APARTMANDA CİNAYET

APARTMANDA CİNAYET

Oturduğum dairenin altındaki dairede dul bir bayan oturuyordu. Oldukça sessiz, inzivaya çekilmiş bir insanın havası vardı onda. Apartmanda oturanların hiç biriyle selamlaştığı bile yoktu. Uzun boylu, iyi giyimli biri kapısının zilini çalıyordu. Adama merakla baktım. O ise beni görmezlikten geldi.   Evimin kapısını açıp içeri girdiğimde meraktan çatlayacak gibiydim. Kimdi bu iyi giyimli adam. Sürekli kapı ziline bastığı rağmen neden kapı açılmıyordu. Oysa bu saatlerde o hanımın evde olması kesindi. Az sonra kadının sesini duyduğumda merakla dinlemeye başladım. Kadın içeriden,

Sen ne yapışkan adamsın be? Sana seninle görüşmek istemediğimi söylüyorum. Sense orada çakılıp kaldın. Bir türlü defolup gitmiyorsun.

Seninle konuşmadan hiçbir yere gitmem.

İkimizde apartmanda oturanlara rezil olacağız.

Olursak olalım. Seninle konuşmak için her türlü rezilliğe katlanırım.

Bak şimdi polis çağıracağım.

Çağırırsan çağır. Beni asacak halleri yok ya. Ben de onlara geçmişimizi anlatırım, olur biter.

İnkâr ederim.

Bende o beraberliğimizin resimleri var. Resimleri nasıl inkâr edersin.

Montaj derim.

Montaj olmadığını polis çok kolay anlar. Kapıyı öyle zorlayıp durma. İçeri girersen öldürürüm. Sakın öyle bir delilik yapma. Sana kaç defa söyleyeceğim, zorla güzellik olmaz diye.

Zaten buraya uğruna ölmek için geldim. Hadi aç kapıyı da içeri gireyim. Senin elinden ölmek bile kim bilir ne kadar güzeldir. Hadi yeter bu kadar nazlandığın, aç şu kapıyı.

Açmayacağım. Hadi artık defol git.

Kapıyı kırdırma bana.

Öf…. be, şimdi camı açıp imdat diye bağıracağım. Sen ne laf anlamaz adamsın be? Bu kez adam kapıyı tekmelemeye başladı. Burası dağ başı mı be deyip, alt kata inip adama haddini bildirmeyi düşündüm. Ya silahlıysa? Komşularımızın üzerlerine sanki ölü toprağı serpilmişti. Kimsede tık yok. Ah bir silahım olsaydı, dayardım silahı göğsüne, defol git derdim ona. Senin bizleri rahatsız etmeye hakkın yok. Bak o hanım da senin zorbalığından rahatsız. Polise telefon etmeyi düşündüm. Polis gelinceye kadar giderse, bu kez polise ben ne derim? Kadın,

Benim kapıma kimse gelmedi derse ne yaparım? Kapının açıldığını fark edince nasıl heyecanlandığımı anlatamam. Demek kadın adamın içeri girmesine izin verdi. Hay Allah kahretsin be, bende o kadını dürüst ve namuslu bir kadın olarak bellemiştim. Desene sarı samanın altından sarı su yürütenin biriymiş. Tam kapımı kapatıp içeri girecektim ki, kadının yalvaran bir sesle dama,

Ne olur ısrar etme, seninle bir kez yatmakla ne kadar hata ettiğimi biliyorum. Ne olur benden aynı hatayı bir daha yapmamı isteme.

Bırak zırlamayı da aç şu emniyet zincirini.

Açmayacağım işte, kapıyı aralamamın nedeni, beni ne denli perişan ettiğini görmen içindi. Ne olur git artık. Seninle bir daha yatmaktansa ölmeyi tercih ederim.

Bu son olacak. Sana söz veriyorum. Bir daha seni rahatsız etmeyeceğim.

Daha önce de aynı şeyi söylemiştin. Çat diye bir ses geldi. Tamam dedim, kadın emniyet zincirini açıp adamı içeri aldı. İçeri girip kapımı kapattım. Ah ulan ah, madem onu evine alacaktın, bu kadar uzun tartışmanın ne alemi vardı. Be kadın sen ne yüzle bakacaksın bu apartmandaki bunca insanın yüzüne. Gazetemi açıp okumaya başladım. Bu kez de alt kattan çığlık sesleri gelmeye başladı. Hemen kalkıp kapıyı açtım. Sesleri daha net duymaya başladım. Kadın ağlayarak yalvarıyordu. Ne olur git buradan. Yalvarıyorum sana, ne olur dokunmabana. Zorla güzellik olur mu? Tokat sesleri duymaya başladığımda kapıyı kapatıp hızla telefonun yanına gittim. Polisi aradım. Benim altımdaki dairenin kapısını zorlayarak içeri giren bir zorba, kadını feci şekilde dövüyor. Belki de kadını öldürecek dedim. Adresi istediler. Adresi verdikten sonra telefonu kapatıp yine kapıya gittim. Tam kapıyı açıp alt katta olup bitenleri anlamaya çalışacaktım, bom, bom diye üç kez patlayan silahın sesiyle donup kaldım. Kapıyı açtığımda, ayak sesleri duydum. Koşarak aşağı iniyordu. Aşağıya inip inmemekte karar vermeye çalışırken, komşularımın kapılarının açıldığını fark ettim. Yukarıdan sesler geliyordu. Bu patlama neydi böyle diye biri birlerine soruyorlardı. Aşağı inenler olduğunu fark ettiğimde, hemen ayakkabılarımı giyip hızla alt kata indim. Amacım olanları herkesten önce öğrenmekti. Kapı aralığından baktığımda, komşumun kanlar içinde yattığını gördüm. Donup kaldım. Ne içeri girmeye cesaret ediyordum ne de geri dönmeye niyetim vardı. Üst kattaki komşular yanıma geldiler.

Ne oluyor böyle? Neydi o silah sesleri? Olanları onlara anlatırken polisler geldiler.

Maalesef geç kaldınız dedim polislere. Komiser,

Bize telefon eden kimdi diye sorduğunda,

Ben aradım sizleri dedim. Komiser aralık kapıyı ittiğinde, yerde kanlar içinde yatan kadını gördü. Polisler içeri girip kadının şah damarına dokundular. Polisin biri,

Komiserim, bu kadın ölmüş, atar damarında hiç hareket yok Komiser,

Bizi arayan o adamı getirin buraya. Ayrıca olayın başka şahitlerinin olup olmadığını araştırın dedi.  Polis, in çağrısıyla içeri girdim. Diğer komşularım hiçbir şey görmediklerini ve sadece silah seslerini duyduklarını söylediler. Komiser,

Bu kadını kimin öldürdüğünü biliyor musun diye sordu. Adamı gördüğümü fakat tanımadığımı söyledim.

Daha önce o adamı hiç görmüş müydün? Hayır gördüğümü sanmıyorum. Gerçi ben evime çıkarken adamın sırtı bana dönüktü. Bu yüzden yüzünü göremedim.

Bu apartmanda oturanlardan biri olabilir mi?

Hayır efendim. Bu apartmandakileri sırtı dönük olsa bile tanırım.

Sen bu dairenin üstünde oturduğunu söylemiştin değil mi?

Evet komiserim.

Bu beyefendinin kimlik tespitini yapın. Karakola götürün. Dönerken de parmak izi uzmanını getirin. Parmak izi ve delil tespitinden sonra ifadesini alırız. Polis memuru,

Emredersiniz komiserim dedikten sonra bana,

Hadi bakalım beraber karakola gideceğiz dedi.

İzin verirseniz evimden ceketimi alayım dedim.

Peki al gel bekliyorum seni dedi. Hemen evime çıkıp ceketimi giydim. Aşağı indim. Polis memuruyla apartmandan çıktık. Polis arabasına binip karakola gittik. Görevli memura,

Bu adam bir cinayet tanığı ama belki de sanıktır. Sakın onun karakoldan ayrılmasına izin vermeyin dedi. Hoppala bu da ne oluyor. Ben tanık mıyım, yoksa sanık mı? Gösterilen yere geçip oturdum ve apartmanımıza giden ekibin geri dönmesini beklemeye başladım.

***

Karakoldaki bekleyişim çok uzun sürdü. Ne bitmez tükenmez bir parmak izi ve delil toplama işiymiş bu diyordum kendi kendime. Neyse işlerini bitirmiş olacaklar ki geri döndüler. Baş komiser,

Götürün bu adamı ifadesini alın dedi. Beni karakolun arka tarafındaki odaya aldılar. Odada asık suratlı bir polis vardı. Beni odaya götüren polis cinayeti anlattı ona. İkimizi baş başa bırakıp geri döndü. Asık suratlı polis,

Otur dedi sert bir ifadeyle ve masanın yanı başındaki sandalyeyi gösterdi. Oturdum ve sorgu başladı.

Adınız?

Nusret efendim.

Soyadınız?

Gevenci efendim.

Ulan kes şu efendimi. Efendiler kalem odasında. Ne soruyorsam ona yanıt ver.

Peki efendim.

Ulan şimdi alırım seni ayaklarımın altına. Ne efendisi ulan, sen benimle dalga mı geçiyorsun?

Estağfurullah ef…. Hemen kendimi toparlayıp kelimeyi yarıda kestim.

Nerede oturuyorsun? Cinayetin işlendiği apartmanda.

Ulan amma adama çattık be. Ulan senin evinin adresi yok mu? Adres olarak Cinayet Mahallesi Cinayet Sokak, cinayet apartmanı mı yazacağım. Ulan sen beni deli etmek için mi geldin buraya?

Hayır ef….. Hay Allah, az daha ağzımdan yine o kelime çıkacaktı.

Hadi ne geveleyip duruyorsun? Adresi söyle de yazayım.

Karataş Mahallesi, 241 sokak meraklı apartmanı no 2 daire 2

Anlat bakalım ne gördün?

Anlatayım efendim.

Kes ulan efendimi. Ne laf anlamaz adamsın sen be. Her dediğinin yarısı efendim. Yeter ulan!! Hadi ne gördüysen anlat. Duyduklarımı ve gördüklerimi anlattım. Tamam, yeter anlattıkların. İfademle ilgili tutanağı imzalatıp hadi git diyeceğini ümit ediyordum. Heyhat…. Öyle bir belaya çatmışım ki anlatmam olası değil.

Peki bu kadını senin öldürmediğini nereden bilelim. Belki de sen öldürmüşsündür. Sonra da suçu başkasına atmak için bize telefon etmişsindir dediğinde sanki tepemden aşağıya bir kova soğuk su dökmüşlerdi.

Aman memur bey, adam öldürmek kim, ben kim? Deyince kıyamet koptu.

Hem zavallı kadını öldürdün, hem de burada masum rolü oynuyorsun.

İnanın memur bey onu ben öldürmedim.

Onu öldürmediğini kanıtlayacak tanığın var mı? Tepem attı. Ne olacaksa olsun deyip dikleni verdim.

Peki, sizin tanığınız var mı benim öldürdüğüme dair?

Ne tanığı?

O kadını benim öldürdüğüme dair tanıklık yapacak her hangi biri.

Yok, ama bulacağız elbette. Polis öfkeyle kalkıp komiserin odasına yöneldiğinde,

Peşimden gel diye bağırdı. Arkasından yürüdüm. Komiserin odasına girdiğimizde,

Komiserim, ben bu adamdan şüphelendim. O kadını bu adam öldürmesin? Komiser,

Olabilir dedi.

Peki, bu adamı ne yapalım şimdi?

At içeri. Hemen ceplerimde ne varsa boşalttılar. Kemerimi de çıkarttılar. Bodrum katta küf kokan, penceresi dahi olmayan bir odaya kapattılar beni. Düşük vatlı bir lamba ile odanın aydınlanmasını yeterli görmüşler. Gözlerim karanlığa alışınca oturacak bir iskemle aradım. Oda dört duvar. Ne bir sandalye ne de üzerinde oturula bilecek başka bir şey var. O daracık odada gezinmekten başka çarem yoktu. Şayet buna gezinme denile biliniyorsa? İkinci adımda karşımda duvar. Aldı beni bir korku. Ya beni burada on, on beş gün tutarlarsa? Ne olur benim halim diyordum? Her iki adımda bir kafamı yumrukladım. Al sana, al sana dedim. Sana ne elin adamının zamparalığından? Sana ne el âlemin kadınından? Bir kez dahi görüşmüşlüğün, konuşmuşluğun yoktu o kadınla. Aldın mı şimdi başına belayı, hem de en püsküllüsünü? Dinlenmek için rutubetin az olduğu bir yer aradım, yere çöküp sırtımı dayamak için. Her taraf aynıydı. Çaresiz rast gele çöküp sırtımı duvara dayadım. Duvar nemli olduğundan buz gibiydi. Duvarın soğukluğuna aldırmadım. Biraz kestirmişim galiba. Kapının gıcırtıyla açılması üzerine hemen ayağa kalkmak istedim. Bacaklarım öylesine uyuşmuş ki kalkmam olası değil. Kapıyı açan polis,

Ne o hemşehrim, burayı çok mu beğendin de çıkmak için yerinden bile kıpırdamıyorsun?

Bacaklarım uyuştu da kalkamıyorum.

Hadi, hadi kalk bakalım. Seninle uğraşacak vaktim yok. Duvardan destek alarak kalkmaya çalıştım. Kalkmam olası değil. Birkaç kez kalkmayı denedim. Her defasında kıç üstü düştüm. Gelip kolumdan tutup kalkmama yardım etti. Hani yaşım ilerlemiş olamasa belki de dövecek beni. Ayağa kalktıktan sonra topallaya, topallaya polisin peşi sıra gittim. Komiserin odasına girince komiser,

Hadi geçmiş olsun. Dua et ki katil kendiliğinden gelip teslim oldu. Yoksa elimizden çekeceğin vardı. Bende tartışacak hal kalmamıştı. Bir an önce bu baş belası yerden kurtulmak için,

Sağol komiserim, sayenizde oldu. Artık gide bilir miyim?

Tabi gide bilirsin. Önce emanetlerini al, aldığına dair evraka imzanı at dedi. Emanetlerimi alıp hemen imzayı bastım. Bacaklarımdaki ağrılara aldırmadan koşarcasına caddeye fırladım. Ara sıra dönüp arkama bakıyordum. Ne olur ne olmaz. Bıraktıklarına pişman olup tekrar geri götürecekler diye ödüm kopuyordu. Neyse evime sağ salim vardım. Bir daha meraklanmak mı? Asla… Komşularımın razı olacaklarını bilsem apartmanın adını bile değiştireceğim. Yeni adını Bana ne koyacaktım. Bundan böyle ne görürsem göreyim, komşularımın aynısını yapıp hiçbir şey görmedim diyeceğim. 25-03-2000

Özcan NEVRES

 

 

 

 

 

AH BİR BÜYÜSEYDİM

 

Ah bir büyüseydim

Neriman ile söyleşiyorduk. Neriman,

Hadi ben kör talih yüzünden bir hayat kadını oldum. Peki sen neden evlenip bir yuva kurmak istemiyorsun. Yuva kurmaktan seni korkutan ne?

Bilmiyorum dedim. Hayat öylesine girift ki, bazen yaşamayı bile gereksiz görür oluyorum. Nedense kolay sevemedim. Sevebilecek olduğumu ailem kabul etmedi. Sonunda benim mutsuzluk denizinde boğulmama neden oldular. Çok ama çok sevdiğim bir kız vardı. Ailem onu istemedi. Sonrada istemediğim, sevemeyeceğim bir kızla evlendirildim. Üç ay sürdü evliliğim. O üç ayda yaşamım zehir olmuştu. Sonunda evimi terk edip buralara geldim. Buraya gelmekle mutlu olabildim mi? Kocaman bir hayır. Keşke, keşke askerliğim sırasında ailemi dinlememiş olsaydım. Belki o zaman bu mutsuzluk denizinde boğulmazdım. Sana hayat hikayemi anlatsam sıkılır mısın?

Ne demek sıkılırım. Çok da memnun olurum.

Ne olur sözümü kesmeden dinle. Anlatacaklarım bittikten sonra nerede yanlış yaptığımızı tartışırız. Seni de hayat kadını yapan mutlaka bir yanlışlık bir yanılma vardır.

Çok haklısın. Başıma ne geldiyse yaptığım hatadan geldi. Hayat hikayeni önce sen anlat. Senden sonra ben kendi hayat hikayemi anlatırım.

***

Bağımızı ikiye bölen ana kanalda kadın kahkahaları yükselince hemen yerimden fırlayıp ana kanala koştum. Sulama kanalındaki suya aldırmadan kanalın içine atladım. Ayrık otlarına tutunarak ana kanalın üzerine çıktım. Komşularımızın kızları nereden bulmuşlarsa branda bezinden yapılmış bir sandala binmişler, akıntıya doğru kürek çekiyorlardı. Tek küreğin gücü bu akıntıya yetmiyordu. Kızlardan ikisi suya atlayıp itmeye çalıştılar ama olmadı. Akıntıyla baş edemeyince sandaldan inip sandalla birlikte kanalın üzerine çıktılar.İlerideki kanal taksimat yerinde yine sandala doluşup şarkılar söyleyerek önümden geçtiler. Kayıkla yaptıkları geziye canım gitmişti. Yıllarca o kayığın hayaliyle yaşamıştım. Henüz sekiz yaşındaydım. Kızların yarı çıplak vücutları beni ilgilendirmiyordu ama nedense ileriki yıllarda, cinselliğimin başlamasından sonra, benden büyük kızların tombul bacakları gözlerimin önünden gitmez oldu. O yıllarda hayallerimi süsleyen o mavi brandadan yapılmış olan kayıktı. Zamanla branda bezinin bal mumu ile su geçirmez hale geldiğini öğrenmiştim ama, kayığın iskeletini yapacak olanağım yoktu. Yaptıracak param da yoktu. Ah bir büyüsem. Kazanacağım ilk parayla o kayıktan çok daha iyisini alacaktım.

Evimizin avlusunda duran çamaşır yıkama teknesini kayık olarak kullana bilir miydim? İçine oturup denedim. İçine rahatça sığıyordum. Tek sorun beni suda taşıyıp taşımayacağında kalıyordu. Henüz yüzme bilmiyordum. Tekne devrili verirse suda boğulmam kaçınılmazdı. Sulama sezonu hız kestiğinde kanaldaki su azalıyor ve boyumu geçmez oluyordu. Yüzmeyi öğrenmeye azmetmiştim. Sabahtan akşama kadar sudan çıkmaz olmuştum. Önce ciğerlerimi hava ile doldurduktan sonra suyun üzerinde kalabildiğimi keşfettim. Bu bana cesaret vermişti. Kanalın bir yanından diğer yanına kulaç atarak gitmeyi başarmıştım. Daha sonra akıntıyı arkama alarak yüzmeyi denedim. Yüzlerce metre mesafeyi ayaklarımı yere basmadan aşabildim. Geriye dönmek istediğimde akıntıya karşı mesafe almak mümkün değildi. Komşu kızları gibi yaptım. Kanaldan çıkıp geri döndüm. Evimizin önünü bir hayli geçtikten sonra yine kanala atladım. Artık iyi bir yüzücü olmuştum.

Tekneyi suya indirdim. Küreklerim yoktu ama ellerimi kullanarak kendi buluşum olan kayığıma yön verebiliyordum. Bir eksiğim vardı. Geri dönerken koca tekneyi sırtımda taşımak zorunda kalıyordum. Çok yorucu bir işti. Sonunda onun da kolayını buldum. Büyük bir çiviyi teknenin önüne çaktım. Çiviye sağlam bir ip bağladım. Ne kadar uzağa gidersem gideyim artık tekne bana yük olmuyordu. Tekneyi iple çekerek evimizin yakınına götürüyordum.

***

Komşu kızları branda ile yapılmış kayığı komşularının kızıyla ortak almışlar. Bir gün sen değil ben kullanacağım diye kavgaya tutuştuklarında biri o öyle olmaz, böyle olur diyerek kayığın iskeletini parçalamış. Beş kız kardeşin dördüncüsü ile akran sayılırdık. Beşincisi ise benden biraz küçüktü. Bir zamanlar ben onların kayığına gıpta ile bakıyordum. Şimdi de onlar benim kayığıma gıpta ile bakıyorlardı. İnadım inat onları kayığıma bindirmedim. Zaten kayığım tek kişilikti.

Komşumuz ölünce mirasçılarının sattığı bağı babam satın aldı. Yazlık evlerimiz o delişmen kızların neşesinden ve kahkahalarından mahrum kalmıştı. Sonunda biz de bağ evimize göçmez olmuştuk. Yıllar su gibi aktı gitti. Ne güzeldi o çocukluk yılları. Cinsellik yok. Para kazanma hırsı yok. Yediğin önünde, yemediğin ardında. Giyim kuşam derdi bile yoktu. Onlarca çeşit üzümden en çok tavşan böbreği adını verdikleri üzümü severdim. Çekirdeksiz üzümler kesilip serilip kurutulduktan sonra olgunlaşırlardı. Tadı az ama kütür kütür olurdu. Bağ göçümünde çok dayanıklı olduğu için tavşan böbreği üzümünü en son toplar ve iplerle evimizin mutfak tavanına asardık. Bize en az iki ay daha taze üzüm yeme zevkini tattırırdı.

Bağ evimizin yakınında çok büyük bir asma vardı. Öğlen uykusuna hep o asmanın dalları arasında oluşmuş odacıkta yatardım. Henüz on iki yaşında olmama rağmen artık cinsellik bende de başlamıştı. O asmanın odacığında öğlen uykusuna yattığımda evlilik üzerine hayaller kurardım. Nedense benden çık büyük olmalarına rağmen aklıma hep sandala yarı çıplak binen komşu kızlarının dolgun bacakları gelirdi. Nedense akranım olan kızlardan hiç etkilenmiyordum. Belki de buna neden akranım olan kızların onların durumunda olmamalarından kaynaklanıyordu. Diğer komşu kızlarının aileleri mutaassıp olduklarından kızlarına ayak bileklerine kadar örten keten veya basma bezinden dikilmiş don giydirirlerdi. Bu nedenle bacakları güzel mi, çirkin mi?  Zayıf mı dolgun mu? bilemezdik. Belki de o yüzden akranım olan o kızlar ilgimi çekmiyordu.

***

Derin bir öğlen uykusundayım. Burun deliğim gıdıklanınca uyandım. Burnumda gezinenin ne olduğunu anlayamadım. Gözlerimi kapattığımda yine burnumda bir şey gezinmeye başladı. Yanı başımda kahkahayla gülen biri vardı. Dönüp baktım. Kanalın öbür tarafındaki bağımızın komşusunun kızı idi. Şaşırmıştım. Boynuma sımsıkı sarıldı.

Bakıyorum evlilik için hazırlığını yapmışsın. Bu güzel eve kimi gelin getirmeyi düşünüyorsun dedi. Düşünmeden,

Seni dedim. Uzun uzun öpüştük. Elim basma donun üzerinden bacaklarında gezinirken, hayalimde yine de benden büyük komşu kızlarının dolgun bacakları vardı. Ya annem bizi bu durumda görürse ne olurdu? En azından hayıt sopasıyla peşimize düşerdi.

Hadi sizin eve doğru gidelim dedim Onun annesi daha toleranslıydı. “Bunlar büyüsünler, kızımı mutlaka Selim ile evlendireceğim” diyordu. Bunu yüzüme karşı söylemekten bile çekinmiyordu.

Her üzüm hasat zamanında Türkan ile iki ay beraber oluyorduk. Asmaların arasında çocuksu bir aşkla sevişirdik. Öpüşmekten daha ileriye gitmezdik. Yaşımız on sekize geldiğinde Türkan ille kaçıp evlenelim diye tutturdu. Olmaz dedim. Askerliğimi yapmadan kesinlikle evliliği düşünmem dedim. Çok ısrar etti kaçmamız için. Aldırmadım.

Akşam eve geldiğimde annem müthiş sinirliydi. Öfkeyle,

Sen ne yaptın Türkan’a dedi.

Hiçbir şey yapmadım.

Onun için mi? bohçasını alıp geldi. Selim benimle evlenmek zorunda dedi.

Aramızda onunla evlenmemi zorunlu kılacak hiçbir şey olmadı. Üstelik ona söyledim. Askerliğimi yapmadan evlenmem dedim. Üstelik bu denli yüzsüzleşen bir kızla hiçbir zaman evlenmeyi düşünmem dedim. Aradan çok geçmedi. Türkan komşularının birinin oğluyla kaçıvermişti. Bu durum bana derin bir oh çektirmişti. Zira böyle bir kızdan her şey beklenilirdi. Sütten öylesine ağzım yanmıştı ki, yoğurdu üfleyerek yemek zorunda kalmıştım. Askere gidinceye kadar kızlardan hep uzak durmaya çalıştım. Bu nedenle bazı kızlar aptal olduğumdan ve kadın konusundan hiçbir şey bilmediğimi söyler olmuşlardı.

***

Askerliğimi yaparken bayram izinine memleketime gitmiştim. Annem beni karşısında görünce hiç sevinmemişti. Nedenini sorduğumda yanıt vermiyordu. Evden çıkmak istediğimde öfkeyle,

Nereye gidiyorsun dedi.

Arkadaşlarla buluşmaya.

Sakın o kara kızın yanına gitme. Gidersen çok fena oluruz.

Hangi kara kızın yanına?

Kaç tane kara kız var ki?

Benim hiçbir tane kara kızım yok. Bu da nereden çıktı şimdi.

Gel bakayım otur şuraya. On beş gün önce Zeynep teyzen hastaneye yatmıştı. Yanı başındaki yatağa yeni ameliyat edilmiş kara ve çirkin bir kız getirip yatırmışlar. Kız hep senin adını sayıklamış. Durmadan Selim’im beni ne zaman isteteceksin? Beni mutlu etmek için daha ne kadar bekleteceksin? demiş durmuş. Ayıldığında Zeynep teyzen kızın sayıkladığı sen olabilirsin diye düşünerek kıza sormuş.

Sen hangi selimden bahsediyorsun? Ayılırken hep onun adını sayıkladın.

Ya öyle mi? Tanır mısınız bilmem? Künkçülerin oğlu Selim diye tanınır. Bize akraba olurlar da.

Nasıl bilmem? Selim’in annesiyle ben ikinci kuşak kardeş çocuklarıyız. Sizinle akraba olduğumuzu bilmiyordum dediğinde,

İleride nasıl olsa akraba olacağız demiş. Hem de büyük bir güvenle. Zeynep teyzen bunu bana anlattığında şok oldum. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Sende hiç akıl yok mu? be oğlum. Etrafında pervane gibi dolaşan onca güzel kız varken o kara ve çirkin kızla niye ilişki kurdun? O kızı kendine yakıştıra biliyor musun?

Anne benim o kız ile ilgim yok. O kızların sokağında çok güzel bir kız var. Ben o kızla anlaşıyordum. O sokağa o kız için gidip geliyordum. Gerçi dikkatimi çekmişti. O sokaktan ne zaman geçecek olsam o kız ya sokağa fırlar, ya da yarı beline kadar pencereden sarkardı. Ona hiçbir zaman umut vermedim. O kendi kendine gelin güvey olmuşsa benim günahım ne?

Hadi oğlum hadi. Bana masal okuma. Ateş olmayan yerden duman tütmez. Sen ne dersen de beni inandıramazsın.

Bir haftalığına geldiğim bayram izini bana zehir edilmişti. Babamda ayrı bir surat asma, annemde ayrı. Dayanılacak gibi değildi. İzinimin üçüncü günü kimseye veda etmeden evden ayrılarak birliğime geri döndüm. Annemin ve babamın tavrı çok koymuştu bana. Kararımı vermiştim. Terhis olur olmaz İstanbullu bir kızla evlenip İstanbul’a yerleşecektim.

***

Her hafta sonu tatilimde hemşerim olan bir ailenin yanına uğrardım. Uğramazsam ararlardı ve sitem ederlerdi. Hemşerimin akranım olan bir kızı vardı. Ona kardeş gözü ile bakıyordum. Meğer bana gösterilen itibarın bir nedeni varmış. Meğer onlar için soyu sopu bilinen iyi bir damat adayıymışım. Yine bir tatil günü ziyaretlerine gitmiştim. Biraz hoşbeşten sonra kızın annesi Lütfiye teyze,

Bak oğlum. Bizim kızın artık evlenme çağı geldi. Onu aklı başında, soyu sopu düzgün biriyle baş göz etmeyi düşünüyorum. Nasıl? Senin evlenmeye niyetin yok mu? Doğrusu Lütfiye teyze beni çok şaşırtmıştı. Kızına kardeş gözüyle bakıyordum. Üstelik kızı hoşlanabileceğim bir tip değildi. Gerçi güzel bir kızdı. O yaşta dahi bir hayli kiloluydu ve ileride çok daha fazla kilolu olacağı, annesine benzeyeceği belliydi.

Otuz beş yaşına kadar evlenmeyi düşünmüyorum dediğimde yüzü kıpkırmızı kesildi. Odada sanki buz gibi bir hava esmişti. Belli ki Lütfiye teyze bu sözüme çok kızmıştı. Gitmek için kalktığımda her zamanki gibi elini öpmek istedim ama elini uzatmadı. Aradan bir ay kadar geçtikten sonra ayıp olmasın diye ziyaretine gittim. Kapıda kızı karşıladı. Çok soğuk bir tavır ve sesle,

Misafirlerimiz gelecek. Bu yüzden sizi evimize kabul edemeyeceğiz dedi. Şok olmuştum. Geri dönüp merdivenlerden hızla indim. Demek ki bunların dostluğu, hemşerilik dostluğu değil çıkar dostluğuymuş diye düşünmekten kendimi alıkoyamamıştım. Bir daha da o eve gitmedim.

***

Terhisime yakın yeni bir kısmetim çıkmıştı. Otel sahibi, Çukurova kökenli çok zengin bir ailenin kızıydı. Kız benden üç dört yaş büyüktü. Oldukça da güzel bir kızdı. Konuyu babası açtı.

Kızım seni çok beğendi. Aynı şeyi kendim için de söylüyorum. Hakkında edindiğim bilgiler çok olumlu. Ailenin zengin veya fakir olması beni ilgilendirmiyor. Benim mal varlığım, eğer kızımla evlenecek olursan bize de yeter, size de. Hoppala bu da nereden çıktı böyle? Demek otellerindeki başka ustaların çözemedi dedikleri elektrik arızası uydurmaymış. Amaçları beni kızları ile tanıştırmakmış. Arızayı gidermeye uğraşırken kızın bana çıraklık yapması belli bir planın parçasıymış. Bir ara konuşurken,

Beni isteyen çok oldu ama hiç birine güvenemedim. Biz Anadolu çocuğuyuz. Nedense İstanbul çocukları bana güven vermiyor. Bu nedenle kısmetimin hep Anadolu’dan gelecek biri olmasını diledim. Bu taşın bana olduğunu anlamamıştım. Ta ki babası bana konuyu açıncaya kadar. Dalıp gitmişim. Kızın babası,

Bu konuda ne düşündüğünü öğrene bilir miyim?

Tabi efendim. Ben de varlıklı bir ailenin çocuğuyum. Ailemi hiçbir şekilde kırmak istemem. Mektup yazıp onlardan evlilik için izin isterim. İzin verirlerse kızınızla evlenmek isterim.

Mektubu yazmakta geç kalma. Ben bu işin bir an önce gerçekleşmesini istiyorum.

Tamam efendim. En kısa zamanda size sonucu bildiririm.

***

Kızın yaşça benden büyük olması beni çok düşündürdü. Ne yapacağıma karar veremiyordum. Konuyu yakın bir arkadaşıma açtım. Hazır mezarın bayat ölüsüymüş.

Bana böyle bir teklif yapılsa, hiç düşünmeden peki derim. Kız hem güzel, hem de çok zengin. Ayağına çok güzel bir kısmet gelmiş, sakın kaçırma dedi. Yavaş yavaş aklım bu evlilik önerisine yatmaya başlamıştı. Hemen anneme bir mektup yazdım. Durumu anlattım. Annem babama mektubu okutunca, babam bana çok kızmış. Öfkeyle,

Benim servetim ona yetmez mi? Ne demek oluyor? Soyunu sopunu bilmediğimiz, üstelik kendisinden yaşça büyük bir kızla sırf parası için evlenmeye kalkışacak. Eğer o kızla evlenecek olursa onu defterimden silerim. Bir daha onun yüzünü bile görmek istemem demiş. Annemin yazdıklarını birkaç kez okudum. Babam haklıydı. Bu kızın ne eksikliği vardı ki bana büyük vaatlerle sunulmak isteniyordu. Otele gidip evlenmek istemediğimi söyleyecektim ama ya bana bir oyun oynamaya kalkarlarsa diye düşündüm. En iyisi o semte bir daha uğramamaktı.

***

Terhis olup evime döndüğümde annem hemen bana bir kız buldu. Bulduğu kız da beğenmedikleri bana aşık olan kara kızdan farksızdı. Kızı beğenmediğimi söylediğimde kıyamet koptu. Nikahta keramet vardır diye tutturdu. Boyun eğmek zorunda kaldım. Büyük bir tantana ile evlendik. Nikahta var oldukları sandıkları keramet beni hiç etkilememişti. Zoraki eşime bir türlü ısınamamıştım. Bir gün eşyalarımı alıp evden çıkarken eşim,

Nereye gidiyorsun diye sordu?

Cehennemin dibine dedim. Şaşırmıştı.

Beni iyi dinle dedim. Seninle birbirimizi tanımaya bile gerek görmeden ailemin zoruyla evlendirildim. Ne yaptıysam bu evliliği içime sindiremedim. Bu nedenle seni, ailemi ve doğup büyüdüğüm memleketimi terk ediyorum. Sakın beni arama ve peşime düşme.

Bunu bana yapamazsın.

Yaptım bile deyip evden ayrıldım.

***

Çocukluğumda büyümeyi ne kadar da çok istiyordum. Meğer büyümek dert küpü olmak demekmiş. Yalnızca evlilikten değil, yaşamaktan bile soğudum. Çocukluğumda gördüğüm komşu kızlarının dolgun bacakları beynimde öylesine yer etmiş ki, nedense akranım olan kadınlardan hiç zevk almıyorum. Ne zaman bir kadınla birlikte olmayı arzulasam hep o dolgun bacaklar gelir gözlerimin önüne. Nasıl bir saplantıdır bu inan çözemedim.

Beni bulduğun yerde körpecik kadınlar da vardı. Bu duyguların yüzünden mi beni tercih ettin?

Hiç düşünmedim ama bel ki de şuur altı bir tercihtir bu.

Beni güzel buluyor musun?

Güzel bulmasaydım seninle birlikte olur muydum?

Belli ki sen de benim gibi hep kaderin sillesini yemişsin.

Hadi anlat bakalım seni hayat kadını yapan etkenler ne?

Fazla uzatmayacağım. Çok kısa anlatacağım. Henüz on dört yaşındaydım. Komşumuzun çok yakışıklı bir oğlu vardı. Kadın düşkünü olarak dillenmişti. Nedense ona karşı çok ilgi duyuyordum. Üstelik okumuş biriydi de. Bir gün dersime yardımcı olmasını bahane ederek evlerine gittim. Evde yalnızdı. Dersimi yapmama yardımcı olmasına çok sevinmiştim. Bu nedenle onun yanına sık sık gidecek ve sıcak nefesini tenimde hissedecektim. Kadınlarla ilişki kurmakta belli ki çok hızlıydı. Ders sırasında elinin bacaklarımda gezinmeye başlamasından çok büyük bir zevk almıştım ve heyecan duymuştum. İtiraz etmediğimi görünce kolunu boynuma atıp kendine doğru çekti. Heyecandan boğulacak gibiydim. Dudaklarımdan, gerdanımdan öpmeye başladığında kendimden geçmiştim. Sanki bir mutluluk denizinde yüzüyordum. Halının üzerine uzandık. Öylesine kendimden geçmişim ki o malum acıyı bile hissetmedim. Uzun sürdü sevişmemiz. Sık sık buluşma umuduyla evden ayrıldım. Konuyu aileme açmaktan korktum. Nedense onunla bir daha birlikte olamadım. Sanki benden kaçıyordu. Bir gün onun nişanlandığını söylediklerinde beynimden vurulmuş gibi oldum. Delirecek gibiydim. Peki ben ne olacaktım? Aileme  söylesem ne olacaktı? Arada aylar geçmiş, iz kanıt kalmamış. Ne yapabilirdim.

Bir süre sonra beni istemeye gelenler oldu. Hepsini de geri çevirdim. Bir gün yine istemeye geldiler. Babam,

Hele bunu da istemiyorum de. Kafanı kırar mıyım, kırmaz mıyım? Görürsün dedi. Çaresiz peki dedim. Evlilik günü yaklaştıkça heyecanımla birlikte korkum da artıyordu. Evlendiğim kişi ya bakire olamadığımı anlarsa? Sonunda korktuğum başıma geldi. Gece yarısı beni evinden kovdu. Bereket kolumdaki, boynumdaki takıları almamıştı. Bu durumda baba evine dönemezdim. Dönecek olsam babam beni mutlaka öldürürdü. Keşke baba evine gitseydim. Keşke o gece babam beni öldürseydi de bu güne kadar yaşadıklarımı yaşamasaydım. Fahişelik çok zor bir meslek. Kimi bir kişiyim diyerek pazarlık eder, on kişi üstünden geçer. Kimi pazarlıkta anlaştığımız parayı vermez. Üstelik kıyasıya da döver. Kaç kez beni döverek hastanelik ettiler.

O gece şehirler arası yola çıkıp İstanbul’a sefer yapan otobüslerden birine binip İstanbul’a geldim. Gelmez olaydım. Fuhuş batağına saplandım kaldım. Bu hayattan ne kadar bıktığımı anlatmaya kelimeler yetmez. Keşke tek odalı bir evim olsaydı ve başımda bir erkeğim. Olmadı, olmadı. Dedik ya kader bize ağını çok sağlam örmüş. Ne kadar çırpınırsan çırpın bu ağdan kurtulmak olası değil.

Haklısın. Ne derler? Adın kader olacağına kaderin kader olsun. Ne yazık ki kaderimiz hiçbir zaman yüzümüze gülmedi.

Kuzum sen beni buraya sohbet etmek için mi getirdin? Daha elin elime bile değmedi. Ne duruyorsun? Sabaha ne kaldı ki? Sabah yine müşteri bulmak için yola çıkmak zorundayım.

Yarın çıkmayı ver. Anlaştığımız paranın iki katını veririm. Zarar etmemiş olursun.

Çok cömertsin. Çok da iyisin. Yatağa girmenin zamanı gelmişti. Elim kadının dolgun bacaklarında gezinirken gözümün önüne komşu kızlarının dolgun bacakları geldi. Hayat kadınına sımsıkı sarıldım. Yaşamım boyunca ilk defa bir kadından olağan üstü zevk alıyordum. Üç gün sürdü beraberliğimiz. Sonunda her zamanki gibi oldu. O yoluna ben yoluma. Ayrılırken,

Seni aradığımda nerede bulabilirim diye sorduğumda,

Aramana gerek yok dedi. Ben her boş kaldığımda yanında olacağım dedi.

***

Yatağıma uzanmış onu düşünüyordum. Onda ne bulmuştum ki aklımdan çıkaramaz olmuştum. Öyle özlüyorum ki onu. Kapımın zili çaldığında sevinçle yatağımdan fırladım. Gelenin onun olmasını diledim. Gelen o idi. Bu beraberlikten sonra yine ayrılık olacaktı. Belki kal desem kalacaktı ama, onun geçmişi beni korkutuyordu. Keşke içime sindirebilseydim ve bir ömür boyu onunla birlikte olabilseydim. Yatağa girdiğimizde ağlıyordu. Bir ara hıçkırıklarını tutamaz oldu.

Keşke, keşke seni on dört yaşındayken tanısaydım. Belki o zaman yaşamım bu denli karanlık ve acılarla geçmezdi. Gözlerinden akan yaşı elimle sildikten sonra ona sımsıkı sarıldım.

Üzülme sevgilim. Bundan böyle hep birlikte olacağız. Bizi ancak ölüm ayırır dedim. Sımsıkı boynuma sarıldı.

İnşallah sevgilim dedi.

Özcan Nevres

10 Eylül 2005

.

 

AH BİR BÜYÜSEYDİM

Ah bir büyüseydim

Neriman ile söyleşiyorduk. Neriman,

Hadi ben kör talih yüzünden bir hayat kadını oldum. Peki sen neden evlenip bir yuva kurmak istemiyorsun. Yuva kurmaktan seni korkutan ne?

Bilmiyorum dedim. Hayat öylesine girift ki, bazen yaşamayı bile gereksiz görür oluyorum. Nedense kolay sevemedim. Sevebilecek olduğumu ailem kabul etmedi. Sonunda benim mutsuzluk denizinde boğulmama neden oldular. Çok ama çok sevdiğim bir kız vardı. Ailem onu istemedi. Sonrada istemediğim, sevemeyeceğim bir kızla evlendirildim. Üç ay sürdü evliliğim. O üç ayda yaşamım zehir olmuştu. Sonunda evimi terk edip buralara geldim. Buraya gelmekle mutlu olabildim mi? Kocaman bir hayır. Keşke, keşke askerliğim sırasında ailemi dinlememiş olsaydım. Belki o zaman bu mutsuzluk denizinde boğulmazdım. Sana hayat hikayemi anlatsam sıkılır mısın?

Ne demek sıkılırım. Çok da memnun olurum.

Ne olur sözümü kesmeden dinle. Anlatacaklarım bittikten sonra nerede yanlış yaptığımızı tartışırız. Seni de hayat kadını yapan mutlaka bir yanlışlık bir yanılma vardır.

Çok haklısın. Başıma ne geldiyse yaptığım hatadan geldi. Hayat hikayeni önce sen anlat. Senden sonra ben kendi hayat hikayemi anlatırım.

***

Bağımızı ikiye bölen ana kanalda kadın kahkahaları yükselince hemen yerimden fırlayıp ana kanala koştum. Sulama kanalındaki suya aldırmadan kanalın içine atladım. Ayrık otlarına tutunarak ana kanalın üzerine çıktım. Komşularımızın kızları nereden bulmuşlarsa branda bezinden yapılmış bir sandala binmişler, akıntıya doğru kürek çekiyorlardı. Tek küreğin gücü bu akıntıya yetmiyordu. Kızlardan ikisi suya atlayıp itmeye çalıştılar ama olmadı. Akıntıyla baş edemeyince sandaldan inip sandalla birlikte kanalın üzerine çıktılar.İlerideki kanal taksimat yerinde yine sandala doluşup şarkılar söyleyerek önümden geçtiler. Kayıkla yaptıkları geziye canım gitmişti. Yıllarca o kayığın hayaliyle yaşamıştım. Henüz sekiz yaşındaydım. Kızların yarı çıplak vücutları beni ilgilendirmiyordu ama nedense ileriki yıllarda, cinselliğimin başlamasından sonra, benden büyük kızların tombul bacakları gözlerimin önünden gitmez oldu. O yıllarda hayallerimi süsleyen o mavi brandadan yapılmış olan kayıktı. Zamanla branda bezinin bal mumu ile su geçirmez hale geldiğini öğrenmiştim ama, kayığın iskeletini yapacak olanağım yoktu. Yaptıracak param da yoktu. Ah bir büyüsem. Kazanacağım ilk parayla o kayıktan çok daha iyisini alacaktım.

Evimizin avlusunda duran çamaşır yıkama teknesini kayık olarak kullana bilir miydim? İçine oturup denedim. İçine rahatça sığıyordum. Tek sorun beni suda taşıyıp taşımayacağında kalıyordu. Henüz yüzme bilmiyordum. Tekne devrili verirse suda boğulmam kaçınılmazdı. Sulama sezonu hız kestiğinde kanaldaki su azalıyor ve boyumu geçmez oluyordu. Yüzmeyi öğrenmeye azmetmiştim. Sabahtan akşama kadar sudan çıkmaz olmuştum. Önce ciğerlerimi hava ile doldurduktan sonra suyun üzerinde kalabildiğimi keşfettim. Bu bana cesaret vermişti. Kanalın bir yanından diğer yanına kulaç atarak gitmeyi başarmıştım. Daha sonra akıntıyı arkama alarak yüzmeyi denedim. Yüzlerce metre mesafeyi ayaklarımı yere basmadan aşabildim. Geriye dönmek istediğimde akıntıya karşı mesafe almak mümkün değildi. Komşu kızları gibi yaptım. Kanaldan çıkıp geri döndüm. Evimizin önünü bir hayli geçtikten sonra yine kanala atladım. Artık iyi bir yüzücü olmuştum.

Tekneyi suya indirdim. Küreklerim yoktu ama ellerimi kullanarak kendi buluşum olan kayığıma yön verebiliyordum. Bir eksiğim vardı. Geri dönerken koca tekneyi sırtımda taşımak zorunda kalıyordum. Çok yorucu bir işti. Sonunda onun da kolayını buldum. Büyük bir çiviyi teknenin önüne çaktım. Çiviye sağlam bir ip bağladım. Ne kadar uzağa gidersem gideyim artık tekne bana yük olmuyordu. Tekneyi iple çekerek evimizin yakınına götürüyordum.

***

Komşu kızları branda ile yapılmış kayığı komşularının kızıyla ortak almışlar. Bir gün sen değil ben kullanacağım diye kavgaya tutuştuklarında biri o öyle olmaz, böyle olur diyerek kayığın iskeletini parçalamış. Beş kız kardeşin dördüncüsü ile akran sayılırdık. Beşincisi ise benden biraz küçüktü. Bir zamanlar ben onların kayığına gıpta ile bakıyordum. Şimdi de onlar benim kayığıma gıpta ile bakıyorlardı. İnadım inat onları kayığıma bindirmedim. Zaten kayığım tek kişilikti.

Komşumuz ölünce mirasçılarının sattığı bağı babam satın aldı. Yazlık evlerimiz o delişmen kızların neşesinden ve kahkahalarından mahrum kalmıştı. Sonunda biz de bağ evimize göçmez olmuştuk. Yıllar su gibi aktı gitti. Ne güzeldi o çocukluk yılları. Cinsellik yok. Para kazanma hırsı yok. Yediğin önünde, yemediğin ardında. Giyim kuşam derdi bile yoktu. Onlarca çeşit üzümden en çok tavşan böbreği adını verdikleri üzümü severdim. Çekirdeksiz üzümler kesilip serilip kurutulduktan sonra olgunlaşırlardı. Tadı az ama kütür kütür olurdu. Bağ göçümünde çok dayanıklı olduğu için tavşan böbreği üzümünü en son toplar ve iplerle evimizin mutfak tavanına asardık. Bize en az iki ay daha taze üzüm yeme zevkini tattırırdı.

Bağ evimizin yakınında çok büyük bir asma vardı. Öğlen uykusuna hep o asmanın dalları arasında oluşmuş odacıkta yatardım. Henüz on iki yaşında olmama rağmen artık cinsellik bende de başlamıştı. O asmanın odacığında öğlen uykusuna yattığımda evlilik üzerine hayaller kurardım. Nedense benden çık büyük olmalarına rağmen aklıma hep sandala yarı çıplak binen komşu kızlarının dolgun bacakları gelirdi. Nedense akranım olan kızlardan hiç etkilenmiyordum. Belki de buna neden akranım olan kızların onların durumunda olmamalarından kaynaklanıyordu. Diğer komşu kızlarının aileleri mutaassıp olduklarından kızlarına ayak bileklerine kadar örten keten veya basma bezinden dikilmiş don giydirirlerdi. Bu nedenle bacakları güzel mi, çirkin mi?  Zayıf mı dolgun mu? bilemezdik. Belki de o yüzden akranım olan o kızlar ilgimi çekmiyordu.

***

Derin bir öğlen uykusundayım. Burun deliğim gıdıklanınca uyandım. Burnumda gezinenin ne olduğunu anlayamadım. Gözlerimi kapattığımda yine burnumda bir şey gezinmeye başladı. Yanı başımda kahkahayla gülen biri vardı. Dönüp baktım. Kanalın öbür tarafındaki bağımızın komşusunun kızı idi. Şaşırmıştım. Boynuma sımsıkı sarıldı.

Bakıyorum evlilik için hazırlığını yapmışsın. Bu güzel eve kimi gelin getirmeyi düşünüyorsun dedi. Düşünmeden,

Seni dedim. Uzun uzun öpüştük. Elim basma donun üzerinden bacaklarında gezinirken, hayalimde yine de benden büyük komşu kızlarının dolgun bacakları vardı. Ya annem bizi bu durumda görürse ne olurdu? En azından hayıt sopasıyla peşimize düşerdi.

Hadi sizin eve doğru gidelim dedim Onun annesi daha toleranslıydı. “Bunlar büyüsünler, kızımı mutlaka Selim ile evlendireceğim” diyordu. Bunu yüzüme karşı söylemekten bile çekinmiyordu.

Her üzüm hasat zamanında Türkan ile iki ay beraber oluyorduk. Asmaların arasında çocuksu bir aşkla sevişirdik. Öpüşmekten daha ileriye gitmezdik. Yaşımız on sekize geldiğinde Türkan ille kaçıp evlenelim diye tutturdu. Olmaz dedim. Askerliğimi yapmadan kesinlikle evliliği düşünmem dedim. Çok ısrar etti kaçmamız için. Aldırmadım.

Akşam eve geldiğimde annem müthiş sinirliydi. Öfkeyle,

Sen ne yaptın Türkan’a dedi.

Hiçbir şey yapmadım.

Onun için mi? bohçasını alıp geldi. Selim benimle evlenmek zorunda dedi.

Aramızda onunla evlenmemi zorunlu kılacak hiçbir şey olmadı. Üstelik ona söyledim. Askerliğimi yapmadan evlenmem dedim. Üstelik bu denli yüzsüzleşen bir kızla hiçbir zaman evlenmeyi düşünmem dedim. Aradan çok geçmedi. Türkan komşularının birinin oğluyla kaçıvermişti. Bu durum bana derin bir oh çektirmişti. Zira böyle bir kızdan her şey beklenilirdi. Sütten öylesine ağzım yanmıştı ki, yoğurdu üfleyerek yemek zorunda kalmıştım. Askere gidinceye kadar kızlardan hep uzak durmaya çalıştım. Bu nedenle bazı kızlar aptal olduğumdan ve kadın konusundan hiçbir şey bilmediğimi söyler olmuşlardı.

***

Askerliğimi yaparken bayram izinine memleketime gitmiştim. Annem beni karşısında görünce hiç sevinmemişti. Nedenini sorduğumda yanıt vermiyordu. Evden çıkmak istediğimde öfkeyle,

Nereye gidiyorsun dedi.

Arkadaşlarla buluşmaya.

Sakın o kara kızın yanına gitme. Gidersen çok fena oluruz.

Hangi kara kızın yanına?

Kaç tane kara kız var ki?

Benim hiçbir tane kara kızım yok. Bu da nereden çıktı şimdi.

Gel bakayım otur şuraya. On beş gün önce Zeynep teyzen hastaneye yatmıştı. Yanı başındaki yatağa yeni ameliyat edilmiş kara ve çirkin bir kız getirip yatırmışlar. Kız hep senin adını sayıklamış. Durmadan Selim’im beni ne zaman isteteceksin? Beni mutlu etmek için daha ne kadar bekleteceksin? demiş durmuş. Ayıldığında Zeynep teyzen kızın sayıkladığı sen olabilirsin diye düşünerek kıza sormuş.

Sen hangi selimden bahsediyorsun? Ayılırken hep onun adını sayıkladın.

Ya öyle mi? Tanır mısınız bilmem? Künkçülerin oğlu Selim diye tanınır. Bize akraba olurlar da.

Nasıl bilmem? Selim’in annesiyle ben ikinci kuşak kardeş çocuklarıyız. Sizinle akraba olduğumuzu bilmiyordum dediğinde,

İleride nasıl olsa akraba olacağız demiş. Hem de büyük bir güvenle. Zeynep teyzen bunu bana anlattığında şok oldum. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Sende hiç akıl yok mu? be oğlum. Etrafında pervane gibi dolaşan onca güzel kız varken o kara ve çirkin kızla niye ilişki kurdun? O kızı kendine yakıştıra biliyor musun?

Anne benim o kız ile ilgim yok. O kızların sokağında çok güzel bir kız var. Ben o kızla anlaşıyordum. O sokağa o kız için gidip geliyordum. Gerçi dikkatimi çekmişti. O sokaktan ne zaman geçecek olsam o kız ya sokağa fırlar, ya da yarı beline kadar pencereden sarkardı. Ona hiçbir zaman umut vermedim. O kendi kendine gelin güvey olmuşsa benim günahım ne?

Hadi oğlum hadi. Bana masal okuma. Ateş olmayan yerden duman tütmez. Sen ne dersen de beni inandıramazsın.

Bir haftalığına geldiğim bayram izini bana zehir edilmişti. Babamda ayrı bir surat asma, annemde ayrı. Dayanılacak gibi değildi. İzinimin üçüncü günü kimseye veda etmeden evden ayrılarak birliğime geri döndüm. Annemin ve babamın tavrı çok koymuştu bana. Kararımı vermiştim. Terhis olur olmaz İstanbullu bir kızla evlenip İstanbul’a yerleşecektim.

***

Her hafta sonu tatilimde hemşerim olan bir ailenin yanına uğrardım. Uğramazsam ararlardı ve sitem ederlerdi. Hemşerimin akranım olan bir kızı vardı. Ona kardeş gözü ile bakıyordum. Meğer bana gösterilen itibarın bir nedeni varmış. Meğer onlar için soyu sopu bilinen iyi bir damat adayıymışım. Yine bir tatil günü ziyaretlerine gitmiştim. Biraz hoşbeşten sonra kızın annesi Lütfiye teyze,

Bak oğlum. Bizim kızın artık evlenme çağı geldi. Onu aklı başında, soyu sopu düzgün biriyle baş göz etmeyi düşünüyorum. Nasıl? Senin evlenmeye niyetin yok mu? Doğrusu Lütfiye teyze beni çok şaşırtmıştı. Kızına kardeş gözüyle bakıyordum. Üstelik kızı hoşlanabileceğim bir tip değildi. Gerçi güzel bir kızdı. O yaşta dahi bir hayli kiloluydu ve ileride çok daha fazla kilolu olacağı, annesine benzeyeceği belliydi.

Otuz beş yaşına kadar evlenmeyi düşünmüyorum dediğimde yüzü kıpkırmızı kesildi. Odada sanki buz gibi bir hava esmişti. Belli ki Lütfiye teyze bu sözüme çok kızmıştı. Gitmek için kalktığımda her zamanki gibi elini öpmek istedim ama elini uzatmadı. Aradan bir ay kadar geçtikten sonra ayıp olmasın diye ziyaretine gittim. Kapıda kızı karşıladı. Çok soğuk bir tavır ve sesle,

Misafirlerimiz gelecek. Bu yüzden sizi evimize kabul edemeyeceğiz dedi. Şok olmuştum. Geri dönüp merdivenlerden hızla indim. Demek ki bunların dostluğu, hemşerilik dostluğu değil çıkar dostluğuymuş diye düşünmekten kendimi alıkoyamamıştım. Bir daha da o eve gitmedim.

***

Terhisime yakın yeni bir kısmetim çıkmıştı. Otel sahibi, Çukurova kökenli çok zengin bir ailenin kızıydı. Kız benden üç dört yaş büyüktü. Oldukça da güzel bir kızdı. Konuyu babası açtı.

Kızım seni çok beğendi. Aynı şeyi kendim için de söylüyorum. Hakkında edindiğim bilgiler çok olumlu. Ailenin zengin veya fakir olması beni ilgilendirmiyor. Benim mal varlığım, eğer kızımla evlenecek olursan bize de yeter, size de. Hoppala bu da nereden çıktı böyle? Demek otellerindeki başka ustaların çözemedi dedikleri elektrik arızası uydurmaymış. Amaçları beni kızları ile tanıştırmakmış. Arızayı gidermeye uğraşırken kızın bana çıraklık yapması belli bir planın parçasıymış. Bir ara konuşurken,

Beni isteyen çok oldu ama hiç birine güvenemedim. Biz Anadolu çocuğuyuz. Nedense İstanbul çocukları bana güven vermiyor. Bu nedenle kısmetimin hep Anadolu’dan gelecek biri olmasını diledim. Bu taşın bana olduğunu anlamamıştım. Ta ki babası bana konuyu açıncaya kadar. Dalıp gitmişim. Kızın babası,

Bu konuda ne düşündüğünü öğrene bilir miyim?

Tabi efendim. Ben de varlıklı bir ailenin çocuğuyum. Ailemi hiçbir şekilde kırmak istemem. Mektup yazıp onlardan evlilik için izin isterim. İzin verirlerse kızınızla evlenmek isterim.

Mektubu yazmakta geç kalma. Ben bu işin bir an önce gerçekleşmesini istiyorum.

Tamam efendim. En kısa zamanda size sonucu bildiririm.

***

Kızın yaşça benden büyük olması beni çok düşündürdü. Ne yapacağıma karar veremiyordum. Konuyu yakın bir arkadaşıma açtım. Hazır mezarın bayat ölüsüymüş.

Bana böyle bir teklif yapılsa, hiç düşünmeden peki derim. Kız hem güzel, hem de çok zengin. Ayağına çok güzel bir kısmet gelmiş, sakın kaçırma dedi. Yavaş yavaş aklım bu evlilik önerisine yatmaya başlamıştı. Hemen anneme bir mektup yazdım. Durumu anlattım. Annem babama mektubu okutunca, babam bana çok kızmış. Öfkeyle,

Benim servetim ona yetmez mi? Ne demek oluyor? Soyunu sopunu bilmediğimiz, üstelik kendisinden yaşça büyük bir kızla sırf parası için evlenmeye kalkışacak. Eğer o kızla evlenecek olursa onu defterimden silerim. Bir daha onun yüzünü bile görmek istemem demiş. Annemin yazdıklarını birkaç kez okudum. Babam haklıydı. Bu kızın ne eksikliği vardı ki bana büyük vaatlerle sunulmak isteniyordu. Otele gidip evlenmek istemediğimi söyleyecektim ama ya bana bir oyun oynamaya kalkarlarsa diye düşündüm. En iyisi o semte bir daha uğramamaktı.

***

Terhis olup evime döndüğümde annem hemen bana bir kız buldu. Bulduğu kız da beğenmedikleri bana aşık olan kara kızdan farksızdı. Kızı beğenmediğimi söylediğimde kıyamet koptu. Nikahta keramet vardır diye tutturdu. Boyun eğmek zorunda kaldım. Büyük bir tantana ile evlendik. Nikahta var oldukları sandıkları keramet beni hiç etkilememişti. Zoraki eşime bir türlü ısınamamıştım. Bir gün eşyalarımı alıp evden çıkarken eşim,

Nereye gidiyorsun diye sordu?

Cehennemin dibine dedim. Şaşırmıştı.

Beni iyi dinle dedim. Seninle birbirimizi tanımaya bile gerek görmeden ailemin zoruyla evlendirildim. Ne yaptıysam bu evliliği içime sindiremedim. Bu nedenle seni, ailemi ve doğup büyüdüğüm memleketimi terk ediyorum. Sakın beni arama ve peşime düşme.

Bunu bana yapamazsın.

Yaptım bile deyip evden ayrıldım.

***

Çocukluğumda büyümeyi ne kadar da çok istiyordum. Meğer büyümek dert küpü olmak demekmiş. Yalnızca evlilikten değil, yaşamaktan bile soğudum. Çocukluğumda gördüğüm komşu kızlarının dolgun bacakları beynimde öylesine yer etmiş ki, nedense akranım olan kadınlardan hiç zevk almıyorum. Ne zaman bir kadınla birlikte olmayı arzulasam hep o dolgun bacaklar gelir gözlerimin önüne. Nasıl bir saplantıdır bu inan çözemedim.

Beni bulduğun yerde körpecik kadınlar da vardı. Bu duyguların yüzünden mi beni tercih ettin?

Hiç düşünmedim ama bel ki de şuur altı bir tercihtir bu.

Beni güzel buluyor musun?

Güzel bulmasaydım seninle birlikte olur muydum?

Belli ki sen de benim gibi hep kaderin sillesini yemişsin.

Hadi anlat bakalım seni hayat kadını yapan etkenler ne?

Fazla uzatmayacağım. Çok kısa anlatacağım. Henüz on dört yaşındaydım. Komşumuzun çok yakışıklı bir oğlu vardı. Kadın düşkünü olarak dillenmişti. Nedense ona karşı çok ilgi duyuyordum. Üstelik okumuş biriydi de. Bir gün dersime yardımcı olmasını bahane ederek evlerine gittim. Evde yalnızdı. Dersimi yapmama yardımcı olmasına çok sevinmiştim. Bu nedenle onun yanına sık sık gidecek ve sıcak nefesini tenimde hissedecektim. Kadınlarla ilişki kurmakta belli ki çok hızlıydı. Ders sırasında elinin bacaklarımda gezinmeye başlamasından çok büyük bir zevk almıştım ve heyecan duymuştum. İtiraz etmediğimi görünce kolunu boynuma atıp kendine doğru çekti. Heyecandan boğulacak gibiydim. Dudaklarımdan, gerdanımdan öpmeye başladığında kendimden geçmiştim. Sanki bir mutluluk denizinde yüzüyordum. Halının üzerine uzandık. Öylesine kendimden geçmişim ki o malum acıyı bile hissetmedim. Uzun sürdü sevişmemiz. Sık sık buluşma umuduyla evden ayrıldım. Konuyu aileme açmaktan korktum. Nedense onunla bir daha birlikte olamadım. Sanki benden kaçıyordu. Bir gün onun nişanlandığını söylediklerinde beynimden vurulmuş gibi oldum. Delirecek gibiydim. Peki ben ne olacaktım? Aileme  söylesem ne olacaktı? Arada aylar geçmiş, iz kanıt kalmamış. Ne yapabilirdim.

Bir süre sonra beni istemeye gelenler oldu. Hepsini de geri çevirdim. Bir gün yine istemeye geldiler. Babam,

Hele bunu da istemiyorum de. Kafanı kırar mıyım, kırmaz mıyım? Görürsün dedi. Çaresiz peki dedim. Evlilik günü yaklaştıkça heyecanımla birlikte korkum da artıyordu. Evlendiğim kişi ya bakire olamadığımı anlarsa? Sonunda korktuğum başıma geldi. Gece yarısı beni evinden kovdu. Bereket kolumdaki, boynumdaki takıları almamıştı. Bu durumda baba evine dönemezdim. Dönecek olsam babam beni mutlaka öldürürdü. Keşke baba evine gitseydim. Keşke o gece babam beni öldürseydi de bu güne kadar yaşadıklarımı yaşamasaydım. Fahişelik çok zor bir meslek. Kimi bir kişiyim diyerek pazarlık eder, on kişi üstünden geçer. Kimi pazarlıkta anlaştığımız parayı vermez. Üstelik kıyasıya da döver. Kaç kez beni döverek hastanelik ettiler.

O gece şehirler arası yola çıkıp İstanbul’a sefer yapan otobüslerden birine binip İstanbul’a geldim. Gelmez olaydım. Fuhuş batağına saplandım kaldım. Bu hayattan ne kadar bıktığımı anlatmaya kelimeler yetmez. Keşke tek odalı bir evim olsaydı ve başımda bir erkeğim. Olmadı, olmadı. Dedik ya kader bize ağını çok sağlam örmüş. Ne kadar çırpınırsan çırpın bu ağdan kurtulmak olası değil.

Haklısın. Ne derler? Adın kader olacağına kaderin kader olsun. Ne yazık ki kaderimiz hiçbir zaman yüzümüze gülmedi.

Kuzum sen beni buraya sohbet etmek için mi getirdin? Daha elin elime bile değmedi. Ne duruyorsun? Sabaha ne kaldı ki? Sabah yine müşteri bulmak için yola çıkmak zorundayım.

Yarın çıkmayı ver. Anlaştığımız paranın iki katını veririm. Zarar etmemiş olursun.

Çok cömertsin. Çok da iyisin. Yatağa girmenin zamanı gelmişti. Elim kadının dolgun bacaklarında gezinirken gözümün önüne komşu kızlarının dolgun bacakları geldi. Hayat kadınına sımsıkı sarıldım. Yaşamım boyunca ilk defa bir kadından olağan üstü zevk alıyordum. Üç gün sürdü beraberliğimiz. Sonunda her zamanki gibi oldu. O yoluna ben yoluma. Ayrılırken,

Seni aradığımda nerede bulabilirim diye sorduğumda,

Aramana gerek yok dedi. Ben her boş kaldığımda yanında olacağım dedi.

***

Yatağıma uzanmış onu düşünüyordum. Onda ne bulmuştum ki aklımdan çıkaramaz olmuştum. Öyle özlüyorum ki onu. Kapımın zili çaldığında sevinçle yatağımdan fırladım. Gelenin onun olmasını diledim. Gelen o idi. Bu beraberlikten sonra yine ayrılık olacaktı. Belki kal desem kalacaktı ama, onun geçmişi beni korkutuyordu. Keşke içime sindirebilseydim ve bir ömür boyu onunla birlikte olabilseydim. Yatağa girdiğimizde ağlıyordu. Bir ara hıçkırıklarını tutamaz oldu.

Keşke, keşke seni on dört yaşındayken tanısaydım. Belki o zaman yaşamım bu denli karanlık ve acılarla geçmezdi. Gözlerinden akan yaşı elimle sildikten sonra ona sımsıkı sarıldım.

Üzülme sevgilim. Bundan böyle hep birlikte olacağız. Bizi ancak ölüm ayırır dedim. Sımsıkı boynuma sarıldı.

İnşallah sevgilim dedi.

Özcan Nevres

10 Eylül 2005

.

 

aH bİR bÜYÜSEM

 

Ah bir büyüseydim

Neriman ile söyleşiyorduk. Neriman,

Hadi ben kör talih yüzünden bir hayat kadını oldum. Peki sen neden evlenip bir yuva kurmak istemiyorsun. Yuva kurmaktan seni korkutan ne?

Bilmiyorum dedim. Hayat öylesine girift ki, bazen yaşamayı bile gereksiz görür oluyorum. Nedense kolay sevemedim. Sevebilecek olduğumu ailem kabul etmedi. Sonunda benim mutsuzluk denizinde boğulmama neden oldular. Çok ama çok sevdiğim bir kız vardı. Ailem onu istemedi. Sonrada istemediğim, sevemeyeceğim bir kızla evlendirildim. Üç ay sürdü evliliğim. O üç ayda yaşamım zehir olmuştu. Sonunda evimi terk edip buralara geldim. Buraya gelmekle mutlu olabildim mi? Kocaman bir hayır. Keşke, keşke askerliğim sırasında ailemi dinlememiş olsaydım. Belki o zaman bu mutsuzluk denizinde boğulmazdım. Sana hayat hikayemi anlatsam sıkılır mısın?

Ne demek sıkılırım. Çok da memnun olurum.

Ne olur sözümü kesmeden dinle. Anlatacaklarım bittikten sonra nerede yanlış yaptığımızı tartışırız. Seni de hayat kadını yapan mutlaka bir yanlışlık bir yanılma vardır.

Çok haklısın. Başıma ne geldiyse yaptığım hatadan geldi. Hayat hikayeni önce sen anlat. Senden sonra ben kendi hayat hikayemi anlatırım.

***

Bağımızı ikiye bölen ana kanalda kadın kahkahaları yükselince hemen yerimden fırlayıp ana kanala koştum. Sulama kanalındaki suya aldırmadan kanalın içine atladım. Ayrık otlarına tutunarak ana kanalın üzerine çıktım. Komşularımızın kızları nereden bulmuşlarsa branda bezinden yapılmış bir sandala binmişler, akıntıya doğru kürek çekiyorlardı. Tek küreğin gücü bu akıntıya yetmiyordu. Kızlardan ikisi suya atlayıp itmeye çalıştılar ama olmadı. Akıntıyla baş edemeyince sandaldan inip sandalla birlikte kanalın üzerine çıktılar.İlerideki kanal taksimat yerinde yine sandala doluşup şarkılar söyleyerek önümden geçtiler. Kayıkla yaptıkları geziye canım gitmişti. Yıllarca o kayığın hayaliyle yaşamıştım. Henüz sekiz yaşındaydım. Kızların yarı çıplak vücutları beni ilgilendirmiyordu ama nedense ileriki yıllarda, cinselliğimin başlamasından sonra, benden büyük kızların tombul bacakları gözlerimin önünden gitmez oldu. O yıllarda hayallerimi süsleyen o mavi brandadan yapılmış olan kayıktı. Zamanla branda bezinin bal mumu ile su geçirmez hale geldiğini öğrenmiştim ama, kayığın iskeletini yapacak olanağım yoktu. Yaptıracak param da yoktu. Ah bir büyüsem. Kazanacağım ilk parayla o kayıktan çok daha iyisini alacaktım.

Evimizin avlusunda duran çamaşır yıkama teknesini kayık olarak kullana bilir miydim? İçine oturup denedim. İçine rahatça sığıyordum. Tek sorun beni suda taşıyıp taşımayacağında kalıyordu. Henüz yüzme bilmiyordum. Tekne devrili verirse suda boğulmam kaçınılmazdı. Sulama sezonu hız kestiğinde kanaldaki su azalıyor ve boyumu geçmez oluyordu. Yüzmeyi öğrenmeye azmetmiştim. Sabahtan akşama kadar sudan çıkmaz olmuştum. Önce ciğerlerimi hava ile doldurduktan sonra suyun üzerinde kalabildiğimi keşfettim. Bu bana cesaret vermişti. Kanalın bir yanından diğer yanına kulaç atarak gitmeyi başarmıştım. Daha sonra akıntıyı arkama alarak yüzmeyi denedim. Yüzlerce metre mesafeyi ayaklarımı yere basmadan aşabildim. Geriye dönmek istediğimde akıntıya karşı mesafe almak mümkün değildi. Komşu kızları gibi yaptım. Kanaldan çıkıp geri döndüm. Evimizin önünü bir hayli geçtikten sonra yine kanala atladım. Artık iyi bir yüzücü olmuştum.

Tekneyi suya indirdim. Küreklerim yoktu ama ellerimi kullanarak kendi buluşum olan kayığıma yön verebiliyordum. Bir eksiğim vardı. Geri dönerken koca tekneyi sırtımda taşımak zorunda kalıyordum. Çok yorucu bir işti. Sonunda onun da kolayını buldum. Büyük bir çiviyi teknenin önüne çaktım. Çiviye sağlam bir ip bağladım. Ne kadar uzağa gidersem gideyim artık tekne bana yük olmuyordu. Tekneyi iple çekerek evimizin yakınına götürüyordum.

***

Komşu kızları branda ile yapılmış kayığı komşularının kızıyla ortak almışlar. Bir gün sen değil ben kullanacağım diye kavgaya tutuştuklarında biri o öyle olmaz, böyle olur diyerek kayığın iskeletini parçalamış. Beş kız kardeşin dördüncüsü ile akran sayılırdık. Beşincisi ise benden biraz küçüktü. Bir zamanlar ben onların kayığına gıpta ile bakıyordum. Şimdi de onlar benim kayığıma gıpta ile bakıyorlardı. İnadım inat onları kayığıma bindirmedim. Zaten kayığım tek kişilikti.

Komşumuz ölünce mirasçılarının sattığı bağı babam satın aldı. Yazlık evlerimiz o delişmen kızların neşesinden ve kahkahalarından mahrum kalmıştı. Sonunda biz de bağ evimize göçmez olmuştuk. Yıllar su gibi aktı gitti. Ne güzeldi o çocukluk yılları. Cinsellik yok. Para kazanma hırsı yok. Yediğin önünde, yemediğin ardında. Giyim kuşam derdi bile yoktu. Onlarca çeşit üzümden en çok tavşan böbreği adını verdikleri üzümü severdim. Çekirdeksiz üzümler kesilip serilip kurutulduktan sonra olgunlaşırlardı. Tadı az ama kütür kütür olurdu. Bağ göçümünde çok dayanıklı olduğu için tavşan böbreği üzümünü en son toplar ve iplerle evimizin mutfak tavanına asardık. Bize en az iki ay daha taze üzüm yeme zevkini tattırırdı.

Bağ evimizin yakınında çok büyük bir asma vardı. Öğlen uykusuna hep o asmanın dalları arasında oluşmuş odacıkta yatardım. Henüz on iki yaşında olmama rağmen artık cinsellik bende de başlamıştı. O asmanın odacığında öğlen uykusuna yattığımda evlilik üzerine hayaller kurardım. Nedense benden çık büyük olmalarına rağmen aklıma hep sandala yarı çıplak binen komşu kızlarının dolgun bacakları gelirdi. Nedense akranım olan kızlardan hiç etkilenmiyordum. Belki de buna neden akranım olan kızların onların durumunda olmamalarından kaynaklanıyordu. Diğer komşu kızlarının aileleri mutaassıp olduklarından kızlarına ayak bileklerine kadar örten keten veya basma bezinden dikilmiş don giydirirlerdi. Bu nedenle bacakları güzel mi, çirkin mi?  Zayıf mı dolgun mu? bilemezdik. Belki de o yüzden akranım olan o kızlar ilgimi çekmiyordu.

***

Derin bir öğlen uykusundayım. Burun deliğim gıdıklanınca uyandım. Burnumda gezinenin ne olduğunu anlayamadım. Gözlerimi kapattığımda yine burnumda bir şey gezinmeye başladı. Yanı başımda kahkahayla gülen biri vardı. Dönüp baktım. Kanalın öbür tarafındaki bağımızın komşusunun kızı idi. Şaşırmıştım. Boynuma sımsıkı sarıldı.

Bakıyorum evlilik için hazırlığını yapmışsın. Bu güzel eve kimi gelin getirmeyi düşünüyorsun dedi. Düşünmeden,

Seni dedim. Uzun uzun öpüştük. Elim basma donun üzerinden bacaklarında gezinirken, hayalimde yine de benden büyük komşu kızlarının dolgun bacakları vardı. Ya annem bizi bu durumda görürse ne olurdu? En azından hayıt sopasıyla peşimize düşerdi.

Hadi sizin eve doğru gidelim dedim Onun annesi daha toleranslıydı. “Bunlar büyüsünler, kızımı mutlaka Selim ile evlendireceğim” diyordu. Bunu yüzüme karşı söylemekten bile çekinmiyordu.

Her üzüm hasat zamanında Türkan ile iki ay beraber oluyorduk. Asmaların arasında çocuksu bir aşkla sevişirdik. Öpüşmekten daha ileriye gitmezdik. Yaşımız on sekize geldiğinde Türkan ille kaçıp evlenelim diye tutturdu. Olmaz dedim. Askerliğimi yapmadan kesinlikle evliliği düşünmem dedim. Çok ısrar etti kaçmamız için. Aldırmadım.

Akşam eve geldiğimde annem müthiş sinirliydi. Öfkeyle,

Sen ne yaptın Türkan’a dedi.

Hiçbir şey yapmadım.

Onun için mi? bohçasını alıp geldi. Selim benimle evlenmek zorunda dedi.

Aramızda onunla evlenmemi zorunlu kılacak hiçbir şey olmadı. Üstelik ona söyledim. Askerliğimi yapmadan evlenmem dedim. Üstelik bu denli yüzsüzleşen bir kızla hiçbir zaman evlenmeyi düşünmem dedim. Aradan çok geçmedi. Türkan komşularının birinin oğluyla kaçıvermişti. Bu durum bana derin bir oh çektirmişti. Zira böyle bir kızdan her şey beklenilirdi. Sütten öylesine ağzım yanmıştı ki, yoğurdu üfleyerek yemek zorunda kalmıştım. Askere gidinceye kadar kızlardan hep uzak durmaya çalıştım. Bu nedenle bazı kızlar aptal olduğumdan ve kadın konusundan hiçbir şey bilmediğimi söyler olmuşlardı.

***

Askerliğimi yaparken bayram izinine memleketime gitmiştim. Annem beni karşısında görünce hiç sevinmemişti. Nedenini sorduğumda yanıt vermiyordu. Evden çıkmak istediğimde öfkeyle,

Nereye gidiyorsun dedi.

Arkadaşlarla buluşmaya.

Sakın o kara kızın yanına gitme. Gidersen çok fena oluruz.

Hangi kara kızın yanına?

Kaç tane kara kız var ki?

Benim hiçbir tane kara kızım yok. Bu da nereden çıktı şimdi.

Gel bakayım otur şuraya. On beş gün önce Zeynep teyzen hastaneye yatmıştı. Yanı başındaki yatağa yeni ameliyat edilmiş kara ve çirkin bir kız getirip yatırmışlar. Kız hep senin adını sayıklamış. Durmadan Selim’im beni ne zaman isteteceksin? Beni mutlu etmek için daha ne kadar bekleteceksin? demiş durmuş. Ayıldığında Zeynep teyzen kızın sayıkladığı sen olabilirsin diye düşünerek kıza sormuş.

Sen hangi selimden bahsediyorsun? Ayılırken hep onun adını sayıkladın.

Ya öyle mi? Tanır mısınız bilmem? Künkçülerin oğlu Selim diye tanınır. Bize akraba olurlar da.

Nasıl bilmem? Selim’in annesiyle ben ikinci kuşak kardeş çocuklarıyız. Sizinle akraba olduğumuzu bilmiyordum dediğinde,

İleride nasıl olsa akraba olacağız demiş. Hem de büyük bir güvenle. Zeynep teyzen bunu bana anlattığında şok oldum. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Sende hiç akıl yok mu? be oğlum. Etrafında pervane gibi dolaşan onca güzel kız varken o kara ve çirkin kızla niye ilişki kurdun? O kızı kendine yakıştıra biliyor musun?

Anne benim o kız ile ilgim yok. O kızların sokağında çok güzel bir kız var. Ben o kızla anlaşıyordum. O sokağa o kız için gidip geliyordum. Gerçi dikkatimi çekmişti. O sokaktan ne zaman geçecek olsam o kız ya sokağa fırlar, ya da yarı beline kadar pencereden sarkardı. Ona hiçbir zaman umut vermedim. O kendi kendine gelin güvey olmuşsa benim günahım ne?

Hadi oğlum hadi. Bana masal okuma. Ateş olmayan yerden duman tütmez. Sen ne dersen de beni inandıramazsın.

Bir haftalığına geldiğim bayram izini bana zehir edilmişti. Babamda ayrı bir surat asma, annemde ayrı. Dayanılacak gibi değildi. İzinimin üçüncü günü kimseye veda etmeden evden ayrılarak birliğime geri döndüm. Annemin ve babamın tavrı çok koymuştu bana. Kararımı vermiştim. Terhis olur olmaz İstanbullu bir kızla evlenip İstanbul’a yerleşecektim.

***

Her hafta sonu tatilimde hemşerim olan bir ailenin yanına uğrardım. Uğramazsam ararlardı ve sitem ederlerdi. Hemşerimin akranım olan bir kızı vardı. Ona kardeş gözü ile bakıyordum. Meğer bana gösterilen itibarın bir nedeni varmış. Meğer onlar için soyu sopu bilinen iyi bir damat adayıymışım. Yine bir tatil günü ziyaretlerine gitmiştim. Biraz hoşbeşten sonra kızın annesi Lütfiye teyze,

Bak oğlum. Bizim kızın artık evlenme çağı geldi. Onu aklı başında, soyu sopu düzgün biriyle baş göz etmeyi düşünüyorum. Nasıl? Senin evlenmeye niyetin yok mu? Doğrusu Lütfiye teyze beni çok şaşırtmıştı. Kızına kardeş gözüyle bakıyordum. Üstelik kızı hoşlanabileceğim bir tip değildi. Gerçi güzel bir kızdı. O yaşta dahi bir hayli kiloluydu ve ileride çok daha fazla kilolu olacağı, annesine benzeyeceği belliydi.

Otuz beş yaşına kadar evlenmeyi düşünmüyorum dediğimde yüzü kıpkırmızı kesildi. Odada sanki buz gibi bir hava esmişti. Belli ki Lütfiye teyze bu sözüme çok kızmıştı. Gitmek için kalktığımda her zamanki gibi elini öpmek istedim ama elini uzatmadı. Aradan bir ay kadar geçtikten sonra ayıp olmasın diye ziyaretine gittim. Kapıda kızı karşıladı. Çok soğuk bir tavır ve sesle,

Misafirlerimiz gelecek. Bu yüzden sizi evimize kabul edemeyeceğiz dedi. Şok olmuştum. Geri dönüp merdivenlerden hızla indim. Demek ki bunların dostluğu, hemşerilik dostluğu değil çıkar dostluğuymuş diye düşünmekten kendimi alıkoyamamıştım. Bir daha da o eve gitmedim.

***

Terhisime yakın yeni bir kısmetim çıkmıştı. Otel sahibi, Çukurova kökenli çok zengin bir ailenin kızıydı. Kız benden üç dört yaş büyüktü. Oldukça da güzel bir kızdı. Konuyu babası açtı.

Kızım seni çok beğendi. Aynı şeyi kendim için de söylüyorum. Hakkında edindiğim bilgiler çok olumlu. Ailenin zengin veya fakir olması beni ilgilendirmiyor. Benim mal varlığım, eğer kızımla evlenecek olursan bize de yeter, size de. Hoppala bu da nereden çıktı böyle? Demek otellerindeki başka ustaların çözemedi dedikleri elektrik arızası uydurmaymış. Amaçları beni kızları ile tanıştırmakmış. Arızayı gidermeye uğraşırken kızın bana çıraklık yapması belli bir planın parçasıymış. Bir ara konuşurken,

Beni isteyen çok oldu ama hiç birine güvenemedim. Biz Anadolu çocuğuyuz. Nedense İstanbul çocukları bana güven vermiyor. Bu nedenle kısmetimin hep Anadolu’dan gelecek biri olmasını diledim. Bu taşın bana olduğunu anlamamıştım. Ta ki babası bana konuyu açıncaya kadar. Dalıp gitmişim. Kızın babası,

Bu konuda ne düşündüğünü öğrene bilir miyim?

Tabi efendim. Ben de varlıklı bir ailenin çocuğuyum. Ailemi hiçbir şekilde kırmak istemem. Mektup yazıp onlardan evlilik için izin isterim. İzin verirlerse kızınızla evlenmek isterim.

Mektubu yazmakta geç kalma. Ben bu işin bir an önce gerçekleşmesini istiyorum.

Tamam efendim. En kısa zamanda size sonucu bildiririm.

***

Kızın yaşça benden büyük olması beni çok düşündürdü. Ne yapacağıma karar veremiyordum. Konuyu yakın bir arkadaşıma açtım. Hazır mezarın bayat ölüsüymüş.

Bana böyle bir teklif yapılsa, hiç düşünmeden peki derim. Kız hem güzel, hem de çok zengin. Ayağına çok güzel bir kısmet gelmiş, sakın kaçırma dedi. Yavaş yavaş aklım bu evlilik önerisine yatmaya başlamıştı. Hemen anneme bir mektup yazdım. Durumu anlattım. Annem babama mektubu okutunca, babam bana çok kızmış. Öfkeyle,

Benim servetim ona yetmez mi? Ne demek oluyor? Soyunu sopunu bilmediğimiz, üstelik kendisinden yaşça büyük bir kızla sırf parası için evlenmeye kalkışacak. Eğer o kızla evlenecek olursa onu defterimden silerim. Bir daha onun yüzünü bile görmek istemem demiş. Annemin yazdıklarını birkaç kez okudum. Babam haklıydı. Bu kızın ne eksikliği vardı ki bana büyük vaatlerle sunulmak isteniyordu. Otele gidip evlenmek istemediğimi söyleyecektim ama ya bana bir oyun oynamaya kalkarlarsa diye düşündüm. En iyisi o semte bir daha uğramamaktı.

***

Terhis olup evime döndüğümde annem hemen bana bir kız buldu. Bulduğu kız da beğenmedikleri bana aşık olan kara kızdan farksızdı. Kızı beğenmediğimi söylediğimde kıyamet koptu. Nikahta keramet vardır diye tutturdu. Boyun eğmek zorunda kaldım. Büyük bir tantana ile evlendik. Nikahta var oldukları sandıkları keramet beni hiç etkilememişti. Zoraki eşime bir türlü ısınamamıştım. Bir gün eşyalarımı alıp evden çıkarken eşim,

Nereye gidiyorsun diye sordu?

Cehennemin dibine dedim. Şaşırmıştı.

Beni iyi dinle dedim. Seninle birbirimizi tanımaya bile gerek görmeden ailemin zoruyla evlendirildim. Ne yaptıysam bu evliliği içime sindiremedim. Bu nedenle seni, ailemi ve doğup büyüdüğüm memleketimi terk ediyorum. Sakın beni arama ve peşime düşme.

Bunu bana yapamazsın.

Yaptım bile deyip evden ayrıldım.

***

Çocukluğumda büyümeyi ne kadar da çok istiyordum. Meğer büyümek dert küpü olmak demekmiş. Yalnızca evlilikten değil, yaşamaktan bile soğudum. Çocukluğumda gördüğüm komşu kızlarının dolgun bacakları beynimde öylesine yer etmiş ki, nedense akranım olan kadınlardan hiç zevk almıyorum. Ne zaman bir kadınla birlikte olmayı arzulasam hep o dolgun bacaklar gelir gözlerimin önüne. Nasıl bir saplantıdır bu inan çözemedim.

Beni bulduğun yerde körpecik kadınlar da vardı. Bu duyguların yüzünden mi beni tercih ettin?

Hiç düşünmedim ama bel ki de şuur altı bir tercihtir bu.

Beni güzel buluyor musun?

Güzel bulmasaydım seninle birlikte olur muydum?

Belli ki sen de benim gibi hep kaderin sillesini yemişsin.

Hadi anlat bakalım seni hayat kadını yapan etkenler ne?

Fazla uzatmayacağım. Çok kısa anlatacağım. Henüz on dört yaşındaydım. Komşumuzun çok yakışıklı bir oğlu vardı. Kadın düşkünü olarak dillenmişti. Nedense ona karşı çok ilgi duyuyordum. Üstelik okumuş biriydi de. Bir gün dersime yardımcı olmasını bahane ederek evlerine gittim. Evde yalnızdı. Dersimi yapmama yardımcı olmasına çok sevinmiştim. Bu nedenle onun yanına sık sık gidecek ve sıcak nefesini tenimde hissedecektim. Kadınlarla ilişki kurmakta belli ki çok hızlıydı. Ders sırasında elinin bacaklarımda gezinmeye başlamasından çok büyük bir zevk almıştım ve heyecan duymuştum. İtiraz etmediğimi görünce kolunu boynuma atıp kendine doğru çekti. Heyecandan boğulacak gibiydim. Dudaklarımdan, gerdanımdan öpmeye başladığında kendimden geçmiştim. Sanki bir mutluluk denizinde yüzüyordum. Halının üzerine uzandık. Öylesine kendimden geçmişim ki o malum acıyı bile hissetmedim. Uzun sürdü sevişmemiz. Sık sık buluşma umuduyla evden ayrıldım. Konuyu aileme açmaktan korktum. Nedense onunla bir daha birlikte olamadım. Sanki benden kaçıyordu. Bir gün onun nişanlandığını söylediklerinde beynimden vurulmuş gibi oldum. Delirecek gibiydim. Peki ben ne olacaktım? Aileme  söylesem ne olacaktı? Arada aylar geçmiş, iz kanıt kalmamış. Ne yapabilirdim.

Bir süre sonra beni istemeye gelenler oldu. Hepsini de geri çevirdim. Bir gün yine istemeye geldiler. Babam,

Hele bunu da istemiyorum de. Kafanı kırar mıyım, kırmaz mıyım? Görürsün dedi. Çaresiz peki dedim. Evlilik günü yaklaştıkça heyecanımla birlikte korkum da artıyordu. Evlendiğim kişi ya bakire olamadığımı anlarsa? Sonunda korktuğum başıma geldi. Gece yarısı beni evinden kovdu. Bereket kolumdaki, boynumdaki takıları almamıştı. Bu durumda baba evine dönemezdim. Dönecek olsam babam beni mutlaka öldürürdü. Keşke baba evine gitseydim. Keşke o gece babam beni öldürseydi de bu güne kadar yaşadıklarımı yaşamasaydım. Fahişelik çok zor bir meslek. Kimi bir kişiyim diyerek pazarlık eder, on kişi üstünden geçer. Kimi pazarlıkta anlaştığımız parayı vermez. Üstelik kıyasıya da döver. Kaç kez beni döverek hastanelik ettiler.

O gece şehirler arası yola çıkıp İstanbul’a sefer yapan otobüslerden birine binip İstanbul’a geldim. Gelmez olaydım. Fuhuş batağına saplandım kaldım. Bu hayattan ne kadar bıktığımı anlatmaya kelimeler yetmez. Keşke tek odalı bir evim olsaydı ve başımda bir erkeğim. Olmadı, olmadı. Dedik ya kader bize ağını çok sağlam örmüş. Ne kadar çırpınırsan çırpın bu ağdan kurtulmak olası değil.

Haklısın. Ne derler? Adın kader olacağına kaderin kader olsun. Ne yazık ki kaderimiz hiçbir zaman yüzümüze gülmedi.

Kuzum sen beni buraya sohbet etmek için mi getirdin? Daha elin elime bile değmedi. Ne duruyorsun? Sabaha ne kaldı ki? Sabah yine müşteri bulmak için yola çıkmak zorundayım.

Yarın çıkmayı ver. Anlaştığımız paranın iki katını veririm. Zarar etmemiş olursun.

Çok cömertsin. Çok da iyisin. Yatağa girmenin zamanı gelmişti. Elim kadının dolgun bacaklarında gezinirken gözümün önüne komşu kızlarının dolgun bacakları geldi. Hayat kadınına sımsıkı sarıldım. Yaşamım boyunca ilk defa bir kadından olağan üstü zevk alıyordum. Üç gün sürdü beraberliğimiz. Sonunda her zamanki gibi oldu. O yoluna ben yoluma. Ayrılırken,

Seni aradığımda nerede bulabilirim diye sorduğumda,

Aramana gerek yok dedi. Ben her boş kaldığımda yanında olacağım dedi.

***

Yatağıma uzanmış onu düşünüyordum. Onda ne bulmuştum ki aklımdan çıkaramaz olmuştum. Öyle özlüyorum ki onu. Kapımın zili çaldığında sevinçle yatağımdan fırladım. Gelenin onun olmasını diledim. Gelen o idi. Bu beraberlikten sonra yine ayrılık olacaktı. Belki kal desem kalacaktı ama, onun geçmişi beni korkutuyordu. Keşke içime sindirebilseydim ve bir ömür boyu onunla birlikte olabilseydim. Yatağa girdiğimizde ağlıyordu. Bir ara hıçkırıklarını tutamaz oldu.

Keşke, keşke seni on dört yaşındayken tanısaydım. Belki o zaman yaşamım bu denli karanlık ve acılarla geçmezdi. Gözlerinden akan yaşı elimle sildikten sonra ona sımsıkı sarıldım.

Üzülme sevgilim. Bundan böyle hep birlikte olacağız. Bizi ancak ölüm ayırır dedim. Sımsıkı boynuma sarıldı.

İnşallah sevgilim dedi.

Özcan Nevres

10 Eylül 2005

.

 

BAHADIR DELİKANLI

BAHADIR DELİKANLI

İldeki santral memuresi, ilçenin santral memuresine anlatıyordu.

Sizin santralınızda bir erkek memur var. Her karşılaşmamızda”ben Anadolu’nun ender yetiştirdiği bahadır delikanlılardan Önder” diyordu. Bir gün sordum ne anlamda kullanıyorsun bu sıfatı diye. Yakışıklı mısın, yoksa iri yarımısın? “Çok yakışıklıyım dedi. Doğrusu bu memurunuzu merak ettim. Gece nöbetlerimiz denk geldiğinde saatlerce sohbet eder olduk. İşin doğrusu görmeden aşık olduk biri birimize. Sonunda randevulaştık. Bir Pazar günü Konak’ta saat kulesinin yanında buluşmaya karar verdik. O elinde Hayat dergisi ile kırmızı bir karanfil tutacaktı. Bu şekilde kendisini tanımış olacaktım. O gün saat on üçü zor ettim. Nasıl bir insan? Gerçekten çok yakışıklı mı? Ya beni beğenmezse gibi düşünceler yüzünden zaman geçmek bilmiyordu. Ne olur ne olmaz diye randevu yerine on beş dakika önce gittim. Randevu yerinde kara kuru ufak tefek, üstelik çirkin sayılacak biri vardı. Görmemezlikten gelerek Hisaraltı’na yöneldim. Bir süre mağaza vitrinlerini seyrettikten sonra geri döndüm. Buluşacağım o değildir, belki bir rastlantıdır diye düşündüm. Doğrusu bu kez orada başka birini bulacağımı umut ediyordum. Orada yine aynı kişi vardı. Güvercinlere yem satan yaşlı adamın yanına giderek yem satın aldım. Güvercinlere azar azar atarak on beş dakika kadar oyalandım. Başka bir gelen yoktu. Beklediğim ve ola bildiğince heyecanlanmama neden olan belli ki bu köstebek kılıklı adamdı. Oradan uzaklaşıp bir arkadaşıma gittim. Geri dönerken buluşma yerimize göz attım. O salak halen benim gelmemi bekliyordu. Ne umutlarla gitmiştim oraya. Oh olsun ona. Ben de onu orada saatlerce beklettim ya.

Aşk olsun sana. İnsan sormaz mı onu? Bana sorsaydın hemen ne olduğunu söylerdim. O konuşulacak adam mı be? O önüne gelen herkesle kavga eder. Oysa bir sıkımlık canı var. Benim de burada flört ettiğim biri var. Bir gün ona sataşmış. O da gelip burada onu neredeyse dövecekti. “Çık dışarıya sana bahadır delikanlılık nasıl olurmuş göstereyim diye bas bas bağırdığında o kaçacak delik aradı. Bereket müdürümüz araya girdi de yatıştırdı. Korkudan ölecekti aptal herif.

Ne zannediyor o salak kendini öyle?

Ne bileyim ben? Neyse şimdilerde kendine Manisa’dan birini buldu da rahat ettik.

Senin flört ettiğin nasıl biri? Yakışıklı mı bari?

Hem de nasıl.

Evlenecek misin onunla.

Öyle görünüyor.

Dediğin gibi ise kaçırma elinden. Bu zamanda evlenecek birini bulmak o kadar zor ki. Ne kadar da sevinmiştim gönlümün prensini buldum diye. Bendeki de şans mı? Çıka çıka karşıma köstebek kılıklı biri çıktı.

Yok yok benimkini bir görsen aklın gider vallahi. Burada benim gibi memur bir arkadaşım var. Onu elimden almak için yapmadığını bırakmıyor. Bereket versin biri birimizi çok seviyoruz. Yoksa elimden alacak vallahi.

Sen de uzatma fazla. Madem biri birinizi seviyorsunuz evlen  gitsin.

Olmuyor işte annem pürüz çıkarıyor. İllede vermem diyor.

Sen de kaç gitsin

Olur mu ayol? Köylü kızları gibi kaçmak yakışır mı bize?

Annen illede vermem diyorsa başka çaresi var mı?

Bekleyeceğiz bakalım. Belki annemin zamanla gönlü olur.

Hadi sana iyi nöbetler. Giderayak onunla bir an önce evlenmeni öneririm.

Hadi sana da iyi nöbetler.

***

Anadolu’nun ender yetiştirdiği bahadır delikanlısı Önder, telefonda kapıştığı delikanlının santrala kadar gelip kendisini dışarı çağırmasından çok korkmuştu. Müdürü de kendisini uyarmıştı. “Senin kapıştığın delikanlı isterse seni buradan bir günde sürdürür.

Sen en iyisi git bul onu ve özür dile” demişti. Mesai bitiminde doğruca tartıştığı delikanlının dükkanına gitti. İçini büyük bir korku kemiriyordu, ya beni dükkanında evire çevire bir güzel döverse. Korkusunu yenip içeri girdi. O korktuğu delikanlı aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi güler yüzle karşıladı.

Hoş geldin. Özür dilemeye mi geldin, yoksa dövüşmek için mi?

Özür dilemeye geldim. Elimde olmadan sana karşı kabalık ettim.

Unut onu. Özür dilemek erdemliliktir. Önce ne içersin onu söyle

Çay olsun. Özkan dışarı çıkıp çay ocağına çay söylemeye gittiğinde Önder” amma da yaptım ha diye geçirdi içinden. Şu adama bak en az seksen kilo. Üstelikte çok sportmen yapılı biri. Benim gibi elli kiloluk adamın bir sıkışta suyunu çıkarır vallahi.  İyi ki gelip özür diledim.” Az sonra çaylar geldi. Çaylarını içtikten sonra da  uzun uzun konuşup iyice biri birlerini tanımış oldular.

***

Genelde en iyi dostluklar kavgadan sonra başlar onların dostluğu da öyle oldu. Önder ile Özkan kısa zamanda iyi anlaşan arkadaş oldular. Önder’in hırçınlığı hem abonelere, hem de mesai arkadaşlarına karşı devam ediyordu. Bu nedenle çevre ilçelerdeki mesai arkadaşları, onu aboneler ile kapışması için zora koşuyorlardı. Giderek Önder’in memuriyeti riske giriyordu. Zira henüz stajerlik dönemindeydi.Özkan onun dalaştığı memurların hemen hemen tümünü tanıyordu. Araya girip tümüyle barışmasını sağladı.

Yakın zamanda sözlendiği kıza nişan takacaktı. Nişan töreni için eğlence düzenlemek adettir. Arkadaşı Özkan’ın güzel bir teybi vardı. Gidip durumu ona anlattı ve nişanına davet etti.

Gelirken teybini de getirirsen iyi olur, kızlar onunla eğlenirler dedi. Özkan

Madem ki beni davet ediyorsun, fotoğrafçı tutmana gerek yok. Resimlerinizi de ben çekerim dedi. Önder çok memnun kalmıştı. Hem çalgıcı, hem de fotoğrafçı parasından kurtulmuş oluyordu.

Nişan çok neşeli geçiyordu. Özkan durmadan resim çekerek bu mutlu günlerinin anısının canlı kalmasını sağlamaya çalışıyordu. Kızlar onu fotoğrafçı zannettiklerinden çekinmeden poz veriyorlardı. Nişan eğlencesi sona erdiğinde konuklar dağılmaya başladılar. Özkan gelin ile damada mutluluklar diledikten sonra konuklarla birlikte nişan evinden ayrıldı. Orta yaşlı bir kadın yanına gelip

Sizin fotoğrafçı dükkanınız nerede diye sordu. Özkan,

Ben fotoğrafçı değilim teyze, resimleri amatör olarak çektim. Arkadaşıma yardım olsun diye.

Ya öyle mi? Bak bu benim kızım. Bakarsın bir kısmeti çıkar. Onun nişanına sizi çağırırız diye düşündüm.Özkan kadının yanındaki kıza dikkatlice baktı. Kız gerçekten çok güzel bir kızdı.

Siz ne zaman gerekirse bana haber verin gelir çekerim. Elimde kalacak değil ya dedi.

Tamam biz sana Önder ile haber göndeririz.

***

Önder Özkan’ın dükkanına gittiğinde çok neşeliydi.

Hadi bakalım çayları söyle. Sana bir müjdem var.

Çay kolay, hayrola ne müjdesi vereceksin.

Hani benim nişanımda çok güzel sarışın bir kız vardı ya, annesi telefon etti. Senin evli olup olmadığını sordu. Bekar olduğunu söylediğimde çok sevindi. Araya gir de benim kızımı ona yapalım dedi. Ben de seni onlara çok methettim. Ne olur hemen araya gir onları baş göz edelim dedi.

Tamam da ben o kızın güzel olduğunu fark ettim ama, yine de alıcı gözle bakamadım. Kızı gözümün önüne getiremiyorum.

O zaman biz de Denizli’ye gider sen onu, ben de nişanlımı görürüm

Bak işte o olur. Ve gidecekleri günü kararlaştırdılar.

***

Denizli’ye vardıklarında kızı Önder’in nişanlısı evine davet etti. Kız hemen geldi. Bir süre aynı odada dereden tepeden konuşulduktan sonra Önder,

Siz burada bizimle ne oturuyorsunuz? Ola ki bizden gizli konuşacaklarınız vardır. Hadi bakalım siz öbür odaya geçin. Beraberce kalkıp yan odaya geçtiler. İkisi de heyecandan tıkanacak gibi idiler. Bir süre ayakta kalıp göz göze bakıştılar. Özkan kolunu kızın beline dolayarak kendine doğru çekti ve kızın dudaklarını dudaklarının arasına aldı. Uzun süre öpüştükten sonra sedirin üstüne oturdular. Heyecanları yatışmıştı. Kız,

Aşkolsun heyecanımdan yaralanarak beni öptün. Çok utandırdın beni.

Neden utanıyorsun. Evlendikten sonra da aynı şeyi yapmayacak mıyız?

Olsun. Evlenmeden önce yapmamamız gerekirdi.

Evliliğe atacağımız ilk adımların mühürü olur, fena mı?

Bence yapmamalıydık ama oldu bir kere.

Hadi canım üzüldüğün şeye bak diyerek eğildi ve dudaklarını yine dudaklarının arasına aldı. Kız itiraz etmedi. O da çok beğendiği müstakbel kocasının öpüşünden son derece haz alıyordu. Ertesi gün yine buluştular. Kol kola girerek şehrin caddelerinde gezdiler. Bu arada en kısa zamanda nişan olmaya karar verdiler. Bir hafta sonra da iki aile arasında yapılan sade bir törenle nişanlandılar.

***

Kızın babası karısının etkisinde kalarak bu nişanı onaylamıştı. Damadının Denizli’de bir hemşehrisi vardı. Gidip onu buldu.

Osman efendi sana bir şey danışmak istiyorum diyerek durumu anlattı. Osman,

Vallahi Bekir efendi, kızınız çok şanslıymış. Senin damadının babasıyla yıllardır tanışırım. Damadını da iyi tanırım. Üstelik onların hali vakti iyidir. Zengin insanlardır.

Sağ ol Osman efendi, rahatlattın beni diyerek iş yerine döndü.Kafasına damadının zengin bir aileden olması takıldı. Kendi kendine

Ulan Bekir, yıllardır bu mesleği el emeğiyle sürdürüyorsun. Buldun zengin damadı. Daya ayağını. Kopar onlardan makine parasını, elle çalışmaktan kurtul dedi. Eve gittiğinde eşine

Hanım bu gün ne öğrendim biliyor musun?

Hayrola bey ne öğrendin ki?

Bizim damadın babası oldukça zenginmiş.

Biliyorum, Önder söylemişti.

Bana niye söylemedin.

Ne bileyim ben, damadımız iyi bir insana benziyor, bu yüzden üzerinde durmadım.

Olur mu hanım? Fırsat bu fırsat ayağımızı gereriz ve bir makine parası vermezseniz bu iş olmaz deriz. Kızımız oldukça güzel. Bu yüzden itiraz etmezler. Böylece bunca yıl özlemini çektiğim makinayı alırız.

Ya ters tepki yaparsa?

Yok canım, niye ters tepki yapsın? Kızımız Denizli’nin en güzel kızı. Kim elden kaçırmak ister öylesini?

Vallahi bey ben korkuyorum, ya ters bir durum olursa? O zaman kızımızın yüzüne nasıl bakarız.

Sen merak etme hanım. O işi bana bırak. O gece sabahı zor ettiler.

***

Sabah damadına telefon açtı. İşini büyütmek için bir makine alması gerektiğini, makine için altı bin beş yüz liraya gereksinimi olduğunu söyledi. Özkan,

İyi ama baba bende o kadar para yok ki dedi.

Babandan istersin.

Nasıl isterim, bana kızlarını başlık parasıyla mı verecekler diyeceğim. Olmaz öyle şey.

Sen bilirsin. Para yoksa kız da yok. Özkan’ın tepesi attı.

Eğer kızın da senin gibi düşünüyorsa al kızını başına çal deyip telefonu kapattı. Akşam üstü nişanlısının annesi aradı.

Sakın oğlum parmağından yüzüğünü çıkarma. Ben ne yapıp yapıp kızımı seninle evlendireceğim. Sen babana aldırma.

Anne, nişanlım ne diyor? Bana bu tür istekler ters geliyor. Üstelik babamın zenginliği beni hiç ilgilendirmiyor. Evlenecek olan da benim. Evlilik için gereken masrafları da yapacak olan benim. Bu yüzden ne babamın, ne de annemin bu işe karıştırılmasını istemem. Kızınızla evlenmeyi ben istedim. Annem ve babam değil. Şaheste ile konuş, bana telefon etsin. Olanı biteni ondan öğreneyim

Tamam oğlum söylerim.

Gece telefon çaldı. Ahizeyi kulağına dayadığında sesi hemen tanıdı.

Alo ben Bekir, Şaheste’nin babası. Hanımım sana telefon etmiş. Sen ona aldırma. Ben son sözümü söyledim. Ya para, ya da kız mız yok

Al kızını kafana çal diyerek telefonu kapattı. Bu işte hayır kalmadı diyerek parmağındaki yüzüğü çıkardı.

***

Önder’in nikahı kıyıldıktan sonra, aynı günün gecesi düğünü belediye düğün salonunda yapıldı. İyi eğlendiler o gece. Önder Özkan’a

Senin nişan bozulmasaydı ne güzel olacaktı dedi. Özkan,

Bırak, kabuk bağlamış yarayı deşme dedi. O defter artık kapandı. Bir daha ondan bana söz etme.

Kaçıp gelse?

İstemem, armut ağacının dibine düşer. Öyle babadan ancak öyle kız olur. İlk anda yapacaktı yapacağını.

Peki sen bilirsin. Bana ne olur aramızı düzelt demişlerdi de.

Kapat. O iş bitti.

Peki sen bilirsin.

***

Önder’le karısı evlenmelerine rağmen ayrı yaşıyorlardı. Bir araya tayin edilmeleri için verdikleri dilekçeye bir türlü gereken yapılmıyordu. Yine Özkan’a gitti. Durumlarını anlattı. Özkan hemen Ankara’daki bir Millet Vekilini arayarak durumu anlattı. Bir haftaya varmadan Tavas’a tayinleri çıktı. Bu arada Millet Vekilinden bir mektup geldi. Mektupta “ Sevgili Özkan, telefonun üzerine Ulaştırma Bakanlığına gittim. Tayin işini yaptırayım derken bir pürüzle karşılaştık. Arkadaşını yetersiz gördüklerinden işine son verilmişti. Rica ettim. İşten atılma kararını kaldırmalarını sağladım. Böylece tayinlerini Çivril’e yaptırdım ve stajyerliğini kaldırttım. Selam eder gözlerinden öperim.” Mektubu Önder’e gösterdi.

Bak bu senin son şansın. Sakın gittiğin yerde aynı şeyleri tekrarlayarak beni mahcup etme.

Endişelenme. Artık stres kalmadı. Bundan böyle iyi bir memur olacağım.Daha sonra doğan çocuklarına şükranlarını ifade etmesi için adını Özkan koydular.

***

Telefon çaldı. Ahizeyi kaldırdı

Alo buyurun efendim.

Ben Şaheste, tanımadın mı?

Tanımak zorunda mıyım?

Neden böyle ters davranıyorsun. Geçmişteki o güzel günlerimizi unuttun mu yoksa?

Evet unuttum. Sanki sen unutmadın.

Hayır ben unutmadım. Bu konularda karar vermek kolay olmuyor. En sonunda karar verdim. Bohçamı hazırladım. Sana kaçacağım.

Sakın öyle bir şey yapayım deme.

Sen ne dersen de ben geliyorum.

Sakın böyle bir şey yapma. Gelirsen kovulursun.

Neden.

Çok geç karar verdin. Bu yüzden treni kaçırdın. Eski nişanlısının ağlamasına aldırmayarak telefonu kapattı. Telefonu kapattıktan sonra uzun bir düşünceye daldı. Pişmanlık duygusuyla içi burkuldu. Gerçekten beni sevmiş miydi? Yoksa gözü babamın servetinde mi? Boş ver dedi. Armut ağacının altına düşer. O da mutlaka babası gibi düşünüyordur. O olayları yaşarken az üzülmemiştim. Şimdi de o üzülüyormuş. Böylece ödeşmiş oluyoruz. Zaten ip inceldiği yerden kopmuştu. Kopan ipi eklesen de eklendiği yerde mutlaka pürüz kalır. Bu şekilde düşünmek rahatlatmıştı onu. Kalkıp dışarı çıktı. Kahveciye bir çay getirmesini söyledi. Yaşam devam ediyordu.

Özcan NEVRES