Dostumuz Hayvanlar

Dostumuz Hayvanlar
İki gün önce komşumun bodrumunda bir köpek gördüm. Ağlamaya benzer sesler çıkarıyordu. Villa sahibinin uzun zamandan beri gelmediğini bildiğimden köpeğin, bodrumda kapı işlevi gören o demir parmaklıkların arasından oraya nasıl girdiğini merak ettim. Evin sahibi geliyordu da ben mi görmüyordum? Kar yağdığında oraya sığınmış olabileceğini düşündüysem de içime sinmedi. Ertesi gün yine kontrol ettiğimde bodrum kapısındaki ipin çözülmüş olduğunu gördüm. Buna rağmen köpek ağlamasını sürdürüyordu. Ertesi sabah ilk işim köpeğe bakmak oldu. Eğer köpek halen o durumdaysa belediyeye haber verip köpeğin oradan çıkarılmasını isteyecektim. Bu defa köpek bahçedeydi. Açlıktan karnının iki tarafı adeta birbirine yapışmıştı. Eve dönüp ev yapımı ekmeğimden büyük bir parça kesip önüne attım. Attığım ekmeği neredeyse çiğnemeden yuttu. Eve dönüp tekrar büyük bir parça ekmek alıp götürdüm. Onu da aynı şekilde çiğnemeden yuttu. Yediği onca ekmeğe rağmen sanki halen doymamıştı. Bu sabah ev yapımı sütlü ekmeğimin yarısını kesip götürdüm. Önce bir plastik kap içinde önüne su koydum ama suya bakmadı bile. Gözü elimdeki ekmekteydi. Önüne koydum. Taze sütlü ekmeği kim sevmez ki? Belki de içgüdüsü onu ekmeğini başkasına kaptırmamak için hızlı yemesini öneriyordu. Onu o parmaklıkların arasından nasıl çıkarabilirim diye düşünürken birden onu bacaklarımın arasında yalakalık yaparken gördüm. Bahçemin açık kapısından içeri dalarak bahçemde ne varsa çiğneyerek dolaşmaya başladı. Çapamın sapını göstererek dışarı kovaladım. Anladığım kadarıyla çok yalaka olduğu için sahibi onu o villanın bodrumuna ölmesi için kapatmıştı. Benim gibi düşünen biri de bodrum kapağının ipini çözüp kapağı açarak bahçeye çıkmasını sağlamıştı. Bilindiği gibi köpekler sahiplerine çok sadıktırlar. Sahibi kendisine ne kadar eziyet ederse etsin sahibini terk etmezler. Dayak da yese, aç da bırakılsa sahibini terk edip kendilerine başka kapı aramazlar. Kediler gibi nankör değillerdir.
Datça’dan Marmaris’e doğru giderken yolda bir köpek gördüm. Halinden günlerdir aç olduğu belliydi. Karnı birbirine yapışmıştı ve sallanarak yürüyordu. Hemen arabamı kenara yanaşarak istop ettim. Datça’nın ekmekleri çok güzel olduğundan evime getirmek için üç ekmek almıştım. Ekmeklerden birini iki parçaya bölüp önüne attım. Koca ekmeği o kadar kısa zamanda yuttu ki inanılır gibi değil. Bir ekmek daha ikiye bölüp önüne attım. Aynı hızla onu da yedi. Boynundaki ipe baktığımda ipini dişleriyle kemirerek kopardığını fark ettim. Belli ki sahibi ondan bıkmıştı. Evinden uzaklaştıramayınca da onu getirip ormanda ölmesi için bir ağaca bağlamıştı. Onu arabama almaya çalıştım ama alamadım. Hızla uzaklaştı. Arabama alabilseydim bahçeme götürüp ona orada bakacaktım. Bu nasıl bir insanlıktır anlayamıyorum. Bakamayacaksan o hayvanı niye alıp kendine kul ediyorsun? Onu açlığa mahkûm ederek öldürmeye ne hakkın var?
Caddede bir hayli hayvan dostları var. Beş altı köpeği ve on, on beş kediyi doyuruyorlar. Her sabah bahçeye çıktığımda sokak kapısının önünde beni bekleyen en az on kedi var. Onları elimden geldiği kadarıyla yediriyorum. Bazen onlara ucuz sosislerden alıp veriyorum. Sosislerin yere düşmesine bile fırsat vermiyorlar. İçlerinden dört tanesi bu yılın yavrularıydı. Kar yağdıktan sonra ikisi görünmez oldu. Belli ki onlar o soğuk havaya dayanamamışlardı.
Belediyelerin yalnızca köpeklerle ilgilenmeleri akıl alacak bir durum değil. Her canlının doğduktan sonra yaşamak hakkıdır. Sokak kedilerinin de köpekler gibi aşılanıp kısırlaştırılmaları gerekir. Sokağımızdan ayrılmayan tekir bir kedi var. Her yıl iki veya üç yavru doğurur. Hiç birinin kışı atlatabildiğini görmedim. Anlaşılacağı gibi onları doyurmak yetmiyor. Soğuktan korunacakları barınaklar da gerekiyor. Belediyeler köpekleri ve kedileri koruyacak barınaklar yapmalı ve halkımızın da o barınaklardaki hayvanlara sahip çıkmaları gerekir. Yemek ve ekmek artıklarını çöpe dökmeyip barınaklara göndermeleri gerekir. Aksi halde barınaklar o hayvanlar için ölüm kampından başka bir şey olamazlar.
Özcan Nevres

Daldan Dala

Daldan Dala
Pazar günü CHP de tüzük kongresi yapılacak. CHP lilerin Bay Hizip diye adlandırdıkları Önder Sav yine klasmanını gösteriyor. Mevcut yönetime ateş püskürüyor. Oysa zaman sürtüşme zamanı değildir. Tek yumruk olarak AKP nin demokrasiye uymuyor dedikleri uygulamalarına karşı çıkmaları gerekirken CHP de bölünmeye neden olacak sürtüşmeleri devam ettiriyorlar. Hayırlı olsun demekten başka elimizden ne gelir? Görünen o ki dün Sayın Deniz Baykal’a ateş püsküren ve onun safından ayrılıp Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun saflarına katılan Önder Sav yine saf değiştirdi ve Baykalcılara katıldı. Kanımca kongrede başarılı olamazlarsa bölünme kaçınılmaz olacaktır. Zira kimilerine göre partim küçük olun ama benim olsun kuralı geçerlidir. Bir bölünme olursa ne olur? Ne olacağı geçmişte olanlardan belli değil mi? Ayrılanlar başarılı olamayacaklarından siyaset sahnesinden silinip gidecekler.
Defalarca yazmış olmama rağmen yine de yazacağım. Cezaevlerinin lüks bir otel görünümünde olmasına bir de cezalarda infaz uygulanması suça meyilli olanların için caydırıcı olmuyor. İşte günümüzün olağan olaylarından biri. Antalya’da bir komiserimiz görevi başında şehit ediliyor. Eğer cezalar caydırıcı olsaydı ve idam cezası kaldırılnamış olmasaydı o hain el o komisere ateş etme cesaretini gösterebilir miydi?
Şu an haberleri izliyorum. Gündemin en önemli konuları hep trafik kazaları. Peki, bu kazalarda etken olan ne? Eğitimsizlik mi? Bana bir şey olmaz felsefesi mi? Hangisi olursa olsun. Bu kötü gidişe son verecek önlemler mutlaka alınmalıdır. Yirmi yıl önceydi. Mobilyacılar Çarşısından bir portmanto almıştım. Eşimle aynı okulda öğretmen olan bir bayan da okulu için bir televizyon sehpası almıştı. Arabanda yer varsa beni de al dedi. Elbet de var dedim ve yükümüzü arabama koyduktan sonra Küçük köy’e hareket ettik. Bir minibüsü tam sollayacaktım ki minibüs önümü kesiverdi. Aynı durum en az dört defa tekrar etti. Yanımdaki öğretmen arkadaşımız çok kokmuştu. Aman ağabey uyma şuna. Uyacak olursan ne kadar minibüsçü varsa başına üşüşürler dedi. Bir ara tekrar solladığımda yine önümü kesmek istedi ama kaldırıma çıkarak kurtulmayı başardım. Okula vardığımızda televizyon sehpasını indirdikten sonra eşimin odasına gittik. Öğretmen hanım eşime, sorma Zerrin Hanım, başımıza ne geldiğini bilemezsin dedi. Eşime olanları anlattı. Eşim Minibüsçüler derneğini arayıp başkana minibüsün plaka numarasını verdi ve sizin minibüs sürücüsü ne hakla eşimin ve öğretmen arkadaşımın önünü kesiyor dediğinde başkan kiminle görüşmekte olduğunu sordu. Belli ki adamına göre muamele edecekti. Eşim Şükrü Yemenicioğlu ilkokulunun müdür yardımcısıyım dediğinde Zerrin Hanım siz misiniz diye sordu. Eşim evet deyince siz benim oğlumun öğretmeniydiniz. Size saygım büyüktür. Ben o sürücüyü hemen çağırıp hak ettiği dersi vereceğim dedi. Başkan yarım saat sonra aradı ve ben o sürücüyü yanıma çağırdım. İki de tokat atıp cezasını verdim dedi. Eşim bu çirkin davranışının nedeni ne imiş diye sorduğunda yanıt çok ilginçti. Minibüsünde iki kız varmış. Onlara hava atmak için yapmış. Peki, iki insanın yaşamına kast etmenin ve trafik kurallarını bu denli ağır bir şekilde ihlal etmenin cezası bu mu olmalıydı? Ne yazık ki başkan görevini yapmadı. Yapmış olsaydı o minibüsün hat kullanımını iptal ederdi. Ne yazık ki minibüs dernekleri yöneticiliği oyun zannediyorlar. Büyük otobüs işletmeleri neden büyük oluyor ve büyümeyi sürdürüyorlar? Çünkü otobüsleri sık, sık denetliyorlar. Durdurdukları otobüsün kaptanını ve muavinini aşağı indirip yolculara şikâyetleri olup olmadığını soruyorlar. Haklı bir şikâyet varsa otobüsü yanlarında getirdikleri kaptana ve muavine yelsim ederek otobüsün yoluna devam etmesini sağlıyorlar. Otobüsten indirdikleri kaptan ve muavin bir daha o şirketin araçlarında kesinlikle çalıştırılmazlar. Minibüslerde de aynı kural uygulanmalı ama uygulanmıyor. Bu nedenle de tüm minibüs yolcuları minibüslerden şikâyetçidirler. Sürücüler kurallara uymadıkları sürece kaza haberleri her zaman gündemlerin ilk maddesi olmaya devam edecektir.
Özcan nevre

YanıltıcıReklamlar

Yanıltıcı Reklamlar
Aldatıcı reklamlar tam gaz devam ediyor. Bakanlığın toplatma kararı almış olduğu sözde gıda takviyesi ürünler için sanki öyle bir karar alınmamış gibi reklamlarına devam ediyorlar. Şimdide elektriğe yapılan zamdan bunalan elektrik abonelerini aldatma kampanyaları sürüyor. Okurlarımı bilgilendirmek için hiçbir işe yaramayacağını bildiğim halde www.yakaladinyakaladin.com dan bir elektrik tasarruf kutusu getirttim. Kutunun bedeli on beş lira. Aynı koli içinde iki de kamera göndermelerini istedim. Böylece üçüne birden altı buçuk lira kargo parası ödedim. Bu durumda bu uyduruk tasarruf kutusu bana on yedi liraya mal olmuş oldu. Üçlü prize iki bin vatlık bir güç bağlayıp çektiği amperi ölçtüm. Çektiği akım sekiz amperdi. Aynı üçlü prize tasarruf kutusunu taktım. Ampermetrenin ibresi oynamadı bile. Kutunun üzerinde yüzde otuz tasarruf yazıyor. Bu durumda altı yüz vatlık tasarruf için ampermetre ibresinin altı buçuk amperi göstermesi gerekiyordu ama bırakınız iki buçuk amper gerilemeyi, kımıldamadı bile. Aldığım tasarruf kutusunda artık piyasaya hâkim olmuş olan PRC yazıyordu. Yani bu kutu Hindistan’dan ithal edilmişti. Aklımın ermediği bir durum var. Ticaret Bakanlığı bu uyduruk cihazların ithaline nasıl izin verebiliyor. Üstelik cari açık yüz on milyar doları aştığı halde. Bu gidiş bana Demokrat Partinin bin dokuz yüz elli beş yılına kadar uyguladığı ithalat rejimini anımsatıyor.
Ben bu konuyu birçok defa yazmıştım ama bu defa daha anlaşılır bir şekilde yazacağım. Demokrat Parti iktidara gelmeden önce iktidara geldiklerinde Türkiye’yi Küçük Amerika yapacaklarını söylemişlerdi. Küçük Amerika olabilmek için ne yapılmalıydı? Amerika’da ne varsa Türkiye’de de olmalıydı. Bu yüzden ne buldularsa ithal ettiler. Ta ki CHP nin dolu bıraktığı hazineyi tamtakır bırakana kadar. Zihniyetleri tam bir miras yedi zihniyetiydi. Atalarımızın çok değerli bir sözü vardır. Hazıra dağ dayanmaz derlerdi. Dış ülkelere satacak mal üretmeden dış alımların bedelini borçtan hazır paralardan ödediler. Para bitince borçlanmaya yöneldiler. Tüketim çok hızlıydı ama üretim hemen, hemen yok gibiydi. Ürettiklerimiz iç piyasaya bile yetmiyordu. Dış ülkelere tarım ürünleri satan Türkiye, dış ülkelerden tarım ürünleri alan bir ülke oldu. Giderek önü alınamaz bir ekonomik çöküntüye uğrayan piyasa yüzünden Türkiye yoklar ve zamlar ülkesi oldu. Kilosu kırk kuruş olan fasulyenin kilosu yedi buçuk lira oldu. Fasulyeye oy fasulyem yedi buçuk lira diye ağıtlar yakıldı. Hükümet çaresiz Milli Korunma Kanununu çıkardı. Nice esnaf karaborsadan aldığı üreni ürünün narh bedelinden fazla bir bedelle sattıkları için yıllarca hapis yattılar ve para cezası ödediler. Bu yasa da ülkeyi yokluklar ülkesi olmaktan kurtaramadı. Çiftçi sabanının ucuna ekletebileceği bir demir parçasını bile bulamıyordu. Devlet dairelerinde iki evrakı biri birine tutturacak toplu iğne, yazışmalarda kullanmak için birinci hamur A4 kağıdı bulamıyorlardı.
Şimdi piyasada ne ararsan var. Peki, nereye kadar? Cari açık yüz on milyar doları aşmış. Sıcak para ekonomisi de soğumaya başladı. Demokrat Partinin uğradığı ekonomik hezimetin benzerine uğramamak için ithalatın frenlenmesi ve tasarruf tedbirlerinin alınması gerekir. Buna rağmen lüks tüketim tüm hızıyla devam ediyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde Türkiye’deki kadar resmi araç yok. Resmi araç sayısı üç yüz elli bini aşmış. Bırakınız bakanları, bakanlıkta görevli olanlara bile araba beğendiremiyorlar. Sayın Başbakanımıza yedinci uçak alınmış. Bir de helikopter alınmış. Bu yakınlarda özel işlerde kullanılmak üzere üç helikopter daha alınacak. Tüm bunlar israf değilse ne?
Bir Türk genci Amerika’da okumakta olduğu üniversiteyi birincilikle bitirir. Kural gereği göndere birinci olanın ülkesinin bayrağı çekilir. Mezun olan öğrenciye çok cazip iş teklifleri yapılır ama o kabul etmez. Benim ülkemin güneyinde petrol aranmaktadır. Ülkeme gidip bu çalışmalara katılacağım der. Gencimiz dediği gibi artık ülkesinde çalışmakta ve başarılarına başarılar katmaktadır. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e Amerika’dan bir mektup gelir. Mektupta ülkenizde petrol arama çalışmalarında olan kişi (Turgut Ergenol diye anımsıyorum ama yanlış olabilir) Öğrenciliği zamanında komünizm çalışmalarına katılmış azılı bir komünisttir denilmekte ve gereğinin yapılması istenilir. Gencin işine hemen son verilir. Genç tekrar işine dönmek için çok çaba sarf eder ama bir türlü işine dönemez. Sirkeci’de otel kâtipliği yaparak geçimini sağlarken patron aldığı talimatla genci işten atar. Sirkeci de hamallık yapmaya başlar. Hamal başı aldığı talimatla genci işten atar. Tam bu sırada gence Amerika Kiliseler birliğinden bir mektup gelir. Zarfın içinde uçak bileti ve para ile birlikte bir de mektup vardır. Mektupta biz kiliseler birliği olarak sizin üniversite yıllarındaki başarılarınızı yakından takip etmiştik. Eğer Amerika’ya gelirseniz işiniz hazır diye yazmaktadır. Genç mektubu alır ve Ankara’ya gider. Başbakan Adnan Menderes ile iki kez görüşme talep eder ama kabul edilmez. Bunun üzerine lanet olsun der ve Amerika’ya gider. Kendisine çok önemli bir iş sağlarlar. Amerikalı bir bayanla evlenince de dinini değiştirir ve tam bir Amerikan vatandaşı olur.
Yıllar sonra bu gencimiz Ergani Bakır İşletmesinin geliştirilmesi için gelen yabancı uzman ekibin içindedir. Bu arada ekip başı yemekte sofralarında havyar olmadığı için işletme müdürüne çok kızar. Gencimiz ekip şefine Türkler fakir insanlardır. Size sunmakta oldukları bu yemekler zenginliklerinden değil konuk severliklerindendir der. Bunun üzerine ekip başı geri adım atmak zorunda kalır. Ne yazık ki o günden bu güne kadar geçen yarım asırlık bir zamana rağmen halen içimizde açlık sınırları içinde yaşayan, nafakalarını çöp bidonlarından aramakta olan insanlarımız var. Bu olumsuzluklardan kurtulmanın tek yolu üretimdir. İthalat değildir. Zaman ayağımızı yorganımıza göre uzatmanın zamanıdır.
Özcan Nevres

KaçınılmazSon

Kaçınılmaz Son
Kayınvalidem Fatma Çiçek Çalkın sekiz yıldan beri Alzheimer hastasıydı. On dört şubat sevgililer gününde onu toprağa verdik. Ölen bir insanın evinde neler yaşandığını hemen, hemen hepimiz biliriz. Apartman yaşamından önce çok büyük bir komşu dayanışması vardı. Oysa günümüzde apartmanlarda yaşayanlar altındaki, üstündeki, hatta karşı komşularını bile tanımamaktadırlar. Oğlumun evinin kapısı balyozla kırılırken çıkardığı gürültüye bile koskoca apartman içinde bir tek kişi dahi ne oluyor diye bakmamıştı. Sanki aynı olayın kendi başlarına gelmeyecekmiş gibi.
Kayınvalidemin öldüğünü haber alan komşuların neredeyse tümü baş sağlığı dileğinde bulunmak üzere geldiler. Bizim için bu durum adeta sürpriz olmuştu. Bizim için en büyük sürpriz Gaziosmanpaşa belediyesinin örnek uygulamalarıydı. Kapı çalındığında kapıyı açtığımda karşımda iyi giyimli bir efendi vardı. Ben Gaziosmanpaşa Belediye Başkanının adına ölen teyzemizin ailesine şahsım adına da baş sağlığı dilemeye geldim. İçeriye girmeme izin verir misiniz dedi? Doğrusu böyle bir durumla karşılaşacağım aklımdan bile geçmediğinden bir hayli şaşırmıştım. Hemen içeri buyur ettim. Koltuğa yerleştikten sonra hal hatır soruldu. Daha sonra ölen bir insanın evinde geleneklerimize göre üç gün yemek yapılmaz. Bu nedenle belediyemiz size üç gün yetecek yiyecek göndermiş bulunuyor dedi. Tam o sırada belediyeden bir kazan pilav ve bir kazan da helva geldi. İzin verirseniz ölen annemizin ruhuna Kuranıkerim okuyacağım dedi. Sormanıza bile gerek yok dedim. Okumaya başladı. Aman Allahım o ses ne öyle? Muhteşem bir ses. Diyebilirim ki rahmetli Kani Karaca’yı bile aratmayacak bir ses.
Ben Küçükköy’deki evimize vardığımda kayınvalidemin cenazesi belediye tarafından alınıp gasil haneye yıkanmak üzere götürülmüştü. Yıkanıp kefenlendikten sonra cenaze arabasıyla tekrar evimizin önüne getirildi. Tüm bu işlemler için ise tek bir kuruş bile almadılar. Mezarlıklar Müdürlüğünün aldığı iki yüz lira mezar parasından başka hiçbir masraf çıkarmadılar. Böylesine güzel bir hizmeti acılı ailelere sundukları için Gaziosmanpaşa Belediye Başkanına, yönetimine ve tüm emeği geçenlere şükranlarımızı sunarız.
***
Bilindiği gibi yaprak dökümünde ve ağaçlara su yürümeye başladığında ölüm olayları artar. Şüphesiz ölüm yadırganılacak bir olgu değildir. Atalarımız ne güzel söylemişler. Az yaşa, çok yaşa, akıbet gelecektir başa. Yaşı ne olursa olsun her ölüm ölenin yakınlarına ve komşularına acı verir. Ama öyle ölümler var ki insanı isyan ettiriyor. Soğuklar başladığından beri gazetelerde sık, sık soba zehirlenmesi yüzünden ölüm olayları okuyoruz. Bu ne kaderdir, ne de şansızlık. Bu düpedüz ihmal ve sorumsuzluktur. Soba ile ısınanların öncelikle yapacağı iki önemli görevi vardır. Birincisi bacayı temizlemek ve bacanın üstüne rüzgârın baskı yapmasını önleyecek düzenek koymaktır. En iyisi bacaya fırdöndü veya H takılmalıdır. Bunu yapmakla da yetinmemelidirler. Sobanın bulunduğu odaya mutlaka bir gaz kaçağı ihbar aleti takmalıdırlar. Duman da gaz olduğundan bu cihazlar duman yoğunlaştığında kulakları tırmalayan çok yüksek bir sesle uyarı yapar. İsteyenler bu cihazı doğalgaz malzemesi satan iş yerlerinden kolayca satın alabilirler. En son sorduğumda kırk beş lira olduğunu söylemişlerdi. İnsanlarımız doksan liraya alabilecekleri cep telefonu olduğu halde binlerle ifade edilen telefonlar alabilmektedir ama elli liraya bir gaz alarm cihazı almayı gerekli görmezler. O elli liralık cihazı alıp evlerine takmadıkları için bir facia ile karşılaştıklarında boşuna dövünürler. Zira dövünmek gidenleri geri getirmez. Bunu göz önüne alarak lütfen bir gaz alarm cihazı alıp evinize mutlaka takın. Zira son pişmanlık para etmez.
Özcan Nevres

Çevre Kirliliğine İsyan

Çevre Kirliliğine İsyan
Bu gün posta kutuma bırakılmış olan Menemenin Sesi gazetelerini alıp okudum. Deri fabrikalarının birinde grev başlatmış olan işçiler uzun süren grevleri boyunca iş yerinin çevreyi kirletiyor olması nedeniyle davalar açmışlar. Bu işçi kardeşlerimize sormak gerekir. Grev başlatınca mı aklınız başınıza geldi? Yıllardan beri deri fabrikaları çevreyi kirletmiyorlar mıydı? Belediyenin denetim beceriksizliğinden mi, yoksa göz yumduğundan mı bilemem? Yıllardan beri deri fabrikaları mesai bitimine kadar biriktirdikleri atık sularını mesai bitiminden sonra Menemen halkının pis kanal dedikleri atık su kanalına boşaltmaktaydılar.
Yerel seçim çalışmaları sırasında Cumhuriyet gazetesinin Aliağa muhabiri benimle bir röportaj yapmak istemişti. İsteğini kabul ettim. Daha sonra Cumhuriyet Gazetesinde il belediye başkanlığı adaylarına dahi ayıramadığı kadar geniş sayılacak bir yerde röportajımı cömertlikle yayınlamıştı. Bunun nedeni ise Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinin Muğla temsilciliğini yaparken geçtiğim haberlerin birçoğu Cumhuriyet gazetesinde de yayınlanıyordu. Belli ki bu nedenle benim belediye başkanı adaylığım ile ilgili röportajı geniş bir şekilde yayınlamıştı. Bu röportajdan sonra muhabir ile arkadaş olmuştuk. Onu bir gün pis kanal kenarındaki Foçalı Ahmet’e ait olan deri fabrikasına götürüp mesai bitiminden sonra pis kanala arıtılmadan boşaltılan atık suyu göstermiş ve bu istenmeyen kirliliğin fotoğrafını çekerek haber yapmıştı. Bildiğim kadarıyla bu kirlilik, haberin yapıldığı bin dokuz yüz seksen üçten beri sürdürülmektedir.
Ne hikmetse Menemen’in Maltepe beldesinde çok geniş bir alanda organize sanayi sitesi kurulduğu halde üç deri fabrikası Menemen’de kuruldu. Foçalı Ahmet’in deri fabrikası ise Maltepe’de kurulan organize sanayi sitesinden çok önce kurulmuştu. İzmir Büyükşehir Belediyesinin İzmir’den kovduğu deri fabrikalarının Menemen’de kurulmasına karşı sessiz kalan, daha kötüsü inşaat ruhsatı veren Menemen belediyesini anlamak olası değil. Üstelik bu fabrikalar yaz aylarında Menemenlileri serinleten imbatın estiği yön üzerinde kuruldu. Menemen’in efsane bir belediye başkanı vardı. Ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın kayın pederi olan avukat İdris Tınaz, mezbahadaki pis kokuları, imbat rüzgârları Menemen’e taşıdığı için mezbahayı Menemen’in doğusuna inşa ettirmişti. Daha sonra bu mezbaha yerleşim yerine çok yakın olduğu için Demokrat Parti döneminde şimdiki yerine taşınılmıştı. Hem de mezbahanın neden olduğu pis kokuların Menemenlilere vereceği rahatsızlık hesap edilmeden. Mezbahanın kokusu yetmiyormuş gibi deri fabrikaları imbat rüzgârlarının etkili olduğu yönde mezbahanın yakınında inşa edilmesine izin verildi.
Menemenlileri ilgilendiren en büyük sorunları yaşatacak olan Aliağa’da kurulacak olan termik santrali var. Üstelik beş tane kurulacak. Daha önce de bu santrallerin neden olacağı sorunları yazmıştım. Aliağalıları, Menemenlileri ve Bergamalıları ilgilendiren bu sorundan, başka yerleşim birimleri de çok dertli. Samsun’un Gerze ilçesinde hem de doğa harikası olduğu için sit alanı ilan edilmiş olan bir alanda da başka alternatifi yokmuş gibi termik santral kurulacak. Gerzeliler bu santralin kurulmaması için tüm Türkiye’den çığlık çığlığa yardım bekliyor.
Bakınız bu konuda bana gönderdikleri mailde ne anlatılıyor.
Sevgili Özcan ,

Sevginin günü 14 Şubat’ta Gerze halkı sevdiklerini kaybetme korkusu içinde olacak. Sebebi Anadolu Grubu’nun ilçede yapmayı planladığı kömürlü termik santral. Bu korkuya son vermek için bir şansımız var, Anadolu Grubu 14 Şubat’ta bir toplantı yapacak. Bu toplantıdan iptal kararının çıkmasını sağlayabiliriz.

Gerzeliler sevgilileri gibi gördükleri memleketlerinden ayrılmak, çocuklarının geleceklerinin zehirli kömür dumanının gölgesiyle kararmasına izin vermek istemiyorlar.

Gerze’yi bu karanlık gelecekten kurtarmak için, Anadolu Grubu’ndan bu planın iptalini istedik.

Unutma; toplantıya sadece 4 gün kaldı! Hedefimiz 100.000 kişinin imzasıyla Anadolu Grubu’nu ikna etmek.

Gerzelilerin yardım çığlıklarına kulak ver, şimdi kampanyamızı paylaşarak seslerinin daha güçlü çıkmasına ortak ol.
Gerzelilerin bu feryadı Menemen liler için de geçerli. Menemenlilerin, Aliağalıların ve Bergamalıların Gerzelilerin başlattıkları mücadeleye ortak olmalıdırlar. Doğayı kirleten termik santrallere karşı güç birliği yapmalıdırlar. Ki çocuklarımıza ve torunlarımıza kirletilmemiş bir vatan bırakabilelim.
Özcan Nevres

Geçmişi Anımsamak

Geçmişi Anımsamak
Atmış, atmış beş yıl önce çok sıkı komşuluk ilişkileri vardı. Bahçe evimizin bulunduğu yüz elli metrelik bir daire içinde dokuz ev ve bir de beş altı tütüncü çardağı vardı. Komşular çoğunlukla bizim evde toplanırlardı. O sohbetlerde bazı yaşlılar konu edilir ve onların uzun yaşamasına gıpta ederlerdi. Gıpta ettikleri yaşlılar ise ortalama atmış beş yaşlarındaydılar. Zira o yıllarda insan ömrü ortalama elli yıldı. O yıllarda insan ömrünün bu denli kısa olmasının nedeni fakirlik miydi? Yoksa tıp ilminin gelişmemesi yüzünden hastalıklara deva bulunamadığından mı bilemem? Ağabeyim dokuz yaşındaydı menenjit hastalığına yakalandığında. Onun ölümünden bir yıl sonra penisilin keşfedilmişti. Çocuk ölümleri ise rekor seviyedeydi. Hemen, hemen bir veya birkaç çocuğunu toprağa vermemiş olan aile parmakla gösterilecek kadar azdı. Yani evlat acısını tatmamış bir anne yok denilecek kadar azdı.
Çocukluğumda sıtmanın girmediği ev yoktu. Sıtma Mücadele Derneği aralıksız olarak kinin dağıtırdı. Buna rağmen her yaz sıtma hastalığı insanları yoklardı. O hastalıktan ölen insanlar da oldukça çoktu. Öyle berbat bir hastalıktı ki anlatılacak gibi değil. Hastalığa yakalanan o kadar halsiz düşerdi ki parmağını dahi oynatacak gücü kendisinde bulamazdı. Bir de o yılların en berbat çocuk hastalıklarından biri de kabakulaktı. Kabakulağın ilacı penisilin olmasına rağmen aileler çocuklarını hocalara okutup şişmiş olan yanağa dualar yazdırırlardı. Kabakulak ölümcül olmasa da kalıcı olumsuzluklara neden olurdu. O yıllarda yanağının altında ikinci bir kafa gibi büyük bir şişlik taşıyan insanlara çok sık rastlanılırdı. Neyse ki insanlar kabakulağın okumakla, yazdırmakla geçmeyeceğini öğrendiklerinden hastalığı doktorlara tedavi ettirdiklerinden artık o tip insanlara rastlanılmıyor.
Güneydoğudaki salgın çiçek hastalığı Ege’de yoktu. Arada bir rastlanılsa da kalıcı bir etkisi olmuyordu. Kızamık hastalığını ise geçirmeyen yoktu. Hastalık üç dört gün içinde geçse de çok sıkıntı verirdi. Kızamığa yakalandığımda babam beni doktora götürdü. Doktor boğazıma bir kuş veya tavuk tüyü sokarak kusmamı sağladı. Kusmuğumda yediklerimden ilgisiz sapsarı bir şeyler çıkmıştı. Kustuktan sonra hastalığın nedeni olan tüm sıkıntılardan kurtulmuştum. O yıllarda verem hastalığını da göz ardı etmemek gerekir. Verem her ne kadar fakirlik hastalığı olsa da çok bulaşıcı bir hastalıktı. Veremin en iyi ilacı ise bol yemek ve temiz havaydı.
O yılların en öldürücü olan ve salgın olarak yayılan hastalıkları veba, tifo ve tifüs hastalıklarıydı. Neyse ki yaşamım boyunca o hastalıkla karşılaşmadığım gibi çevremizdeki insanlar da o hastalığa yakalanmamışlardı. Şüphesiz o yıllarda yeterli beslenememe insanları hastalıklara karşı dayanıksız olmasına neden oluyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla o yıllarda en uzun yaşayanlar Giritlilerdi. Şüphesiz bunun nedeni Giritlilerin hemen, hemen her türlü ottan yemek yapma becerilerindendi. En uzun yaşayan Giritli ise Mavraki idi. (Mavraki karaya yakın esmer anlamındadır) Kendisi yaşını yüz on dokuz dese de onu tanıyan eski insanlar daha yaşlı olduğunu söylüyorlardı. Mavraki’nin bakkal dükkânı Mavraki yokuşunun başındaydı. İlerlemiş yaşına rağmen ölünceye kadar dükkânında çalışmıştı. Toptancıdan aldığı malları sırtında taşıyarak dükkânına götürürdü. Bazen bu taşıma işini iki, üç kerede tamamlardı. Kesinlikle hamallara veya arabacılara taşıtmazdı. Peki, Mavraki’nin bu kadar uzun yaşamasının sırrı neydi? Kimse yağlı ve şekerli yemediği için diye düşünmesin. O da dedem ve babaannem gibi etin en yağlısını, tereyağının en alasını yerdi. Onu uzun yaşatan çok çalışkan olmasıydı. Geçen yıl doksan altı yaşında yitirdiğimiz amcamız da etliyi ve tatlıyı çok severdi. Her akşam bir küçük şişe rakısını içerdi.
Girit usulü beslenmenin adı Akdeniz usulü beslenme oldu. Girit usulü beslenmede en çok tüketilen doğadan toplanılmış otlarla yapılan yemeklerdir. Menemen’de yaşadığım yıllarda, mevsiminde yumurtalı hardal kavurması ile haşlanmış hardal salatasını soframızdan eksik etmezdik. Halen mevsimi geldiğinde Silivri’de bolca bulunan karaciğerin dostu gengel dikeninden bol, bol yerim.
İnsan ömrü tıp biliminin gelişmesiyle çok uzadı. Çocukluğumda ortalama elli yıl olan insan ömrü yetmiş beş yılı bile aştı. Eğer insanlar eskisi gibi doğal ürünlerle beslenebilse insan ömrü ortalaması yüz yılı bulur. Bu arada şunu da belirtmek isterim. Televizyonlardaki gıda desteği ürünlerin reklamlarından gına geldi. Üstelik o ürünleri mucize gibi tanıtıyorlar. Bir gün biri bir doktora sarımsağın kapsülünü kullansam daha iyi olmaz mı diye sormuştu? Doktor ülkemizde sarımsak oldukça bol olarak varken niye hapını kullanacaksın demişti. Doktorun dediği diğer gıda takviyesi dedikleri ürünler için de geçerlidir. Eğer evinizin uygun bir bahçesi varsa orada çim değil, doğal olarak tüketebileceğiniz ürünler yetiştirin. Onları yetiştirmenin zevki bile insanı mutlu eder. Mutluluk ise her türlü hastalığın panzehiridir.
Özcan Nevres

Tükeniş

Tükeniş
Bir Meddah Acar vardı. Çektiği onca acılara ve sıkıntılara rağmen neşesinden hiçbir şey kaybetmeyen. Çocuk denilecek bir yaşta Elazığ’da yayınlamakta olan Satveti-milliye gazetesinde fıkra yazarlığına başlamıştı. Türkiye genelinde bir ilkti onun yaptığı. Şimşir tahtasına oyduğu karikatürleri gazetede basılıp yayınlanıyordu. Gazetenin yayınlanmasında büyük zorluklarla karşılaşılıyordu ama onlar yılmıyorlardı. Gazeteyi basacak mürekkep bulamadıklarında kömür isiyle basıyorlardı. Meddah Hakkı boş durmayı sevmezdi. Bu yüzden o yılların en popüler aracı olan arabalara yağlı boya resimler ve figürler çizerdi. Ta ki yazdığı bir yazıdan dolayı hakkında idam kararı çıktığını öğrenene kadar. Hakkındaki idam kararını öğrendiğinde günlerce geceleri yol kat ederek Akdeniz’e varmış. Oradan da bir gemiye binerek İtalya’ya inmiş. Siyasi mülteci olarak İtalya’ya sığınmış. İtalya’da yapabileceği bir iş bulamadığı için yaşamını dilenerek sürdürmüştü. Ta ki Anadolu’da başlayan Kurtuluş Savaşına kadar. O günün şartlarına göre en hızlı bir şekilde Balkanlara geçerek Kuvveyi-milliye yararına casusluk yapmaya başlamıştı. Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlanınca Türkiye’ye dönmüştü. Kendisine yaptığı hizmetler karşılığında iki öneride bulunulmuştu. Birincisi ona madalya vermek, ikincisi ise para ödülü vermekti. Kaçak yaşadığı yıllarda parasızlık canına tak ettirdiği için madalyayı değil, parayı seçmişti. O gençlik yıllarında aklına gelir miydi bir gün ihtiyarlığın üzerine bir karabasan gibi çökeceğini? Bilseydi para yerine madalyayı almaz mıydı? Macar zade Hakkı Bey olarak tanınıyor olsa da o acıların insanıydı. Yerleşik bir iş kurmaktansa meddahlık yapmaya karar vermiş ve Türkiye’nin hemen, hemen her yerinde mesleğini icra etmiştir. Amacı savaşlar yüzünden her konuda geri kalmış olan ülkesinin insanlarını onlara keyif vererek aydınlatmaktı. Yaşlılık rüzgârları başında esmeye başladıktan sonra Menemen’de Sarraf hanının bir odasını kiralayarak yaşamını o küçücük odada sürdürmüştü. Zaman, zaman çevredeki ilçelere giderek meddahlık mesleğini sürdürüyordu. Geri kalan zamanında ise iş yerlerine tabelalar yazıyor. Cam üzerine ayetler yazıp satarak geçimini sağlıyordu. Yaz aylarında yaklaşık üç ay kadar Bozköy ılıcasında kalıyordu. Zira ılıcanın suyu onun romatizma ağrılarına çok iyi geliyordu. Ilıcaya gelenler onunla sohbet edebilmek için masalarına davet ederek hep birlikte yemek yiyorlar ve bir miktar da para veriyorlardı.
Bir gün traktörümüzde şoför olarak çalışmakta olan işçimizin o gün işe gitmediğini gördüm. Ona, hadi gel seni Bozköy ılıcasına götüreyim. Hem ılıcaya gireriz, hem de Meddah Hakkı ile sohbet ederiz dedim. Tamam dedi. Motor sıkletime binip Bozköy ılıcasına gittik. Motordan iner inmez ılıcayı işletene bize yirmi yumurtalı menemen yap dedim. İşçimiz ne yapıyorsun sen? O kadar yumurta yenir mi dedi? Az bile gelir dedim. Zira Meddah Hakkı amca konuğumuz olacak. Masamız hazırlanırken Hakkı amcaya seslendim. Hadi gel menemenimizi soğumadan yiyelim dedim. Yemeğimizi yerken bol, bol sohbet ettik.
Menemen’den ayrılıp Muğla’ya yerleştiğimde Hakkı amcadan bir mektup aldım. Mektubunda hasta olduğunu ve artık çalışamadığını yazmıştı. Menemen Devlet Hastanesi Başhekimine telefon edip Meddah Hakkı Acar’ı bu kış hastanenizde ağırlarsanız çok memnun olurum dedim. Başhekim yerimiz yok yatıramam dediğinde ona bir koridorda da mı yatıracak bir yer bulamıyorsunuz dedim? Tamam, öyle olur dedi. Bir arkadaşıma telefon edip Hakkı amcayı hastaneye götürmelerini ve bunun haber yapılmasını sağlamalarını söyledim. Dediğimi yaptılar. Haber gazetelerde çıkınca Menemen Belediyesi Hakkı amcaya üç yüz lira maaş bağladı. Menemen’e gittiğimde Hakkı amcayı ziyaret ederken başhekim yanımıza geldi. İyi ki Hakkı amcayı hastanemizde konuk ettik. O anlattığı fıkralarla hastalarımıza moral veriyor dedi.
Bir süre sonra Hakkı amcadan bir mektup daha aldım. Bu mektubu adeta bir tükenişin öyküsüydü. İlaçlarıma para yetiştiremiyorum. Muğla’ya gelip orada bir süre meddahlık yapmak istiyorum. Belki üç beş kuruş kazana bilirim diyordu. Nitekim geldi de. Ne yazık ki artık sinemalar meddahlık mesleğini yok etmişti. Ona Halk Eğitim Merkezi salonunda salon ücreti ödemeden meddahlık yapmasını sağladım. Belediye ses yayın sisteminde defalarca gösteriyi yayınlattığım halde ilk geceye onu yıllar öncesinden tanıyan beş yaşlı insan gelmişti. Bu kadar az insana gösteri yapılamayacağına karar verdik. Gelenler durumlarına göre hakkı amcanın eline para sıkıştırmıştı.
Gündüz okullarda temsil vermeye başlamıştı. Halk Eğitim Merkezinin salonunu Meddah Hakkı’ya bin nazla veren müdür, hakkı amcayı dinledikten sonra bana ne müthiş bir adammış bu dedi. Keşke onu okullarımız için kadrolu yapa bilseydik.
Hakkı amca okulun birinde temsil verirken birden ağzından burnundan kan gelmeye başlamış. Hastaneye kaldırmışlar. Duyar duymaz hastaneye gittim. Çok sevinçliydi. Zira Başhekim Ziya Özel onu ameliyat ederek kasıklarındaki otuz beş kiloluk urunu alacakmış. Bunun için de benden vasisi olarak olurumu alacakmış. Bevliye Uzmanı Doktor Saim Kuttaş ile konuştum. Sakın ha dedi. Karın kasları o yükten kurtulunca yukarı doğru kasılıp kalbe basınç yaparak ölümüne neden olur. O da biliyor böyle bir ameliyatın başarılı olamayacağını. Onun amacı otuz beş kiloluk uru ameliyat edip dünya tıp litarütürüne girmektir dedi. Ameliyata izin vermedim.
Hakkı amcaya Kurtuluş Savaşı gazilerine bağlanan maaşın ona da bağlanması için onlarca yazışma yaptım. Ulus gazetesine Kurtuluş Savaşı kahramanlarımızdan Meddah Hakkı Acar seksen dört yaşında gözleri iyi görmemesine ve hasta olmasına rağmen Tire de Kemer dereli Halil Efenin kahvesinde meddahlık yaparak yaşamını sürdürmeye çalıştığını haber yaptım. Bir süre sonra Hakkı amcanın ölüm haberini aldım. Aynı gün bana bakanlıktan bir mektup geldi. Mektupta başvurunuz üzerine Meddah Hakkı Acar’a maaş bağlanması uygun görülmüştür diyordu. Ne yazık ki kendisine maaş bağlanmasının mutluluğunu bir gün dahi yaşayamamıştı. Meddah Hakkı ile birlikte ne yazık ki meddahlık da ölmüş oldu.
Özcan Nevres

Yakamozları Çok Severmiş

Yakamozları Çok Severmiş
Evlilik programlarından biri kendisinin çok romantik olduğunu söylüyor ve en çok deniz kenarında yakamozları seyretmeyi sevdiğini söylüyor. Adama sormak isterdim. Denizlerimizde halen yakamozlar yaşıyor mu? Zira ben yıllardan beri sahillerde yakamoz görmüyorum. Deniz kirliliği denizlerin en güzel ışıltısı, karadaki ateş böcekleri gibi ışık saçan denizlerin ateş böcekleri tamamen yok olmamış olsa da sahillerdeki aydınlatmalar yüzünden görünemiyor. Çocukluğumda Karşıyaka vapur iskelesinde geceleri vapur beklerken sahildeki yakamozları ilgiyle izlerdim. Suyun içerisinde nasıl ışık saçtıklarını anlayamazdım. Bin dokuz yüz atmışlı yıllarda Foça’da yazlık ev kiralayıp yazları Foça’da geçirirken uykum kaçtığında sahile gider Ziraat Bankasının karşısındaki bankta oturup yakamozları seyrederdim. Gözle zor görülebilen o minik canlıların binlercesi bir arada yaşadıklarından yer değiştirdikçe saçtıkları ışık şekilden şekle girerlerdi. Bir bayan şairimiz bir şiirinde “yakamozlar gözlerimde usumca şekillendiler”diyor ve devem ediyor. “Bir inci miydi ki aradığımız kumlar içinde bulamadık” Gençlikte başımızda kavak yelleri eserdi. Yitik umutlarımız usumuzda gönlümüzce şekillenseler bile umutlarımızın gerçekleşmesi olası mıydı? Benim de usumda yakamozlar gönlümce şekillenirlerdi ama hüsranla sonuçlanmış olan aşklarımın anısını canlandırmaktan başka bir işe yaramazdı. Belli ki evlilik programındaki romantik adam revnaklarla yakamozları birbirinden ayıramıyor. Oysa birçok insanın yakamoz zannettikleri, ay ışığının veya sokak lambalarının etkisinden oluşan, göze hoş gelen parıltıların yakamozlarla hiçbir ilgisi yoktur. Örneğin karanlık bir gecede kürekle ilerleyen kayığın küreklerinin neden olduğu ışıltılar, her hangi bir ışık kaynağından almış olduğu ışığı yansıtmaktadır. Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı İstanbul’un güzelliklerini şu mısralarla anlatmıştır.” Nice revnaklı şehirler görülür dünyada/ Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan” Bir zamanlar büyük şairimizin dediği gibi İstanbul ışıl, ışıl bir şehirdi. Hele mehtaplı gecelerde boğazın ışıltılarını seyre doyum olmazdı. Bin dokuz yüz elli altı ve elli yedi yıllarında askerlik görevim nedeniyle yaşadığım İstanbul’un güzelliklerine doyum olmazdı. Ne yazık ki artık o güzelliklerden eser kalmadı. İstanbul’un kirlenen havası ve betonlaşma boğazdaki o güzellikleri yok etti.
Bin dokuz yüz elli yedide bir arkadaşımla Sarıyer’e gezmeye gitmiştik. Her taraf yemyeşil ormanla kaplıydı. Yol kenarında tulumbalar vardı. Tulumbanın kolunu hafifçe bastırdığınızda gürül, gürül su akardı. Akan su buzu aratmazdı. Askerlik anılarımı tekrar yaşamak için Sarıyer’e gittiğimde büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Zira o güzelim ormanların yerini iğrenç beton yığınları almıştı. Bırakınız tulumbaları, çeşmelerinden dahi o lezzetli sular akmaz olmuştu.
Aynı yıl Büyükada’ya da gitmiştik. Motorlu araçların olmadığı, yolları faytonların süslediği bir yerleşim alanıydı. Bir daha Büyükada’ya gitmek kısmet olmadı. Ergüder Yoldaş’ın inzivaya çekildiği Büyükada’yı onunla yapılan bir söyleşide çekilen filmde Büyükada’nın değişmediğini görmekten çok mutluluk duymuştum. Nalbantlık da birçok el sanatı gibi yok olmaktadır. Bu nedenle adalardaki faytoncular atlarını nallattıracak nalbant bulamamaktadırlar. Baldızımın Ergani’de yaşamakta olan dünürü halen nalbantlık mesleğini sürdürmektedir. Bu yüzden onu Büyükada’ya davet ettiler. Yakında o aile de İstanbullu, daha doğrusu Büyükadalı olacak.
Hey gidi günler hey. Babam tarım işini traktör ile yapmaya başlamadan önce çiftçiliği atlar ile yapardı. Üç atımız su dolabını çevirmede sabanları çekmekte kullanılırlardı. Bir atımız ise binek olarak kullanılırdı. O çok ünlü rahvan bir kısraktı. Babam onu yürüyüşü bozulmasın diye ağır işlere koşmazdı. Çiftçilikte at kullanılmasını sağlayacak semeri, kolanı, paldımı ve ne de hamutu yapan usta kalmadı. Artık ne iki tekerlekli, ne de dört tekerlekli araba yapan da yok. Adalarda ve bazı sahil şehirlerinde halen fayton kullanılmamış olsaydı at arabaları gibi faytonlar da tarihe karışırdı.
Özcan Nevres

Don Ve Aç Hayvanlar

Günlerdir don yüzünden çöp bidonlarından geçinen köpekler ve kediler oldukça aç. Küçücük sokağımızda onlarca kedi var. Sabah bahçe kapısını açtığımda sokak kapısının arkasında benim yiyecek vermemi bekleyen kediler hemen miyavlamaya başlıyorlar. Her sabah onları doyurmamın yeterli olması mümkün olamaz. Zira kedilerin bağırsakları çok kısadır. Bu nedenle çok sık acıkırlar. Bu gidişle onları günde en az ki kere doyurmak zorunda kalacağım. Neyse ki benim ev yapımı ekmeğimi severek yiyorlar. Bu nedenle ekmek makinemden her gün iki posta ekmek çıkarıyorum. Ekmek yapımında kesinlikle su kullanmam. Su yerine süt kullanırım. Belki de bu yüzden ekmeğimi severek yiyorlar. Evimin bahçesi biraz daha büyük olmuş olsaydı o sevimli hayvanlara barınak bile yapardım. Kediler artık bahçeme girmemeyi öğrendiler. Zira girdiklerinde bahçemdeki ekili olan rokalara, maydanozlara ve dereotlarına çok zarar vermektedirler. O nedenle onları bahçemin dışında tutmaya çalışıyorum. Bunu öğrenmeleri için çok uğraştım ama değdi.
Merak ettiğim çok daha önemli bir durum daha var. Onlarca insanımız nafakalarını çöp bidonlarından çıkarıyorlardı. Şüphesiz bu insanlar günlük yaşıyorlardı. Çöpten topladıklarını satarak para biriktirmeleri olası mı? Peki, her tarafın buz tuttuğu bu günlerde o insanlar ne yapıyorlar. Ne yiyip içiyorlar? Nasıl ısınıyorlar? İstanbul ve İzmir Büyükşehir Belediyeleri kimsesiz evsizleri barındırma evlerinde barındırıyorlar. Peki, ilçe belediyelerinde de barınma evleri var mı? Eğer yoksa vay o kimsesizlerin, evsizlerin haline.
Sayın Başbakanımız açıkladı. Açıklamasında dindar gençlik yetiştireceğiz diyor. Bildiğim kadarıyla hiçbir kimse, hiçbir kimsenin dinini sorgulayamaz. Eğer sorguluyorsa bu laikliğin kaldırılacağının ilk sinyali olabilir. İnsanlar din seçme özgürlüğüne sahiptir. Kimse, kimseyi şu dine gireceksin diye zorlayamaz. İnsanların ibadet edip etmeyeceğine karışamazlar.
Bin dokuz yüz kırk beşte Demokrat Partinin kurulmasıyla din istismarı başlamıştır. CHP nin insanların mevlit okumalarını bile yasakladığını iddia etmişler ve bunu sürekli gündemde tutmuşlardı. Oysa bizim evimizde de, komşularımızın evlerinde de her zaman mevlit okutulurdu. Tüm propagandalarında iktidara geldiklerinde Türkçe okunulan ezanı Arapçaya çevireceklerini söylediler. İktidara geldiklerinde ilk işleri ezanı Arapçaya çevirmek olmuştu. Bununla yetinmediler. Aydınlanmanın ve çağdaşlaşmanın en önemli okulu Halk Evlerini de kapattılar. Zira Halk Evlerinde güdülemeyecek aydın insanlar yetiştiriliyordu. Halk Evlerinde meslek edindirme kurslarıyla birlikte musiki dersleri de veriliyordu. O dönemin insanlarının birçoğu ustalıkla keman, cümbüş, ut ve bağlama çalabiliyorlardı.
Nişanımda çalgıcılardan bir hüzzam fasıl çalmalarını istedim ama beceremediler. Ut çalandan udunu vermesini rica ettim. Udu alıp akrabamız olan Kemal teyzemize verdim. Büyük bir ustalıkla hüzzam bir eser çaldı. Udu çalan çalgıcı, udu benim çaldığımı sandığından bana abe agam sen benden çok daha güzel ut çalıyorsun demişti. Kemal teyzemiz mükemmel bir şekilde ut çalmayı Menemen’in Halk Eğitim Merkezinde öğrenmişti.
Yirmi yedi mayıs darbesinden sonra Demokrat Partinin el koyduğu tüm emlakler CHP ye geri verildiğinde genel merkezden tepeden inme bir emir almıştık. Halk Eğitim Merkezinin binasını Sağlık Bakanlığına, CHP ilçe binasını da Milli Eğitim bakanlığına bağışlamamız istenmişti. Ben tepeden inme bu karara karşı çıkmıştım. Başkan Asım Dönmez genel merkezin kararına uymak zorundayız. Uymazsak bizi görevden alırlar. Yerimize atananlar karşı çıkmadan bağış kararını uygularlar demişti. O nedenle kararı onaylamak zorunda kalmıştım. Oysa ben Halk Evi binasının yine Halk Evi olarak kullanılmasını istiyordum. Daha sonra Halk Eğitim Merkezine destek olmak amacıyla kurulan Halk Eğitimi Ve Sosyal Geliştirme Derneğine kurucu üye olmuştum. İlk kongrede yapılan oylamada en çok oyu ben almıştım. Bu nedenle başkanlığı bana önermişlerdi. Seçilenlerden biri doktor bir ağabeyimizdi. Bu yüzden başkanlığa onun getirilmesini istedim. Doktor Güney İldiri başkan ben de başkan yardımcısı olmuştum. Ben yönetimden ayrılıncaya kadar çok güzel çalışmalar yapmıştık. Muğla’ya yerleştiğim için yönetimden ayrılmak zorunda kalmıştım. Ayrılmamı fırsat bilen Halk Eğitim Merkezi müdürü yöneticileri derneğin fesih edilmesini ikna ederek, kapatılmasını sağladı. Böylece çekirdeğini oluşturduğum özgür kütüphaneye kazandırdığım tüm kitaplar Halk Eğitim Merkezine geçmişti. Demokrat Partinin kapattırdığı Halk Evinin tüm kitapları ortaokulun kütüphanesinde çürümeye terk edilmişti. Aynı durumun derneğimizin başına gelmemesi için kütüphanesini Halk Eğitim Merkezinden ayrı olarak geliştirmiştim.
Özcan Nevres

CHP Kurultaya mı, Bölünmeye mi

Önce bölünmelerin geçmişime bakalım. Çok partili dönemde ilk bölünme Demokrat partide oldu. Demokrat Partiden ayrılanlar Hürriyet Partisini kurdular. Bin dokuz yüz elli yedideki genel seçimlerinde umdukları başarıyı sağlayamayınca bin dokuz yüz elli sekizde Hürriyet Partisini kapatıp CHP ye katılma kararı aldılar. Turan Güneş baba ocağı olan CHP ye geçince önemli görevlerin adamı oldu.
İkinci bölünme CHP de oldu. CHP de Milli Şef Genel Başkan İsmet İnönü, Ortanın solu lideri Bülent Ecevit’e yenilince, milli şefin istifasının ardından Turan Feyzioğlu’nun başı çektiği kırk yedi milletvekili ve senatör CHP den istifa ederek Güven Partisini kurdular. CHP deki tutucu kanadında Kemal Satır’cılar olarak tanınan Kemal Satır grubu Cumhuriyetçiler Partisini kurdular. Daha sonra Güven Partisiyle birleştilerse de seçimlerde umdukları başarıya ulaşamadılar. Eğer CHP de yeni bir bölünme olursa bölünme gidenlere hiç yaramayacaktır. Aksine kongreden birlik ve beraberlik çıkmasını sağlamalıdırlar.
Bin dokuz yüz seksen darbesinde tüm partilerle birlikte CHP de kapatıldı. Darbe yönetimi siyasi partilerin kurulmasına izin verince CHP nin oylarına sahiplenmek isteyen iki parti kuruldu. Halkçı Parti ile Demokratik Sol Parti. Darbeciler SODEP in seçime katılmasını veto etti. Ne yazık ki SODEP liler seçime girememelerinin faturasını seçime giren Halkçı Partiye kestiler. SODEP liler Halkçı Partilileri burjuva revizyoncuları olarak niteleyip Halkçı Partiye oy vermemek kararı aldılar. Darbenin başı Kenan Evren’e inat olsun diye CHP li olduklarını bildiklerine ANAP a oy vermeye teşvik ettiler. Eğer ANAP a oy vermek istemiyorsanız tak, tak yapın dediler. Yani geçersiz oy kullanmalarını önerdiler. Bu da eski CHP lilerin değişik partilere dağılmalarına neden olduğundan sosyal demokratlar çok büyük oy kaybına uğradılar. O dağılma değil midir ki sosyal demokratlar bir türlü iktidar olamıyor.
CHP nin dağılan oylarını toparlayabilmek için umutlar Demokratik Sol Partinin Genel Başkanı Rahşan Ecevit’in eşi Bülent Ecevit’e bağlanmıştı. Bülent Ecevit siyasi yasaklı olduğu için partinin başına geçemiyordu. CHP lilerin oylarını toparlayabilmek için gel Halkçı Partinin başına geç önerilerini CHP li hizipçilerden korktuğu için olsa gerek bu öneriyi kabul etmemişti.
Sosyal demokratların Halkçı Partiye oy vermeme kararı almalarına, eski bir CHP yöneticisi olarak karşı çıkmıştım. Bu nedenle ekonomik durumum elvermediği halde Halkçı Parti Menemen örgütünü kurmayı kabul ettim. Tüm çalışmalarımda SODEP lilerin engelleriyle karşılaştım. Buna rağmen yılmadım. Bilinen siyasetçilerden çok değişik söylemlerle propagandalarda çok başarılı oldum. Propaganda için gittiğim yerlerde bizi dinlemeye gelen üç kişi dahi olsa ortalama elli dakika süren konuşmalarımı yapmaktan kaçınmadım. Propaganda konuşmam bittikten sonra dinleyicilere lütfettiniz beni dinlediniz. Şimdi söz sırası sizde, ne sormak istiyorsanız sorun ben de yanıtlayayım derdim. Sorulanlara sabırla soranı aydınlatacak yanıtlar verirdim. Bu tarz çalışmam SODEP lilerin tek oy alamaz dedikleri Halkçı Partiye dokuz bin dokuz yüz seksen sekiz oy kazandırarak seçime katılan üç partinin en büyüğü olmasını sağladım. Bu seçimde ANAP altı bin beş yüz, MDP ise üç bin beş yüz oy almışlardı. Halkçı Parti on iki oy eksiğiyle iki partinin toplam olarak aldığı oy kadar oy almıştı.
O seçimle ilgili unutamadığım anılarım vardır. İl Başkanımız Foça’da örgütümüz yok. Seçim çalışmalarına Foça’yı da dahil edersen çok sevinirim demişti. Sakın Gerenköy’e gitme, tek oy alamazsın demişlerdi. Buna rağmen Foça çalışmalarımızı Gerenköy’den başlattık. Gittiğimiz kahvehanede sekiz kişi vardı. Halkçı Parti Menemen İlçe Başkanı olmama rağmen köylerine oy istemek amacıyla gelmediğimi söyledim. Ben de sizler gibi tarımcıyım. Gediz nehrinde su olmasına rağmen ne kanallara ne de kanaletlere su verilmemektedir. Bu yüzden sebzelerimiz bahçelerimizde kuruyor, meyvelerimiz dallarında buruşup dökülüyorlar. Eğer partimiz seçimi kazanacak olursa kanallardan ve kanaletlerden yaz kış su akıtacağız dedim. Biri abe sen ne sülersin. Gediz’de iki parmak sucaz yok. Sen ne suyu vereceksin dedi ama birden biri, bir sandalye kapıp adamın üzerine yürüdü. Senin paran var yüz elli metreden su çıkarttın. Bizde o para var mı? İsterse iki parmak su olsun. Yeter ki o su aksın dedi. Bu arada yanındakiler saldıran tutarak sandalyeyi elinden aldılar. Birden karşımızda saldırgandan başka kimse kalmadı. Biz gidelim bari dediğimde nereye gideceksiniz be dedi. Ben adamları geldiğinizi haber vermeleri için öteki kahvelere gönderdim dedi. Biraz sonra diğer kahvehanelerden bir- çok insan sandalyeleriyle geldiler. En uzun konuşmamı orada yaptım ve oyların üçte ikisinin Halkçı Partiye verilmesini sağladım. Tek oy alamazsın dedikleri bir de Kozbeyli köyü vardı. Köye gittiğimizde beni CHP de yöneticilik yaptığım zamandan beni tanıyanlar diğer kahvehanelerdekilerin konuşma yapacağım kahvehaneye gelmelerini sağladılar. Konuşmamı yaparken biri, başkanım çok güzel şeyler söylüyorsun ama bunun kaynağı var mı diye sordu. Sesler yükseldi. Başkan dinleme onu o delidir dediler. Aslında o kişiyi çok iyi tanıyordum ama belli etmedim. O kişiye nerelisin diye sordum? Buralıyım dedi. Bana söyler misin? Bir zamanlar dünyanın en kaliteli salebi nerede yetişiyordu? Bilmem dedi. Peki, bir zamanlar Çeşme’den sonra en çok sakız ağacı nerede vardı? Onu da bilmem dedi. Sen nasıl bir Foçalısın ki, bunların Foça da olduğunu bilmiyorsun. Tarihin babası Herodot der ki, Ege öyle bir beldedir ki, onun dağlarından yağ, ovalarından bal akar demişti. Eğer biz iktidar olursak yine dağlardan yağ, ovalardan bal akıtacağız. Köylüler abo dediler. Bu başkan köyümüzü bizden iyi biliyor. O köyün oylarının üçte ikisi partimize çıktı.
Özcan Nevres