Korkutan İklim Değişikliği

Korkutan İklim Değişikliği

İki bin on üç yılındaki iklim değişikliği birçok olumsuzluklara neden oldu. En büyük sıkıntıyı da meyvelerde ve sebzelerde yaşadık. Daha önceki yıllarda kilosu bir liraya kadar düşen Mürdüm eriği geçtiğimiz yıl üç liradan aşağı düşmedi. Diğer meyveler için de aynı durum geçerli oldu. Geçen yıl sağlığımız için çok gerekli olan kuru kayısının kilosu on liraydı. Bu yıl ise elli lira. Nedeni ise ağaçların çiçek açma mevsimindeki kötü iklim koşullarıdır. Bu günlerdeki hava durumuna baktığımızda iki bin on dört yılının da çok zor bir yıl olacağını söylemek hayal perestlik olmaz. Meteorolojiden verilen bilgilere göre hava on, on iki derece daha soğuyacak. Neredeyse her evin bahçesinde bulunan güller ile nar ağaçları bu yüzden büyük bir risk altındadır. Zira güller ve narlar için soğuğa dayanma sınırı eksi on derecedir. Hava eksi on dereceden aşağı düştüğünde narlar ve güller donarlar. Donmaları da kurumalarına neden olur. Eğer yetiştirildikleri topraklar bol gübreli ise kökler dondan etkilenmez ve baharda filiz sürerek hızla büyümeye başlarlar. Ne kadar hızlı büyürlerse büyüsünler bu durumda nar ağacı en az iki yıl meyve vermeyecektir.

Bu soğuk günlerde beni kara, kara düşündüren iki konu var. Birincisi bahçemdeki çekirdeksiz nar ağaçları, ikincisi ise sokağımızdaki kediler. Kediler on bir saat yiyecek bir şey bulamazlarsa ölürler. Çok soğuk havalarda çöp bidonlarındaki yiyecekler donmuş olduklarından çöplerden yiyecek bulamayan kedilerin aç kalmalarına neden olmaktadır. Sokağımızda o kadar çok kedi var ki tümünü doyurmak çok zor. Günde iki kez et suyu ile ıslatılmış ekmek vermemiz bile yeterli olmuyor. Bu soğuk havalarda kedileri beslerken kuşları da kedilerden koruyarak beslememiz gerekiyor. İlk işim kedilerin ulaşamayacağı bir yere bir yemlik ve suluk koymak olacak. Aksi halde kuşları yaşatmak için verdiğimiz yemler kuşların kedilere yem olmasına neden olur.

Yıllardan beri hayvan barınakları yapılmasını özlemle bekliyoruz. Nedense hayvan barınağı denildiğinde ilk akla gelen köpek barınakları oluyor. Sormak gerekir. Köpekler hayvan da kediler hayvan değil mi? Şu an sokağımızda en az on kedi var. Peki, bunlardan kaçı önümüzdeki ilkbaharı görecek? Sokak kedilerinin yavruları bile kışı atlatamazken çocukları istedi diye evlerine kedi alanlar, çocukları bıktığında sokağa bıraktıkları kediler çok güç olan sokak koşullarında yaşamlarını sürdürmeleri olası mı?

Güzel mi güzel beyaz bir kedi bu yaz sokağımızda görünmüştü. Kendisi gibi güzel dört yavrusu vardı. Daha ilk soğuklarda biri yok oldu. Bakalım yok olma sırası diğerlerine ne zaman gelecek? Öyle yabaniler ki onlar için yapmış olduğum barınağa bile girmiyorlar. Yemeleri için yiyecek koyduğumuzda bile biz uzaklaşmadan yiyeceğin yanına gitmiyorlar. İnşallah belediye köpek barınağı kurduğu gibi kedi barınağı da kurar ve bu sevimli hayvanların da yaşamları süreklilik kazanır.

Bu kış iş bulamayanlar ile çalışmayı sevmeyenler önümüzdeki seçim sayesinde diğer yıllardaki kadar üşümeyecekler. Zira iktidar seçim yatırımı olarak bu kişilere beşer yüz kilo kömür dağıtacak. İdareli kullanırlarsa ve sokaklarda buldukları çalı çırpıyı evlerine taşıma zahmetine katlanırlarsa kışı fazla üşümeden geçirebilirler.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Sevr Yokmuş

Sevr Yokmuş
Bir profesör müsvettesi böğüre, böğüre Sevr diye bir anlaşma olmamıştır diyor ve Kurtuluş savaşının bile olmadığını söyleye biliyor. Bu profesör müsvettesine sormak gerekir. Sevr diye bir anlaşma olmadığından mı Fransızlar Güneydoğu Anadolu’ya, İtalyanlar Muğla ve Antalya bölgesine, Yunanlılar Ege’ye İngilizler de müttefikleriyle İstanbul boğazına ellerini, kollarlını sallaya, sallaya girdiler. Doğu Anadolu’nun büyük bir bölümünün Ermenistan’a verilmesine, Doğu Karadeniz’de Pontus devletinin kurulmasına o Sevr anlaşmasıyla karar verilmemiş miydi? Bu Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları bu yalanlarıyla cumhuriyetimizi yıka bileceklerini hesap ediyorlar ama hesapları hiçbir zaman tutmayacaktır. Atatürkçü gençlik buna asla izin vermeyecektir.
Fransızlar Güneydoğu’yu işgal ettiklerinde çok büyük bir direnişle karşılaşmışlardı. Bu ummadıkları direniş karşısında Fransızlar işgal ettikleri yerlerden çekilmek zorunda kalmışlardı. İtalyanlar işgal ettikleri bölgede ise hiçbir direnişle karşılaşmamışlardı. Bölgenin çok fakir olan halkına her türlü yardımı yapmışlar ve bölgenin sağlık sorunlarıyla da çok ilgilenmişlerdi. İtalyanlar Ege bölgesinde ilerlemekte olan Yunanlılara Menderes nehrini sınır göstermişler ve eğer nehri geçecek olursanız bunu İtalya’ya savaş ilan ettiğinizi kabul edeceğiz demişlerdi. Bu sayede Yunanlılar Muğla’ya doğru ilerleyememişlerdi. Kurtuluş savaşı başladığında İtalyanlar gönüllü olarak işgal ettikleri yerlerden çekilmişlerdi.
Ege bölgesinde ise Osman Nevres’in ilk kurşunu ile halk direnişi başlamış, Ege bölgesinden birçok kahramanımız Kurtuluş Savaşına gönüllü olarak katılmışlardı. Yunanlılar ile en büyük kapışma Aydın bölgesinde gerçekleşmişti. Halazari (Bozguncu) Cafer Efenin başlattığı direnişe bölgede bulunan birçok efenin çetesi de büyük katkı vermişlerdi. Halazari Cafer Efenin çetesi iki yüz milisten oluşan büyük bir çeteydi. Halazari Cafer efe pusuya düşürülüp şehit edilmeseydi o da Demirci Efe, Fodulaki Mustafa Efe, Yörük Ali Efeler gibi mutlaka Kurtuluş savaşına katılacaktı. Sevr anlaşmasının en acı veren yanı ise birçok komutanın padişahın emri ile ellerinde bulunan silahları teslim etmeleridir. Tüm komutanlar Orgeneral Kazım Karabekir paşa gibi davranıp silahlarını teslim etmeseydi belki de Kurtuluş savaşında yaşanan zorluklar yaşanmayacaktı. Sevr anlaşması çok ağır bir ihanet anlaşmasıdır. Bu anlaşma Mustafa Kemal ve arkadaşları sayesinde yırtılıp atılmıştı. Aşağıdaki haritada biz Türklere ne kadar yer bırakıldığı net olarak görülmektedir. Bu anlaşmadaki kazanımları yeterli görmeyen işgalciler kendilerine daha da pay verilmesini istiyorlardı. Amaçları tüm Türkleri Anadolu’dan söküp atmaktı. Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları bu güzel vatanda Kurtuluş savaşı destanını yazanlar sayesinde yaşadığımızı öğrenmeleri gerekir. Ne yazık ki Atatürk düşmanlığı onların gözlerini kör etmiş.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Tarımda Kader Olur mu

Tarımda Kader Olur mu

Hukukçu olup da hukuğu en çok hicveden yazar Pitigirli’dir (Pötigörl) Bakınız o kaderi nasıl tanımlıyor. İki kişi aralarında kaderi tartışıyorlardı. Biri kadere inanıyor. Diğeri ise inanmıyordu. Kadere inanmayan elindeki sigara paketini pencereden dışarı atıyor. Caddede yürümekte olan bir adam paketi yerden alıp pencere kenarında oturmakta olanlara göstererek bu sizden mi düştü diye sorduğunda paketi atan sizde kalsın diyor. Paketi aşağıya atan bak diyor. Bu adam belki bir otobüs kazasına kurban olacaktı. Onu birkaç saniye oyalamamız bir kazaya kurban gitmesini önlemiş olabilir. Aksi de olabilir. O bir kazaya kurban gitmeyecekti ama bu birkaç saniye kazaya uğramasına neden olabilir. Gerçekten de kader dedikleri böylesine oynak bir kavramdır. Eşeği kaybolan Nasrettin hocaya eşeğini sağlam kazığa bağlasaydın demişler. Kimse eşeğin kaybolması kaderindendir dememiş. Zira kader denilen kavramı etkisizleştirmek alınan sağlam önlemlerle mümkün olur.

Ülkemizdeki tarımda en çok inanılan kaderdir. Yıl olumlu geçerse, bu yıl kader yüzümüze güldü derler. Eğer yıl olumsuz geçerse, bu yıl kader yüzümüze gülmedi derler. Muğla’da Muğla’yı iki buçuk yıl süren belediye başkanlığı sırasında köy kimliğinden çıkarıp modern bir şehir kimliği kazandıran ve baraj kralı diye adlandırılan Latif Sepil’dir. Bu değerli iş adamımızın Köyceğiz’de iki yüz dönümlük bir narenciye bahçesi vardır. Bu bahçede hiçbir şey kadere bırakılmamıştır. Narenciye her ne kadar suyu çok sevse de dibinde su birikmesini hiç sevmez. Bu yüzden bahçe içinde arıklar açılıp, aşırı yağışlarda fazla yağmur suları bir havuza akması sağlanmaktadır. Havuzda su seviyesi yükseldiğinde su dürbineleri otomatik olarak devreye girer ve suyu boşaltmaya başlar. Kırağıya karşı da önlemler vardır. Bahçenin içine aşırı soğuğu algılayıp harekete geçen mazot fırınları vardır. Mazot fırınlarının ürettiği siz bir örtü gibi ağaçların üstünü kaplayarak ağaçları kırağıdan ve soğuğun etkisinden korur. Bu bahçede kaderden söz edilebilir mi? Tarımdan çok iyi para kazanan İsrail’de de kaderciliğe yer yoktur. Ne üretimde, ne de yetiştirdikleri ürünleri pazarlamakta kadercilik yoktur, plan vardır.

Bu gece TRT nin üçüncü kanalında naklen yayınlamakta olan meclis görüşmelerini kısa bir süre izledim. En çok kafama takılan konuşmacının ülkemizin su bakımından fakir olduğu sözleri oldu. Yağmur sularını başıboş bırakıp denize akmamaları için önlem alınmaz ise elbet de su yetersiz olur. Yağmur sularının denize akması önlenecek olursa ülkemiz su zengini olur. Bu konuda ne yapılması gerekir? Öncelikle yağmur sularını ırmaklara, denizlere taşımakta olan dere yataklarına bentler yapılmalıdır. Yapılacak bentler su tutmasa da yer altına sızdırdığı sular, yer altı sularının zenginleşmesine neden olur. Üstelik bentler en fazla on metre yükseklikte olacağı için barajlar kadar büyük harcamaları gerektirmez. Bir de artezyen kuyularından çekilen suyla tarım yapılan ovalarda, aşırı sulamalar yüzünden çekilen sular yüzünden yer altı sularında çekilmeler olmakta, artezyen kuyularından su çekilemez bir durum oluşmaktadır. Eğer yer altı sularının azalması, yetersiz kalması önlenmek isteniyor ise ters şarj işlemi başlatılmalıdır. Biriken sular artezyen kuyularına pompalanmalıdır. Bunun yapıla bilmesi için öncelikle çiftçilerin kullanmakta olduğu mazotun fiyatı ucuzlatılmalıdır.

Az gelişmiş ülkelerde ekonominin pilotu ne inşaat ve ne de otomotiv sanayisidir. Az gelişmiş olan ülkelerde ekonominin pilotu yalnızca tarım olur. Tarım deyince bunun içine hayvancılık da girer. Örnek istiyorlarsa özellikle Lüksemburg’un olağan üstü kalkınmasını incelesinler. Lüksemburg önce tarımda gelişen bir ülke olmuştur. Sonra da tarımdan sağladığı birikimleri ile sanayi devrimini gerçekleştirmiştir.

Ülkemizdeki yanlış tarım politikaları yüzünden kendi kendine yeten, dünya genelinde yedi ülkenin arasındaydık. Dış ülkelere tarım ürünleri satan bir ülke iken günümüzde tarım ürünleri ithal eden bir ülke olduk. Aymazlıktan kurtulamadığımız sürece bu durum daha da kötüleşerek sürer gider.

Özcan nevre     ozcan.nevres@gmail.com

Ey Türk Kadını

Ey Türk Kadını

Başınıza nasıl bir çorap örülmek istendiğinin farkında mısınız? Bu gün başınıza lahana gibi sardığınız bezle ya güzelleştiğinizi sanıyorsunuz, ya da dininizin gereğini yerine getirdiğinizi sanıyorsunuz. Ne kara çarşaf, ne de türban İslami bir kılık kıyafet tarzı değildir. Özellikle türban Hıristiyan rahibelerinin kıyafeti olduğu halde gündem saptıranlar tarafından İslami bir giyim tarzı olduğu kadınlarımıza, kızlarımıza inandırılmıştır. Ülkemizi karanlığa gömmek isteyen gericiler ve özgür kadın düşmanları için bu bir başlangıçtır. Bu gidilmekte olan yolun sonunda kadınlarımıza burka giydirmek ve kadınlarımızı kızlarımızı kafes arkasında oturtmak vardır. Sıra onları Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kazandırdığı tüm haklardan mahrum etmeye gelecektir. Bundan sonra ne yapacağınıza siz karar vereceksiniz. Ya irticanın size yaptığı dayatmalara boyun eğeceksiniz? Ya da Atatürk’ün sizlere kazandırdığı tüm haklara sahip çıkacaksınız. Böylece çağdaş bir yolda yürüyeceksiniz.

Aslında bu yazıma CHP nereye gidiyor diye bir başlık atacaktım ama kadınlarımızı ilgilendiren bir başlık atmayı yeğledim. CHP hem toparlanmaktan ve birlik olmaktan söz ediyor. Hem de Süheyl Batum gibi çok değerli bir partiliyi partiden ihraç kararı alıyor. Peki, suçu ne Sayın Süheyl Batum’un? Sayın Emine Ülker Tarhan’ı destekleyen sözler söylemiş olması değil mi? Eğer bir partide özgür olmak söz konusu ise her partili düşüncelerini açık, açık söyleye bilmelidir. Eğer söyleyemiyorlarsa o partide ne demokrasi ve nede özgürlük yok demektir. Bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım. Süheyl Batum’u partiden ihraç etmek CHP ye ne kazandıracak? İtibar mı? Yoksa itibarsızlık mı? CHP yi bölmemek için sessiz kalmayı yeğleyenler artık isyan noktasına geldikleri için bu ihraç kararı nedeniyle büyük kayıplara uğrayacaktır. Hele, hele eğer bu iddia doğru ise CHP Süheyl Batum’u partiden ihraç etmek ile çok ayıp etmiştir. CHP ye son günlerde katılmış olanların bu ihraç kararında çok önemli rolü varmış. Kaba da olsa halkımızın çok iyi bir tekerlemesi vardır. Dağdan gelen bağdakini kovar derler. Bu sözler bu ihraç olayına uygun değil midir?

Anadolu partisinin kurucularına buradan bir öneride bulunmak istiyorum. Kurduğunuz bu partide tüm yükü liderinizin üzerine yıkmayın. Tüm partililer sorumluluk alsınlar ve bire bir konuşmak üzere halkın arasına girsinler. Mahallelerde yapacakları toplantılarda konuşmalarını bitirdikten sonra dinleyicilerin dilek ve önerilerini dikkate alsınlar. Lütfettiniz bizi dinlediniz. Şimdi siz konuşun biz dinleyelim desinler. Önümüzdeki seçimde ilçe başkanları milletvekilliğine aday olanların yapacakları konuşmaları yönlendirsinler. Adaylar konuşma yapacakları kahvehanelerde dinleyicilerin nelere gereksinimi olduğunu bilerek konuşsunlar. Tarımcıların olduğu yerde işçi haklarından, işçilerin çoğunlukta olduğu ortamlarda çiftçilerin sorunlarını anlatmak ve çözüm önermek eski bir deyim ile abes ile iştigaldir. Yani gereksizdir.

Menemen’de tek oy alamaz dedikleri Halkçı Partinin başkanı iken milletvekili adaylarını yapacakları konuşmaları için, nasıl bir konuşma yapacaklarını söyleyerek yönlendirmem sayesinde Halkçı Partiyi en büyük parti yapmıştım. Merak eden varsa google’den Bir Zamanlar Ben de politikacıydım başlıklı yazımı indirip okuyabilirler.

Özcan Nevres        ozcan.nevres@gmail.com

Üretim Ve Pazarlama

Üretim Ve Pazarlama

Televizyonda mandalina ilgili haberi izledim. Bilmeyenler için şaşırtıcı olabilir ama benim için o haberin hiçbir özelliği yoktur. Haberde mandalinanın dalında kilosunun yirmi beş kuruş olduğu üstüne basa, bas anlatılıyordu. Sonra da manav tezgâhlarındaki etiketi görüntülediler. Kilosu yirmi beş kuruş olan mandalinanın fiyatı tam üç lira olmuş. Mandalinanın fiyatı bahçeden tezgâhlara ulaşıncaya kadar tam on iki katına ulaşmış. Üretimden pazarlama tezgâhlarına giden yolda ve beklemelerde ürün kaybı olabiliyor. Bozulma ve çürüme riski olan ürünlerde yüzde yüzlük kar marjı normaldir ama on iki katı olması kabul edilemez. Yıllar önce Menemen’in en iyi arazilerinden biri olan Vakıf çayırındaki on dört dönümlük tarlamızda sebze yetiştiriciliği yapmıştım. Dört inçlik su kaynağıyla su sorunu olmayan bir tarlaydı. Büyük bir hevesle işe başlamıştım. Hayranlık uyandıran ürünler yetiştirmiştim ama sebze piyasası yüz güldürmüyordu. Halde ilk satılan ürünler benim ürünlerim olmasına rağmen fiyat gülünç denilecek kadar düşüktü. Önce salatalık bölümüne ızgara çektim. Sürülen bölümdeki sağlam salatalıkları komşularım toplayıp evlerine götürmüşlerdi. İki günde bir kırk çuvala yakın biber ve yetmiş beş kasa domates toplatıp hale götürüyordum. Ayrıca arabamı her gün tepeleme patlıcan doldurup hale getiriyorum. Komisyonu, vergisi, hamaliyesi düşüldükten sonra elime geçen para su motorunun yaktığı gazı bile karşılamıyordu. Börülceyi toplattığımda manavlardaki fiyata göre yüzümü güldüreceğini sanmıştım. Halciye kaça satıldığını sorduğumda şok olmuştum. Kilosu on kuruşa satılmış. O ürün o fiyata toplatılamazdı. Kime sattığını öğrendim ve gidip o manavın tezgâhına baktım. Benim börülcemin üzerinde tam yetmiş kuruş fiyat vardı. Aylarca süren emeğimin bedeli kilosunda on kuruştu. Manav ise benim sırtımdan emeksiz olarak kilosunda atmış kuruş kazanıyordu. Depoya gidip traktör boştaysa ızgarayı takıp bahçenin tamamını sürmeye karar vermiştim. İyi ki traktör depoda değilmiş. Evime giderken bir manavla karşılaştım. Bahçendekileri bana tohur olarak satar mısın dediğinde anlaşırsak niye olmasın dedim. Yirmi bin liraya anlaştık. O para sayesinde zarar etmekten kurtuldum ama bir daha sebze üretimi yapmamaya da karar verdim. Her zaman söyler ve yazarım. Ülkemizdeki pazarlama sistemi yüzünden üreticiler asla para kazanmazlar. Parayı kazananlar aracılardır. Bir ay önce Menemen sebze halinden almış olduğum kakaolu cennet elmasının kilosu yüz elli kuruştu. O ürün İstanbul tezgâhlarına pek düşmez. Kakaosuz olanının ise fiyatı bir liraydı. Bu gün gittiğim alış veriş merkezinde fiyatı beş lira doksan dokuz kuruştu. İnsaf etsinler. Kolay beri çürümeyen ve bozulmayan bu ürünün fiyatının bu derece yüksek olması kabul edile bilir mi? Manav tezgâhlarındaki tüm meyve ve sebzeler için bu anormal fiyatlar geçerlidir. Bu anormal fiyatların önünü kesmek için tek umar tüketici pazarlarının kurulmasıdır. Üretici yetiştirdiği ürünü pazara getirip aracısız sattığında tüketici daha çok meyve ve sebze tüketme şansını yakalar.

Televizyonlarda bazı programları izlerken iç bulandıran, kafa karıştıran bilgilere ulaşıyorum. Bu gün izlediğim bir programda sofralarımızın en vazgeçilmezi olan ekmek hakkındaki bilgiler içimizi kararttı. Meğer ekmeğin ana maddesi olan buğday on yıldan beri birçok amansız hastalığın nedeniymiş. On yıl önce buğdayda yapılan iyileştirme sayesinde dekar başına verimi oldukça artmış ama o iyileştirme buğday ürünlerini tüketenlerde kötüleşmeye neden olmuş. Bir süre önce glütenin sağlığa çok zararlı olduğu açıklandığında glütensiz un reklamları başlatıldı. Bu gün anlatılanlara göre buğdaydan üretilen tüm ürünlerinin soframızdan kaldırılması öneriliyor. Buğdaydan üretilen ürünler başta çocuklarda otizme, büyüklerde ise bunamaya ve Alzheimer hastalıklarına neden oluyormuş. Bu nedenle uzman doktor mayasız mısır ekmeği tüketmemizi öneriyor. Her ne kadar çok az ekmek tüketsem de ekmeği beslenmemden tamamen çıkarmaya karar verdim.

Özacn Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Tarımda Gerileme

Tarımda Gerileme

Tüm dünyada kendi kendine yetebilen yedi ülkenin arasında idik. Akaryakıt, yapay gübre ve işçilik ücretlerinin artması tarımda gerilemenin ana nedenidir. Tarım para kazanamaz duruma gelince de arazi sahipleri aşırı borçlanmış olduklarından sahibi oldukları arazileri hızla elden çıkarıyorlar. Oldukça verimli olan o arazileri alanlar sanmayın ki tarım yapmak için alıyorlar. Onlar kredi kaynaklarını en iyi şekilde kullanabilmek için alıyorlar. En verimli tarım arazileri içinde inşa edilmiş ve inşaatı tamamlanır tamamlanmış satışa çıkarılmış olan dev binalar bunun kanıtı değil mi? Betonlaşmaya kurban edilmiş olan arazileri tekrar tarıma kazandırmak olası değildir. Bu nedenle verimli arazilere inşaat izni kesinlikle verilmemelidir.

Neredeyse bir yılı geride bırakıyoruz. Bu geçtiğimiz yıl küresel ısınmanın tüm olumsuzluklarını yaşadık. Küresel ısınma yüzünden meyve bahçelerinde çok büyük bir verimsizlik yaşanıldı. Bu yüzden meyve fiyatlarında alışık olmadığımız kadar fiyat yükselmeleri oldu. Örneğin geçtiğimiz yıldan önceki yıl kuru kayısının kilosu sekiz, on lira idi. Bu yıl ise kırk lira. Bademin cevizin ve kestanenin fiyatı en az ikiye katlandı. Çok lezzetli olan yerli yer fıstığımızın yerini çok lezzetsiz olan ithal yer fıstığı aldı. Bu gidişle her türlü meyveyi de ithal edilmiş olanlarını tüketmek zorunda kalacağız.

Biray önce Menemen’e gitmiştim. Halamın kızı ve eşiyle uzun bir sohbetimiz oldu. İkisi de bana Menemen’deki bağcılığın ve meyveciliğin nasıl yok edildiğini anlattılar. Bağlar, meyve bahçelerindeki ağaçlar sökülmüş, pamukçuluk tek ürün haline gelmiş. Pamukçuluğun da çiftçilerin yüzünü güldürecek kadar bir getirisi kalmamış. Pamukçuluğun başladığı ilk yıllarda dekarından altı yüz kilo pamuk alınırken kimi arazilerde iki yüz kiloya kadar düşmüş. Bir de buna kuraklığın ve Aliağa Çakmaklı’da kurulan demir-çelik fabrikalarının neden olduğu hava kirliliği olumsuzlukları eklenince tarım can çekişir hale gelmiş.

Peki, Trakya’da durum nasıl? Yıllardan beri Trakya’da tarım iki ürüne odaklanmış. İkisi de çiftçilerin yüzünü güldürmüyor. Trakya’da tarımın iyi kazandırması için çok çeşitliliğe yönelinmesi gerekir. Bu konuyu bir çiftçi ile konuşurken çiftçi Trakya’da meyvecilik olmaz dedi. Ben de Menemen’in Emirâlem beldesinin sakinleri dut zengini oldular. Onlar beş yüz kilometre uzağa dut pazarlayarak para kazanırlarken İstanbul’a yetmiş kilometre uzaklıktaki Silivri’de dut da mı yetiştirilemiyor dediğimde yetişmez olur mu dedi? Yamaç bir alanı göstererek bir zamanlar buraları hep dutluktu dedi. Trakya’da meyvecilik olmaz diyenler işin kolayına kaçıyorlar. Zira edindiğim bilgilere göre geçmişte Silivri’de elma bahçeleri bile vardı. Bu konuda ilçe tarım müdürlüğünün Silivrili çiftçileri bilgilendirmesi ve teşvik etmesi gerekir.

Muğla’da yaşadığım yıllarda CHP nin yayın organı olan Ulus gazetesi ile Ege bölgesinin gazetesi olan Demokrat İzmir gazetelerinin temsilcisiydim. Bir gün Teknik Ziraat Müdürlüğünün müdürü Sayın Zeki Aktürkoğlu’nu ziyarete gittim ve uzun, uzun Muğla tarımı konusunda söyleştik. Muğla’da yemeklik üzüm yok gibiydi. Ancak şaraplık ve pekmezlik üzüm yetiştiriliyordu. Muğla ile Kozak aynı rakıma ve hemen, hemen aynı iklime sahiptir. Kozak’ta çok lezzetli ve kütür, kütür olan bir razakı türü yetiştirrilmektedir. O razakıyı Muğla’da yetiştirmenin öncülüğünü niye yapmıyorsunuz diye sorduğumda denemeye değer dedi. Bir süre sonra Milas’ta beş dönümlük bir arazide başta Kozak razakısı olmak üzere deneme amaçlı birçok üzüm çeşidi yetiştirmeye başladıklarını ve alınacak sonuca göre türleri yaygınlaştıracaklarını söyledi. Yıllar sonra Muğla’ya gittiğimde Pazar yerini gezerken çok kaliteli yemeklik üzümleri tezgâhlarda görmekten çok büyük mutluluk duymuştum. Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Şarköy ve Mürefte’de yetiştirilmekte olan müşküle üzümü de Pazar değeri yüksek olan bir üzüm türüdür. Ne yazık ki çok lezzetli ve kokulu olan Çavuş üzümü neredeyse unutulmuş durumda. Trakya çiftçisi tek ürüncülükten kurtulduklarında mutlaka çok iyi para kazanmaya başlayacaklardır.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Kafa Karıştırma

Kafa Karıştırma

Eğitim şurasında alınan ve alınacak olan kararlarla eğitimimizin nerelere sürükleneceğini görmek için çok keskin bir göze gerek yok. Henüz anaokulunda olan çocuklara dahi türban giydirenlerin nasıl bir Türkiye görmek istedikleri her yönüyle açık seçik ortadadır. Seçim sürecine hızla ilerliyor olmamız nedeniyle kim bilir kafa karıştıracak daha nelerle karşılaşacağız. İlki yer misin, yemez misin diye sormaya gerek görmeden önümüze konuldu. Artık okullarda Osmanlıca da seçmeli veya seçmesiz ders olarak okutulacak. Sormak gerekir hangi Osmanlıca diye? Dünya genelinde Osmanlıca diye bir dil var mı diye? Yok, öyle bir dil. Saraylılar entel takılmak için kendilerine göre bir dil uydurmuşlar. Osmanlıca dedikleri dil tam bir çorba. İçinde ne ararsanız var. Arapça,  Farsça, Yunanca, Fransızca. Saymakla bitmez. Bilim dilinin İngilizce olduğundan haberleri olmayanlar İngilizce okuyorlar da ne oluyor? Eğitimleri süresince öğrendikleri üç beş kelime, Yes, baybay gibi üç beş kelime diyorlar. Günümüzde herkesin evine bilgisayarlar, tabletler ve cep telefonları girdi. En azında sekiz on kelime teknik İngilizce bilmeyenler aldıkları cihazlar için mutlaka dil bilenlerden destek almak zorunda kalmıyorlar mı? Kendimde bulduğum en büyük hata dil öğrenmeye heves etmemiş olmamdır. Bu yüzden oğlumun bana hediye ettiği akıllı telefonu öğrenmekte çok zorlanıyorum. Bir de buna yaşımın gereği unutkanlık eklenince iyiden iyiye çuvallıyorum.

Bin dokuz yüz elli beş kasımında askerlik görevimi ifa etmek için Ankara’ya gideceğim. Dedem elime bir kağıt sıkıştırmıştı. Bu adresi iyi sakla. Ankara’ya varır varmaz bu adrese git. Teyzemin oğlu Muhtar Hanyalı Basın, Yayın Ve Turizm Müdürlüğünde baş mütercim. Onun sana çok faydası olacak demişti. Ulus’taki müdürlüğe gittiğimde Muhtar Hanyalı’nın emekli olduğunu söylediler. Tam dönüp giderken biri arkamdan yetişti. Sizi Muhtar Beyin yerine gelen Muharrem Bey görmek istiyor dedi. Yanına gittim. İlk sorduğu Elenika kserzis (Yunanca biliyor musun) oldu. Anlıyorum ama konuşmasını beceremiyorum deyince krimasam more (yazıklar olsun) dedi. Senin amcan Muhtar Hanyalı ana dili gibi on dil biliyor. Bir dil bir adam demektir. Amcanı örnek al. Öğrenebildiğin kadar dil öğren dedi ve bana Muhtar Hanyalı’nın ev adresini yazdığı kâğıda bir de kroki çizerek verdi. Sayesinde adresi kolayca bulmuştum. Ne yazık ki Muharrem Beyin söyledikleri kulağıma küpe olmadı. Yabancı dil öğrenmeye hiç heveslenmedim. Keşke ben de en az İngilizceyi öğrenebilseydim.

Dil konusunda kendimden örnekler vermek istiyorum. Dört çocuğum var. Dördü de üniversite mezunu. Dördünün de İngilizceleri çok iyidir. Kızım Birleşik Amerika üniversitelerinde öğretim üyesi. Üç oğlum da iyi bildikleri bilgisayar tekniği ve ileri derecede teknik İngilizceleri sayesinde hiçbir zaman iş konusunda bir güçlükle karşılaşmadılar. Büyük oğlum çalıştığı işyeri tarafından Amerika’ya ve Avrupa ülkelerinde yapılmakta olan bilimsel toplantılara gönderilmektedir. Yabancıları sevmesek de İngilizcenin teknolojide iletişim dili olduğunu kabul etmek zorundayız. Osmanlıcanın ise bilim ve teknikte esemesi bile olmaz. Osmanlıcayı savunanlar İbnisina, Farabi ve daha birçoğu Osmanlı değiller mi diyorlar. Evet, Osmanlıydılar ama konuştukları ve yazdıkları Farça ve biraz da Arapça idi. Yazımı değerli bilim adamı İlber Ortaylı’nın sözleriyle tamamlayacağım. Osmanlıcayı öğretecekler de ne olacak? Mezar taşlarını okuyamıyorlarmış da. Okusalar ne olacak? Mezar taşında yazılı olan adı, babasının adı, başka ne olabilir ki? Bir başkası da konuyu tiye alıyor ve diyor ki ben Orhon kitabelerini okumak istiyorum. Bu yüzden Göktürkçe de seçmeli ders olsun.

Özcan Nevres    ocan.nevres@gmail.com

Elektrik Kontağı

Elektrik Kontağı

Dün televizyonlarda yine elektrik kontağından çıkan bir yangın haberi vardı. Bu günkü yazımda günlük hayatımızda en çok kullandığımız halde, hakkında çok az bilgi sahibi olduğumuz elektrik konusunu yazacağım. Yazıma bir ironi ile başlayacağım. Askere subay elektrik nedir diye sorar. Asker elle tutulmayan, gözle görülmeyen, yaptığı işler ile bildiğimiz ne idüğü belli olmayan bir şeydir demiş. Gerçekten günlük hayatımızın en vazgeçilmezi olmuş olan elektriği tanıyor muyuz? Volt, amper, vat ile ilgili kulak dolgunluğumuz vardır ama üçünün birbiriyle orantısı nedir bilmeyiz. Bir alışveriş merkezinde bir bayanın eşine gösterdiği bir su ısıtıcısı vardı. Bak şekerim bu üç bin vat, suyu çok çabuk ısıtır demişti. Üstüme vazife olmadığı halde araya girdim ve hanım efendi, evinizdeki elektrik tesisatı bu gücü kaldırabilecek mi diye sordum? Bilmem diye yanıtladı. Hemen bir hesap çıkardım. Üç bin bölü iki yüz yirmi eşittir yaklaşık on dört amper yapar. Eğer evinizdeki tesisatta sigortalar on amperlik ise bunu fişini prize taktığınız an sigorta atar. Bir de aynı hatta çalışan başka elektrikli cihazlar var ise ve tesisatınızda norm kablolar kullanılmamışsa hattınız yanar. Evinizde yangın çıkmasına neden olabilir. Bunun için siz en fazla iki bin iki yüz vatlık yani on amper çeken su ısıtıcısını almayı yeğleyin dedim. Önerimi dikkate alarak iki bin iki yüz vatlık bir su ısıtıcısı aldılar. Aldığınız cihazda yalnızca vat ve volt bilgileri varsa vatı voltla böldüğünüzde cihazın çektiği amper ortaya çıkar. Eğer cihazın üzerinde yalnızca volt ve amper bilgisi varsa voltu amper ile çarptığınızda harcadığı vat bilgisi ortaya çıkar. Üç bin vatlık bir su ısıtıcısı saatte üç kilovat elektrik harcar.

Evinize yeni bir elektrikli cihaz aldığınızda cihazın kapağını açmadan önce elektrik kaçağı olabileceğini göz ardı etmeyin. Yeni aldığınız cihaza elinizin üstüyle dokunarak sağlıklı bir test yapın. Yeni bir cihaza kaçak testi yamadan avucuyla tutan birçok insan elektrik çarpmasıyla yaşamlarını yitirmişlerdir. Bir buzdolabının veya her hangi bir elektrikli cihazın kapağını açmak için tuttuğunuzda kasılma yüzünden kapağa yapışıp kalırsınız. Bu da ölüme davetiye olur. Eğer ilk olarak elinizin tersiyle dokunursanız eliniz refleks olarak geri çekilecektir. Bir de şu bilgiyi aklınızdan çıkarmayın. Elektrikte ölüme neden olan ne vat ve ne de voltajdır. Ölüme neden olan tek şey kalbin üzerinden geçen atmış beş mili amperdir. Yani bir amperin binde atmış beşi. Arabalarda motorun çalışmasını sağlayan bujilerdeki ateşleme voltajı on bin volt olmasına rağmen öldürmez. Zira amperi çok düşüktür.

Ben yıllarca televizyon tamirciliği yapmıştım. Defalarca on sekiz, yirmi bin voltla çarpıldım ama ölmedim. Zira tüpteki görüntüyü sağlayan o yirmi bin volttaki akım, yani amper çok düşüktür. Bu nedenle ölüme neden olmaz. Bu konuda dikkat edilmesi gereken elektrikle ilgili bir iş yaparken kesinlikle sol elin kullanılmamasıdır. Ayakkabılar suni kösele veya lastik olmalıdır.  Tabanı kösele olan ayakkabılar ölüme neden olabilir.

Evimizde veya işyerimizde kullanacağımız cihazları iyi tanımamız gerekir. Elektrik tesisatımızda kullanılmış olan kablolar kullanacağımız cihazların yükünü taşır mı? Taşıyamazsa hatlar aşırı ısınır ve yangına neden olabilir. Özellikle banyolarda ve mutfaklarda kullanılan ani ısıtmalı cihazlarda çok dikkatli olmak gerekir. Eğer bu tür cihazlar kullanacak olursanız evdeki veya işyerinizdeki tesisatı devre dışı bırakarak özel çekilecek bir hatta bağlattırmanız gerekir. Zira o ısıtıcılar üçüncü kademede yedi bin vat çekerler. Bu da cihazın otuz iki amper çektiğini gösterir. Ani su ısıtan bir cihaz aldığınızda onu mutlaka uzman olan bir elektrikçiye taktırın.

Uzman diyorum. Zira yanlış yapılan bir uygulama felakete bile neden olabilir. Foça’da ünlü bir yazarımız ile komşuyduk. Çok sık birbirimizi ziyarete giderdik. Yine böyle bir gündü. Eşi avizeli bir tavan vantilatörü satın almış ve bir elektrikçi çağırmış tavana taktıracaklar. Takmaya gelen de on dört, on beş yaşlarında bir çocuktu. Her ne kadar bir dubelin otuz beş kilo ağırlığı taşıdığı kabul ediliyorsa da dönen bir cihaz için bu kıstas geçerli değildir. Dubelle tavana asılan bu cihaz dubelden kurtulduğu an kanatlarıyla yaralanmalara, hatta ölüme bile neden olabilirdi. Bu vantilatör burada iyi olmaz taktırmayın diyerek çocuğa ustana taktırmaktan vazgeçtiler dersin dedik ve gönderdik. Daha sonra tavandaki hasır demirlerden birine bağlayarak sorunsuz bir şekilde çalışmasını sağladım. Konuyu özetlersek elektrikle oyun olmaz. Çok dikkatli olmak gerekir.

Özcan Nevres   ozcan.nevres @gmail.com

Konu Bedelli Olunca

Konu Bedelli Olunca

Gündemdeki en önemli konu bedelli askerlik konusunda fırtınalar koparılıyor. Kimi bedelliyi savunurken kimisi de mademki askerliğin bedeli on sekiz bin lira, askerlik yapanlara da devlet on sekiz bin lira bedel ödesin diyorlar. Önce şu sözü beynimize kazıyalım. Vatan uğrunda ölünüyorsa vatandır. Bunu kanıtlamak için geçmişe bir göz atalım. Alman orduları ünlü majuna hatlarını yıkıp Fransa’ya girdiklerinde, Fransa’nın paralı askerleri lejyonerlerin ilk yaptıkları tabanlarını yağlamak olmuştu. Zira Fransa onların vatanı değildi. Uğruna ölmeye değmezdi. Fransa’nın işgali kısa zamanda gerçekleşti. İşgal sonrası sokakların hakimi Alman askerleriydi. Kadınlara tecavüz meşru haklarıydı. Güzel bir Fransız kadını bir gün tecavüzün başına geleceği korkusuyla yaşadığı için on beş yaşındaki kızını tavan arasında hazırladığı bir yerde saklanmasını sağlamıştı. Alman askerlerinin o güzel kadını keşfetmesi için fazla bir zamana gerek kalmamıştı. Eve girip kadına silah zoruyla tecavüz ettiler. O askerler kadının sürekli tecavüzcüsü olmuştu. Zamanla kadın bu tecavüzlere alışmış ve olağan karşılamaya başladığı gibi tecavüzden zevk alır olmuştu. Artık onların yaptıkları tecavüz değil, normal bir ilişkiydi. İlişki sırasında kadının çıkardığı zevk sesleri tavan arasındaki kızını da tahrik eder olmuştu. Genç kız daha fazla dayanamayarak tavan arasından çıkıp aşağı inmiş ve askerlere ben de varım deyip ilişkiye ortak olmuştu. Değerli okuyucularım, Almanların işgal ordusu Fransa’dan çekildikten sonra Fransa için en büyük sorunun ne olduğunu bilir misiniz? Babasız doğan çocuklar. Vatan savunmasını, vatanı için ölmeyi göze alamayanlara bırakırlarsa sonuç işte böyle olur. Namusuna canından çok değer veren Türk milleti için bu yüzden vatan namustur. Vatanı için seve, seve canlarını verirler. Bedelli askerlik yozlaşmanın temel taşıdır. Kim ne derse desin, savunulacak bir tarafı yoktur.

Sayın Devlet Bahçeli’nin eğitimde geldiğimiz son noktayı değerlendirmelerini acı duyarak izliyorum. Sayın Bahçeli bu duruma gelmemizde sizin çok büyük bir katkınız yok mu? Siz değil miydiniz alacağınız üç beş oy için türbanı savunan? Ülkemizin insanlarını çağ dışı bir görüşe sürüklemeye başlamanın ilk adımı türban değil miydi? Atatürk devrimlerini hazmedemeyen yobazlar birçok koldan saldırıya geçtiler. Çoğu kız çocukları okutulmamalıdır diyorlar. İşin en komik yanı ise bunu söyleyenler eşlerini ve kızlarını hastaneye götürdüklerinde sağlık kontrollerinin bayan doktorlar tarafından yapılmasını istemeleri. Peki, kız çocukları okutulmayacak olursa bu yobazlar bayan doktoru nereden bulacaklarını düşüne biliyorlar mı?  Nedense bu yobaz takımı kadının üretken olması gerektiğini kabullenemiyorlar. Kadını kullanacakları bir eşya gibi görüyorlar. Kadın üretkendir. Daha fazlası kadın en büyük öğretmendir. Yaşam koşullarını ilk olarak annemizden öğrenmiyor muyuz? Bunu bile, bile kadınları dışlamak istemeleri akıl alacak bir aptallık değilse nedir? Eli öpülecek analar sözü boşuna söylenmemiştir.

Son günlerde gündemdeki önemli konuların en başında nükleer ve termik santraller ile katı atık depolama tesisleri bulunmaktadır. Öncelikle katı atık tesislerini konu etmek istiyorum. Katı atık tesisleri çevremizin kirlenmesinde en büyük etkendir. Yer altı sularını kirletmekte en büyük etkendir. Katı atıkları depolamak çözüm değildir. Katı atıkların çöp fabrikalarında öğütülerek işlenmesi ve ekonomiye doğal gübre olarak kazandırılması gerekir. Bunun için bu günkü çöp toplama sistemi tamamen terk edilmelidir. Çöpler evlerde ve iş yerlerinde ayrıştırılmalıdır. Zira çöp fabrikalarında yapılan ayrıştırma yalnızca demirler için geçerlidir. Tutye, sarı, alüminyum ve benzeri metaller ve plastik ürünleri ayrıştırılamamaktadır. Üstelik bu maddeler toprağa karıştığında yüzlerce yıl varlıklarını sürdürmektedirler. Katı atıkların gübre olarak ekonomiye kazandırılması için çöplerin evlerde ve iş yerlerinde ayrıştırılmaları gereklidir. Katı atıklar gübre olarak değerlendirildiğinde depolama sorunu da ortadan kalkar. Daha temiz bir çevreye sahip oluruz.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Bu Çorbanın Ne Tadı Var Ne Tuzu

Bu Çorbanın Ne Tadı Var Ne de Tuzu

Seçim günü yaklaştıkça her şey çorbaya dönüştü. Önümüzdeki günlerde neler göreceğimizi anlamak olası değil. Bir bakıyorsunuz gündeme bedelli askerlik oturmuş. Bir başka gün kırk bin günahsız insanın katili Abdullah Öcalan gündeme oturmuş oluyor. Kısa bir süre de olsa Sayın Emine Ülker Tarhan’ın CHP den istifa edip Anadolu partisini kurması gündemi meşgul etmişti. Önce askerlik konusunu ele alalım. Dedem Nevres Cafer Ağa tam on iki yıl cepheden cepheye sürülmüş, on iki yıl ölüm ile kucak kucağa yaşamıştı. Kendisini her ziyarete gittiğimizde uzun, uzun askerlik anılarını anlatırdı. Hele bir anısı vardı ki o anısı yaşamının en önemli anısıydı. Sarıkamış bozgunundan sonra terhis edilmişler ve eve dön komutu almışlardı. Dönüş yolunda bize kimse yiyecek vermiyordu. Ot yiyerek yaşama tutunmaya çalışıyorduk. Ayağımdaki postalların üstü vardı ama tabanı yoktu. Çıplak ayakla buzların üzerinde yürüyordum.  Arkadaşlarımla başıboş bir at yakaladık. Atı hemen kestik. Bir ateş yaktık. Hiç birimizde pişmesini bekleyecek sabır yoktu. Yarı pişmiş olarak eti yerken biri geldi. O yediğiniz etin benim komutanımın atının eti olduğunu biliyorum. Eğer bana da bir parça et vermezseniz komutanıma söylerim dedi. Ona da bir parça et verdik. Ben arkadaşlarımdan çok daha acardım. Atın derisinin an kalın yerinden kocaman bir parça kestim. İkiye bölüp ayaklarıma sardım. Bu sayede ayaklarımın ısınmasını sağladım diye anlatırdı. Oysa onun katılmadığı hiçbir savaş cephesi yoktu. Buna rağmen onun en değer verdiği anısı bu geriye dönüş anısıydı. Yaşı ilerlediği için ordudan kesin olarak terhis edilmişti. Bunca çektiği çileye rağmen adeta savaşmaya doymamış bir hali vardı. Kıbrıs savaşında doksan yaşındaydı. Israrla beni askerlik şubesine götürün. Beni Kıbrıs’a savaşmam için götürsünler diyordu. Dede senin gözlerin görmüyor, nasıl savaşacaksın diye sorduğumda yarım yamalak Türkçesi ile olsun more derdi. Gözüm görmese de karamboldan iki Yunanlıyı öldüremem mi derdi? Ya seni öldürürlerse dediğimde ise, olsun more, canım vatanıma feda olsun derdi. Onun ailesi o askerliğini yaparken, cepheden cepheye koşarken, Girit’ten kaçarak Menemen’e yerleşmek zorunda kalmışlardı.  O vatansız kalmanın acısını çok iyi bildiği için vatanına canını feda etmeye her zaman hazırdı. Kıbrıs zaferi ona yaşamının en mutlu günlerini yaşatmıştı. Babam da askerliğini Siirt’te yapmıştı. O da askerlik görevini yaparken çok sıkıntılar çekmişti. Su bulamazdık. At ayaklarının açtığı çukurlarda biriken suyu içmek zorunda kalırdık. Yöre halkı o suları içmememiz ve susuz kalmamız için içine her türlü pisliği atarlardı diye anlatırdı. Bana gelince ben de günü gününe tam yirmi dört ay askerlik yaptım. Bizim askerliğimizi yaptığımız günlerde bırakınız çavuşu onbaşıyı, bizden on beş gün önce birliğine katılmış olanlar bile usta er sayıldığından istediklerine kıyasıya dayak atarlardı. Gerçi ben bir hafta askerlik eğitimi gördüm. Ülke genelinde seçilmiş atmış kişi olduğumuzdan elektrik ve elektronik teknisyeni yetiştirilmek üzere dershanelere alınmıştık. Dört aylık eğitimin devamında astsubay eğitim taburuna alındık. Bir karış kalınlığındaki pamuk yatakları ilk olarak orada gördük. Dört ay sonra da dağıtıma tabi tutulduk. Sekiz aylık süreden sonra askerlik görevim İstanbul’da devam etti. Askerliğimin son sekiz aylık dönemini ise Birinci Ordu Muhabere Komutanlığında genel evrak müdürü olarak tamamladım. Acemilik döneminde çektiğimiz sıkıntılara rağmen askerlik yaşamımdan her zaman gurur duyuyorum. Beki de şu bedelli askerlik olayına o nedenle gıcık oluyorum. Kanımca paralı askerlik çok kötü bir ayırımcılık ve haksızlıktır. Her vatan evladı seve, seve askerlik görevini yapmalıdır.

Gündemde bedelli askerliğin pabucunu dama atacak çok önemli bir oluşum var. Görünen o ki yöneticilerimiz kırk bin kişinin katili Apo’yu salıvermenin formülünü oluşturmaya çalışıyorlar. Bu formül tutar mı? Bu vatanseverlerin tepkisine bağlıdır. Vatanseverlerin gösterecekleri tepki ağır basarsa ülke karışır. Çok huzursuz günler yaşarız. Hükümet geri adım atmazsa neler olacağını şimdiden kestirmek olası değil.

Hatice Ülker Tarhan’ın özellikle fanatik CHP lilerden tepki alması sürüyor. Fanatiklere göre Sayın Tarhan AKP nin ekmeğine yağ sürmüştür. Oysa anketler öyle söylemiyor. Bana göre ise Sayın Tarhan yapması gerekeni yapmıştır. Tek oy alamaz diyenler geçmişe bir göz atsınlar. Cumhurbaşkanımız AKP yi kurduğunda Erbakancılar da ayni şeyleri söylüyorlardı. Tek oy alamaz dedikleri AKP ilk girdiği seçimde iktidar oldu. Hani derler ya Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu. Bakalım zaman bize neyi gösterecek?

Özcan Nevres      ozcan.nevres@gmail.com