Yağmur Duası

Yağmur Duası
Silivri bölgesinde yağmur duasına çıkılacakmış. Yağmur duasında medet umanlara söylenecek sözlerim var. Bir kere yağmur bir doğa olayıdır. Yağış şartları oluşursa yağmur yağar. Yağış şartları oluşmuyorsa yağmuru yağdırmak için bulutlara soğutucu gaz püskürtmek gerekir. Geçmişte İstanbul belediyesinin yaptığı gibi. Yağmura neden olan iki tür bulut vardır. Stratus kümülüs, yani yürüyen bulutlar. Diğeri ise kümülüs mümbüs bulutlarıdır. Yağış geçişlerine neden olan stratus kümülüs bulutlarıdır. Bulutlar gökyüzünde yoğunlaşmıyorsa ve yağışa neden olacak kadar soğumuyorsa yağmurun yağmasını beklemek hayal olur. Eğer bu şartlar oluşmadan dua ile yağmur yağdırmak mümkün olsaydı dünyada çöl kalmazdı.
Babam koyun sürüsü sahibiydi. Çobanlar gibi babam da çok iyi hava tahmini yapardı. Hava tahmininin nasıl yapıldığını bana da öğretmişti. Daha dört gün önce ayın etrafındaki haleyi gördüğümde eşime hava yağmura dönecek demiştim. İki gün sonra da meteoroloji benim söylediğimi doğrulamıştı. Bir gün sonrasının hava tahminini yapmak çok kolaydır. Sabah güneş kızıl olarak doğuyorsa, akşam kızıl olmadan batıyorsa yağmur yağacağına delildir. Eğer güneş kızıl olarak batmışsa, ertesi gün hava güzel olacak demektir. Ayın etrafında geniş bir hale varsa fırtınaya, çok parlaksa soğuğa delildir. Yağmur yağarken yağmur taneleri düştüğü yerde balon yapıyorsa dolu yağma olasılığı çok yüksektir.
Faruk Nafiz Çamlıbel’in Canavar adlı nefis bir piyesi vardır. Eseri öğrenciler müsamerelerde oynasınlar diye yazmıştır. Kitabın bir bölümünde yağmur duasını bakınız nasıl anlatıyor. Bir tarafta kuzular meliyor me, me diye. Bir tarafta çocuklar ağlıyor meme diye. Eğer yağmur Allah’ın gözyaşları olsaydı. Bir anda ortalığı sele boğmak kolaydı. Yağmurun dua ile yağmayacağını bundan daha güzel anlatılması olası mı?
Muğla’da yaşadığım yıllarda bir gün yağmur çiseliyordu. Nedense hocalar halkı böyle bir havada yağmur duasına çıkarırlar. Gazete bayisinden gazetelerimi alıp çıktığımda biri, koca usta hadi yağmur duasına gidelim dedi. Ben de git o hocaya söyle bu hava yağmur havası değil. Yağmur yağmayacak dedim. Oda bana de ula koca usta bunu sahibi bilir dedi. Koşarcasına gidip duaya gidenlerin arasına katıldı. Şemsiyeleri açık olarak duaya gidenler günlük güneşlik bir havada geri döndüler.
On beş gün kadar geçmişti. Batıda olabildiğince yoğun bulutlar vardı. Rüzgâr batıdan serin, serin esiyordu. Rüzgâr adeta yağacak olan yağmurun habercisiydi. Aynı adamla karşılaştığımda git hocaya söyle bu gün yağmur yağacak dedim. Gökyüzüne baktı. Delimin sen dedi. Bu havada yağmur mu yağar? Aradan ancak iki saat kadar geçmişti. Öyle bir yağmur yağmaya başladı ki göz açtırmıyor. Yoğun yağmur yüzünden oluşan selde Basmacı deresi taşmış ve iki küçük çocuğu sel suları alıp götürmüştü. Birkaç gün sonra adamımla yine karşılaştığımda bana yağmurun yağıp yağmayacağını nasıl bildiğimi sorduğunda uzun, uzun anlatmaya gerek görmedim. Anlatsam da anlayacağını sanmıyordum. Bu nedenle bana sahibi bildiriyor diye kestirip attım.
Meteoroloji yağmur ve sel uyarısı yapıyor ve yağışlı havanın on gün kadar sürebileceğini söylüyor. Bahar yağmurları kış yağmurları gibi sürekli olmaz. Çoğunlukla geçişlerle yağar. Eğer yağmuru Istranca dağları çekmezse yağmura çok gereksinim duyan orman fakiri bölgemize de inşallah yağar.
Özcan Nevres

Geçmişi Anımsamak

Geçmişi Anımsamak
Marketlerde gezerken en çok dikkatimi çeken çocuklar için olan oyuncaklardır. Günümüzün çocukları ne kadar şanslı diye düşünürüm ama kazın ayağı öyle değil. Zira o rengârenk oyuncaklarda bedeli ileri yaşlarda ödenecek olan nice sağlığa zararlı boyalar ve plastikler var. Babam orta halli varlıklı bir insandı. Buna rağmen en zengin ailelerin çocuklarının bile sahip olamadıkları kadar oyuncaklarım olurdu. Zira ağabeyim öldükten sonra evin tek çocuğu kalmıştım. Bu nedenle bir dediğim iki olmazdı. Gerçi benim çocukluğumda şimdiki gibi oyuncaklar yoktu. Tosun hanını yurt edinmiş yaşlı bir adam vardı. İnşaatçıların kullandığı el arabasına benzer tahtadan el arabası yapardı ve arabaları allı morlu boyardı. Çok çabuk parçalanan kırılgan bir oyuncaktı. Bu yüzden o arabaya sahip olmanın mutluluğu fazla sürmezdi. Buna rağmen kırılanın yerine hemen yenisi gelirdi.
Çocukluğumda şimdiki gibi abur cubur yiyecekler yoktu. O tür yiyeceklerin olmaması bizim kuşak için en büyük şanstı. Zira uzmanlar o rengârenk poşetler içinde satılan yiyeceklerin ileride çok büyük sorunlara, en başta kanser olmak üzere birçok hastalıklara neden olacağını söylemektedirler. Bizde üzüm, incir, badem ve iğde çok boldu. Bunlar kilerimizde hiç bitmezdi. Bitse bile babaannemden ve anneannemden yenileri gelirdi. Annemin ev ekmeğimizden kestiği koca bir dilim ekmeğin üzerine bolca zeytinyağı ve bolca toz şeker dökmesi yok muydu? Ondan daha besleyici, ondan daha kaliteli bir yiyecek olabilir miydi? Sabahları kahvaltı nedir bilmezdi. Annem koca bir tencere tarhana kaynatıp önümüze koyardı. Tahta kaşıklarla doya, doya yerdik tarhana çorbasını. İlkbaharda babam arazi dönüşünde bir çuval dolusu gengel dikeni getirirdi. Biz Giritliler ona agavanes derdik. Hele fırınımızdan yeni çıkmış ekmeğimiz de varsa keyfimize diyecek olmazdı. Kocaman bakır, kalaylı bir sinimiz vardı. Masada yemek yemenin ne olduğunu bilmediğimizden o koca siniyle kurulmuş olan yer sofrasına çöküp agavanesleri zeytin ve ekmekle doya, doya yerdik. Gengel dikeni enginarın soyundandır. Bu nedenle en az enginar kadar karaciğerin dostudur.
Foça’daki yazlığımda ortanca oğlum Özgür ile beraberdik. Oğluma hadi koca bir o çizip gelelim dedim. Arabama binip yola çıktık. Kozbeyli sapağında Kozbeyli’ye doğru döndük. Kozbeyli’yi geçtikten sonra yol kenarında koca bir küme gengel dikeni gördüm. Arabamı park edip, torpido gözünden bağ testeresini alıp indim ve oğluma sen de in dedim. Oğlum ne yapacağımı anlamamıştı. Gengel kümesinin yanına gittim. Birini kesip soydum ve oğluma uzattım. Ne yapacağım bunu diye sorduğunda yiyeceksin dedim. Hemen ikincisini kesip soydum ve yemeye başladım. Oğlum tadar tatmaz, baba bu ne güzel şey böyle dedi. Çocukluğumda en çok yediğim ve en çok sevdiğim yiyecek buydu dedim. Oğlum baharda yanıma geldiğinde kırlara gider bol, bol gengel dikeni yeriz. Zira bölgemizde gengel dikeni bolca yatişmektedir.
Biz Giritliler en çok ot yemeklerini severiz. Giritliler Ege’ye ilk yerleştiklerinde yerliler Giritlilerin ot yemeği yapıp yemelerini çok yadırgamışlar. Akıllarınca giritlileri aşağılamak için bir eşeğin semerine bir karton yerleştirip İzmir Valisinin konağının bahçesine sürerler. Kartonda Giritliler geldiğinde beri açız diye yazmaktadır. Bunun üzerine vali birkaç Giritli çağırılmasını emreder. Getirilen Giritlilere sorar, siz ot yer misiniz diye? Giritliler evet biz otlardan türlü yemekler yapıp yeriz derler. Vali birkaç türlü ot yemeği yaptırıp getirin der. Yemekler yapılıp valiye sunulur. Vali yemeklerin tümünü çok lezzetli bulur ve adamlarına çevirin o kartonu ve yazın der. Ya bu otları yemeyen eşekleri ne yapmalı?
Girit’e bir doktor atanmıştır. Aylar geçer ama kapısını bir tek hasta bile çalmaz. Bir gün eşine hadi seninle çıkıp bir kır gezisi yapalım der. Beraberce çıkarlar. Ovaya vardıklarında kadınların ot topladıklarını görürler. Kadınlara bu otları niye topluyorsunuz diye sorduğunda yemek yapmak için yanıtını alır. Bunun üzerine doktor eşine, hadi hanım gidelim. Yolculuk için denklerimizi hazırlayalım. Buranın insanları ilaçlarını kendileri yapıyorlar. Buradan bize ekmek çıkmaz der ve Girit’ten anavatana dönüş yaparlar.
Giritliler yıllarca ot yemeği yapıp yedikleri için horlandılar. Oysa şimdilerde tutturmuşlar bir Akdeniz beslenme tarzını, herkese sağlık için öneriyorlar. Oysa o diyet yemekleriyle yapılan beslenme Akdeniz usulü beslenme değil, Girit usulü beslenmedir. Giritlilerin uzun yaşamalarının sırrı ise Girit usulü beslenmekten kaynaklanmaktadır.
Sağlıklı çocuk yetiştirmek isteyen aileler, mutfaklarında mutlaka Girit usulü yemekler ve salatalar hazırlayıp hep beraber yesinler.
Özcan Nevres

Arayış

Arayış
Bin dokuz yüz elli sekiz yılında, nisan ayının üçünde CHP ye üye oldum. O günler CHP den kaçış günleriydi. İlçe başkanı ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın kayınpederi Avukat İdris Tınaz idi. O kaçış günlerinde benim gibi henüz yirmi üç yaşındaki bir gencin partiye üye olması başkanı çok sevindirmişti. Üyeliğimden kısa bir süre sonra gençlik kolu yönetimine seçildim. Üç yıl sonra da ilçe yönetimine girerek parti çalışmalarımı sürdürdüm. Partimizin hurda bir cipi vardı. O hurda cipi ise benden başka kullanabilen yoktu. Partinin cipini evimizin önüne çekmiştim. Henüz bir buçuk yaşında olan kızımı kucağıma oturtmuş direksiyonla oynamasını izliyordum. Bunu gören biri hemen parti binasına giderek partili arkadaşlara partimizin cipini özel işlerinde kullanıyor diye jurnallemiş. Başkan Asım Dönmez bunun hesabını sormaya kalktığında kontak anahtarını eline sıkıştırıvermiştim. Bu güne kadar bu cipe yakıt alan ve arıza sorunlarını çözen bendim ama bunda böyle ben bu cipi bırakınız kullanmayı binmeyeceğim bile demiştim. Birkaç gün sonra başkanımız yanıma geldi. Cipin anahtarını uzatarak, cip Ayvacık’ta kaldı. Ne olur, al gel onu dedi. Kabul etmedim ama çok ısrar etti. Sonunda cipi gidip almak zorunda kaldım. Yönetimdeki arkadaşlarımın ısrarı ile köylere ulaşımda cipi kullanmaya başladım. Milletvekillerini ve milletvekili adaylarını köy, köy hep o hurda cip ile gezdirmiştim. Doğup büyüdüğüm Menemen’den ayrılıp Muğla’ya yerleştikten sonra CHP yönetiminden ayrılmış oldum. Benden sonra o cipi kullanabilen biri çıkmadığından cipi elden çıkarmak zorunda kaldılar. Mamak Muhabere Okulunda elektrik, elektronik ve güç kaynakları teknisyenliği eğitimi aldığım için motor arızalarından iyi anlıyordum. Direksiyonunda neredeyse bir tur boşluk olan bu hurda aracı bu nedenle benden başka kimse kullanmaya cesaret edemiyordu. CHP üyeliğim CHP Genel Başkanlığından istifa eden Sayın Deniz Baykal’ın partiye yaşattığı hezimete rağmen geri döndüğü güne kadar sürdü. Sayın Deniz Baykal’ın tekrar parti başkanlığına seçilmesini içime sindiremediğimden CHP den istifa ettim. CHP Menemen ilçe yönetimi istifamı kabul etmese de ben istifada kararlı olduğumu bildirdim. Buna rağmen yönetim partiye kaydımı onursal üye olarak sürdürmüştü Ta ki doğuluların yönetimde ağırlık kazandıkları güne kadar. Yeni yönetim onursal üyeliğimi kaldırarak partili olmama son vermişti. Üyeliğim sona erdirildi de ne oldu? Bin dokuz yüz elli sekizden bu yana oyumu hep CHP ye verdim. Peki, oyumu içime sindirerek mi verdim? İçime sindiremediğim halde en ehveni şer olarak CHP yi gördüğüm için oy vermeye devam ettim.
Ben Atatürk Türkiye’sinde doğup büyüdüm. Atatürk’ün işaret ettiği yolda yürüdüm. Atatürk ilkelerini savundum. Peki, bu günkü CHP aynı yolda mı? En başta siyasi bir simge haline getirilmiş olan türbanı savunmak Atatürk’ün kurduğu CHP nin genel başkanına mı kaldı? Ben bin dokuz yüz elli beş yılında yapılan seçimde meclise ancak otuz dört milletvekili sokabilen CHP yi arıyorum. O, otuz dört milletvekili muhalefette bir tarih yazdırmıştı. Oysa bu günlerde mecliste tek başına muhalefet Muharrem İnce’den başkasını göremiyorum. Zaman, zaman başkalarının çıkışları olsa da hiç biri Muharrem İnce kadar ses getiremiyor.
Çıkarılacak yeni bir yasaya göre askerliğini yapanlar üniversite mezunuysa subay olabilecekler ve orduya katılabilecekler. Bu da imam hatiplilere subay olma yolunu açmış olacak. Ne yazık ki uyan be Türkiye, uyan demekten başka elden bir şey gelmiyor.
Özcan Nevres

Ben Kimim

Ben Kimim
Silivri’ye yerleştikten sonra zaman, zaman CHP ye uğrayıp sekiz yıl yönetici olarak hizmet ettiğim CHP ye gönül vermiş olanlarla birlikte olmak istedim. Bu arada CHP li arkadaşlar bilgi edinirler diye Bir Zamanlar Ben de politikacısıydım başlıklı siyasi yaşamıma ait öykümü yönetime verdim. Hem de iki kez. Bu öyküm üç yerel gazetede de yayınlandı. Okuyan oldu mu bilmiyorum. CHP Silivri yönetiminden bir partili Foça gezisi sırasında, yazdıklarımın ve söylediklerimin doğru olup olmadığını merak etmiş olacak ki Menemen’e geçip hakkımda bilgi toplamıştı. Rastlantı bu ya, hakkımda bilgi aldığı kişilerden biri can dostum Seyrek Belediye Başkanı Nurgül Uçar’dı. O Nurgül Uçar ki, nar bahçeme giden yolun Menemen belediyesince onarılmadığını öğrendiğinde bana telefon açıp, ağabey, senin nar bahçesinin yolunu onarmak amme hizmetidir. Benim bölgem olmadığı halde belediyemizin greyderini gönderip yolunuzu onartacağım demişti. Demişti ama bir yerden konu ile ilgili bir tüyo alınmıştı ki, yol göle döndürülmüştü. Bu yüzden greyder hiçbir şey yapmadan geri dönmüştü. İşte bu partilimiz öğrenmek istediklerinin tümünü Nurgül Uçar kardeşimden öğrenmiştir.
Ben hiçbir zaman çıkar için gazetecilik yapmadım ve siyaset ile uğraşmadım. Sekiz yıllık CHP yöneticiliğimde ne belediye yönetimine, ne de İl Genel Meclisi üyeliğine aday olmadım. Akla o halde neden Halkçı Parti ilçe başkanıyken belediye başkanlığına aday oldun diye bir soru gelebilir. Onun gerekçesini de bir fıkra ile özdeşleştirerek açıklayayım. Adamın biri denize düşmüş. Biri denize atlayıp adamı kıyıya çıkarmış. Toplanan kalabalık adamı alkışlamaya başlamış. Adam öfkeyle topluluğa dönüp, alkışlamayı boş verin. Siz bana beni denize kim itti onu gösterin yeter demiş. Benim adaylığım da tıpkı o denize itilen adam gibi oldu. Yani adaylığım isteğimle değil adaylığa itildiğim için oldu. Belediye başkanlığına aday gösterdiklerim SODEP lilerin baskısıyla adaylıktan çekilince son çare olarak aday olmak zorunda kalmıştım.
Yıl bin dokuz yüz atmış altı. Doğup büyüdüğüm Menemen’den ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştim. İlk işim Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinin temsilciliğini üstlenmek olmuştu. Ayrıca yerel Devrim gazetesinde de ara sıra köşe yazıları yazıyordum. Siyaset iliklerime kadar işlemiş ya, bu nedenle CHP ye üye olmaya karar verdim. Merkez ilçe başkanı Müştak Hükkamoğlu’na üye olmak istediğimi söylediğimde ummadığım bir durum ile karşılaştım. Senin hakkında bize rapor geldi. Sen komünistsin. Bu nedenle seni partiye üye kaydedemem dedi. Ben sosyal demokratım. Ama siz öyle diyorsanız öyle olsun dedim ve bir daha üyelik konusuna hiç değinmedim.
CHP İl Başkanının iş yeri iş yerim ile karşı karşıya. Gece olduğu halde il başkanının bürosunda büyük bir hareketlilik var. Bu ara bürodan çıkıp yanıma geldiler. İl Başkanı Avukat Fevzi Özer, Nevres, genel başkanımız İzmir’de ama ona bir türlü ulaşamıyoruz. Bize yardımcı olur musunuz dedi. İlçe başkanınıza komünistliğim bulaşmazsa neden olmasın dedim? Dönem manüel santral dönemi. Santralı arayıp İzmir’deki Büyük Efes otelinde kalmakta olan Sayın Bülent Ecevit’i ihbarlı olarak aramalarını söyledim. Karşıma sekreteri çıktı. Genel Başkanımız ile görüşmek istediğimi söylediğimde sayın genel başkanımız hiçbir görüşmeyi kabul etmiyor dedi. Lütfen genel başkanımıza sizi Özcan Nevres arıyor diye söyler misiniz dediğimde, söyleyeyim ama kabul edeceğini sanmıyorum dedi. Az sonra sekreter, belli olan bir şaşkınlık içinde sayın genel başkanımız sizinle görüşmeyi kabul etti efendim dedi. Kısa bir hal hatır sormasından sonra, Muğla il örgütü sizi Muğla’ya davet etmek istiyor. Buyurun görüşün dedim ve ahizeyi il başkanına verdim. Görüşme bittikten sonra merkez ilçe başkanı yarın partiye gel de kaydını yapalım dediğinde gerek yok dedim. Bana Menemen’deki kaydım yeter.
Neyse ki Bir Zamanlar Ben de politikacıydım başlıklı öykümde yazdığım gibi artık hiçbir partiye üye değilim. İnşallah bir daha da üye olmak zorunda kalmam.
Özcan Nevres

Tiyatro Ve Devlet Desteği

Tiyatro Ve Devlet desteği
Kanımca tiyatro sanatçılığı yazının icadından hemen sonra başlamıştır. Başladıktan sonra da ilk gününden bu güne kadar hep devlet desteği almıştır. Zira o üç binden on bine kadar izleyici alan muazzam anfi tiyatroların bireyler tarafından yapılma olasılığı yoktur. Antik yerleşim alanlarını ziyaret etmeyi sevenler o antik kentlerdeki amfi tiyatroları çok iyi bilirler. Önce halen dimdik ayakta olan Bergama’daki anfi tiyatrolara bir göz atalım. Küçük bir krallık olan Bergama krallığı kısa bir zamanda oldukça genişleyen ve zenginleşen bir krallık olmuştu. Bergama Zeus heykeli ile ünlü olduğu kadar birkaç ilki gerçekleştirmesi ile de ünlüdür. Dünyada ilk defa dev boyutta bir hastanede psikolojik tedavi uygulanmıştır. Yüksek bir tepenin üzerinde kurulu olan Bergama’ya içme ve kullanma suyu bu günkü emme basma tulumbalara benzer bir sistem ile çıkarılmıştı. Kademeli kuyular bir birlerine künklerle bağlanmış ve bu kuyulara keçe kapaklarla basınç uygulanmıştı. Kapağın üzerine ağır bir taş konuluyor ve ağırlık altında kapak suya basınç yapıyordu. Bu şekilde kuyudaki su bir ötede, daha yüksekteki kuyuya boşaltılıyordu. Her kuyuda aynı işlem yapılarak suyun tepeye ulaşması sağlanıyordu. Bu tüm dünyada bir ilkti. Bergama krallığı sanata da çok önem veriyordu. Tepedeki kentin surları içinde üç bin kişilik bir amfi tiyatro vardı. Güzellik ılıcasının yakınında da beş bin kişilik bir amfi tiyatro vardı. Bu da Bergama krallığının sanata ne kadar büyük bir önem verdiğini gösterir.
Site devletlerinin tümünde anfi tiyatrolar vardı. Fethiye’den Kaş’a giderken Eşen çayı üzerindeki köprüyü geçer geçmez sol taraftaki Likyalıların başkenti Ksantos’un yakınından geçilir. İlk göze çarpan ise amfi tiyatrosudur. Ya on bin kişilik Aspendos’a ne demeli. Günümüzde dahi birçok kültür etkinliklerinin düzenlendiği bu muhteşem eser döneminin görkeminin tanığıdır. Bu dev eserlerin hangisi devlet desteği olmadan yapıla bilir ki? Antik kentlerdeki amfi tiyatrolar tiyatro sanatının tarih boyunca tiyatroya verilen değerin göstergesidir. Oysa Sayın Başbakan tiyatroculara ver yansın ediyor. Tiyatrolara devlet desteği yapılamaz diyor. Neden acaba? Tiyatro sanatçıları AKP ye ters düştükleri için mi? AKP yi desteklemedikleri için mi? Tiyatro sanatını yaşatmak tarih boyunca olduğu gibi devletin görevidir. Tiyatrolardan devlet desteği çekilmemelidir. Aksine destek arttırılmalıdır. Zira tiyatrolar en iyi eğitim veren okullardır.
Menemen’de belediye başkanlığına aday olduğumda programımda Menemen’e bir amfi tiyatro kazandırmak vardı. Tasarladığım yer ise Diyem Kâhyanın mezbaha yakınındaki güney ucu tepeye yaslanmış olan tarlaydı. O tarlada arazi tepenin altına doğru bir kavis yapıyor. O kavis düzenlenerek en azından bin kişilik bir anfi tiyatro yapılmasını sağlayacaktım. Ne yazık ki şimdi o tarlada olmaması gereken bir deri fabrikası var. Belediye Başkanı olan bir arkadaşıma düşüncemi açıklamıştım ama sıcak bakmamıştı. Oysa Menemen’in bir kültür şehri olması için atılacak ilk adım o amfi tiyatro olacaktı.
İzmir Büyükşehir belediyesi kültüre verdiği değerle İzmir’imize çok güzel sanat binaları kazandırmaktadır. İzmir’i yönetenlere bu konuda teşekkür etmeyi borç bilirim. Keşke tiyatro binaları tüm yerleşim yerlerine yayılsa da, televizyon kanallarının yarattığı tele voleci toplum olmaktan, tiyatrolar sayesinde kurtulsak.
Özcan Nevres

Nasıl Bir Ülkede Yaşıyoruz

Nasıl Bir Ülkede Yaşıyoruz
Bakanlıkça yapılan bir açıklamaya göre çevreyi kirleten eski otoların vergi düzenlemesiyle trafikten çekilmesi sağlanılacakmış. Sayın bakana sormak gerekir. Eksoz ölçümleri niye yapılıyor? Yağ yakarak doğayı kirleten otoların vizeleri yapılıyor mu? Elbet de yapılmıyor. Bu durumda eski arabaların doğayı kirlettiği kabul edile bilir mi? Üstelik o eski arabaları tamir eden on binlerce oto tamirhanesi var. Yeni arabalar ise yetkili servislerde tamir edilmektedir. Her tamirhane sahibi yetkili servis olamayacağına göre, o insanlar ne olacaktır? İşsizler ordusuna mı katılacaklar? Eğer bir araba gerektiği şekilde bakım görüyorsa, o arabanın yaşı ne olursa olsun hava kirliliğine neden olmaz. Kazaya uğrayıp parçalanan arabam tam on üç yaşındaydı ama bir gram dahi yağ eksiltmiyordu. Yani on üç yıllık bir hayli eski olan arabam çevre kirliliğine neden olmuyordu. Anlaşılacağı gibi amaç daha çok sıfır arabanın satılması ve bu sayede devlet kasasına daha çok vergi girmesinin sağlanmasıdır. Oto üretiminde olabildiğince dışa bağımlı olduğumuzdan ithalata daha çok döviz ödeyeceğimiz açıkça ortadadır.
Nasıl bir ülkede yaşadığımız anlaşılacak gibi değil. Seksen beş yaşındaki hastayı ameliyat eden doktor, hasta ölünce on yedi yaşındaki bir cani tarafından katledildi. Doktor bu hastanın ameliyatını ölüm riski yüksek diye yapmaya bilirdi. Ama o yapmış olduğu Hipokrat yemini gereği ameliyatı yapmıştı. Nereden bilirdi ki bu hastadan nemalanların olduğunu? Hastanın yakınları devletten hasta bakım parası alıyordu. Hasta ölünce haliyle bu yardım parası kesilecektir. Bunu hazmedemeyen on yedilik cani, doktoru bıçaklamakla kalmamış, doktora yardım etmek isteyenleri bıçağıyla tehdit ederek yaralının kan kaybından ölmesini sağlamıştır. Üzerinde durulması gereken on yedi yaşındaki, henüz çocuk yaştaki biri böyle planlı bir cinayeti nasıl işleyebiliyor. Onu bu konuda eğiten kim olabilir? O çocuğu kim azmettirdiyse mutlaka cezasını çekmelidir.
Gazetelerde ve televizyonlarda her gün kadına şiddet olaylarını izliyoruz. Bu olayların en acı yanı, bazı kadınlar eşi tarafından öldürüleceğini bildiği için devlete sığınmak istiyor ama ne yazık ki devlet onları koruyamıyor. Konu ile ilgili bakanlar ise havanda su dövmeyi sürdürüyor. Anlaşılması zor olan ise dayakçı kocaların savcılar tarafından dışarıdan yargılamak üzere serbest bırakılmaları. Bir insanı öldüresiye dövenler bile dışarıdan yargılanmak üzere serbest bırakılıyorsa, o dövülen insan nasıl bir ruhi çöküntüye uğradığını düşünmek bile istemiyorum. Yaşadığı sürece o olayı unutamayacaktır. Eğer bir gün fırsat bulursa mutlaka intikamını alacaktır. Hukuk onun cezasını vermiyorsa cezasını ben vereceğim diyecektir.
Bir tarafta işlediği suçun bedelini ödemeyenler, diğer tarafta ne ile suçlandığını dahi bilmeyen zanlı insanlar aylardır değil, yıllardır ceza evlerinde yatıyorlar.
Özcan Nevres

Din ve Siyaset

Din Ve Siyaset
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk demokrasinin ve cumhuriyetin garantisi olarak yönetime laiklik ilkesini koydurtmuştu. Çok gerilere gittiğimizde Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı zapt ettikten sonra halifeliğini ilan etmesi geriye gidişin başlangıcı olmuştu. Yani din ile siyaset birbirine karışınca Osmanlı devletinin çöküşü başlamıştır. Bu durum net olarak bilindiği halde son günlerde Sayın Başbakan din üzerine sürekli dalaşma yapmaktadır. Sayın Başbakan diyor ki, CHP tek parti döneminde birçok camiyi satmış ve birçok camiyi depo ve kışla olarak kullanmıştır. Yaşım yetmiş yedi olduğu için CHP nin son yıllarını çok iyi anımsıyorum. Anımsadığım kadarıyla cami satıldığını hiç duymadım. Menemen’de kiliselerin ve bir de bir caminin depo olarak kullanıldığını biliyorum. Bunun nedeni ise ikinci dünya savaşı nedeniyle mevcut zorunlu asker sayısına fazladan üç dört kura askerin eklenmesiydi Asker sayısı dört katına çıkınca barınak için mevcut her türlü olanaktan yararlanmak zorunlu olmuştu.
Kurtuluş Savaşından sonra İzmir’e vali olarak atanan General Kazım Dirik görev günlerini makamında geçirmemiş, at ve eşeksırtında gitmediği ve hizmet götürmediği tek köy kalmamıştır. Halen İzmir ilçelerinin ulaşım yollarında onun yaptırttığı çeşmelerden sular gürül, gürül akmaktadır. Bir tek Foça yolundaki çeşmenin suyu, kaynağının sulamada kullanılması nedeniyle kurumuştur. Anıtsal değeri olan çeşmenin kaidesi de bazı kadir bilmezler yüzünden harap olmuştur. Vali Kazım Dirik en küçük köylerde bile kışla büyüklüğünde okullar yapılmasını sağlamıştır. Nedeni ise bir savaş çıktığında askeri barınak olarak kullanılması içindi. Savaşların ağır şartları gerektiğinde okulların da ibadethanelerinde barınak olarak kullanılmasını zorunlu kılabilir. Bu nedenle bu durum yüzünden hiçbir yönetim kusurlu sayılamaz, yargılanamaz. Ne hikmetse Demokrat Parti kökenliler bu durumu hep istismar etmişlerdir. Bir gün koyu demokrat biriyle bu konuyu tartışmıştık. Kiliselerin askeri barınak olarak kullanılmasına karşı değildi ama camilerin kullanılmasına karşıydı. Peki, askeri nerede barındıracaklardı diye sorduğumda, gelsinler evimde barındırsınlar demiştim. Senin dediğin olacak iş değil ama yine de sorayım dedim. Evinde barınacak olan askerler aylardır, hatta yıllardır kadın yüzü görmemiş genç insanlar. Bu durumda eşinin ve kızlarının başına neler geleceğini düşünmek bile istemem dediğimde ne olursa olsun. Yeter ki camilerimize dokunmasınlar dedi. Bu durumda ona söyleyebileceğim hiçbir şey kalmamıştı.
Almanların Fransa’yı işgal ettiği yıllarda genç ve güzel bir kadın on altı yaşındaki kızını olası bir asker tecavüzüne karşı evinin çatı arasına saklamış. Kadının korktuğu başına gelmiş. Kendisini sık, sık ziyarete gelen askerler kadına tecavüzü sürdürmüşler. Zamanla kadın bu duruma alışmış ve zevk almaya başlamış. İlişki sırasında çıkardıkları sesler genç kızı tahrik etmiş ve çatıdan aşağı inerek askerlere ben de varım demiş. Bu hikâyecikten de anlaşılacağı gibi ateş ile barut yan yana durmaz. Bu nedenle sekerler kesinlikle evlerde barındırılamaz.
Demokrat Parti kökenlerinin her zaman istismar ettikleri bir konu da on iki ada sorunudur. İtalyanlar on iki adaları boşaltırlarken Türk hükümetine biz gidiyoruz. Adalar sizin olsun demişlerdi. Bu Türkiye için korkunç bir tuzaktı. O adaları işgal etmeye kalkıştığımızda Almanların safında savaşa katılmış olacaktık. Alman yenilgisiyle birlikte ülkemiz de yenik sayılacaktı. Bunun nasıl bir felaket olacağını düşünmek bile istemem. Nitekim savaşı kazanan taraf olan Rusya’nın ilk işi Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istemek olmuştu. İsmet İnönü Ruslara çok sert bir yanıt vererek gel de al demişti. O günün olanaklarının elverdiğince silahlı kuvvetlerimiz doğuya kaydırılmıştı. Savaş bulutları başımızda esmeye başlayınca NATO ya girme kararı alınmıştı.
CHP ye saldıranlar CHP nin ülkemizi savaşa sokmaması nedeniyle takdir etmeleri gerekir ama nerede o mantık?
Özcan Nevres

Doğanın İntikamı mı

Doğanın İntikamı mı?
Dünyanın en uygar! ülkesi ve dünyanın efendisi Amerika’nın bir türlü imzalamayı kabul etmediği sanayi kirliliğini önleme anlaşması sayesinde sanayi artıkları ve atıklarıyla dünyamız büyük bir felakete hızla ilerliyor. Ağır sanayilerin neden olduğu kirlilik yüzünden iklimlerde önlenemez bir düzensizlik başladı. Hiç görmediğimiz ve alışık olmadığımız bir şekilde fırtınalarla çatılar uçuyor. Asırlık ağaçlar kalın gövdelerine rağmen kökünden sökülüp devriliyor. Çölden geçen fırtınaların taşıdığı kumlar yüzünden göz gözü görmez oluyor ve bu nedenle karayollarında kazalar oluyor. Bir hafta önce yağan yağmur sanki asit yağmuruydu. Birçok yerde otların ve çiçeklerin kurumasına ve sararmasına neden oldu. Yağmurla karışık yağan bu asit için henüz hiçbir açıklama yapılmadı. Fırtına bu asitleri nereden koparıp almıştı. Siyanür havuzlarından mı? Çevrecilerin uyarılarına kulak asmayan çevreci düşmanları hadi bakalım açıklasınlar bu asit olayını? Şu durum da çok iyi bilinmelidir. En az siyanür havuzlarında biriktirilen siyanür atıkları kadar termik santrallerin külleri de tehlikeli ve zararlıdır.
Dünya İnka’ların tahminini doğrularcasına hızla bir felakete doğru sürükleniyor. Ağır sanayiler kadar, termik santraller doğayı kirletiyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi deprem kuşakları üzerine ve doğa harikası yerlere nükleer santral kurma çalışmaları sürdürüyorlar. Nedense son günlerde onkoloji profesörleri adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Kanserden korunmak için şunu yeme bunu yeme diye fetva üzerine fetva veriyorlar. Nedense Çernobil faciasını göz ardı ediyorlar. Şüphesiz yediklerimizde de kanserojen etkiler var ama hiç biri Çernobil’in neden olduğu kadar etkili değildir. Eğer yenilene bilir enerjilerimizden yeteri kadar yararlanmayı becerebilsek ne termik santrallere ne de nükleer santrallere gerek kalmaz. Termik ve nükleer santral konusunda atacağımız her adımda dünyanın akciğerleri olan Amazon ormanlarının yavaş, yavaş yok edilmekte olduğunu göz ardı edemeyiz.
Yıllar önce İzmirli iş adamlarımız Çeşme’de rüzgâr santralleri kurmuşlardı. Bedava ürettikleri elektrik enerjisini Türkiye Elektrik kurumuna satmak istediklerinde reddedilmişlerdi. Yıllardan beri Aydın Germencik’de su buharı boş yere fışkırıp duruyor. O buhardan elektrik üretimi için neden yararlanılmıyor? Sonuçta termik santrallerindeki türbinlerin dönüşü su buharı ile sağlanılmıyor mu? Doğal buharla elektrik üretimi doğayı kirletmediği için mi yeğlenmiyor? Hidroelektrik santralleri kurmak için ille de büyük barajlar kurulması gerekmiyor. Düşük debili santrallerle de elektrik üretimi yapılabiliyor. Rüzgâr ve güneş zengini olan ülkemizde bu güçlerden elektrik üretmek en akılcı yoldur. Aldığım duyumlara göre Menemen Çukurköy’de bazı iş adamlarımız rüzgâr tribünleri kurmaya başlamışlar. Okurlarım Çukurköy’ün adına aldanmasınlar. Çukurköy Dumanlı dağların zirvesine yakın bir yerdedir. Bin iki yüz metre yüksekliğe çıkıldıktan sonra yaklaşık iki yüz metre inilerek köye varılır. Etrafı dağlarla çevrili olduğu için çukurda kaldığından bu ismi almıştır. Çevresindeki dağlar rüzgâr tribünleri kurulmasına çok elverişlidir. Rüzgâr Tribünü kurulmaya elverişli olan yer yalnızca Çukurköy mü? İstanbul nedeniyle en çok elektrik tüketilen koskoca Trakya’da olabildiğince çok güçlü rüzgâr alanları var. Rüzgârlarımız gerektiği şekilde değerlendirildiğinde ne termik, ne de nükleer santrallere gerek kalmaz.
Özcan Nevres

Utanılması Gereken Bir Durum

Utanılması Gereken Bir Durum

Türkiye hileli ve sağlığa zararlı ürünlerin serbestçe satılabildiği ülkeler arasında dünya üçüncüsü. Buna rağmen halen hileli ve sağlığa zararlı ürün üretenlerin teşhir edilmesine yasalar izin vermiyor. Bu konuda Tarım Bakanlığına başvuruda bulunan Avukat Erol Çiçek bakanlıktan firma isimlerinin açıklanamayacağı yanıtını almış. Bunun üzerine mahkemeye başvuruda bulunan Avukat Erol Çiçek’i mahkeme haklı bulmuş ve bakanlığın hileli ve sağlığa zararlı ürün üretenlerin isimlerini açıklamasının zorunlu olduğuna dair karar vermiş. Bunun üzerine bakanlık Erol Çiçek’e firmaların isimlerini zata mahsus notuyla göndermiş. Bu durumda yasa gereği Sayın Erol Çiçek’in bu isimleri kamuoyu ile paylaşması mümkün olmuyor. Bunun üzerine Erol Çiçek aynı mahkemeye isimlerin açıklanması için başvuruda bulunuyor ama mahkeme bu talebi reddediyor. Hadi bakalım buyurun cenaze namazına demekten başka elden ne gelebilir? Nasıl oluyor da tüketicilerin sağlıksız ürünler hakkında bilgi alması yasaklanıyor?

Televizyon kanallarında gıda takviyesi adı altında sözde sağlığa yararlı ürünlerin reklamları, halen sürüyor. Yasaklanmış ve toplatılma kararı alınmış ürünlerin reklamları böyle bir karar alınmamış gibi tam gaz devam ediyor. Koskoca bakanlık aldığı kararın takipçisi olamıyorsa buna söyleyebilecek bir söz bulamıyorum. Tarım Bakanı bizzat kendisi açıklamıştı. Televizyonlarda reklamı yapılan balların sahte ve sağlığa zararlı olduğunu. Oysa bu balların reklamları halen bazı televizyon kanallarında sürüyor. Bunlara bakanlık dur diyemiyorsa kim dur diyecek? Her gün televizyon haberlerinde ünlü sanatkârların birer, birer kanserden yaşamlarını yitirdiklerini izliyoruz. Bunlar ünlü oldukları için ölümleri haber oluyor. Ya ünlü olmayanların kanser hastalığı yüzünden sessizce kara toprağa verilişlerinin sayıları tam olarak biliniyor mu? Bilinse bile biliniyor olmasının hiçbir önemi yok. Eğer önemi olsaydı hileli ve sağlığa zararlı ürün üretenlerin adlarının açıklanması için ne gerekiyorsa en kısa zamanda yaparlardı. Kanserin en önemli belirtisi ani kilo kaybıdır. Bu nedenle hızlı kilo kaybedenlerin hemen doktora başvurmaları gerekir. Kanser hastalığında erken teşhis çok önemlidir. Bende de son bir hafta içinde üç kilo kaybı oldu. Haftayı çok hareketli geçirdim, ondandır demedim ve bu gün sağlık ocağına gidip kan örneği verdim. Sonuçları ise yarın alacağım. Sağlık ihmale gelmez. Şüpheye neden olacak durumlarda ilk işimiz doktorumuza başvuruda bulunmak olmalıdır.

Yıllardır sağlıklı yaşamamız için hep tavuk eti yememiz önerilmişti. Son günlerde kanser ve beslenme uzmanlarının yaptığı açıklamalar dudak uçurucu. Bakınız uzmanlar ne diyor? Civcivler yumurtadan çıkar çıkmaz hastalanmamaları için antibiyotik veriyorlar. Çok hızlı büyümeleri için de bol, bol hormon veriyorlar. Üstelik hareket edemeyecekleri kadar dar bir alanda besleniyorlar. Hareket edemedikleri için de kemik yapıları gelişmeden et yapıyorlar. Tavuk kesimhanesinde çalışan biri kesimlik tavukları tuttuğumuzda kemikleri kırılıyor diyor. Bu da kanser ve beslenme uzmanlarının söylediklerini doğruluyor.

Son günlerde pet shoplarda yavru tavşan satışları hız kazanmış bulunuyor. Kanımca bunları sağlıklı et yiyebilmek için satın alıyorlar. Satıcıların tavşan yetiştirilmesi konusunda gerekli bilgilerden yoksun olmaları tavşan besicilerini zor durumda bırakabilir. Bu nedenle bu konuda kısa bilgiler vereceğim. Tavşan yiyecek konusunda seçici değildir. Ne verirseniz yer. Üstelik yediğini ete çeviren domuzdan sonra ikinci hayvandır. Tavşanın sağlıklı büyümesi ve yaşaması için mutlaka kemirecek bir şeyler bulması gerekir. Eğer kemirecek bir şeyler bulamazsa kemirici dişleri aşınmadığı için beyne doğru büyümeye başlayacaktır. Büyüyen dişler beynine dayandığında hayvan büyük acılar içinde can verir. Bunun için tavşan besleyenlerin tavşanlarının önüne mutlaka kemireceği bir şeyler koymaları gerekir.

Özcan Nevres