Allah Bir Kapıyı Kapatırsa

Allah Bir Kapıyı Kapatırsa
Atalarımız Allah bir kapıyı kaparsa bir başka kapıyı açar demişler. Televizyon kanallarında üç sahte balın reklamı yasaklandı ama diğer aldatıcı reklamlar tam gaz devam ediyor. Şimdi de dikkatimi bir ayakkabı reklamı çekti. Güya ayakkabının fiyatı yüz kırk dokuz liraymış ama ellerinde ihraç fazlası ürünler olduğu için kırk dokuz liraya satıyorlarmış. Pazarladıkları ayakkabılar nubuk ve plastik tabanlı. Görebildiğim kadarı ile bu tanıtımı yapılan ayakkabıların aynısı ŞOK mağazasında yirmi lira. Bu konuda okurlarıma bir öneride bulunacağım. Hiçbir şekilde televizyonlarda yapılan pazarlama reklamlara aldanmayın. Değeri güya yüz kırk dokuz lira olan bir ayakkabının kırk dokuz liraya satılması olası mı? +
Birçok bitkisel ilaç üretmiş olan ve halen üretmeye devam eden bir hekimimiz ile bir televizyon kanalında güya röportaj yapılıyor. Oysa yapılan röportaj değil reklamdır. Yazılı basında o şekilde yapılan bir tanıtımın altına bir not konulur. Bu bir reklamdır diye. Ne hikmetse o televizyon kanalı böyle bir not koymuyor. Dinleyenler de bunu gerçek bir röportaj zannediyor. Hekimimiz diyor ki bizim yüz yetmişi aşan üretimimiz var. Başkaları da otuz tür ilaç üretsin. İki yüzü aşan ilaçlarımızla Avrupa pazarlarına girelim. Dahası ne yazık ki beni Ziya Özel’in durumuna düşürüyorlar diyor. Vay be, ne büyük haksızlık değil mi? Gerçi Ziya Özel ile tıpa tıp bir benzerlikleri var. İkisi de ilaç diye satışa sundukları bitkisellere Sağlık Bakanlığından ruhsat alamıyorlar. Tarım Bakanı kendisi açıkladı. Bize gıda takviyesi adı altında geliyorlar. Bizden gıda takviyesi olarak ruhsat alıyorlar. Bir de bakıyoruz ruhsatını aldıkları ürünü ilaç diye pazarlıyorlar. Bu tür ruhsatları mercek altına aldık. Halkı aldatmalarına izin vermeyeceğiz diyor. Sayın bakana şunu anımsatmak gerekir. Geç gelen adalet nasıl ki adalet değilse bitkisel ürünler hakkında geç alınacak kararlar da halkımızın zararına olacaktır. Bu nedenle tümünün en kısa zamanda yasaklanması gerekir.
İnternet bilgi amaçlı kullanıldığında çok yararlıdır. Ne yazık ki kötü amaçlı kullananlar da var. Bir süredir çok uygunsuz mesajlar alıyorum. Mesajlarda gencecik kızların fotoğrafları var. Fotoğrafların altında da bir şeyler yaz diye bir yazı var. Ne yazayım ki? Bunun bir tuzak olduğunu anlamayacak kadar aptal biri miyim? Gelen mesajları hemen siliyorum. Tamam, İnternet ortamında her şey özgürce yapılmalı ama bu kadarı da fazla. Bu yolda bazı insanlarımızın tuzağa düşürüldüğünü birçoğumuz biliyor ama bilmeyenler daha çoğunlukta. Okurlarımı uyarmak isterim. Bu tür mesajları önemsemeyin. Yapmanız gereken tek şey o mesajları silmek olmalıdır.
Özcan Nevres

Günaydın RÜTÜK

Günaydın RÜTÜK
Aylardır televizyon ekranlarında boy göstermekte olan yanıltıcı reklamlar için RÜTÜK nerede diye soruyordum. En sonunda RÜTÜK geç de olsa uyandı ve üç balın reklamını yasakladı. Peki, diğer yanıltıcı reklamlara sıra ne zaman gelecek? Yanıltıcı reklamlarla genelde umutsuz hastaları aldatanların reklamlarını keselerini iyice doldurduktan sonra mı yasaklanacak? Sağlık Bakanlığının toplatma kararı almış olduğu PANAX adlı ürünün reklamı televizyon kanallarında halen sürüyor. Hiçbir tıbbi değeri olmadığı halde gıda takviyesi adı altında pazarlanan ve reklamı yapılan ürünler, umutsuz hastalar tarafından ilaç gibi algılanarak bol, bol tüketiliyor. Birçok hasta bu sözde bitkisellere umut bağlayıp tıbbi tedaviden vazgeçerek kendilerini zamansız bir ölümün kucağına atmaktadırlar. Bu ürünler insan sağlığı için sahte ballardan çok daha ölümcüldür. Bu nedenle gıda takviyesi yalanıyla insanları kandıran reklamların da en kısa zamanda yasaklanması gerekir. Bir eczane sahibinin allayıp pullayarak bana sattığı iki bitkisel takviye ürünü yüzünden neredeyse yaşamımı yitirecektim. Nar veya üzüm çekirdeği kapsülüne ne gerek vardı ki ben o iki ürünü satın alacak kadar aptalca davrandığımı halen anlayamıyorum. Yurdumuzda bol, bol tüketebileceğimiz nar mı yok? Yoksa kara üzüm mü? Sağlığımız için narın çok yararlı olduğunu bildiğim için evimin bahçesine beş adet çekirdeksiz nar fidanı diktim. Nar beş altı senede meyve vermeye başlar. Üç yılı doldu. Görünen o ki, iki yıl sonra nar türlerinin en lezzetlisi olan çekirdeksiz narlardan bol, bol yemeye başlayacağız. Evimin bahçesi biraz daha büyük olmuş olsaydı kadı narı da diker bütün kış nar yememizi sağlardım. Nar ağacı yetiştirmek isteyenler, yetiştirme konusunda benden istedikleri zaman bilgi alabilirler. 05355197577 no lu telefonumdan bana ulaşabilirler.
Sahte balların getirisi yüksek olunca yerden biten mantar gibi birçok pazarlamacı ekranlarda boy göstermeye başladı. Bunların pazarlamada başarılı olmalarının en geçerli nedeni insanların kolaycı olmalarından kaynaklanıyor. Örneğin zayıflama bitkiselleri. Bazı bünyelerde kilo vermek çok zor oluyor. Bu tür bünyelere sahip olanların hem sıkı bir rejim yapmaları ve hem de çok hareket yapmaları gerekiyor. Hem yediğinden kısacak, hem de oturup keyif çatacakken saatlerce yol yürümeleri, dahası beden hareketleri yapacak olması kolay mı? Kolay olmadığı için aldatıcı reklamlara itibar ederek kendi sağlıklarına zarar veriyorlar. Benim gibi şişman olanlar zayıflamak için hiçbir şekilde aceleci olmamalıdırlar. Zira uzmanlar zayıflamak isteyenler haftada en fazla bir kilo versinler diyorlar. Kanser uzmanları ise hızlı zayıflamanın kansere davetiye olduğunu söylüyorlar. Midemdeki bir sorun yüzünden iç hastalıkları doktoruna gittiğimde doktorun ilk sorduğu yakında kilo verdiniz mi oldu? On kilo verdiğimi söyleyince isteyerek mi yoksa kendiliğinden mi verdin dedi? Bir yılık çabadan sonra deyince o zaman sorun yok dedi. Ben de bilirim bitkilerle zayıflamanın kurallarını. Hem de o reklamlardaki ürünlerin hiç birini kullanmadan. Soyumda dört kanserden ölüm oluğu için kansere neden olan her türlü beslenmeden uzak durmamı gerektiriyor. Aksine kanseri önleyen sebze ve meyvelerle beslenmem gerekir.
RÜTÜK sahte bal reklamlarını yasaklamakla görevini gerektiği gibi yapmıştır. RÜTÜK ün bu kadarla yetinmemesi gerekir. Hani derler ya, eteri gider beteri gelir diye. Televizyonlarda yığınla gıda takviyesi, zayıflama ve güzelleşme ürün reklamları devam etmektedir. İşin en kötü yanı bu ürünlerin ruhsatlarının Sağlık Bakanlığından değil de Tarım Bakanlığından alınmış olmaları. Ne yazık ki bu ürünlerden zarar görenler yargıya başvurarak dava açmıyorlar.
Özcan Nevres

Yapay Ballardaki Tehlike

Yapay Ballardaki Tehlike
Milliyet gazetesinin yaptığı bir araştırmanın sonucuna göre televizyonlarda reklamı yapılan balların sağlığa oldukça zararlı olduğu açıklandı. Habere göre yapay ballar GDO lu mısırlardan elde edilen melaslarla imal edildiği için başta kanser olmak üzere birçok hastalığa neden oluyor. Aslında bana da bu konuda duyumlar geliyordu. Bazı bal zedeler aldıkları balın çok kötü olduğunu söylüyorlardı. Ben de güvenli marketlerden kavanozunu on bir buçuk liraya almak varken hangi akla hizmet ederek bilmediğiniz o balları satın alıyorsunuz diyorum. Balın insan sağlığında ve beslenmesinde çok önemli yeri vardır. Yeter ki hangi balı yememiz gerektiğini bilelim. Bilelim ki satın aldığımız çiçek balı iki ay içerisinde şekerleniyorsa o bal sağlığımıza ve beslenmemize yararlı olan baldır. Alacağımız balın şekerlenmemesini diğer deyimiyle donmamasını istiyorsak çam balı satın almalıyız. Çam balı damak zevkine uygundur ama çiçek balı kadar sağlıklı değildir. Zira çam balını arılar çam ağaçlarında yaşayan basra böceğinin salgısından üretmektedirler. Yani çam ballarında, çiçek ballarındaki gibi bin bir çiçekten üretilme özelliği yoktur.
Hızlarını alamayan televizyon balcıları şimdide yüz liraya beş kilo süzme bal veya beş kilo petek balı vermektedirler. Her ikisinin yanında da bir küçük kavanoz çörek otu vermektedirler. Evimden çörek otu hiç eksik olmaz. Zira ekmek makinemizde ürettiğimiz ekmeğimize mutlaka bir avuç çörek otu koyarız. Hediye ettikleri çörek otu çok pahalı bir ürün değildir. Okurlarımın bu reklamlara aldanmamaları gerekir. Çörek otunun yararı tartışılmaz ama petek balı tartışılır. Zira bal petekleri doğal değildir. Bal mumundan üretilmektedir. Bu nedenle de sağlığa yararlı değil zararlıdır.
Televizyonlarda pazarlanan ballar için afla toksinli olabileceğine dair kuşkum vardı. Mısır melasından üretilme sahte bal olacağı aklımın kenarından bile geçmemişti. Zira birkaç yıl önce Avrupa ülkelerine ihraç edilen ballarımızda afla toksin bulunduğu için geri gönderilmişti. Kesinlikle biliyorum ki o ballar imha edilmedi ve Türkiye’nin iç piyasasında satılarak tüketildi. Ballarda afla toksin bulunmasının nedeni arı kovanlarına dadanan böcekleri ve güveleri yok etmek için kovanlara konulan zehirli tarım ilaçlarıydı. Bal üreticiliği yapan arıcıların bazıları işin kolayına kaçarak kovanlarda tarım ilaçları kullanıyorlardı. İşini seven ve halkın sağlığına önem veren arıcılar ise kovanlarının içine şaloma ile ateş tutarak zararlıları yok ediyorlardı. Avrupa’dan geri dönen ballar yüzünden bal fiyatları taban yapmıştı. Bu nedenle arıcılar çok zarar etmişlerdi. Bu nedenle artık hiçbir arıcı kovanlarında tarım ilacı kullanmamaktadırlar. Eğer kullanan olursa toptan bal alan firmalara satamazlar. Ancak yol kenarlarında satarak ellerindeki balları satmaya çalışırlar.
Yıllar önce Datça’da çalışırken Reşadiye İlkokulu Müdürü Erdinç Sarı benden buzdolabı tamirinde kullanmakta olduğum şalomayı ödünç istemişti. Verdim ama nerede kullanacağını da merak ettim. Yanına gittiğimde şaloma ateşini kovanların içine tuttuğunu gördüm. Kovanlara böcek ve güve dadandığını ilk defa orada öğrendim. Daha sonra İzmir’e gittiğimde Erdinç Sarı için onun işine daha iyi yarayacak bir şaloma alıverdim.
Türkiye’de arı sütünü ilk defa Muğlalı ilkokul öğretmeni Kemal Aladağ üretip tanıtmıştı. Arı sütü piyasada iyi tutunmuştu. Konuyu Erdinç Sarı’ya açtım. Arı sütü yararlıdır ama usulüne uygun olarak kovandan alınırsa dedi. Arı sütünün kovandan alınırken çok karanlıkta alınması gerekir. Alındıktan sonra da hiç ışık almaması gerekir. Bana göre sağlığa yararlı arı sütü elde etmek olanaksızdır. Polen en az arı sütü kadar yararlıdır. Bu nedenle arı sütündense poleni yeğlemek gerekir dedi.
Sağlıklı bir ürün olan baldan yararlanmak istiyorsak güvenilir marketlerden almamız gerekir. Aksi halde sağlığımızdan oluruz. Zira mısır melasından üretilen sahte balların kanserojen olduğu kanser uzmanları tarafından ısrarla vurgulanmaktadır.
Özcan Nevres

Dershaneler

Dershaneler
Oldum olası dershanelere sıcak bakmayan biriyim. Buna neden olarak en iyi eğitimin okulda olması gerektiğine inanmış olmam olabilir. Dört çocuğumdan en başarılı olanı halen Amerika üniversitelerinde öğretim üyeliğini sürdürmekte olan kızım Hediye Nevres’tir. Menemen Kubilay İlkokulundan birincilikle mezun olduktan sonra ideali İzmir Maarif Kolejinde okumaktı. Kolejin imtihanına katılmak için hazırlık yaptığında kendisine bana dershane deme de ne dersen de dedim. Senin bu imtihanda başarılı olman için istediğin ansiklopedileri ve kaynak kitaplarını bedeli ne olursa olsun tümünü alırım. Nitekim öyle oldu. Aldığım kaynak kitaplarla ve ansiklopedilerle çalışarak imtihana hazırlandı. Maarif kolejinde yapılan sınav sonrası kızıma sordum.Sınav nasıl geçti diye? Etrafımızda çok başarılı olduğunu haykıranlar olmasına rağmen kızım iyi geçti sayılır dedi. Bu da kızımın başarılı olduğunun tanımıydı. Nitekim tüm Menemen’de (köyleri ile birlikte) sınavda başarılı olmuş iki öğrenci vardı. Birincisi kızım, ikincisi ise yedekliği kazanan Emirâlemli bir öğrenciydi. Kızım Maarif kolejinde iki yıl okudu. Muğla’da yanımda kalmak istediğinden bir süre Muğla ortaokulunda okudu. Ailevi nedenler yüzünden kızımın tekrar Karşıyaka’da annemin yanında kalması zorunlu oldu. Kızımı okulunda ziyaret ettiğim ilk haftada eski bir arkadaşım olan Öğretmen Bekir Bey ile karşılaştık. Ziyaretimin nedenini sorduğunda kızımı bu okula kayıt ettirdiğim için geldim demiştim. Kızını göster bakayım dediğinde işte bak şu saçları kıvır, kıvır olan dedim. Özcan Bey sen ne yaptın böyle? Bu çocuk Muğla’da başka bir müfredat okumuş. Buraya uyum sağlayamaz dediğinde bu konuyu on beş gün sonra görüşelim dedim. Yirmi gün sonra gittiğimde Bekir Bey Özcan Bey çok haklıymışsın. Bu kadar kısa zaman da kızınız sınıfının en iyisi oldu dedi.
Kızım o yıllarda Türkiye’de tek olan Ankara Fen Lisesi sınavına katılmak için okul müdürlüğüne başvuruda bulunduğunda bu okulun tarihinde Fen Lisesi imtihanını kazanan tek bir öğrenci olmadı. Sen mi kazanacaksın demişler. Kızım o ilki başararak Ankara Fen Lisesinin her yıl almakta olduğu doksan altı öğrenciden biri olmuştu.
Fen lisesinde iken girdiği üniversite sınavlarında Türkiye genelinde ilk yüze girerek Boğaziçi Üniversitesinde öğrenim görmeye hak kazanmıştı. Tüm bu başarıları için hiçbir dershaneden ders almamıştı. Ankara Fen Lisesinden mezun olanlara her zaman Amerikan üniversitelerinin kapıları açık olmuştur. Boğaziçi Üniversitesinin ikincisi Levent Gün ile hayatını birleştirdikten sonra Amerikan üniversitelerinde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladılar. Kızım halen bu görevini sürdürmektedir. Oğlu Barış Gün Tıp eğitimini tamamlamış ve ihtisas lisansı için öğrenimini sürdürmektedir.
Eğer bir çocukta okuma azmi varsa dershanelerden eğitim almasa da başarılı olur. Yeter ki azimli olsun. Birçok dar gelirli ailenin çocuğu dershanelere gidemediği halde gidenler kadar başarılı olmuşlardır.
Kızım ilkokul dördüncü sınıftayken sınıfa İlköğretim müfettişi Süleyman Koyuncu girer. Sorduklarına birçok öğrenci yanıt vermek için parmak kaldırdığı halde bir çocuğun hiç parmak kaldırmadığını fark eder. Süleyman Bey işte aradığım öğrenciyi buldum diye düşünür ve kızımı tahtaya kaldırır. Düşüncesine göre en zayıf öğrenciyi bulmuştur. Sorularının ardı arkası kesilmez ama sorduklarının hepsine yanıt alır. Bunun üzerine öğretmeni onu zora sokmak isterseniz ortaokul düzeyinin üzerine çıkınız der. Süleyman Bey merakla sorar. Bu kimin kızı diye. Özcan Nevres’in kızı diye yanıt alınca normaldir der. Onun babası karnı kadar çok kitap okumuş biridir. Nitekim Öğretmenler lokalinde otururken yanıma geldi ve kızım gibi bir evladın babası olduğum için beni kutladı. Daha sonra kızım şiir yarışmasında liseli ağabey ve ablalarını geçerek birinci olduğunda onu Tüm Muğla tanımış oldu. Yarışmada okuduğu bana ait Uyan Be Mehmet Ve Ayşe’ye başlıklı şiirlerim Ankara Radyosunda istek üzerine birçok kez yayınlandı.
Çocukların iyi bir öğrenim görebilmesi için en büyük sorumluluk ailerinindir. Zira ilk eğitim okulda değil ailede başlar. Aile çocuğuna okuma aşkını kazandırmayı başarırsa çocuğun başarılı olması için önünde hiçbir engel kalmaz. Şimdi de torunum Can Nevres halasının yolunda hızla ilerlemektedir. Can Nevres’in başarı belgeleri www.ozcannevres.com adlı sitemde yayınlanmaktadır.
Tüm çocukların başarılı olması dileğiyle.
Özcan Nevres

Zaman Her Şeyi Siliyor

Zaman Her Şeyi Siliyor
Zaman, zaman geçmişte yaşadıklarımı düşünüyorum. Bazı anılar o kadar silik ki? O anda keşke anılarımı yazmamış olmam yüzünden çok pişmanlık duyuyorum. Yaşamımın geçmişine en fazla beş yaşına kadar gidebiliyorum. Haliyle o yaşta henüz okuryazar olmadığım için anılarımı yazmaktan söz edilemez. Öyle anılar var ki adeta beynime kazınmış gibi taptaze duruyor. Henüz beş yaşındaydım. Babam ata bindikten sonra beni kucağına alarak koyun sürümüzün yazlık merası olan İnçe Şükrü’nün merasına götürmüştü. Göl kenarında koyun sürüsünü izlerken sürünün göle girdiğini gördüğümde koyunlar suda boğulacaklar diye imdat, imdat diye çığlık atmaya başladım. Babam koşarak geldi. Ne oldu? Neden bağırıyorsun diye sorduğunda koyunlarımız göle girdiler, boğulacaklar dedim. Babam kıçıma ömür boyu unutamadığım okkalı bir tokat patlattı. Ben de senin göle düştüğünü zannettim de koşarak geldim. Koyunların suda boğuldukları nerede görülmüş dedi? O olaydan sonra babam bir daha beni koyun sürümüzün yanına götürmedi.
Kayıkbaşı mevkiindeki bağımızdan Ormanbağları mevkiindeki bahçemize giderken Tabak Ali Beyin merasından geçerdik. Tabak Ali Beyin en sevdiği meyve dutmuş. Bu nedenle yaklaşık beş dönümlük bir arazide çeşit, çeşit dut ağaçları yetiştirmiş. Atımızdan inmeden ağaçların altına gider, tadı en güzel olan dutlardan bolca yerdik. Tabak Ali Beyin çiftliği Ege Üniversitesi için istimlâk edildiğinden dut ağaçları halen korunuyor mu bilmiyorum? Dut ağacı çok uzun ömürlü ve çok dayanıklı bir ağaçtır. Eğer kesilmedilerse o alanda halen dut ağacı var demektir. Günümüzde en çok dut ağacı Menemen’in Emirâlem mahallesinde vardır. Birçok Emirâlemli dut meyvesi sayesinde zengin olmuşladır.
Her hıdrellez babamın eniştesinin merasına giderdik. Değirmen deresinin kenarına kilimler serilir, yakılan koca bir ateşin üzerinde eniştemizin kestirdiği kuzu çevrilirdi. Balık yemek istediğimizde ise derenin suyunu ekin tarlasına çevirirdik. Büyük balıklar ekin saplarının arasında takılıp kalırlardı. Bize de ekin tarlasının içine girip balıkları toplamak kalırdı. Kuzu ve balık ziyafeti bittikten sonra Gediz’in kenarındaki söğüt ağaçlarının koyu gölgelerine yerleşirdik.
Her Pazar bisikletimle Emirâlem’deki regülâtöre giderdim. En büyük tutkum ana kanalın kenarındaki beton zeminde bisiklet sürmekti. Bisikletli biri benim yaptığımı yapmak istediğinde sakın yapma dedim ama aldırmadı. Kanalın dik yamacına girer girmez ana kanalın içine düştü. Kanalın tabanı balçık olduğundan tek başına çıkma şansı yoktu. Üstelik kurtulmak için debelendikçe daha da batıyordu. Biri ona sakın kıpırdama, ben şimdi seni oradan çıkaracağım dedi. Adam bir ağaçtan uzun bir dal keserek çocuğa uzattı. İki elinle sıkı, sıkı tut dedi. Çocuk tutunca asılıp bataklıktan çıkararak kurtulmasını sağladı. O olay bana da ders olmuştu. O tehlikeli oyunu bir daha oynamadım. Öğlen yemeği için babamın eski koyun sürüsü ortağı Süleyman Kâhyanın evine giderdim. O yıllarda evlerin kapılarında kilit olmazdı. Evde olmadıklarını belirtmek için kapının iki halkası ip ile bağlanırdı. Rabia teyzem her Pazar yemem için tarhana pişirip tel dolaba koyardı. Rabia teyzemizin tarhanası nefis olurdu. Koca kâse tarhananın tamamını yerdim.
Delikanlılığımda yine Emirâlem’e çok giderdim. O yıllarda kasap dükkânlarında mutlaka bir mangal yanardı. Kasabın beğendiğim yerden kestiği eti yanan mangalda pişirip yerdim. O yıllarda etler daha lezzetli miydi? Yoksa benim tat alma duygum mu zayıfladı bilemiyorum. Zira artık etlerde o yılların lezzetini bulamıyorum. Tavşan çiftliğim varken yediğim tavşan etlerindeki lezzeti bile arıyorum.
Yıl bin dokuz yüz kırk üç ve bir yaz günü idi. Menemen çok heyecan verici bir haber ile çalkalanıyordu. Almanlara ait uçan kale dedikleri bir savaş uçağı Yanık köy ovasına zorunlu iniş yapmış. Atı, eşeği, arabası olanlar yola koyulmuşlar. Akın, akın olay yerine gidiyorlardı. Babam atımızı arabaya koşup bizi de uçan kaleyi görmeye götürdü. Bir subay beni kucaklayıp uçağın içine aldı. Bana bombaların nereye konulduğunu ve nereden atıldığını gösterdi. O yıllarda uçağın alt tarafındaki kapak açılıp bombalar o delikten aşağı el ile atılıyormuş. Olayın tanığı olan bir köylü işini gücünü bırakıp her gelene uçağın inişini anlatıyordu. Pilot uçaktan inince köylüye burası neresi diye sormuş. Doğal olarak tarzanca sormuş. Köylü Türk, Türk deyince pilot yer uzanıp toprağı öpmüş.
O yıllarda koskoca Menemen’de saysanız on radyo çıkmazdı. Bu nedenle komşumuz haberlerde radyosunun sesini sonuna kadar açar ve komşularının haberleri dinlemesini sağlardı. Haberlerde en çok duyduğum konu ise, dikkat, dikkat Alman bombardıman uçakları şu yerleri bombaladı haberleriydi. Alman bombardımanları sınırlarımız çok yaklaştığında tüm sahillere yakın olan yerlerde geceleri karartma yapılırdı. Her hangi bir pencereden çok az bir ışık sızsa bile gece bekçileri kapıyı kırarcasına çalarak ışığı örtün uyarısı yaparlardı. O savaş yıllarında yaşanan kıtlık ise aklılardan hiçbir zaman silinmeyecektir.
Özcan Nevres

Hayvancılık Neden Zarar Ediyor

Hayvancılık Neden Zarar Ediyor
Cuma günü CHP nin yeni seçilen Silivri İlçe Başkanı Sayın Mümin Tuğlu’yu kutlamaya gittiğimde Avcılar ilçe örgütünden de bir grup da kutlamaya gelmişlerdi. İçlerinden biri hayvancılığın zarar ettirdiğini söyleyince, şeker fabrikalarını özelleştirme adına kapattırırlarsa haliyle hayvancılar zarar ederler. Zira en ucuz ve en besleyici yem pancar küspesidir. Ülkemizde artık çok az şeker üretildiğinden hayvancılara yeteri kadar pancar küspesi sağlanamıyor dedim. İçlerinden biri, hakikaten bir zamanlar her yerde küspe satılıyordu ama artık satan yok dedi. Küspe üretiminin çok yetersiz kalması yüzünden hayvan yemleri tahıl ürünlerinden yapılmaktadır. Tahıl ürünleri küspeye göre çok pahalı olduğu için yem fiyatları da pahalı oluyor dedim.
Ben evime şeker alırken mutlaka on beş, yirmi kuruş pahalı olmasına aldırmadan pancardan üretilmiş şeker alırım. Yerli üretimden yana olduğum için markasını yazmaktan imtina etmeyeceğim. Evime TORKU marka şeker alıyorum. DİASA mağazalarında her zaman bulunmaktadır. Bakınız TORKU Şeker Fabrikasının sahibi ne diyor? Özelleştirmek istediğiniz şeker fabrikalarının işletmesini bize verin. Türkiye’yi şeker ithal eden ülke olmaktan kurtarayım. Bu öneriyi ülkemizi yönetenlerin mutlaka dikkate almaları gerekir. Zira ihracat ile ithalatın arasındaki makas önlenemez bir hızla açılmayı sürdürmektedir. Ülkemiz dünyanın en önemli tarım ülkelerinden biri olmasına rağmen tarım ürünleri ithalatının kapıları sonuna kadar açılarak çiftçilerimizin zartar etmelerine neden olunmuştur.
Değerli okurlarım. Şeker deyip geçmeyin. Zira ülkemizde en çok tüketilen şekerli ürünlerdir. Bilindiği gibi şekerden türlü, türlü tatlılar üretilmektedir. Fiyatı çok ucuz olan tatlılardan kaçınmak gerekir. Zira o tatlılar GDO lu mısırlardan üretilen melas ile üretilmektedir. Hem sağlığımız, hem de tarımımız için pancardan üretilmiş olan şekeri yeğlememiz gerekir. Şeker üretimi tarımda çok önemli bir zincirdir. Şeker üretilen şeker pancarının tarımını yapan çiftçiler pancarı şeker fabrikasına göndermek için söktüğünde pancarın yapraklarından hayvan yemi olarak yararlanmaktadır. Pancarı işleyip şekere dönüştüren fabrika üretim aşamasında birçok insana iş sağlamaktadır. Ürettikleri şekerden toptancı ve perakendeciler ve tatlıcılar de para kazanmaktadırlar. Pancar işlendikten sonra posası küspeye dönüştürüldüğünden hayvancılara da ucuz ve besleyici yem sağlanmaktadır. Bu nedenle paramızı yabancı ülkelere kaptırmaktansa yerli üreticilerimizi desteklememiz gerekir. Üretmektense ithalatın yeğlendiği bir ülkede çocukların geleceği hiçbir zaman güvenli olamaz.
Sulu tarımın yapıldığı her yerde şeker pancarı üretimi yapılabilmektedir. Bu nedenle ülkemizin hemen, hemen her bölgesinde şeker fabrikaları kurulmuştur. Bizim fabrikalarımızda üretilen toz şekerler kristalize edilmiş olup ithal şekerlerden çok daha iyi tatlandırmaktadır. Bir gün eniştem çay bardağına kaşık, kaşık şeker koyarken bu ne biçim şeker böyle? Bu şekerin içine şeker koymayı unutmuşlar demişti. Ben de ona alırken dikkat et. Toz şeker iri taneliyse, yani kristalize edilmişse al. İnce olan toz şekeri alma. Zira almış olduğun bu toz şeker ithal şekerdir. İthal şekerler hiçbir şekilde yerli şekerimiz kadar iyi tatlandıramaz. Bu nedenle şeker alırken mutlaka yerli şeker almayı yeğlemeliyiz dedim.
Özcan Nevres

Ülkemiz Sahipsiz mi

Ülkemiz Sahipsiz mi
Dün gece bir televizyon kanalında bitkisel destek ürünleri öldürüyor mu konusunda bir tartışma programı vardı. Yirmi dokuz yaşında olan bir genç zayıflamak için kullandığı bitkisel bir ürün yüzünden can vermiş. Bu konuyu defalarca köşemde işlememe rağmen ne yerel, ne de genel yönetimlerde hiçbir hareket olmadı. Daha neyi beklediklerini anlamak olası değil. Bazı eczanelerde göz alıcı bir reklam herkesin dikkatini çekiyor ama görevlilerden aldıran yok. Nasıl bir gıda takviyesiyse anlayan beri gelsin? Reklamda on beş günde on beş kilo zayıflattığı yazılı. Buna inanalar korkusuzca bunu ve bunun gibi ürünleri alıp kullanmakta hiçbir sakınca görmüyor. Oysa onkoloji profesörü Sayın Erkan Topuz bakınız ne diyor? Eğer kilo vermek istiyorsanız ayda en fazla üç kilo verin. Daha fazla kilo vermek kansere davetiyedir. Nitekim son günlerde kansere yakalananların neredeyse tümü zayıflama sevdasında olanlardır.
Eğer sağlığımız için bitkilerden yararlanmak istiyorsak bunu doğal olarak kullanmamız gerekir. Kapsüle girmiş olanları değil. Geçmişte ağır bir karaciğer rahatsızlığı geçirmiştim. Karaciğerimi iflas ettiren ise safra kesesi ameliyatından sonra aşırı olarak kullandığım ağrı kesicilerdi. Beş bitkinin yapraklarını, köklerini ve kabuklarını kaynatarak yapmış olduğum kür sayesinde karaciğerim tekrar eski sağlığına kavuşmuştu. Rahatsızlığım sırasında hiçbir şekilde kapsüle girmiş bir ürün kullanmadım. Oysa bitkileri kapsüllere koyanlar Sağlık Bakanlığından üretim ruhsatı alamadıklarından, gerekli olan ruhsatı Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından almaktadırlar. Peki, bu gibi ürünlere ruhsat vermek Tarım Bakanlığının görevi olması gerekir mi? Bence görevi olmaması gerekir.
Tartışmaya telefonla katılan bir kapsül üreticisi yirmiden fazla sağlığa yararlı, gıda takviyesi ürün imal edip pazarladıklarını söyledi. Katılımcılardan bir Profesör Amerika’da bir ilaç üreticisi firma yüz bin dolar harcamayla ancak beş altı ilaca ruhsat alabiliyor. Sizin ürettiğiniz bitkisel gıda takviyesi ürünler gerçekten sağlığa yararlıysa satın onların formüllerini çok büyük paralar kazanın diyor. İlaç üreten firmalar yeni bir ilaç üretip piyasaya sürmek için en az on yıl araştırma yapıyor. Önce hayvanlar üzerinde deneniyor. Aşırı doz yüklenerek etkisinin ne olduğuna bakılıyor. Sonuçlar olumluysa bu defa gönüllü denekler üzerinde deneniyor. Yeni geliştirilen ilaç gerçekten sağlığa yararlı ise üretimi için ruhsat alınıp imaline başlanılıyor. Siz bu yirmi küsur ürünlerinizi hangi laboratuvarlarda araştırdınız ve hangi hayvanlar üzerinde denediniz. Gönüllü denekleriniz oldu mu diye soruyor ama üretici laf salatasıyla soruya gerektiği şekilde yanıt veremiyor.
İnsan sağlığı çok ciddi bir sorundur. Ben yaptım oldu mantığıyla adı ister ilaç olsun, ister gıda takviyesi ürün olsun. Yeteri kadar araştırma yapılmadıkça piyasaya sürülmemesi gerekir. Bu konuda en büyük sorumluluk RÜTÜK e düşmektedir. Hiçbir bilimsel değeri olmayan bu ne olduğu belirsiz ürünlerin reklamlarının yapılmasına, halkımızın kandırılmaması için dur demesi gerekir.
Bazı hastalıkların tedavisi çok uzun sürer. Bazı hastalıkların tedavisi mümkün olamaz. Uzun süren tedavilerde hastalar televizyonlarda yapılan reklamlara aldanarak, bitkisel gıda takviyesi ürünleri kullanmaya yönelmektedirler. Bu yöneliş kullanmakta oldukları tıbbi ilaçları olumsuz etkilediğinden, iyileşme olasılığı olan hastaları ölüme sürüklemektedir. Bu nedenle Sağlık Bakanlığı bu yanıltıcı reklamlara dur demelidir. Bu yapılmazsa kim bilir daha kaç insanımız hak etmedikleri bir şekilde ölümle kucaklaşacaklardır.
Özcan Nevres

Foçalı Yaşar Nine

Foçalı Yaşar Nine
Yaşar ninenin hastalığı ile ilgili haberi Menemenin Sesi gazetesinde okuduğumda geçmişte onunla yaşadıklarımızı anımsadım. Yaşar nine evimin sokağının köşesindeki taş evin sahibiydi. Daracık sokağımızın kaldırımını odunlarla doldurduğu için sokağımız iyice daralmıştı. Evinin avlusu olmadığı için caddenin kaldırımını çiçek saksıları ile işgal etmişti. Onunla komşu olduğum yıllarda nedense yıldızımız hiç barışmamıştı. İşi gücü beni ve eşimi sürekli kötülemekti. Ona göre Foçalı olmayıp da Foça’ya yerleşenler Foça’nın ahlakını bozuyordu. Kendisine dışarıdan gelenler sizin gırtlağınızı sıkarak evinizi arsanızı zorla mı aldı diye sordum? Aksine beş para etmeyen arsalarınızı ve evlerinizi sattığınızda zil takıp oynadınız. Bu sözlerimden sonra bir daha barışmamak üzere birbirimize darılmıştık. Ben ve eşim ona göre çok görgüsüz insanlardık. Evimizi ve arabamızı elektrik süpürgesi ile süpürecek kadar görgüsüzdük. Onun da evinde buzdolabı vardı ama görgüsüzlük olmaması için hiç kullanmamıştı. Nitekim buzdolabını komşusuna yirmi beş bin liraya satmıştı.
Fokai ve Huzur pansiyonlarının sahipleri iki kardeştiler. Geçmişte ikisi de babamın koyun sürüsünde çobanlık yapmışlardı. Bu nedenle sahipleri ile çok iyi görüşüyorduk. Bir gün Yaşar nine Huzur pansiyonunun bahçesinde oturmuş, bana ve eşime ha bire ver yansın ediyordu. Pansiyon sahibinin eşi kendisine benim dinlediğimi kaş göz işaretiyle anlatmaya çalıştıysa da o işaretlere aldırmayıp konuşmasını sürdürüyordu. Bir süre sonra işaretler etkisini gösterdi. Dönüp bakınca beni gördü ve konuşmasını kesti. Radyoyu neden kapattın. Ne güzel sokağımızdan haberler dinliyorduk dedim. Yok, be komşu kendi kendimize dereden tepeden konuşuyorduk. Bizde ne haber olacak ki dedi. O zaman ben kendi radyomu açayım sen dinle dedim ve anlatmaya başladım. Eğer bir daha beni ve eşimi böyle ipe sapa gelmez sözlerle karalamaya devam edecek olursan seni koca bir çuvalın içine koyacağım. Çuvalın içine taş doldurup denizin en derin olduğu yere atacağım. Tıpkı senin kedilere yaptığın gibi. Yok, be komşu dedi. Ben senin hakkında ne söyleyebilirim ki? Sakın söyleme, söylersen kedilerin başına gelenler senin de başına gelebilir dedim. Onun bizden olan bir tek dostu vardı. O da gelinimdi. Zira onun satmak için topladığı incirlerin gelinimden başka müşterisi yoktu. İncir zamanı aramızda küslük kalmazdı. İncir zamanı geçtikten sonra küslüğümüz devam ederdi. Ona sık, sık yiyecek vermem bile barışmamıza neden olmazdı.
Yabancı bir kadın torununun deniz simidini Yaşar ninenin odunları üstüne koymuştu. Kim tutar Yaşar nineyi. Kadına yapmadığı hakareti bırakmadı. O an ona hak ettiği dersi vermenin zamanı geldiğine karar verdim. Sokağa koyduğu odunların ve evinin fotoğraflarını çekerek Yeni Asır gazetesinde haber yaptım. Belediyenin tüm zabıta memurları, Belediye Tabibi ve başkan yardımcısı sokağımıza geldiler. O çevrede kirliliğe neden olan ne varsa kaldırılmasına karar verdiler ve bu arada bana da sitem ettiler. Bu kadının evinde tuvalet yapabileceğimiz hiçbir yer yok. Bu durumda ne yapabiliriz dediler? Ben de portatif bir tuvalet konulabilir dedim. Yaşar ninenin evine tuvalet yaptılar mı bilmiyorum ama sokağı daraltan odunlar kaldırılmıştı.
Sokağımızın fosseptik çukurları vidanjörlerle çekilip alınıyordu. Sokağımız çok dar olduğundan vidanjörler sokağımıza giremediğinden vidanjörü Yaşar ninenin evinin önüne park edip fosseptik çukurlarını hortumla boşaltırlardı. Arozözün eksozundan çıkan gazlar Yaşar ninenin çiçeklerine zarar verirdi. Yaşar nine koşarcasına kaymakamlığa ve belediyeye gider arozöz sürücülerini şikâyet ederdi. Arozöz sürücüleri Yaşar nineden bıkıp usanmışlardı ama Yaşar nine onları şikâyet etmekten hiçbir zaman usanmamıştı.
Şimdi Yaşar nine yaşlılığı ve hastalığı nedeniyle kavgalı olduğu komşularına muhtaç durumda kaldı. Komşuları geçmişi unutup ona mutlaka yardım elini uzatmalıdırlar. Yaşar ninenin bankada üç beş kuruşu varsa varlıklı biri olduğundan değil, para harcamasını bilmediğindendir. Aklı ermediğinden olsa gerek sahibi olduğu zeytinliği ve evini akrabası olduğunu söyleyen birine kaptırmıştı. Konu mahkemeye intikal etmişti ama nasıl sonuçlandığını bilmiyorum. Komşuları yardımcı olursa elindeki mal varlığı sayesinde ömrünün son günlerini huzur içinde geçirebilir. Halen Foça’da yaşıyor olsaydım geçmişteki kırgınlıkların üzerine bir sünger çekip ona her türlü yardımı yapardım.
Özcan Nevres

Kirlenen Dünyada Özlem

Çoğunlukla çarşıdan evime dönerken yürümeyi yeğlerim. Boğluca deresinin üzerindeki köprüden geçerken dereden akmakta olan iğrenç görünümlü suya gözlerim takılıyor. Yola devam ediyorum. Mimarsinan köprüsünün paralelindeki yoldan ilk defa yaya olarak geçiyorum. Tuzla deresinin üzerine geldiğimde akan suya bakıyorum. Her ne kadar suyu Boğluca deresinin suyu kadar iğrenç olmasa da küçümsenmeyecek kadar kirli olarak akmakta. Bu suları kirletenlere karşı neden belediye bu kadar umursamaz veya çaresiz anlamak olası değil. Gördüklerimden etkilenmiş olduğumdan olsa gerek yatma zamanı geldiğimde bir türlü uyku tutmadı. Kafama çocukluk yıllarında yaşamış olduğum anılar takıldı. Zira çocukluğumda yaşadığım dünya olabildiğince bakir ve temiz bir dünyaydı.
Yaz aylarında iki aylığına bağ evimize göçerdik. Gecelerimizi karpit lambası ile aydınlatırdık. Zira karpit lambasının ışığı gemici fenerimizin ışığından çok daha parlaktı. Bağ evimizin yanında kocaman bir kara incir ağacı vardı. İncir ağacının en yüksek dalına bir urganın ucunu bağladıktan sonra diğer ucunu arabacı düğümünden geçirirdim. O düğümün bir adı da asıldıkça sıkılaşan düğüm olarak bilinir. Urganın üzerine oturur, var gücümle urganın ucunu çekerek urganın bağlı olduğu dala kadar yükselirdim. Yükselme tamamlandığında ipi kontrollü olarak bıraktığımda hızla yere inerdim. Bu oyundan iyice yorulduğumda evimizin beş altı metre uzağındaki asmanın altına yatmaya giderdim. Asma bir çadır kadar büyüktü. Onun koyu gölgesi benim gündüzleri yaşadığım evimdi.
Yedi yaşındayken babam Ormanbağları mevkisindeki araziyi satın alıp sebze bahçesi yapmıştı. Bahçemizin kalıcı suyoluna babam deli eriğe aşılanmış erik ve vişne fidanları dikmişti. Kısa zamanda suyolunun kenarı deli erik fidanları ile dolmuştu. En büyük zevkim aşı mevsimi geldiğinde o fidanlara değişik meyve türlerini aşılamaktı. Hızla büyümüş olan bir deli erik fidanının üç dalından birine şeftali, birine kayısı diğerine de İtalyan eriği aşılamıştım. Eserim olan ağacı görenler bu ne biçim ağaç diye sorarlardı. Şeftali türleri içinde en çok sevdiğim domat şeftali olduğu için birkaç deli eriğe domat şeftalisi aşılamıştım. Hendek kenarlarına diktiğim ayva fidanlarına da değişik armut türleri aşıları yapmıştım. Kendi elimle aşıladığım ağaçların vermiş olduğu meyvelerin tadına doyum olmazdı. Belki de bana öyle gelirdi. Bağımızdaki iyi cins kara incirimizden aldığım gözleri bahçemizin hendeğindeki incir ağacına aşıladıysam da bağımızdaki kadar kaliteli ürün veren bir ağaca dönüştürememiştim.
Bahçemizde aydınlatmada artık karpit lambası kullanmıyorduk. Konuklarımız geldiğinde lüksümüzü yakardık. Konuklarımız olmadığında ise avlumuzu gemici feneriyle aydınlatırdık. Bahçemizi atlarımızla döndürülen su dolabının çektiği su ile sulardık. Yaz günlerinin aşırı sıcaklarında en çok gereksinimiz olan soğuk su idi. Susuzluğumuzu gidermek için suyolunun kenarına yüzükoyun uzanır, akmakta olan buz gibi sudan kana, kana içerdik. Öğlen paydosunda ise havuzumuzun buz gibi suyuna dalarak serinlerdim. Uyku saati geldiğinde ahırımızın toprak damına çıkmak için incir ağacını kullanırdım. Ağaca tırmanır, dama en yakın daldan dama atlardım. İniş yolum da aynı şekilde olurdu. Damda yatmanın avantajı yalnızca serinlemek için değildi. Sivrisinek saldırısından da kurtulurdum. Koyun sürüsü sahibi olduğumuz zamandan kalma kepeneğimiz benim yatağımdı. Yatağıma uzandığımda en büyük tutkum yıldızları saymaktı. O yıllarda gökyüzü pırıl, pırıldı. Gecenin sessizliğini çakal ve sırtlan sesleri bozardı. Her gece yıldızları saymayı tamamlayamadan derin bir uykuya dalardım. Her sabah gün doğmadan kalkardım. İlk işim tulumbamızın buz gibi suyu ile yüzümü yıkamak olurdu. Daha sonra ahırdan atları çıkarıp dolap kuyusunun yanındaki incir ağacının altına bağlayıp önlerine bolca yem koyardım. Belki de tertemiz bir dünyada yaşıyor olmam yüzünden yorgunluk nedir bilmezdim. Okula gidip gelirken üç buçuk kilometrelik yolu on beş dakikada aşardım. Hem de kestirim olan dağ yolundan.
Kayınvalidemin öldüğü gün Metro turizmin yazıhanesinden kayınvalidemin evine giderken ardaki kısa dik yolu çıkarken neredeyse tıkanıp kalacaktım. Nedeni ise sobalardan yayılan duman kokusuydu. Gel de arama o çocukluk yıllarındaki tertemiz dünyayı. Yakında tüm Menemen, ovası ile birlikte kömür kokusu ve külleriyle yaşanmaz olacaktır. Dile kolay. Bir termik santral bir günde doksan beş ton kömür yakacaktır. Yanan kömürlerden arta kalan küllerden koca bir dağ oluşacaktır. Rüzgârlar bu külleri esiş durumuna göre Menemen, Aliağa ve Bergama ovalarına taşıyacaktır. Yalnızca ovalarda yetiştirilen ürünler zarar görmeyecektir. İnsanların akciğerleri olabildiğince olumsuz olarak etkilenecektir. Böyle bir durum ile karşılaşmamak için bölge halkının kurulması tasarlanan termik santrallerine karşı tam bir dayanışma içinde karşı çıkmalıdırlar. Bunu başaramazlarsa bedelini yoksulluk ve hastalıklarla öderler.
Özcan Nevres

Dayanılmaz Bir Acı

Dayanılmaz Bir Acı
Bu gece face book’da çok acı bir haber ile karşılaştım. Değerli kardeşim, arkadaşım Ali Bektaş Girgin’in ölüm haberiydi bu. İnanamadım ve mail adresine bir mesaj gönderdim. Sevgili kardeşim Ali, ne olur bana okuduklarımın yalan olduğunu yaz dedim. Daha sonra onun bir kolej arkadaşının telefonuna ulaştım ve sordum. Face book’da okuduğum doğru mu diye? Maalesef doğru dediğinde inanın şok oldum. Onun için bir arkadaşının bizi bu kadar erken bırakıp gitmeyecektin diye yazmış olduğu yazıya katılmamak olası mı?
Ali Bektaş Girgin ile bana Bağımsız Aday Deli Osman başlıklı öyküm için attığı mesaj sayesinde tanışmıştım. Mesajında ben Muğla’nın Yeşilyurt beldesinde doğdum. Babamı ziyarete gittiğimde sizin öykünüz Devrim gazetesinde yayınlanıyordu. Babam bu anlatılanların Muğla’da yaşandığını ve sizi çok iyi tanıdığını söyledi. Öykünüzden çok etkilendim. İzin verirseniz öykünüzü İngilizceye çevirip sitemde yayınlamak istiyorum diye yazmıştı. Dilediğiniz gibi çevirip dilediğiniz yerde yayınlayabilirsiniz diye karşılık vermiştim. (Çevirisini www.ozcannevres.com da okuyabilirsiniz) Mesajında ayrıca sizin Giritli bir ailenin çocuğu olduğunuzu ve uzun yıllar Muğla’da yaşadığınızı öğrendim. Benim babam da Girit göçmenidir diye yazmıştı. O yazışmayı yaparken eşim ben Yeşilyurtlu Girginleri tanıyorum. Hatta onlardan biri Amerikalı çok güzel bir bayanla evlenmişti dedi. Kendisine eşimin söylediklerini söylediğimde evet o kadın benim annem ve birçok Türk’ten daha Türk’tür demişti.
Ali Bektaş Girgin ile akrabalarımdan Hakkı Üner Menemen’e gittiğimde benimle tanışmak istediklerini yazmışlardı. Yenifoça Gencelli’de yaşamakta olan kız kardeşime konuk olduğumda ikisiyle de Menemen’de buluşmak üzere randevulaştık. Önce sizi Giritli bir arkadaşımın lokantasına götüreceğim. Orada Girit geleneğine uygun yemekler yiyeceğiz. Daha sonra da bir başka Giritlinin kahvehanesine götüreceğim. Böylece birçok Giritli hemşerimizle tanışmış olacaksınız dedim. Yemekten sonra kahvehaneye gittik. Birçok Giritli ile selamlaşıp konuşmak Ali Girgin kardeşimin çok hoşuna gitmişti. Hoşuna gitmesinin nedeni ise Muğla’da kendilerinden başka yaşayan Girit göçmeni hemen, hemen yok gibi olmasındandı. Daha sonra hep beraber önce Kubilay anıtına, ardından da bana ve kardeşlerime ait olan arsamıza gittik. Orada fotoğraflar çektik, çekildik. Arsamızdaki Kıbrıs akasyasından çiçekler ve defne ağacından dallar kestik. Hangimizin aklına gelirdi bir gün ummadığımız bir şekilde Ali Bektaş Girgin’i zamansız yitireceğimiz. Oysa daha kırk yedi yaşındaydı. Geride anısını yaşatacak Kubilay anıtında ve arsamızda çektiğimiz fotoğraflar kaldı.
Face book’daki Ali Bektaş Girgin hakkındaki şu kısa bilgi onun ne kadar değerli bir insan olduğuna anlatmaya yeter de artar bile. İTÜ Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi’de okudu İzmir’de yaşıyor Memleketi Brüksel1 Kasım 1965 tarihinde doğdu Türkçe, İngilizce, Fransızca, Felemenkçe, İtalyanca biliyor. Burada belirtilmeyen Muğla’da doğmuş olduğudur.
Adı üstünde, fani dünya. Er geç hepimizin başına gelecek bir olgu ama böylesine zamansız bir olüm olunca acısı çok büyük oluyor. Nur içinde yat sevgili kardeşim Ali. Toprağın bol olsun.
Özcan Nevres