DİLİNİN BELASI

DİLİNİN BELASI

Koy Enstitüsünden sağlık memuru olarak mezun olduktan sonra atandığı köyde hemen göreve başladı. Koylülerin buldukları bir eve yerleşti. Koyun geniş bir bahçesi vardı. Bahçe ola bildiğince bakımsızdı. Bahçe içindeki kuyunun suyu oldukça yakındı. Kuyudaki tulumba bakim görmediğinden köselesi kurumuş ve klapeside is görmeyecek kadar eskimiş olduğundan kuyudan su çekemiyordu. Koy Enstitüleri çok yönlü eğitim verdiğinden, daha öğrencilik yıllarında günlük hayatta gerekecek bazi aletleri satın almış ve bunlari kendi eliyle yaptığı bir tahta sandığa yerleştirmişti. Takım çantasından kurbağacık ile penseyi çıkarıp aletlerin yardımıyla tulumbayı vidalı yerlerinden soktu.

Kasabada Perşembe günleri Pazar kurulduğundan, köyden kasabaya giden çok oluyordu. Gece, tulumbadan soktuğu klape ve suyu emen köseleyi yanına alarak koy kahvesine gitti. İçeri girdiğinde kahvede oturanların tümünü selamlayarak, gidip muhtarın oturduğu masaya oturdu. Elindekileri masanın üzerine bıraktı. Muhtar,

Hayrola Ekrem, ne bunlar boyle,

Muhtar etme gözünü seveyim, bilmez gibi bir de soruyorsun.

Yahu Ekrem, ben nereden bileceğim bunun ne olduğunu?

Muhtar senin evinde tulumba yok mu?

Tulumbasız ev olur mu be Ekrem?

Oyleyse ne soruyorsun? Yoksa senin tulumbada hic bozulmaz mı bunlar.

Yahu Ekrem sen bana, bağ ve pamuk arası nasıl sürülür? Atlar ise nasıl koşulur, bunlari sor. Sut sağmak, tulumba onarmak benim dâhiliye vekilinin isi. Ne etmeye getirdin bunlari?

Yarın kasabanın pazarı. Is yapacak birine verelim bunlari. Aynısından ali versin.

Yarın benim birader pazara mutlaka gider. O is bitirmeyi de sever. Ona verelim alsın. Hele sen ne içeceksin bi yol onu söyle. Araya laf girdi. Sormayı unuttum.

Orta bir kahve içerim. Muhtar,

Kahveci!! İki orta kahve Getir, deve batmaz olsun dedi kahveciye. Kahveleri getiren ayakçıya masanın üzerindeki parçaları verdi.

Bak benim birader orada dipte oturuyor. Bunlari ona ver. Bizim sağlıkçının olduğunu söyle. Aynısından yarin ali versin. Ayakçı,

Bas üstüne muhtar ağa diyerek parçaları alıp götürdü.

***

Muhtarın kardeşi Salih pazardan erken dondu. Kasabadan aldığı parçaları, muhtarlığın bitişiğindeki sağlık memuru ve ebe için ayrılmış odaya götürdü. Ekrem,

Hoş geldin Salih, sana zahmet oldu. Kaça aldın bunlari?

Ne parası be sağlıkçı? Kırk yılda bir isin düşecek, ona da para mi olur?

Olur, olur. Sen bunlari bedava almadın.

Para için sakin üsteleme, yoksa alır geriye götürürüm. Hem sen bunlari nasıl takacaksın?

Soktuğum gibi.

Etme be sağlıkçı. Bu isler erbap isidir. Bu namussuz tulumbalar, iğne deliği gibi bir yerden hava alsın, suyu, oldur Allah çekmezler. Cebinden küçük bir paket çıkardı.

Bak sen bundan istemedin ama ben aldım. Belli ki sen hic tulumba tamir etmemişsin. Hadi gidelim de sunu beraber onaralım. Bekçiye sağlıkçının evine gittiklerini, arayan olursa oraya göndermesini soylediler. Salih eve giderken gerekir diye yerde bulduğu kiremit parçalarından birkaç tanesini aldı.

Kuyunun yanına vardıklarında Salih,

Çekiç var mi diye sordu?

Var tabi.

Al gel. Küçük paketi açtı. İçindeki kuyruk yağını çıkarıp tasın üzenine koyup iyice ezdi. Üzerine kiremit parçaları koyup kiremitleri yağla birlikte iyice ezdi. Hazırladığının bir kısmini tulumbanın takılacağı demirin üzerine yaydı. Demir ağırlıklı klapeyi üzerine yerleştirdi. Kalan eziği köselenin üzerine yaydı. Tulumbayı delikler denk gelecek şekilde yerleştirip vidaları takti. Boşluklarını aldıktan sonra, yumuşak bir şekilde sıktı.

Bak Ekrem bey, bu vidaları fazla şıklarsan, tulumba dokum olduğundan kolayca kırılır. Buna kaynakta olmaz. Yenisini almak zorunda kalırsın. Kolun vidasını sokup köseleyi yerleştirdikten sonra vidayı sikti. Köseleli kısmi tulumbanın içine sokup destek vidasını deliğinden geçirip somununu takti. Hadi bakalim Ekrem bey, az su al gel. Ekrem evden getirdiği testiden tulumbaya su doktu. Salih’in kolu birkaç kez kaldırıp indirmesiyle tulumbadan gürül, gürül su akmaya başladı.

Ooo Ekrem Bey, bu su ne boyle? Sen bu su ile koca bir bahçeyi sularsın. Su yakın olduğu için yormaz bu kol insani. Ekrem,

Eline sağlık,hadi bakalim Salih ağa, kahvehaneye gidip kahvelerimizi içelim. Nasıl olsa saat beşe geldi. Rahat rahat otururuz.

***

Ekrem mesai saatinin bitmesini iple çekerdi. Mesai biter bitmez evine gider, evin geniş bahçesini beller ve tarhlar hazırladı. Bütün tarhları kışlık sebzelerle doldurdu. Tarhların birinde açtığı tavaları önce suya doyurdu. Sonra da maydanoz, dereotu, roka ve tere tohumlarını ayrı tavalara serpti. Üstlerine toprakla karıştırdığı yanık gübreleri eledi. Gece kahveye gittiğinde muhtarın Kardeşi Salih oturduğu yere davet etti kendisini.

Gel bakalim gel, koca bahçıvan. Ne bu yahu, bir bahçedir tutturdun. Yüzünü görene aşk olsun. Neler yaptın bu gün?

Tarhların birine dört tava yaptım. Her birine tere, dereotu, maydanoz ve roka diktim.

Roka ve tere nazlanmaz hemen çıkar ama maydanozla dereotu çok nazlanır. Hele maydanoz ya çıkar ya çıkmaz.

Çıkar, çıkar. Sen hele dikmesini bil.

Ne yani bizim diktiğimiz maydanozların çıkmaması dikmesini bilmediğimizden mi?

Tabi ki bilmediğinizden. Siz tavaya tohumu serptikten sonra tırmıkla karıştırıyorsunuz. Tırmık kimilerini derine gömüyor, kimilerini de dışarıda bırakıyor. Bu yüzden diktikleriniz bozuk çıkıyor. Kimi yerleri bos oluyor. Kimileri ise ola bildiğince sik.

Peki sen nasıl yapıyorsun?

Sen yer hazırlıyordun. Tohumları attin mi?

Tava hazırlamayı bu gün bitirdik. Yarın gidip tohumları atıp tırmıklayacağız.

Yarın Pazar. Ben de geleyim sizinle. Suyumuz var degil mi?

Ne yapacaksın suyu? Sulayıp dikersek o tohum kaymağı nasıl kırar?

Ben yarin sana nasıl yapacağını öğretirim. Yarın bahçeye bir kalbur getirmeyi unutma.

O ne ise yarayacak?

Yarın öğrenirsin.

Ülen.  Sağlıkçı, basımıza bahçıvan kesildin be.

***

Ertesi gün beraberce Salih’in bahçesine gittiler. Su kuyusundaki su dolabına ati koştular. Tavaları suyla doldurdular. Suyun emilmesini beklerken, bire bir gübreyle toprağı karıştırdılar. Suyu emmiş olan tavalara Salih tohum serperken, Ekrem tohumların üzerine toprak gübre karışımını eledi.

Bir hafta sonra Salih arkadaşlarına Ekrem’in metoduyla maydanoz ve dereotlarının kılavuz verdiğini, diğerlerinin ise tavaları tamamen örttüğünü anlatıyordu. Üstelik çıkanların ayni sıklıkta olduğunu söylüyordu. Hele bi gelsin o, iki eline birer kahve söyleyeceğim. Ben, sen ne anlarsın bahçeden demiştim ona. Meğer ben bilmiyormuşum bahçe isini. O sırada Ekrem kahvehaneye girdi. Masadakiler hep birlikte ayağa kalkıp,

Gel bakalim büyük bahçıvan. Gel de bize de öğret bu bahçıvanlığı. Hemen orta kahvesini soylediler. Keçici Kazım,

Ülen sağlıkçı, ne biçim is bu. Salih ağamıza çok değişik bir dikim öğretmişsin. Tohumlar kısa zamanda tavayı örtmüşler. Üstelik te eksiksiz çıkmışlar.

Siz sulamadan dikiyorsunuz. Tohum çıkması için gereken tavı bulamıyor. Çıkmak için yağmurları bekliyor. Yağmurun kararı olmuyor. Azı da çoğu da zarar. Zaten bir kısmini tırmık bozuyor. Kalanını da yağmur. Kuşlar cabası. Benim diktiğimde ise sansa bırakılmış bir şey yok. Siz bir dekardan ne kadar domates alıyorsunuz?

Ne dekarı?

Siz donum diyorsunuz, biz dekar. İkisi de ayni kapıya çıkar. Hadi söyleyin bakalim, bir dönümden kaç ton domates topluyorsunuz.

İki bilemedin uc ton.

Sizin diktiğiniz yerden ben sekiz on ton alırım.

Atma be sağlıkçı. Ne len bu. Tarladan tas mi topluyorsun.

Hayır domates topluyorum.

Nasıl oluyor bu?

Seneye burada olursam size onu da öğretirim. Ama ben yinede nasıl olacağını anlatayım. Bizimki memuriyet. Bu gün burada, yarin kim bilir nerede oluruz.

He ya dediler. Doğru söylüyorsun.

İyi ama bu öğreti size pahalıya mal olur.

Kaça mal olur?

Yahu ağzımız kurudu. Ha bire bedava konuşturuyorsunuz beni. Çayları ben söyleyeceğim ama malum ay sonu. İncelerin Mehmet,

Ülen sağlıkçı, cayın lafı mı olur. Hemen kahveciye cay getir diye işaret etti. Ekrem anlatmaya başladı.

Siz domatesleri ikinci çapada yatırıyor musunuz?

Yooo

İste sizin az urun almanızın nedeni burada yatıyor. Domatesler ikinci çapadan sonra diz boyu olurlar. Yeriniz azsa yatırma isini çapa ile yaparsınız Domates kökeninin arkasındaki toprağı çeker oyarsınız. Domatesin gövdesini bu çukura yatırırsınız. Üstüne yumuşak nemli toprak çeker, çapayla guzelce sıkıştırırsınız. Domatesin çok az bir kısmi dışarıda kalır. Yeriniz çoksa ayni işlemi sabanla yaparsınız. Sabanla domates fidelerinin arkasını oyarsınız. Dönüşte saban kulağının kaldırdığı topraklar gövdenin üzerine yığılır. Sabanın arkasından gelen bir kisi, çok gömülmüş olanların üzerindeki toprağın bir kısmini kaldırır. Bu gömülen gövdeler, kısa zamanda kok atar. Buda hızlı büyümesini ve bol urun vermesini sağlar.

Doğru ülen sağlıkçı. Mantığa uygun.

***

Kışa doğru yaz günlerinde yetiştirdiği domates, patlıcan ve biber fidanlarını en çok güneş alan bir tarhın içine dikti. Kasabadan getirttiği morelyelerle tarhın üzerine bir iskelet kurdu. Yapacağı is için sergi naylonu da getirtmişti. Tek başına iskeletin üzerini kapatmak çok zor olacaktı. İsi ertesi güne bıraktı. Gece kahvehanede masa arkadaşlarına,

Yarına isi olmayan var mı diye sordu? Arkadaşlarından Recep,

Benim isim yok. Hayrola hayırlı bir is mi var?

E… söyle bakalim, koyumuzun hangi şanslı kızı bu?

Ne kızı be arkadaşım? Benim evde yapılacak bir isim var. Tek basıma çok zor olacak. Bu yüzden bana bir yardımcı gerekli.

O ise de yardımcı oluruz da, is önceki dediğim is olsaydı sevindirirdi bizleri. Hiç olmazsa omur boyu koylumuz olurdun.

Yahu Recep ağa, benim etim ne, butum ne? Küçük bir devlet memuruyum. Kendime zor yetiyorum. Birde kambur mu yükleyeceksiniz sırtıma.

Ne kamburu be sağlıkçı? Maşallah evde radyo var. Buzdolabı da almışsın. Tüplü ocak ta almışsın gecende. Ne kaldı geriye? Senin evinde olanlar ancak koyumuzun en zengininin evinde var. Yatak yorgan desen o da var. Ne kaldı geriye. Bir tek avrat. Hadi gari, erken kalkan yol alır. Eh de bu ise de hemen köyümüzden bir kızla evlendirelim seni Muhtarın kardeşi Salih,

Ülen Recep, senin dilinin altında bir bakla var ama ha bire geveliyorsun. Çıkar su baklayı ağzından. Hangi kızı layık gördün sağlıkçımıza.

Ben yarin ona söylerim. Siz meraktan çatlaya koyun.

Ertesi gün Recep ağa doğruca sağlıkçı Ekrem’in evine gitti. Ekrem sergi naylonunu bir tarhın yanına uzatmış, yardımcısının gelmesini bekliyordu.

Hoş geldin Recep ağa. Hadi bir el at bakalim, su örtüyü barakanın üzerine çekelim. Birer ucundan tutup kaldırdılar. Örtüyü barakanın obur tarafına kadar çektiler. Naylon örtüyü çıtalarla barakanın üzerine sabitlediler. Dar tarafları havalandırma için boşta bıraktılar. Iş bitiminde

Sağlıkçı be, ne olacak bu örtü burada?

İçindekileri soğuktan koruyacak.

Koruyup ta ne olacak?

Kara kışta taze sebze yiyeceğim.

Hadi be sağlıkçı, kıs aylarında sebze yetişir mi? Sen iyiden iyiye benimle kafa buluyorsun.

Hele kış bir gelsin. Yetiştirdiklerimi beraberce toplar yeriz.

İnşallah derim ama, yine de benim aklim bu ise yatmadı.

Sen cam altında hiç fidan yetiştirmedin mi?

Cooook.

Senin o fideliğinden ne farkı var bunun?

Doğru ya.

***

Kış geldiğinde Sağlıkçı Ekrem’in yetiştirdiği sebzeler tum koylüleri hayrette bırakmıştı. Koylülerin bir çoğu, köylerinde ilk kurulan bu serayı görmeye geliyorlardı. Merakla soruyorlardı,

Aynisini biz de yapsak olur mu diyorlardı.

Olmayıp ta ne olacak. Bizi koy enstitülerinde boşuna mı okuttular. Önümüzdeki yıl orman idaresinden seracılık için kerestelik odun tahsisi istersek, orman idaresinin vereceği tomrukları biçtiririz. Seraları tomruklardan elde ettiğimiz morelyelerle inşa ederiz. Artıklarını, çok soğuk geçecek günlerde ısıtmada kullanırız.

Ertesi yılın ilkbaharında muhtara bir ihtiyaç belgesi hazırlattılar. Yaz başlangıcında tomruklar geldi. Traktör arkasına bağlana bilen bir pula aracılığıyla çalışan bir eski hızar bulup köye getirdiler. Onu sağlam bir yere betonladılar. Orman islerinde çalışmış olan Hatiplerin Mahmut, hızarın basına geçerek ağaçları biçmeye başladı. Zamanı uygun olanlar da kendisine yardim ediyorlardı. Elde edilen morelyeler hemen tarlalara taşınarak, seranın ağaç iskeletini kurmaya başladılar. Traktörleri olanlar çevredeki koyun ağıllarından satın alınan gübreleri taşıyorlardı.          Taşınan gübreler, iskeleti tamamlanan tarlalara kalın bir tabaka halinde serildikten sonra bellenerek toprağa karıştırılıyordu. Belleme isi bitenlerde ise dikim için gerekli arıklar açılıyordu. Bu sera isi gündeme gelmeden önce herkes sadece kendi yaptığı isi biliyordu. Oysa simdi tüm seralar sıra ile islenerek hazırlanıyordu. Tüm seralar tamamlanıp dikim is bittikten sonra örtü için gereken sera naylonlarını satın aldılar. Havalar serinleyince naylon örtüler seraların üzerine çekildi.

Soğuk gecen gecelerin sabahında sera sahipleri merakla seralarına gidip soğuğun olumsuz etkisinin olup olmadığını kontrol ediyorlardı. Bu ara çobanlar koylülerin göz bebeği olmuştu. Zira en doğru hava tahmin raporlarını onlardan alıyorlardı. Kıs yumuşak geçtiğinden seralarda kullanmak üzere satın aldıkları talaş sobalarına gerek duyulmamıştı.

Kahvehanede derin bir sohbet vardı. Urun hasatı için gün sayılıyordu. Tek tuk kızaran domatesler vardı. Muhtarın Salih,

Ekrem Bey, benim anlayamadığım bir şey var. Nasıl oluyor da bu seraların içi bu denli sıcak oluyor.

Sera örtüsü olan naylonun özelliği güneş ısınlarını iyi geçirmesi. Toprağın içinde bol gübre var. Toprak ısınırken gübrelerde kızışıyor. Bu da seranın içinde yaz sıcağına yakın bir sıcaklık oluşuyor. Naylon hava geçirmediği için, sıcaklık uzun sure içeride hapis oluyor. Soğumaya fırsat kalmadan güneş doğuyor ve kaybolan sıcaklık yeniden kazanılıyor. Çok soğuk olursa naylon örtüde oluşan su damlaları buz tanecikleri halinde urunun üzerine düşer ve hasar yapar. Yapraklar ve urun üzerinde kara lekeler yapar. O lekelerin oluşmasını önlemek için seranın içinde soba yakılması gerekir.

Ekrem Bey siz nerede öğrendiniz bunlari?

Ben Koy Enstitüsü mezunuyum dedim ya size. Bizi orada çok yönlü yetiştirdiler. Sizler Koy Enstitüleri kapatılırken bayram yapmıştınız. Halkın kalkınmasından korkanlar, okulumuzu komünist yuvası diye karalayarak kapatılmalarını sağladılar. Tümü birden

Deme yahu, deseniz ya biz iyi kazıklanmışız.

***

Haşata hızlı girdiler. Alici hızlı. Gelir ise oldukça yüksekti. Koylu sağlık memurlarına büyük saygı gösteriyorlardı. Koyun ileri gelenleri

Ne yapsak ta bu değerli adamı köyümüzden kaçırmasak diyorlardı. Kız verelim dedik istemedi. Arazi verelim dedik istemedi. Üstelik yaptıklarının karşılığında da hiçbir şey istemiyor. Bu durumda yapa bileceğimiz tek şey buradan başka tarafa tayin edilmemesi için dua etmek.

***

Köye yeni bir ebe atandı. Uzun boylu, ince yapılı, esmer ve oldukça guzel bir kızdı. Ekrem hös geldin diye uzattığı elini tutan kızın elinden elini ayırmak istemiyordu. İçinden sim sıcak bir şeylerin aktığını hissetti.

Kız insanin içini yakan bir sesle

Hoş bulduk dedi.

Ben koyumuzun sağlık memuruyum. Uzun zamandır ebe tayin edilmesini bekliyorduk. Sizin gibi bir hanimin tayini beni çok sevindirdi. Koyumuz insanları çok can insanlar ama meslektaş arkadaşlığı çok daha guzel. Buraya tayin olduğumdan beri ilk defa bir meslektaşım ile birlikte çalışacağım. Önce size bir ev bulalım. Ev buluncaya kadar benim evde kalırsınız. Ben konuk odasında kalırım. Ev ayarlamamız uzun sürmez. Belki bu gece bile size ev bulurum. Koylu aksama tarlalardan döner. Geceleri kahvehanede toplanıyoruz. Çocukları için ev yapıp bos tutanlar var. Onlardan birini tutarız. Benim hatırımı kırmak istemezler. Size iyi bir ev bulurum.

Çok memnun oldum. Siz rahatsız olmasaydınız. Nasıl olsa muhtar ev isini hal eder. Hem annem bu ise ne der?

Çok af edersiniz efendim Size hös geldiniz demekte geç kaldım Ne olursunuz teyzeciğim kusuruma bakma.

Estağfurullah oğlum. Neden kusuruna bakayım?

Gece doğumlarında bana haber verirsen beraber gideriz doğuma. Ne olur ne olmaz. Bakarsın koyun delikanlılarından biri çılgınlık yapmaya kalka bilir.

Yardımınıza şimdiden teşekkür ederim.

Hadi simdi sizi kalacağınız eve götüreyim. Eve vardıklarında, genç ebe Nebahat evin bahçesine hayran olmuştu. Sokak kapısından eve kadar olan yolun iki yanında güller renk açmışlar. Doyumsuz bir güzellik sergiliyorlardı. Baharla birlikte yeni dikilen sebzelerin yeşili henüz toprağı örtmemişti.Toprak rengiyle yeşil tam bir uyum içerisindeydiler.

Ekrem Bey bu bahçe de sizin mi?

Evet, benim efendim.

Annem de ben de bayılırız boyle bahçeli evlere.

Bahçe sizin efendim. Ne zaman isterseniz gelirsiniz. Burayı da kendi eviniz sayın. Biz zaten burada evlerde kilit bilmeyiz. Herkesin kapısı açıktır. Evin içini gösterdikten sonra izin isteyerek ayrıldı. Geceyi konuk odasında geçirecekti. Aksam iyice yaklaşmıştı. Koyun bakkalları, ekmek arası sucuk ve kasar yapıyorlardı. Ara sıra bunlardan birine uğrar, biri iki tek atardı. Bakkal dükkânına girdi. Bakkala,

Ver bakalim benim nevaleyi dedi. Bakkal ekmek arası sucuğu verdikten sonra bir bardağa doldurduğu rakıyı sobadaki masanın üzerine koydu. Bos bir bardak ve bir sise suyu da rakının yanına bıraktı.

Hadi bakalim basla demlenmeye. Bakalim bu yalnız hayata daha ne kadar dayanacaksın. Duyduğuma göre köyümüze atanan ebemiz çok guzelmiş. Koyumuzun kızlarından hiç birini beğenmedin. İnşallah bu senin aklını çeler de bu rezil bekârlıktan kurtulursun.

Etme Allah’ını seversen Mehmet Efendi. Ben bekârlığımdan memnunum. Kızcağız daha bu gün geldi. İse başlamadan dillendirmeyin kızın adini.

Kızma be Ekrem Bey, biz seni çok severiz. Hani dedim ki madem kız guzel. Eh sende yabana atılacak bir delikanlı değilsin. Aptala malum olur derler. Öyle geçti içimden. Sizin iyi olmanızı istemeyenin gözleri kor olsun. Az hizmetin geçmedi köyümüze. Hepimizin gözlerini açtın. Sayende hepimizin kazancı, eskisinden kat iyi. Evlenip burada kalmanız bizi çok memnun eder.

Mehmet Efendi, kapat artık bu konuyu. Fol yok yumurta yok. Duyan da bir şey var zannedecek.

Meraklanma Ekrem Bey, burada biz bizeyiz. Bir başkası olsa sana boyle takılır mıyım? İçkisini bitirinceye kadar konuşmadılar. Hesabi ödeyip kahvehaneye gitti. Kahvehaneye girdiğinde kahvedekilerin tümü kendisine gülerek bakar gibiydi. Sanki hepsi,

Hadi, hadi isin is. Beklemene değdi. Bu güne kadar evlenmeyi düşünmüyorum diyordun. Bakalim bu guzel kıza dayana bilecek misin? Her zaman yaptığı gibi gidip Muhtarın Salih’in oturduğu masaya oturdu. Selamlaşma sırasında ocakçıya kahve yap diye işaret etti. Kahvesini yudumlarken Salih kulağına eğildi. Sen gelmeden önce seni konuşuyorduk.

Neden?

Ebemize görenler hayran kaldılar. Bizim sağlıkçı aptallık etmese de bu guzel kızı kaçırmasa diyorduk.

Salih, seni çok severim. Dostluğumuzun devam etmesini istiyorsanız, bir daha boyle bir şey duymayayım.

Tamam arkadaş, madem sen öyle istiyorsun öyle olsun. Sözü yine seracılığa getirdiler. Gece geç vakit dağıldılar.

Ekrem konuk odasına girdiğinde yatak ve yorgan çarşaflarının değiştirilmiş olduğunu fark etti.

Ulan muhtar senin kadar anlayışlı insana çok az rastlanılır. Ben kalacağım diye her tarafı dip temel temizletmiş. Soyunup yatağa girdi. Yatağa uzanır uzanmaz Nebahat’in guzel yüzü gelip bir burgu gibi beynine saplandı. Ne yaptıysa onu beyninden çıkaramadı. Düşüncelerini yeni sezon için hazırlayacağı seraya kaydırmak istedi olmadı. Koyun saymayı denedi. Oda olmadı. Sabaha kadar uyumadı.

Sabah önce bakkala gitti. Kasar peyniri ve bir de ekmek aldı. Kahvehaneye uğrayıp kahveciye sağlık odasına bir duble cay göndermesini soyledi. Aldıklarını masanın üzerine açıp, getirilen duble çayla birlikte kahvaltısını yaptı. Az sonra ebe hanim geldi.

Günaydın Ekrem Bey.

Günaydın Nebahat hanim. Kahvaltı yaptınız mı?

Yok yapmadım. Bakkala gidip eve bir şeyler aldım. Geç kalmamak için kahvaltı yapmadan geldim.

Bakkala gitmene ne gerek vaadi? Dolapta her şey vardı. Rafta cay seker de var.

Gördük onlari ama, yinede bir şeyler alayım dedim.

Sen kahvaltı yapmadan gelmezsin diye duşundum. Bu yüzden kahvaltımı yaptım. Peyniri de ekmeği de çok almıştım. Sana da yetecek kadar var. Ben sana bir duble cay söyleyeyim.

Yok zahmet etme. Annem cay hazırlıyor. Demlenince getirecek.

Annene niye zahmet ettiriyorsun? Kahvehane hemen şurada, yakınımızda. Ne zaman istesek hemen getirirler.

Olsun canim, kahvehaneden gelen cay evde yap ilana benzer mi? Az sonra annesi çayla birlikte kahvaltılık ta getirdi. Daha iyi kaynaşmak için kahvaltısını yaptığı halde onlarla birlikte tekrar kahvaltı yaptı.

Gece yatağa girdiğinde dünkü geceyi uykusuz geçirdiği halde yine uyuyamıyordu. Olumsuz şeyler düşünüyorsun dedi kendine. O kız ola bildiğince guzel ve boylu poslu. Sense boy fakiri bir fukara. Gelenek olmuş erkek kadından uzun olacak diye. Sen bu boy fakirliğiyle vaz geç bu sevdadan. Uyumana bak. Boyle duşundu ama nedense bir turlu kafasından sokup atamıyordu bu guzel kızı.

Nebahat ilk gün yorgunluktan ve koy hayatini yadırgamaktan öte düşünecek hali kalmamıştı. Yatağa girer girmez hemen uyumuştu. Bu gece ise gözüne uyku girmiyordu. Ekrem takılmıştı kafasına. Kası gözü düzgün ve oldukça efendi bir insan. Ah biraz boyu uzun olsaydı ne olurdu sanki. Nedense aklından bir turlu çıkaramıyordu Ekrem’i. Mesleği mesleğime uygun. Herkes tarafından sevilen bir insan. Boyu biraz kısa olmuşsa ne olmuş yani? Gökten yıldız mı toplayacaklardı. Ne olursa olsun. Eğer kendisinden bir evlilik önerisi gelirse, nazlanmadan evet diyecekti. Bu düşünceyle rahatladı. Gözlerine bir ağırlık çoktu. Uyudu.

Kiralamak için koyun iyi evlerinden birini buldular. Eşya için acele etmiyordu. Zira Ekrem bahçesindeki çiçekler ve sebzelerin bakimi için evine geldiğinde onu mutlaka yemeğe ali koyuyorlardı. Bu da biri birlerine iyice kaynaşmalarına neden oluyordu. Bahçeye koydukları masada yemek yiyeceklerdi. Anne mutfakta yemek hazırlıyordu. Nebahat,

Ekrem Bey evlenmeyi düşünmüyor musunuz diye sordu.

Duşundum. Hem de çok duşundum. Kısmetime hep koy kızları çıktı. Ben, bir meslektaşımla ancak mutlu ola bilirim diye düşündüğümden evliliği bir turlu gerçekleştiremedim. Burada kendimi ise verdim. İlçeye maaş almak için bile gitmez oldum. Maaşımı muhtara aldırtıyordum. Olmadı iste.

Nasıl bir es düşünüyorsun. Belki benim donem arkadaşlarından birini ayarlarız sana. Ekrem bu cümleyi nasıl söylediğine kendisi bile sasırdı.

Sizin gibi birini. Nebahat şaşırmadı. Onun davranışlarından bu sözleri duyacağını tahmin ediyordu. Sasırmış gibi yaparak,

Benim gibi biri mi?

Evet sizin gibi biri.

Doğrusu beni çok şaşırttınız. Beni beğendiğinizi hiç ummuyordum. Ekrem heyecandan boğulacak gibiydi.

Seni beğenmekten öte, senin için çıldırıyorum. Seni ilk gördüğümden beri uyku haram oldu bana. Elini Nebahat’in elinin üstüne koydu. Eğilip dudaklarını Nebahat’in ensesine koydu. Ensede gezen dudaklarını yana kaydırarak dudaklarını aradı. Nebahat karsı koymadı. Dudaklar biri birlerine kenetlendi. O sırada Nebahat’in annesi elinde yemek tepsisiyle evden çıktı. Olanları fark edince geriye dondu. Biraz bekledikten sonra içeriden seslendi.

Nebahat! Hadi gel de yemekleri al. Nebahat,

Bırak artık beni. Bak annem beni çağırıyor. Koşar adımlarla eve gitti. Yemek sonrası anne kahve yapmak için eve gittiğinde Ekrem,

Nebahat, kahvelerimizi içerken annene seninle evlenmek istediğimi söyleyip seni isteyeceğim. Baban olmadığına göre, nasılsa kararı annen verecek.

Acele etmiyor musun?

Neden acele etmiş olayım. Aylardan beri biri birimizi yeterince tanıdık.

Ekrem, aylar önce kiraladığım eve taşınmakta neden ağırdan aldığımı simdi anladın mı? Senin bu teklifi bana yapacağını umuyordum. Annemin itiraz edeceğini sanmıyorum. Nisan, düğün gibi göstermelik şeylerle uğraşmayalım. Köyde pikaplı bir kına gecesi yaparız. Nikâhtan sonra bir haftalığına memleketimize gideriz. İlçelerimiz zaten biri birine çok yakın. Ekrem,

Hadi bu anlaşmamızı kutlayalım diye dudaklarına uzandığında, Nebahat,

Ne yapıyorsun? Neredeyse annem gelecek. Suçüstü yakalanmayalım. O sırada anne evden çıktı. Tepsiyle getirdiği kahveleri masanın üstüne koydu. Kahveler yudumlanırken Ekrem,

Anneciğim sizden Allah’ın emri, peygamberimizin kavliyle kızınızı istiyorum. Lütfedin evlenmemize izin verin.

Ben ne diye bilirim oğlum. İkiniz de okumuş insanlarsınız. En iyi kararı kendiniz verirsiniz. Nebahat peki dedikten sonra bana onaylamak düşer.

Nebahat, sen ne diyorsun kızım?

Sen peki dersen, ben de peki derim anne. Yeni sözlüleri bas basa bırakmak cin

Ben mutfağa, bulaşıkları yıkamaya gidiyorum diye kalktı. Kalkıp fasulyelerin gölgelediği yere gittiler. Doyasıya öpüşerek, anlaşmalarını kutladılar. Ertesi gün ilçeye giderek nikah işlemlerini tamamladılar. Okuntu dağıtmak üzere de iki kasa fıstıklı ve güllü lokum aldılar. Köye döndükten sonra sabırsızlıkla nikah işlemlerinin askıdan inme suresinin dolmasını beklediler. Nikâha beş gün kala, Salih’in ve muhtarın kızları birlikte lokumları torbalamaya başladılar. Ertesi gün koy bekçisi okuntu torbalarını dağıtarak tüm koylüleri kına gecesine davet etti. Davetsiz kimse kalmamasına özen gösterdiler. Kına gecesi pikaplı olmasına rağmen çok neşeli geçti. Ayni gece nikâhları da kıyıldı. Ertesi gün anneleriyle birlikte ilçeye gittiler. Oradan da otobüsle önce gelinin köyüne, oradan da damadın köyüne gittiler. Annelerini köyde bırakarak, Marmaris’e hareket ettiler. Bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitmişti sanki.

Köye döndüklerinde ilk isleri, Nebahat’in kiraladığı evdeki eşyaları Ekrem’in bahçeli evine taşımak oldu. Mesai sonrası Nebahat ev isleri ile uğraşırken, Ekrem marangoza biçtirdiği morelye ve çıtalarla kameriye inşa etmeye başladı. Kameriye tamamlandıktan sonra etrafına sarmaşıklar dikti. Kameriyeye birde çatma kapı yaptı. İçine masa ve sandalyeler yerleştirdi. Gerçi yaz geçmek üzereydi ama, kıs ortasında yazdan kalma günler olurdu. O günler kameriyede oturup, dogma ile iç içe yemeklerini yerler ve çaylarını içerlerdi. Bazı aksamlar, bira içerlerdi. Kadehlerini kaldırıp, şerefe derlerdi. Kadehler bazen evlilik yıl donumu, bazen tanıştıkları günün veya ulusal bir bayramın kutlanması için kalkardı. Ekrem evliliklerinin ilk günlerindeki gibi şiirler okurdu. Şiirler kendi yazdığı veya Karacaoglan’dan, Yunus Emre’den, Dadaloglu’ndan, bazen de Esref’ten olurdu. Seni çok seviyorum diyerek yanına iyice sokulur, başkalarının duymasından korkar gibi,

Ah Nebahat, benim sevgili kariciğim, seni nasıl sevdiğimi anlatamam sana. Sana olan askımı kanıtlamak için gökyüzünde gördüğün su yıldızların tümünü yolarda kucağına doldura veririm. Nebahat gülerek,

Yıldızların tümünü toplayıp kucağıma yığmana gerek yok sevgilim. Ben senin , beni çok sevdiğini biliyorum. Bu kez de kadehler yolunmaktan kurtulan yıldızlar için kalkardı. Mutluluklarının omur boyu kesintisiz sürmesini dilerlerdi.

 

***

Zaman akıp gidiyordu. Ekrem bin bir emekle yetiştirdiği sebzeleri çocuklarının talan etmesine aldırmadan gülüyordu. Dayanamadı.

Çocuklar, o patlıcanları biberleri domatesleri boyle ezip kırarsanız, anneniz size nasıl yemek yapacak. Hadi yeter artık yaptığınız yaramazlıklar. Anneniz görürse çok kızar. Hadi bakayım yemeğimizi kameriyeye taşımak için annenize yârdim edin. Çocuklar babalarının yüzüne,

Baba bu da olur mu? Ne guzel oynuyoruz der gibi baktılar. Yinede itiraz etmediler. Koşar adımlarla eve gittiler. Birinin elinde su sürahisi ve bardaklar, diğerinin elinde ekmek selesi ve çatal kasıklar geri döndüler. Anne yemekleri getirdi. Masaya yerleştirdi. Yemekler nefisti. Nebahat,

Ekrem, şehir ebeliği için kursa çağrıldım. Yakında koy hayatini terk edip ilçeye taşınacağız. Bu çocuklar nasıl alışacaklar şehir hayatına. Vazgeçeyim desem olmaz. Bunlarin orta öğretime başlamaları yaklaştı. Eninde sonunda ilçeye taşınacağız.

Hanim dert etme o kadar. Bahçeli bir ev bulur satın alırız. Şehirde bahçeler küçük olsa da çocukları yine de oyalar. Pek sorun çıkacağını sanmıyorum. Ben de ilçeye atanmamı isteyeyim. Bir an önce ilçeye yerleşelim.

İyi olur be Ekrem.

Pazar günlerini ilçede ev aramakla geçiriyorlardı. Satılık ev çoktu ama bahçeli olanı yoktu. Sonunda hastaneye yakın küçük bir bahçesi olan bir ev buldular. Pazarlikta anlaşarak kaparo verdiler. Ertesi gün yine ilçeye giderek tapu işlemlerini tamamlayarak evin anahtarını aldılar. Mobilyacıdan iki divan alarak eve koydular. Cumartesi ve Pazar tatilinde gerekli tamir ve boya islerini Ekrem kendisi yapacaktı. Kireççiden aldıkları sönmemiş kireci bakkaldan aldıkları iki yağ tenekesi içinde söndürdüler. Son arabayla köye döndüler. Çocuklar evi beğenmemişlerdi. Biri annesinin, diğeri babasının boynuna sarılarak,

Ne olur bu köyden ayrılmayalım diye ağlayarak yalvardılar.
Tamam, çocuklar, ağlamanıza gerek yok. Biz köyümüze sık sık geliriz dediler.

Sık sık geleceğimize hiç gitmesek daha iyi olmaz mı?

Gitmek zorundayız. Şurada ne kaldı sizlerin ortaokula gitmenize. Ha bu gün, ha yarın nasıl olsa gideceğiz. Orada da yeni arkadaşlar edinirsiniz. Oraya ısındığınızda, buraya bir daha gelmek bile istemezsiniz. Gece yattıklarında, çocukların biri birine sarılıp ağladıklarını fark eden Nebahat ‘in içi burkulmuştu. Alışırlar diye geçirdi içinden.

***

Şehir hayatına çocuklar çabuk alışmışlardı. Oysa Ekrem bir turlu uyum sağlayamıyordu. Bu yüzden içkiye verdi kendini. Is saatinde bile kaçamak yapıp içiyordu. Kotu, çıkarcı arkadaşlar edinmişti kendisine. Çıkarcılar onu hastane kapısında bekliyorlar, çıkar çıkmaz koluna girip doğruca gazinoya gidiyorlardı. Ne evi, ne esi, ne de çocukları bir hiçti gözlerinde. Varsa içmek, yoksa içmek. İçkiye para yetiştiremediğinden sürekli borçlanıyordu. Alacaklıları evinin kapısına, hastanenin kapısına dayanıp hem kendisini, hem de esini küçük düşürüyordu. Ayrılmaya karar verdiler. Bir sure ayrı kaldılar. Es, dost araya girdiler. İçkiyi bırakma şartı ile barıştılar. İçkisiz günler uzun sürmedi. Daha da azıtmıştı. Ulu orta dine imana ve devlet büyüklerine küfür ediyordu. Yine ayrıldılar.

Ekrem’i çok seven bir arkadaşı onu hastane kapısında bekliyordu. Hastaneden çıkınca koluna girip,

Hadi b akalım bu gece beraber içeceğiz. Hem de doyasıya.

Hastır ulan oradan, sen ilmekten ne anlarsın?

Niye, benim ağzım yok mu?

Hadi gidelim bakalim. Yolda iki gençle karsılaştılar. Gençler,

Ekrem abi, bu gece de içecek miyiz?

İçmez olur muyuz be. Hadi bakalim hep beraber gidelim. Gazinoda masayı donattıktan sonra içmeye başladılar. Gece yarısına doğru arkadaşı hesap istedi. Gelen hesap yüz yirmi liraydı. Arkadaşı Cevat,

Hadi bakalim beyler, pamuk eller cebe deyince iki genç,

Bizim paramız yok dediler.

Paranız yoktu da niye geldiniz? Ekrem,

Bırak çocukları yahu, onlar benim konuklarım. Benim üstüme yazsın hesabi.

Hayır, kimseye hesap yazılmayacak, her kes payını ödeyecek. Gençler paralarının olmadığını yinelediler. Cevat,

Gelin ulan buraya deyip gençleri dışarı çıkardı. İkisine de ikişer tokat patlattıktan sonra,

Bir daha sizi Ekrem’in masasında görürsem kemiklerinizi kırarım. Hadi bakalim, def olup gidin. Gençler hızla uzaklaştılar. Döndüğünde Ekrem ayağa kalkmış kendisini bekliyordu.

Ne yaptın çocuklara?

Biraz okşadım.

Niye yaptın öyle, onlar benim arkadaşlarım?

Onlar senin arkadaşların değil, senin leş kargaların. Hesap ne oldu?

Yazdırdım.

Garson gelir misin buraya?

Buyurun efendim. O hesabi defterden silin. Kasaya yöneldi. Kasada oturan patrona,

Ekrem’in tüm borcunun hesabini çıkar bana .O yazdığınız yüz yirmi lirayı silin. Hesap çıkarıldı.

Sonucu bir fişe yazıp verin bana. Yazılı fişi aldıktan sonra yuz yirmi lirayı ödedi. Kalan hesabi ay basında benden alacaksınız. Bundan boyle buna tek kuruş bile veresiye vermeyeceksiniz. Verirseniz alamazsınız ve sonuca katlanmak zorunda kalırsınız.

Bas üstüne efendim. Beraber gazinodan çıktılar. Cevat,

Yeni taşındığınız ev nerede diye sordu.

Niye sordun?

Seni evine götüreceğim de ondan.

Ben eve gitmiyorum.

Niye?

Hanımla kuşuz. Aylardır ayrıyız.

Bakmakla yükümlü olduğun iki çocuğun olacak, sen kendi maaşın yetmediğinden, esinin de maaşına el koyup, içki alemlerine yatıracaksın. Sattığın evin parasına ne oldu? Onu da mı içkiye yatırdın? Normal mi senin bu yaptığın. Hadi bakalim senin eve gidiyoruz.

Gitmem.

Hayır gideceksin. Cevat Ekrem’i hızla sürüklemeye başladı. Ekrem fazla direnemedi. Ev yakındı. Kapı önüne geldiklerinde,

Ne olur eve girmeyelim. Yatmışlardır.

Sen çocuklarında yatacak hal mi biriktin. Baksana ışık yanıyor. Cevat kapının ziline bastı. Kapı hemen acildi. Esi çıktı kapıya. Hiçbir şey olmamış gibi içeriye buyur etti. İçeri girdiler. Esi hemen mutfağa gidip kahve hazırladı. Kahveleri verdikten sonra geçip karsılarına oturdu.

Vay be beyimiz bizim evin yolunu biliyor muydu? Yoksa kadeh arkadaşların boşadılar mi seni diye sordu. Cevat,

Nebahat hanim, beni iyi tanırsınız. Ben bu gece Ekrem’e iyi bir ders verdiğimi sanıyorum. Bedavacı arkadaşlarının dostluk maskelerini yüzlerinden ali verdim. Ekrem’in bu geceki içtiği son içkisi olacak. Bırak ta onunla ben konuşayım.

Ekrem, karina söyle iyice bir bak. Siz kaç sene çok mutlu bir hayat geçirdiniz? O mutlu yıllarınızda ara sıra eşinle birlikte içtiğiniz  hafif içkilerin dışında içki içiyor muydun. Eminim içmiyordun. Köyden buraya taşındıktan sonra ne değişti ki boyle içkiye sarıldın. Evine bağlılığın kalmadı. Seni evinden koparan içki arkadaşlarına git. Benim param kalmadı. Bu gece senden içelim de bakalim, seni içmeye götürecek birini bula bilecek misin. Maaşların gitti. Evinin parası gitti. Gırtlağına kadar borçlandın. Yavaş yavaş kredi muslukların kapanıyor. İnsanlara ne olur bana içki parası verin diye yalvaracak mısın? Kendine, karina acımıyorsun. Bari çocuklarına acı. Yarin seni saat beste hastaneden alacağım. Köylere gidip çayımızı kahvemizi koylülerle birlikte içeceğiz. Ta ki tamam ben artık içki içmeyeceğim. İçmemeye alıştım deyinceye kadar. Ne dersin bu önerime? Ekrem ağlıyordu. Basını kaldırıp esine,

Sizden ve çocuklarımdan özür diliyorum. Yemin ediyorum bir daha ağzıma içki koymayacağım. Cevat ayağa kalkıp ikisiyle de tokalaştıktan sonra,

Dileğim içki yüzünden bir daha yuvanız dağılmasın dedi ve gitmek üzer izin istedi. Ekrem karisinin yüzüne dikkatlice baktı. Gitmesi mi, kalması mı gerekiyor, karar veremiyordu. Karisi,

Sözünde duracaksan kal, gitme dedi. Cevat’i beraberce kapıya kadar uğurladılar.

Cevat dediği gibi her aksam hastane önünden Nevzat’ı alıp köylere oturdu. Ay basında aylığını aldığında beraberce gazinoya gidip kalan borcu ödediler. Gazinodan çıkıp yine bir köye gittiler. Bir aydan fazla surdu köye gitmeler. Ekrem içkinin adini bile anmıyordu. Cevat yıkılacak olan bir yuvayı kurtarmanın mutluluğunu yasıyordu. Koy donuşu bazı kez eve beraber gidiyorlardı. Amacı evdeki tutumunu öğrenmekti. Esi,

Çok sağ olun Cevat bey, sayenizde yuvamız yıkılmadı diyordu.

***

Cevat uzun bir geziye çıkmıştı. Ekrem, içkiye tekrar başlamak için sanki onun gitmesini bekliyordu. Eski arkadaşlarıyla içmeye başladı. İçki çıkısı gittikleri kahvehanelerde ulu orta dine, imana ve devlet büyüklerine küfür ediyordu. Uyaranlara da ağır hakaretler yağdırıyordu. Arkadaşları ulu orta küfür ediyor diye kahvehaneye gitmektense, ilçenin içinden gecen şehirlerarası yolda gezmeyi kararlaştırdılar. Ana kanalın üzerindeki köprüde ayrıldılar. Ekrem kanal üzerindeki toprak yoldan evine doğru ilerlerken, yoğun karanlığın içinden çıkan biri gelip önüne dikildi.

Sen kimsin ulan Allah’a, dine, imana küfür ediyorsun. Dayı mısın sen diye sorduğunda Ekrem,

Seninde Allah’ını, kitabini sözünü tamamlayamadı. Karşısındaki adam üzerine atılıp kafasını koltuğunun altına aldı. Eliyle tuttuğu çenesini hızla geriye doğru cevirdi. Boynundan kükürt diye bir ses çıktı. Adam Ekrem’in cansız bedenini sulama kanalın içine itti.

Cesedi sabah erken saatte tarım isçileri tarafından bulundu. Savcılığa bildirildi. Ustun koru bir soruşturmadan sonra, tahkikat dosyası faili meçhuller dosyalarının arasına kaldırıldı.

Özcan NEVRES

DELİ METİN

DELİ METİN

Sürekli oturduğum kahvehanede görürdüm onu. Şişmanca, tombul yanaklı, kırmızı yüzlü, otuz beş kırk yaşlarında biriydi. Arkadaşlarla blüm oynarken, oyunu seyretmek için yanıma oturdu. Çay içmeyi sevmediğimden, çayımı başka masalarda oturan tanıdıklarıma gönderirdim. Gelecek çayı savmak için tanıdık aramama gerek kalmamıştı. Gelen çaylardan birinin ona verilmesini işaret ettim. Teşekkür ederek çayı aldı. Bir süre sonra yanımızdan ayrıldı. Ertesi gece oturduğum masaya geldi.

Oturmamda bir sakınca var mı diye sordu.

Buyur otur, garsona bak arkadaşa ne içeçek diye seslendim.

Yok olmaz dedi. Bu gece çaylar benden olacak.

Sen benim üstüme geldin. Başka zaman da senden içeriz.

Peki öyle olsun diyerek garsondan çay istedi. Gelen çay içerken sordum?

Yabancı olduğunuzu biliyorum. Hayrola ne iş için burada bulunuyorsun.

Ben alıp satıcıyım. Alıp satmaktansa kendi ürettiğim sebzelerin daha karlı olacağını düşünerek, yirmi dönümlük bir tarla kiraladım. Sebze yetiştirmekten anlamadığım için, sebzecilikten anlayan birini aradım. Cins lakaplı biriyle tanıştırdılar beni. Tarlayı sürdürdüm, ızgara çektirdim. Aldığım tohumları fidan olarak yetiştirmesi için kendisine verdim. Bana,

Sen bana para ve telefonunun numarasını bırak. Lahanalar yetiştiğinde ben seni ararım. İstediği kadar para bıraktım ona. Aradan çok zaman geçti . Ne arayan var ne de soran. Bindim otobüse geldim. Hemen tarlaya gidip baktım. Ne göreyim? Orada bir lahana, burada bir lahana. Saysan yirmi tana çıkmaz. Anlayacağın dönüm başına bin lahana yerine sadece bir lahana. Gidip adamı buldum, utanmazın biri. Pişkin mi pişkin. Evire çevire dövsem adamı, başıma bela. Bizim ikiyüz milyonumuz uçtu gitti. Aht ettim, ben bu parayı bu memlekette kaybettim, bu memlekette yine kazanacağım.

Nasıl kazanacaksın bu parayı? Yine tarımla mı kazanacağını umuyorsun?

Ama tarımla, ama ticaretle ne yapıp yapıp kazanacağım.

Tarımı aklından çıkar. Ben kendi arazimden para kazanamıyorum. Sen hem icar parası ödeyeceksin, hem işçi çalıştıracaksın. Ekipmanın yok. Hele çalıştırdığın işçiler tarımda acemi olduğunu anlasınlar, çalışacaklarına dalga geçmeyi yeğlerler. Tarımda yaşadıklarımı anlatayım sana. Domatesleri çapalatıyorum. İşçilere arık başlarındaki ve sonlarındaki mısırları gösterdim. Bakın bunlar mısır, bunlarda topalak otu. Bu topalakları keseceksiniz. Mısırların da diplerini domatesler gibi çapalayacaksınız. Su motorunu çalıştırıp salatalıkları sulamaya başladım. Öğle sıcağında sulama iyi olmadığı için motoru durdurup işçilerin yanına gittim. Mısırlar kesilmiş, topalakların dipleri çapalanmış. Tepem attı. Bağırıp çağırdım ama, neyi değiştirir bağırıp çağırmak. Az sonra domateslerin çapalanması bitti. İşçiler öğle yemeğine ve dinlenmeye çekildiler. Öğleden sonra lahanaları çapalattım. Lahana kesildiğinde diğer bitkiler gibi hemen buruşmaz. Ertesi gün bahçeye gittiğimde ne göreyim? Her üç lahana fidanının ikisi kesilmiş. Bir daha o işçileri işe almamam neyi değiştirir. Ben almasam başkası alıyor. Üzüm kesme zamanında tek bir amele bulamazsın. Onlarda haklı. Hem doya doya üzüm yiyecek, hem de evine birkaç salkım götürecek. Niye gelsin benim bahçeme.

Deme yahu. Sebzecilik bukadar zor demek.

Zor tabi. Zorluğunun yanında garantisi de yok. Hale götürdüğün sebze satılmazsa, boşu boşuna hamaliye ve dökme ücreti ödersin. Eğer ticaretten anlıyorsan anladığın işi yap.

Sağol arkadaş, ilk defa beni aydınlatan sen oldun. Daha sonra oyun arkadaşları gelince oyuna başladık. İzin isteyerek gitti.

***

Bir gün gelip dert yandı. İş yok, ekmek param bile kalmadı diye. Karşılıksız para yardımı yapmak, ileride ters tepkilere neden olur gibi bir saplantım var.

Eriklere gübre attıracağım. Yarın atmaya gelir misin diye sordum.

Gübre nasıl atılır bilmiyorum ama, öğretirsen atarım her halde.

Oldukça basit, avuçlayıp avuçlayıp ağaç diplerine atacaksın.

Tamam ben sabah erkenden gelirim buraya.

Çok erken gelmene gerek yok, güneş yükselince gideriz. Otların yaprakları , erken saatlerde nemli olur. Nem kalktığında atılırsa, toprağa daha iyi iner.

O zaman akşama geç döneriz.

O iş benim için iki saatlik. O halde beni neden çağırıyorsun deme sakın. Ben ameliyatlıyım. On kilodan fazla kaldırmam yasak.

İş yarım yöğmiyelik mi?

Hayır tam yöğmiyelik. Bahçelerde iş bitmez. Ben sana yöğmiyeni de peşin vereyim dedim ve yöğmiyesini hemen ödedim. Ertesi gün kuşluk vakti bahçeye gittik. Bir yere yığılmış olan gübre çuvallarını uygun gördüğüm yerlere dağıttırdım. Kovanın birine az miktarda gübre koydurdum. Avuçlayarak ağaç diplerine serptim. İki çuval gübreyi attıktan sonra ahlayıp oflamaya başladı. Öf be ne zor işmiş bu diye. İş zor değil sen işin acemisisin dediğimde küplere bindi.

Yahu bu işin de tekniği mi olur? Senin gösterdiğin gibi atıyorum işte.

Sen gübre atacağın alanı çok geniş tutuyorsun. Boşalan kovayı doldurmak için geri dönüyorsun. Dolu kovayı bıraktığın yerden başlamak için taşıyorsun. Atacağın alanı kovadaki gübreye uygun ayarlarsan, gübre çuvalının yanına geldiğinde kova boşalır. Böylece gereksiz gidip gelmeler ortadan kalkar dediğimde pek aklı yatmadı dediklerime. Yinede uygulamayı denedi. Kalan altı çuval önceki iki çuvaldan tez bitti. Benim iki saatte bitireceğim işi o ancak beş saatte bitirebildi. Yeter artık diyerek arabama binip geri döndük.

Onun parasız kaldığını, çevresine çay söylemekte isteksiz olduğunda hemen anlardım. Yine parasız bir günündeydi. Yanıma çağırdım. Yarın işin var mı diye sordum.

Yok be iş nerede.

Domates çapası yapabilir misin ?

Hiç yapmadım ama, öğretirsen yaparım.

Benim bahçede domatesler çapalanacak. Üç kadın bir yöğmiyede bitirir. Sana çapa işini götürü vereceğim. İşi iyi becerirsen sana dört kadın yöğmiyesi vereceğim.

Tamam patron, sen nasıl istersen öyle olsun. Ertesi gün erkenden bahçeye gittik. Çapalama işinin nasıl yapıldığını gösterdim. Domateslerin köklerine çok yakın olan otları elle alacaksın diye tembihledim. İşi bir an önce bitirmek için var gücüyle çalışmaya başladı. Bende küçük bir çapayla çiçek bahçesindeki çiçekleri çapalamaya koyuldum. Ameliyat sonrası çabuk yoruluyordum. Kendimi fazla zorlamak istemiyordum. Çardak altına gidip oturdum. Bir ara çapalanan yerlere baktım. Yer yer yeşil otlar görünüyordu. Yanına gittim. Geride kalan otları gösterdim.

Ne olur birkaç ot olursa diye terslendi. Bu kez de ben terslendim ona, otların zararı yoksa çapalamasak ta olur dedim. Küplere bindi. Hemen kalkıp gitmek istedi. Bırakmadım.

Gel sana yapabileceğin bir iş vereyim dedim.

Eksik olsun senin vereceğin iş, hadi gidelim.

Bak yol orada. Ben buraya çalışmaya geldim. Bu çiçek bahçesinin işini bitirmeden bir yere gitmem.

Ne yani akşama kadar burada seni mi bekliyeceğim.

İstersen bekleme. Görünen köy klavuz istemez. Bak karşıya gideceğin yer görünüyor. Korkma yolda kaybolmazsın. Beş kilometrelik yolu gözü kesmedi.

Ne iş yapacağım ben diye sordu.

Dama gir ve küreklerden geniş olanını al dedim. Girip küreği aldı. Bahçenin kuzey sınırına gittik.

Elindeki kürekle iki arteziyen arasına arık açacaksın. Asmaların dibine tam yaklaşmayacaksın. Ortalama yirmi santim ara bırakacaksın

Tamam dedi ve işe koyuldu. Çalışmasını izliyorum. Oldukça isteksiz çalışıyor. Öğlen paydosunda çardağın altına oturduk. Helva, peynir ve domatesten oluşan azığımızı yedik. İki litrelik termustan bol bol çay içtik. Ovaya çaysız gelmediğimi bilen iki komşu da çay içmeye geldiler. Ben komşularla sohbet ederken o kalktı ve

Ben çalışmaya  gidiyorum diyerek uzaklaştı. Komşularım sordular

Nereden buldun bu hımbılı. İşi gücü oturmak.

Sormayın be arkadaşlar, bu garibanı bizim buradan biri çok kötü kazıklamış, çok parasızlık çekiyor. Ona yardım etmek istiyorum ama, onda anlayacak kafa yok. Şu bahçe çapasını br öğrense hiç boş kalmaz. Gel gör ki Temel Reis gibi adam. Hep onun dediği dedik. Öğrenmek kim o kim.

Koyver yakasını yahu, allahın acımadığına sen mi acıyacaksın dediler. Paydos saati yaklaştığında yanına gittim.

Nasıl oluyor mu diye sordu.

Eh fena olmamış, bir yöğmiyelik bir işti bu, şimdi iki yöğmiyelik oldu dediğimde yine küplere bindi.

Bir daha senin işine gelirsem şu bıyıklarımı dibinden yolarım. Siz patron değilmisiniz? Adama kaşıkla verir sapıyla gözünü çıkarırsınız.

Tamam zırlama dedim. Ben de karar verdim, bir daha bahçelerimde erkek amele çalıştırmamaya. Bu yüzden ne benim sana işim düşer, ne de sen gelirsin işime. Arabadan inerken yöğmiyesini verdim.

***

Yine parasızlığı yüzünden okunuyordu. Benden iş istemeye yüzü yok. Yanıma çağırdım. Çay söyledim. Çayını içerken sordum?

Ne işler yapıyorsun ?

Ne işi yahu. Memlekette iş mi var?

Erik bahçesinde, iki metre uzunluğunda, bir metre genişliğinde ve iki metre derinliğinde bir çukur açılacak. Açabilir misin diye sordum.

Kazma kürek olduktan sonra niye açamayayım ki?

O halde yarın sabah buraya gel, ben seni bahçeye götüreyim. İşinin ehli için iş yarım günlük. Onun bir günde bitirebileceğinden kuşkuluyum. Ertesi gün, bahçeye giderken yanına yiyecek almadığını fark ettim. Bir bakkal dükkanının önünde durarak ekmek helva ve peynir aldım. Damdan kazma ve küreği çıkardım. Çalışmaya başlayınca, başka işlerim nedeniyle geri döndüm. Öğleden sonra yanına gittiğimde, çukur daha bir metre bile kazılmamıştı. Paydos saatinde geri döndük.

Yarın devam edecek miyiz diye sordu.

Yarın benim başka işlerim var, başka bir gün devam ederiz dedim.

İyi öyleyse, senin erik bahçesinin batısındaki tarlada da aynı şekilde bir çukur açılacakmış, iki yüz liraya anlaştım. Yarın onu kazmaya başlarım. Kendiliğinden ayağına gelen iş onu çok sevindirmişti.

***

Kardeşim onu bostan bekçisi olarak tuttu. Sabah bostan tarlasına gittiğinde, bostanın bir kısmına su bastığını gördü. Metin’e

Metin bu suyun bostana girmesini niye engellemedin. Kapak anahtarını vermiştim sana. Gidip kapağı niye kapatmadın dediğinde verdiği yanıt kimi olsa çıldırtırdı.

Bana ne yahu, ben bostan bekçisiyim. Su bekçisi değilim. Ona boşuna deli lakabı takılmamıştı. Bu tutumu nedeniyle kendisine kimsenin iş vermeyeceğini aklının kenarından bile geçirmiyordu.Onun kafasında tek bir düşünce vardı. O da

Ben bu memlekete milyoner geldim, milyarder gideceğim. Peki ama nasıl? Karnını dahi doyuracak bir iş bulamazken, bulduğu işi de başaramazken milyarder olmayı nasıl başaracaktı. Lafla peynir gemisi yüzer miydi? Birkaç kez belki taşın sert olduğunu anlamıştır düşüncesiyle ona iş verdim. İş bitmeden kavga dövüş ayrıldık.

Kahvehanede otururken tepeme dikildi.

Patron kestane vereyim sana. Bir torba beş yüz lira. Gırgır geçtiğini sanmıştım. Elindeki naylon torbaya göz attım. Gerçekten torbada kestane vardı.

Ocağa bırak giderken alırım dedim. Yanıma geldiğinde bedeli olan beş yüz lirayı verdim. Söylediğim çayı içerken, tüm kahvehanede duyulacak şekilde,

Gördün mü patron, ben artık tüccar oldum.

İzmir halinden mi aldın diye sordum

Yok dedi Zonguldak civarından satın alıp geldim. Yüz liradan aldım, iki yüz liradan satıyorum.

Hayırlı olsun, sakın elindeki paralarla yine lahana dikmeye kalkışma.

Yok yahu, adım Deli Metin ama o kadar da deli değilim. Kestane işi bitince, yine aynı bölgeden getirdiği peynir ve tereyağlarını pazarladı. Pazar yerinde kiraladığı bir dükkanı hem iş yeri, hem de yatacak yer olarak kullanıyordu.

Bir gün yine yanıma geldi.

Patron ben hastayım. Öyle zannediyorum bende yüksek şeker var.

Hadi hastaneye gidelim. Bakalım doktor ne diyecek. Beraberce hastaneye gittik. Başhekim yardımcısının odasına girdik. Birbirleriyle tanıştırdım ve Metin’in sorununu anlattım. Tıbbi bir şeyler söyledi.

Yarın aç karınla gelsin, gerekli tahlilleri yaptıralım dedi.

Bu arkadaş gariban, tahlil bedeli çok yüksekse, ödeyemez.

Gelsin ben ona yüzde elli indirim yaptırırım dedi. Teşekkür ederek ayrıldık. Dışarı çıktığımızda

Benim babam da şekerden öldü. Tahlil yaptırdı da ne oldu? Ölmedi mi. Tahlilden sonra bir sürü perhiz vereceklerini biliyorum. Aç ölmektense tok ölmeyi yeğlerim.

Metin deli olma. Parayı da düşünme. Gerekirse ben sana destek olurum.

Yok abi ben tahlile gitmeyeceğim. İnan bana iki ekmek, yanında yarım kilo helva, koca bir topan peynir yiyorum, yine de doymuyorum.

Birden kesme. Yavaş yavaş azaltırsan, daha az yemeye alışırsın.

Yok, yok ben yapamam onu diyerek yanımdan ayrıldı.

***

İstanbul dönüşü her zaman çıktığım kahvehaneye çıktım. O saatte Deli Metin’in orada olması gerekirdi. Masadaki arkadaşlarıma sordum.

Deli Metin yok ya, darılttınız mı yoksa. Biri,

Hem de ne darılma. Bir daha buraya gelemez.

Hayrola yahu, ne bu büyük dargınlık böyle.

Haberin mi yok, yoksa bizimle dalga mı geçiyorsun.

İstanbul’dan bu akşam geldim. Niye sizinle dalga geçeyim?

Metin pazaryerindeki dükkan ınında helva, peynir ve ekmekle sabah kahvaltısı yaparken birden fenalaşıp yere düşmüş ve düştüğü yerde can vermiş. Doktor, ölümüne yüksek tansiyonunun neden olduğunu söylemiş. Daha sonra kardeşi gelip, cenazesini Zonguldak’a götürmüş. Ölümü hiç şaşırtmadı beni. O motorlu araçların arkasındaki sloganın az değişiğini seçmişti kendine. Motorlu taşıtların arkasında, hızlı yaşa genç öl diye yazılı bir slogan vardır genelde. O ise çok  yiyip genç ölmeyi yeğlemişti. 2000-03-12

Tel ve Fax : 02328123173                                                               Özcan NEVRES

FOÇA

 

 

 

DELİ AHMET

DELİ AHMET

 

Bahçeme marul kesmeye gideceğiz. Marulları alacak olan manav,

Dur yahu, şu deli Ahmet’i alalım da  bize yardım etsin. Deli Ahmet’i zaman, zaman çarşıda görürdüm ama, ne kim olduğunu ne de ne iş yaptığını bilmezdim. Manavın seslenmesi üzerine yanımıza geldi. Manav

Hadi bin arabaya, marul kesmeye gidiyoruz. Hemen arabaya binmek için davrandı. Arabam tek kapılı olduğu için kapıyı bulamadı.

Hani len bunun gapısı, gapısı da yok bu cavurun diye avaz, avaz bağırmaya başladı. Manava

Şöyle öne doğru gel de geçecek bir yer açalım şuna dedim. Manav öne doğru kayarak Ahmet’in arkaya geçip oturmasını sağladı. Ahmet hala söyleniyordu.

Ula…. bu ne biçim araba, arka gapusu bilem yok. Ahmet’e arabanın tek kapılı olduğunu anlatana kadar bahçeye vardık bile. Manav önceden indiğinden Ahmet daha rahat indi arabadan. Hemen işe koyulduk. Ben marul kesiyorum, Ahmet arabaya taşıyor, manav da düzgün bir şekilde istif ediyor. Bir ara Ahmet

Ula patron ser bu marul kesme işini bilmiyor, ver bana o testereyi ben sana nasıl kesileceğini gösterem dedi. Al bakalım diye uzattım testereyi, hemen kesmeye başladı. Ben marulları toprak seviyesinden kesiyordum. Bazen biraz daha üstten kaçırıyordum testereyi, bu kez de kesilen marulun yaprakları kopup dağılıyordu. Ahmet ise testereyi toprağın içine sokarak üç dört santim derinden kesiyordu. Böylece kesilen marulda yaprak dağılması gibi istenmeyen bir durum olmuyordu.

Ahmet… televizyon tamircisinden çiftçi olursa bu kadar olur, tabi ki benim eksiklerim olacak, bundan böyle sen devamlı benim işime gel ki, çiftçiliği senden öğreneyim.

Gelem usta, zaten ben biliyom senin televizyon tamir ettiğini. Sen lüzum ettiğinde çağır beni ben gelirim. Bütün bahçe işlerini yaparım. Yeteri kadar marul kesince beraberce arabaya taşıdık.İki saatlik emeğine karşılık yarım yöğmiye verdim kendisine. Çok sevindi

Sağ ol be patron, başkaları beni işe alıyo, bi karnımı doyuruyo, para mara vermiyo.

Parasız iş olmaz Ahmet, ben seni ne zaman işe alırsam karnını da doyururum, paranı da veririm. Çok memnun olmuştu. Yol boyu anlattı durdu

Ben seni üryamda görmüştüm, sen zaten peygamber soyundan geliyon, sen ondan bana böyle çok para veriyon. Daha neler neler.

Marulları tohur olarak sattığımdan o kış Ahmet’le çalışma olanağını bulamamıştım.

***

 

Yazlık ürünleri yetiştirmiştim. Hasat zamanı başlamıştı. Toplanan ürünü kasalama işlemlerinin yapıldığı ağacın gölgesine taşıyacak bir elemana gereksinim vardı. Ahmet geldi aklıma. Kuşluk molasında arabama binim doğru çarşıya gittim. Garaja yakın bir kahvede buldum onu. Seslendim

Ahmet hadi bakalım bin arabaya işe gidiyoruz. Hemen geldi bindi ön koltuğa. Arabanın arka tarafında bir şeyler aradı. Belli ki aradığını bulamamıştı.

Ula patron hani ekmek almamışsın ya. Bahçede var biraz

Kaç tane

Kaç tane olacak bir tane almıştım.

Bir tane yetermi be patron, iki tane daha alalım. Bakkalın önünde durdum. Kendisine para verdim,

Sen üç tane al da iş sağlam olsun, bakarsın akşama kalmaz. Koşarak girdi bakkal dükkanına. Az sonra geri geldi. Yine oturdu ön koltuğa. Yol boyu katık bile aramadan ha bire tıkındı. Bahçeye vardığımızda ekmeğin birini bitirmişti bile.

Bahçeye vardığımızda amele iş başı yapmıştı. Sordum Ahmet’e

İş başı yapalım mı, yoksa oturup kahvaltı mı yapalım ?

Kahvaltı yapalım be patron, dün sokağa çıkma yasağı vardı. Dün bütün gün aç kaldım. Param da yoktu bu gün yiyecek bir şeyler almak için. Bu yüzden çok açım. Biraz daha yiyeyim. Bir gazete açtık önümüze, ekmekleri koyduk üstüne, tulumbada yıkadığımız biberleri, domatesleri, salatalıkları, çarşıdan aldığım peynir ve helvayı da koyduk gazetenin üzerine. Ahmet soluk almamacasına ha bire tıkınıyordu. Sanki yolda o bir ekmeği yiyip bitiren o değildi. Bir ekmek te yer soframızın başında tüketti. Gözü diğer ekmekteydi.

Devam et be Ahmet dedim. Doyuncaya kadar ye, sıkılmana gerek yok. Bu ekmekleri niye aldık. Tabi ki yiyip bitirmek için. Dönüşte ben sana istediğin kadar ekmek alırım.

Sağ ol patron dedi ve üçüncü ekmeğin yarısını kopardı. Onu da tükettikten sonra

Oh… be hele şükür doydum. Kalan ekmekleri ve katıkları gazeteye güzelce sardı ve zeytin ağacının dalları arasına koydu. Hemen işe koyulduk. Öğle tatiline kadar hiç mola vermeden çalıştık. Öğle tatili başladığında

Hadi Ahmet sen otur yemeğini ye. Ben arabaya yüklediklerimizi hale götüreyim.Beni yemeğe bekleme. Yemeğimi evde yer gelirim.Yemek dönüşü iki ekmek daha aldım. Ne olur ne olmaz, doymadım der. Akşam paydosunda Ahmet’i toplanan sebzelerin başında bekçi bıraktım. Ameleyi bırakıp traktörle döneceğim. Beraber traktöre kasaları, çuvalları yükler hale götürürüz.

Peki patron, ben seni beklerken ot yolarım boş oturmam dedi. Arabayı bırakıp traktörü aldım. Bahçeye döndüğümde Ahmet halen ot ayıklıyordu. Traktörü sebzelerin yanına iyice yaklaştırdım. Ahmet aşağıdan verdi, ben kasaya istifledim. Hale vardığımızda kendisine tam yöğmiye verdim, kalan ekmekleri de alıp götürmesini söyledim.

Ahmet’in iş bulamayarak aç kaldığı günler olurdu. Yanıma gelirdi iş var mı diye

İş olmaz mı be Ahmet, ben de seni arayacaktım. Hadi bakalım dükkanı güzelce süpürüp temizle. Hemen pastaneden börek getirtirdim, doyuncaya kadar ye derdim. Doymazsan söyle daha getirirler. Karnını doyurup, dükkanı güzelce temizledikten sonra giderdi.

Çok kere bahçemde iş olmasa da iş yaratırdım Ahmet’e. Kendisine verdiğim parayı hak ettiğine inandırırdım onu. Yine bir gün bahçeye götürdüm. Bahçenin etrafındaki hendek ve ağaç diplerindeki kındıralarla diğer yabani otları temizlemesini söyledim. Hendeklerdeki ve ağaç diplerindeki otlara baktı uzun, uzun

Patron be dedi, sende akıl mı yok, yoksa paran mı çok. Bu otların ne zararı var sana. Önümüz kış, zaten kuruyacak bu otlar.

Ahmet, bende akıl da var para da. Ben ne diyorsam sen onu yap. Bu otlar benim göz zevkimi bozuyor. Sen bu otları temizlemezsen başkasını bulur temizletirim.

Olmaz patron, bu otların sana hiçbir zararı yok. Bu otları temizlemem için vereceğin para haram olur. Ben temizlemem bu otları.

Amacım Ahmet’e iş çıkarmaktı ama, ne gezer, ne söylediysem kar etmedi. Çaresiz geri döndük

Bir gece kahvehanede oturuyordum. Her zamanki gibi blum oynuyoruz arkadaşlarla. Ahmet gelip yanıma oturdu. Çay söyledim kendisine. Çayını içerken, onun gibi oyunumuzu seyreden biri yerinden kalkıp Ahmet’in karşısına geçti, yakasını yakalayıp

Sittir ulan git buradan dedi. Ahmet ayağa kalktı, yumruğunu sıktı

Neden gideceğim ulan, sen sittir git buradan dedi. Yakasına sarılan belli ki alkollüydü.

Sana sittir git dedim ulan diyerek vurmak için elini kaldırmasıyla Ahmet’in yumruğunun suratında patlaması bir oldu. Saldırganın ağzından burnundan kan fışkırmaya başlamıştı. Bir daha vurmaması için Ahmetİ tutanlar oldu. Saldırgan bunu fırsat bilip saldırmak istedi. Bu defa ben sım sıkı tuttum saldırganı. Kanlarını temizlemesi için lavaboya doğru sürüklerken, Ahmet’e işaret ettim git diye. Saldırgan bu gibi darbelere alışkın olacak ki, çabuk dindi kanaması. Elini yüzünü yıkadıktan sonra, gelip yanımıza oturdu yine. Bana pis pis bakıyordu. Belki de bu kez bana saldırmaktı niyeti: Kavga sırasında onu öyle bir tutmuştum ki , kıpırdayamamıştı bile. Cesaret edemedi. Zamanla her karşılaşmamızda

Beni Ahmet’in dövmesine sen sebep oldun diye sitem ederdi. Bir gün tepem attı.

Gel seni Ahmet’le beraber benim bahçeme götüreyim. İkinizi orada baş başa bırakayım, bakalım kim kimi daha iyi dövecek. O gece bıraksaydık Ahmet’i senin ölünü serecekti. Dua etki ben önledim kavganızı. Bu zılgıt yetmişti ona. Bir daha sitem etmedi

Ahmet çok onurlu bir insandı. Kesinlikle dilenmezdi. Kendisine verilen bir topan ekmeğin bedelini mutlaka öderdi. .

Kış çok sert geçiyordu. Soğuktan korunmak için girdiği hurda kamyonun şoför mahallinde Ahmet’in ölüsünü buldular bir sabah.

 

Özcan NEVRES

 

 

DELİ AZİZ

DELİ  AZİZ

 

Ufak tefek ve oldukça zayıf bir adamdı. Dükkânımın önünüde durmuş dikkatle bakıyordu bana. Giysilerinin perişanlığından muhtaç biri olduğu anlaşılıyordu. Ne istediğini sorduğumda sadece omuzlarını silkti. Dönüp karşı duvara gitti. Sırtını duvara dayayarak çömeldi. Çırağıma al şu bir lirayı da git şu adama ver dedim. Çırağım

Yok usta o kimseden para almaz. Ona Deli Aziz derler dedi. Kimsenin verdiğini kabullenmeyen bu zavallı adam ilgimi çekmişti..O nu dikkatle izlemeye başladım. Ceplerini karıştırıyordu. Anlaşılan sigara arıyordu ama, belli ki sigarası kalmamıştı. Yanına gidip sigara uzattım. Paketi tümüyle elimden kaptı. Tepkim ne olacak diye birazda korkuyla yüzüme baktı. Kendisine gülümseyerek baktığımı görünce rahatladı. Hemen bir sigara yaktı. Karşısına çömeldim. Karnın aç mı Aziz diye sordum. Başıyla evet işareti yaptı. Çırağıma döndüm, hadi oğlum Aziz’e köfte ekmek yaptır dedim. Çırağım

Yok usta o öyle şeyler yemez dedi. Aziz’le göz göze geldik. Gözlerindeki anlam istemediğini anlatmaya yeterliydi. Çay içer misin diye sordum. Yine evet anlamında başını salladı. Çırağıma para verdim. Önce Aziz’e çay söyle duble olsun. Sonra da yüz gram bisküvi ile beş paket te üçüncü sigarası al dedim.

Çayla bisküviler aynı anda geldi. Aziz duble çayın içerisine şekerleri atarken yarısını dışarıya attı. Yere düşen şekerleri topladı. Dışarıya atmamaya gayret ederek çayına koydu. Baktım, parkenson hastalığının neden olduğu titreme yüzünden çayını karıştırmayı beceremiyordu. Yanına gittim. Çayını karıştırıverdim. O ise alışkın olmadığı davranışım karşısında gülümsemeye çalışarak, tatlı tatlı yüzüme bakıyordu.

Çayına bisküvileri batırarak yemeye çalışıyordu. Kahrolasıca titreme yüzünden yemeyi çok zor beceriyordu. Bisküvilerin yarısını dökerek kahvaltısını tamamladı. Cebine yerleştirdiği beş paket sigaranın beşini de çıkarıp önüne koyup bağdaş kurarak oturdu. Bir elinin dört parmağı arasına sıkıştırdığı üç sigarayı yaktı Her birinden birkaç nefes aldıktan sonra attı, yeni bir üçlü yaktı. Paketler bitinceye kadar da tekrarladı. Pakettekiler bitince yerdekileri toplayıp yakmaya başladı. Usanmış olacak ki, ayağa kalktı. İzmaritlerin tümünü ayaklarıyla çiğnedi. İzmaritleri iyice ezdikten sonra da yürüyüp gitti.

Aziz karnı iyice acıktığında doya, doya sigara içmeyi arzuladığında dükkânımın önüne dikilirdi. Bazen haftada bir, bazen de ayda bir iki defa gelirdi. Para vermek istediğimde kesinlikle kabul etmezdi. Komşularım biz ona ne versek kabul etmiyor, na hal oluyor da senin verdiklerini kabul ediyor, aklımız ermiyor derlerdi.

Sakat olmamalarına rağmen arsızca dilenenleri gördükçe hep Aziz gelir aklıma. Ona yeterince yardımcı olamadığım için buruk bir acı canlanır içimde. Keşke ona daha çok yardım edebilseydim diye düşünürüm. Olmadı. Zira o yaptıklarımın fazlasını hiçbir zaman kabul etmedi. Hep en azla yetindi.

Özcan Nevres

KARISINDAN ÇOK ÇEKMİŞTİ

KARISINDAN ÇOK ÇEKMİŞTİ

Az  önce eşiyle, yine kapışmışlardı. Her zamanki kavgaları gibi olmaması gereken nedenlerden çıkmıştı. Eşi iri yarı olmasının sağladığı avantajı çok iyi kullanıyordu. Doksan kiloluk bu azman kadına kırk kiloluk bedeniyle direnemiyordu. Her kavgada yenilip kıyasıya dayak yiyen taraf hep kendisi oluyordu. Komşularından bazıları,

Erkek adam karısından dayak yer mi diye takıldıklarında,

Karım tank gibi geliyor üstüme. Çok acı bir kuvveti var. Bu hastalıklı, zayıf halimle ne yapsam direnemiyorum ona diyordu. Bu son kavgada da karısı eline geçirdiği kalın topuklu terliğiyle çok acımasız vurmuştu yine. Terlik topuğunun isabet ettiği yerlerdeki acıları dayanılacak gibi değildi. Daha fazla dayak yememek için kurtuluşu sokağa kaçmakta bulmuştu. Evinin bulunduğu sokaktan hızla uzaklaştı. Çarşıya vardığında ara sıra uğradığı Çakırın Yeri adlı meyhaneye girdi. Bir ufak rakı ve meze istedi.

Karısının vurduğu yerlerdeki darbelerin acısını ve karısını unutmak için doldurduğu bardağı bir dikişte içti. Şişe boşaldığında yenisini istedi. İkinci şişe yarılandığında içinde müthiş bir öç alma duygusu belirdi. Sanki vücudu olağan üstü bir hal almıştı. O an kendisini karısından çok daha güçlü hissetti. Kalan rakıyı içip mezeyi bitirdikten sonra kalkıp hesabı ödedi. Meyhaneden çıkıp evinin yolunu tuttu. Yol boyunca karısını nasıl pataklayacağını düşünmüştü, Müthiş irileşmiş ve sertleşmiş pazılarından aldığı güçle yumruğunu karısının tam suratının ortasına patlatacak ve tek darbede onu yere serecekti. Karısını bir yumrukta yere serebileceğine öyle inanmıştı ki.

Eve vardığında kapıyı anahtarıyla açıp içeri girdi. Açık kapıya sert bir tekme vurarak kapanmasını sağladı. Kapı öylesine sesli kapanmıştı, çıkardığı güm!!! sesinden kendisi bile ürkmüştü. Karısı merakla dışarı fırladı. Karısı,

Ne oluyor diye bağırdı. Selim,

Elinin körü oluyor. Şimdi yanına geleceğim ve sana Hanya’yı da Konya’yı da öğreteceğim diyerek koşarcasına karısının yanına gitti. Sanki o koca avluyu üç adımda kat etmişti. Yumruğunu sıkarak karısının suratına doğru salladı. Yumruk hedefine varamadan karısı bileğinden yakaladı. Yakaladığı bileği kuvvetle bükerek Selim’i yere yıktı. Selim’in üzerine binerek,

Bana ha bana, bana vuracaksın ha diyerek rast gele vurmaya başladı. Hırsını alamayarak ayağından terliği çıkarıp burun tarafından tutarak topuğuyla rast gele vurmaya başladı. Ufak tefek bir adam olan Selim’in, alkolün etkisiyle var olduğunu sandığı gücü bir balon gibi sünüp gitmişti. Direnecek hali kalmamıştı.

Yeter be kadın yeter. Öldürecek misin beni diye inledi. Karısı söylenenleri duymadı bile. Bu dayak ona ders olmalıydı. Kocasının bayıldığını fark etmedi. Vurmaktan yorgun düşmüştü.

Bir daha bana el kaldıracak mısın diye sordu. Yanıt alamayınca saçlarından tutup yüzünü kendine doğru çevirmeye çalıştı. Kocasında hiçbir hareket görmeyince,

Hay Allah ölmüş mü bu? Ya öldüyse? İçini büyük bir korku kapladı.

Öldüyse ne yaparım ben. Hiçbir işe yaramayan bu pısırık yarım porsiyon bile olmayan bu adam yüzünden kalan ömrümü hapishanelerde mi çürüteceğim? Üzerinden inip sırt üstü çevirdi. Kulağını göğsüne dayadı. Kalp atışlarını duyunca,

Oh be iyi ki ölmemiş.Bu dayak iyi bir ders olmuştur ona. Kollarını ensesinden ve diz kapaklarının  altından geçirerek kucaklayıp kaldırdı. Oturma odasına götürüp divana yatırdı. Ayağındaki ayakkabıları çıkarıp avluya fırlattı.

Geberesice herif, geber ama benim elimden değil, ister bir arabanın altında kalarak, ister ecelinle geber. Yeter ki kurtulayım senden. Şu oturduğumuz evin hatırı olmasa seni bir dakika tutar mıydım evde. Ne çare ki ev de senin kira getiren dükkanlarda. Bu yüzden katlanmak zorundayım. Mutfağa gidip dolaptan soğuk su çıkardı. Bardağa doldurup geri döndü. Buz gibi suyu kocasının yüzüne boşalttı. Selim hafifçe gözlerini araladı.

Ne olur karıcığım vurma artık. Yeter vurduğun. Yoksa beni öldürmeye mi niyet ettin diye inledi.

Hele sen bir daha bana elini kaldır. İşte o zaman ölümlerden ölüm beğen. İki kadeh içince kendini Herkül’mü sandın ulan. Ben adamın paçasını böyle alırım aşağıya.

Bir daha yapmam karıcığım ne olur af et beni.

Başında dayanılmaz ağrılar vardı. Güçlükle elini başının arkasına götürdü. Başı yumru yumru şişliklerle doluydu.

Vay insafsız kadın vay. Amma da öldüresiye vurmuş. Yaşadığım belki de bir mucizenin sonucu olsa gerek. Aslında böyle yaşamaktansa ölmek belki de bu azaptan kurtuluşun en güzel yoludur. Ölmek ama nasıl? Bir ipte sallanır gördü kendini. Hiç iç açıcı değildi. Gidip bir yerlerden denize atlamak nasıl olur diye düşündü. Kendini düşledi denizin kirli suları içinde. Batıp çıktıkça o iğrenç suları yutuyordu. İçi bulandı ve bu hiç olmaz dedi. Akşama kadar  çeşitli ölümler düşündü. Hiç birini beğenmedi. Bu düşünceler içinde ağrılarını unuttu. Bedeni iyice gevşedi. Tam uykuya dalacağı anda karısının o gür ve korkunç sesiyle irkildi.

Hadi kalk bakalım sümsük herif. Her halde yemeğini yatağına getirmemi istemeyeceksin. Kalkmak için davrandı. Tüm vücudundaki ağrılar sözleşmiş gibi birden tüm bedenini kapladı. Ağrılarına rağmen kalkmazlık edemezdi. Bu kadının sağı solu belli olmazdı. Ne olur ne olmaz, yine terlik faslını başlatabilirdi. Dönüp ayaklarını aşağı indirdi. Divana dayadığı elinden destek alarak güçlükle kalktı. Sendeledi. Düşmemek için yakınındaki sandalyeye tutundu. Derin bir nefes almak istedi. Sırtındaki ağrılar yüzünden başaramadı. Karısı gök gürültüsünden beter sesiyle yine bağırdı.

Orada ne dikilip duruyon ülen sümsük? Hadi gelsene.

Geliyorum karıcım dedi güçlükle. Ağır ağır yürüyüp yemek masasının yanına gitti. Oturduğu sandalyede tamamen küçüldüğünü hissetti. Karısının uzattığı tabağı alıp önüne koydu. Birkaç lokma aldıktan sonra tıkandı. Canı yemek istemiyordu. Karısı ne oldu yemeği beğenmedin mi der gibi yüzüne baktı. Korkuyla kaşığını tabağa salladı. Yemeğini ağır ağır yerken düşünüyordu.

Şu cehennem zebanisi gibi kadına bak be. Sanki dünyada başka isim kalmamış gibi adını Munise koymuşlar. Munislik kim bu kadın kim? Sanki Japon güreşçisi. Eğer bu kadından kurtulmazsam mutlaka bir gün beni döve döve öldürür. Tabağındaki yemeği bitirdiği halde kalkmak istemiyordu. Hareket etmek tüm ağrılarını azdırıyordu. Karısı,

Bakıyom kalkmaya niyetin yok gibi. Canın bir de gayfe mi istiyo ülen dedi. Attığı dayaktan çok memnun olmuş olacak ki pişmiş kelle gibi sırıtıyordu.

Yok karıcığım, öylece dalıp gitmişim.

Hadi hadi belli etmemeye çalışıyon ama belli ki canın gayfe istiyo ama dilin varmıyo. Yeniden bir dayak faslı başlar korkusuyla,

Sana zahmet olmazsa içeyim bari dedi. Munise yeni yetme bir kız özentisi bir cilveyle,

Emrin olur kocacığım. Sen ne emrettin de yapmadım dedi. Karısı kahve yapmak için ocağa döndüğünde,

Bak şu kadına yahu. Nereden baksan en az senin ikin gibi. Kör müydün ulan bununla evlenirken. Bu evlilik sürdükçe kısmetinde kim bilir daha ne dayaklar var. Her şeyi bir tarafa bırak. Bir de ele güne rezil oldum. Adım kılıbık olarak ünlenir oldu. Bu kadından kurtulmalıyım ama nasıl? Boşanalım desem alimallah beni öldürür. Boşamasam bir gün yediğim dayaklardan öleceğim. Ne yapmalı? Nasıl yapmalı ve bu baş belasından kurtulmalı. İyiden iyiye dalmıştı. Munise’nin sesiyle kendine geldi. Karşılıklı kahveleri içtiler.

Gece yatağa girdiklerinde karısı hiçbir şey olmamış gibi boynuna sarıldı.

Benim aslan kocacığım. Yakışıklı kocacığım. Hadi bakalım sarıl karıcığına Dedi. Oysa Selim’in değil karısının istediği şeyi yapmak kolunu kaldıracak gücü kalmamıştı. Sırtını karısına dönünce karısı,

Sümsük herif, sen de erkek misin be? Şu haline bak. Bulmuş dalyan gibi karıyı, üstüne çıkıp tepine tepine gönlünü eğleyeceğine sırtını dönüyo. Hımbıl herif evlenmek senin neyineydi. Yaktın benim gibi gül gibi kadını. Ama kabahatin büyüğü bende. Ne yakışıklı, üstelik boylu poslu delikanlılar istemişti beni. Hiç birini beğenmedim de bu sümsük herife parası için peki dedim. Zengindir beni rahat ettirir diye düşünmüştüm. Karşı komşunun yakışıklı oğlu geldi gözlerinin önüne. Sandık üstündeki yastığı alıp bacak arasına yerleştirdi. Yastığı komşunun oğlu gibi belledi. Bir süre sonra rahatladı. Yastığı yerine atarak derin bir uykuya daldı.

***

Selim on günden beri evden dışarı çıkmamıştı. Kafasındaki şişlikler inmek bilmiyordu. Bu durumda sokağa çıksa elin maskarası olurdu. Bu arada karısından kurtulmak fikri bir türlü kafasından silinmiyordu. Bu kadından mutlaka kurtulmalıydı ama nasıl?  Ölmek veya öldürmek. Tek çözüm ikisinden biriydi. Ya sonrası. Kolay mıydı on beş yirmi yıl hapiste yatmak. Bu kadının her yerinde yağdan bir zırh var. Kurşun bile zor işler ona. Bir iki kurşunla işini bitiremezsen o senin işini bitirir. Ne olursa olsun deneyecekti. Kafasına kafasına sıkacaktı kurşunları. Şansı yaver gitmezse sonucuna katlanacaktı.

O gün erken kalktı. Tıraş olup giyindi. Uzun bir yürüyüşten sonra yakın arkadaşı Tornacı Kamil ustanın dükkanına vardı. İçeri girip selam verdi. Kamil ustayı sordu.

İşi vardı gitti. Öğlenden sonra gelecek dediler.

Öğlenden sonra yine uğrarım dedi ve çıkıp gitti. Bit Pazarının tüm sokaklarını gezdi. Vakit geçmek bilmiyordu. İçinde dayanılmaz bir dürtü vardı. İç diyordu bu dürtü. İçki yüzünden başına gelenler aklından çıkmıyordu. Var gücüyle bu dürtüye karşı koymaya çalıştı. Öğlen yemeğini arkadaşının torna dükkanına yakın bir lokantada yedi.

Tornacı Kamil ustanın bir müşterisi kendisine, ustabaşı Halil ustaya ve çalışanlar için büyükçe üç çömlek Menemen yoğurdu getirmişti. Çalışanlar paylarına düşen çömlekteki yoğurdu iştahla yediler. Biri,

Az sonra bizim patronun arkadaşı Selim ağabey gelecek. Ona bir oyun oynayalım dedi. Biri,

Ne oyunu diye sordu?

Bak şimdi bu çömleğe yarıya yakın demir talaşı koyalım. Üstüne de sıkı sıkı üstüpü koyalım. Sonra da ağzını mandıranın kağıdıyla kapatalım. Selim ağabeye,

Bunu sana Menemen’den biri gönderdi diyelim ve kendisine verelim. Usta başı Halil,

Bırakın yahu dedi. Adamın zaten karısından ödü kopuyor. Karısından dayak mı yedireceksiniz adama.

Boş ver be usta dediler. Bir şey olmaz. Yarın gelir bize çatar. Biz yapmadık deriz olur biter. Halil usta çaresiz,

Siz bilirsiniz dedi.

Selim ikindiye doğru yine arkadaşının torna dükkanına gitti. Kalfalar,

O… Selim abi hoş geldin. İyi ki geldin dediler.

Hayrola ne oldu?

Bak sana Menemenli bir arkadaşın Menemen yoğurdu getirdi.

Hadi yahu, dalga geçmeyin benimle. Benim Menemen’den arkadaşım yok ki.

Olur mu Selim abi. Allah çarpsın işte orada. Kalfalardan biri çömleği alıp getirdi ve Selim’e verdi. Selim çömleği okkaladı. Çömlek doluydu. İçini bir sevinç dalgası kapladı. Bunu götürüp karısına verecek ve diyecekti,

Sen kocanı bir şeye benzetemiyorsun ama bak, ta… Menemen’den hediye yoğurt getiriyorlar. Karısının yüzünün ne renk alacağını şimdiden görür gibiydi. Çömleği koltuğunun altına kıstırıp,

Hoşça kalın diyerek evinin yolunu tuttu. Bu gün canı durmadan yürümek istiyordu. Koltuğunun altındaki üç kiloluk çömleğe rağmen yürümeyi yeğliyordu. Yolunun üzerindeki bir kahvehanede oturup çay içti. Özellikle ağırdan alıyor ve evine tam akşam yemeği vaktinde ulaşmayı planlıyordu.

Hava kararmaya yüz tutmuştu. Evi pek uzak sayılmazdı. Kahvehaneden çıkıp ağır adımlarla ilerledi. Evine vardığında akşam olmuştu. Avlu kapısını açıp içeri girdi. Kapıya asılı çanın sesiyle karısı avluya çıktı.

Ne cehennemde geziyorsun be adam. Akşam olduğunun hala farkında değil misin. Hadi yürü, sofra hazır.

Tamam karıcığım geliyorum. Hızla avluyu geçip eve girdi. Koltuğunun altındaki çömleği gururla masanın üzerine koydu.

Bak karıcığım. Sen kocanı bir şeye benzetemiyorsun ama, ona ta Menemen’den hediye yoğurt getiriyorlar. Munise merakla çömleği masanın üzerinden alıp bankonun üzerine koydu. Kağıt kapağı tutan ipi çözüp kapağı çıkardı. Çömleğin içinde üstüpü vardı. Üstüpü o kadar ağır olmazdı. Merakla üstüpüleri çekip çıkardı. Altındaki demir talaşını görünce deliye döndü.

Al ulan yoğurdunu deyip çömlekteki talaşı masanın üzerine boşalttı.

Senin gibi adama hediye diye işte böyle pislik getirirler dedi. Talaşlar saçılıp yemek tabaklarının içine doldu. Selim başını korumak için ellerini başının üstüne koydu. Çömleğin kafasına inmesi kaçınılmazdı. Neyse ki çömlek kafasında değil de duvarda patladı. Selim yıkılmıştı. Oysa ne umutlarla o çömleği eve taşımıştı. Bu hediye sayesinde karısıyla arasında barış rüzgarları esecek ve belki de o eski mutlu günlerine geri dönebileceklerdi. Ama olmadı. Çok kötü bir oyun oynamışlardı kendisine. Üstelik karısının karşısında daha da küçülmüştü. Masadan kalkıp odaya geçti. Karısı mutfakta demir talaşı ve çömlek parçalarını temizlerken için için ağladı, ağladı.

Munise her yemeğe oturduklarında Selim’i o çömlek yüzünden ha bire aşağılıyordu. Dayanacak gücü kalmamıştı. Tanıdığı bir silah kaçakçısı vardı. Ona iyi bir tabanca istediğini söyledi.

Öyle bir tabanca bulacaksın bana. Çaktın mı elli santim duvarı delecek. Kaçakçı,

Hayrola yahu? Ne yapacaksın o kadar güçlü bir tabancayı?

Bir malı alırken iyisini alacaksın. Hem iyi delecek, hem de teklemeyecek. Tetiği çektin mi tüm mermileri sonuna kadar aksatmadan çakacak. Kaçakçı,

Tamam dedi. Sana istediğinden bile daha güzel bir tabanca bulacağım

***

Kaçakçı bir hafta sonra,

Aradığın gibi bir tabanca buldum sana. Benim eve gidelim. Ahırda denemesini bile yaparız dedi. Eve gittiler. Kaçakçı tüm özelliklerini gösterdikten ve evdeki müzik setinin sesini sonuna kadar açtıktan sonra ahıra gittiler. Kapısını iyice kapattılar. Selim kaçakçının uzattığı tabancayı alıp karşıdaki kalasa peş peşe beş el sıktı. Mermilerin tümü duvara saplandı. Kalasa isabet eden olmadı. Kaçakçı,

Böyle senin yaptığın gibi hedefe isabet ettiremezsin. Bana iyi bak. Öncelikle elin titremeyecek. Tabancayı gözünün hizasına kaldırıp gezle arpacığı aynı hizaya getirip tetiğe basacaksın dedi ve tetiğe peş peşe bastı. Kalan dört kurşunun dördü de kalasa isabet ettiği gibi delip öteye geçmişlerdi. Belli ki tabanca iyiydi. Ahırdan çıkıp eve girdiler. Fiyatında anlaşıp bedelini ödedikten sonra tabancayı beline soktu. Mermi kutusunu da cebine koydu. Düşünüyordu. Eve varır varmaz hiç yoktan karısını vurup öldürmeli miydi? Yoksa bir hır çıkmasını beklemeli miydi? Nasıl olsa hır çıkmayan günleri yoktu. Hır çıkar çıkmaz çekip  vurup öldürecekti.

Sabah erkenden karısının dırdırı başlamıştı. Tabancasını sakladığı yerden alıp beline soktu. Karısına,

Kes artık be dedi. Bıktım usandım senin bu dırdırlarından. Karısı,

Ne!!! Sen mi bıktın benim dırdırlarımdan. Şimdi senin kafanı kırayım da gör bak dırdır nasıl olurmuş. Öfkeyle avluya çıktı. Hızla gün olur gerekir diye duvara soktuğu sopaya doğru yürüdü. Ardından Selim de avluya çıktı. Karısı duvardan aldığı sopayla hışım gibi üstüne geliyordu. Tabancasını çekip peş peşe tetiğe bastı. Munise korkuyla kaçmaya başladı. Kaçıyordu ama nereye kadar. Başının üzerinden vınlayarak geçen kurşunların korkusuyla kendini yere attı. Selim karısının öldüğünden emindi. Yaşayıp yaşamadığını kontrole gerek görmedi. Elindeki tabancayı fırlatıp sokak kapısından çıktı. Munise’nin çığlıkları ve tabancanın sesi sokağı hareketlendirmişti. Komşular açık duran sokak kapısından içeri girdiler. Munise yattığı yerde donup kalmıştı. O korku nedir hiç bilmemişti ama başının üzerinden vınlayarak geçen kurşunlardan çok korkmuştu. Belki de vurulmuşumdur diye yattığı yerden kalkmaya korkuyordu. Komşular yattığı yerden kaldırdılar. Biri evden bir sandalye alıp geldi. Sandalyeye oturttular. Bir başkasının getirdiği suyla yüzünü yıkayıp başını ıslattılar. Munise kendine geldiğinde olan bitene halen akıl erdiremiyordu.

Neden yaptı bunu bana neden? Gül gibi karısını öldürüp te eline ne geçecekti. Yapılır mı bu benim gibi bir kadına ha? Yapılır mı? Komşuları koltuklayıp eve götürdüler. Kolonyayla bileklerini alnını ovarak açılmasını sağladılar. Polisler geldiler.

Kim kime ateş etti diye sordular. Çocuğun biri yerdeki tabancayı alıp polise uzattı.

Aha bununla ateş etmiş dedi. Polis,

Kim ateş etti. Çocuk,

Kocası Selim ağabey.

Neden ateş etmiş?

Bilmiyorum. Hemen telsizle Selim’in görüldüğü yerde yakalanması için bilgi verdiler.

***

Selim evden çıktıktan sonra bir süre koştu. Öldürdüğü karısı sanki peşindeydi. Oldukça yorulmuştu. Yavaşladı.

Kaç, kaç ama nereye kadar. Eninde sonunda yakalanmayacak mısın? Yakalanıp itiş kakış karakola götürüleceğine kendin gidip adam gibi teslim ol. Aklına yatmıştı. En iyisi gidip teslim olmaktı. Adımlarını sıklaştırdı. Karakolun önüne geldiğinde durakladı. Bir süre ne yapması gerektiğini düşündü. Teslim olmaktan başka bir umarı yoktu. Karakola girdiğinde nöbetçi polis,

Hey!! dur bakalım. Sen bizim aradığımız Selim değil misin.

Evet, aradığınız Selim benim. Birden içini bir güven duygusu kapladı. İçindeki tüm korkuları silip süpürdü. Polis içeri seslendi,

Aradığımız Selim bey teslim olmak için gelmiş. Onu içeri alın dedi. İki polis koşar adımlarla geldiler. Selim’i aralarına alıp karakol amirinin odasına götürdüler. Karakol amiri Selim’in başındaki belayı duymuştu. Karısının kendisini sık sık dövdüğünden haberi vardı. Oturması için yer gösterdi.

Selim bey, anlat bakalım, karını neden öldürmek istedin? Selim gözlerini komiserin gözlerinin içine dikti. Kararlı bir ses tonuyla,

Onu öldürmekten başka umarım kalmadı. Bu yüzden onu öldürdüm.

Ne öldürmesi Selim bey? Dokuz kurşundan hiç biri karına deymemiş bile. Hepsini ıskalamışsın. Selim,

Eyvah!!! komiserim. Ben şimdi öldüm diyerek koltuğa yayıldı. Koltukta dik oturacak hali kalmamıştı. İki yumruğuyla kafasını yumruklamaya başladı.

Al ulan, al sana: Ne işin vardı da kalkıp doksan kiloluk o azman kadınla evlendin ha. İşin yoksa ye dayağı otur kıçının üstüne. Komiserim ne olacak benim halim diyerek hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladı. Komiser kalkıp Selim’in yanına gitti. Onun nasıl bir acı çektiğinin farkındaydı. Saçlarını, ensesini okşadı.

Hadi kes bakayım öyle kadınlar gibi ağlamayı. Erkek adam ağlar mı yahu? Hadi bakalım toparla kendini. Dışarıya,

Bize iki çay gönderin diye seslendi. Az sonra çaylar geldi. Selim önüne konulan çay bardağına isteksizce baktı. İçmese komiser kızar mı diye gözlerini komisere çevirdi. Göz göze geldiler. Komiser sevecenlikle bakıyordu. Rahat bir nefes aldı. Çay tabağındaki şekerleri alıp bardağın içine attı. Çayı karıştırırken diğer eliyle gözlerinden akan yaşı sildi. Komisere dingin ve kısık bir sesle yaşadığı hayatı kısaca anlattı.

Anlattıkları komiserin işittikleriyle çakışıyordu. Çok çile çekmiş olan küçücük adama çok acımıştı. Kararını verdi. Ne yapacak edecek bu küçük adamın uzun süre hapis yatmamasını sağlayacaktı. Zile bastı. Gelen memura,

Zabıt memuru daktiloyu alıp gelsin dedi. Polis,

Baş üstüne diyerek uzaklaştı. Az sonra zabıt memuru daktilosuyla içeri girdi. Daktilosunu masada uygun gördüğü yere koyup koltuklardan birini çekip oturdu. Komiser Selim’e,

Sen karını neden öldürmek istedin diye sordu ve ekledi. Sen karına öldürmek için ateş etmedin değil mi? Zabıt memuruna,

İlk sorduğumu yaz, gerisini yazma dedi.

………..

Tamam yazdın mı?

Yazdım efendim.

Devam et.

Karım çok geçimsiz bir insan. Üstelik oldukça iri ve güçlü, kuvvetli. Bense gördüğünüz gibi minyon bir insanım. Güçsüz olmamdan yararlanarak bana her türlü hakareti yapıyor ve üstelikte kıyasıya dövüyordu. Yediğim dayaklar ve karşılaştığım hakaretler canımdan bezdirdi. Onu korkutmak için bir tabanca satın aldım. Amacım onu öldürmek olsaydı, dokuz kurşunun hiç birini boşa getirmezdim. Selim’e,

Başkaca söylemek istediğin bir şey var mı diye sordu? Selim komiserin kendisini az bir cezayla kurtarmak istediğini sezmişti.

Ağzınıza sağlık komiserim. Siz benim söyleyeceklerimden daha iyisini yazdırdınız. Sağ olun. Size minnettarım. Daha sonra dosyaya  tabanca için konulan bilirkişi raporunda tabancanın yiv ve setlerinin tamamen silinmiş olduğunu, öldürücü bir özelliği olmadığı yazıyordu.

Duruşmada hakim rapora ve Selim’in iyi haline bakarak beraatine karar verdi. Selim bu karar karşısında şaşırmıştı. Çok ağır bir ceza almayı bekliyordu. Oysa beraat etmişti. Mahkeme heyetine teşekkür etti. Tutukluluk halinin kaldırılması için savcılığa götürüldü. İşlemleri tamamlanınca serbest bırakıldı.

Ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Evine mi gitmeliydi? Yoksa başını alıp kendisini kimsenin tanımadığı bir yere mi gitmesi gerekiyordu. Evine gitmeye karar verdi. Adımlarını hızlandırdı. Evine vardığında kapıyı sert bir şekilde açıp, daha sert bir şekilde kapattı. Karısı korkuyla dışarıya çıktı. Kocasını görünce,

İmdat!!!! Yetişin komşular!!! Kocam beni öldürmek için hapisten kaçmış diye bağırmaya başladı. Selim kendinden emin adımlarla eve gitti. Açık kapıdan içeri girip salondaki divana oturdu. Ayaklarını uzatarak,

Munise!!! Diye bağırdı. Çıkar şu ayakkabılarımı. Munise korkuyla yanına geldi. Önünde diz çöküp ayakkabıların bağcıklarını çözdü. Ayakkabıları çekip aldı. Götürüp kapının önüne koydu. Ne olur ne olmaz diye kaçmayı planlıyordu. Selim’in sesiyle irkildi.

Munise gel buraya. Dönüp  Selim’in yanına gitti.

Buyur dedi. Bir şey mi istiyon?

Geç şuraya karşıma otur. Söyleyeceklerimi iyice belle. Eğer bir daha bana ters davranırsan, hele hele el kaldırırsan dokuz kurşun yetmez yüz kurşunla bin kurşunla bedenini delik deşik ederim.

Edersin beyim.

Dediğimi iyice anladın değil mi?

Anladım beyim. Kurbanın olayım senin. Öl de yoluna öleyim.

Madem ki dediklerimi iyi anladın. Kalk ta iki kahve yap içelim.

Emrin olur deyip kalktı.

***

Gece yatağa girdiklerinde Selim karısına sımsıkı sarıldı. Kollarında korkunç bir güç hissediyordu. Belki de bir sıkışta karısının tüm kaburga kemiklerini kırabilirdi. Karısının bacakları arasında kaybolmasına aldırmadan uzun uzun seviştiler.  Sabah doğan gün sanki bambaşka bir gündü. Soğuk bir kış gününde hani güneş açarda nasıl ısıtırsa insanın içini, gece aynen öyle olmuştu. Yıllardır çektikleri azap son bulmuştu. O gece birbirlerini bir daha incitmemeye birbirlerinden habersiz karar vermişlerdi. Yeni doğan gün onları çok eskilere, evlendikleri ilk günlere götürmüştü. İkisinin de içleri sımsıcak sevgilerle dolmuştu.

Özcan NEVRES     30/08/2001

                                                                                                                 SİLİVRİ

 

 

ÇOBAN KIZIN AŞKI

ÇOBAN KIZININ AŞKI

Emine henüz onaltı yaşlarında, sıradan bir kızdı. Üst baş perişanlığından başka ilgi çekecek hiçbir özelliği yoktu. Çoban bir babanın çoban kızıydı. Her gün sabahın erken saatlerinde küçük sürüsünü alır, akşamın geç saatlerine kadar, ova yollarının kenarlarındaki hendeklerde, boş bırakılmış tarlalarda otlatırdı koyunlarını. Koyunlar uysal ve ağır kanlı hayvanlar olduklarından, keçi sürülerinden daha kolay güdülürlerdi. Bu nedenle gün boyu yaz aylarında, ağaç gölgelerinde, kış aylarında da kuytu yerlere girer, iğiyle durmadan iplik bükerdi. Koyunlar ekili alanlara girmesin diye gözünü sürüsünden hiç ayırmazdı.

Hendekleri aşarken bazen göğsüne bir ağacın dalı değer, içinde anlam veremediği bir takım duygular filizlenirdi. Dalı yeni yetme bir delikanlının eliymiş gibi algılar, tüm vücudunu tatlı bir ürperti kaplardı. Ayaklarına takılırdı gözleri, topuklarında hendekler gibi açılmış çatlaklar, topuklarındaki ve bileklerindeki kirlerden kendisi bile iğrenirdi. İçini derin bir sızı ve umutsuzluk kaplardı.

Neylesinler benim gibi kirli, koyun kokulu yabaniyi, şehirlerde, köylerde mis kokulu ap ak, iyi giyimli kızlar varken, kim bakar benim gibi yabaniye. Yine de hayallere dalmaktan alıkoyamazdı kendini. Ah şu koyunlarımız her yıl ikişer koyun yavrulasalar, ne de tez büyürdü sürümüz. O zaman bu yaşadığımız çardak hayatından kurtulur, bizim de banyolu sıcacık bir evimiz olurdu diye geçirirdi içinden. Gözleri dolu dolu olurdu. Olumsuz düşüncelerden kurtulabilmek için iğini parmaklarının tüm gücüyle çevirir, hırsını yün topağından çıkarırdı.

Sabahın ilk ışıklarıyla sürüsünü sürdü ovaya. Yol kenarındaki ekmek fırınından çıkan bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlıyla göz göze geldiler. Şimdiye kadar hiçbir erkek böylesine bakmamıştı kendisine. Tüm bedeninin elektrik akımına kapılmış gibi titrediğini hisset