Avrupai şehre bak

Bir ay önce Büyükçekmece’den ayrılıp İzmir ve Antalya’ya gitmiştim. Dönüşümde bambaşka bir Büyükçekmece ile karşılaşacağımızı sanıyordum. Ne gezer? Kazılmış yollar eskisinden beter. Yollar mayın tarlasından farksız. Belediye başkanımıza göre yollar yaz aylarında yapılırmış. Hepsinin birden kazılıp öylece bırakılması nerede görülmüş? Kesme taş veya asfalt kaplanacak yollar önce belirlenir. Sonra da sıra ile yapılacak olanlar yapılır. Üstelik elden geldiğince, geceli gündüzlü çalışılarak gereken yapılır. Örneğin Avcılar belediyesinin yaptığı gibi. Mayın tarlasına dönüşmüş yollardan kurtulmak için arabamızı en az hasara uğratacak yan yollara sürmek zorunda kalıyoruz. O dar yollarda da trafik sıkışıklığı çekilmez oluyor.

Albatros meydanındaki düzenlemelerde arpa boyu kadar bile ilerleme olmamış. Koskoca bir ayda en azından bu meydanın düzenlenmesi bitirilemez miydi? Bu gidişle bu yılı değil, gelecek yılları da çukurlarla, toz bulutlarıyla boğuşarak geçireceğiz. Yol boylarına palmiye ağaçları dikme sevdası mı işlerin bu denli ağır ilerlemesine neden oluyor? Anlamak olası değil. Güzelim çam, ladin ve ıhlamur ağaçlarının köküne kıran mı girdi ki palmiyelere bu denli büyük özenti var? Çok mu estetik bu ağaçlar? Dün gece sahilde gezerken ciğerlerimizi ıhlamur ağaçlarının çiçeklerinin yaydığı kokuyla doldurduk. Bize sevdalısı olduğumuz melisa kokusunu bile aratmadı.

Enver Paşa yalısı yine bir yangın vartasıyla karşılaşmış. Neyse ki bina kül olmadan yangın söndürülmüş. Peki bu bina her zaman böyle şanslı olacak mı? Restore edilmesi için ne bekleniliyor? Tamamen yanıp kül olması ve restore edilme derdinden kurtulmuş olmayı mı? Bu güzel bina Mimarsinan köprüsü ve kervansaray kadar önemli tarihi bir mirastır. Onun yok olmasına göz yummak tarihimize yapılacak olan büyük bir ihanettir.

Geçtiğimiz ay içinde Menemen’deydim. Restore edilmesini sağlamak için çok uğraş verdiğim Taşhan’ı görmeye gittim. Restore edilmiş haldeki güzelliğini gururla seyrettim. Gerçi çevresinin tam olarak açılmamış olmasının eksikliği var ama buna da şükür. Karşısındaki Bedesten ise boynu bükük bir yetim çocuk gibi. İleriki günlerde Bedesten’i gündeme taşıyıp restore edilmesini sağlamaya çalışacağım. Bunu da başarırsam büyük mutluluk duyacağım. Zira bu iki tarihi binanın geleceğe sağlam bir miras olarak kalması gereklidir.

Büyükçekmece’nin saygı değer halkı. Geliniz el birliği ile Enver Paşa yalısının restore edilmesini sağlamak için el ele verelim. Bu güzel bina geçmişin karanlığına gömülmesin. Çocuklarımıza ve torunlarımıza güzel bir miras olarak bırakalım.

Özcan Nevres

Elli üç yıldır kalkınıyoruz

>Elli üç yıl önce ülkemiz Demokrat Partiyle birlikte kalkınma edebiyatıyla tanıştı. Bin dokuz yüz elliye kadar kalkınmanın sözünün edilmediği ülkemizde neler yapıldığına bir bakalım. Yurdun her yanı çelik ağlarla örüldü. Beykoz kumdura, Paşabahçe cam, Hereke, Merinos dokuma, Nazilli basma, Kırıkkale silah fabrikaları ve daha niceleri o dönümde ülke ekonomisine, üstelik Duyunu Umumiye borçlarını da ödeyerek kazandırılmıştı. Yakın bir zamana kadar o fabrikalar ülke ekonomisinin bel kemiğiydi. Ekonomideki yozlaşma bu fabrikaların neredeyse tamamını bitirdi.

1950 sonrası devlet malı deniz yemeyen domuz felsefesi başlatıldı. Ege’de Gediz nehri üzerinde inşa edilmeye başlanan Demirköprü barajı Demokrat Partililere arpalık olmuştu. O yıllarda on lira yöğmiye ile iş bulamayan işsizlere karşın iktidar Demokrat partili olanlara Demirköprü baraj inşaatında beş katı yani elli lira yöğmiye veriyordu. Baraj inşaatından iş kapan bazı kişiler bıçkı atölyeleri kurarak büyük paralar kazanmaya başlayınca haepsi birer kereste fabrikatörü havasına girmişlerdi. O dönemde köylerde yeni ağalar türemişti. Krediyi kapan bir traktörle yetinmemiş bir kaç tane birden almışlardır. Yeni ağalardan Arap Abdi masanın üzerine koyduğu o dönemin en pahalı sigarası Yeni Harman paketinden sıgarasını çekerken, gözü kör osun, bundan başka sigara içemiyorum diyebiliyordu. Bilinçsizce kulalnılan krediler pavyon hayatlarında tükenince bir çok ağa geldiği yere geri dönmüştü. Bunlardan biri de Yeni Harmandan başka sigara içemeyen Abdi ağaydı. En ucuz Köylü sigarasını alacak parassı olmadığından önüne gelenden sigara dileniyordu.

1955 den sonra ekonomi olabildiğince çökmüştü. Bolluk ve zenginlik yaratma uğruna çarçur edilen paralar yüzünden ne hazinede para, ne de dış itibar kalmıştı. Kötü gidişi gören zengin ülkeler kredi musluklarını tamamen kapatmışlardı. Köylü sabanına burun ekletecek demiri bulamaz olmuştu. Akla gelen her şey karaborsaya düşmüştü. Karaborsayı önlemek için çıkarılan Milli Korunma Kanunu hapishanelere adam doldurmaktan başka bir işe yaramamıştı. Hükümet iflasın eşiğine geldiğinde erken seçimle bir dört sene daha kazanmayı planlamıştı. 1957 de seçimi yine Demokrat Parti kazanmıştı.Seçimin şaibeli olduğu iddialarına rağmen, hükümet ortalığı yumuşatacak önlemler alma yerine muhalefet liderlerini, gazetecileri tutuklatıp ceza evlerinde süründürmeyi yeğledi. Tırmanan gerginlik yirmi yedi Mayıs darbesiyle beklendiği şekilde sona erdi.

Asker korkusuyla kimileri kabuğuna çekildi. Kimileri Demokrat Partiden istifa etiklerini bildirerek günü kurtarmaya çalıştılar. Oysa Demokrat Parti darbenin yapıldığı gün kapatılmıştı ama onlar yine de istifalarını açıklayarak rahatlamaya çalıştılar. Önceleri askeri darbe küskünleri barıştırır gibi olmuştu. Yalan yanlış ihbarlarla bir çok eski demokratın yakalanması, mahkemelerde ve hapishanelerde sürünmeleri yeni bir gerginliğe neden olmuştu. CHP lilere göre her Demokrat Partili potansiyel suçluydu. Eski demokratlara göre de her CHP li birer müfteri idi.

Askerlere yaranmak isteyenlerin uydurduğu köpek ve bebek davalarının Yüce Divanda görüşülmesi ve devlet radyolarında yayınlaması haklı tepkiler neden olmuş ve Yüve Divan güven kaybına uğramıştı. Bu olaylar sonucu ülke bölünmüşlüğü yıllarca sürdü. Halkçılar komünist, demokratlar ise çıkarcı kavgası bitmek bilmedi. Rusya dağıldıktan sonra koministlik anılamaz oldu.

1950 lerde Küçük Amerika oalcağız diye çıktık yola. Ne Amerika olabildik ne de sanayi ülkesi. Bu arada tarımı katletmeyi de başardık. Küçük Amerika olmaya meraklı Türkiyede sefalet diz boyu. Sinan Çetin’in Filim Gibi programına rastlantı sonucu takıldım. Takılamamın nedeni atmış beş yaşındaki babanın perişan görünümüydü. Alkol ve kumar tutkusu adamı ne hale getirmiş diyerek halimize şükrettik. Oysa ardından gelen buluşma daha feci görüntüler sergiliyordu. Elli yaşındaki adam tükenmiş bitmiş ayakta zor duruyor. Yaşadığı yer baraka bile denilemiyecek bir yer. Yukarıda bir içkili lokanta var. Oradaki artıklarla yaşamını sürdürdüğünü söylüyor. Hastalıklarının sayısını kendisi de bilmiyor. Eskiden ayakkabı boyacılığı yapıyordum. Sandığımı çaldılar. Şimdi o işi de yapamıyorum. Zavallı insanlık bu derece düşkün bir insanın ekmek teknesi boya sandığını çalabilecek kadar düştü mü. Vah benim ülkeme vah. Hani Anayasa’ya göre devlet vatandaşına insanca yaşamasını sağlamakla yükümlüydü. İşte memleketimizden insan manzaraları. Elli üç seneden beri kalkınma edebiyatıyla yaşamamıza rağmen nereden nereye geldik.

Özcan Nevres

Bunun adı sağlık

Yıllar önce arazimde çalışırken rahatsızlandım. Arabama binip doğruca Menemen Devlet Hastanesine gittim. Acilde kimseyi göremeyince üst kata çıktım. Resmi Dahiliye yazılı kapıyı tıklatıp içeri girdim. Doktor ayaklarını masanın üzerine koymuş, yarı uzanmış durumda. Yanında da görevli hemşire. Rahatsız edilmesine çok bozulmuş olacak ki, sert bir şekilde sordu,

Ne istiyorsun?

Kalbimle ilgili bir sorunum var dedim.

Ver evraklarını,

Henüz yaptıramadım. Siz gerekeni yapın. Evrakları daha sonra hazırlatırım.

Git evraklarını yaptır da gel.

Doktor bey, sorunum kalbimle ilgili. Ömrüm evrakları hazırlatmama yetecek mi?

Daha konuşuyor, çık dışarı. Tepemin tası atmıştı.

Kimsin sen be…. beni dışarı kovacak. Hipokrat yemini yapmış bir hekimsin. Bana çık dışarı diyemezsin.

Kapıyı vurmadan niye içeri girdin?

Kapıyı tıklatmadan içeri dalacak hödüklerden değilim. Git kulaklarını yıkat.

Ben de seni muayene etmiyorum.

Seni yapmış olduğun Hipokrat yemini çizgisine getirmesini bilirim diyerek kapıyı vurup dışarı çıktım. Aşağı Acile indiğimde pratisyen hekim Hünkar bey,

Abi ne oldu size böyle? Renginiz çok bozuk?

Hele bir elektromu çek bakalım. O arada anlatırım. Bu ara bas bas bağırıyorum. Yukarıdaki dahiliyecinin adı ne diye. O ara bir başka dahiliyeci geldi. Hünkar beye

Kime sordun da elektro çekiyorsun diye sordu?

Özcan Nevres ağabey rahatsızlanmış deyince hemen yanıma geldi ve

Bu işi bana bırakın diyerek kabloları takmaya başladı. Yine bağırıyorum,

Yukarıdaki dahiliyecinin adı ne? Dahiliyeci kulağıma eğilip,

Remzi………. dedi. O ara elektrom çekildi. Dahiliyeci,

Bu kalbinizle ilgili bir sorun değil, tamamen sinirsel dedi. Tansiyonumu ölçtü on altı. Yan odaya aldılar. Burada iki saat kalacaksın. Saat başı elektronu çekeceğiz dedi. Ve yan odaya aldılar. İki saat sonra tansiyonumun on ikiye düşmesi üzerine evine gidebilirsin dediler.

Ertesi gün bir dilekçe hazırlayıp doğruca baş hekime gittim. Dilekçemde kalbim ile ilgili rahatsızlığım nedeniyle gerekli müdahaleyi yapmasını istediğim hastanenizin dahiliye uzmanlarından Remzi ………. gerekli müdahaleyi yapmamıştır. Bu hekiminizin yapmış olduğu Hipokrat yemini çizgisine getirilmesi için gerekenin yaptırılmasını arz ederim. Gereği Menemen Devlet Hastanesi Başhekimliğine, bilgi için Sağlık Bakanlığına, Başbakanlığa, Devlet Başkanlığına. Başhekim oldukça şaşırmıştı.

Nasıl olur? Bu hekimimiz hastanemizin en sessiz hekimidir. O sırada yardımcısı emekli tabip albay Erdoğan Kamalıoğlu içeri girdi. Başhekim,

Erdoğan ağabey bakar mısın? Remzi bey Özcan beye nasıl davranmış. Dilekçeyi alıp okuduktan sonra,

Ben gidip onunla konuşayım bakalım. Bu ne iştir böyle? Diyerek çıktı. Az sonra geri döndü. Başhekim, Ne oldu ağabey konuştun mu?

Konuştum. Ne bileyim ben onun eşraftan olduğunu dedi. Bu kez şaşırma sırası bana geldi.

Ne demek oluyor bu. Memleketin eşrafından olduğunu nereden bilirdim. Bu adamın özrü kabahatinden büyük. Erdoğan bey,

Hadi gel dedi. Senin safra kesesi ameliyatını hastanemizde yapalım.

Daha önce sağlık karnen İstanbul’dan. Bu nedenle par almamız zor olur. Git İstanbul’da ol demiştiniz.

Parayı boş ver. Biz onu ne yapar, yapar alırız. Doğal olarak bu arada hekimden olan şikayetimin geri alınması istendi.

Bu arkadaşımız gelip sizden özür dilerse af eder misin?

Ben bir hekimi ayağına çağırtıp özür diletecek hödüklerden değilim. O sizden özür dileyecek, benden değil. Yeter ki bir daha böyle bir davranışta bulunmayacağına dair bana söz verin.

Tamam anlaştık dediler. Yarın gel. Tahlillerini yapalım ve ertesi gün de ameliyata yatıralım. Anlaştık ve söylenildiği gün ameliyata alındım.

***

Evde uzanmış kitap okuyorum. Ensemde zonklamalar başladı. Kalkıp tansiyon cihazını alıp tansiyonumu ölçtüm. On sekiz. Apartmanımızın karşısındaki eczaneye gittim.

Ben ölçtüm ama, tereddüde düştüm. Bir de siz ölçün dedim. Ölçtüler. Bu kez on dokuz. Eczacı hanım,

Ağabey niye doktora görünmüyorsun? Hastane şurası. On adımlık yer. Nedenini araştırsınlar.

Haklısın diyerek hastaneye yöneldim. Saatime baktım. On ikiyi on geçiyor. Doktorların yemek saati. Annemin, ölümüne kadar tedavisini üstlenmiş olan doktorun muayenehanesine gittim. Doktor masasının başında oturmuş hasta bekliyor. Onu iyi bir hekim olarak biliyordum. Oysa ne zaman yanına uğrasam muayenehanesi hep sinek avlıyordu. Nedenine doğrusu akıl erdiremiyordum. Karşılamak için kalktığında,

Önce beni iyice muayene et. Daha sonra oturur sohbet ederiz dedim. Hemen muayene odasına geçtik. İyice muayene ettikten sonra, hastanede yaptırmam için tahlil belgesini doldurdu.

Borcum ne diye sorduğumda,

Yedi milyon alıyoruz dedi. Şaşırıp kaldım. Zira diğer doktorlar muayene ücreti olarak beş milyon alıyorlardı. Oysa o doktora üç yıldan beri bahçemde yetişen her türlü sebze ve meyveden bolca evine taşıyordum. Başka biri olsaydı ücret sormamı bile yadırgardı. O davranışı bana muayenehanesinin neden verimli çalışmadığını anlatmaya yetmişti. Açıkçası adam bindiği dalı kesmişti. İçimden bundan sonra çok!!! beklersin her yıl verdiğim on on iki kiloluk bal kabaklarını. Her yıl en az on tane veriyordum. Ama neylersin? Ocağına düşmüştüm. Zira hastanenin dahiliye uzmanlarından biriydi.

Ertesi gün sabah gidip kan tahlili için kan verdim. Saat on dörtte tahlil sonuçlarını alıp hastanedeki odasına baktım. Hemşire,

Bu gün izinli, muayenehanesindedir dedi. Muayyene hanesine gittim. Tahlil sonuçlarını inceledi.

Çok kötü dedi. Bu tahlile göre sende ya siroz başlangıcı, ya da Allah korusun daha beteri var. Biz bir de özel bir laboratuarda tahlil yaptıralım. Zira ben hastanenin tahlillerine güvenmiyorum dedi. Şok olmuştum. Şaşkınlıkla,

Hasan Türkoğlu’na mı yaptırayım? Dedim.

Yok canım, Ragıp Dere sokağında yeni bir laboratuar açıldı. Orada yaptır dedi. Doldurduğu tahlil formunu alıp önerdiği laboratuara gittim. Hemen kan aldılar ve bir saat sonra gel dediler. Hesabım ne diye sordum.

On bir milyona yapıyoruz ama siz on milyon verin dedi.

Lütfettiniz dedim. İstanbul’da bu tahlil üç buçuk milyona yapılıyor. Pişkinlikle,

Bizim burası böyle dedi. On milyonu verirken,

Ücreti peşin ödeyeyim. Tepem atarsa gelip tahlilleri almam.

Bir saat sonra gidip tahlil sonucunu aldım. Hastanede yapılan tahlilden farkı yoktu. Götürüp doktora verdim. Bu arada şokun etkisinden kurtulmaya başlamıştım. Daha doğrusu bir şeyler sezmeye başlamıştım. Tahlil sonuçlarını inceledikten sonra,

Seni biyopsiye göndereceğim. Karaciğerinden parça alıp inceleyecekler.

Doktor be… ben ölüyor muyum? Durumum bu denli vahim ve acil mi? Belki bana yediklerim ya da aldığım ilaçlar dokunmuştur. Bir süre perhiz yaptıktan sonra gerek görülürse biyopsi yaptırmam daha uygun olmaz mı? dedim. İsteksizce,

Olabilir dedi ve alacağım ilaçların reçetesini yazdı. İlaçları alıp kullanmaya başladım.

***

Muayene olmamın üzerinden on gün geçmişti. İstanbul’dayım. Küçükköy’deki Duygu hastanesine gittim. Uzman dahileyiciye muayene sonrası Menemen’deki doktorun yazdığı reçeteyi ve yapılan tahlil sonuçlarını gösterdim.

Hayret bir şey dedi. Sizin karaciğeriniz hasta. Buna rağmen kolesterol düşürücü ilaç yazmış. Üstelik kolesterolünüz sınırın altında. Sınır iki yüz yirmidir. Oysa biz iki yüz sekseni aşmamış olan hastalara kolesterol düşürücü ilaç yazmayız. Perhizle düşürülmesini sağlarız. Kolesterol ilaçları karaciğeri çok yorar. Bu nedenle yazmaması gerekirdi. Olanları iyice kavramıştım. Annemin hastalığında bizden iyi para almıştı. Bu para akışını benimle sürdürmeyi planlamıştı. Yapılan yeni tahlilde kolesterolüm yüz doksana, SPGT 210 dan 190 a SGOT ise 190 dan 175 e düşmüş. Hem de aldığım kolesterol ilacına rağmen.

Bir süre sonra yine Menemen’e gittim. İlk işim Devlet Hastanesinde yeni tahlil yaptırmak olmuştu. Tahlil sonuçları sevindiriciydi. Neredeyse kabul edilebilir sınırlarına düşmüşlerdi. Hastaneden çıktım. Gazete bayiinden gazete alıp eve döneceğim. Yolda veteriner hekim akrabamla karşılaştım. Hal hatır sorma faslı bittikten sonra,

Hasan ağabey, iyi demek adet olmuş, aslında hiç iyi değilim.

Hayrola neyin var?

Siroz başlangıcı, ya da kanser gibi bir şey. Eliyle hastaneyi işaret ederek,

Buradakiler mi söyledi sana bunu? dedi

Evet.

Sakın inanma bunlara. Bunların hepsi Hipokrat yeminini unutmuş, paradan başka bir şey görmeyen insanlar. Parmağıyla göz kapağımı kaldırıp gözümün içine baktı.

Bak dedi. Ben de hekimim. İnsanlığın atası maymun olduğuna göre hastalıklarımızda onlarla büyük benzerlik vardır. Bu nedenle bana güven. Sende kesinlikle ne siroz, ne de kanser var. Bir kere siroz olan insan çok hızlı zayıflar. Ayak bilekleri incelir. Karnı oldukça şişer.Üstelik senin gibi yol yürüyemez. Seni ben ne zaman görsem hep yayasın. Araba kullanmaktansa yaya yürümeyi yeğliyorsun. Sende siroz olsa tarlada çalışabilir misin? Onca ağır yükleri kaldırabilir misin? Söyledikleri beni oldukça rahatlatmıştı.

Hasan ağabey sen ne diyorsun. Ben şu anda yüz kiloluk yükü bile kaldırırım.

Sakın biyopsi yaptırma. Karaciğer vücudun en hassas organıdır. Onu boşu boşuna yaralatma. Teşekkür ederek ayrıldım. Gazetemi aldıktan sonra aklıma Yaşam Sağlık hastanesi geldi. Hemen oraya yöneldim. Hastaneye girdim. Görevliye,

Şefik bey nerede diye sordum?

Yukarıda dedi.

Çağırır mısınız?

Kim arıyor diyeyim?

Özcan Nevres. Az sonra merdivenlerden koşar adımlarla inerek geldi.

Abicim hoş geldin diyerek boynuma sarıldı. Öpüştük. Özel odasına davet etti. Hal hatır sorulduktan sonra görevliye kahve yapmalarını söyledi. Kahvelerimizi içerken tahlillerimi önüne koydum. Yaşadıklarımı kısaca anlattım. Tahlil sonuçlarını dikkatle inceledi.

Bu tahlillere göre bu güne kadar hepatit geçirmemişsin ve şu anda da böyle bir durum yok. Nereden çıkarmış bu siroz sonucunu. Kalkıp yanıma geldi. Göz kapaklarımı kaldırıp inceledi.

Sana aldığın ilaçlar dokunmuş. Ağrı kesici alıyor muydun?

Safra kesesi ameliyatından sonra oldukça fazla almıştım. Çok ağrılarım vardı. İstanbul’daki doktor tüm ilaçları yasakladıktan sonra çok enteresan bir durum, ağrılarım da kalmadı.

Demek ki ağrıların psikolojikmiş. Bundan sonra da almayacaksın. Aslında bu konu benim uzmanlık dalım değil. Cumartesileri bize gastro entrolog geliyor. Ona muayene ettirelim. İçimizde hiç kuşku kalmasın. Şöyle uzan diye hasta muayene yatağını gösterdi. Uzandım. İyice muayene ettikten sonra,

Gayet iyisin. Merak edilecek hiçbir şey yok. Yinede son sözü gastro entrolog söylesin dedi. Hesabı sordum.

Ne hesabı? Dedi. Hesap mı olur? Biz arkadaşız. Teşekkür ederek ayrıldım. Her şeye rağmen içim rahat değildi. Doğruca Dahiliye uzmanı Hasan Türkoğlu’nun muayenehanesine gittim. Sıramın gelmesi için bir hayli bekledim. Sıram geldiğinde muayene odasına alındım. Önce dikkatle göğsümü, sırtımı ve karnımı muayene etti. Elektromu çekti. Masasının üzerine koyduğum tahlil sonuçlarını inceledi.

Geçmiş olsun dedi. Karaciğerin hızla iyileşmiş. Yine de ilaç almamaya gayret et. Çok zorunlu kalmadan ilaç alma. Sana reçete bile yazmayacağım. Hesabım ne diye sordum?

Ne hesabı. Sen bizim ağabeyimizsin. Rahmetli baban benim en iyi müşterimdi. Sen bize onun yadigarısın. Fazla ısrar edemedim. Teşekkür ederek ayrıldım. Çiçekçiye gidip en büyük ve güzellerinden iki yapma çiçek hazırlattım. Ücretini ödedikten sonra birini Yaşam Sağlığın sahibi Şefik Mas’a, diğerini de Hasan Türkoğlu’nun muayenehanesine göndermelerini söyledim. Oradan doğruca Akrabam Ali Sakallı’nın bürosuna gittim. Oradan İl Sağlık Müdürünü aradım. İl Sağlık Müdürüne, başıma gelenleri kısaca özetledim. Bu konu üzerinde ısrarla durmak zorundayım. Zira o hastanenin arsasını Sağlık Bakanlığına bağışlayan dokuz kişiden biriyim. Ayrıca büyük bina olarak anılan binayı Ragıp Dere ile birlikte, halktan ve üreticilerden topladığımız paralarla yaptırmıştık. Sağlık Müdürü

Bunları bana hemen faksla dedi. Hemen orada yazıyı hazırlayıp faksladık.

***

Yine İstanbul’da kayın validemin evindeyim. Telefon çaldı. Telefonu açan eşim,

Seni arıyorlar diyerek ahizeyi uzattı. Aldım. Telefondaki hanım İzmir’den aradığını, İl Sağlık Müdür yardımcısı olduğunu söyledi. Şikayetim için görevlendirilmiş. Yarım saat dil döktü. Şikayetimi geri almam için. Menemen devlet hastanesinin çok iyi bir imajı olduğunu, bu imajın zedelenmemesini istediklerini anlattı. Hatta cızırtı vardı. Zor anlaşabiliyorduk. Önümüzdeki hafta Menemen’de olacağımı, kendisini makamında ziyaret edeceğimi söyledim.

Menemen’e gittiğimde hastaneye uğradım. Baş Hekim yardımcısı Mehmet Kaplangı,

Abi seninle konuşmak istiyorum diyerek odasına davet etti.

Abi, İl Sağlık Müdür yardımcısı buradan seni aradı. Telefon numarasını da ben verdim. Gerçekten hastanemizin imajı çok iyi. Buradaki hekim arkadaşların hepsi seni severler. Gel bu şikayetini bizlerin hatırı için geri al.

Mehmet bey, baban öğretmenimdi. Foça’da yakın komşuyuz. Sizlerin hatırını sayarım ama, bu şikayetimi geri almama neden olamaz. Zira bu adam en az iki ay hayatımı kararttı. Kolay değil, iki ay siroz muyum? Yoksa kanser mi korkusuyla ölüp ölüp dirildim. Bunun bir bedeli olmalı.

Haklısın abi, ama yine rica ediyorum. Bizim hatırımız için geri al şu şikayetini.

Şikayetimi geri almam ama dondururum.

Nasıl olacak bu?

İfade vermeye gitmem. Ama bu hekim bir başkasına da aynı numarayı yaparsa tepesine binerim.

Tamam ağabey dedi. Ve olay bu şekilde kapandı. Kapanmasaydı ne olurdu? Devlet Hastanelerinde hastalara kurulan para tuzakları son mu bulurdu? Ne gezer. Doktorlar hastaya “ben falanca özel hastanedeyim Oraya gel” diyebildikleri sürece bu oyun böylece sürer gider. Parası olmayanların vay…. başına gelenlere demekten başka elden ne gelir?

Özcan Nevres

Ortadoğu Kan Gölü

Ortadoğu’da kan gövdeyi götürüyor. Teknoloji tank olmuş, panzer olmuş, makineli tüfek olmuş. Hepsinin ortak yanı ölüm makineleri olmaları. Nükleer güç İsrail’in karşısında tüm Arap ülkeleri ellerin ovuşturup Amerika’dan çıkacak sesi bekliyor. Umutsuz ve umarsız.

Dün başlamadı bu ölümüne kavga. Kavgacıların iki tarafı da Sami ırkından. Yani ırk kardeşi. Yüzlerce yıl önce kardeş kardeşi vurmuş, kırmış din adına. Zayıf olan taraf kaçıp canını kurtarmış ama, elin memleketlerinde sığıntı olmuşlar. Yüzlerce yıl özlem çekmişler atalarının topraklarına. Sürülen insanların topraklarına yerleşenler asırlarca ekmek elden su gölden sürdürmüşler yaşamlarını. Ulus olmayı bir türlü becerememişler. Karşılarında buldukları şiş cüzdanlı, eski kanlıları Musevilere satıvermişler yurtlarını topraklarını. Çok geç anlamışlar öz vatanlarının elden çıkıp gitmekte olduğunu.

Kudüs, üç semavi dinin ortak kutsal şehirleri. Bölünmesi olası değil. Eğer o kutsal kent üç din arasında eşit paylaşılamıyorsa bu kavga, bu vahşet bitmez. Sürer gider asırlar boyu. Güçlü olan taraf tüm insanlık kurallarına gözlerini yummuş, ölüp giden insanların ölüm çığlıklarına kulaklarını tıkamış, kana doymuyor bir türlü. Bu kavga din kavgası değildir. Bu kavga yitirilen insanlığın kavgasıdır. Hangi din kitabında masum, savunmasız insanları öldür diye yazar. Eğer Tanrı tekse, eğer bütün dinlerde yollar Tanrıya ulaşmak içinse ve bu üç dinin tanrısı aynı ise, bu kavga, bu dökülen kanlar niye?

Bir melanetten bin hayır çıkar diye bir söz vardır. Yıllardır Kıbrıs’ta dökülen Türk kanına gözlerini kapatmış, Türk feryatlarına kulaklarını tıkamış Arap ülkeleri, �Kurtar onları Türkiye� feryatlarıyla koro oluşturmaya başladılar. Bu gün onları kurtarsan, her ne pahasına olursa olsun akan kanı durdurmayı başarsan, kalıcı bir dostluğa, kalıcı bir kardeşliğe olasılık var mı? İki tarafın da birbirine güveni kalmamış. İki taraf ta birbirlerini gırtlaklamak için dişlerini biliyor.

Peki bu kan nasıl durdurulacak. Bu kanı durdurmanın olasılığı var mı? Bence var. Kudüs Vatikan gibi ayrı bir devlet olur. Üç dinin seçilmişleri sırayla devlete başkanlık eder. Parlamentoda üç dinin bireyleri eşit olarak temsil edilirler. Kimsenin olmaz demeye hakkı yoktur. Pirene dağlarının zirvesinde on bin nüfuslu Andora devlet olabiliyorsa Kudüs niye olmasın? Buna benzer daha kaç devlet var. Hiç birinin nüfusu yirmi beş bini aşmıyor. Eğer Kudüs’e Vatikan örneği bir statü sağlanmazsa bu kan dünya var oldukça akmaya devam edecektir. Zaman zaman ara bulucularla, baskılarla durdurulan kan, dinler var oldukça sudan nedenlerle yine akacaktır. Dinler var olacağına göre, kalıcı barışın sağlanması için Kudüs devletinden başka umar kalmamıştır. Dikkat edilirse bu gereksiz kavgada yavaş yavaş Hıristiyan dünyası da yer almaya başlamıştır.

Kıbrıs’ta iki devlete hayır diyenlerin bu akan kanları çok iyi irdelemesi gerekir. İki ayrı dinin aynı ırktan olan insanları birbirlerini bu denli acımasızca katledebiliylarorsa, ırkı Rum ve dini Hıristiyan olan Güney Kıbrıs’taki Rumları, ırkı Türk ve dini Müslüman olan Türkleri bir arada nasıl yaşatacaksınız? Yoksa toprak geçmişte akan kanlarla doymadı mı? Kıbrıs toprağı zorla kana mı susatılmak isteniyor. Hazır orada taşlar yerine oturmuşken ikide birde Kıbrıs’ı kaşımanın gereği yoktur. Orada bir Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuştur. Tüm dünyanın bu devleti tanıması zorunludur. Aksi halde Kudüs örneğindeki gibi, geçmişte seyrettiğimiz o insanlık dışı film yeniden vizyona girer.

***

Akaryakıta yine zam. Akaryakıt bedenimizdeki kan gibi günlük hayatımıza girmiş. Ona yapılan zam tüm tükettiklerimize yapılan zam demektir. Dar gelirlinin dayanacak gücü kalmamış kimin umurunda? Yöneticiler eğer korkmuyorlarsa halkın arasına girsin. Pahalı ayakkabılarının çamurlanmasına yüksünmeden çöp bidonlarının yoğun olduğu yerlerde gezsin. O çöp bidonlarının içerisine eğilmiş insanların ne aradığına baksın. O bir oyun değil sayın yöneticiler. O insanlar çöp bidonlarını ekmek bulmak için karıştırıyorlar. Nafaka arıyorlar nafaka.

Sakın birileri çıkıp ta, bizde akaryakıt Avrupa’dan daha ucuz demesin. Avrupa’dan ucuz olabilir. Bizdeki emekliler, bizdeki asgari ücretliler, bırakın Avrupa’yı dünyanın en ucuz emekli ve çalışanlarıdır. Geçmişin göçü özendiren politikaları yüzünden büyük kentlerin taşı toprağı altınından pay kapmaya koşan insanlar, bu gün kentlerin varoşlarında aç ve perişan soğuğa ve açlığa teslim olmamak için direniyorlar. Geri dönememenin acısıyla kıvranan bu insanlar nasıl geriye dönsünler? Doğup büyüdükleri yurtlarını terk ederlerken her şeylerini bu ham hayal uğruna satmışlar. Her şeylerini tüketmişler ve tükenmişler. Köylerine nasıl dönsünler? Elde avuçta yok. Atadan babadan kalma hiçbir şeyleri yok. Ev yok iş yok. Orada da aynı sefalet kendilerini beklemiyor mu?

Bu ülkenin üretime, yeni iş alanlarının açılmasına gereksinimi var. Küçülen devlet, küçülme uğruna tüm yatırımlara kapılarını kapatmış, işsizliğin boyutu doruklara ulaşmış kimin umurunda.İMF iyi bilir, doğru bilir havasında ülke gerçeklerine ne eğileni ne de kavrayanı var. Yazık oluyor bu güzel ülkeye yazık.

Özcan Nevres

Silivri’de Arayışlar

Yerel Gündem’in öncülüğünde yapılan Trakya’da tarım toplantısına Sayın Yavuz Kaynarca’nın bana geç ulaşan daveti nedeniyle ancak ikinci bölümde katılabildim. Toplantının amacı tarımdı ama, sorunların çokluğu nedeniyle çevre kirliliği, sanayi, kooperatifçilik, üretilenlere Pazar bulunması gibi konular da gündemin içinde yer aldı.

Öncelikle tarım neden kazandırmıyorun üzerinde durmak isterim. Üretimde çok önemli üç halka vardır. Birinci halka yoğun yerleşim birimlerinin çevresindeki halkadır. Bu halkanın içerisinde günübirlik tüketiciye ulaştırılması gereken ürünlerin yetiştirilmesi gerekir. Bu guruba domates, patlıcan, biber, kabak, salatalık gibi tüketimi yoğun olan sebzeler girer. İkinci orta uzaklıktaki halkada ise daha dayanıklı ürünler, üzüm, kavun, karpuz ve ağaç meyveleri gibi ürünler yetiştirilir. Üçüncü uzak halkada ise tahıl, bakliyat ve yağlı tohumlu bitkilerin ağırlıklı olması gerekir. Bu kurallara uyulmadan tarım yapılması kazancı olumsuz etkilemektedir.

İstanbul gibi on beş milyona yakın nüfusu olan bir mega kentin, tüketimdeki önemini kimse yadsıyamaz. Bu kentin kış aylarında tükettikleri, sera ürünlerinde ağırlık Akdeniz bölgesindedir. Doğal olarak Akdeniz’in yumuşak geçen kış iklimi seracılığı özendirmektedir. Akdeniz bölgesindeki seralardan toplanılan ürünler İstanbul’a kendiliğinden gelmemektedir. Akaryakıta yapılan zamlar, tüketiciye sunulan ürünlerin çok pahalı olmasında en büyük etkendir.

Silivri’de yaz ürünlerini, kış aylarında üretmek için en büyük engel nedir? Havaların Akdeniz’e göre daha soğuk olmasıdır. Bu yıl olağanın dışında bir kış yaşadık. Normalde bol güneşli kış günleri Akdeniz bölgesini aratmayacak düzeydedir. Bu bölgede yapılacak seracılıkta seralara ısıtma düzeni kurmak gerekir. Bu ısıtmanın yol açacağı maliyetin, nakliye ücretlerinden fazla olacağını sanmıyorum.

Trakya’da genel bir kanı var. Trakya’da meyvecilik olmaz. Nedenini ise kimse açıklayamıyor. Oysa iklime uygun meyve türleri seçilirse, olmaması için hiçbir neden yok. İklimi Trakya’dan çok daha soğuk olan yerlerde yetiştirilen ürünlerin yetişmemesine hiçbir zaman soğuk gerekçe olamaz. Dikkat edilmesi gereken, iklim şartları gereği erkenci ürünler yerine geç meyve verenlerin tercih edilmeleridir. Örneğin ceviz, Trabzon hurması ( kakaolu türü ) Mürdüm eriği, ayva, elma, dut, kayısı, şeftali gibi meyveler. Tekirdağ’da yetiştirilen kiraz Trakya’nın diğer illerinde neden yetiştirilemesin? Marmara’nın güney yakasında zeytin ağacı yetişiyor da kuzeyinde neden yetişmesin? Gökçeada’da, Şarköy’de Mürefte’de bağcılık oluyor da Silivri’de yada komşu ilçelerde neden olmasın?

Yıllar önce Kaş ilçesinin Kalkan bucağında geçici olarak kalmıştım. Kamyonlar dolusu üzümlerin taşınılması dikkatimi çekti. Ortaokulun hademesine bu üzümlerin nerede yetiştirildiğini sordum.

Margaz’da dedi. (yeni adı Üzümlü )

Uzak mı diye sordum?

Yok, üç dört kilometre mesafede dedi.

Gider miyiz dedim?

Gideriz dedi ve hemen arabama binip yola çıktık. Yol boyu bağ kolluyorum. Köye varıncaya kadar bağlarla karşılaşmadım. Köye vardığımızda kahvehaneye girip oturduk. Köylülerin hal hatır sorması bittikten sonra,

Köyünüzde üzüm çok yetiştiği için adını bile Üzümlü olarak değiştirmişler. Oysa ben yol boyunca bir tek üzüm bağı görmedim dedim. Köylülerden biri sordu?

Nerelisin?

Menemenliyim. Güldü ve ekledi.

Beyim bizim bu köyde senin memleketindeki gibi bağ yok. Şaşırdım,

Peki bu üzümler nerede yetişiyor?

Ha onlar mı? Biz bir ağacın altına bir asma çubuğu dikeriz. Birkaç yıl sonra bir bakarız, kocaman bir asma olmuş ve ağacın dalları arasında üzüm salkımları sarkıyor. Ağaca bir merdiven dayar, olgunlaşmış üzümleri toplarız.

Peki budak, zararlı mücadelesi?

Yok dedi, hiç biri yok. Yüksek oldukları için hastalığa yakalanmıyorlar. İlginç bir üretim tarzı değil mi? Üstelik en doğal üretim şekli.

Mega kent İstanbul’a yakınlığı nedeniyle, Trakya tarımcılığı iki ürün gibi kısır bir döngüden kurtarılmalıdır. Verimli toprağı adam diksen adam biter diye tanımlarlar. Trakya arazileri o tanımlamaya oldukça uygun. Yeter ki ne yetiştirmemiz gerektiğini öğrenelim. Tarım iyi kazanmıyor diye bu güzelim arazileri sanayileşme uğruna gözden çıkarmayalım.

Özcan NEVRES

Haydi Bakalım Gençler

Türban denilince fırtınalar koparılıyor. TÜSİAD başkanının söylediklerine gelince, çok önemli çevrelerden büyük tepki alırken kimilerinden tıs çıkmıyor. Tüm Türk insanının bu kötü gidiş karşısında omuz omuza vererek çare aramaları gerekmez mi?

Yıllardır bu ülke dışa bağımlı olarak yönetiliyor. On yılımızı Amerika’ya şirin görünmek için boşa harcadık. Amerika’ya güvenerek Kıbrıs bizimdir diyenler, dediklerine bin pişman oldular. Ya taksim ya ölüm de tutmadı.

1960 sonrası ülke için yeni bir dönem başladı. Hatta bu yeni döneme, göğsümüzü gere gere İkinci Cumhuriyet adını verdik. Zira o günlerde dünyanın en uygar anayasasına sahip olmuştuk. Ülke büyük bir talihsizliğe uğradı. Demirel’li yıllar başladı. 1963 yılında Kıbrıs’ta vahşet olayları yaşandı. Kıbrıs’a çıkarma yapacağız diye denize açılan gemiler Amerika’nın talimatıyla geri döndüler. Demirel’in yanlış ve kötü yönetimi ile birlikte 1961 anayasası da 1971 muhtırasıyla kayaya tosladı. Anayasa sürekli budandı.

1974 te Ecevit’in Kıbrıs’a yaptığı müdahaleyi avuçlarımızı patlatıncaya kadar alkışladık Ecevit’in bu olayı oya aktarmak isteği geri tepti ve seçimlerde umduğunu bulamadı. On bir namuslu!!!! adam bularak kurduğu hükümet o namuslular yüzünden yıkılıp gitti. (Tuncay Mataracı olayı) Yine anayasa Demirel ile birlikte 12 eylül darbesine tosladı. Evren Paşanın yönetiminde ülke bir çok imam hatip okulları ve dinci kurslarla çağın gerisine itildi. Geçmişin önemli krizlerinden biri de kardak krizidir. Milli anamız Tansu Çiller ve Deniz Baykal sayesinde kumda çelik çomak oynar gibi bir oyunla krizi ortadan kaldırıverdik. Yunanlıların işgal ettikleri kayalıkların karşısındaki kayalıklara da biz çıktık. Benim babam senin babanı döver dercesine atıştık. Bu atışmayı büyük bir kahramanlık olarak alkışladık. Hiç kimse burnumuzun dibindeki o kayalıklar bizimdir deyip kayalıklardaki Yunanlıları keçileriyle birlikte toplayıp götürmeyi ve onlara hak ettikleri cezayı vermeyi düşünmedi.

Kıbrıs için büyük pazarlıklar dönüyor. Elimizi taşın altına sokma zamanı gelmiştir. Meis ile birlikte burnumuzun dibindeki adaların silahlandırılmasının hesabı sorulmalıdır. Girit’in de bağımsızlık sevdası var. Girit’i Avrupalıların gözlerinin içine sokmamız gerekir.

Unutulmamalıdır. Yunanlılardan çok önce MİKEN’liler vardı. Ege’deki adaların en büyüğü olan Rodos’ ta geçmişte güçlü bir devletti. Yunan’a sen beni Kıbrıs’ta böyle kaşırsan, seni öyle bir kaşırım ki derilerin soyulur. İki yakan bir araya gelmez demenin zamanı gelmiştir.

Dünyada on bin nüfuslu Andora, yirmi beş bin nüfuslu Monako, on beş bin nüfuslu San Marino, 200 bin nüfuslu Lüksembourg, Malta gibi devletler varken, iki yüz bin Türk’ün yaşadığı Kuzey Kıbrıs’ı tanımamalarını iyi niyet olarak algılamak olası mı?

Gündem türban değil, bu kötü yönetimden nasıl kurtulacağız olmalıdır. Kendileri de ülkeyi kötü yönettiklerini bu nedenle ilk seçimde barajın altında kalarak boğulup yok olacaklarını biliyorlar. Bu nedenle barajı indirmeyi planlıyorlar. Oysa biz halen bunlardan nasıl kurtulmamız gerektiğine bir türlü karar veremiyoruz.

Yaşı seksene dayanmış Erdal İnönü’den erdemli bir açıklama geldi. Yaşım gereği soldaki yeni oluşumda yokum dedi. Oysa 1971 ve 1980 darbelerine toslayanlar, yani devlet gemisini batıranlar halen siyasette ben de varım diyorlar. Onlar varız dedikleri için bizler onların var olmasını onaylamak zorunda mıyız?

Son bir anımsatma yapmak istiyorum. Atatürk bu ülkeyi seksenliklere değil gençlere emanet etmişti. Lütfen bu emanete sahip çıkınız.

Özcan Nevres

Doğanın İntikamı

Ağustos ayının ilk haftasının ilk yarısındayız. Gök kış aylarını aratmayacak şekilde gürlüyor. Ülkenin her yanını yağmurun neden olduğu felaketler sarmış. Kimi yerde dolu yağıyor. Kimi yerde ağaçlar devriliyor. Kimi yerde yıldırımlar ve seller can alıyor. Oysa üç gün önceki haberlerde sıcaktan ölümler yer alıyordu. Ozon tabakası delinmiş, küresel ısınma nedeniyle kutuplarda buzlar eriyor. Bilim adamları geleceğe kefen biçiyorlar.

Bilim adamlarının biçtikleri kefenler kimin umurunda. Ormanlar yanıyor cayır, cayır. Büyük tonajlı gemiler sintinelerini arıtmadan körfezlerde boşaltıyorlar. Doğa kirliliğine bizim de katkımız olsun diye. Kirlenen denizlerde yaşam yok oluyor. Aymazlık yakamızı öylesine yakalamış ki kurtulmak olası değil.

İzmir’in bir bölümü sel sularına teslim olmuş. Evlerini, iş yerlerini sel suları basmış olanlar feryat ediyorlar. Belediye nerede diye bas bas bağırıyorlar. Ülkenin her yanında naylon poşet savurganlığı. Selden zarar görenler ellerindeki değneklerle lagarları tıkayan naylon poşet ve benzeri pislikleri temizleyip suya akış sağlamaya uğraşıyorlar.

Ne zaman bu aymazlıklardan kurtulacağız, ne zaman? Sokağa çöp atılmayacağını ne zaman öğreneceğiz? Çok zor mu çöpleri evlerde ve iş yerlerinde ayrıştırıp torbalamak ve çöp kamyonlarına teslim etmek. Avrupa’daki görüntülere dikkat edin. Bir tek çöp bidonu görebilir misiniz?

Foça’da Çevre Bakanlığı cam, şişe, kağıt ve metallerin atılması için özel çöp bidonları koydurmuş. Üzerlerine yalnızca cam, şişe, metal ve kağıt atınız. Çöp atmayınız diye yazdırmış. Gök görmediğinin biri üşenmeden tüm bidonlardaki cam yazısının c sini silerek işe başlamış. Bir başka gök görmedik elindeki kavun kabuklarını az ilerideki çöp bidonuna götüreceğine Çevre bakanlığının kuru atık için koydurduğu bidona atıyor. Adama,

Sen ne yapıyorsun dediğinde,

Sana ne diyor. Hadi yap bakalım vatandaşlık görevini. Kime gidip şikayet edeceksin? Belediye yöneticileri kararlı. Vatandaşı ceza yazarak incitemeyiz. Ya ne yapacaksın? Uyaracağız diyorlar. Adam uyarıdan anlayacak kapasitede olsa o kavun kabuklarını oraya atar mı?

Naylon poşet ve benzeri naylon mamulleri, pet şişelerin yok olma süreci yüz yıldan fazla. Bunlarda geri dönüşüm sağlanamadığı için doğa göz göre göre hızla kirleniyor. Kirlilik lagar kapaklarını kanalizasyonları tıkıyor. Bu denli basit bir oluşumu basit önlemlerle önleyemiyoruz. Paçamız tutuştu mu, belediye neredesin diye bas bas bağırıyoruz.

Menemen’in görevden alınan eski belediye başkanı yalnızca Menemenlilere değil, tüm çevre belediyelerine muştulamıştı. Fransa’nın desteği ve Çevre Bakanlığının katkılarıyla öyle bir çöp fabrikası kuracağız. Yalnız Menemen’in değil, çevre belediyelerin de çöplerini ayrıştırıp gübreye dönüştüreceğiz. Dünyanın en ucuz gübresini çiftçilerimize sunacağız demişti. Sormuştum kendisine, kuracağınız çöp fabrikası son model, camı, mıknatısların etkilemediği sarıyı, alüminyumu, plastiği, petleri ve eloksallıları ayıraştıracak mı? Yoksa sadece demiri mi ayıraştıracak? En son teknoloji demişti. Hele fabrika kurulsun. Seni de fabrikaya müdür yaparız.

Bir küçümseme miydi bu öneri, yoksa sus payı mı. O günlerde yerel gazete Menemen Haber Postasında eski sistem, özellikle camı ayıraştıramayan bir çöp fabrikasında üretilen çöpleri cam kırıkları nedeniyle hiçbir üreticinin satın almayacağını belirttiğim bir yazım çıkmıştı.

Ne ters işlerimiz var. Tarlalarımıza güç versin diye kara boya adıyla tanınan demir oksidi veririz. Çöp fabrikaları yalnızca demiri mıknatıslarıyla ayırırlar. Oysa demir diğer madenlere göre çok kısa bir zamanda oksitlenerek çürür ve kara boyaya dönüşür. Çürüyüp yok olması en az yüz yıl süren diğer metaller ve naylon türleri elle ayıklanır. Bu ayırma işini genelde taşeronlar yaparlar. İşlerine geleni alırlar. İşlerine gelmeyenleri görmezlikten gelirler. En azından çoğu gözden kaçar.

Menemen’in yeni belediye başkanı Tahir Şahin atıl vaziyetteki hiçbir işe yaramayacak olan eski teknoloji çöp fabrikası yüzünden iş yapamaz duruma düşmüş. Çöp fabrikasına ödenmesi gereken borç taksitleri yüzünden belediyenin tüm gelirleri hacizli. Eski başkan beni de yaktı tüm Menemenlileri de diyor.

Çöp başlı başına bir büyük sorun. Çöplerden doğayı olumsuz etkileyen çöp dağları yaratmaktansa, onu işleyip gübreye dönüştürmek en akılcı yoldur. Bunun içinde çöplerin ayrı, ayrı toplanılması gerekir. Bu da belediyelerin ve çevre koruma görevlilerinin uygulamayı göze alacakları ağır cezalarla mümkün olur. Adam sendecilikle değil. İşte o zaman sokaktaki çöp bidonlarından taşan görsel ve fiziksel kirliliklerden kurtulmuş oluruz ve çöpü ekonomimize kazandırmış oluruz.

Özcan Nevres

Silivri’de Yoğurt Festivali

20, 21 ve 22 temmuz günlerinde üç gün sürecek yoğurt festivali yarın başlayacak. Gece yarısına doğru çıkıp gezelim dedik. Bakalım festival ne tür değişiklikler getirmiş Silivri’ye? Görebildiğimiz kadarıyla değişen hiçbir şey yok. Her zamanki gezdiğimiz alanda görünen birkaç kamyon. Ne sattıklarını bile anlamak olası değil.

Dün yine aynı yolu takip ederek Silivri merkezine doğru yürüdük. Büyük meydana kurulmuş sahnede beyazlar giyinmiş şarkıcı hanım şarkısını bitirdikten sonra dokuz on yaşındaki bir çocuğu sahneye aldı. Henüz sahneye çok uzaktaydım. Çocuğun müzik eşliğindeki hareketleri deyme sanatçılara taş çıkartacak nitelikteydi. Çocuk yaşta sahneye itilmeye karşı olduğum halde bu güzel figürleri becerebilen çocuğu merak ederek sahneye doğru yürüdüm ve kalabalığın arasına katılmadan arkada durdum. Hareketli giriş müziğinden sonra çocuk şarkıya başladı. Oldukça eğitimsiz bir sesle söylediği şarkımsı şeyi durup dinlemektense yürümeyi yeğledim. Borç batağına saplanmış ülkemizde üretim arka plana itilmiş. Çocuklarımıza ya futbolcu, yada şarkıcı olmalarını öneriyoruz. Eskiden çocuklara büyüyünce ne olacaksın diye sorulduğunda ağırlık doktor olmaktaydı. Doktorluğu öğretmenlik takip ederdi. Şimdilerde ise futbolcu veya şarkıcı yanıtı alınıyor.

Festivalimizin adı yoğurt festivali ama, ortalıkta yoğurtla ilgili hiçbir şey yok. Sahneden başka göze batan İpragazın kurduğu stantta yapılan yarışma az da olsa ilgi çekiyordu. Oysa eskiden yoğurt denilince akla Silivri geliyordu. Silivri’de üretilmeyen yoğurtlar bile Silivri yoğurdu diye satılıyordu. Yerli üretim büyük üretici firmalara yenik düşerek neredeyse yok denilecek kadar azalmış. Ortalıkta görünen Aslan yoğurdu ile Sunay yoğurdu. Sunay yoğurduyla tanıştığımızdan bu yana hep onu tercih ediyoruz. Onun da üretimi kısıtlı olsa gerek, zaman zaman bulamıyoruz. Aslında Sunay yoğurdu Silivri’de üretilmiyor ama nede olsa Trakya yoğurdu.

Yoğurduyla ünlü bir ilçe de Menemen. Tren istasyonuna yakın bir yerde Küçük hacıların Mehmet beyin mandırası vardı. Orada alüminyum tepsilerde mayalanan yoğurtlar, klimasız vagonlarla İstanbul’a sevk edilirlerdi. Mandıranın usta başısı Tulum Ali lakaplı Ali Göksu idi. Taşıma işine nezaret ederken rast gele aldığı tepsiyi araba tekerleği gibi yuvarlayarak vagonun yanına getirirdi. Meraklı gözler dikkatle yoğurdun dökülmesini beklerlerdi. Oysa yoğurt yerinden bile oynamıyordu. Daha sonra o mandırayı Hüseyin Karapınar işletmeye başladı. Aynı ustabaşı yönetiminde aynı kalite çizgisinde üretim devam etti. Bilmediğimiz nedenlerle o mandıra kapandı. Yıldız mandırası ile Ramo mandırası oldukça ünlü olmasına rağmen o eski mandıranın kalitesine ulaşmaları mümkün olmadı

Peki eskiden o denli kaliteli ve katı yoğurt yapabilmenin sırrı neydi, ve nasıl oluyordu da klimasız bir vagonla İstanbul’a kadar gönderilebiliyordu? En başta hijyen. 1952 ye kadar bizim de altı yüz baş koyunumuz vardı. Babam süt güğümlerinin yıkanışında çok titiz davranırdı. Önce sabun sodasıyla yıkanırdı güğümler. İyice durulandıktan sonra çok az sabun sodası katılmış suyla iyice çalkalandıktan sonra ters kapatılarak yeni sağıma kadar bekletilirdi. Çok seyrekte olsa bazen süt kesilirdi. Bu durumda güğümlerden sorumlu olan çobana yapmadığını bırakmazdı.

O zamanlar Görece köyündeki meradan sütler Emiralem tren istasyonuna taşınır ve oradan banliyö trenine yüklenirdi. Treni İzmir’deki mandıranın adamı karşılar güğümleri el arabasına koyup mandıraya taşırdı. Sütün sağımdan sonraki yolculuğu yaklaşık üç saat sürerdi. Oysa şimdilerde öğle vakti geçtikten sonra bile yollarda alımını bekleyen süt güğümleri ile karşılaşırsınız. Kesilmemesi içinde bolca sabun sodası veya karbonat kullanılır. Yoğurtlardaki acımsı tadın nedeni sütün kesilmemesi için kullanılan yabancı maddelerdir..

Kaliteye gelince; o zamanlar şimdiki gibi yirmi, yirmi beş kilo süt veren inekler yoktu. Yerli ırk inekler beş altı kilo süt verirlerdi. Bu nedenle sütleri çok yağlı olurdu. Ulucak köyünde ( Ulukent) ovadaki bataklıklar yüzünden köylünün geçimi mandacılıktı. Köyde binlerce manda beslenirdi. Manda sütü olabildiğince koyu ve çok yağlı olurdu. Manda sütü inek sütüyle karıştırılarak o üstün nitelikli yoğurtlar elde edilirdi. Kuraklık nedeniyle bataklıkların kuruması sonucunda mandacılığın yerini pamukçuluk aldı.

Silivri’nin ünlü yoğurdu da Menemen ile benzerlikler nedeniyle giderek gözden düşmüştür. Büyük marketlerin hangisine giderseniz gidin, Sütaş, Pınar ve benzeri büyük üreticilerin imal ettiği yoğurtlarla karşılaşırsınız. Silivri’de üretilen yoğurtları ancak bakkallarda bulabilirsiniz. Silivri’nin mandıracıları, büyük üreticilere yenik düşmüş. Ne satarsak kar düşüncesi, kalite standartlarının düzeltilmemesi sonucunda giderek yok olmaktadır.

Bu gece 21 temmuz. Festivalde değişen bir şey yok. Sıcaktan bunalanlar, festival meraklıları sahilleri doldurmuşlar. Kimi çadır kurmuş, kimi arabalarında kalmayı yeğlemiş. Gezi alanı insan kaynıyor. Kalabalık yüzünden yürümek oldukça güç olmuş. İnsanlar birbirlerine çarpa çarpa ilerliyorlar. Bu satırları yazarken tarih 24 temmuz olalı 20 dakika olmuş.

Festival onca kalabalığa rağmen olabildiğince sönük geçmekte. İpragazın standı ile sanatçılar için kurulmuş sahne ile satıcılar olmasa festivalden kimsenin haberi olmayacak. Gezi alanları mısırcılarla dolmuş. Sanki yoğurt festivali değil de mısır festivali. Festival öncesi 250 bin lira olan mısır festival zammı nedeniyle 500 bine satılır olmuş. Gezdiğim yerlerde ise Silivri yoğurdunun tanıtıldığı bir yer bile göremedim. Oysa küçücük Emiralem’de bile çilek üreticileri çilek festivalinde tonlarca çilek dağıtılarak ürettiklerinin tanımını yapmaktalar.

Silivrili yoğurtçuların nedense yoğurtlarını tanıtma girişimleri hemen hemen yok gibi. Anlaşılan büyük üreticilerle rekabete niyetleri yok. Büyük firmalara karşı ayakta kalabilmek için bu festival onlar için şanstı. Ne yazık ki bu şansı kullanamadılar. Yaz günü televizyonu fazla izleyemiyorum. Ama yinede haberleri kaçırmıyorum. Hiçbir televizyon kanalında Silivri yoğurt festivali ile ilgili haberlere rastlamadım. Bu gece festival güzellerine Ufuk Kuyumculuğunun takacağı pırlanta kolyeler belki televizyon kanallarının ilgisini çeker ve festival ile ilgili yayın yapılır. Özcan Nevres