada mal bölüşme kavgasına tutuşmuşsunuz. Damadına,
Sen nasıl bir erkeksin ki bunları ayırmaya bile gerek görmüyorsun dedim?
Ayırmak istedim ama sen karışma diye dördü de üstüme yürüdüler.
Hadi herkes işine baksın. Kendinizden utanmıyorsanız bari komşularınızdan utanın dedim. Hiç itiraz etmeden dağıldılar.
***
Cenazeyi toprağa verdikten sonraki ilk akşamdı. Nermin Hanım küçük kızıyla beni çağırttı. Önemli bir şey var diye gittim. Nişanlı olan ortanca kızına,
Hadi bize kahve yap dedi. İçimden hayırdır inşallah. Bakalım bu davetin arkasından ne çıkacak diye düşünüyordum.
Mesut Bey, gördüğün gibi biricik kocamı bu gün toprağa verdik. Ne olur bana teselli ver. Beni teselli et. Sık, sık bana gel. Beni en iyi sen teselli edersin dedi. Oysa ben attığım tokat için özür dilememi isteyeceğini sanıyordum. Kahvemi içtikten sonra gitmek üzere kalktığımda
Ne olur gitme, beni biraz teselli et dedi.
Çok işim var daha fazla kalamam dedim.
Ertesi gece küçük kız geldi. Televizyonumuz iyi göstermediği için annem seni çağırıyor dedi.
Tamam, geliyorum dedim. İşimi bitirdikten sonra yukarı çıktım. Ana, kız televizyon izliyorlardı. Nermin Hanım,
A işe bak. Sen gelince televizyon düzeldi dedi. Kahve yaptırmak istedi ama işim çok diyerek reddettim.
Ne olur gitme, otur biraz beni teselli et.
Kalamam işim var dedim. Numan Beyin ani ölümü başıma bela olmuştu. Bu seks manyağı kadının elinden nasıl kurtulacaktım. Zira onun teselli et demesi seks yapmaya davetti. Ne işti bu böyle? Kocası öleli üç gün olmasına rağmen o kendisine seks yapacağı bir erkek arıyordu. Üst üste iki gece daha davet ettiyse de gitmedim. Bu defa on yedi yaşındaki küçük kızı başıma musallat oldu. Her gün yanıma geliyor. Sık, sık ama ben seni çok seviyorum diyordu ve üstüme abanıp tahrik etmeye çalışıyordu..
Bak kızım dedim. Her şeyden önce benim evlenmeye niyetim yok. Bu nedenle senin beni seviyor olmanın hiçbir önemi yok. Sen kendi yaşına denk birini bul dediğimde,
Ama ben seni çok seviyorum. Yaşın ne önemi var ki dedi. Hadi gel de bu işin içinden çık bakalım.
Yaşlı bir kadın geldi.
Oğlum seninle biraz konuşabilir miyim diye sordu?
Tabi ki konuşuruz dedim.
Bak oğlum bu apartman tümüyle Nermin Hanımın. Nermin Hanım seni çok beğeniyor ve seninle evlenmek istiyor. Eğer onunla evlenmeyi kabul edersen seni krallar gibi yaşatır.
Hanım Efendi, ben servet peşinde koşan biri olsaydım babamın dizi dibinden ayrılmazdım. Yoksa siz beni çıplak biri mi sandınız? Benim evlenmeye niyetim yok. Nermin Hanım ile evlenmek ise aklımın kenarından bile geçmez. Yaşlı kadın,
Tamam, oğlum diyerek Nermin Hanımın yanına gitmek üzere dükkânımdan ayrıldı. Az sonra Nermin Hanım geldi. Çok öfkeliydi.
Çık benim dükkânımdan seni beğenmiyorum diye bağırdı.
Yavaş olun Nermin Hanım dedim. Ben de seni beğenmiyorum. Şayet beğeniyor olsaydım, beni teselli et diye her çağırdığında merdiven basamaklarını dörder, dörder çıkarak yanına gelirdim.
Tamam, öyleyse ne duruyorsun? Çıksana dükkânımdan.
Başıma gelecekleri tahmin ettiğimden günlerdir dükkân arıyorum. Bulduğum gün dükkânını boşaltacağım dedim.
Zamanımın çoğunu dükkân aramakla geçiriyordum. Elim işe varmaz olmuştu. Nermin Hanımın küçük kızı başıma bela olmuştu. Elinden gelse yanımdan hiç ayrılmayacaktı. Yanıma iyice sokulup üzerime iyice abanarak beni tahrik etmeye çalışmayı sürdürüyordu.
Bir gün,
Ne olur beni kırma. Deponun anahtarı bende. Depoya girip doya, doya sevişelim. Başında kalırım diye korkma. Ben seninle sevişmekten başka bir şey düşünmüyorum dedi.
Sen benim başıma bela mısın be. Sen ne laftan anlamaz birisin. Git yaşına denk birini bul dedim.
Son sözün bu mu?
Evet bu?
Ben de beni reddettiğin için senin başına bela olacağım. Reddettiğine seni pişman edeceğim dedi.
Elinden geleni arkana koyma dedim. Tam o sırada yanımda çalışan çocuk geldi.
Ustam çok güzel bir dükkân buldum. İstersen hemen gidip bakalım. Dükkânı mutlaka beğeneceksin dedi.
Beğenmek önemli değil. Yeter ki bu belalılardan kurtulalım dedim. Kalfamın gösterdiği dükkânın sahibini bulup hemen anlaştık. Vakit kaybetmeden de hemen taşındık. Böylece o iki manyaktan kurtularak huzura kavuşmuş oldum.
Özcan Nevres

Allah Bir Kapıyı Kapatırsa

Allah Bir Kapıyı Kapatırsa
Atalarımız Allah bir kapıyı kaparsa bir başka kapıyı açar demişler. Televizyon kanallarında üç sahte balın reklamı yasaklandı ama diğer aldatıcı reklamlar tam gaz devam ediyor. Şimdi de dikkatimi bir ayakkabı reklamı çekti. Güya ayakkabının fiyatı yüz kırk dokuz liraymış ama ellerinde ihraç fazlası ürünler olduğu için kırk dokuz liraya satıyorlarmış. Pazarladıkları ayakkabılar nubuk ve plastik tabanlı. Görebildiğim kadarı ile bu tanıtımı yapılan ayakkabıların aynısı ŞOK mağazasında yirmi lira. Bu konuda okurlarıma bir öneride bulunacağım. Hiçbir şekilde televizyonlarda yapılan pazarlama reklamlara aldanmayın. Değeri güya yüz kırk dokuz lira olan bir ayakkabının kırk dokuz liraya satılması olası mı? +
Birçok bitkisel ilaç üretmiş olan ve halen üretmeye devam eden bir hekimimiz ile bir televizyon kanalında güya röportaj yapılıyor. Oysa yapılan röportaj değil reklamdır. Yazılı basında o şekilde yapılan bir tanıtımın altına bir not konulur. Bu bir reklamdır diye. Ne hikmetse o televizyon kanalı böyle bir not koymuyor. Dinleyenler de bunu gerçek bir röportaj zannediyor. Hekimimiz diyor ki bizim yüz yetmişi aşan üretimimiz var. Başkaları da otuz tür ilaç üretsin. İki yüzü aşan ilaçlarımızla Avrupa pazarlarına girelim. Dahası ne yazık ki beni Ziya Özel’in durumuna düşürüyorlar diyor. Vay be, ne büyük haksızlık değil mi? Gerçi Ziya Özel ile tıpa tıp bir benzerlikleri var. İkisi de ilaç diye satışa sundukları bitkisellere Sağlık Bakanlığından ruhsat alamıyorlar. Tarım Bakanı kendisi açıkladı. Bize gıda takviyesi adı altında geliyorlar. Bizden gıda takviyesi olarak ruhsat alıyorlar. Bir de bakıyoruz ruhsatını aldıkları ürünü ilaç diye pazarlıyorlar. Bu tür ruhsatları mercek altına aldık. Halkı aldatmalarına izin vermeyeceğiz diyor. Sayın bakana şunu anımsatmak gerekir. Geç gelen adalet nasıl ki adalet değilse bitkisel ürünler hakkında geç alınacak kararlar da halkımızın zararına olacaktır. Bu nedenle tümünün en kısa zamanda yasaklanması gerekir.
İnternet bilgi amaçlı kullanıldığında çok yararlıdır. Ne yazık ki kötü amaçlı kullananlar da var. Bir süredir çok uygunsuz mesajlar alıyorum. Mesajlarda gencecik kızların fotoğrafları var. Fotoğrafların altında da bir şeyler yaz diye bir yazı var. Ne yazayım ki? Bunun bir tuzak olduğunu anlamayacak kadar aptal biri miyim? Gelen mesajları hemen siliyorum. Tamam, İnternet ortamında her şey özgürce yapılmalı ama bu kadarı da fazla. Bu yolda bazı insanlarımızın tuzağa düşürüldüğünü birçoğumuz biliyor ama bilmeyenler daha çoğunlukta. Okurlarımı uyarmak isterim. Bu tür mesajları önemsemeyin. Yapmanız gereken tek şey o mesajları silmek olmalıdır.
Özcan Nevres

Günaydın RÜTÜK

Günaydın RÜTÜK
Aylardır televizyon ekranlarında boy göstermekte olan yanıltıcı reklamlar için RÜTÜK nerede diye soruyordum. En sonunda RÜTÜK geç de olsa uyandı ve üç balın reklamını yasakladı. Peki, diğer yanıltıcı reklamlara sıra ne zaman gelecek? Yanıltıcı reklamlarla genelde umutsuz hastaları aldatanların reklamlarını keselerini iyice doldurduktan sonra mı yasaklanacak? Sağlık Bakanlığının toplatma kararı almış olduğu PANAX adlı ürünün reklamı televizyon kanallarında halen sürüyor. Hiçbir tıbbi değeri olmadığı halde gıda takviyesi adı altında pazarlanan ve reklamı yapılan ürünler, umutsuz hastalar tarafından ilaç gibi algılanarak bol, bol tüketiliyor. Birçok hasta bu sözde bitkisellere umut bağlayıp tıbbi tedaviden vazgeçerek kendilerini zamansız bir ölümün kucağına atmaktadırlar. Bu ürünler insan sağlığı için sahte ballardan çok daha ölümcüldür. Bu nedenle gıda takviyesi yalanıyla insanları kandıran reklamların da en kısa zamanda yasaklanması gerekir. Bir eczane sahibinin allayıp pullayarak bana sattığı iki bitkisel takviye ürünü yüzünden neredeyse yaşamımı yitirecektim. Nar veya üzüm çekirdeği kapsülüne ne gerek vardı ki ben o iki ürünü satın alacak kadar aptalca davrandığımı halen anlayamıyorum. Yurdumuzda bol, bol tüketebileceğimiz nar mı yok? Yoksa kara üzüm mü? Sağlığımız için narın çok yararlı olduğunu bildiğim için evimin bahçesine beş adet çekirdeksiz nar fidanı diktim. Nar beş altı senede meyve vermeye başlar. Üç yılı doldu. Görünen o ki, iki yıl sonra nar türlerinin en lezzetlisi olan çekirdeksiz narlardan bol, bol yemeye başlayacağız. Evimin bahçesi biraz daha büyük olmuş olsaydı kadı narı da diker bütün kış nar yememizi sağlardım. Nar ağacı yetiştirmek isteyenler, yetiştirme konusunda benden istedikleri zaman bilgi alabilirler. 05355197577 no lu telefonumdan bana ulaşabilirler.
Sahte balların getirisi yüksek olunca yerden biten mantar gibi birçok pazarlamacı ekranlarda boy göstermeye başladı. Bunların pazarlamada başarılı olmalarının en geçerli nedeni insanların kolaycı olmalarından kaynaklanıyor. Örneğin zayıflama bitkiselleri. Bazı bünyelerde kilo vermek çok zor oluyor. Bu tür bünyelere sahip olanların hem sıkı bir rejim yapmaları ve hem de çok hareket yapmaları gerekiyor. Hem yediğinden kısacak, hem de oturup keyif çatacakken saatlerce yol yürümeleri, dahası beden hareketleri yapacak olması kolay mı? Kolay olmadığı için aldatıcı reklamlara itibar ederek kendi sağlıklarına zarar veriyorlar. Benim gibi şişman olanlar zayıflamak için hiçbir şekilde aceleci olmamalıdırlar. Zira uzmanlar zayıflamak isteyenler haftada en fazla bir kilo versinler diyorlar. Kanser uzmanları ise hızlı zayıflamanın kansere davetiye olduğunu söylüyorlar. Midemdeki bir sorun yüzünden iç hastalıkları doktoruna gittiğimde doktorun ilk sorduğu yakında kilo verdiniz mi oldu? On kilo verdiğimi söyleyince isteyerek mi yoksa kendiliğinden mi verdin dedi? Bir yılık çabadan sonra deyince o zaman sorun yok dedi. Ben de bilirim bitkilerle zayıflamanın kurallarını. Hem de o reklamlardaki ürünlerin hiç birini kullanmadan. Soyumda dört kanserden ölüm oluğu için kansere neden olan her türlü beslenmeden uzak durmamı gerektiriyor. Aksine kanseri önleyen sebze ve meyvelerle beslenmem gerekir.
RÜTÜK sahte bal reklamlarını yasaklamakla görevini gerektiği gibi yapmıştır. RÜTÜK ün bu kadarla yetinmemesi gerekir. Hani derler ya, eteri gider beteri gelir diye. Televizyonlarda yığınla gıda takviyesi, zayıflama ve güzelleşme ürün reklamları devam etmektedir. İşin en kötü yanı bu ürünlerin ruhsatlarının Sağlık Bakanlığından değil de Tarım Bakanlığından alınmış olmaları. Ne yazık ki bu ürünlerden zarar görenler yargıya başvurarak dava açmıyorlar.
Özcan Nevres