KARISINDAN ÇOK ÇEKMİŞTİ

KARISINDAN ÇOK ÇEKMİŞTİ

Az  önce eşiyle, yine kapışmışlardı. Her zamanki kavgaları gibi olmaması gereken nedenlerden çıkmıştı. Eşi iri yarı olmasının sağladığı avantajı çok iyi kullanıyordu. Doksan kiloluk bu azman kadına kırk kiloluk bedeniyle direnemiyordu. Her kavgada yenilip kıyasıya dayak yiyen taraf hep kendisi oluyordu. Komşularından bazıları,

Erkek adam karısından dayak yer mi diye takıldıklarında,

Karım tank gibi geliyor üstüme. Çok acı bir kuvveti var. Bu hastalıklı, zayıf halimle ne yapsam direnemiyorum ona diyordu. Bu son kavgada da karısı eline geçirdiği kalın topuklu terliğiyle çok acımasız vurmuştu yine. Terlik topuğunun isabet ettiği yerlerdeki acıları dayanılacak gibi değildi. Daha fazla dayak yememek için kurtuluşu sokağa kaçmakta bulmuştu. Evinin bulunduğu sokaktan hızla uzaklaştı. Çarşıya vardığında ara sıra uğradığı Çakırın Yeri adlı meyhaneye girdi. Bir ufak rakı ve meze istedi.

Karısının vurduğu yerlerdeki darbelerin acısını ve karısını unutmak için doldurduğu bardağı bir dikişte içti. Şişe boşaldığında yenisini istedi. İkinci şişe yarılandığında içinde müthiş bir öç alma duygusu belirdi. Sanki vücudu olağan üstü bir hal almıştı. O an kendisini karısından çok daha güçlü hissetti. Kalan rakıyı içip mezeyi bitirdikten sonra kalkıp hesabı ödedi. Meyhaneden çıkıp evinin yolunu tuttu. Yol boyunca karısını nasıl pataklayacağını düşünmüştü, Müthiş irileşmiş ve sertleşmiş pazılarından aldığı güçle yumruğunu karısının tam suratının ortasına patlatacak ve tek darbede onu yere serecekti. Karısını bir yumrukta yere serebileceğine öyle inanmıştı ki.

Eve vardığında kapıyı anahtarıyla açıp içeri girdi. Açık kapıya sert bir tekme vurarak kapanmasını sağladı. Kapı öylesine sesli kapanmıştı, çıkardığı güm!!! sesinden kendisi bile ürkmüştü. Karısı merakla dışarı fırladı. Karısı,

Ne oluyor diye bağırdı. Selim,

Elinin körü oluyor. Şimdi yanına geleceğim ve sana Hanya’yı da Konya’yı da öğreteceğim diyerek koşarcasına karısının yanına gitti. Sanki o koca avluyu üç adımda kat etmişti. Yumruğunu sıkarak karısının suratına doğru salladı. Yumruk hedefine varamadan karısı bileğinden yakaladı. Yakaladığı bileği kuvvetle bükerek Selim’i yere yıktı. Selim’in üzerine binerek,

Bana ha bana, bana vuracaksın ha diyerek rast gele vurmaya başladı. Hırsını alamayarak ayağından terliği çıkarıp burun tarafından tutarak topuğuyla rast gele vurmaya başladı. Ufak tefek bir adam olan Selim’in, alkolün etkisiyle var olduğunu sandığı gücü bir balon gibi sünüp gitmişti. Direnecek hali kalmamıştı.

Yeter be kadın yeter. Öldürecek misin beni diye inledi. Karısı söylenenleri duymadı bile. Bu dayak ona ders olmalıydı. Kocasının bayıldığını fark etmedi. Vurmaktan yorgun düşmüştü.

Bir daha bana el kaldıracak mısın diye sordu. Yanıt alamayınca saçlarından tutup yüzünü kendine doğru çevirmeye çalıştı. Kocasında hiçbir hareket görmeyince,

Hay Allah ölmüş mü bu? Ya öldüyse? İçini büyük bir korku kapladı.

Öldüyse ne yaparım ben. Hiçbir işe yaramayan bu pısırık yarım porsiyon bile olmayan bu adam yüzünden kalan ömrümü hapishanelerde mi çürüteceğim? Üzerinden inip sırt üstü çevirdi. Kulağını göğsüne dayadı. Kalp atışlarını duyunca,

Oh be iyi ki ölmemiş.Bu dayak iyi bir ders olmuştur ona. Kollarını ensesinden ve diz kapaklarının  altından geçirerek kucaklayıp kaldırdı. Oturma odasına götürüp divana yatırdı. Ayağındaki ayakkabıları çıkarıp avluya fırlattı.

Geberesice herif, geber ama benim elimden değil, ister bir arabanın altında kalarak, ister ecelinle geber. Yeter ki kurtulayım senden. Şu oturduğumuz evin hatırı olmasa seni bir dakika tutar mıydım evde. Ne çare ki ev de senin kira getiren dükkanlarda. Bu yüzden katlanmak zorundayım. Mutfağa gidip dolaptan soğuk su çıkardı. Bardağa doldurup geri döndü. Buz gibi suyu kocasının yüzüne boşalttı. Selim hafifçe gözlerini araladı.

Ne olur karıcığım vurma artık. Yeter vurduğun. Yoksa beni öldürmeye mi niyet ettin diye inledi.

Hele sen bir daha bana elini kaldır. İşte o zaman ölümlerden ölüm beğen. İki kadeh içince kendini Herkül’mü sandın ulan. Ben adamın paçasını böyle alırım aşağıya.

Bir daha yapmam karıcığım ne olur af et beni.

Başında dayanılmaz ağrılar vardı. Güçlükle elini başının arkasına götürdü. Başı yumru yumru şişliklerle doluydu.

Vay insafsız kadın vay. Amma da öldüresiye vurmuş. Yaşadığım belki de bir mucizenin sonucu olsa gerek. Aslında böyle yaşamaktansa ölmek belki de bu azaptan kurtuluşun en güzel yoludur. Ölmek ama nasıl? Bir ipte sallanır gördü kendini. Hiç iç açıcı değildi. Gidip bir yerlerden denize atlamak nasıl olur diye düşündü. Kendini düşledi denizin kirli suları içinde. Batıp çıktıkça o iğrenç suları yutuyordu. İçi bulandı ve bu hiç olmaz dedi. Akşama kadar  çeşitli ölümler düşündü. Hiç birini beğenmedi. Bu düşünceler içinde ağrılarını unuttu. Bedeni iyice gevşedi. Tam uykuya dalacağı anda karısının o gür ve korkunç sesiyle irkildi.

Hadi kalk bakalım sümsük herif. Her halde yemeğini yatağına getirmemi istemeyeceksin. Kalkmak için davrandı. Tüm vücudundaki ağrılar sözleşmiş gibi birden tüm bedenini kapladı. Ağrılarına rağmen kalkmazlık edemezdi. Bu kadının sağı solu belli olmazdı. Ne olur ne olmaz, yine terlik faslını başlatabilirdi. Dönüp ayaklarını aşağı indirdi. Divana dayadığı elinden destek alarak güçlükle kalktı. Sendeledi. Düşmemek için yakınındaki sandalyeye tutundu. Derin bir nefes almak istedi. Sırtındaki ağrılar yüzünden başaramadı. Karısı gök gürültüsünden beter sesiyle yine bağırdı.

Orada ne dikilip duruyon ülen sümsük? Hadi gelsene.

Geliyorum karıcım dedi güçlükle. Ağır ağır yürüyüp yemek masasının yanına gitti. Oturduğu sandalyede tamamen küçüldüğünü hissetti. Karısının uzattığı tabağı alıp önüne koydu. Birkaç lokma aldıktan sonra tıkandı. Canı yemek istemiyordu. Karısı ne oldu yemeği beğenmedin mi der gibi yüzüne baktı. Korkuyla kaşığını tabağa salladı. Yemeğini ağır ağır yerken düşünüyordu.

Şu cehennem zebanisi gibi kadına bak be. Sanki dünyada başka isim kalmamış gibi adını Munise koymuşlar. Munislik kim bu kadın kim? Sanki Japon güreşçisi. Eğer bu kadından kurtulmazsam mutlaka bir gün beni döve döve öldürür. Tabağındaki yemeği bitirdiği halde kalkmak istemiyordu. Hareket etmek tüm ağrılarını azdırıyordu. Karısı,

Bakıyom kalkmaya niyetin yok gibi. Canın bir de gayfe mi istiyo ülen dedi. Attığı dayaktan çok memnun olmuş olacak ki pişmiş kelle gibi sırıtıyordu.

Yok karıcığım, öylece dalıp gitmişim.

Hadi hadi belli etmemeye çalışıyon ama belli ki canın gayfe istiyo ama dilin varmıyo. Yeniden bir dayak faslı başlar korkusuyla,

Sana zahmet olmazsa içeyim bari dedi. Munise yeni yetme bir kız özentisi bir cilveyle,

Emrin olur kocacığım. Sen ne emrettin de yapmadım dedi. Karısı kahve yapmak için ocağa döndüğünde,

Bak şu kadına yahu. Nereden baksan en az senin ikin gibi. Kör müydün ulan bununla evlenirken. Bu evlilik sürdükçe kısmetinde kim bilir daha ne dayaklar var. Her şeyi bir tarafa bırak. Bir de ele güne rezil oldum. Adım kılıbık olarak ünlenir oldu. Bu kadından kurtulmalıyım ama nasıl? Boşanalım desem alimallah beni öldürür. Boşamasam bir gün yediğim dayaklardan öleceğim. Ne yapmalı? Nasıl yapmalı ve bu baş belasından kurtulmalı. İyiden iyiye dalmıştı. Munise’nin sesiyle kendine geldi. Karşılıklı kahveleri içtiler.

Gece yatağa girdiklerinde karısı hiçbir şey olmamış gibi boynuna sarıldı.

Benim aslan kocacığım. Yakışıklı kocacığım. Hadi bakalım sarıl karıcığına Dedi. Oysa Selim’in değil karısının istediği şeyi yapmak kolunu kaldıracak gücü kalmamıştı. Sırtını karısına dönünce karısı,

Sümsük herif, sen de erkek misin be? Şu haline bak. Bulmuş dalyan gibi karıyı, üstüne çıkıp tepine tepine gönlünü eğleyeceğine sırtını dönüyo. Hımbıl herif evlenmek senin neyineydi. Yaktın benim gibi gül gibi kadını. Ama kabahatin büyüğü bende. Ne yakışıklı, üstelik boylu poslu delikanlılar istemişti beni. Hiç birini beğenmedim de bu sümsük herife parası için peki dedim. Zengindir beni rahat ettirir diye düşünmüştüm. Karşı komşunun yakışıklı oğlu geldi gözlerinin önüne. Sandık üstündeki yastığı alıp bacak arasına yerleştirdi. Yastığı komşunun oğlu gibi belledi. Bir süre sonra rahatladı. Yastığı yerine atarak derin bir uykuya daldı.

***

Selim on günden beri evden dışarı çıkmamıştı. Kafasındaki şişlikler inmek bilmiyordu. Bu durumda sokağa çıksa elin maskarası olurdu. Bu arada karısından kurtulmak fikri bir türlü kafasından silinmiyordu. Bu kadından mutlaka kurtulmalıydı ama nasıl?  Ölmek veya öldürmek. Tek çözüm ikisinden biriydi. Ya sonrası. Kolay mıydı on beş yirmi yıl hapiste yatmak. Bu kadının her yerinde yağdan bir zırh var. Kurşun bile zor işler ona. Bir iki kurşunla işini bitiremezsen o senin işini bitirir. Ne olursa olsun deneyecekti. Kafasına kafasına sıkacaktı kurşunları. Şansı yaver gitmezse sonucuna katlanacaktı.

O gün erken kalktı. Tıraş olup giyindi. Uzun bir yürüyüşten sonra yakın arkadaşı Tornacı Kamil ustanın dükkanına vardı. İçeri girip selam verdi. Kamil ustayı sordu.

İşi vardı gitti. Öğlenden sonra gelecek dediler.

Öğlenden sonra yine uğrarım dedi ve çıkıp gitti. Bit Pazarının tüm sokaklarını gezdi. Vakit geçmek bilmiyordu. İçinde dayanılmaz bir dürtü vardı. İç diyordu bu dürtü. İçki yüzünden başına gelenler aklından çıkmıyordu. Var gücüyle bu dürtüye karşı koymaya çalıştı. Öğlen yemeğini arkadaşının torna dükkanına yakın bir lokantada yedi.

Tornacı Kamil ustanın bir müşterisi kendisine, ustabaşı Halil ustaya ve çalışanlar için büyükçe üç çömlek Menemen yoğurdu getirmişti. Çalışanlar paylarına düşen çömlekteki yoğurdu iştahla yediler. Biri,

Az sonra bizim patronun arkadaşı Selim ağabey gelecek. Ona bir oyun oynayalım dedi. Biri,

Ne oyunu diye sordu?

Bak şimdi bu çömleğe yarıya yakın demir talaşı koyalım. Üstüne de sıkı sıkı üstüpü koyalım. Sonra da ağzını mandıranın kağıdıyla kapatalım. Selim ağabeye,

Bunu sana Menemen’den biri gönderdi diyelim ve kendisine verelim. Usta başı Halil,

Bırakın yahu dedi. Adamın zaten karısından ödü kopuyor. Karısından dayak mı yedireceksiniz adama.

Boş ver be usta dediler. Bir şey olmaz. Yarın gelir bize çatar. Biz yapmadık deriz olur biter. Halil usta çaresiz,

Siz bilirsiniz dedi.

Selim ikindiye doğru yine arkadaşının torna dükkanına gitti. Kalfalar,

O… Selim abi hoş geldin. İyi ki geldin dediler.

Hayrola ne oldu?

Bak sana Menemenli bir arkadaşın Menemen yoğurdu getirdi.

Hadi yahu, dalga geçmeyin benimle. Benim Menemen’den arkadaşım yok ki.

Olur mu Selim abi. Allah çarpsın işte orada. Kalfalardan biri çömleği alıp getirdi ve Selim’e verdi. Selim çömleği okkaladı. Çömlek doluydu. İçini bir sevinç dalgası kapladı. Bunu götürüp karısına verecek ve diyecekti,

Sen kocanı bir şeye benzetemiyorsun ama bak, ta… Menemen’den hediye yoğurt getiriyorlar. Karısının yüzünün ne renk alacağını şimdiden görür gibiydi. Çömleği koltuğunun altına kıstırıp,

Hoşça kalın diyerek evinin yolunu tuttu. Bu gün canı durmadan yürümek istiyordu. Koltuğunun altındaki üç kiloluk çömleğe rağmen yürümeyi yeğliyordu. Yolunun üzerindeki bir kahvehanede oturup çay içti. Özellikle ağırdan alıyor ve evine tam akşam yemeği vaktinde ulaşmayı planlıyordu.

Hava kararmaya yüz tutmuştu. Evi pek uzak sayılmazdı. Kahvehaneden çıkıp ağır adımlarla ilerledi. Evine vardığında akşam olmuştu. Avlu kapısını açıp içeri girdi. Kapıya asılı çanın sesiyle karısı avluya çıktı.

Ne cehennemde geziyorsun be adam. Akşam olduğunun hala farkında değil misin. Hadi yürü, sofra hazır.

Tamam karıcığım geliyorum. Hızla avluyu geçip eve girdi. Koltuğunun altındaki çömleği gururla masanın üzerine koydu.

Bak karıcığım. Sen kocanı bir şeye benzetemiyorsun ama, ona ta Menemen’den hediye yoğurt getiriyorlar. Munise merakla çömleği masanın üzerinden alıp bankonun üzerine koydu. Kağıt kapağı tutan ipi çözüp kapağı çıkardı. Çömleğin içinde üstüpü vardı. Üstüpü o kadar ağır olmazdı. Merakla üstüpüleri çekip çıkardı. Altındaki demir talaşını görünce deliye döndü.

Al ulan yoğurdunu deyip çömlekteki talaşı masanın üzerine boşalttı.

Senin gibi adama hediye diye işte böyle pislik getirirler dedi. Talaşlar saçılıp yemek tabaklarının içine doldu. Selim başını korumak için ellerini başının üstüne koydu. Çömleğin kafasına inmesi kaçınılmazdı. Neyse ki çömlek kafasında değil de duvarda patladı. Selim yıkılmıştı. Oysa ne umutlarla o çömleği eve taşımıştı. Bu hediye sayesinde karısıyla arasında barış rüzgarları esecek ve belki de o eski mutlu günlerine geri dönebileceklerdi. Ama olmadı. Çok kötü bir oyun oynamışlardı kendisine. Üstelik karısının karşısında daha da küçülmüştü. Masadan kalkıp odaya geçti. Karısı mutfakta demir talaşı ve çömlek parçalarını temizlerken için için ağladı, ağladı.

Munise her yemeğe oturduklarında Selim’i o çömlek yüzünden ha bire aşağılıyordu. Dayanacak gücü kalmamıştı. Tanıdığı bir silah kaçakçısı vardı. Ona iyi bir tabanca istediğini söyledi.

Öyle bir tabanca bulacaksın bana. Çaktın mı elli santim duvarı delecek. Kaçakçı,

Hayrola yahu? Ne yapacaksın o kadar güçlü bir tabancayı?

Bir malı alırken iyisini alacaksın. Hem iyi delecek, hem de teklemeyecek. Tetiği çektin mi tüm mermileri sonuna kadar aksatmadan çakacak. Kaçakçı,

Tamam dedi. Sana istediğinden bile daha güzel bir tabanca bulacağım

***

Kaçakçı bir hafta sonra,

Aradığın gibi bir tabanca buldum sana. Benim eve gidelim. Ahırda denemesini bile yaparız dedi. Eve gittiler. Kaçakçı tüm özelliklerini gösterdikten ve evdeki müzik setinin sesini sonuna kadar açtıktan sonra ahıra gittiler. Kapısını iyice kapattılar. Selim kaçakçının uzattığı tabancayı alıp karşıdaki kalasa peş peşe beş el sıktı. Mermilerin tümü duvara saplandı. Kalasa isabet eden olmadı. Kaçakçı,

Böyle senin yaptığın gibi hedefe isabet ettiremezsin. Bana iyi bak. Öncelikle elin titremeyecek. Tabancayı gözünün hizasına kaldırıp gezle arpacığı aynı hizaya getirip tetiğe basacaksın dedi ve tetiğe peş peşe bastı. Kalan dört kurşunun dördü de kalasa isabet ettiği gibi delip öteye geçmişlerdi. Belli ki tabanca iyiydi. Ahırdan çıkıp eve girdiler. Fiyatında anlaşıp bedelini ödedikten sonra tabancayı beline soktu. Mermi kutusunu da cebine koydu. Düşünüyordu. Eve varır varmaz hiç yoktan karısını vurup öldürmeli miydi? Yoksa bir hır çıkmasını beklemeli miydi? Nasıl olsa hır çıkmayan günleri yoktu. Hır çıkar çıkmaz çekip  vurup öldürecekti.

Sabah erkenden karısının dırdırı başlamıştı. Tabancasını sakladığı yerden alıp beline soktu. Karısına,

Kes artık be dedi. Bıktım usandım senin bu dırdırlarından. Karısı,

Ne!!! Sen mi bıktın benim dırdırlarımdan. Şimdi senin kafanı kırayım da gör bak dırdır nasıl olurmuş. Öfkeyle avluya çıktı. Hızla gün olur gerekir diye duvara soktuğu sopaya doğru yürüdü. Ardından Selim de avluya çıktı. Karısı duvardan aldığı sopayla hışım gibi üstüne geliyordu. Tabancasını çekip peş peşe tetiğe bastı. Munise korkuyla kaçmaya başladı. Kaçıyordu ama nereye kadar. Başının üzerinden vınlayarak geçen kurşunların korkusuyla kendini yere attı. Selim karısının öldüğünden emindi. Yaşayıp yaşamadığını kontrole gerek görmedi. Elindeki tabancayı fırlatıp sokak kapısından çıktı. Munise’nin çığlıkları ve tabancanın sesi sokağı hareketlendirmişti. Komşular açık duran sokak kapısından içeri girdiler. Munise yattığı yerde donup kalmıştı. O korku nedir hiç bilmemişti ama başının üzerinden vınlayarak geçen kurşunlardan çok korkmuştu. Belki de vurulmuşumdur diye yattığı yerden kalkmaya korkuyordu. Komşular yattığı yerden kaldırdılar. Biri evden bir sandalye alıp geldi. Sandalyeye oturttular. Bir başkasının getirdiği suyla yüzünü yıkayıp başını ıslattılar. Munise kendine geldiğinde olan bitene halen akıl erdiremiyordu.

Neden yaptı bunu bana neden? Gül gibi karısını öldürüp te eline ne geçecekti. Yapılır mı bu benim gibi bir kadına ha? Yapılır mı? Komşuları koltuklayıp eve götürdüler. Kolonyayla bileklerini alnını ovarak açılmasını sağladılar. Polisler geldiler.

Kim kime ateş etti diye sordular. Çocuğun biri yerdeki tabancayı alıp polise uzattı.

Aha bununla ateş etmiş dedi. Polis,

Kim ateş etti. Çocuk,

Kocası Selim ağabey.

Neden ateş etmiş?

Bilmiyorum. Hemen telsizle Selim’in görüldüğü yerde yakalanması için bilgi verdiler.

***

Selim evden çıktıktan sonra bir süre koştu. Öldürdüğü karısı sanki peşindeydi. Oldukça yorulmuştu. Yavaşladı.

Kaç, kaç ama nereye kadar. Eninde sonunda yakalanmayacak mısın? Yakalanıp itiş kakış karakola götürüleceğine kendin gidip adam gibi teslim ol. Aklına yatmıştı. En iyisi gidip teslim olmaktı. Adımlarını sıklaştırdı. Karakolun önüne geldiğinde durakladı. Bir süre ne yapması gerektiğini düşündü. Teslim olmaktan başka bir umarı yoktu. Karakola girdiğinde nöbetçi polis,

Hey!! dur bakalım. Sen bizim aradığımız Selim değil misin.

Evet, aradığınız Selim benim. Birden içini bir güven duygusu kapladı. İçindeki tüm korkuları silip süpürdü. Polis içeri seslendi,

Aradığımız Selim bey teslim olmak için gelmiş. Onu içeri alın dedi. İki polis koşar adımlarla geldiler. Selim’i aralarına alıp karakol amirinin odasına götürdüler. Karakol amiri Selim’in başındaki belayı duymuştu. Karısının kendisini sık sık dövdüğünden haberi vardı. Oturması için yer gösterdi.

Selim bey, anlat bakalım, karını neden öldürmek istedin? Selim gözlerini komiserin gözlerinin içine dikti. Kararlı bir ses tonuyla,

Onu öldürmekten başka umarım kalmadı. Bu yüzden onu öldürdüm.

Ne öldürmesi Selim bey? Dokuz kurşundan hiç biri karına deymemiş bile. Hepsini ıskalamışsın. Selim,

Eyvah!!! komiserim. Ben şimdi öldüm diyerek koltuğa yayıldı. Koltukta dik oturacak hali kalmamıştı. İki yumruğuyla kafasını yumruklamaya başladı.

Al ulan, al sana: Ne işin vardı da kalkıp doksan kiloluk o azman kadınla evlendin ha. İşin yoksa ye dayağı otur kıçının üstüne. Komiserim ne olacak benim halim diyerek hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladı. Komiser kalkıp Selim’in yanına gitti. Onun nasıl bir acı çektiğinin farkındaydı. Saçlarını, ensesini okşadı.

Hadi kes bakayım öyle kadınlar gibi ağlamayı. Erkek adam ağlar mı yahu? Hadi bakalım toparla kendini. Dışarıya,

Bize iki çay gönderin diye seslendi. Az sonra çaylar geldi. Selim önüne konulan çay bardağına isteksizce baktı. İçmese komiser kızar mı diye gözlerini komisere çevirdi. Göz göze geldiler. Komiser sevecenlikle bakıyordu. Rahat bir nefes aldı. Çay tabağındaki şekerleri alıp bardağın içine attı. Çayı karıştırırken diğer eliyle gözlerinden akan yaşı sildi. Komisere dingin ve kısık bir sesle yaşadığı hayatı kısaca anlattı.

Anlattıkları komiserin işittikleriyle çakışıyordu. Çok çile çekmiş olan küçücük adama çok acımıştı. Kararını verdi. Ne yapacak edecek bu küçük adamın uzun süre hapis yatmamasını sağlayacaktı. Zile bastı. Gelen memura,

Zabıt memuru daktiloyu alıp gelsin dedi. Polis,

Baş üstüne diyerek uzaklaştı. Az sonra zabıt memuru daktilosuyla içeri girdi. Daktilosunu masada uygun gördüğü yere koyup koltuklardan birini çekip oturdu. Komiser Selim’e,

Sen karını neden öldürmek istedin diye sordu ve ekledi. Sen karına öldürmek için ateş etmedin değil mi? Zabıt memuruna,

İlk sorduğumu yaz, gerisini yazma dedi.

………..

Tamam yazdın mı?

Yazdım efendim.

Devam et.

Karım çok geçimsiz bir insan. Üstelik oldukça iri ve güçlü, kuvvetli. Bense gördüğünüz gibi minyon bir insanım. Güçsüz olmamdan yararlanarak bana her türlü hakareti yapıyor ve üstelikte kıyasıya dövüyordu. Yediğim dayaklar ve karşılaştığım hakaretler canımdan bezdirdi. Onu korkutmak için bir tabanca satın aldım. Amacım onu öldürmek olsaydı, dokuz kurşunun hiç birini boşa getirmezdim. Selim’e,

Başkaca söylemek istediğin bir şey var mı diye sordu? Selim komiserin kendisini az bir cezayla kurtarmak istediğini sezmişti.

Ağzınıza sağlık komiserim. Siz benim söyleyeceklerimden daha iyisini yazdırdınız. Sağ olun. Size minnettarım. Daha sonra dosyaya  tabanca için konulan bilirkişi raporunda tabancanın yiv ve setlerinin tamamen silinmiş olduğunu, öldürücü bir özelliği olmadığı yazıyordu.

Duruşmada hakim rapora ve Selim’in iyi haline bakarak beraatine karar verdi. Selim bu karar karşısında şaşırmıştı. Çok ağır bir ceza almayı bekliyordu. Oysa beraat etmişti. Mahkeme heyetine teşekkür etti. Tutukluluk halinin kaldırılması için savcılığa götürüldü. İşlemleri tamamlanınca serbest bırakıldı.

Ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Evine mi gitmeliydi? Yoksa başını alıp kendisini kimsenin tanımadığı bir yere mi gitmesi gerekiyordu. Evine gitmeye karar verdi. Adımlarını hızlandırdı. Evine vardığında kapıyı sert bir şekilde açıp, daha sert bir şekilde kapattı. Karısı korkuyla dışarıya çıktı. Kocasını görünce,

İmdat!!!! Yetişin komşular!!! Kocam beni öldürmek için hapisten kaçmış diye bağırmaya başladı. Selim kendinden emin adımlarla eve gitti. Açık kapıdan içeri girip salondaki divana oturdu. Ayaklarını uzatarak,

Munise!!! Diye bağırdı. Çıkar şu ayakkabılarımı. Munise korkuyla yanına geldi. Önünde diz çöküp ayakkabıların bağcıklarını çözdü. Ayakkabıları çekip aldı. Götürüp kapının önüne koydu. Ne olur ne olmaz diye kaçmayı planlıyordu. Selim’in sesiyle irkildi.

Munise gel buraya. Dönüp  Selim’in yanına gitti.

Buyur dedi. Bir şey mi istiyon?

Geç şuraya karşıma otur. Söyleyeceklerimi iyice belle. Eğer bir daha bana ters davranırsan, hele hele el kaldırırsan dokuz kurşun yetmez yüz kurşunla bin kurşunla bedenini delik deşik ederim.

Edersin beyim.

Dediğimi iyice anladın değil mi?

Anladım beyim. Kurbanın olayım senin. Öl de yoluna öleyim.

Madem ki dediklerimi iyi anladın. Kalk ta iki kahve yap içelim.

Emrin olur deyip kalktı.

***

Gece yatağa girdiklerinde Selim karısına sımsıkı sarıldı. Kollarında korkunç bir güç hissediyordu. Belki de bir sıkışta karısının tüm kaburga kemiklerini kırabilirdi. Karısının bacakları arasında kaybolmasına aldırmadan uzun uzun seviştiler.  Sabah doğan gün sanki bambaşka bir gündü. Soğuk bir kış gününde hani güneş açarda nasıl ısıtırsa insanın içini, gece aynen öyle olmuştu. Yıllardır çektikleri azap son bulmuştu. O gece birbirlerini bir daha incitmemeye birbirlerinden habersiz karar vermişlerdi. Yeni doğan gün onları çok eskilere, evlendikleri ilk günlere götürmüştü. İkisinin de içleri sımsıcak sevgilerle dolmuştu.

Özcan NEVRES     30/08/2001

                                                                                                                 SİLİVRİ

 

 

(Bugün 1, toplamda 189 kez ziyaret edildi.)