Yeni Partiler

Yeni Partiler

Seçime sekiz ay kala mantar gibi yeni partiler türemeye başladılar. Kanımca yeni kurulan partiler içinde barajı aşabilecek, belki de çok büyük sürpriz yapacak olan parti, Sayın Emine Ülker Tarhan’ın kurduğu Anadolu partisidir. Görebildiğim kadarıyla Anadolu partisi çok hızlı bir gelişmenin içinde bulunuyor. Bu hızlı gelişme de bazı çevreleri korkutuyor. Bu yüzden Anadolu partisinin önünü kesmek için önüne gelen parti kuruyor. Gelişme şansı olmayan partileri kuranların bir amacı da diğer küçük partilerle anlaşma yaparak kendilerini birinci sıraya koydurarak yeniden seçilmeyi hedeflemiş olabilirler. Ne yaparlarsa yapsınlar. Giritli ayakkabıcı Ali Ustanın kızının önünü kesemeyecekler. Zira Emine Ülker Tarhan tam bir halk çocuğudur. Halkın nabzını tutmasını iyi bilir. Anadolu partisinin CHP yi bölmek için kurulduğunu iddia edenler bu partinin yüzde bir oy alamayacağını iddia ederek kendilerini kandırmaktadırlar. O kişiler bilmezler mi Sayın Recep Tayyip Erdoğan AKP yi kurduğunda ona da şans tanımamışlardı. O denli büyük bir sürpriz yapacağını kimse tahmin edememişti. Üstelik bu partinin kurucusu yasaklıydı. Partisinin başına geçmesini de CHP nin lideri Sayın Deniz Baykal sağlamıştı. Bu desteğin nedeni Sayın Baykal’ın demokrasi aşkı mıydı? Yoksa Sayın Arınç ile teyze çocukları olmaları mı etkili olmuştu? Bilemeyiz. Genelde Sayın Emine Ülker Tarhan için CHP lilere ait pek de geçerli olmayan bir iddia var. Emine Ülker Tarhan CHP yi seçim arifesinde zayıf düşürmek için CHP den istifa etmiş. Bu davranışıyla da AKP ye hizmet etmiş olacakmış. Atatürk’ün kurduğu CHP birkaç kişinin istifasıyla zayıflıyorsa vay o partinin haline. CHP nin içine düşmüş olduğu durumu kimsenin üzerine yıkmasınlar. CHP Atatürk’ün döneminde kurulan dev fabrikalar özelleştirme adına yok pahasına satılırken neredeydi? Bu konuda her hangi bir itirazı oldu mu? CHP nin altı oklu umdelerden biri devletçiliktir. Devletçiliğe neden sahip çıkmadı? Gelişmekte olan ülkelerde ekonominin lokomotifi devlettir. Yeterli sermaye birikimi olmayan ülkelerde sanayi ve kalkınma yatırımları karma ekonomiyle yani devletin ortaklığıyla yapılarak başarıya ulaşılır. Ne yazık ki ne eski ve ne de yeni kurulan partilerin hiç birinden bu konuda ses çıkmıyor. Hiç biri iktidar olduğumuzda devletçiliği uygulayacağız dev fabrikalar kuracağız demedikleri gibi toprak reformundan da söz edenler yok.

Yakın bir zamana kadar tüm başarısızlıklarına rağmen yine de umudumuz CHP diyorduk. Sayın Muharrem İnce’nin çıkışıyla az da olsa umudumuz güçlenmişti. Yeni delege seçimleri yapılmadan CHP genel başkanlığına aday olması bu umudumuzu yitirmemize neden olmuştu. Zira eski delegelerin oylarıyla seçim kazanması olası değildi. Onu harcayacaklar diye yazdığımda çok haklıydım. Yenik duruma düştüğü için de çok üzülmüştüm. Ta ki mecliste türbanlı milletvekili de olmalıdır sözünü söyleyinceye kadar. Bu sözleriyle CHP nin devrimcilik ilkesine ters düştüğü için onu gönlümüzden çıkarıp attık. Sayın Muharrem İnce’nin başlattığı tezatlar hızla devam ediyor. Altı bin zeytin ağacının kesilmesi nedeniyle kıyameti koparan çevrecilerin umudu CHP nin, Yalova belediyesinin bir üst geçit yapmak amacıyla kestirdiği ağaçlar, hem de yıllanmış ulu ağaçlar çevrecilerin yaralarına tuz basmış oldu. Sayın belediye başkanına sormak gerekir. Öyle bir geçit yapmak için üst geçit yapmak zorunlu muydu? Alt geçit yapamaz mıydınız? Alt geçit yapmış olsaydınız ağaç katliamının zülünü CHP ye mal etmiş olmazdınız. CHP ye bu da yetmedi. Bir CHP li milletvekili Ermeni soykırımı için özür dilemek gerekir demez mi? Hangi soykırımı sayın vekil? Şimdiye kadar açılan toplu mezarlardan hep Türk’lere ait kemikler bulunmadı mı? CHP yi zayıflatacak olan ve bu yüzden AKP nin ekmeğine yağ sürecek olan CHP den istifa eden milletvekilleri değil, sizin tutarsızlıklarınızdır.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Heder Olan Tarım Alanları

Heder Olan Tarım Alanları

Değerli okuyucularım. Öncelikle bir santim tarım toprağının elli yılda oluştuğunu belirtmeliyim. Tarım toprağının en az yirmi santim olması gerekir. Bundan da anlaşılacağı gibi yirmi santim tarım toprağının oluşması için en az bin yıl gerekmektedir. Otuz santim tarım toprağının oluşması için ise bin beş yüz yıl gerekmektedir. Bundan da anlaşılacağı gibi tarım topraklarının gözümüz gibi korunması gerekmektedir. Oysa yıllardan beri sanayi kalkınması adına en verimli tarım alanları yok ediliyor. On beş gün önce işim nedeniyle İzmir’e giderken yol boyunca sanayi adına talan edilen arazileri içim sızlayarak izledim. Tarıma elverişsiz araziler bomboş dururken en verimli tarım alanlarında sanayi tesislerinin kurulması ve bu alanların milyonlarca dekar olması anlaşılacak bir durum değildir.

Bir zamanlar ekonominin lokomotifi inşaat sektörüdür dediler. En güzel sahillerimizi beton yığınları ile doldurdular. Hiç kimse bir veya bir buçuk aylık yaz saltanatı uğruna yapılan bu beton yığınları için ölü yatırım demedi. Aksine uzun vadeli kredilerle betonlaşmayı teşvik ettiler. Ulaşımdaki maliyetin artması yüzünden de bu beton yığını villalar ve daireler bomboş durmaktadır. Eğer bir konut kullanılmıyorsa o konutlar harap olmaya mahkûmdur. Harap olmaması için yapılması gereken bakımlar ise sahipleri için çok önemli ölü yatırımdır.

Geçmişte kendi kendine yeten dünyanın yedi ülkesinden biriydik. Günümüzde ise tarım ürünlerini ithal eden ülke durumuna düşürüldük. Tarım alanlarının bilinçsizce heder edilmeleri ve plansız üretim yüzünden tarımda hak etmediğimiz kadar geriledik. Ülkemizdeki plansız ve devlet desteğinden yoksun olan tarım yüzünden üreticiler bırakınız para kazanmayı, çoğunlukla üretim sezonunu zararla kapatmaktadırlar. Ülkemizin tarımcıları bol suya ve verimli topraklara sahip olmalarına rağmen para kazanamıyorlar. Oysa verimsiz kumlara strofer granülleri karıştırarak kumlara su tutma özelliği sağlayan İsrailliler üç yüz metre derinden sağladıkları su ile tarım yapmakta ve çok iyi de para kazanmaktadırlar. Para kazanmalarının nedeni ise tarımı planlı ve programlı bir şekilde yapmalarından kaynaklanmaktadır. İsrailli tarımcı İsrail devletinin yaptığı programa göre üretim yapmaktadır. Allahım sen rast getir felsefesiyle değil. İsrailli üretici ürününü değerinde satabilmesi için arazisine hangi ürünü ne kadar alana dikeceğini bilir. Ürettiklerine de devletinin Pazar bulacağını bilir. Ürettikleri kesinlikle elinde kalmaz. Bizde hangi üreticinin böyle bir garantisi var.

Üretimde arz ve talep geçerlidir. Arz çok talep az ise ürün fiyatı düşer. Arz az talep çoksa ürün fiyatı artar. Bu yıl olağan üstü bir üretim sezonu yaşadık. İklim değişikliği yüzünden meyvelerde ve sebzelerde verim çok düşük oldu. Geçen yıl on lira olan kuru kayısı bu yıl kırk liradan alıcı beklemektedir. Cevizde de, bademde de durum aynı. Kendimden bir örnek vereyim. Geçtiğimiz yıl arka bahçemdeki genç kira ve vişne ağaçlarından doya, doya olmasa da iyi kötü meyvelerinden yemiştik. Bu yıl ise koskoca kiraz ağacından on, on beş tane kiraz, vişne ağacından da elli atmış kadar vişne yiyebildik. Komşu bahçelerindeki meyve ağaçlarında da durum aynı. Küresel ısınmanın neden olduğu bu durum yüzünden ileriki yıllarda meyve yiyemeyecek duruma düşecek olursak hiç şaşırmam. Bu yılki meyve fiyatlarının çok yüksek olması iki nedenden kaynaklanmaktadır. Birincisi üretimin azlığı ikincisi ise nakliye ücretlerinin çok yüksek olmasıdır. Menemen’e gittiğimde Emirâlem mahallesindeki sebze haline de gittim. Bir kasa kakaolu cennet elması ile bir kasa da kadınarı aldım. Kakaolu cennet elması çok az bulunan bir meyvedir. İstanbul’da çok nadir bulunur. Bulunsa da altı liradan aşağı bulunamaz. Ben halden yüz elli kuruştan aldım. Kadınarını da bir liradan aldım. Kadınarını İstanbul’da bulmak ise olası değildir. Emirâlem’in ünlü çekirdeksiz narını bulmak ise Emirâlem’de dahi bulmak olası değil.

Emirâlem halinde kakaolu cennet elması bir buçuk lira olduğu halde İstanbul’da altı lira olması düşündürücüdür. Klasik cennet elması (Trabzon hurması) ise halde bir lira idi. Alışveriş merkezlerinde ise dört liradır. Bu fiyatlara satıcıların aşırı kazanç hırsı ve nakliye giderleri neden olmaktadır.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

İnönü’ye Saldırılar

İnönü’ye Saldırılar

Dersim isyanı gündeme taşındığından beri Kurtuluş Savaşı Destanının ikinci adamı İsmet İnönü’ye yoğun karalama hareketleri başladı. Güya Dersim isyanında çok kan dökülmesine Kürt İsmet neden olmuş. Irkçılık yapmayı sevmem ama ırk hakaret olarak kullanılıyorsa kullananı elbet de eleştiririm. İsmet İnönü’nün babası Kürümoğulları aşiretinden olduğu için Kürt kökenli sanılmaktadır. Oysa Kürümoğulları saf kan Türk’tür. Can Dündar’ın Erdal İnönü ile yaptığı bir söyleşide Can Dündar’ın siz Kürt kökenli misiniz diye sorduğunda atalarımız Kürümoğulları aşiretinden gelmektedir. Atalarım Kürt olmadığımızı söylüyorlardı diye yanıtlamıştı. Kaldı ki Kürt kökenli olsaydı ne değişecekti? Onun kahramanlığına, devlet adamlığına gölge mi düşürecekti?

Dersim isyanında dökülen kanların sorumluluğunu İsmet İnönü’ye yüklemeye çalışmaktadırlar. Bu suçlamaları dile getirenler binlerce Mehmetçiğimizin pusuya düşürülerek nasıl şehit edildiklerinden hiç söz etmemektedirler. Binlerce askerimiz dağ adamlarıyla savaşmak için yetiştirilmediklerinden kolayca dağ adamların kurdukları pusulara düşmüşlerdir. Sabiha Gökçen emrindeki hava kuvvetlerimizin şer yuvalarını bombalamasını eleştiriyorlar. Devlet ne yapacaktı? Bu şer yuvalarına teslim mi olacaktı? Askerlerine kurşun sıkanlara gül, karanfil mi atacaktı?

Dersim isyanında dökülen kanlar için devletin özür dilemesini talep edenler önce o isyanın nedenini açıklasınlar. Dersim imparatorluk zamanında da baş belasıydı. Devlete ne asker ne de vergi vermek istemiyorlardı. Zaman, zaman komşu illere baskınlar yaparak soygunculuk yapıyorlardı. Cumhuriyet hükümeti ülke içinde bir çıbanbaşı olan Dersim işini halletmekte kararlıydı. Bu konuda Sinan Meydan’ın Dersim konulu yazısından kısa bir alıntı yapacağım. Genç cumhuriyetin Dersim’e yönelik operasyonunun nedeni Kürtleri yok etmek, soy kırımına uğratmak mıdır? Yoksa rejim karşıtı bölücü bir isyanı bastırmak mıdır?  Neden sadece Dersim olaylarının sonuçlarından söz edilirken olayların nedeninden hiç söz edilmemektedir? Şimdi gelin hep birlikte 1937-1938 yıllarında Dersim isyanını anlamaya çalışalım.

En kanıksanmış Cumhuriyet tarihi yalanlarından biri Atatürk ve İsmet İnönü liderliğindeki genç Cumhuriyetin 1937-1938 yıllarında Dersim’de Kürtleri katlettiği biçimindedir. Ülkemizde bu gün tarihçisinden gazetecisine, eğitimcisinden siyasetçisine kadar nerdeyse herkes, Türkiye Cumhuriyeti’nin Dersim’de bir kıyım ve katliam yaptığını peşinen kabul etmiş gibidir.

Bu yazarımız yazdıklarında ne kadar haklıdır. Osmanlıların son döneminde birçok Kürt isyanı olmuştur. Merkezi hükümeti tanımak istemeyen Dersim Kürtleri Cumhuriyet döneminde de İngilizlerin ve Fransızların kışkırtmalarıyla isyanları sürdürmüşlerdir. Hükümet Hatay ile ilgili yoğun bir mücadele verirken 1937-1938 yıllarındaki o büyük isyan bir rastlantı mıdır? Yoksa Hatay başarısını baltalamak için midir? Son günlerdeki Dersim isyanının tekrar gündeme gelmiş olması en çok Ermenilerin işine yarayacaktır. Ermeniler zaten Türklere uyguladıkları soykırımını Türklerin başına yıkmakta büyük başarı gösterdiler. Dersim’i yersiz olarak gündeme taşıyanlar sayesinde Ermeniler soy kırımı iddialarındaki başarılarını perçinlemiş olacaklardır.

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail.com

Anadolu Partisi

Anadolu Partisi

Sayın Emine Ülker Tarhan’ın ve arkadaşlarının kurduğu Anadolu partisi hiç de sürpriz olmadı. Bu karar beklenen bir karardı. CHP den haklı nedenlerle kopan bu değerli insana en çok CHP kanadından olumsuz mesajlar verilmektedir. CHP dışındakilerde de bir kuşku hakim. Hani derler ya ummadığın taş baş yarar. Ya bu parti çok hızlı gelişip AKP nin tek başına iktidar olmasını engellerse? O zaman onlara bedava kömürleri ve makarnaları kim verecek? Oysa hangi parti iktidar olursa olsun bu sistemi sürdürmek zorundadır. Bu sistemin kaldırılması için ülkemizde büyük bir tarım ve sanayi hamlesinin yapılması zorunludur. İşsizliğin kökünü kazıyacak olan herkese iş olanağı sağlamaktan geçer. İşsizliğin yüzde on beş civarında olduğu bir ülkede hiçbir zaman kalkınmadan söz edilemez. Yıllardan beri uygulanmakta olan sıcak para ekonomisi artık kilitlenme durumuna gelmiştir. Bu yıl yüz atmış sekiz milyar dolar borç ödenmesi gerektiğini her okuyan insan çok iyi bilir. Sıcak para akışı durduğuna göre bu borç nasıl ödenecek? Bekleyip göreceğiz. Geçmişte Demokrat Parti döneminde de böyle bir süreç yaşamıştık. Miras yedi savrukluğuyla yönetilen ülkemizde CHP nin dolu olarak bıraktığı hazine dört senede boşaltılmış, dış itibar bozuk para gibi harcanmış, dış ülkelerde çalışmakta olan görevlilere bile maaşları ödenemez olmuştu. Fiyat artışlarının önü alınamaz olmuştu. Kilosu otuz beş kuruş olan fasulyenin fiyatı yedi buçuk liraya fırlayınca hükümet halkın milli kurutma kanunu dediği milli korunma kanununu çıkarmak zorunda kalmıştı. O yasa yüzünden binlerce küçük esnaf sattığı ürünü üç beş kuruş fazlasıyla sattığı, daha doğrusu satmak zorunda kaldığı için birkaç yıl ceza evlerinde yatmak zorunda kalmışlardı. Değerli okuyucularım. Marketlerdeki fiyatları geçen yılki fiyatlarla kıyaslayın. Ülke ekonomisinin nereye gittiğini anlarsınız. Emeklilerin, işçilerin maaşlarına yüzde altı civarında zam yapılırken, tükettiklerimizde zamların ardı arkası kesilmiyor.

***

Caddelerde araçların hızını kesmek için yükseltiler yapılmış. Kural tanımaz magandaların ceremesini minibüs sahipleri çekiyorlar. Park sorunu yüzünden genellikle çarşıya minibüs ile gider gelirim. Çarşı dönüşünde minibüsün sürücüsü aracına binmiş olan sürücü arkadaşıyla yükseltileri konuşmaya başladılar. Meğer minibüs sahipleri araçlarının yükseltilerden daha yumuşak geçmeleri için kendi paralarıyla aldıkları asfaltı yükseltilerin iki tarafına döküyorlarmış. Çoktandır o dökülen asfaltı görüyorum ama o asfaltı belediyenin döktüğünü zannediyordum. Böylece kaynağını öğrenmiş oldum. Yıllar önce Amerika üniversitelerinde öğretim üyesi olan kızım beni görmeye gelmişti. Ona arabam ile bir şehir turu yaptırdığımda yükseltiler dikkatini çekmişti. Bu yükseltiler araçların hızını kesmek için mi diye sorduğunda evet öyle demiştim. Hayret bir şey dedi. Benim ülkem halen kameraları keşfedememiş mi? Amerika’da haddine düşmüşse trafik kurallarını ihlal et. Hemen kameralar ihlali tespit eder ve ceza makbuzunu evinize gönderir demişti. Ben de yıllardan beri aynı şeyi söylemekteyim. Özellikle ana caddelere konulacak olan kameralar çok kısa zamanda kendilerini amorti ederler. Böylece trafik magandaların çanına ot tıkanmış olur. Tanık olduğum bir durumu da yazmadan edemeyeceğim. İsmetpaşa mahallesindeki yükseltiden yaşlı bir sürücü hızla geçerken sürücünün başı aracın tavanına çarptı. Sürücü çok korkuştu ki başparmağıyla damağını çekti. Peki, bu neden olmuştu? Bu yükseltilerin kolayca görülmesini sağlayacak şekilde boyanmamış olması belki de o adamın yaralanmasına veya kaza yapmasına neden olabilirdi. Böyle olayların yaşanmaması için o setler ya tamamen kaldırılmalı, ya da yüksekliği en az yarıya indirilmelidir. Üzerleri çarpıcı renkler ile boyanmalıdır.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

Saksılarımızı Hazırlayalım

Saksılarımızı Hazırlayalım

Geçen hafta yirmi iki yıl önce çalınmış olan arabamın kaydını sildirmek üzere Foça Gencelli’ye doğru yola çıktım. Devlet çalınan arabamı bulmakta ne kadar çaresizse, hak etmediği vergiyi almakta o denli becerikli. Arabaların kaydının silinmesi için çok katı kurallar da koymuşlar. Çalınan arabam İzmir plakalı olduğu için İstanbul’dan işlem yapamıyorum, yapmıyorlar. Oysa işlem İstanbul’da yapılabilseydi, başıma gelenler gelmeyecekti. Aliağa birinci plaja sapan yolu yüz metre kadar geçmiştim ki birden şanzımandan gelen bir takırtı oldu ve şanzıman kilitlendi. Kardeşime telefon ettim. Eniştem bir arkadaşıyla geldi. Arabamı her hangi bir kazaya neden olmaması için kaldırıma çıkarıp bıraktık. Ertesi gün çekiciyle Aliağa Sanayi Bölgesine çektirdik. Şanzıman değiştirmenin bana maliyeti bin lira oldu.

İzmir Kemer’deki Araç Tescil Bürosuna gittiğimde kesenin ağzını açtım. Üç kâğıt için doksan sekiz lira, takipçiye de elli lira verdim. Takipçinin işlemlerinden sonra sıra numaramı alıp beklemeye başladım. İşlemlerde noter tasdikli takipçiyi bile kabul etmediklerinden bekleme faslı başladı. Saat dokuzda başlayan bekleme saat on altıda sona erdi. Görevli yarın gel, saat onda imzadan çıkacak olan evrakını al dedi. Ertesi gün dokuzda gittim. Saat onda imzadan çıkan evrakı veren memur bunu araçlar vergi dairesine götür dedi. Sıkıntılı bir minibüs yolculuğundan sonra evrakı ait olduğu bölümün görevlisine verdim. İki yüz doksan liralık ceremeyi ödedim. Birkaç getir götürden sonra görevli elime bir kâğıt tutuşturdu. Bunu araç trafik bürosuna götürüp imzalat ve ardından yine bana getir dedi. Çok gürültülü bir minibüsle geri döndüm. Evrakı görevli memura verdim. Sıra numarası al ve bekle dedi. Artık dayanacak halim kalmamıştı. Beyefendi ben yetmiş dokuz yaşındayım. Yine beni saatlerce bekletip düşüp bayılmamı mı izlemek istiyorsunuz dediğimde çok ilginç bir yanıt aldım. BANA NE. Müdürleri ile görüşmek için üst kata çıktığımda bir gün önce işlemlerimi yapan bayan memur, amca hayrola diye sorduğunda, başıma geleni anlattım. Siz verin onu bana dedi. Saat on üçte bana gel evrakını al dedi. İçimden demek halen böyle memurlar varmış diye geçirdim. Saat on üçte gidip evrakı aldım. Yine gürültülü bir yolculuktan sonra araç vergi bürosuna gidip evrakı verdim. Tamam dediler. Bu araba yüzünden üzerinizde iki haciz kararı vardı. Biz o kararları kaldırtacağız dedi. Evrakın bir fotokopisini istediğimde fotokopi vermiyoruz ama size vereyim dedi. Fotokopiyi aldığımda tüm işlemler bitmişti. Sadece Foça Gencelli’ye dönüş kalmıştı.

Trene Biçerova durağından biniyor ve dönüşte de aynı durakta iniyordum. Gidiş gelişlerde gözüm hep Biçerova’daydı. Henüz Menemen CHP de genç bir yöneticiyken bu ova bataklıktı. Yaptığımız yoğun başvurularla ovanın ortasından bir boşaltım (tahliye) kanalı açılmasını sağlayarak koca bir ovanın tarım yapılabilir bir duruma gelmesini sağlamıştık. Ovada Ege’nin en kaliteli domatesleri yetiştirilir olmuştu. Mevsiminde kamyonlar dolusu domates İzmir’e sevk ediliyordu. Kurutulan bataklıktan sonra Biçerova’daki ılıcaya yol yapılmış ve ılıcaya kolay ulaşılması sağlanmıştı.

Önce Eoly federalinin en büyük ve en zengin devleti Kyme’de gemi söküm tesisi kuruldu. Dünyanın önem verdiği tarihi kalıntıların üzerinde demir çelik fabrikaları kuruldu. Açtıkları artezyen kuyuları yüzünden ılıcanın suyu yok oldu. Sermaye doymak bilmiyordu. Yeni, yeni sanayi tesisleri kuruluyordu. O güzelim ova Horozgediği ve Çakmaklı ovaları ile birlikte tarım yapılamaz hale geldi. O bölgede kurulan sanayi tesislerinden dünyanın en verimli ve büyüğü olan Menemen ovası ölüm sinyalleri vermeye başladı. Üzüm bağları ve meyve ağaçları söküldü. Arazi sahipleri getirisi çok az olan pamuk tarımına yönelmek zorunda kaldılar. Trende yanımda oturan birine bu ova bir başka ülkede olsaydı böylesine sanayi tesisleri uğruna kıyarlar mıydı diye sorduğumda asla kıyamazlardı diye yanıt almıştım. Yol boyunca gördüğüm tüm verimli ovalar ve ovacıklar hep sanayiye kurban edilmişlerdi. Bu gidişle biraz yeşillik yiyebilmek için yiyeceklerimizi saksılarda yetiştirmek zorunda kalacağız. Şayet saksılara koyabileceğimiz toprağı bulabilirsek.

Özcan Nevres    ozcan.nevres@gmail.com

Zeytin Ağaçlarını Sökenlere

Zeytin Ağaçlarını sökenlere

Ey zeytin ağaçlarını sorumsuzca sökenler!!!! Siz bir zeytin ağacının kaç yılda yetiştiğini biliyor musunuz? Ağacın tam gelişmesi için en az yirmi beş, otuz yıl gerekmektedir. Bu da eğer dikecek bir yer bula bilirseniz ve bu sökülen ağaçların yerine altı bin fidan dikerseniz, dikenlere para kazandırması için en az yirmi, yirmi beş yıl gerekecektir. Zeytin ağacından kaliteli ürün alabilmek için fidanların sulak olmayan verimsiz arazilerde yetiştirilmesi gerekir. İşte zeytin ağacı yetiştirmenin zorluğu da buradadır. Zeytin fidanı üç yaşını doldurduktan sonra sulanması gerekmez. Üç yaşını doldurmuş olan zeytin fidanının kökleri çok derinlere gittiği için yaşamını sürdürmesi için gereken suyu kendisi bulur. Eskiden zeytin ağaçları delice zeytinlerinden yetiştirilirdi. Fidan gelişmeye başladığında aşılanarak meyvesi yenilecek duruma getirilirdi. Günümüzde ise normal zeytin ağaçlarından kesilen dallardan yetiştirilmektedir. Bu yüzden aşılamak gerekmemektedir. Ülkemizde zeytinciliği yerli Rumlar geliştirmişlerdir. Dikim için hazırladıkları araziye bağ çubuğu diktikten sonra aralarına zeytin fidanları dikerlerdi. Fidanı dikerlerken fidanın yanına çatlak bir testi veya çatlak bir küp gömüp içini su ile doldururlardı. Çatlaktan sızan su dikilen fidanın su gereksinimini yaz boyu karşılardı. Zeytinlerin arasına bağ dikmenin nedeni ise bağ üçüncü yılında ürün vermeye başlar. Beşinci yılda verim doruğa çıkar. Bağların ekonomik ömrü yirmi beş yıldır. Zeytinin verimliliği ise yirmi beş yılda başlar ve yaşamı binlerce yıl sürer. Zeytin ağacı verimli sürece girinceye kadar üretici üzüm geliriyle yaşamını sürdürürdü. Yeni tip bodur zeytincilikte ise dikilen fidan üçüncü yılda ürün vermeye başlar. İyi kötü bakım masraflarını kendisi karşılamış olur. Yıllar geçtikçe her yıl verimini arttırarak on, on beş yılda verimde doruğa ulaşır. Anlaşılacağı gibi hiçbir nedenle zeytin ağaçları kıyıma uğratılmamalıdır.

***

Silivrililer ve Beykentlilere kötü bir haber var. Bir milyon Suriyeli sığınmacı ya Silivri’ye ya da Beykent’e yerleştirilecekler. Bu hesaba göre kötü şans hangisine vurursa orada yaşayanların yaşamlarını karartacaklar. Hırsızlık onlarda, cinayet işlemek onlarda, dilencilik yine onlarda. Bu insanlar ister Silivri’ye ister Beykent’e yerleştirilsinler. Bu insanlar geçimlerini ne ile sağlayacaklar? Ellerinden ne iş gelir? İzlenimlere göre bu insanlar çalışmaktansa dilenmeyi yeğliyorlar. O halde yerleştirildikleri yerlerde ne yapacaklar? Dilencilik mi, hırsızlık mı? Bir de bu insanlara birer de konut verecekler. Yani paraşüt ile indirilen evlere sahip olacaklar. (Paraşüt ile indirme çalışmadan, hak edilmeden elde edilen kazançtır) Ülkemizin insanları beşikten mezara kadar tüm yaşamında devlete vergi öderler. Buna rağmen yoksullar için başlarını sokacakları bir eve sahip olmaları için kimse kılını dahi kıpırdatmaz. Bu ülkemiz insanlarına yapılan bir haksızlık değilse nedir?

Her ne kadar Silivri’de doğup büyümüş biri olmasam da yaklaşık on beş yıldan beri bu bölgede yaşıyorum. İki buçuk yılı Büyükçekmece’de geçmiştir. Kalanı ise Silivri’de geçmiştir. Torunum Can Nevres Mektebim Fen Lisesinde daha iki yıl okuyacağından istesek de Silivri’den Ayrılmamız olası değil. Bu yüzden her Silivrili gibi biz de Suriyelilerin Silivri’ye yerleştirilmelerine karşıyız. İki yıl sonra Silivri’den ayrılmış olsak bile Silivrililere bu desteğimiz devam edecektir.

Özcan Nevres   ozcan.nevres@gmail.com

Emine Ülker Tarhan’ın İstifası Üzerine

Emine Ülker Tarhan’ın İstifası Üzerine

Ben Menemen’de 1958 den 1966 ya kadar üç yıl gençlik kolu olmak üzere sekiz yıl ilçe yöneticiliği yaptım. İki yıl da Halkçı parti ilçe başkanlığı. Baykal’ın CHP yi barajın altında bıraktırdığı seçim öncesinde CHP ye oy vermeme kampanyası başlatılmıştı. O yıl tek kişi de kalsam oyumu CHP ye vereceğim demiştim. Hezimetten sonra Baykal’ın bir daha dönmemek üzere gideceğini ummuştum. Bu sayede Atatürk ilkelerini benimsemiş genç bir kadronun geleceğini bu sayede CHP nin iktidara yöneleceğini ummuştum ama olmadı. Baykal geri dönünce tüm umutlarım yıkıldı ve CHP den istifa ettim. Sayın Tarhan’a saldıranlar o günden bu yana CHP de ne değiştiğini bana anlata bilirler mi? Bu günkü CHP Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün CHP si mi? O günden bu yana en ehveni şer gördüğüm CHP ye kerhen de olsa oy vermeyi sürdürdüm ama yetti artık. CHP bu kafa ile asla iktidar olamaz. Sağ partilerin ardından nal toplamaya devam eder. Ecevit CHP yi iktidar yaptığında hiç dincilere taviz verdi mi? Vermedi. Kooperatifçilikle sanayi yatırımcılığıyla, köy kentler ile kalkınmayı gerçekleştireceğini söyleyerek o günkü başarıya ulaştı. Günümüzde CHP den bu tür söylemler duyan var mı? Liderlerin birbirlerine hakaretleri siyaset değildir. Bir partinin başarıya ulaşa bilmesi için seçmene sunacağı bir programı olması gerekir. Bunu yapamadığı takdirde asla inandırıcı olmaz, olamaz.

Seçime sekiz ay kaldı. Belki de çok daha az kaldı. Ekonomideki kötü gidiş yüzünden belirlenmiş olan tarih çok daha öne alına bilir. Peki, bu durumda CHP ne yapıyor? CHP iç sorunları ile uğraşmaktan başka bir şey yapmıyor. Sayın Emine Ülker Tarhan’ın istifası bile CHP yi bu aymazlıktan kurtarabileceğine benzemiyor. AKP ise seçmenleri cezp edecek bazı atılımlara hazırlanıyor. Önümüzdeki birkaç ay içinde İstanbul kanalı projesi ihaleye çıkarılırsa hiç şaşmam. Değerli okurlarım bu çılgın projeyi en çok kimler destekleyecek dersiniz? Cebi dolu, parasının hesabını bilmeyen zenginler mi? Zenginlerimiz kanal güzergâhındaki arazilerin yandaşlar tarafından çoktan paylaşıldığını bilirler. Bu nedenle bu çılgın proje onları ilgilendirmez. Bu proje en çok ayağında delik ayakkabısından başka ayakkabısı olmayanları çok daha fazla etkileyecektir. Atalarımız boşuna dememişler zenginin parası züğürdün çenesini yorar diye. O fakirler sanki o kanalın çevresinde köşkler, villalar yaptıracaklarmış gibi. Bu çılgın projenin bana ne getireceğini düşünmezler bile. Bu yüzden oylarını analarının ak sütü gibi helal ederek AKP ye vereceklerdir. İşsizlik yüzde on üçe çıkmış. İnsanlar iş bulamadıkları için çöp bidonlarından ekmek parası kazanmaya çalışıyor olmaları onların umurunda mı?

Günümüzde CHP üzerinden hesaplar yapılıyor. CHP parçalanacak mı? Sayın Emine Ülker Tarhan’ın istifası bireysel mi olacak? Yoksa peşinden başka gidenler olacak mı? Görünen köy kılavuz istemez. Başta Süheyl Batum olmak üzere daha bir çok CHP milletvekili istifa edeceklerinin sinyalini veriyor. Geçmişte CHP birkaç kez bölünmüştü. Bu bölünmeler ne bölenlere yaradı, ne de CHP ye yaradı. Bu kopmalar bile CHP yi halkın partisi durumuna gelmesine yetmedi. Geçmişte koalisyon ortağı olarak iktidar olan CHP İsmet İnönü  başkanlığında hükümeti kurmuştu. İlk yaptıkları beş yıllık planlı kalkınma dönemini başlatmak olmuştu. Plansız ekonominin çıkarlarından yararlananlar beş yıllık kalkınma planlarına şiddetle karşı çıktılar. Adalet Partisinin genel  başkanlığına seçilen Süleyman Demirel yoksulluk edebiyatı yaparak meydanlara inmişti. Bize plan değil, pilav gerekiyor sözünü diline pelesenk etmişti. Seçmen de pilav ile karnının doyacağını ümit ederek ilk seçimde Adalet partisini iktidara taşımıştı. Planlı kalkınma dönemini kapattırmayı başaran Süleyman Demirel hiçbir şey veremediği halkı GAP projesiyle aldatmayı başarmıştı. Bin dokuz yüz seksene doğru ekonomi iflas etmiş, Dış ülkelerdeki çalışanlara döviz yokluğu yüzünden maaşları dahi ödenemez olmuştu. O yıllarda Demirel’in şu sözleri tarihe mal olmuştur. Benzin vardı da biz mi içtik? Bana kimse sağcılar cinayet işliyor dedirtemez sözleri ile teröristleri yüreklendirmişti. Bu kötü gidişi daha da kötüleştirecek olan on iki eylül darbesi son noktayı koymuştu.

Özcan Nevres        ozcan.nevres@gmail.com

Ekonomimiz Neden Bu kadar Kötü

Ekonomimiz Neden Bu Kadar Kötü

Buna tek bir cümle ile yanıt verile bilir. Geçerli bir üretim planımız olmadığından. Bin dokuz yüz seksen dört yılında Datça’nın Reşadiye mahallesindeki kahvehanede arkadaşlarla taş konken oynamaktaydık. Bir hareketlilik oldu. Meğer Muğla Valisi gelmiş. Biz oyunumuza devam ederken Muğla’dan tanıdığım, hem de çok iyi tanıdığım motor sıkletime çarpan bir çocuğun babasını beni mahkemeye vermesi için teşvik eden, bu konuda yalancı şahitlik yapmaya hazır olduğunu söyleyen bir din hocası içeri girdi. Kazada ben haklı olduğum halde, çocuğun babası suç bizde, çocuğu elimizde tutamadık dediği halde, o komünistir. Elimize fırsat geçti. Ona ağır bir ceza verdirelim diyen biriydi bu hoca. Masamıza davet ettim. Yaptıklarından haberim olmadığını sandığından olsa gerek, gayet rahat gelip masamıza oturdu ve söylediğim kahveyi içerken hocam hayrola ne iştir? Ziyaretinizin nedeni nedir diye sorduğumda, vali beyin şoförlüğünü yapıyorum dediğinde hiç şaşırmadım. Bu ara vali mahallelilere ne sorununuz varsa söyleyin de bileyim ve sorunlarının çözümü için çare arayalım dediyse de mahallelinin yanıtı hep aynıydı. Sağlığınız paşam. Vali siz benim sağlığımı boş verin. Hamdolsun sağlığım yerinde. Siz kendi dertlerinizi, sorunlarını anlatınız bana dediyse de yanıt aynıydı. Sağ olun paşam. Bizim hiçbir derdimiz yok: arkadaşlarıma oyunu bırakalım. Vali ile ben konuşayım dedim. Oyunu bıraktık. Dışarı çıkıp Sayın Valimiz hoş geldiniz dedim. Vali de hoş bulduk dedi. Hemen söze girdim. Sayın Valimiz, deminden beri mahallelilerimize bir isteğiniz var mı diye soruyorsunuz ama aldığınız yanıt hep aynı. Hepsi sağlığınızı diliyor. Öncelikle şunu söyleyeyim. Tüm dünyadaki insanlarını eleseniz bu denli tembel insanları Datça’nın insanları gibi bir araya getiremezsiniz. Peki,  bu insanlar doğuştan mı bu denli tembeller? Yoksa çok daha başka bir nedeni mi var? Bu insanların tembelliği doğuştan değil Datça’nın doğal şartlarından kaynaklanmaktadır. Ne üretirlerse üretsinler. Ürettiklerine Pazar bulma şansları hiç yok. Bunun nedeni ise tüketim merkezi olan yerleşimlere çok uzak oluşudur. Ürettiklerini tüketim merkezlerine gönderecek olsalar gönderdikleri yol masrafını karşılamaz. Ürettikleri ellerinde kalacaksa niye üretsinler? Neyse ki doğa buraya çok önemli iki nimet vermiş. Birincisi badem, ikincisi ise harnuptur. Vali harnup dediğin nedir diye sorduğunda bildiğiniz keçiboynuzu dedim. Harnup ve badem ağaçları hiç bir bakım gerektirmeyen ağaçlardır. İlkbaharda badem ağaçları çağla verdiklerinde çağlaların en az dörtte üçünü toplayıp satarlar. Kalan çağlalar hızla gelişerek dünyanın en iri ve en kaliteli bademleri olurlar. Bu sayede çok iyi bir paraya satarlar. Harnuba gelince, o denli verimlidir ki, olgunlaştıklarında kendiliğinden yere dökülürler. Ağacın sahibine ağacın altına dökülenleri toplayıp çuvallara doldurmak kalır. İyi para eden yemeklikleri ayırmaya bile gerek görmeden tüccara satarlar. Bu da onların kıt kanat geçimlerini sağlar. Oysa Datça iklimiyle seracılığın merkezi olabilir ama önce ulaşım ve sulama sorunlarının halledilmesi gerekir. Datça yağmur fakiri bir yerdir. Bu sorunun çözümü için dere yataklarına bentler yapıp suyun denize akması önlenmelidir. Bentler su tutmasa da yer altı sularının zenginleşmesini sağlarlar. Sayın Bülent Ecevit döneminde tüm ovaya sulama kanaletleri döşemişlerdi. Kargı koyundaki havuzun suyunu bu kanaletlere pompalamışlardı. Havuzun kaynak suyu deniz suyundan bile daha sert olduğu için bu suyu arazilerinde kullananların ürünlerinin kurumasına neden olmuştu. Şimdi o kanaletler kaderine terk edilmiş durumda. Seracılıkta ise fazla suya gerek yoktur. Bu nedenle az su ile çok rahat sera ürünleri yetiştirile bilir. Seraları kurduk. Bol bol ürün yetiştirdik. Peki, bu ürünleri nasıl pazarlara göndere bileceğiz? Bunun tek bir çözümü vardır. Bu ürünleri deniz yolu ile pazarlara ulaştırılması gerekir. Öncelikle İsrail’in yaptığı gibi tarımda planlı üretim dönemi başlatılmalıdır. Üretici ne kadar ürün yetiştirir ise tamamını sata bileceğini bilmelidir. Bu konuda yine İsrail’i örnek vereceğim. İsrailliler üretecekleri ürünlerin pazarlamasını daha ürünleri dikmeden yaparlar. Ürün tanıtım ve pazarlamasını yapan elemanlar yaptıkları bağlantıları merkeze bildirirler. Talep edilen ürünlerin kaç dekar alanda yetiştirileceğinin hesabı yüzde yirmi toleransa göre yapılır. Ola ki iklim uygunsuz olur ve üretilecek ürün yüzde yirmi eksik olabilir. Peki, aksine olursa, yani olabildiğince bereketli bir yıl yaşanırsa ne olur? Limanda frigo firik gemileri vardır. Fazla gelen ürünler gemilere yüklenip Baltık denizine gönderilir. Çevre ülkelerinin gereksinimine göre alıcılara pazarlanır. Datça’da üretilenler için de uygulanması gereken tek model budur. Bu yapılmazsa hiçbir kimse üretim için yerinden bile kıpırdamaz. Lütfettiniz beni dinlediniz diyerek sözlerime son verdiğimde siz ne iş yapıyorsunuz diye sordu? Elektrik ve elektronik teknisyeniyim dedim. Muğla’ya geldiğin oluyor mu diye sorduğunda sık, sık gelirim dediğimde, geldiğinde bana uğra. Seninle uzun, uzun konuşalım dedi. Bir süre sonra gittiğimde valinin tayini çıkmış olduğundan görüşmemiz kısmet olmadı. Bu yüzden de Datça’da konuştuklarım havada kaldı.

Ülkemizde seracılığa gereken destek verilecek olsa Avrupa’nın sera ürünleri merkezi oluruz. Zira seracılığa elverişli o kadar çok arazilerimiz var ki. Seracılık Akdeniz bölgesi ile güney Ege ile sınırlı olmamalıdır.

Özcan Nevres

Siyasi Yaşamımdan Anılar

Siyasi Yaşamımdan Anılar

Bin dokuz yüz atmış altı yılında Muğla’ya yerleştiğimde ilk işim Demokrat İzmir gazetesi temsilciliğime ek olarak CHP nin yayın organı Ulus gazetesinin de temsilciliği üstlenmek olmuştu. Kısa zamanda iyi bir çevre edinmiştim. Yerel gazetelerde yayınlanan siyasi ve çevre ile ilgili yazılarımla ve bir de İlkadım gazetesinde yayınlanan şiirlerimle iyice tanınır olmuştum. Dükkânımın bulunduğu sokakta bir de meyhane vardı. Meyhanenin tuvaletini kullandığım için sahibiyle iyi bir dostluk kurmuştum. Bir gün yanında genç biriyle yanıma geldi. Bu benim damadım diyerek tanıştırdı. Damadımın çok önemli bir sorunu var. O sorun için sana geldik. Damadımın kız kardeşi Gaziantep’te hemşiredir. Sendikaya üye oldu diye onu lojmandan atmışlar. Bu yüzden kardeşi çok zor durumda kalmış. Bu konuda bize yardımcı olabilir misin dedi? Hemen Gaziantep milletvekili Aliihsan Göğüş’ü arayıp konuyu anlattım ve kızın adını soyadını verdim. Devlet Hastanesinde çalışmakta olduğunu da belirttim. Aradan bir hafta geçmeden Aliihsan Göğüş’ten bir mektup aldım. Mektupta söz konusu hemşirenin Muğla’ya tayinini çıkarttığını yazıyordu. Tam o sırada hemşirenin ağabeyi geldi ve kendisine müjde vermeme fırsat kalmadan sana teşekkür etmeye geldim. Kardeşimin tayini Muğla’ya yapıldı dedi. Mektubu gösterdim. Tayininin yapıldığını biliyorum dedim. Bu sayede çok iyi bir dost edinmiştim.

CHP Merkez ilçe başkanının dükkânına uğradım. Hem biraz siyaset konuşuruz. Hem de CHP ye üye olmak istediğimi söylerim diye düşünmüştüm. Çok soğuk karşılandım. Yine de konuyu açtım ve CHP ye üye olmak istediğimi söyledim. Seni biz partimize üye yapmayız. Senin hakkında bize rapor geldi. Sen komünistmişsin. Bu nedenle kaydını yapmamız mümkün değil dedi. Ben Menemen’in sayılı zenginlerinden birinin oğluyum. Ben enayi değilim. Babamdan kalacak olan mirası ben yemeyeceğim, siz yiyin diyecek kadar. Babam altı yıldan beri CHP li biri olarak TARİŞ’te üzüm birliği başkanlığını sürdürmektedir. Anlat, anlat deşarj olursun. Gurbette öğünmek hamamda şarkı söylemeye benzer dedi. Ben de bir gün bana üye olmamı önermek için geleceksin ama geldiğinde hava alacaksın dedim. CHP nin yayın organı ULUS gazetesiyle CHP nin en büyük destekçisi Demokrat İzmir gazetelerinin temsilcisi olmama rağmen böyle bir durumla karşılaşmak canımı sıkmıştı. Günü geldiğinde bu adama mutlaka dersini vereceğim dedim ve o günü sabırla bekledim.

Dükkânım CHP İl Başkanı Avukat Fevzi Özer ile karşı karşıya idi. Bir gece başkanın bürosunda büyük bir hareketlilik vardı ama işim yoğun olduğu için ilgilenmemiştim. Bir ara büronun kapısı açıldı. İl yöneticileri merkez ilçe başkanı ile doğruca dükkânıma geldiler.  İl başkanı Nevres dedi. Sana bir işimiz düştü. Genel başkanımıza bir türlü ulaşamıyoruz. Onu Muğla’ya davet etmek istiyoruz. Sen Ulus gazetesinin temsilcisisin. Bu konuda bize yardımcı olur musun dedi? Telefonun kolunu çevirdim. Santral memuresine bir İzmir yazdırmak istiyorum. İhbarlı olacak dedim ve görüşme adresini yazdırdım. Büyük Efes otelinden Sayın Bülent Ecevit dedim. Sürekli basın ile ilgili görüşmeler yaptığımdan her zaman benim görüşmelerime öncelik tanırlardı. İzmir’i hemen bağladılar. Sekreter hanıma Sayın Bülent Ecevit ile görüşmek istiyorum dediğimde sayın genel başkanım hiçbir kimse ile görüşmeyi kabul etmiyor dedi. Hanım efendi lütfen sizi Özcan Nevres arıyor diye söyler misiniz? Bir yararı olamaz ama söyleyeyim dedi. Az sonra sayın genel başkanım sizinle görüşmeyi kabul etti efendim derken şaşkınlığı kelimelerden anlaşılıyordu. Sayın başkanım, sizi Muğlalılar adına Muğla’ya davet etmek istiyoruz. Şu an il başkanımız da yanımda. Lütfen onunla görüşür müsünüz dedim ve ahizeyi başkana verdim. Benim davetimi başkan da yineledi. Görüşe bildiklerinden çok memnun olmuşlardı. Merkez ilçe başkanı yarın gel de senin kaydını partimize yapalım dediğinde gerek yok dedim. Benim Menemen CHP deki kaydım bana yeter. Böylece ahdetmiş olduğum intikamımı almış oldum.

Seçim arifesinde Ulus gazetesinden Devrim gazetesinin sahibi ile merkez ilçe başkanına temsilcilik belgesi göndermişler. Bu arada beni de telefonla arayıp belediye başkan adayları ile röportaj yapmamı istediler. Sizin bana artık ihtiyacınız kalmadı. İki tane yeni temsilciniz var. Onlar size bu hizmeti hakkıyla verirler dedim. İkisinin de muhabirlik yapamayacaklarını biliyoruz. Yukarıdan gelen baskıyla o belgeleri vermek zorunda kaldık. Lütfen bu durumu önemsemeyin. Bizim Muğla’da tek temsilcimiz var. Oda sizsiniz dediler. Beni yok farz edin. Yola yeni temsilcilerinizle devam edin dedim. Az sonra çok değer verdiğim İzmir Milletvekili Şeref Bakşık aradı ve ısrarla temsilcilik görevini sürdürmemi istedi. Onu kıramazdım. Bu yüzden gazete kapatılıncaya kadar görevime devam ettim. Gazeteye ilk röportajı gönderdiğimde bir ek yazdım. Kendi gazetesine dahi iki satır yazmayı beceremeyen birilerinin temsilciliği hayırlı olsun dedim.

CHP yi barajın altına düşüren Sayın Deniz Baykal tekrar genel başkanlığa döndüğü gün CHP den istifa ederek siyasi yaşamımı noktaladım.

Özcan Nevres     ozcan.nevres@gmail.com

 

Düşman Çemberinde

Düşman Çemberinde

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yurtta sulh, cihanda sulh sözleri artık bu hükümete göre geçerliliğini yitirdi. Günümüzde artık durmadan düşman kazanılıyor. Değerli okurlarım, haritayı önünüze alıp güzelce bir inceleyin. Şu ülke bizim can dostumuz diyebilir misiniz? Tam Suriye ile tüm pürüzleri giderip iki ülkenin liderleri kardeşlik mesajları verirlerken, özel uçaklarıyla birbirlerine kahvaltıya gidip gelirlerken ne olduysa oldu. O günün başbakanımız birden kardeşim dediği Esed isyancıların kıskacına düştüğünde, başbakanımız Esed’i can düşmanı ilan etti. Esed en geç altı ayda düşecektir dedi ama Esed çetin ceviz çıktı. Bırakınız düşmesini giderek daha da güçlendi. Zira artık Esed’i destekleyen ve nükleer güç olan Rusya, Çin ve İran gibi ülkeler var. Bu ülkelerin yöneticileri biz Esed’i yedirmeyiz. Onu sonuna kadar destekleyeceğiz diyorlar. Bu madalyonun bir de arka yüzü var. Ülkemizin başbakanı Esed’i devireceğim diye yüklendikçe bırakınız yakın komşularımızı, uzak ülkelerin dahi dostluklarını yitiriyoruz.

Bir ülkenin sudan bahanelerle komşu ülkeye saldırması saldıran ülkeye hiçbir şey kazandırmaz. Aksine çok şeyler kaybettirir. Avuç içi kadar İsrail her zaman Arap ülkelerinin tozunu silkeliyor. Peki neden? Çünkü İsrail’in elinde nükleer silahlar var. O nükleer silahlar sayesinde tüm komşularına borusunu öttürüyor. Esed de çevresinde hiç dostu olmadığı halde onca saldırıya karşı tüm gücüyle direniyor. Canı yanan eşek atı geçer derler. Esed’in elinde mutlaka nükleer silah var. Elbette ki bu korkunç silahı kendi ülkesinde çetelere karşı kullanamaz ama yabancı bir ülke saldırdığında bu silahı kullanmaktan çekinmeyecektir. Günümüzde savaş en istenmeyen olgudur. Özellikle üçüncü dünya savaşına neden olabilecek bir savaşı başlatmak aklın ve mantığın alabileceği bir iş değildir.

***

Ülkemizin mahvedilmesi için nükleer bir savaşa gerek yok. Zaten biz ülkemizi mahvetmek için tam gaz ormanları yok etmek için var gücümüzle çalışıyoruz. Bakınız Menemen ve Bergama ovaları ülkemizin en verimli ovalarındandır. Aliağa ovası da hafife alınacak bir ova değildir. Bu ovaları olumsuz etkilemekte olan demir-çelik fabrikaları yetmezmiş gibi ithal kömüre dayalı en az sekiz elektrik santralı kurulma çalışmaları yapılmaktadır. Bu santrallere yer açmak için Ilıpınar ormanında büyük bir ağaç katliamı sürdürülmektedir. Eğer bu santraller kurulacak olursa o verimli ovalarda ağaçlar kuruyacak ve ot bile bitmeyecektir. O yörede yaşayan insanlar da akciğer hastalıkları ile yaşamak zorunda kalacaklardır. Bu santraller ayrıca yıldızı parlamakta olan ve son yıllarda turizmde büyük bir atak yapmış olan Foça’yı da çok olumsuz etkileyecektir.

ÖzcaN Nevres     ozcan.nevres@gmail.com