aH bİR bÜYÜSEM

 

Ah bir büyüseydim

Neriman ile söyleşiyorduk. Neriman,

Hadi ben kör talih yüzünden bir hayat kadını oldum. Peki sen neden evlenip bir yuva kurmak istemiyorsun. Yuva kurmaktan seni korkutan ne?

Bilmiyorum dedim. Hayat öylesine girift ki, bazen yaşamayı bile gereksiz görür oluyorum. Nedense kolay sevemedim. Sevebilecek olduğumu ailem kabul etmedi. Sonunda benim mutsuzluk denizinde boğulmama neden oldular. Çok ama çok sevdiğim bir kız vardı. Ailem onu istemedi. Sonrada istemediğim, sevemeyeceğim bir kızla evlendirildim. Üç ay sürdü evliliğim. O üç ayda yaşamım zehir olmuştu. Sonunda evimi terk edip buralara geldim. Buraya gelmekle mutlu olabildim mi? Kocaman bir hayır. Keşke, keşke askerliğim sırasında ailemi dinlememiş olsaydım. Belki o zaman bu mutsuzluk denizinde boğulmazdım. Sana hayat hikayemi anlatsam sıkılır mısın?

Ne demek sıkılırım. Çok da memnun olurum.

Ne olur sözümü kesmeden dinle. Anlatacaklarım bittikten sonra nerede yanlış yaptığımızı tartışırız. Seni de hayat kadını yapan mutlaka bir yanlışlık bir yanılma vardır.

Çok haklısın. Başıma ne geldiyse yaptığım hatadan geldi. Hayat hikayeni önce sen anlat. Senden sonra ben kendi hayat hikayemi anlatırım.

***

Bağımızı ikiye bölen ana kanalda kadın kahkahaları yükselince hemen yerimden fırlayıp ana kanala koştum. Sulama kanalındaki suya aldırmadan kanalın içine atladım. Ayrık otlarına tutunarak ana kanalın üzerine çıktım. Komşularımızın kızları nereden bulmuşlarsa branda bezinden yapılmış bir sandala binmişler, akıntıya doğru kürek çekiyorlardı. Tek küreğin gücü bu akıntıya yetmiyordu. Kızlardan ikisi suya atlayıp itmeye çalıştılar ama olmadı. Akıntıyla baş edemeyince sandaldan inip sandalla birlikte kanalın üzerine çıktılar.İlerideki kanal taksimat yerinde yine sandala doluşup şarkılar söyleyerek önümden geçtiler. Kayıkla yaptıkları geziye canım gitmişti. Yıllarca o kayığın hayaliyle yaşamıştım. Henüz sekiz yaşındaydım. Kızların yarı çıplak vücutları beni ilgilendirmiyordu ama nedense ileriki yıllarda, cinselliğimin başlamasından sonra, benden büyük kızların tombul bacakları gözlerimin önünden gitmez oldu. O yıllarda hayallerimi süsleyen o mavi brandadan yapılmış olan kayıktı. Zamanla branda bezinin bal mumu ile su geçirmez hale geldiğini öğrenmiştim ama, kayığın iskeletini yapacak olanağım yoktu. Yaptıracak param da yoktu. Ah bir büyüsem. Kazanacağım ilk parayla o kayıktan çok daha iyisini alacaktım.

Evimizin avlusunda duran çamaşır yıkama teknesini kayık olarak kullana bilir miydim? İçine oturup denedim. İçine rahatça sığıyordum. Tek sorun beni suda taşıyıp taşımayacağında kalıyordu. Henüz yüzme bilmiyordum. Tekne devrili verirse suda boğulmam kaçınılmazdı. Sulama sezonu hız kestiğinde kanaldaki su azalıyor ve boyumu geçmez oluyordu. Yüzmeyi öğrenmeye azmetmiştim. Sabahtan akşama kadar sudan çıkmaz olmuştum. Önce ciğerlerimi hava ile doldurduktan sonra suyun üzerinde kalabildiğimi keşfettim. Bu bana cesaret vermişti. Kanalın bir yanından diğer yanına kulaç atarak gitmeyi başarmıştım. Daha sonra akıntıyı arkama alarak yüzmeyi denedim. Yüzlerce metre mesafeyi ayaklarımı yere basmadan aşabildim. Geriye dönmek istediğimde akıntıya karşı mesafe almak mümkün değildi. Komşu kızları gibi yaptım. Kanaldan çıkıp geri döndüm. Evimizin önünü bir hayli geçtikten sonra yine kanala atladım. Artık iyi bir yüzücü olmuştum.

Tekneyi suya indirdim. Küreklerim yoktu ama ellerimi kullanarak kendi buluşum olan kayığıma yön verebiliyordum. Bir eksiğim vardı. Geri dönerken koca tekneyi sırtımda taşımak zorunda kalıyordum. Çok yorucu bir işti. Sonunda onun da kolayını buldum. Büyük bir çiviyi teknenin önüne çaktım. Çiviye sağlam bir ip bağladım. Ne kadar uzağa gidersem gideyim artık tekne bana yük olmuyordu. Tekneyi iple çekerek evimizin yakınına götürüyordum.

***

Komşu kızları branda ile yapılmış kayığı komşularının kızıyla ortak almışlar. Bir gün sen değil ben kullanacağım diye kavgaya tutuştuklarında biri o öyle olmaz, böyle olur diyerek kayığın iskeletini parçalamış. Beş kız kardeşin dördüncüsü ile akran sayılırdık. Beşincisi ise benden biraz küçüktü. Bir zamanlar ben onların kayığına gıpta ile bakıyordum. Şimdi de onlar benim kayığıma gıpta ile bakıyorlardı. İnadım inat onları kayığıma bindirmedim. Zaten kayığım tek kişilikti.

Komşumuz ölünce mirasçılarının sattığı bağı babam satın aldı. Yazlık evlerimiz o delişmen kızların neşesinden ve kahkahalarından mahrum kalmıştı. Sonunda biz de bağ evimize göçmez olmuştuk. Yıllar su gibi aktı gitti. Ne güzeldi o çocukluk yılları. Cinsellik yok. Para kazanma hırsı yok. Yediğin önünde, yemediğin ardında. Giyim kuşam derdi bile yoktu. Onlarca çeşit üzümden en çok tavşan böbreği adını verdikleri üzümü severdim. Çekirdeksiz üzümler kesilip serilip kurutulduktan sonra olgunlaşırlardı. Tadı az ama kütür kütür olurdu. Bağ göçümünde çok dayanıklı olduğu için tavşan böbreği üzümünü en son toplar ve iplerle evimizin mutfak tavanına asardık. Bize en az iki ay daha taze üzüm yeme zevkini tattırırdı.

Bağ evimizin yakınında çok büyük bir asma vardı. Öğlen uykusuna hep o asmanın dalları arasında oluşmuş odacıkta yatardım. Henüz on iki yaşında olmama rağmen artık cinsellik bende de başlamıştı. O asmanın odacığında öğlen uykusuna yattığımda evlilik üzerine hayaller kurardım. Nedense benden çık büyük olmalarına rağmen aklıma hep sandala yarı çıplak binen komşu kızlarının dolgun bacakları gelirdi. Nedense akranım olan kızlardan hiç etkilenmiyordum. Belki de buna neden akranım olan kızların onların durumunda olmamalarından kaynaklanıyordu. Diğer komşu kızlarının aileleri mutaassıp olduklarından kızlarına ayak bileklerine kadar örten keten veya basma bezinden dikilmiş don giydirirlerdi. Bu nedenle bacakları güzel mi, çirkin mi?  Zayıf mı dolgun mu? bilemezdik. Belki de o yüzden akranım olan o kızlar ilgimi çekmiyordu.

***

Derin bir öğlen uykusundayım. Burun deliğim gıdıklanınca uyandım. Burnumda gezinenin ne olduğunu anlayamadım. Gözlerimi kapattığımda yine burnumda bir şey gezinmeye başladı. Yanı başımda kahkahayla gülen biri vardı. Dönüp baktım. Kanalın öbür tarafındaki bağımızın komşusunun kızı idi. Şaşırmıştım. Boynuma sımsıkı sarıldı.

Bakıyorum evlilik için hazırlığını yapmışsın. Bu güzel eve kimi gelin getirmeyi düşünüyorsun dedi. Düşünmeden,

Seni dedim. Uzun uzun öpüştük. Elim basma donun üzerinden bacaklarında gezinirken, hayalimde yine de benden büyük komşu kızlarının dolgun bacakları vardı. Ya annem bizi bu durumda görürse ne olurdu? En azından hayıt sopasıyla peşimize düşerdi.

Hadi sizin eve doğru gidelim dedim Onun annesi daha toleranslıydı. “Bunlar büyüsünler, kızımı mutlaka Selim ile evlendireceğim” diyordu. Bunu yüzüme karşı söylemekten bile çekinmiyordu.

Her üzüm hasat zamanında Türkan ile iki ay beraber oluyorduk. Asmaların arasında çocuksu bir aşkla sevişirdik. Öpüşmekten daha ileriye gitmezdik. Yaşımız on sekize geldiğinde Türkan ille kaçıp evlenelim diye tutturdu. Olmaz dedim. Askerliğimi yapmadan kesinlikle evliliği düşünmem dedim. Çok ısrar etti kaçmamız için. Aldırmadım.

Akşam eve geldiğimde annem müthiş sinirliydi. Öfkeyle,

Sen ne yaptın Türkan’a dedi.

Hiçbir şey yapmadım.

Onun için mi? bohçasını alıp geldi. Selim benimle evlenmek zorunda dedi.

Aramızda onunla evlenmemi zorunlu kılacak hiçbir şey olmadı. Üstelik ona söyledim. Askerliğimi yapmadan evlenmem dedim. Üstelik bu denli yüzsüzleşen bir kızla hiçbir zaman evlenmeyi düşünmem dedim. Aradan çok geçmedi. Türkan komşularının birinin oğluyla kaçıvermişti. Bu durum bana derin bir oh çektirmişti. Zira böyle bir kızdan her şey beklenilirdi. Sütten öylesine ağzım yanmıştı ki, yoğurdu üfleyerek yemek zorunda kalmıştım. Askere gidinceye kadar kızlardan hep uzak durmaya çalıştım. Bu nedenle bazı kızlar aptal olduğumdan ve kadın konusundan hiçbir şey bilmediğimi söyler olmuşlardı.

***

Askerliğimi yaparken bayram izinine memleketime gitmiştim. Annem beni karşısında görünce hiç sevinmemişti. Nedenini sorduğumda yanıt vermiyordu. Evden çıkmak istediğimde öfkeyle,

Nereye gidiyorsun dedi.

Arkadaşlarla buluşmaya.

Sakın o kara kızın yanına gitme. Gidersen çok fena oluruz.

Hangi kara kızın yanına?

Kaç tane kara kız var ki?

Benim hiçbir tane kara kızım yok. Bu da nereden çıktı şimdi.

Gel bakayım otur şuraya. On beş gün önce Zeynep teyzen hastaneye yatmıştı. Yanı başındaki yatağa yeni ameliyat edilmiş kara ve çirkin bir kız getirip yatırmışlar. Kız hep senin adını sayıklamış. Durmadan Selim’im beni ne zaman isteteceksin? Beni mutlu etmek için daha ne kadar bekleteceksin? demiş durmuş. Ayıldığında Zeynep teyzen kızın sayıkladığı sen olabilirsin diye düşünerek kıza sormuş.

Sen hangi selimden bahsediyorsun? Ayılırken hep onun adını sayıkladın.

Ya öyle mi? Tanır mısınız bilmem? Künkçülerin oğlu Selim diye tanınır. Bize akraba olurlar da.

Nasıl bilmem? Selim’in annesiyle ben ikinci kuşak kardeş çocuklarıyız. Sizinle akraba olduğumuzu bilmiyordum dediğinde,

İleride nasıl olsa akraba olacağız demiş. Hem de büyük bir güvenle. Zeynep teyzen bunu bana anlattığında şok oldum. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Sende hiç akıl yok mu? be oğlum. Etrafında pervane gibi dolaşan onca güzel kız varken o kara ve çirkin kızla niye ilişki kurdun? O kızı kendine yakıştıra biliyor musun?

Anne benim o kız ile ilgim yok. O kızların sokağında çok güzel bir kız var. Ben o kızla anlaşıyordum. O sokağa o kız için gidip geliyordum. Gerçi dikkatimi çekmişti. O sokaktan ne zaman geçecek olsam o kız ya sokağa fırlar, ya da yarı beline kadar pencereden sarkardı. Ona hiçbir zaman umut vermedim. O kendi kendine gelin güvey olmuşsa benim günahım ne?

Hadi oğlum hadi. Bana masal okuma. Ateş olmayan yerden duman tütmez. Sen ne dersen de beni inandıramazsın.

Bir haftalığına geldiğim bayram izini bana zehir edilmişti. Babamda ayrı bir surat asma, annemde ayrı. Dayanılacak gibi değildi. İzinimin üçüncü günü kimseye veda etmeden evden ayrılarak birliğime geri döndüm. Annemin ve babamın tavrı çok koymuştu bana. Kararımı vermiştim. Terhis olur olmaz İstanbullu bir kızla evlenip İstanbul’a yerleşecektim.

***

Her hafta sonu tatilimde hemşerim olan bir ailenin yanına uğrardım. Uğramazsam ararlardı ve sitem ederlerdi. Hemşerimin akranım olan bir kızı vardı. Ona kardeş gözü ile bakıyordum. Meğer bana gösterilen itibarın bir nedeni varmış. Meğer onlar için soyu sopu bilinen iyi bir damat adayıymışım. Yine bir tatil günü ziyaretlerine gitmiştim. Biraz hoşbeşten sonra kızın annesi Lütfiye teyze,

Bak oğlum. Bizim kızın artık evlenme çağı geldi. Onu aklı başında, soyu sopu düzgün biriyle baş göz etmeyi düşünüyorum. Nasıl? Senin evlenmeye niyetin yok mu? Doğrusu Lütfiye teyze beni çok şaşırtmıştı. Kızına kardeş gözüyle bakıyordum. Üstelik kızı hoşlanabileceğim bir tip değildi. Gerçi güzel bir kızdı. O yaşta dahi bir hayli kiloluydu ve ileride çok daha fazla kilolu olacağı, annesine benzeyeceği belliydi.

Otuz beş yaşına kadar evlenmeyi düşünmüyorum dediğimde yüzü kıpkırmızı kesildi. Odada sanki buz gibi bir hava esmişti. Belli ki Lütfiye teyze bu sözüme çok kızmıştı. Gitmek için kalktığımda her zamanki gibi elini öpmek istedim ama elini uzatmadı. Aradan bir ay kadar geçtikten sonra ayıp olmasın diye ziyaretine gittim. Kapıda kızı karşıladı. Çok soğuk bir tavır ve sesle,

Misafirlerimiz gelecek. Bu yüzden sizi evimize kabul edemeyeceğiz dedi. Şok olmuştum. Geri dönüp merdivenlerden hızla indim. Demek ki bunların dostluğu, hemşerilik dostluğu değil çıkar dostluğuymuş diye düşünmekten kendimi alıkoyamamıştım. Bir daha da o eve gitmedim.

***

Terhisime yakın yeni bir kısmetim çıkmıştı. Otel sahibi, Çukurova kökenli çok zengin bir ailenin kızıydı. Kız benden üç dört yaş büyüktü. Oldukça da güzel bir kızdı. Konuyu babası açtı.

Kızım seni çok beğendi. Aynı şeyi kendim için de söylüyorum. Hakkında edindiğim bilgiler çok olumlu. Ailenin zengin veya fakir olması beni ilgilendirmiyor. Benim mal varlığım, eğer kızımla evlenecek olursan bize de yeter, size de. Hoppala bu da nereden çıktı böyle? Demek otellerindeki başka ustaların çözemedi dedikleri elektrik arızası uydurmaymış. Amaçları beni kızları ile tanıştırmakmış. Arızayı gidermeye uğraşırken kızın bana çıraklık yapması belli bir planın parçasıymış. Bir ara konuşurken,

Beni isteyen çok oldu ama hiç birine güvenemedim. Biz Anadolu çocuğuyuz. Nedense İstanbul çocukları bana güven vermiyor. Bu nedenle kısmetimin hep Anadolu’dan gelecek biri olmasını diledim. Bu taşın bana olduğunu anlamamıştım. Ta ki babası bana konuyu açıncaya kadar. Dalıp gitmişim. Kızın babası,

Bu konuda ne düşündüğünü öğrene bilir miyim?

Tabi efendim. Ben de varlıklı bir ailenin çocuğuyum. Ailemi hiçbir şekilde kırmak istemem. Mektup yazıp onlardan evlilik için izin isterim. İzin verirlerse kızınızla evlenmek isterim.

Mektubu yazmakta geç kalma. Ben bu işin bir an önce gerçekleşmesini istiyorum.

Tamam efendim. En kısa zamanda size sonucu bildiririm.

***

Kızın yaşça benden büyük olması beni çok düşündürdü. Ne yapacağıma karar veremiyordum. Konuyu yakın bir arkadaşıma açtım. Hazır mezarın bayat ölüsüymüş.

Bana böyle bir teklif yapılsa, hiç düşünmeden peki derim. Kız hem güzel, hem de çok zengin. Ayağına çok güzel bir kısmet gelmiş, sakın kaçırma dedi. Yavaş yavaş aklım bu evlilik önerisine yatmaya başlamıştı. Hemen anneme bir mektup yazdım. Durumu anlattım. Annem babama mektubu okutunca, babam bana çok kızmış. Öfkeyle,

Benim servetim ona yetmez mi? Ne demek oluyor? Soyunu sopunu bilmediğimiz, üstelik kendisinden yaşça büyük bir kızla sırf parası için evlenmeye kalkışacak. Eğer o kızla evlenecek olursa onu defterimden silerim. Bir daha onun yüzünü bile görmek istemem demiş. Annemin yazdıklarını birkaç kez okudum. Babam haklıydı. Bu kızın ne eksikliği vardı ki bana büyük vaatlerle sunulmak isteniyordu. Otele gidip evlenmek istemediğimi söyleyecektim ama ya bana bir oyun oynamaya kalkarlarsa diye düşündüm. En iyisi o semte bir daha uğramamaktı.

***

Terhis olup evime döndüğümde annem hemen bana bir kız buldu. Bulduğu kız da beğenmedikleri bana aşık olan kara kızdan farksızdı. Kızı beğenmediğimi söylediğimde kıyamet koptu. Nikahta keramet vardır diye tutturdu. Boyun eğmek zorunda kaldım. Büyük bir tantana ile evlendik. Nikahta var oldukları sandıkları keramet beni hiç etkilememişti. Zoraki eşime bir türlü ısınamamıştım. Bir gün eşyalarımı alıp evden çıkarken eşim,

Nereye gidiyorsun diye sordu?

Cehennemin dibine dedim. Şaşırmıştı.

Beni iyi dinle dedim. Seninle birbirimizi tanımaya bile gerek görmeden ailemin zoruyla evlendirildim. Ne yaptıysam bu evliliği içime sindiremedim. Bu nedenle seni, ailemi ve doğup büyüdüğüm memleketimi terk ediyorum. Sakın beni arama ve peşime düşme.

Bunu bana yapamazsın.

Yaptım bile deyip evden ayrıldım.

***

Çocukluğumda büyümeyi ne kadar da çok istiyordum. Meğer büyümek dert küpü olmak demekmiş. Yalnızca evlilikten değil, yaşamaktan bile soğudum. Çocukluğumda gördüğüm komşu kızlarının dolgun bacakları beynimde öylesine yer etmiş ki, nedense akranım olan kadınlardan hiç zevk almıyorum. Ne zaman bir kadınla birlikte olmayı arzulasam hep o dolgun bacaklar gelir gözlerimin önüne. Nasıl bir saplantıdır bu inan çözemedim.

Beni bulduğun yerde körpecik kadınlar da vardı. Bu duyguların yüzünden mi beni tercih ettin?

Hiç düşünmedim ama bel ki de şuur altı bir tercihtir bu.

Beni güzel buluyor musun?

Güzel bulmasaydım seninle birlikte olur muydum?

Belli ki sen de benim gibi hep kaderin sillesini yemişsin.

Hadi anlat bakalım seni hayat kadını yapan etkenler ne?

Fazla uzatmayacağım. Çok kısa anlatacağım. Henüz on dört yaşındaydım. Komşumuzun çok yakışıklı bir oğlu vardı. Kadın düşkünü olarak dillenmişti. Nedense ona karşı çok ilgi duyuyordum. Üstelik okumuş biriydi de. Bir gün dersime yardımcı olmasını bahane ederek evlerine gittim. Evde yalnızdı. Dersimi yapmama yardımcı olmasına çok sevinmiştim. Bu nedenle onun yanına sık sık gidecek ve sıcak nefesini tenimde hissedecektim. Kadınlarla ilişki kurmakta belli ki çok hızlıydı. Ders sırasında elinin bacaklarımda gezinmeye başlamasından çok büyük bir zevk almıştım ve heyecan duymuştum. İtiraz etmediğimi görünce kolunu boynuma atıp kendine doğru çekti. Heyecandan boğulacak gibiydim. Dudaklarımdan, gerdanımdan öpmeye başladığında kendimden geçmiştim. Sanki bir mutluluk denizinde yüzüyordum. Halının üzerine uzandık. Öylesine kendimden geçmişim ki o malum acıyı bile hissetmedim. Uzun sürdü sevişmemiz. Sık sık buluşma umuduyla evden ayrıldım. Konuyu aileme açmaktan korktum. Nedense onunla bir daha birlikte olamadım. Sanki benden kaçıyordu. Bir gün onun nişanlandığını söylediklerinde beynimden vurulmuş gibi oldum. Delirecek gibiydim. Peki ben ne olacaktım? Aileme  söylesem ne olacaktı? Arada aylar geçmiş, iz kanıt kalmamış. Ne yapabilirdim.

Bir süre sonra beni istemeye gelenler oldu. Hepsini de geri çevirdim. Bir gün yine istemeye geldiler. Babam,

Hele bunu da istemiyorum de. Kafanı kırar mıyım, kırmaz mıyım? Görürsün dedi. Çaresiz peki dedim. Evlilik günü yaklaştıkça heyecanımla birlikte korkum da artıyordu. Evlendiğim kişi ya bakire olamadığımı anlarsa? Sonunda korktuğum başıma geldi. Gece yarısı beni evinden kovdu. Bereket kolumdaki, boynumdaki takıları almamıştı. Bu durumda baba evine dönemezdim. Dönecek olsam babam beni mutlaka öldürürdü. Keşke baba evine gitseydim. Keşke o gece babam beni öldürseydi de bu güne kadar yaşadıklarımı yaşamasaydım. Fahişelik çok zor bir meslek. Kimi bir kişiyim diyerek pazarlık eder, on kişi üstünden geçer. Kimi pazarlıkta anlaştığımız parayı vermez. Üstelik kıyasıya da döver. Kaç kez beni döverek hastanelik ettiler.

O gece şehirler arası yola çıkıp İstanbul’a sefer yapan otobüslerden birine binip İstanbul’a geldim. Gelmez olaydım. Fuhuş batağına saplandım kaldım. Bu hayattan ne kadar bıktığımı anlatmaya kelimeler yetmez. Keşke tek odalı bir evim olsaydı ve başımda bir erkeğim. Olmadı, olmadı. Dedik ya kader bize ağını çok sağlam örmüş. Ne kadar çırpınırsan çırpın bu ağdan kurtulmak olası değil.

Haklısın. Ne derler? Adın kader olacağına kaderin kader olsun. Ne yazık ki kaderimiz hiçbir zaman yüzümüze gülmedi.

Kuzum sen beni buraya sohbet etmek için mi getirdin? Daha elin elime bile değmedi. Ne duruyorsun? Sabaha ne kaldı ki? Sabah yine müşteri bulmak için yola çıkmak zorundayım.

Yarın çıkmayı ver. Anlaştığımız paranın iki katını veririm. Zarar etmemiş olursun.

Çok cömertsin. Çok da iyisin. Yatağa girmenin zamanı gelmişti. Elim kadının dolgun bacaklarında gezinirken gözümün önüne komşu kızlarının dolgun bacakları geldi. Hayat kadınına sımsıkı sarıldım. Yaşamım boyunca ilk defa bir kadından olağan üstü zevk alıyordum. Üç gün sürdü beraberliğimiz. Sonunda her zamanki gibi oldu. O yoluna ben yoluma. Ayrılırken,

Seni aradığımda nerede bulabilirim diye sorduğumda,

Aramana gerek yok dedi. Ben her boş kaldığımda yanında olacağım dedi.

***

Yatağıma uzanmış onu düşünüyordum. Onda ne bulmuştum ki aklımdan çıkaramaz olmuştum. Öyle özlüyorum ki onu. Kapımın zili çaldığında sevinçle yatağımdan fırladım. Gelenin onun olmasını diledim. Gelen o idi. Bu beraberlikten sonra yine ayrılık olacaktı. Belki kal desem kalacaktı ama, onun geçmişi beni korkutuyordu. Keşke içime sindirebilseydim ve bir ömür boyu onunla birlikte olabilseydim. Yatağa girdiğimizde ağlıyordu. Bir ara hıçkırıklarını tutamaz oldu.

Keşke, keşke seni on dört yaşındayken tanısaydım. Belki o zaman yaşamım bu denli karanlık ve acılarla geçmezdi. Gözlerinden akan yaşı elimle sildikten sonra ona sımsıkı sarıldım.

Üzülme sevgilim. Bundan böyle hep birlikte olacağız. Bizi ancak ölüm ayırır dedim. Sımsıkı boynuma sarıldı.

İnşallah sevgilim dedi.

Özcan Nevres

10 Eylül 2005

.

 

(Bugün 1, toplamda 72 kez ziyaret edildi.)