Torunum Can

Resim

Torunum Can lisedeki ilk takdir belgesini aldı.Torunumuzla gurur duyuyoruz


Balkonumda ki begonviller

Resimleri tam boy görmek için üzerlerine tıklayabilirsiniz.

Şehit Kemal'in anıtı

Can Nevres Menemen’de Şehit Kaymakam Kemal Bey’in anıtı önünde

TAŞHAN

Can Nevres tarihi TAŞHAN önünde

Bedava Yaşıyorum

Pazartesi günü ölüm bir kez daha yokladı beni. Henüz daha olgunlaşmamış olduğuma karar vermiş olacak ki bir süre daha yaşamama izin verdi. Bir konuda bilgi almak için belediyeye gittiğimde arabamı park edecek bir yer bulamadım. Caddeye park etmeye karar verdiğimde az ileride çalışan bir işçi yanıma gelip buradan arabaları çekiyorlar. Sen en iyisi arabanı karşı caddeye bırak dedi. Karşı caddeye geçiş yapabilmek için biraz geri gittim. Sinyalimi çalıştırıp gelmekte olan iki arabanın geçmesini bekledim. Onlar geçince hareket etmemle birlikte adeta bir bomba patladı ve o an arabamın havalandığını hissettim. Göremedim. Zira darbe o kadar şiddetli olmuş ki koltuğum kırılmış ve ben adeta bir kumsalda kumlara uzanmış gibi yatıyordum. Bunu ancak arabam durduktan sonra fark ettim. Zaten sürücü tarafının kapısı açılmıştı. Arabadan indiğimde beş altı kadın dehşet içinde kalmışlar ve hüngür, hüngür ağlıyorlardı. Kendi korkularını bir tarafa bırakıp sordular. Bir şeyin var mı diye? Yok dedim. İlginçtir ağrıyan bir tarafım yoktu. Etrafımı saranlar o araba nasıl geliyordu öyle dediler? Nasıl geliyor olabilir? Alçaktan uçuyordu dedim. Az sonra Ambulans geldi. Ardından da trafik polisleri. Fotoğraf çekip kaza raporu tuttular.

Bu gün emniyetten kaza raporunu aldım. Bana yüzde yirmi beş kusur vermişler. Bu raporun üzerinde durmak gerekir. Değerli okurlarım, asfalt yol çamurlu olabilir mi? Belli ki bana çarpan ve arabamı planör gibi uçuran arabanın asfaltta fren izleri bulunamamıştı. Rapora itiraz hakkım var ama itiraz etmeyeceğim. Yalnızca şunu belirteyim. Bana çarpılan yolda azami hız 40 +4 kilometredir. Yani o yolda en fazla kırk dört kilometre hız yapılabilir. Bırakınız kırk dört kilometreyi, son model olan arabalarda çok geliştirilmiş fren düzeneği olduğundan atmış kilometrelik bir hızda dahi o araba yerinde çakılırdı. Arabama çarpsa bile küçük bir hasarla kazayı atlatmış olurduk. Dahası on on beş santim sağa kaçabilseydi arabama çarpmayacaktı. Kaçamazdı. Zira alçaktan uçuyordu.

On dokuz yaşındaki sürücü önüme aniden çıktı diyor. O durumda arabama yandan çarpmış olması gerekmez miydi? Oysa arabama arka sol far üzerinden çarpmış bulunuyor. Tüm bu olanlara rağmen arabamdan sağ ve sakatlanmadan çıkmış olmam bizim için sevindirici oldu. Nitekim arabamın durumunu görenler sen bu arabada nasıl sağ çıktın diye soruyorlar. Yiyecek yemeğim, içecek suyum varmış diyorum.

Sigortanın anlaşmalı kaportacısı gelip arabamı inceledikten sonra büyük olasılıkla sigorta bu arabaya tamir parası ödemez. Arabanın piyasa değeri üzerinden sana yüzde yirmi beş eksiğiyle ödeme yapar dedi. Görünen o ki, on üç seneden beri kullanmakta olduğum UNO modeli arabama veda edeceğim. Yalnızca arabama değil, belki de araba kullanmaya veda edeceğim. Zira trafik magandalarının yolları kan göllerine çevirmeleri önlenemediği sürece araba kullanmaktan vazgeçmek en akıllıca bir karar olacaktır.

Aslında şehir içinde trafik magandalarını durdurmak çok kolay. Tekirdağ il merkezi bu konuyu gayet iyi çözmüş. Şehir içinden geçen caddeyi mobese kameralarıyla donatmış ve bol, bol uyarı levhaları da koymuş. Bu yolda kameralarla hız kontrolü yapılmaktadır. Azami hız kırk kilometre diye yazmaktadır. Kayın biraderimin Kumbağ’daki yazlığındaki komşusuna bir gün kucak dolusu trafik cezası gelmiş. Tümü de Tekirdağ’da hız sınırını aşmış olmaktan yazılan cezalar. Kayın biraderim insaf yahu demiş. Bir sürü uyarı levhalarından birini dahi okumadın mı demiş? Ne bileyim ben. Hiç fark etmedim diye yanıtlamış. Hadi bakalım o cezalardan sonra bir daha hız sınırını aşarak araba kullansın. Kullanabilir mi? Görünen o ki Tekirdağ’daki mobese kameraları darphane gibi para kesiyor. Keşke tüm yerleşim alanlarına bu kameralardan yerleştirseler de adam akıllı araba sürenler arabalarını güven içerisinde kullanabilsinler.

Özcan Nevres

Tıp Doktorları Neden Sessiz

Aylardır televizyonlarda hiçbir bilimsel değeri olmayan sözde gıda takviyesi ürünlerinin reklamları yapılmaktadır. Nedense bu saçmalıklara ne sağlık müdürlerinden, ne de eczacılardan gereken tepki gelmemektedir. Bu gıda takviyelerinin reklamlarına kanıp tıbbi tedaviden vazgeçen hastalar ağır sağlık sorunları yaşadıklarında veya öldüklerinde o ürünleri üretenler ve reklamlarını yapanlar bunun hesabını nasıl verecekler? Nitekim altın çilek dedikleri üründen bizim bildiğimiz kadarıyla bir kişi yaşamını yitirdi. Ya bizim bilmediklerimiz? Buna rağmen bu ürünün halen İnternet üzerinden pazarlanması sürüyor. Aklımın almadığı, daha doğrusu hazmedemediğim bir durum var. Nasıl oluyor da Hipokrat yemini yapmış olan tıp doktorları ve profesörleri bu pazarlama işine alet olabiliyorlar?

Geçen gece yağan şiddetli yağmurda Silivri yine büyük bir sel felaketi korkusuyla yaşadı. Beni endişelendiren dere yatağında büyümüş olan sazlardı. Tam ben konuyu dile getireceğimde sazların sökülmüş olduğunu gördüm. Belli ki dere yatağı tam temizlenmemiş. Zira kısa süren şiddetli yağmurda bile dere yatağından taşmış. Bir esnafın dediğine göre sel suları kapılarının önüne kadar gelmiş. Eğer o şiddetli yağmur on beş dakika daha sürseydi, iki yıl önce yaşadığımız sel felaketini yine yaşayacaktık diyor. Yağmur sonrası belediyemiz aymazlıktan kurtulmuş, dere yatağını temizleme çalışmalarını başlatmış. Peki, Boğluca deresinin etrafındaki binalar yıkılıp dere yatağı temizlenip kalyon sefasına! açıldığında Silivri’ye bir daha sel vurmaz mı? Bir kere Silivri’yi sel dere yatağından vurmuyor. Sel E 5 karayolunu aşarak vuruyor. Nedeni ise köprünün altıdaki boşluk çok yetersiz. Daha önce de yazmıştım ama bir daha yazayım. Silivri’nin bir daha sel felaketi yaşamaması için Boğluca deresi ile Tuzla deresinin arasına bir kanal açmaktır. Kanal açılır, iki metre yirmi santimlik büzler yerleştirildikten sonra üstü hemen kapatılıp asfaltlanır. Sel sularının debisinin bilinip bilinmediğimi bilmiyorum. Bu nedenle iki metre yirmi santimlik tek büzün yetip yetmeyeceğini bilemem. Tek sıra büz yetmezse iki sıra büz yerleştirilerek sorun tamamen ortadan kaldırılır.

Silivri belediyesi fakirlere yardım için bir kampanya başlatacak. Kampanyanın adı da bir tane de benden. Hükümetin sadaka politikasına bir destek de ilçemizden geliyor. Oysa fakirlere yapılacak en büyük destek, onları iş sahibi yapmaktır. Tüm dünyadaki hızlı büyüyen ülkeler arasında Türkiye Çin’den sonra ikinci geliyor(muş) Bu nasıl bir büyüme ki, nice insanımız nafakasını çöp bidonlarında arıyor. Büyüyen bir ülke olağan üstü zenginleşiyor demektir. Peki, bu zenginleşmeden neden dar gelirlilerin payına hiçbir şey düşmüyor? Düşmez. Düşmesi de mümkün değil. Zira zenginlik üretimle olur. Yabancı ülkelerin sıcak paraları ile değil.

Gündemde elektriğe ve doğalgaza zam var ama nedense bunu bir türlü açıklayamıyorlar. Zira geçim sıkıntısı altında ezilenlerden korkuyorlar. Yetkililer zamdan önce İran ile olan gaz anlaşmasını yenilemeyi veya iptal etmeye çalışsınlar. Geçen yıl İran’a altı yüz milyon dolar kullanmadığımız doğalgaz için tazminat ödenmiş. Aynı tazminatın bu yıl da ödenmesi gerekecekmiş. İran bu tazminatı nasıl hak eder? Anlaşılacak gibi değil. Zira doğalgaza en fazla gereksinim duyulduğunda İran içteki tüketimin artması yüzünden gaz veremem diyor. Sonra da sözleşmedeki kadar gaz almadığınız için bu parayı ödeyeceksiniz diyor. Bu durumda tazminatı hangi ülkenin ödemesi gerekir? Kış günlerinde Türkiye’ye doğalgaz sıkıntısı yaşatan İran’ın ödemesi gerekmez mi? Belli ki sözleşme yapılırken soğuk kış günlerinde doğalgazın daha fazla tüketileceği hesap edilmemiş. Peki, bu hatanın ceremesini kim çekiyor? Elbette ki vatandaş.

Özcan Nevres

Su Testisi Su Yolunda Kırıldı

Amerika’nın desteklediği Bin Ladin ve Talibanlar Amerika’nın başına bela olmuştu. Şüphesiz özgür olmak her ülkenin hakkıdır. Özgürlüğü için ölümüne mücadele etmek haklarıdır. Ama bu mücadele günahsız insanları katlederek olmamalıdır. Günahsız insanları katletmek özgürlük savaşı olamaz. Olsa, olsa yaptıkları vahşet olur. Dünya tarihinde kan dökülmeden ülkelerini ve halklarını bağımsızlığa kavuşturan iki lider vardır. Gandi ve Nehru. Ülkelerine bağımsızlığı pasif direnişlerle kazandırmışlardır. Ladin ülke özgürlüğü adına değil, din adına kan döküyordu. Talibanlarda ülkesine özgürlük kazandırmak için kan dökmüyor. Din adına kadınları burka içine sokmuşlar. Kadına bırakınız hak tanımayı, tek başlarına sokağa çıkmalarına bile tahammülleri yok. Kadın onlar için kullanılacak bir eşyadan farklı değil. Televizyonlarda Afgan kadınını burkalar içinde her gördüğümde içim yanıyor ve bu basıl bir ilkelliktir diyorum. Afganistan ulusal marşını besteleyen ve kraliyet ordusunun bando okulunu kuran ve yöneten Muhtar Hanyalı amcamızın anlattığı Afganistan ile bu günkü Afganistan arasında kıyaslanmayacak kadar fark var. Öyle olmasaydı Muhtar Hanyalı üç yıllık sözleşmesini iki defa uzatıp Afganistan’da dokuz yıl kalır mıydı? Krallık döneminde Afganistan Kıralı Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü kendisine örnek almıştı. Mustafa Kemal’in yolunda yürüyerek ülkesini çağdaşlaştırmak ve kalkındırmak istiyordu. Kralın bir askeri darbe ile devrilmesinden sonra çağdaşlaşma ve kalkınma atılımları sona ermişti.

***

Çok yorulduğumda televizyon karşısına uzanıp haber varsa haberleri izlerim. Haber yoksa evlenme programlarını izlerim. Nedeni ise dizilerden hiç hoşlanmıyor olmam. Gerçek amaçları evlenmek olanlara söyleyecek sözüm yok. Ama o programlara boy göstermek için katılanlara gıcık oluyorum. Birkaç programdır evde kalmış bir bayanın zırvalarını ibretle izliyorum. Kendisine talip olanları akıl almaz bir şekilde aşağılıyor. Buna rağmen yine de o bayana gelen gelene. Evi, yazlığı ve emekliliği olduğundan olsa gerek yaptığı aşağılamalara rağmen o bayana talip olmaktan çekinmiyorlar. Neyse ki bu gün bir babayiğit çıktı ve ağzının payını verdi. Bayana seninle bir çay içmeye gidelim bak senin taliplerin ne kadar çok çıkacak diyerek iyi bir ayar verdi. Çay içmeye gidip gitmediklerini bilmiyorum. Bayana sen bu şekilde davranırsan evlenemezsin diyenler oluyor. Kırk yedi yaşına kadar evlenmemişim. Bundan sonra evlenmesem de olur diyor. O zaman bu programa niye katıldın? Egonu tatmin için mi? Kanal reklama girince televizyonu kapatıp yürüyüşe çıktım. Bu bayan gibi bayanlar programın tadını kaçırıyor. Ciddi olarak evlenmek isteyenlerin gözünü korkutuyor.

Sayın Başbakan İzmir için Gavur İzmir dediğinde İzmirlilerden çok tepki görmüştü. Belli ki Başbakan İzmirlilerden oy alamadığı için İzmirlilere çok kızıyor. Bu kızgınlığın nedeni olsa gerek tam seçim arifesinde İzmir Büyükşehir ve ilçe belediyelerine baskınlar düzenlendi. Kuşadası belediyesi de bu baskınlardan nasibini aldı. İzmirliler yine tepkili. Kanımca bu baskınlar CHP nin İzmir’deki oylarında büyük artışa neden olacaktır. Zira İzmir’e benim gibi seyrek gidenler İzmir’deki büyük gelişmeyi daha iyi görürler. Menemenli olarak Sayın Kocaoğlu ve meclis üyelerini takdir ediyorum. Özellikle İzmir’e kazandırdıkları kültür sarayları, alt ve üst geçitler ve Sasalı’daki doğal park yüzünden candan kutluyorum.

Özcan Nevres

Sanata Sevdalanmak

Bu gün posta kutuma Muğla’da yayınlamakta olan Devrim gazetesi de gelmişti. Geliş nedeni de değerli arkadaşım gazeteci, şair ve yazar Yükselecek Demirel’in hazırladığı sanat sayfasıydı. Yükselecek Demirel uzun süreden beri rahatsızdı. Bu nedenle sanat sayfasını hazırlamaya ara vermişti. Bu seferki sayfaya benim de bir şiirimi koymuş. Bu arada eserlerini alıp sayfasına koyduklarına da teşekkür etmeyi ihmal etmemiş. Bakınız listede kimler var? Listeye bakmadan önce Devrim gazetesinin sanat sayfasının İnternet’te Türkiye genelinde en çok tıklanan bir sanat sayfası olduğunu belirtmek isterim. Sayfayı hazırlayan Sayın Yükselecek Demirel tam bir sanat ve şiir tutkunudur. Yayınlanmış olan birçok şiir kitapları vardır. O devlet memuru iken bile şiir ve sanat dünyasından kopmamıştır. İlk Adım gazetesinde çalışırken şiir ve sanat geceleri düzenlerdi. Düzenlediği gecelere Türkiye Radyoları da önem verirlerdi. Nitekim bir şiir gecesinde şiir yazma ve güzel şiir okuma yarışmasında Ankara Radyosu yapımcılarından Mete ve Neşe Bilginer’ler de katılmışlar ve kayda aldıkları yarışmayı Ankara Radyosundan yayınlamışlardı. O sıralarda ilkokul üçüncü sınıfta okuyan kızım Hediye Nevres de benim Uyan Be Memet başlıklı şiirimle okuma yarışına katılmış ve birinci olmuştu. Yarışmacıların çoğu liseli olduğu için önce önemsenmemişti. Şiiri okumaya başlayınca Neşe Bilginer yerinden kalkarak bu çocuğun babası kim diye sorduğunda beni göstermişlerdi. Bana kızınızın başka bildiği şiirler var mı diye sorduğunda var ama o şiir de bana ait dedim. Tamam, olsun dedi. Bunun üzerine kızımdan ikinci bir şiir okumasını istediler ve kayda aldılar. Bu iki şiirim kızımın sesinden Ankara radyosunda yayınlanınca, istek üzerine Ankara Radyosunda defalarca yayınlanmıştı. Şiirlerin içeriği nedeniyle Köylü Saati adındaki programda da yayınlanmıştı. Gelelim listeye:

Osman Tahir, Birdal Can Tüfekçi, Ayhan Çıkın, Kenan Yıldız, İbrahim Ergin, Cahit Yargıcı, Yüksel Sezen, Özcan Nevres, Hatice Altunay, A.Neyzar Karahan, Ercan Karadenizli, Necati Çakıcı, Mustafa Korkmaz Dinçer, Şafak Ahmet Deniz, Abdullah Gün, Hasan Öztürk, Coşkun Karabulut, Rıfat Kalakoğlu, Mehmet Yeşilkan, Sadık Selçukkaya, Rahmi Sağlam ve daha niceleri aramızda olacaktır diyor. Bu listede adı geçenlerin tümü Muğlalı. İçlerinde bir tek ben çakma Muğlalıyım. Tıpkı Silivrili olduğum gibi.

Belki okurlarımdan bazıları bunlardan bana ne diyenler olabilecektir. Oysa benim amacım Silivri’de hiçbir gazetede böyle bir sayfa hazırlanmadığını ve okurlarla buluşturulmadığını anlatmak içindir. Silivri’de veya doğup büyüdüğüm Menemen’de hiç mi şiir yazan yok? Varsa böyle bir sanat sayfasıyla onları gün ışığına çıkarmak gerekmez mi? Neden Silivri’nin ve Menemen’in adları şairleriyle, sanatçılarıyla anılmasın da yalnızca cezaeviyle veya Kubilay olayıyla özdeşleştirilsin. Bir zamanlar Silivri ve Menemen yoğurduyla ünlüydü. Manda neslinin yok denilecek kadar azalmasıyla yoğurdun namı da silinip gitti. Eğer bir gazete böyle bir sanat sayfası hazırlamak isterim derse o gazeteye hiçbir karşılık beklemeden yardımcı olurum. Sanat sayfasının hazırlanılmasını üstlenirim. Bu önerim yalnızca Silivri için değil, doğup büyüdüğüm Menemen için de geçerlidir.

Devrim Gazetesinin sanat sayfasını hazırlayan Yükselecek Demirel kardeşimin başarılı çalışmalarının devamlı olmasını dilerim. Bu sayfaya gazetesinde yer veren Sayın Ünal Türkeş’i de kutlarım. Yayın hayatında başarılar dilerim.

Özcan Nevres

Özrü Kabahatinden Büyük

Çöp depolamasının Menemen’de yapılması konusunda karar oylamaya sunulduğunda CHP li İl Genel Meclisi üyeleri oylamaya katılmamak için dışarı çıkmışlar. Güya bu kararları çöp depolama konusunda tepkilerini gösteriyormuş. Hadi canım sende. Oylamaya katılmamak karşı olmak değildir. Ya nedir? Tarafsız kalmaktır. Yani siz nasıl bir karar alırsanız alın bizi ilgilendirmiyor demektir.

Yanılmıyorsam Kennedy’nin yazdığı bir kitaptı. Kitabın adını dahi anımsamıyorum ama içeriği kısaca şöyleydi. Amerika devlet yönetiminde ilk defa bir devlet başkanı için güvensizlik önergesi verilmişti. Evetçiler ile hayırcıların oyları denkti. Düğümü çözecek olan genç bir senatördü. Genç oldukça kararsızdır. Evet ile hayır arasında bocalamaktadır. Sonunda kararını verir ve önergeye hayır der. O gencin oyu sayesinde devlet başkanı düşürülememiştir. Genç senatör kendisine sorulan niye hayır dediniz sorusuna şu yanıtı verir. Eğer ben bu önergeye evet deseydim devlet başkanımız düşecekti. Böylece ileride aynı tür oylamaların önünü açacaktı. Bu da ülkemizin büyük zarar görmesine neden olurdu. Bunu düşünerek hayır dedim der. Kıssadan hisse. Bir oy çok önemli bir olayın kaderini değiştirebiliyorsa CHP li İl Genel Meclisi üyelerinin toplam oylarının ne kadar büyük değer taşıdığını okurlarımın takdirine bırakıyorum. Üstelik bu davranışları alınmak istenilen karara karşı gerekli mücadele yapmadıklarını göstermektedir.

Oda yöneticileri alınan kararı bozdurmak için yargıya başvuracaklarını söylüyorlar. Yalnızca çöp depolama kararı için mi yargıya başvuracaklar? Peki, kanserojen etkili Organize Plastik Sanayi ne olacak? Bu gidişle o fabrikalar dünyanın plastik üretimini ve kullanımını yasaklayacağı iki bin yirmi yılına kadar inşa edilemeyecek. Nasıl olsa o güzelim arsalar plastikçilerin. Şimdiden o arsalarda kaç katlı apartmanlar yapmayı düşünmeye başlasınlar. Alma mazlumun ahını çıkar aheste, aheste derler. Arsaları ellerinden yok pahasına alınan arsa sahipleri dikilen apartmanlara baktıkça hayır dua mı edecekler? Yoksa lanet olsun mu diyecekler? Sayın oda başkanları sizce o arsa mağdurları ne diyecekler?

Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sayın Aziz Kocaoğlu ile yönetimine bir öneride bulunacağım. Menemen caddeleri artık trafik yükünü taşıyamamaktadır. Adalet binasının şimdiki yerine yapılması araç trafiğinin daha da yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu durumda İzmir caddesinin genişletilerek trafiğe açılması gerekmez mi? Eğer gerekiyorsa zaman kaybetmeden çalışmalara başlattırmanız gerekmez mi? Sayın Başkan, Menemen’in çöp depolama tesisine gereksinimi yok. Menemen’in yeni caddelere gereksinimi var. Bir de bir anımsatma yapayım. Yirmi santim derinliğindeki tarım toprağının oluşması bin yıl sürer. Heder edilecek olan o olabildiğince verimli arazinin yerine başka bir arazi oluşturamazsınız. Gelecek nesillerin sizi ve yönetiminizi lanetlemelerini istemiyorsanız çöp depolama işi için tarıma elverişli olmayan bir arazi bulun.

Özellikle İstanbul sahillerinde ve merkezi yerlerde deprem bahanesiyle binlerce binaya el koyup yıkacaklar. Tıpkı Yedikule’deki Sulukuleli Roman vatandaşlarımızın evlerini yıktıkları gibi. Çürük binalar elbet de yıkılsın. Yeter ki çürükler yıkılırken sağlamlara dokunulmasın. Üstelik yıkım kararı alınan yerlerde kimi mülk sahiplerinin açtıkları davalar yüzünden yıkım yapılamıyor. Silivri’de Boğluca deresinin iki tarafındaki binaların yıkımına başlandı. Başlandı ama halen yıkılacak evlerin içinde, hatta dükkânların içinde oturanlar var. Evlerini ve dükkânlarını boşaltmayanlar, elimize mahkeme kararı gelmedikçe boşaltmayacağız diyorlar. Mahkeme kararı çıksa bile temyizi var. Bu da başlatılan yıkım işleminin daha yıllarca sürüncemede kalacağını göstermektedir. Yıkılanlar sağlam binaların arasında ağızdaki çürük dişler gibi sırıtıp duracaktır.

Özcan Nevres

Libya’da Sona Doğru

Yabancı ülkelerin savaş jetleri Libya topraklarını bombalarken izliyorum. Uçsuz bucaksız topraklar, göz alabildiğine uzanıyor ama tek bir ağaç dahi yok. Oysa Libya dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip ve petrol zengini bir ülke ama ülke kalkınması için çalışmalar hak getire. Oysa o petrol paraları ile neler yapılmazdı neler? Ne yazık ki o geniş arazileri bereketli topraklara dönüştürmek için hiçbir çabaları yok. Eğer İsrail’i örnek almış olsalardı kim durdurabilirdi onları. Doğa her türlü nimeti vermiş ama yararlanmaya gerek görmüyorlar. Su hayattır. Denize sahili olan bir ülke bu günkü teknolojide hiçbir sıkıntı çekmez. Suudiarabistan da çöl ama hiç su sıkıntısı çekmiyorlar. İleri teknolojiden yararlanarak gerektiği kadar su üretiyorlar. Denizden aldıkları suları güneş enerjisiyle buharlaştırıp içilecek ve evlerde kullanılacak nitelikler kazandırıyorlar. Kaddafiler petrol hiç tükenmeyecekmiş gibi petrol gelirlerini har vurup harman savurmaktan başka bir iş yaptıkları yok. Oğul Kaddafi Londra’daki sevgilisine özel uçak gönderip Libya’ya getirtiyor. Eğlence yerlerinde akıl almaz bahşişler dağıtıyorlar. Bir gün bu saltanatın sona erebileceğini akıllarına bile getirmiyorlar. Kaddafi saltanatı uğruna olabildiğince fakir olmasına neden olduğu halkın ayaklanması üzerine ne Tunus’tan, ne Mısır’dan ve ne de Irak’tan ders almamış ki halkına en acımasız şiddeti uyguluyor. Dünyayı Elkaide örgütü ile iş birliği yapmakla tehdit ediyor ama görünen o ki bu blöften öteye gitmeyecek. Gitmediği için de dünden itibaren Fransız, İngiliz ve Amerikan savaş uçakları Libya semalarında hâkimiyet kurmuş durumdalar. Amerika akıllı füzeleriyle hedefleri tam isabetle vurmayı sürdürüyor. Kaddafi çift ateş altında kalarak kaçınılmaz sona doğru adım, adım ilerliyor. Hiçbir savaş halkın desteği olmadan kazanılamaz. Oysa halkının çok daha büyük bölümü Kaddafi’ye karşı ve her an Irak’ta olduğu gibi işgalciler ile kader ortaklığı yapabilirler.

Yıllar önce Irak işgaline gün sayarken sohbet etmekte olduğum arkadaşlar, Amerika Irak’a saldırırsa çok büyük bir hezimete uğrayacak diyorlardı. Ben Amerika hiçbir şekilde Irak’a karşı savaş kaybetmez. Zira Irak gerilla savaşlarına ve vur kaçlara elverişli olan dağlık arazilerdeki kontrolünü kaybetmiştir. Çöl koşulları çok ağırdır. Çölde savaşı üstün teknoloji kazanır dedim ama inandıramadım. Birkaç gün sonra yine kahvehanede otururken televizyon Amerika’nın Irak’a saldırdığı ve ceymırlarla Irak haberleşmesini çöktürdüğü duyurulmaya başladı. Arkadaşlara Amerika Irak’ın kolunu kanadını kırdı. Şu andan itibaren Irak ordusunun çölde deli dana gibi dolaşmaktan başka yapacağı hiçbir şey yok dedim. Nereden biliyorsun? Daha hiçbir şey bitmiş değil dediklerinde ben muharebeciyim. Telsiz teknisyeni olarak yetiştirildik. Bir gün yüzbaşı öğretmenimize biz hiçbir askeri eğitim almadık. Ne silah kullanmasını, ne de süngü takmasını bilmiyoruz. Bu durumda savaşta ne yapacağız diye sordum? Yüzbaşı deli misin sen? Biz Türkiye genelinde atmış kişi seçeceğiz ve haberleşmenin can damarı olarak yetiştireceğiz. Sonra da sizi cepheye süreceğiz. Olur mu öyle şey? Siz cephenin çok gerisinde ordunun koruması altında olacaksınız. Zira haberleşmesi aksayan bir ordu savaşı kaybetmeye mahkûmdur demişti. Yıllar önce altı gün savaşlarında elli milyon nüfuslu Araplar bir buçuk milyon nüfuslu İsrail’e saldırdıklarında Amerika Akdeniz’deki gemilerden Arap haberleşmesini sabote ederek Arapları savaşamaz durumda bırakmıştı. O gün söylediklerime pek akılları yatmamıştı ama iki gün içinde Irak ordusunun fos olduğunu, çok gizli silahlarının blöften ibaret olduğunu onlar da öğrenmişlerdi.

Kaddafi’nin yaparım, ederim sözleri de blöften başka bir şey değildir. Sanırım kaderi de Saddam gibi olacaktır. Oysa akıllı davranıp halka siz demokrasi mi istiyorsunuz? Alın size demokrasi der, kısa zamanda parlamenter rejime geçip İsmet İnönü gibi aday olurdu. Kazanırsa görevine devam ederdi. Kazanamazsa muhalefet görevini üstlenirdi. Hırs gözünü bürüdüğü ve geri adım atmayı zül saydığı için kaçınılmaz sonunu kendisine hazırlamıştır. Bu saatten sonra ülkesini terk edip başka bir ülkeye sığınmak isteyeceğini sanmıyorum. Zaten onu hiçbir ülke kabul etmez. Zira döktüğü kanların bedelini ödemesi gerekir. Tarih tekerrürden ibarettir. Tarih bilgisi, tarihten ders almasını bilenler içindir. Kaddafi ise bu fırsatı daha ilk günde elinden kaçırmış bulunuyor

Özcan Nevres

Japonya’dan Ders Almak

Dünyanın en ileri teknolojinse sahip olan Japonya dokuzluk depremin neden olduğu tusunami yüzünden üç nükleer santralde çok büyük sorunlar yaşıyor. İleri teknolojisine rağmen bir türlü nükleer sızıntılarla baş edemiyor. Eğer aşırı ısınmayı taşıma su ile soğutmayı sağlayamazsa çok ağır bir nükleer faciası yaşamak zorunda kalacaktır. Nükleer santral kurma teknolojisine sahip olan ülkeler kendi ülkelerinde nükleer santral kurmazlarken ve eskiden kurduklarını devre dışı bırakırlarken ülkemizde de iki yerde nükleer santral kullanma çalışmaları Japonya’da yaşanmakta olan faciaya rağmen hızla sürdürülmektedir. Santrallerin biri Mersin’deki fay hattı üzerindeki Akkuyu’da, diğeri ise Sinop’ta doğal sit alanı olarak dünya çapında namı olan bir alanda kurulacaktır. Nükleer santraller neden ille de deniz kenarında kurulması gerekiyor? Nedeni bir nükleer sızıntıda soğutma için çok bol su gerekiyor olmasındandır. Ülkemizde yenilene bilir nice enerji kaynakları olmasına rağmen ille de nükleer santral kurulmasındaki inadı anlamak olası değil. Nükleer enerjiyle çalışan santrallere en çok sahip olan Amerika nükleer atıklar için büyük bir çaresizlik içindedir. Zira bu güne kadar kullanılmakta olan toprağa gömme sistemi fiyasko ile sonuçlanmıştır. Atıkları toprak altına gömmek nükleer sızıntıları önleyememektedir. Bu da bölgede kanser hastalıklarının artmasına neden olmaktadır. Ucuz elektrik üreteceğiz diye kurulacak olan nükleer santrallerin atıkları ileride başımıza dert açacaktır. O atıkları alıp etkisiz hale getirecek olan ülkelere ödenecek para, santrallerin getirisinden götürüsü çok daha fazla olacaktır. Dünya kanser hastalıklarının artışına neden olacak diye kendi ülkelerinde hurda gemi sökme işleri yapmazlarken ülkemizin en önemli bölgelerinde halen hurda gemi söküm işleri sürdürülmektedir. Bu da yöneticilerimizin kansere neden olan iş yerlerine ve tesislere karşı ne denli duyarsız olduklarını açıkça göstermektedir. Kaldı ki Akkuyu’da kurulacak olan nükleer santral konusu eski başbakan Bülent Ecevit’in önüne konulduğunda fay hattında olması nedeniyle santral ile ilgili dosya bir daha açılmamak üzere rafa kaldırılmıştı. Ne yazık ki Ak Parti hükümeti halkımızın sağlığını hiçe sayarak bu santralin kuruluş aşamasını başlatmıştır. Akkuyu’daki antralin yapımını Rusya üstlenmiştir.

Ben Mamak Muhabere Okulunda telsiz teknisyen kursundayken nükleer için bize çok geniş bilgiler vermişlerdi. Bu bilgileri gösterdikleri filmlerle pekiştirmişlerdi. O yıllarda nükleer patlamalarının neden olduğu radyasyondan korunmak için duvarları ve tavanı en az atmış santim kalınlığında olan korunaklarına girilmesi gerekiyordu. Japonya’da yapılan nükleer santrallerde koruyucu duvarlar yüz yirmi santim kalınlığında olmasına rağmen nükleer sızıntıları önlemekte yeterli olmuyor. Zira soğutmakta kullanılan su hızla buharlaşırken beraberinde nükleer sızıntıları da taşımaktadır. Japonya halen Amerika’nın Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı on kilotonluk bombaların neden olduğu radyasyon ile uğraşmaktadır. Bu uğraşa şimdi de üç nükleer santralde oluşan sızıntılar da katılmaktadır. Belli ki Japonya bu nükleer santrallerin faturasını yine çok ağır ödeyecektir.

Türkiye’nin nükleer santral konusunda çok iyi düşünmesi gerekir. İlle de yapacağım diye inatlaşmanın hiçbir anlamı yoktur. Türkiye elektrik üretiminde ağırlığı ülkemizde çok bol olan rüzgar ve güneş enerjisine kaydırmalıdır. Zira bu iki enerjinin ikisinde de sağlık sorunları yaşanmaz. Üstelik ikisinde de atık sorunu diye bir sorun yoktur.

Özcan Nevres

Wikileaks Kasırgası

Irak ve Afganistan ile ilgili gizli belgeleri yayınlayan ve Amerika’yı köşeye sıkıştıran İnternet sitesi Wikileaks yeni bombalarını patlatmayı sürdürüyor. ABD Dışişleri Bakanlığı ile, dünyadaki tüm elçilikleri arasındaki yazışmaları içeren iki milyon yedi yüz bin gizli belgeyi kamu oyuna açıklamaya başladı. Açıklamalar özellikle Rusya, İsrail, Türkiye ve Kanada ilişkilerini zora sokacak bilgiler içeriyor. Bu açıklamaların Türkiye ile ilgili bölümü bomba etkisi yaptı bile. Açıklamalar ana muhalefet lideri ile Başbakan arasında hoş olmayan, oldukça tehlikeli bir söz düellosuna neden olmuş durumda. Yapılan tartışmalardaki üslup biz bu filmi daha önce görmüştük dedirtecek bir konumda. Menderes ile İnönü, Bülent Ecevit ile Süleyman Demirel arasındaki sert tartışmaların ülkemizi nerelere götürdüğü belleklerden silinmemiş durumda. Tarihin tekerrür etmemesi için liderlerin itidalli davranmaları gerekir.

Ah şu İnternet yok mu? İyi kullanıldığında muhteşem bir bilgi kaynağı. Kötü kullanıldığında ise iktidarlar yıkan, aile düzenini bozan, yuvalar yıkan bir bilgi ve iletişim kaynağı. Aileler kendi rahatları için iki yaşındaki bebeklerini bile bilgisayar başına oturtup çizgi film izlettirebiliyor. Daha sonraki aşamada ise gelsin şiddet oyunları. Buna rağmen okul çağında ise bilgisayar müthiş bir bilgi kaynağı ama şayet doğru kullanılırsa.

Torunum Can’da henüz iki yaşındayken bilgisayar karşısına oturtulmuş bir çocuktu. Üç yaşındayken en büyük zevki şiddet oyunlarını izlemekti. Artık onu çizgi filmler pek ilgilendirmiyordu. İşin kötüsü o kendisini şiddet oyunlarının kahramanları ile özdeşleştiriyordu. Bir gün arabamla dik bir yokuşu çıkarken karşılaştığımız araba trafik kurallarına göre bana yol vermesi gerekiyordu ama belli ki bu kurallar o sürücüyü ilgilendirmiyordu. Can henüz altı yaşındaydı. Öfkeyle, dede durdur şu arabayı. Gidip şu adama iki tekme vurup bir de kafa koyup geleyim demez mi? Belli ki o kendini vurduğunu deviren o şiddet oyunlarındaki kahramanlardan biri zannediyordu. Bu durum onun için tehlike sinyalleri veriyordu. Eve gittiğimizde babasına bilgisayardaki tüm şiddet oyunlarını kaldır. Aksi halde bunun bedeli çok ağır olur dedim. Neyse ki Can benim uyarılarımı iyi algılar. Uyarılarım sayesinde artık şiddet oyunları değil belgeseller izliyor. Bu sayede de her karne döneminde takdir belgesi alıyor.

İnternet dünyası sürprizlerle doludur. Kimilerine yuva kurdurur. Kimilerinin ise yuvalarının yıkılmasına neden olur. Bazen de ölümcül kavgalara neden olur. Bir İnternet kafesinde iki genç aynı yerde olduklarından habersiz küfürleşmeye başlarlar. Biri diğerine erkeksen falan kafeye gel der. İkisi de dışarı çıkarlar. Bu karşılaşmanın sonucunda biri mezara, diğeri de cezaevine gider.

Bir erkekle kadın çetleşmeye başlarlar. Önce arkadaşça başlayan yazışmalar bir büyük aşka dönüşür. Sonunda buluşmaya karar verirler. Kararlaştırdıkları yere vardıklarında ikisi de şok olurlar. Zira kadın erkeğin eşidir. Bu karşılaşmadan sonra soluğu boşanma mahkemesinde alırlar.

İnternet tuzaklarla doludur. Bu nedenle çocuklarımızı tehlikeli olacak yazışmalardan mutlaka uzak tutmalıyız. Tehlikeli diye de bilgisayarı yasaklamamak gerekir.

Özcan Nevres