Silivri’nin Belalısı Bğluca Deresi

Silivri’nin Belalısı Boğluca Deresi

Geçmişte akarsular çevresindeki güzelliklere güzellik katarlardı. Dahası çevrelerine hayat verirlerdi. Oysa günümüzde öyle mi? İşte gözümüzün önündeki Boğluca ve Tuzla dereleri. Bu derelerden su değil, irin akıyor. Çevrelerine hayat vereceklerine iğrenç kokular ve hastalıklar yayıyorlar. Boğluca deresinde iki yıldan beri bir türlü bitirilememiş ıslah yani iyileştirme çalışmaları var. Hem öyle bir iyileştirilecekti ki, içerisinde gondollar gezecekti. Boğluca deresinin ıslah çalışmalarının bitirildiğini farz edelim. Set görevi görecek olan duvarları tamamlandı. Tabanı betonlandı. Böylece iyileştirme çalışmaları tamamlandı diyelim. O iğrenç kokular ve sağlıksız durumlar yok olacak mı? Bir kere o derelere pis kokulu ve sağlığa zararlı atık sular akıtıldığı sürece bu derelerin temizliğinden söz edilemez. Bu derelerin sorumluluğu İstanbul Büyük Şehir Belediyesine ait olduğuna göre sorunların çözümü de büyükşehir belediyesine aittir. Bu dereler ile ilgili sorunlar halkın sorunlarıdır. Büyükşehir belediyesi Silivri’de belediye seçimini CHP kazandı diye sorunları göz ardı edemez. Eğer ediyorsa bu yalnızca CHP liler değil AKP ye oy verenler de cezalandırılmış olur.

Bu gün çarşıya giderken Silivri Kent Konseyi gönüllülerinin bir stant kurup İstanbul Büyükşehir Belediyesine sunulmak üzere imza kampanyası yaptıklarını gördüm. Boğluca deresinin kirliliğinden tedirgin olan biri olarak gönüllülerin açmış oldukları sayfayı imzaladım. Söylediklerine göre on bin imzaya ulaştıklarında imza tutanaklarını büyükşehir belediyesine sunacaklar. İnşallah büyükşehir belediyesi bu imzaların sahiplerine saygı duyar ve gerekeni yapar.

Yıllar önceydi. Dere üzerindeki tarihi köprünün kemerlerinde çok önemli taşlarda kaymalar olduğunu gördüm. Taşların kaydığı yerlerin fotoğraflarını çekip köşe yazılarımın yayınlanmak ta olduğu gazetede yayınlanmasını sağladım. Daha sonra bu konuyu bir daha dile getirdim. Sonunda Karayolları yapılması gerekeni yaptı ve köprüyü her hangi bir felakete neden olmadan yaya ve araç trafiğine kapattı. Peki, bundan sonra ne yapılmalıydı? Bu köprü Silivri’nin büyük bir bölümünün Silivri’nin kalbi sayılacak olan cadde ile bağlantısını sağlıyordu. Dolayısıyla hemen onarılmasına başlanılmalıydı. Ama olmadı. Neredeyse iki yıl geçmesine rağmen köprüye çivi dahi çakılmadı. Bu köprünün çok yüksek tarihi değeri vardır. Bu yüzden tamamen yıkılmadan onarılması ve yenilenmesi gerekir. Bu haliyle bekletmek ileride hiç istenmeyen bir duruma neden olacaktır. Köprü tamamen yıkılacak olursa onarılıp yenilenmesi çok daha zor olacaktır. Üstelik bu köprünün trafiğe kapatılmış olması yüzünden kitle taşıma minibüslerini zora soktuğu gibi yol bilmeyen yabancıları da zora sokmaktadır.

Silivri belediyesi büyükşehir belediyesi izin versin o köprünün yanı başına trafiği rahatlatacak ikinci bir köprü yapayım diyor. Ki yapılması gerekmektedir. İşin içine siyaset girince ne yazık ki bu yapılamıyor. Büyük şehir belediyesi hayır ben yapacağım diyor ve ikinci köprünün yapılmasına izin vermiyor. Ey büyükşehir belediyesi, ne duruyorsun? Hadi yapsana. Yapmanızı engellemek için sizi tutan mı var? Hadi size bir tüyo vereyim sayın büyükşehir belediyesinin yöneticileri. Şanlı ordumuzun seferi durumda akarsuları aşmak için ellerinde bulundurdukları portatif köprüler var. Ordumuzdan talep edildiğinde oraya yeni köprü inşa edilinceye kadar birkaç gün içinde portatif bir köprü mutlaka kurarlar.

Modern dedikleri ülkemize yakışmayan bir durum. On dakika önce yağmur çiselediğinden olsa gerek elektrik kesildi. Bu durumda yazıma son vermek zorundayım. Köprülerin trafiğe kapatılmadığı ve yağmur çiselemesiyle kesilmeyen elektriğe kavuşmamız dileğiyle

Özcan Nevres.    Ozcan.nevres@gmail.com

 

 

Tarih Tekerrür Ediyor

Tarih Tekerrürden İbarettir

 

Manşet gazetesindeki küçük bir haber dikkatimi çekiyor. Haberde Afganistan ordusunu Türk subaylarının eğiteceğini yazıyor. Bir çoğumuz bu haberi yeni bir olgu olarak algılamıştır. Afganistan ordusunu eğitimini ilk defa yapmış olmayacağız. Uzun süre ara verilmiş olsa da Afganistan ordusunun eğitimi gönderdiğimiz subaylarla ve Afganistan ordusu tarafından öğrenim için ülkemize gönderilen subaylarla uzun yıllardan beri sürdürülmektedir.

Yıl 1936 Riyaseti cumhur bandosu şefi Muhtar Hanyalı’ya Atatürk Afganistan ulusal marşını bestelemesi ve ordunun bando okulunu kurması ve bando öğretmenleri yetiştirmesi için emir verir ve gitmeden Ankara radyosunda bir veda konseri vermesini önerir. Muhtar Hanyalı yol hazırlıklarını sürdürürken bir yandan da konser hazırlıkları yapar. Bu konser tak kişilik bir konserdir. Gitarıyla mikrofon karşısına geçer ve müzikteki tüm hünerlerini gösterir. Parmakları teller üzerinde kıvrakça gezinirken gitarın kabinini de parmakları ile davul gibi çalarak seslendirir. Telefonlar Ankara radyosuna kilitlenir. Müzik sevdalıları bu orkestra hangi orkestra diye sormaktadırlar. Konser bittiğinde radyo spikeri Muhtar Hanyalı’nın tek kişilik müzik resitalinizi dinlediniz dediğinde dinleyiciler inanmak istemezler ve gerçeği öğrenmek için aralıksız telefon ederler.

Muhtar Hanyalı Afganistan ordusunu eğitmekle görevlendirilen subaylarla Afganistan’a gider. Görevi üç yıl sürecektir. Şah üç yıl sonunda Afganistan’dan ayrılmamasını ve görevini sürdürmesini rica eder. Tam dokuz yıl kalır Afganistan’da. Afganistan’dan döndükten sonra Ayvalık’a yerleşir. Ayvalık bandosunu kurar ve eğitir. Sağlığı deniz iklimine elvermediği için doktoru tarafından iklimi fazla nemli olmayan bir yere yerleşmesi önerilir. Onun için en ideal yer Ankara’dır. Ankara’ya yerleşince Basın Yayın Genel Müdürlüğüne baş mütercim olarak atanır.

Yıl 1955. Askerlik görevimi yapmak için 23 kasımda Ankara’ya gideceğim. Yolcu edilirken dedem elime bir mektup sıkıştırır. Bu mektubu Basın Yayın Genel Müdürlüğündeki teyzemin oğlu Muhtar Hanyalı’ya vereceksin der.

Ankara’ya vardığımda ilk işim Basın ve Yayın Genel Müdürlüğüne gitmek oldu. Muhtar Hanyalı’yı görmek istediğimi söylediğimde emekli olduğunu söylediler. Tam binadan çıkarken bir görevli arkamdan koşup geldi. Sizi Muharrem bey çağırıyor dedi. Gittim. İri yarı, babacan tavırlı bir adam. Giritli şivesiyle �ne yapacaksın Muhtar Hanyalı’yı� diye sordu. Dedemin teyzesinin oğlu olduğunu söylediğimde �Elenika kserzis� diye sordu. (Yunanca biliyor musun? Kserzo ma e boro na miliso dedim. (anlıyorum ama konuşamıyorum.) �Krimasam more, (yazıklar olsun) Muhtar gibi bir adamın yeğini Yunancayı bile öğrenememiş. Senin amcan on dil konuşuyor. Hem de ana dili gibi. Ben sana adresini vereyim evine git dedi. Adresi alıp gittim.

Muhtar amcam evde yoktu. Eşi karşıladı. Menemen’den geldiğimi söylediğimde hemen içeri buyur etti. Salonda oturduk. Salonun iki köşesinde birer asa dikkatimi çekmişti. Az sonra Muhtar Hanyalı geldi. Eşi �bak kim geldi. Teyzenin Menemen’deki oğlunun torunu � deyince birbirimize sarıldık. Daha ilk günde asalardan birinin Türkiye Riyaseti cumhur bandosu şefliğinin, diğerinin ise Afganistan Kraliyet Bandosunun şeflik asası olduğunu söyledi ve Afganistan’da yaşadıklarını anlattı.

Onun Afganistan arkadaşları subaylar sayesinde askerliğimde hiç ezilmedim. Muhabere Okulu komutan yardımcısı Muhtar Ayra ve birinci tabur komutanı Binbaşı İhsan Tarım Afganistan arkadaşıydı. Okulda eğitimim bittikten sonra İstanbul’daki Birinci Ordu Muhabere Tamir bölüğüne gönderildim. Bölüğümüzde bir Afganistan subayı vardı. Rütbesi yüzbaşıydı. Bölüğümüzde eğitim amacıyla bulunduğundan bizden biriydi. Milli marşlarını Muhtar amcam tarafından bestelendiğini, ordu bando okulunun Muhtar amcam tarafından kurulduğunu söyleyince iyi arkadaş olmuştuk.

Afganistan ordusuna 1936 da başlatılan eğitim desteği Taliban dönemine kadar sürmüştü. Tarih tekerrür ediyor ve Türk ordusu tarafından Afganistan ordusu yeniden eğitilmeye başlanıyor. Dostluğumuzun kalıcı olması dileğiyle.

Özcan Nevres

Vatan Toprağı Kuşatılırsa

Vatan Toprağı Kuşatılırsa

Bilindiği gibi Suriye’deki Süleyman Şah türbesinin üzerinde bulunduğu toprak konaklama tesisleri Lozan anlaşması gereği Türk toprağı sayılmıştır. Cumhurbaşkanımız Işid’in terör örgütü olduğunu açıklayınca Işid hemen karşı saldırıya geçti ve ilk hedef olarak Süleyman Şah türbesinin bulunduğu yeri kuşatmak oldu. Şimdi gözler hükümetin nasıl bir tavır alacağında ve genel kurmay başkanının tutumunda. Bakalım yapılması gerekeni hemen yapacaklar mı? Şu anda tank ve komando birliklerimizin sınırda yığınak yapması gerekir. Bu o vatan toprağını korumakta kararlı olduğumuzun göstergesi olacaktır.

Esas üzerinde durulması gereken gençlerimizin vatanları için ne kadar duyarlı olduğudur. Bakın bir gencimiz ne diyor? Erol C. Bu savaş ortamında bir türbenin 36 mehmetçik tarafından korunması putperestlik değil midir? Kime ne yararı var da bu kadar değerliymiş gibi gösteriliyor ve Türkiye halkını gaza getiriyor, askerlerimizin hayatı riske sokuluyor? Buna yanıtım ise şöyle: O türbenin bulunduğu yer Türk toprağı olduğuna göre sonsuza kadar savunulmalıdır. Bizim düşmana bırakılacak bir karış toprağımız yoktur. Alın size Erol C.’dan okkalı bir yanıt: O kadar toprak meraklısıysan sen önden buyur. Sınırlarımızdaki topraklar bize yeter. Erol C. Bey,, Çivi çiviyi söker. O adacıklardan ne olur diyen AKP yüzünden adalar birer birer Yunanistan’a gidiyor. Bu gün o toprak parçası yarın tüm güneydoğu gider. Doğal olarak bunu anlamak için biraz da düşünen bir kafa gerekir. Bu yanıtımda etkilenen Bünyamin Sakin adlı bir gencimiz bakın ne diyor?  erol kardeşim sen istemiyorsan ben önden giderim sende karının etegi altına saklan kal öyle olurmu İşte iki ayrı kafa yapısı. Biri küçücük bir toprak parçası için ver kurtul diyor. Diğeri ise hudutlarımızın dışında kalmış olsa da o bizim vatanımızın bir parçası. Onu ölümüne savunmak gerekir diyor. Bu konuda iktidarın ne düşündüğünü ve ne yapacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. İnşallah teslimiyetçi bir davranışın içine girmezler.

***

Güncel konu türban. Aydın din adamları dinimizde türban diye bir örtünme tarzı yoktur diyorlar. Buna rağmen Hıristiyan rahibelerinin giyim tarzı olan türbanı halka kabul ettirmek için baş örtüsü diyorlar ve halka dayatıyorlar. Benim annem, babaannem ve anneannem de baş örtüsü takarlardı. Türbanlılar gibi başlarını lahana gibi sarmazlardı. Bu son baş örtüsü dedikleri türban atağının gerekçesi ne? Olabildiğince bozuk giden ekonominin üstünü örtmek için mi? Yaşanacak olanları halkın gözünden kaçırmak için mi? Eğer amaç bu ise kendilerini aldatmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Dostlarla sohbet ederken en çok konuşulan ne olacak bu ülkenin hali sorusudur. Ben de Tarih tekerrürden ibarettir. Demokrat Partinin son döneminde yaşananları yaşamaya başladık diyorum. Gerçi henüz o dönemde yaşananlar başlamadı ama görünen köy kılavuz istemez. Sıcak paranın akışı durmuş. Dolar bazındaki borç ödemelerde çok büyük sıkıntılar yaşanıyor. Bu ödemeler bir kez aksamayı görsün. Dış ülkelerden alınan ve dövizle ödenmesi gereken tüm alımlar durur ve yoklar dönemi başlar. Tıpkı Demokrat Parti iktidarının son dönemindeki gibi olur. Demokrat Partinin son döneminde eşya ve yiyecekler karaborsaya düşmüştü. Fiyat yükselişlerine halkın gücü yetişmez olmuştu. O günleri en güzel anlatan bir türkü var. Oy fasulye yedi buçuk lira, hem kaynasın, hem oynasın. Bu türkü o günlerde o kadar çok tutulmuştu ki halen severek okunuyor. Bu türkünün ortaya çıkmasının nedeni ise kilosu otuz beş kuruş olan fasulyenin fiyatı karaborsada yedi buçuk liraya fırlamış olmasıdır. Karaborsayı ve fiyat yükselişini durdurmak için çıkarılan Milli Korunma Kanunu amacına ulaşamamış. Fiyatların yükselişi ve karaborsa durdurulamamıştı. Bir çok küçük esnafın fasulyenin ve pirincin kilosunu hükümetin koyduğu fiyattan beş kuruş fazlasıyla sattığı için yıllarca hapis yatmalarına neden olmuştu. Belki de zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz yolda şaşırır deyimi o yıllarda gündeme oturmuştu. Zira milli korunma kanunu yürürlükte kaldığı sürece hiçbir zengin kanundan zarar görmemişti. Olanlar ise hep küçük esnafa, yani dar gelirlilere olmuştu.

İnşallah o yıllarda yaşadıklarımızı bir daha yaşamayız. Birinci Ordu Muhabere Komutanlığında genel evrak müdürüyken üst makamlara yazı yazacak birinci hamur kağıt bulamadığımız gibi iki kağıdı birbirine tutturacak toplu iğne bile bulamıyorduk. Çiftçilerimiz sabanının aşınan burnun a eklete bileceği bir demir parçasını bile bulamıyorlardı.

Özcan Nevres      ozcan.nevres@gmail.com

Orman Katliamı

Orman Katliamı

Hemen, hemen her gün gazetelerde ve televizyonlarda ormanlardan kesilen ve halen kesilmekte olan ağaçlar ile ilgili haberleri dinliyoruz ve görüyoruz. Çocukluğumda Menemen’de kış ve bahar aylarında sürekli yağmur yağardı. Kesintisiz yağan yağmur insanlara göz açtırmazdı. Evimiz kerpiçten inşa edilmiş bir binaydı. İki oda ve bir de mutfaktan oluşurdu. Yağmurun yağdığı günlerde bu üçlünün önündeki sundurmanın kiremitlerinden yağışın şiddetine göre parmak kalınlığında kesintisiz yağmur suyu akardı. Avuçlarımı tutardım o sicim gibi akan suyun altına ve akan su ile doyasıya oynardım. O yıllarda Yamanlar dağının ormanı ovaya kadar inerdi. Orman bağları mevkisindeki arazilerde neredeyse bir metreden su çıkardı. Üstelik çıkan su memba suyu kadar lezzetliydi. Bin dokuz yüz ellide Demokrat parti iktidar olduğunda ilk icraatı orman suçlarını da içine alan çok geniş kapsamlı bir af çıkarmak olmuştu. Menemenli Tarım Bakanı Profesör Şevket Raşit Hatipoğlu’nun bakan olduğu gün yayınlattığı yaş kesenin başını keserim genelgesi kaldırılmış ve adeta orman katliamının önü açılmıştı. Yamanlar dağında orman yok edildikçe ovadaki yer altı suları gittikçe derinlere kaçmıştı. On dönümlük sebze bahçemizi suladığımız üç metre derinlikteki kuyumuzun suyu bu yüzden yetersiz kalmaya başlamıştı. Bu yüzden babam bağ evimizin yanına bir artezyen kuyusu açtırmıştı. Sekiz buçuk metre derinlikteki su on altı dönüme ulaşmış olan bahçemiz için yeterliydi. Bin dokuz yüz seksenli yıllarda başlayan kuraklıktan sonra sular daha derine kaçtığı için o da yetersiz kalmıştı. Devlet Su İşleri tarafından meyve ağaçlarına su verilmediğinden dört yüz adet erik ağacımızı bir inç su veren küçük bir motorla, bahçenin sonuna kadar ulaşan bir hortumla ancak ağaçları sulaya bilmiştim. Orman katliamı devam ettiği için artık o artezyen de kurudu.

Yağmurun yağıp yağmayacağını Bozköy ormanlarının bulunduğu yere doğru bakarak anlamaya çalışırdık. Bozköy ormanları üzerinde yoğun bulutlar oluşmuşsa yağmurun yağacağını bilirdik. Ta ki Bozköy ormanı demir çelik fabrikaları tarafından yakılıncaya kadar. Güya o yangına demir çelik fabrikalarından demir yüklemiş olan tırlardan birinden ormana sıçrayan bir kıvılcım neden olmuş. İşte o orman yakıldıktan sonra oluşan kuraklık yüzünden Menemen ovasında tarla sulama kavgaları yüzünden çıkan kavgalarda insanlarımız ölmüşlerdir. N e yazık ki bu yanan orman, orman düşmanlarına yetmemiş. Şimdi de Ilıpınar ile Bozköy arasındaki ormandan ağaçlar kesiliyor ve yağmurun çocuğu olan o güzel ormanlardan biri daha yok ediliyor. Yağmur ormanın anasıdır. Orman varsa yağmur yağar sözünü aklımızdan hiçbir zaman çıkarmamalıyız.

Menemen’deki kuraklığa neden olan ormanların yok edilmesinden bir örnek de İstanbul’dan vereyim. Bin dokuz yüz elli yedi yılında Menemenli bir arkadaşımla ormanı ve suyu ile ünlü olan Sarıyer’e gittik. Ormanın içinden giden toprak yol boyunca tulumbalar vardı. Tulumbanın koluna dokunulur dokunulmaz akarından gürül, gürül su akardı. Üstelik akan su buz gibiydi ve çok da lezzetliydi. O güzelim ormanın büyük bir bölümü getirim uğruna kesilip yok edilince tulumbaların tamamı kurudu. Su zengini olan Sarıyer su fakiri oldu. Gürül, gürül akan sokak çeşmeleri akmaz oldu. Kuraklığın nedeni için bu denli acı örnekler varken İstanbul’da orman katliamı var gücüyle sürüyor. Son birkaç yıl içinde kesilen dört milyon ağacın yerine güya çok daha fazlası dikilecekti. Dikeceğiz dedikleri ağaç fidanlar dikilse ne olur? Kaldı ki dikileceğini de sanmıyorum. Dört milyondan fazla fidan nerede ve ne zaman yetiştirilecek? Bir orman fidanının ağaç olması için en az yirmi beş otuz yıl gerekiyor. İstanbul’a bu yoğun göç devam ettiği sürece o fidanlar dikilmiş olsa bile arsa elde etmek için daha büyümeden söküleceklerdir. Yazıma ünlü şairimiz Faruk Nafiz Çamlıbel’in Canavar adlı eserinden küçük bir alıntı ile son vereyim. Yağmur duası için bakınız ne diyor? Bir tarafta bebekler ağlıyor meme diye. Bir tarafta kuzular ağlıyor me diye. Eğer yağmur Allah’ın gözyaşları olsaydı. Bir anda ortalığı sele vermek kolaydı. Anlaşılacağı gibi yağmur duayla yağmaz. Orman varsa yağar.

Özcan Nevres      www.ozcannevres.com

YASAKLAR

Yasaklar

Yasaklar eğer uygulanırsa yasak olur. Eğer uygulanmıyor ise yasak kararları hükümsüz olur. Yıllar önce pitbul cinsi köpeklerin yetiştirilmesi yasaklanmıştı. Zira o köpekler çok saldırgan oldukları için çok tehlikelidirler. Peki, bu yasağa uyan var mı? Yasak uygulansa bile en az o köpekler kadar vahşi duyguları olanlar onun da kolayını buluyorlar. Pitbulları melezleştirerek genlerindeki saldırganlıklarının başka köpeklere geçmesini sağlıyorlar. Yasa tanımazın biri bir tane değil, iki tane pitbul köpek yetiştiriyor. Üstelik bunları korkusuzca sokağa sala biliyor. Oynasınlar diye sahibinin önlerine attığı terliği sahibi geri alınca köpekler de sokaktaki adamın terliğini almak için adama saldırıyorlar. Adamı köpeklerin dişlerinden zorla çekip alıyorlar. Sonuçta adam hastanelik oluyor. Ayağına yapılan ameliyatlar nedeniyle üç gün hastanede yatmak zorunda kalıyor. Bu durumda bu köpekleri besleyenin hak ettiği cezayı alması gerekmiyor mu? Gerekiyor olmasına rağmen adam serbest bırakılıyor. Köpekler için ne gibi bir işlem yapıldığı ise haberde yar almamış. Köpeklerin saldırdığı adam yine de ucuz kurtulmuş. Bu olayda ölümcül yaralar da alabilirdi.

Yasaklarla devam edelim. Her türlü kirliliğe neden olmak yasaktır. İstanbul büyükşehir belediyesine sormak gerekir. Silivri’de Boğluca ve Tuzla derelerine olabildiğince kirli atık sularını bu derelere boca etmek bu yasağın dışında mı kalıyor? Koskoca bir yaz geçti. Ağır ve iğrenç kokuların en etkili olduğu dönem yaz aylarıdır. Büyükşehir belediyesinin duyarsızlığı ve beceriksizliği yüzünden bu iğrenç kokuları doya, doya içimize sindirdik. Görünen o ki önümüzdeki yıllarda da bu kokuları içimize sindirmeye devam edeceğiz. Bu arada Silivri’nin her yanına Silivri’de tarih yazdık diye afişlerle ilan eden Sayın Özcan Işıklar’a da bir sözüm var. Eğer gerçekten tarih yazmak istiyorsanız bu iki dereyi kirlilikten kurtarın. Bu kurtuluş ise yasakların uygulanmasıyla mümkün olabilir. Gerçi en büyük kirliliğe neden olan kanalizasyon sularını arıtacak olan arıtma tesisini halen kurmayı başaramamış olan büyükşehir belediyesidir. Atık sular arıtılmadıkça Boğluca deresinde de, Tuzla deresinde de kirlilik ve bu kirlilik yüzünden o iğrenç kokular artarak devam edecektir.

Silivri’de yaşamak güzeldir. Silivri’nin her yerinde bu sloganı görebilirsiniz. Peki, gerçek öyle mi? İSKİ patlayan su borularını onarmak için açtığı çukurları onarımdan sonra öylece bırakmaktadır. Karşı komşumun su arızası giderildikten sonra PTT nin direği dibine istiflenen taşlar bir yıldan beri döşeneceği günü beklemektedir. Gerçi orada artık döşenecek taş da kalmadı. Taşlar kapanın elinde kaldı. Yaklaşık bir ay önce evimin kapısı önündeki su patlağını onardıktan sonra çıkarılan taşlar kapımın önüne istiflendi. Bu taşları yerine döşemek için neyi bekliyorlar? Ayağımın takılıp düşmemi mi? Yetmiş dokuz yaşındaki, üstelik baypas ameliyatı olan bir insanın ayağının takılıp düşmesi olağandır. Böyle bir durum yaşayacak olursam bunun İSKİ ye pahalıya mal olacağını belirtmek isterim. Öyle bir şey olursa sonucuna katlanacaklardır. Bu konuya duyarsız kalan belediye de.

Konu Boğluca deresi olunca aklıma Menemen’de yaşadığım, daha doğrusu yaşattığım bir olay geldi. Sahibi olduğum nar bahçesine motor sıkletimle gitmiştim. Giderken kupkuru olan yol dönüşümde  bir yerinde göle dönmüştü. Geç geçe bilirsen. Yüz seksen kiloluk motor sıkleti hendeklerden tek başıma geçirmek olası mı? Oralarda dolaşan biri vardı. Ona bana yardım edersen seni motor sıkletimle Menemen’e götürürüm dedim. Yardım etti. Yol kenarındaki bağın içinden geçerek yola çıktık. İlk işim Çiftçi Malları Koruma Dairesine gitmek oldu. Başkana bağ yollarını koruyamayan bir kuruluş çiftçinin malını nasıl korur dedim? Bunun tek bir çözümü var. O da sattığı suyun denetimini yapamayan sulama grubuna hak ettiği cezayı yazmaktır dedim. Sulama grubuna beş yüz bin lira ceza yazdılar. Sulama grubu başkanı çok kızmıştı. Senin artezyenlerine sayaç takacağım diyerek öfkesini dile getirmişti. Yazamazsın demiştim. Yerin on iki metre altına kadar su, maden ne varsa hepsi benimdir. On iki metreden sonrası devletindir. Bu olay belediyeye de ders oldu ve belediye göle dönen o çukuru doldurarak yolun ulaşıma açılmasını sağladı. Bu konudan yola çıkarak Silivri belediyesi de büyükşehir belediyesine ceza yazamaz mı? Yazabiliyorsa hemen yazması gerekir. Önermesi benden. Uygulaması ise belediyemizden.

Özcan Nevres            ozcan.nevres@gmail.com

Işid Olayı Ve Gerçekler

Işid Olayı Ve Düşündürdükleri
Her ne kadar hükümet yanlısı sözlü ve yazılı basında yer almıyorsa da Işid’in uyguladığı vahşeti İnternet’ten üzülerek, isyan ederek izliyoruz. Bunlar nasıl bir insanlar ki acımasızca, korkusuzca masum insanları öldürmektedirler. Bu insanların yaptıkları karşısında halen bu insanlara para ve silah desteği verenlere şaşmamak olası mı? Bir de beni şaşırtan; nasıl oluyor da koskoca Irak ordusunun askerleri bu canilerle savacağına, savaşmadan silahlarını bile bırakıp kaçabiliyorlar. Nereden baksanız Irak ordusu en az yüz bin askerden oluşmuştur. Oysa Işid’in militanları ise dokuz bin kişiden ibaret. Bu dokuz bin kişilik militan güç, modern silahlarla donatılmış olan orduyu darmadağın edebiliyor. Tehlikenin geç de olsa büyüklüğünü fark eden Amerika Ezidilerin katlini önlemek için havadan müdahale kararı alabiliyor. Oysa aynı Amerika’nın Türkmenlerin katledilmesinde kılı bile kıpırdamamıştı. Amerika’nın daha başlangıçta bunca kan dökülmeden önce harekete geçmesi gerekirdi. 
Işid tehlikesinin ne denli büyük olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yok. Nasıl İslam dünyasında fanatik Müslümanlar kâfirlerin katlini vacip görüyorlarsa Hıristiyanlarda da aynı duyguları paylaşan fanatikler var. Hıristiyan fanatik militanlar Müslümanları katletmek arzusuyla, Müslümanları katletmekte olan Işid’e destek amacıyla katılmışlardır. Onlar da Müslüman katlederek sevap kazanacaklardı. İşte en büyük tehlike buradadır. Bu katılımlar önü alınamayacak bir duruma geldiğinde bırakınız Ortadoğu’yu, tüm dünyanın başına bela olacaklardır. Türkiye bu gelişmelere her zaman sessiz kalacaktır. Yalnızca sessiz kalmayacak, el altından Işid’e desteğini sürdürecektir. Bunu Işid’ın elinde otuz dokuz esirimiz var kılıfına sokacaklardır. Aslında o esirler olmasa da Işidler AKP hükümetinin desteğini alacaklardır. Zira AKP hükümetinin ekseni din devletine doğru kaymış bulunmaktadır. Bu yüzden tüm okulları İmam-Hatip okullarına çevirme gayreti içindedirler. 
İnternet’te Facebook’da Afganistan ile ilgili iki fotoğraf vardı. Birincisi bin dokuz yüz kırklı yıllara aitti. Kadınlar Türk kadınları gibi modern giyimliler. İkinci fotoğrafta ise Afganistan kadınları kara çarşaflara bürünmüşler. Kraliyet döneminde Atatürk devrimleri örnek alınmıştı. O dönemde Türkiye’den giden çeşitli uzmanlar başarılı hizmetler yapmışlar ve Afganistan halkının sevgisini kazanmışlardı. Gidenler arasında Atatürk’ün özellikle gönderdiği biri vardı. Riyaseti cumhur Bandosu’nun şefi Girit kökenli bestekâr piyanist Muhtar Hanyalı idi. Görevi Afganistan milli marşını bestelemek, ordu bando okulunu kurmak ve bando öğretmenleri yetiştirmekti. Askerlik görevim sırasında sekiz ay Ankara’da kalmıştım. Dedemin teyzesinin oğlu olan Muhtar Hanyalı’nın evine evci çıkıyordum. Evinin salonunun bir köşesinde Türkiye Riyaseti cumhur bandosunun şeflik asası, diğer köşesinde ise Afganistan kraliyet bandosunun şeflik asası duruyordu. Salonun her yerinde Afganistan’dan getirdiği özellikle fildişinden ve sedeflerden imal edilmiş biblolar ve bir de sedef kaplamalı satranç tahtası vardı. Bana satranç tahtasını uzatarak, bu sedef kaplamalarının eklerini bul bakalım demişti. Ne elle ne de gözle ek yerini bulmak olası değildi. Uzattığı büyüteç bile ek yerini bulmama yardımcı olmamıştı. Hazır elinde büyüteç varken bir de şuna bak dedi. Bu fildişinden yapılma yedi filden oluşan bir kolye idi. Fillerin en büyüğü küçük bir bakla büyüklüğünde idi. En sondaki pirinç tanesi kadardı. Fillerin her birinin üzerinde de aynı boy sırasına göre yedi fil çizilmişti. Pirinç tanesi kadar olanın üzerine çizilmiş olan filler ancak büyüteç ile görülebiliyordu. Hele Taç mahal’in minyatür biblosu muhteşemdi. Gösterdiği tüm eserler görülmeye değerdi. Afganistan halkı bu eserleri yaratmakta çok ustadırlar. Büyük bir çoğunluğu geçimlerini küçük el sanatıyla sağlarlar diye anlatmıştı. Yengeme sormuştum. Afganistan’da dokuz yıl kaldınız. O kadar uzun bir sürede sıkılmadınız mı diye? Hiç sıkılmadım. Orası da Türkiye gibi modern bir ülkedir. Üstelik gezilip görülecek o kadar çok yer var ki demişti. Bir de şimdiki Afganistan’a bakın. İrticanın yarattığı Taliban ordusu yüzünden ölümle burun buruna yaşanan bir ülke olmuş. Şayet buna yaşamak denirse. 
Ülkemizde huzur içinde yaşamak istiyorsak Atatürk devrimlerine sımsıkı sarılmamız gerekir. Aksi halde Afganistan halkının içine düştüğü duruma düşeriz.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gnail.com

CHP de Kongre Sonrası

CHP de Kongre Sonrası

CHP de kongre yapıldı. Ak mı kara mı heyecanı sona erdi. Seçilenler seçilemeyenlere tepeden bakmamaları, onların incitilmemesi gereken süreç başlamış oldu. Böyle bir süreci başlata bilecekler mi? Yoksa geçmişteki gibi rakipler dışlanacaklar mı? Örneğin CHP tabanında hit olmuş olan Muharrem İnce’ye partide yeni bir görev verilecek mi? Geçtiğimiz kongrede kararı delegeler değil de tabandakiler vermiş olsaydı, Muharrem İnce’yi hiçbir güç tutamazdı. Muharrem İnce’yi sevsek de sevmesek de onun taban tarafından çok sevildiğini, dışlandığı takdirde CHP nin çok şeyler kaybedeceğini seçilenlerin bilmeleri gerekir. Silivri’de olduğu gibi. Kim ne derse desin eski belediye başkanı ve eski CHP ilçe başkanı Selami Değirmenci’nin Silivrili seçmenler üzerindeki ağırlığını kimse inkâr edemez.

Yaklaşık on beş yıl önce CHP hizip yüzünden ilçe örgütü partiye başkan seçemiyordu. Delegelerin tüm çabaları Selami Değirmenci’nin olmadığı bir yönetim kurmaktı. Bu yüzden Selami Değirmenci’yi sürekli dışladılar. Halen de dışlamaya çalışıyorlar. Yaklaşık sekiz buçuk yıl önceki yerel yönetimler seçiminde CHP den dışlanan Selami Değirmenci Kendisini CHP lilerer kabul ettiremeyince çok büyük bir hata yaptı. Belediye başkanlığına bağımsız aday olacağına Genç Partiden aday oldu. Buna rağmen umulmayacak kadar çok oy almıştı. Eğer adaylığını Genç Partiden değil de bağımsız olarak koymuş olsaydı o seçimin kazananı Selami Değirmenci olacaktı. Daha sonra tekrar CHP ye dönüş yapmak isteyenSelami Değirmenci’nin önüne çok engeller koydular. O yılmadı. Uğraşısını sürdürdü ve tekrar CHP ye üye olmayı başardı. Yaklaşık dört buçuk yıl önceki yerel yönetimler seçiminde Sayın Özcan Işıklar’ı bütün gücüyle destekledi ve kazanmasını sağladı. Geçtiğimiz seçimde de, her zamanki gibi CHP den dışlanılması sürdüğü halde o yine tüm gücüyle CHP ye destek vermeyi sürdürdü. On ay sonra milletvekili seçimi olacak. O seçimde de Selami Değirmenci milletvekilliğine yine aday olacak. İnşallah yine veto yemez de CHP için başarılı çalışmalarını sürdürmeye devam eder. Her siyasetçinin dilediği yere aday olma hakkı vardır. Kazansa da kaybetse de teşkilattaki ağırlığının aynen sürmesi gerekir. Aday olanlar kazanamadıkları için parti içinde dışlanacak olurlarsa veya kazanamayanlar küserlerse CHP bundan kazançlı çıkmayacak, aksine çok şeyler kaybedecektir.

***

Yaz sezonu bitti. Her cumartesi ve Pazar günleri tıklım, tıklım dolan sahil tamamen sessizliğe gömülmüş durumda. Arabalarını sahile çok yakın yerlerde park etmek isteyen, bu yüzden kentimizin yerleşik sakinleri ile sürekli hır çıkaran saygısız magandalardan kurtulmuş bulunmaktayız. Deniz mevsimi süresince sahilin sakinleri olarak cumartesi ve Pazar günleri arabamızı evimizin önünde park etmiş olduğumuz yerden çıkarmıyoruz. Çıkardığımız takdirde boşalan yere girmeye kalkan magandayla veya magandalarla tartışmak zorunda kalıyoruz. Hani yavuz hırsız ev sahibini bastırır derler ya. İşte aynen öyle oluyor. Evinizin önündeki sokak babanızın malı mı diyorlar. Elbet de evimizin önüne arabamızı koymak hakkımız. Zira kaldırım ve yol masraflarını biz ödüyoruz.

Arabalarını sokaklarımıza bırakanlar alarm cihazlarını da kapatmadıklarından her taraftan yükselen tiz alarm seslerinden olabildiğince rahatsız oluyoruz. Bir seferinde durumu polise bildirdik. Çekiciyle geldiler. Arabanın plakasını defalarca anons etmelerine rağmen sahibi gelip arabası ile ilgilenmedi. Arabayı çekiciyle alıp götürdüler. Akşamüstü arabanın sahibi geldi. Deli gibi dolanıp arabasını arıyor. Eğer arabanızı arıyorsanız, arabanızı trafik polisinin çekicisiyle alıp götürdüler. Çekilen arabaların konuldukları parktan gidip alabilirsiniz dedim. Çok sevindi ve Allah’ıma bin şükür, ben de çalındığını zannetmiştim dedi. Bu durum daha başkalarının da başına gelmiş olacak ki bu yıl alarm sirenleriyle hiç rahatsız edilmedik. Sahilde böyle durumlarla bir daha karşılaşmamamız için gerekli düzenlemeler belediye tarafından yapılmalıdır. Bu yapılırsa dışarıdan gelenler darıltılmazlar. Yerleşik olnlar da rahatsız edilmezler.

Özcan Nevres     ozcan.nevresqgmail.com

CHP de Kurultaya Doğru

CHP de Kurultaya Doğru
CHP de Cumhurbaşkanı seçiminde uğranılan hezimetin ardından genel başkanın istifasını isteyenleri susturmak için hemen kurultayı toplama kararı alındı. En cahil insana dahi hezimetin nedeni sorulacak olsa alınacak yanıt seçmenin tanımadığı bir adayı gösterdiklerinden diyecektir. Başarılı bir seçim için CHP ve MHP seçmeninin desteğini alabilecek aday göstereceklerdi. Örneğin CHP de Emine Ülker Tarhan, MHP de ise Meral Akşener olabilirdi. İlk oylamada hangisi daha çok oy almış ise o partinin adayını destekleyerek ikinci turda oylamanın galibi olabilirlerdi. Bunu yapmamak çok büyük bir hata olmasına rağmen iki partinin yöneticileri faturayı kendilerine değil de seçmenlere kestiler. 
Gelelim üç gün sonra yapılacak olan kurultaya…. Kurultayda iki aday var. Birincisi Sayın Kılıçdaroğlu, ikincisi ise Sayın Muharrem İnce. CHP rahmetli Bülent Ecevit’in genel başkanlığı sona erdikten sonra hep yanlışlıklarla dolu yönetilmiştir. Politikasını fanatik dincilerden oy alabileceği tezi üzerine kurdular. Oysa çok büyük değer verdikleri fanatik dincilerin oy oranı yüzde onu bile bulmaz. Bu oylar kemikleşmiş oylardır. Her zaman dinsizlikle itham ettikleri CHP ye kesinlikle oy vermezler. Bu oyları da almamız gerekir diyenler bu yanılgılarının bedelini sosyal demokratları küstürerek ödediler. Bu kurultayda seçilecek olanlar geçmişe, Ecevit dönemine baksınlar. Ecevit oy patlamasını dincilere tavizler vererek sağlamamıştı. Sosyal demokratlığın ne olduğunu, iktidar olduğu takdirde neler yapacağını, yeni projeleri ile anlatmıştı. O hiçbir şekilde devletçiliği yok saymamış, özelleştirmelerden söz etmemişti. Hep köykentleri ve kooperatifçiliği, yani devletçiliği savunmuştu. Daha sonra özelleştirmecilerin dümen suyuna giren CHP yöneticileri özelleştirmelere destek vererek sosyal demokratları gücendirmişlerdi. Yeni seçilecek olanlar yeni CHP den söz edeceklerse kendilerine Ecevit’in yaptıklarını örnek almalıdırlar. 
Ben sosyal demokrat kavramını sahiplenen biri olarak Muharrem İnce’yi çok beğeniyordum. Ta ki mecliste türbanlı milletvekili de olmalıdır sözlerini söylediği ana kadar. Muharrem İnce seçilse bile CHP de hiçbir şeyin değişmeyeceği kanısına vardım. Kendi türbanlı kardeşini meclise sokmayı tasarladığı için mi bunu söylediğini bilemem. Öyle bir düşüncesi olabilir de, olamaz da. Türbanlı kesime şirin görünmek için de söylemiş olabilir. Bu konuda Sayın İnce’ye söylemek istediğim sizin bu söyleminizden sonra, yıllardan beri kerhen de olsa CHP ye oy vermeye devam etmiştim. Bundan böyle türbanı savunan CHP ye kerhen bile oy vermeyeceğim. Ben Atatürk Türkiye’sinde doğdum. Atatürk’e yakışan bir Türkiye’de son nefesimi vermek isterim. Eğer bir parti lideri çıkıp da biz Atatürk’ün altı oklu umdelerinin tümüne sahip çıkacağız ve o umdedekileri harfiyen uygulayacağız derse oyum o partiye anamın ak sütü gibi helal olsun. Sosyal demokratım diyen siyasetçilerin ekonomisi az gelişmiş ülkelerde ekonominin lokomotifinin devlet olduğunu bilmeleri gerekir. Eğer CHP dönemindeki gibi büyük bir kalkınma hamlesi gerçekleştirmek istiyorlarsa bu ilkeyi unutmamaları gerekir. 
Genel seçime kadar çok az bir zaman kalmış olsa da CHP nin siyaset okulları açıp partiye gönül vermiş olanları eğitmesi gerekir. Konuştuğu, partisinin ilkelerini anlattığı her konuşmasında, konuşmasını tamamladığında lütfettiniz, beni dinlediniz. Şimdi siz konuşun biz dinleyelim. Aklınızda olan her şeyi sorabilirsiniz diyebilmeli. Çağrılı olduğum CHP de konuşmacı Sayın Rıdvan Budak idi. Salon tarım işi yapanlar tarafından tıklım tıklım doldurulmuştu. Onların sorunları tarımda yaşadıkları olumsuzluklardı. Oysa Rıdvan Budak işçi haklarından girdi. Yaklaşık iki saat hep işçi haklarından söz etti ve söylevini işçi haklarıyla noktaladı. Böyle bir durumdan sonra hadi bakalım. O çiftçilerden oy iste. Adama demezler mi sana savunduğun işçiler oy versin. Siyaset hata yapmayı kaldırmaz. Bu nedenle Halkçı Parti ilçe başkanı iken Menemen’e gelen milletvekili adaylarına önce konuşma yapacakları yer hakkında yeterli bilgi verirdim. Gideceğimiz köylerde kesinlikle işçi haklarından söz etmeyeceksiniz. Pamukçuluktan, hayvancılıktan, ve bağcılıktan başka söz etmeyeceksiniz. Dağ köylerinde ise ormandan ve hayvancılıktan başka hiçbir konuya değinmeyeceksiniz derdim. Verdiğim bu taktikler sayesinde Halkçı Parti en çok oy alan parti olmuştu. Menemen’de Halkçı Parti 9989 oy ile birinci, ANAP 6500 oy ile ikinci, MDP ise 3500 oy ile üçüncü olmuştu. 
Özcan Nevres ozcan.nevres.@gmail.com

BİR ANI

Bir Anı
İzmir Karşıyaka’da ESHOT sokağında açtığım dükkânımın karşısındaki dairede oturan Astsubay Burhan Bey ile her gece Bostanlı’ya kadar yürür, birkaç çay içtikten sonra geri dönerdik. Bu sayede her gece en az beş kilometre yol yürürdük. Yine bir gece Bostanlı’ya gittiğimizde Menemenli bir arkadaşın davet ettiği masaya oturmuştuk. O sırada İzmirli sürücülerin korkulu rüyası Motorcu lakaplı trafik polisi de geldi. Onu tanıyan arkadaşımız onu da masamıza davet etti. Sohbet koyulaştığında Galip Bey size neden motorcu diyorlar diye sordum. Ben Türkiye genelinde kuyuda motor gösterisi yapabilen iki kişiden biriyim. Gösteriye yüzüne bayrak örtüp devam eden tek kişiyim. O yüzden bana Motorcu Galip derler dedi. Bir soru daha dedim. Sizin için onun önünden uçan bir kuş bile kaçamaz diyorlar. Söyledikleri doğru mu? Evet, doğru dedi. Peki, sizden kaçıp kurtulmayı başaran kimse olmadı mı? Evet oldu. O da motor sıkletli biriydi dedi. İşte o kaçan biri bendim deyince, şimdi de ben sorayım, o gün nereye saklanıp da benden kurtuldun dedi?
Çınarlı Araç Muayene İstasyonunda motor sıkletimin tescil işlerini ve fenni muayenesini yaptırdıktan sonra ruhsatımı, plakamı ve diğer evrakları aldıktan sonra gömleğimin içine yerleştirip Menemen’e gitmek üzere yola çıktım. Tantanları geçip Naldöken’de ilerlerken aynadan sizin geldiğinizi gördüm. Motor sıkletimin plakasız olduğunu görmeniz için hız kestim. Motor sıkletimin plakasız olduğunu gördüğünüzde hızlanıp önümü kesmeye niyetlendiniz. Ben de hızımı arttırdım. Sizin kullandığınız motor sıklet o günün en iyi motor sıkleti olduğu halde benim çift silindirli motor sıkletim kadar hızlı değildi. Hızla Karşıyaka’ya saptım. Aradaki mesafeyi fazla açmamaya dikkat ederek Bostanlı’ya doğru ilerledim. Oradan Şemikler’e giden caddeye girdim. Az sonra bir ara sokağa saptım. Adım, adım bir kovalama başlamıştı. Tekrar caddeye çıktım. Hemzemin geçit kapalıysa ne yaparım diye düşünürken geçidin açık olduğunu gördüm. Hızla yoluma devam ettim. Çanakkale yolunu da hızla geçip çok sert bir dönüş yaparak eski Menemen yoluna saptım ve yüz metre kadar gittikten sonra durdum. Siz Bergama yolunu benim kadar hızlı geçemediğiniz için benim eski Menemen yoluna saptığımı göremediniz. Hızla Örnekköy yoluna girdiniz. Beni göremeyince geri dönersiniz diye bekledim ama dönmediniz. Dönseydiniz Harmandalı yoluna sapıp artık patikaya dönüşmüş olan eski Menemen yoluna girecektim. Orada iyi bir gösteri yaparak gözden kaybolacaktım. Siz nasıl ki kaçanın kim olduğunu merak ettiyseniz ben de Örnekköy yolundan nereye kadar gittiğinizi merak ediyordum.
Ben seni her ne olursa olsun yakalama kararındaydım. O yüzden çok büyük bir hızla Örnekköy’ü geçtim. O yolun devamı sanatoryuma gider ve orada son bulur. Her ne kadar Karagöl’e kadar yola benzer bir yol olsa da o yolda motor sıklet kullanılamaz. Tek umudum seni orada kıstırmaktı. Sanatoryuma vardığımda orada bulunanlara buradan bir motor sıkletli geçti mi diye sorduğumda hayır dediler. Emin misiniz diye sorduğumda evet eminiz dediler. O günden bu yana o kovalamaca hep aklıma takılır durur. Bu adam nereye kayboldu diye. Nerden bilirdim o hızla eski Menemen yoluna saptığınızı? Halen motor sıkletiniz var mı diye sorduğunda var ama tek silindirli olduğundan o günkü gibi bir oyuna girmem olası değil dedim. Daha sonra Menemen Bölge Trafiğine amir olan Baş komiser Galip Eren Bey ile iyi bir dostluğumuz olmuştu.
Babam yanıma geldiğinde çok öfkeliydi. Bölge trafiği traktörümüze ve römorkumuza el koydu. Bölge trafiğinin bahçesine koydular. Ehliyetim olmadığı için de bana vermiyorlar dedi. Römorka sinyalizasyon yaptıramadan alamazsın dediler. Tamam dedim, hallederiz. Bölge trafiğine gittim. Galip Beyin odasına girdim. Tokalaştıktan sonra bu defa çay iç.meye değil, iş yapmaya geldim dedim. Hayrola ne işi dedi? Babamın traktörünü römorkuyla birlikte kapatmışsınız dediğimde o traktör sizin mi diye sordu? Evet bizim deyince peki sana traktörü verdiğimde sinyalizasyonunu yaptıracak mısınız diye sordu? Evet dedim. Doğruca oto elektrikçisi Hüseyin Ustaya götürüp bırakacağım. Traktörün de römorkun da tüm eksiklikleri tamamlanınca alacağız. Babam ile pazarlığım böyle. Tamam, al git. Sana güveniyorum dedi. Cezası ne ise onu ödeyeyim dediğimde ceza yok. Bizim amacımız ceza yazmak değil araçları trafiğe uygun hale getirilmesini sağlamak dedi.
Yine bir gün trafik amirliğine gittim. Galip Beye sizden bir ricam olacak. Babam her gün sabah yedide Karadayı’nın fabrikasının karşısından amele alıyor. Gözleri iyi görmediğinden kaza yapabilir. Bir sürü insanın canının yanmaması için onun traktör kullanmasını önlememiz gerekiyor. Dün asfalt yola öyle bir çıkış yaptı ki kamyon sürücüsünün refleksi zayıf olsaydı o kamyonun altında parçalanacaktı. Siz her sabah bir ekip gönderip babama ceza yazdırırsanız traktör kullanmaktan vazgeçirtebiliriz dedim. Tamam dedi ve dediğimi uyguladılar. Her sabah ceza yazmalarına rağmen babam traktör kullanmaktan vazgeçmedi. Yine amirliğe gittim. Babam traktör kullanmaktan vazgeçmeyecek. Cezalar yüzünden kahrından ölecek. Bu yüzden ceza işine son verelim dedim. Ödemeden kısa bir süre daha traktör kullanmaya devam etti. Sağlığı iyice kötüleştiğinde benden buraya kadar deyip taraktörü bize bıraktı. Ne yazık ki kısa bir zaman sonra yaşamını yitirdi.
Özcan nevres