DİLİNİN BELASI

DİLİNİN BELASI

Koy Enstitüsünden sağlık memuru olarak mezun olduktan sonra atandığı köyde hemen göreve başladı. Koylülerin buldukları bir eve yerleşti. Koyun geniş bir bahçesi vardı. Bahçe ola bildiğince bakımsızdı. Bahçe içindeki kuyunun suyu oldukça yakındı. Kuyudaki tulumba bakim görmediğinden köselesi kurumuş ve klapeside is görmeyecek kadar eskimiş olduğundan kuyudan su çekemiyordu. Koy Enstitüleri çok yönlü eğitim verdiğinden, daha öğrencilik yıllarında günlük hayatta gerekecek bazi aletleri satın almış ve bunlari kendi eliyle yaptığı bir tahta sandığa yerleştirmişti. Takım çantasından kurbağacık ile penseyi çıkarıp aletlerin yardımıyla tulumbayı vidalı yerlerinden soktu.

Kasabada Perşembe günleri Pazar kurulduğundan, köyden kasabaya giden çok oluyordu. Gece, tulumbadan soktuğu klape ve suyu emen köseleyi yanına alarak koy kahvesine gitti. İçeri girdiğinde kahvede oturanların tümünü selamlayarak, gidip muhtarın oturduğu masaya oturdu. Elindekileri masanın üzerine bıraktı. Muhtar,

Hayrola Ekrem, ne bunlar boyle,

Muhtar etme gözünü seveyim, bilmez gibi bir de soruyorsun.

Yahu Ekrem, ben nereden bileceğim bunun ne olduğunu?

Muhtar senin evinde tulumba yok mu?

Tulumbasız ev olur mu be Ekrem?

Oyleyse ne soruyorsun? Yoksa senin tulumbada hic bozulmaz mı bunlar.

Yahu Ekrem sen bana, bağ ve pamuk arası nasıl sürülür? Atlar ise nasıl koşulur, bunlari sor. Sut sağmak, tulumba onarmak benim dâhiliye vekilinin isi. Ne etmeye getirdin bunlari?

Yarın kasabanın pazarı. Is yapacak birine verelim bunlari. Aynısından ali versin.

Yarın benim birader pazara mutlaka gider. O is bitirmeyi de sever. Ona verelim alsın. Hele sen ne içeceksin bi yol onu söyle. Araya laf girdi. Sormayı unuttum.

Orta bir kahve içerim. Muhtar,

Kahveci!! İki orta kahve Getir, deve batmaz olsun dedi kahveciye. Kahveleri getiren ayakçıya masanın üzerindeki parçaları verdi.

Bak benim birader orada dipte oturuyor. Bunlari ona ver. Bizim sağlıkçının olduğunu söyle. Aynısından yarin ali versin. Ayakçı,

Bas üstüne muhtar ağa diyerek parçaları alıp götürdü.

***

Muhtarın kardeşi Salih pazardan erken dondu. Kasabadan aldığı parçaları, muhtarlığın bitişiğindeki sağlık memuru ve ebe için ayrılmış odaya götürdü. Ekrem,

Hoş geldin Salih, sana zahmet oldu. Kaça aldın bunlari?

Ne parası be sağlıkçı? Kırk yılda bir isin düşecek, ona da para mi olur?

Olur, olur. Sen bunlari bedava almadın.

Para için sakin üsteleme, yoksa alır geriye götürürüm. Hem sen bunlari nasıl takacaksın?

Soktuğum gibi.

Etme be sağlıkçı. Bu isler erbap isidir. Bu namussuz tulumbalar, iğne deliği gibi bir yerden hava alsın, suyu, oldur Allah çekmezler. Cebinden küçük bir paket çıkardı.

Bak sen bundan istemedin ama ben aldım. Belli ki sen hic tulumba tamir etmemişsin. Hadi gidelim de sunu beraber onaralım. Bekçiye sağlıkçının evine gittiklerini, arayan olursa oraya göndermesini soylediler. Salih eve giderken gerekir diye yerde bulduğu kiremit parçalarından birkaç tanesini aldı.

Kuyunun yanına vardıklarında Salih,

Çekiç var mi diye sordu?

Var tabi.

Al gel. Küçük paketi açtı. İçindeki kuyruk yağını çıkarıp tasın üzenine koyup iyice ezdi. Üzerine kiremit parçaları koyup kiremitleri yağla birlikte iyice ezdi. Hazırladığının bir kısmini tulumbanın takılacağı demirin üzerine yaydı. Demir ağırlıklı klapeyi üzerine yerleştirdi. Kalan eziği köselenin üzerine yaydı. Tulumbayı delikler denk gelecek şekilde yerleştirip vidaları takti. Boşluklarını aldıktan sonra, yumuşak bir şekilde sıktı.

Bak Ekrem bey, bu vidaları fazla şıklarsan, tulumba dokum olduğundan kolayca kırılır. Buna kaynakta olmaz. Yenisini almak zorunda kalırsın. Kolun vidasını sokup köseleyi yerleştirdikten sonra vidayı sikti. Köseleli kısmi tulumbanın içine sokup destek vidasını deliğinden geçirip somununu takti. Hadi bakalim Ekrem bey, az su al gel. Ekrem evden getirdiği testiden tulumbaya su doktu. Salih’in kolu birkaç kez kaldırıp indirmesiyle tulumbadan gürül, gürül su akmaya başladı.

Ooo Ekrem Bey, bu su ne boyle? Sen bu su ile koca bir bahçeyi sularsın. Su yakın olduğu için yormaz bu kol insani. Ekrem,

Eline sağlık,hadi bakalim Salih ağa, kahvehaneye gidip kahvelerimizi içelim. Nasıl olsa saat beşe geldi. Rahat rahat otururuz.

***

Ekrem mesai saatinin bitmesini iple çekerdi. Mesai biter bitmez evine gider, evin geniş bahçesini beller ve tarhlar hazırladı. Bütün tarhları kışlık sebzelerle doldurdu. Tarhların birinde açtığı tavaları önce suya doyurdu. Sonra da maydanoz, dereotu, roka ve tere tohumlarını ayrı tavalara serpti. Üstlerine toprakla karıştırdığı yanık gübreleri eledi. Gece kahveye gittiğinde muhtarın Kardeşi Salih oturduğu yere davet etti kendisini.

Gel bakalim gel, koca bahçıvan. Ne bu yahu, bir bahçedir tutturdun. Yüzünü görene aşk olsun. Neler yaptın bu gün?

Tarhların birine dört tava yaptım. Her birine tere, dereotu, maydanoz ve roka diktim.

Roka ve tere nazlanmaz hemen çıkar ama maydanozla dereotu çok nazlanır. Hele maydanoz ya çıkar ya çıkmaz.

Çıkar, çıkar. Sen hele dikmesini bil.

Ne yani bizim diktiğimiz maydanozların çıkmaması dikmesini bilmediğimizden mi?

Tabi ki bilmediğinizden. Siz tavaya tohumu serptikten sonra tırmıkla karıştırıyorsunuz. Tırmık kimilerini derine gömüyor, kimilerini de dışarıda bırakıyor. Bu yüzden diktikleriniz bozuk çıkıyor. Kimi yerleri bos oluyor. Kimileri ise ola bildiğince sik.

Peki sen nasıl yapıyorsun?

Sen yer hazırlıyordun. Tohumları attin mi?

Tava hazırlamayı bu gün bitirdik. Yarın gidip tohumları atıp tırmıklayacağız.

Yarın Pazar. Ben de geleyim sizinle. Suyumuz var degil mi?

Ne yapacaksın suyu? Sulayıp dikersek o tohum kaymağı nasıl kırar?

Ben yarin sana nasıl yapacağını öğretirim. Yarın bahçeye bir kalbur getirmeyi unutma.

O ne ise yarayacak?

Yarın öğrenirsin.

Ülen.  Sağlıkçı, basımıza bahçıvan kesildin be.

***

Ertesi gün beraberce Salih’in bahçesine gittiler. Su kuyusundaki su dolabına ati koştular. Tavaları suyla doldurdular. Suyun emilmesini beklerken, bire bir gübreyle toprağı karıştırdılar. Suyu emmiş olan tavalara Salih tohum serperken, Ekrem tohumların üzerine toprak gübre karışımını eledi.

Bir hafta sonra Salih arkadaşlarına Ekrem’in metoduyla maydanoz ve dereotlarının kılavuz verdiğini, diğerlerinin ise tavaları tamamen örttüğünü anlatıyordu. Üstelik çıkanların ayni sıklıkta olduğunu söylüyordu. Hele bi gelsin o, iki eline birer kahve söyleyeceğim. Ben, sen ne anlarsın bahçeden demiştim ona. Meğer ben bilmiyormuşum bahçe isini. O sırada Ekrem kahvehaneye girdi. Masadakiler hep birlikte ayağa kalkıp,

Gel bakalim büyük bahçıvan. Gel de bize de öğret bu bahçıvanlığı. Hemen orta kahvesini soylediler. Keçici Kazım,

Ülen sağlıkçı, ne biçim is bu. Salih ağamıza çok değişik bir dikim öğretmişsin. Tohumlar kısa zamanda tavayı örtmüşler. Üstelik te eksiksiz çıkmışlar.

Siz sulamadan dikiyorsunuz. Tohum çıkması için gereken tavı bulamıyor. Çıkmak için yağmurları bekliyor. Yağmurun kararı olmuyor. Azı da çoğu da zarar. Zaten bir kısmini tırmık bozuyor. Kalanını da yağmur. Kuşlar cabası. Benim diktiğimde ise sansa bırakılmış bir şey yok. Siz bir dekardan ne kadar domates alıyorsunuz?

Ne dekarı?

Siz donum diyorsunuz, biz dekar. İkisi de ayni kapıya çıkar. Hadi söyleyin bakalim, bir dönümden kaç ton domates topluyorsunuz.

İki bilemedin uc ton.

Sizin diktiğiniz yerden ben sekiz on ton alırım.

Atma be sağlıkçı. Ne len bu. Tarladan tas mi topluyorsun.

Hayır domates topluyorum.

Nasıl oluyor bu?

Seneye burada olursam size onu da öğretirim. Ama ben yinede nasıl olacağını anlatayım. Bizimki memuriyet. Bu gün burada, yarin kim bilir nerede oluruz.

He ya dediler. Doğru söylüyorsun.

İyi ama bu öğreti size pahalıya mal olur.

Kaça mal olur?

Yahu ağzımız kurudu. Ha bire bedava konuşturuyorsunuz beni. Çayları ben söyleyeceğim ama malum ay sonu. İncelerin Mehmet,

Ülen sağlıkçı, cayın lafı mı olur. Hemen kahveciye cay getir diye işaret etti. Ekrem anlatmaya başladı.

Siz domatesleri ikinci çapada yatırıyor musunuz?

Yooo

İste sizin az urun almanızın nedeni burada yatıyor. Domatesler ikinci çapadan sonra diz boyu olurlar. Yeriniz azsa yatırma isini çapa ile yaparsınız Domates kökeninin arkasındaki toprağı çeker oyarsınız. Domatesin gövdesini bu çukura yatırırsınız. Üstüne yumuşak nemli toprak çeker, çapayla guzelce sıkıştırırsınız. Domatesin çok az bir kısmi dışarıda kalır. Yeriniz çoksa ayni işlemi sabanla yaparsınız. Sabanla domates fidelerinin arkasını oyarsınız. Dönüşte saban kulağının kaldırdığı topraklar gövdenin üzerine yığılır. Sabanın arkasından gelen bir kisi, çok gömülmüş olanların üzerindeki toprağın bir kısmini kaldırır. Bu gömülen gövdeler, kısa zamanda kok atar. Buda hızlı büyümesini ve bol urun vermesini sağlar.

Doğru ülen sağlıkçı. Mantığa uygun.

***

Kışa doğru yaz günlerinde yetiştirdiği domates, patlıcan ve biber fidanlarını en çok güneş alan bir tarhın içine dikti. Kasabadan getirttiği morelyelerle tarhın üzerine bir iskelet kurdu. Yapacağı is için sergi naylonu da getirtmişti. Tek başına iskeletin üzerini kapatmak çok zor olacaktı. İsi ertesi güne bıraktı. Gece kahvehanede masa arkadaşlarına,

Yarına isi olmayan var mı diye sordu? Arkadaşlarından Recep,

Benim isim yok. Hayrola hayırlı bir is mi var?

E… söyle bakalim, koyumuzun hangi şanslı kızı bu?

Ne kızı be arkadaşım? Benim evde yapılacak bir isim var. Tek basıma çok zor olacak. Bu yüzden bana bir yardımcı gerekli.

O ise de yardımcı oluruz da, is önceki dediğim is olsaydı sevindirirdi bizleri. Hiç olmazsa omur boyu koylumuz olurdun.

Yahu Recep ağa, benim etim ne, butum ne? Küçük bir devlet memuruyum. Kendime zor yetiyorum. Birde kambur mu yükleyeceksiniz sırtıma.

Ne kamburu be sağlıkçı? Maşallah evde radyo var. Buzdolabı da almışsın. Tüplü ocak ta almışsın gecende. Ne kaldı geriye? Senin evinde olanlar ancak koyumuzun en zengininin evinde var. Yatak yorgan desen o da var. Ne kaldı geriye. Bir tek avrat. Hadi gari, erken kalkan yol alır. Eh de bu ise de hemen köyümüzden bir kızla evlendirelim seni Muhtarın kardeşi Salih,

Ülen Recep, senin dilinin altında bir bakla var ama ha bire geveliyorsun. Çıkar su baklayı ağzından. Hangi kızı layık gördün sağlıkçımıza.

Ben yarin ona söylerim. Siz meraktan çatlaya koyun.

Ertesi gün Recep ağa doğruca sağlıkçı Ekrem’in evine gitti. Ekrem sergi naylonunu bir tarhın yanına uzatmış, yardımcısının gelmesini bekliyordu.

Hoş geldin Recep ağa. Hadi bir el at bakalim, su örtüyü barakanın üzerine çekelim. Birer ucundan tutup kaldırdılar. Örtüyü barakanın obur tarafına kadar çektiler. Naylon örtüyü çıtalarla barakanın üzerine sabitlediler. Dar tarafları havalandırma için boşta bıraktılar. Iş bitiminde

Sağlıkçı be, ne olacak bu örtü burada?

İçindekileri soğuktan koruyacak.

Koruyup ta ne olacak?

Kara kışta taze sebze yiyeceğim.

Hadi be sağlıkçı, kıs aylarında sebze yetişir mi? Sen iyiden iyiye benimle kafa buluyorsun.

Hele kış bir gelsin. Yetiştirdiklerimi beraberce toplar yeriz.

İnşallah derim ama, yine de benim aklim bu ise yatmadı.

Sen cam altında hiç fidan yetiştirmedin mi?

Cooook.

Senin o fideliğinden ne farkı var bunun?

Doğru ya.

***

Kış geldiğinde Sağlıkçı Ekrem’in yetiştirdiği sebzeler tum koylüleri hayrette bırakmıştı. Koylülerin bir çoğu, köylerinde ilk kurulan bu serayı görmeye geliyorlardı. Merakla soruyorlardı,

Aynisini biz de yapsak olur mu diyorlardı.

Olmayıp ta ne olacak. Bizi koy enstitülerinde boşuna mı okuttular. Önümüzdeki yıl orman idaresinden seracılık için kerestelik odun tahsisi istersek, orman idaresinin vereceği tomrukları biçtiririz. Seraları tomruklardan elde ettiğimiz morelyelerle inşa ederiz. Artıklarını, çok soğuk geçecek günlerde ısıtmada kullanırız.

Ertesi yılın ilkbaharında muhtara bir ihtiyaç belgesi hazırlattılar. Yaz başlangıcında tomruklar geldi. Traktör arkasına bağlana bilen bir pula aracılığıyla çalışan bir eski hızar bulup köye getirdiler. Onu sağlam bir yere betonladılar. Orman islerinde çalışmış olan Hatiplerin Mahmut, hızarın basına geçerek ağaçları biçmeye başladı. Zamanı uygun olanlar da kendisine yardim ediyorlardı. Elde edilen morelyeler hemen tarlalara taşınarak, seranın ağaç iskeletini kurmaya başladılar. Traktörleri olanlar çevredeki koyun ağıllarından satın alınan gübreleri taşıyorlardı.          Taşınan gübreler, iskeleti tamamlanan tarlalara kalın bir tabaka halinde serildikten sonra bellenerek toprağa karıştırılıyordu. Belleme isi bitenlerde ise dikim için gerekli arıklar açılıyordu. Bu sera isi gündeme gelmeden önce herkes sadece kendi yaptığı isi biliyordu. Oysa simdi tüm seralar sıra ile islenerek hazırlanıyordu. Tüm seralar tamamlanıp dikim is bittikten sonra örtü için gereken sera naylonlarını satın aldılar. Havalar serinleyince naylon örtüler seraların üzerine çekildi.

Soğuk gecen gecelerin sabahında sera sahipleri merakla seralarına gidip soğuğun olumsuz etkisinin olup olmadığını kontrol ediyorlardı. Bu ara çobanlar koylülerin göz bebeği olmuştu. Zira en doğru hava tahmin raporlarını onlardan alıyorlardı. Kıs yumuşak geçtiğinden seralarda kullanmak üzere satın aldıkları talaş sobalarına gerek duyulmamıştı.

Kahvehanede derin bir sohbet vardı. Urun hasatı için gün sayılıyordu. Tek tuk kızaran domatesler vardı. Muhtarın Salih,

Ekrem Bey, benim anlayamadığım bir şey var. Nasıl oluyor da bu seraların içi bu denli sıcak oluyor.

Sera örtüsü olan naylonun özelliği güneş ısınlarını iyi geçirmesi. Toprağın içinde bol gübre var. Toprak ısınırken gübrelerde kızışıyor. Bu da seranın içinde yaz sıcağına yakın bir sıcaklık oluşuyor. Naylon hava geçirmediği için, sıcaklık uzun sure içeride hapis oluyor. Soğumaya fırsat kalmadan güneş doğuyor ve kaybolan sıcaklık yeniden kazanılıyor. Çok soğuk olursa naylon örtüde oluşan su damlaları buz tanecikleri halinde urunun üzerine düşer ve hasar yapar. Yapraklar ve urun üzerinde kara lekeler yapar. O lekelerin oluşmasını önlemek için seranın içinde soba yakılması gerekir.

Ekrem Bey siz nerede öğrendiniz bunlari?

Ben Koy Enstitüsü mezunuyum dedim ya size. Bizi orada çok yönlü yetiştirdiler. Sizler Koy Enstitüleri kapatılırken bayram yapmıştınız. Halkın kalkınmasından korkanlar, okulumuzu komünist yuvası diye karalayarak kapatılmalarını sağladılar. Tümü birden

Deme yahu, deseniz ya biz iyi kazıklanmışız.

***

Haşata hızlı girdiler. Alici hızlı. Gelir ise oldukça yüksekti. Koylu sağlık memurlarına büyük saygı gösteriyorlardı. Koyun ileri gelenleri

Ne yapsak ta bu değerli adamı köyümüzden kaçırmasak diyorlardı. Kız verelim dedik istemedi. Arazi verelim dedik istemedi. Üstelik yaptıklarının karşılığında da hiçbir şey istemiyor. Bu durumda yapa bileceğimiz tek şey buradan başka tarafa tayin edilmemesi için dua etmek.

***

Köye yeni bir ebe atandı. Uzun boylu, ince yapılı, esmer ve oldukça guzel bir kızdı. Ekrem hös geldin diye uzattığı elini tutan kızın elinden elini ayırmak istemiyordu. İçinden sim sıcak bir şeylerin aktığını hissetti.

Kız insanin içini yakan bir sesle

Hoş bulduk dedi.

Ben koyumuzun sağlık memuruyum. Uzun zamandır ebe tayin edilmesini bekliyorduk. Sizin gibi bir hanimin tayini beni çok sevindirdi. Koyumuz insanları çok can insanlar ama meslektaş arkadaşlığı çok daha guzel. Buraya tayin olduğumdan beri ilk defa bir meslektaşım ile birlikte çalışacağım. Önce size bir ev bulalım. Ev buluncaya kadar benim evde kalırsınız. Ben konuk odasında kalırım. Ev ayarlamamız uzun sürmez. Belki bu gece bile size ev bulurum. Koylu aksama tarlalardan döner. Geceleri kahvehanede toplanıyoruz. Çocukları için ev yapıp bos tutanlar var. Onlardan birini tutarız. Benim hatırımı kırmak istemezler. Size iyi bir ev bulurum.

Çok memnun oldum. Siz rahatsız olmasaydınız. Nasıl olsa muhtar ev isini hal eder. Hem annem bu ise ne der?

Çok af edersiniz efendim Size hös geldiniz demekte geç kaldım Ne olursunuz teyzeciğim kusuruma bakma.

Estağfurullah oğlum. Neden kusuruna bakayım?

Gece doğumlarında bana haber verirsen beraber gideriz doğuma. Ne olur ne olmaz. Bakarsın koyun delikanlılarından biri çılgınlık yapmaya kalka bilir.

Yardımınıza şimdiden teşekkür ederim.

Hadi simdi sizi kalacağınız eve götüreyim. Eve vardıklarında, genç ebe Nebahat evin bahçesine hayran olmuştu. Sokak kapısından eve kadar olan yolun iki yanında güller renk açmışlar. Doyumsuz bir güzellik sergiliyorlardı. Baharla birlikte yeni dikilen sebzelerin yeşili henüz toprağı örtmemişti.Toprak rengiyle yeşil tam bir uyum içerisindeydiler.

Ekrem Bey bu bahçe de sizin mi?

Evet, benim efendim.

Annem de ben de bayılırız boyle bahçeli evlere.

Bahçe sizin efendim. Ne zaman isterseniz gelirsiniz. Burayı da kendi eviniz sayın. Biz zaten burada evlerde kilit bilmeyiz. Herkesin kapısı açıktır. Evin içini gösterdikten sonra izin isteyerek ayrıldı. Geceyi konuk odasında geçirecekti. Aksam iyice yaklaşmıştı. Koyun bakkalları, ekmek arası sucuk ve kasar yapıyorlardı. Ara sıra bunlardan birine uğrar, biri iki tek atardı. Bakkal dükkânına girdi. Bakkala,

Ver bakalim benim nevaleyi dedi. Bakkal ekmek arası sucuğu verdikten sonra bir bardağa doldurduğu rakıyı sobadaki masanın üzerine koydu. Bos bir bardak ve bir sise suyu da rakının yanına bıraktı.

Hadi bakalim basla demlenmeye. Bakalim bu yalnız hayata daha ne kadar dayanacaksın. Duyduğuma göre köyümüze atanan ebemiz çok guzelmiş. Koyumuzun kızlarından hiç birini beğenmedin. İnşallah bu senin aklını çeler de bu rezil bekârlıktan kurtulursun.

Etme Allah’ını seversen Mehmet Efendi. Ben bekârlığımdan memnunum. Kızcağız daha bu gün geldi. İse başlamadan dillendirmeyin kızın adini.

Kızma be Ekrem Bey, biz seni çok severiz. Hani dedim ki madem kız guzel. Eh sende yabana atılacak bir delikanlı değilsin. Aptala malum olur derler. Öyle geçti içimden. Sizin iyi olmanızı istemeyenin gözleri kor olsun. Az hizmetin geçmedi köyümüze. Hepimizin gözlerini açtın. Sayende hepimizin kazancı, eskisinden kat iyi. Evlenip burada kalmanız bizi çok memnun eder.

Mehmet Efendi, kapat artık bu konuyu. Fol yok yumurta yok. Duyan da bir şey var zannedecek.

Meraklanma Ekrem Bey, burada biz bizeyiz. Bir başkası olsa sana boyle takılır mıyım? İçkisini bitirinceye kadar konuşmadılar. Hesabi ödeyip kahvehaneye gitti. Kahvehaneye girdiğinde kahvedekilerin tümü kendisine gülerek bakar gibiydi. Sanki hepsi,

Hadi, hadi isin is. Beklemene değdi. Bu güne kadar evlenmeyi düşünmüyorum diyordun. Bakalim bu guzel kıza dayana bilecek misin? Her zaman yaptığı gibi gidip Muhtarın Salih’in oturduğu masaya oturdu. Selamlaşma sırasında ocakçıya kahve yap diye işaret etti. Kahvesini yudumlarken Salih kulağına eğildi. Sen gelmeden önce seni konuşuyorduk.

Neden?

Ebemize görenler hayran kaldılar. Bizim sağlıkçı aptallık etmese de bu guzel kızı kaçırmasa diyorduk.

Salih, seni çok severim. Dostluğumuzun devam etmesini istiyorsanız, bir daha boyle bir şey duymayayım.

Tamam arkadaş, madem sen öyle istiyorsun öyle olsun. Sözü yine seracılığa getirdiler. Gece geç vakit dağıldılar.

Ekrem konuk odasına girdiğinde yatak ve yorgan çarşaflarının değiştirilmiş olduğunu fark etti.

Ulan muhtar senin kadar anlayışlı insana çok az rastlanılır. Ben kalacağım diye her tarafı dip temel temizletmiş. Soyunup yatağa girdi. Yatağa uzanır uzanmaz Nebahat’in guzel yüzü gelip bir burgu gibi beynine saplandı. Ne yaptıysa onu beyninden çıkaramadı. Düşüncelerini yeni sezon için hazırlayacağı seraya kaydırmak istedi olmadı. Koyun saymayı denedi. Oda olmadı. Sabaha kadar uyumadı.

Sabah önce bakkala gitti. Kasar peyniri ve bir de ekmek aldı. Kahvehaneye uğrayıp kahveciye sağlık odasına bir duble cay göndermesini soyledi. Aldıklarını masanın üzerine açıp, getirilen duble çayla birlikte kahvaltısını yaptı. Az sonra ebe hanim geldi.

Günaydın Ekrem Bey.

Günaydın Nebahat hanim. Kahvaltı yaptınız mı?

Yok yapmadım. Bakkala gidip eve bir şeyler aldım. Geç kalmamak için kahvaltı yapmadan geldim.

Bakkala gitmene ne gerek vaadi? Dolapta her şey vardı. Rafta cay seker de var.

Gördük onlari ama, yinede bir şeyler alayım dedim.

Sen kahvaltı yapmadan gelmezsin diye duşundum. Bu yüzden kahvaltımı yaptım. Peyniri de ekmeği de çok almıştım. Sana da yetecek kadar var. Ben sana bir duble cay söyleyeyim.

Yok zahmet etme. Annem cay hazırlıyor. Demlenince getirecek.

Annene niye zahmet ettiriyorsun? Kahvehane hemen şurada, yakınımızda. Ne zaman istesek hemen getirirler.

Olsun canim, kahvehaneden gelen cay evde yap ilana benzer mi? Az sonra annesi çayla birlikte kahvaltılık ta getirdi. Daha iyi kaynaşmak için kahvaltısını yaptığı halde onlarla birlikte tekrar kahvaltı yaptı.

Gece yatağa girdiğinde dünkü geceyi uykusuz geçirdiği halde yine uyuyamıyordu. Olumsuz şeyler düşünüyorsun dedi kendine. O kız ola bildiğince guzel ve boylu poslu. Sense boy fakiri bir fukara. Gelenek olmuş erkek kadından uzun olacak diye. Sen bu boy fakirliğiyle vaz geç bu sevdadan. Uyumana bak. Boyle duşundu ama nedense bir turlu kafasından sokup atamıyordu bu guzel kızı.

Nebahat ilk gün yorgunluktan ve koy hayatini yadırgamaktan öte düşünecek hali kalmamıştı. Yatağa girer girmez hemen uyumuştu. Bu gece ise gözüne uyku girmiyordu. Ekrem takılmıştı kafasına. Kası gözü düzgün ve oldukça efendi bir insan. Ah biraz boyu uzun olsaydı ne olurdu sanki. Nedense aklından bir turlu çıkaramıyordu Ekrem’i. Mesleği mesleğime uygun. Herkes tarafından sevilen bir insan. Boyu biraz kısa olmuşsa ne olmuş yani? Gökten yıldız mı toplayacaklardı. Ne olursa olsun. Eğer kendisinden bir evlilik önerisi gelirse, nazlanmadan evet diyecekti. Bu düşünceyle rahatladı. Gözlerine bir ağırlık çoktu. Uyudu.

Kiralamak için koyun iyi evlerinden birini buldular. Eşya için acele etmiyordu. Zira Ekrem bahçesindeki çiçekler ve sebzelerin bakimi için evine geldiğinde onu mutlaka yemeğe ali koyuyorlardı. Bu da biri birlerine iyice kaynaşmalarına neden oluyordu. Bahçeye koydukları masada yemek yiyeceklerdi. Anne mutfakta yemek hazırlıyordu. Nebahat,

Ekrem Bey evlenmeyi düşünmüyor musunuz diye sordu.

Duşundum. Hem de çok duşundum. Kısmetime hep koy kızları çıktı. Ben, bir meslektaşımla ancak mutlu ola bilirim diye düşündüğümden evliliği bir turlu gerçekleştiremedim. Burada kendimi ise verdim. İlçeye maaş almak için bile gitmez oldum. Maaşımı muhtara aldırtıyordum. Olmadı iste.

Nasıl bir es düşünüyorsun. Belki benim donem arkadaşlarından birini ayarlarız sana. Ekrem bu cümleyi nasıl söylediğine kendisi bile sasırdı.

Sizin gibi birini. Nebahat şaşırmadı. Onun davranışlarından bu sözleri duyacağını tahmin ediyordu. Sasırmış gibi yaparak,

Benim gibi biri mi?

Evet sizin gibi biri.

Doğrusu beni çok şaşırttınız. Beni beğendiğinizi hiç ummuyordum. Ekrem heyecandan boğulacak gibiydi.

Seni beğenmekten öte, senin için çıldırıyorum. Seni ilk gördüğümden beri uyku haram oldu bana. Elini Nebahat’in elinin üstüne koydu. Eğilip dudaklarını Nebahat’in ensesine koydu. Ensede gezen dudaklarını yana kaydırarak dudaklarını aradı. Nebahat karsı koymadı. Dudaklar biri birlerine kenetlendi. O sırada Nebahat’in annesi elinde yemek tepsisiyle evden çıktı. Olanları fark edince geriye dondu. Biraz bekledikten sonra içeriden seslendi.

Nebahat! Hadi gel de yemekleri al. Nebahat,

Bırak artık beni. Bak annem beni çağırıyor. Koşar adımlarla eve gitti. Yemek sonrası anne kahve yapmak için eve gittiğinde Ekrem,

Nebahat, kahvelerimizi içerken annene seninle evlenmek istediğimi söyleyip seni isteyeceğim. Baban olmadığına göre, nasılsa kararı annen verecek.

Acele etmiyor musun?

Neden acele etmiş olayım. Aylardan beri biri birimizi yeterince tanıdık.

Ekrem, aylar önce kiraladığım eve taşınmakta neden ağırdan aldığımı simdi anladın mı? Senin bu teklifi bana yapacağını umuyordum. Annemin itiraz edeceğini sanmıyorum. Nisan, düğün gibi göstermelik şeylerle uğraşmayalım. Köyde pikaplı bir kına gecesi yaparız. Nikâhtan sonra bir haftalığına memleketimize gideriz. İlçelerimiz zaten biri birine çok yakın. Ekrem,

Hadi bu anlaşmamızı kutlayalım diye dudaklarına uzandığında, Nebahat,

Ne yapıyorsun? Neredeyse annem gelecek. Suçüstü yakalanmayalım. O sırada anne evden çıktı. Tepsiyle getirdiği kahveleri masanın üstüne koydu. Kahveler yudumlanırken Ekrem,

Anneciğim sizden Allah’ın emri, peygamberimizin kavliyle kızınızı istiyorum. Lütfedin evlenmemize izin verin.

Ben ne diye bilirim oğlum. İkiniz de okumuş insanlarsınız. En iyi kararı kendiniz verirsiniz. Nebahat peki dedikten sonra bana onaylamak düşer.

Nebahat, sen ne diyorsun kızım?

Sen peki dersen, ben de peki derim anne. Yeni sözlüleri bas basa bırakmak cin

Ben mutfağa, bulaşıkları yıkamaya gidiyorum diye kalktı. Kalkıp fasulyelerin gölgelediği yere gittiler. Doyasıya öpüşerek, anlaşmalarını kutladılar. Ertesi gün ilçeye giderek nikah işlemlerini tamamladılar. Okuntu dağıtmak üzere de iki kasa fıstıklı ve güllü lokum aldılar. Köye döndükten sonra sabırsızlıkla nikah işlemlerinin askıdan inme suresinin dolmasını beklediler. Nikâha beş gün kala, Salih’in ve muhtarın kızları birlikte lokumları torbalamaya başladılar. Ertesi gün koy bekçisi okuntu torbalarını dağıtarak tüm koylüleri kına gecesine davet etti. Davetsiz kimse kalmamasına özen gösterdiler. Kına gecesi pikaplı olmasına rağmen çok neşeli geçti. Ayni gece nikâhları da kıyıldı. Ertesi gün anneleriyle birlikte ilçeye gittiler. Oradan da otobüsle önce gelinin köyüne, oradan da damadın köyüne gittiler. Annelerini köyde bırakarak, Marmaris’e hareket ettiler. Bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitmişti sanki.

Köye döndüklerinde ilk isleri, Nebahat’in kiraladığı evdeki eşyaları Ekrem’in bahçeli evine taşımak oldu. Mesai sonrası Nebahat ev isleri ile uğraşırken, Ekrem marangoza biçtirdiği morelye ve çıtalarla kameriye inşa etmeye başladı. Kameriye tamamlandıktan sonra etrafına sarmaşıklar dikti. Kameriyeye birde çatma kapı yaptı. İçine masa ve sandalyeler yerleştirdi. Gerçi yaz geçmek üzereydi ama, kıs ortasında yazdan kalma günler olurdu. O günler kameriyede oturup, dogma ile iç içe yemeklerini yerler ve çaylarını içerlerdi. Bazı aksamlar, bira içerlerdi. Kadehlerini kaldırıp, şerefe derlerdi. Kadehler bazen evlilik yıl donumu, bazen tanıştıkları günün veya ulusal bir bayramın kutlanması için kalkardı. Ekrem evliliklerinin ilk günlerindeki gibi şiirler okurdu. Şiirler kendi yazdığı veya Karacaoglan’dan, Yunus Emre’den, Dadaloglu’ndan, bazen de Esref’ten olurdu. Seni çok seviyorum diyerek yanına iyice sokulur, başkalarının duymasından korkar gibi,

Ah Nebahat, benim sevgili kariciğim, seni nasıl sevdiğimi anlatamam sana. Sana olan askımı kanıtlamak için gökyüzünde gördüğün su yıldızların tümünü yolarda kucağına doldura veririm. Nebahat gülerek,

Yıldızların tümünü toplayıp kucağıma yığmana gerek yok sevgilim. Ben senin , beni çok sevdiğini biliyorum. Bu kez de kadehler yolunmaktan kurtulan yıldızlar için kalkardı. Mutluluklarının omur boyu kesintisiz sürmesini dilerlerdi.

 

***

Zaman akıp gidiyordu. Ekrem bin bir emekle yetiştirdiği sebzeleri çocuklarının talan etmesine aldırmadan gülüyordu. Dayanamadı.

Çocuklar, o patlıcanları biberleri domatesleri boyle ezip kırarsanız, anneniz size nasıl yemek yapacak. Hadi yeter artık yaptığınız yaramazlıklar. Anneniz görürse çok kızar. Hadi bakayım yemeğimizi kameriyeye taşımak için annenize yârdim edin. Çocuklar babalarının yüzüne,

Baba bu da olur mu? Ne guzel oynuyoruz der gibi baktılar. Yinede itiraz etmediler. Koşar adımlarla eve gittiler. Birinin elinde su sürahisi ve bardaklar, diğerinin elinde ekmek selesi ve çatal kasıklar geri döndüler. Anne yemekleri getirdi. Masaya yerleştirdi. Yemekler nefisti. Nebahat,

Ekrem, şehir ebeliği için kursa çağrıldım. Yakında koy hayatini terk edip ilçeye taşınacağız. Bu çocuklar nasıl alışacaklar şehir hayatına. Vazgeçeyim desem olmaz. Bunlarin orta öğretime başlamaları yaklaştı. Eninde sonunda ilçeye taşınacağız.

Hanim dert etme o kadar. Bahçeli bir ev bulur satın alırız. Şehirde bahçeler küçük olsa da çocukları yine de oyalar. Pek sorun çıkacağını sanmıyorum. Ben de ilçeye atanmamı isteyeyim. Bir an önce ilçeye yerleşelim.

İyi olur be Ekrem.

Pazar günlerini ilçede ev aramakla geçiriyorlardı. Satılık ev çoktu ama bahçeli olanı yoktu. Sonunda hastaneye yakın küçük bir bahçesi olan bir ev buldular. Pazarlikta anlaşarak kaparo verdiler. Ertesi gün yine ilçeye giderek tapu işlemlerini tamamlayarak evin anahtarını aldılar. Mobilyacıdan iki divan alarak eve koydular. Cumartesi ve Pazar tatilinde gerekli tamir ve boya islerini Ekrem kendisi yapacaktı. Kireççiden aldıkları sönmemiş kireci bakkaldan aldıkları iki yağ tenekesi içinde söndürdüler. Son arabayla köye döndüler. Çocuklar evi beğenmemişlerdi. Biri annesinin, diğeri babasının boynuna sarılarak,

Ne olur bu köyden ayrılmayalım diye ağlayarak yalvardılar.
Tamam, çocuklar, ağlamanıza gerek yok. Biz köyümüze sık sık geliriz dediler.

Sık sık geleceğimize hiç gitmesek daha iyi olmaz mı?

Gitmek zorundayız. Şurada ne kaldı sizlerin ortaokula gitmenize. Ha bu gün, ha yarın nasıl olsa gideceğiz. Orada da yeni arkadaşlar edinirsiniz. Oraya ısındığınızda, buraya bir daha gelmek bile istemezsiniz. Gece yattıklarında, çocukların biri birine sarılıp ağladıklarını fark eden Nebahat ‘in içi burkulmuştu. Alışırlar diye geçirdi içinden.

***

Şehir hayatına çocuklar çabuk alışmışlardı. Oysa Ekrem bir turlu uyum sağlayamıyordu. Bu yüzden içkiye verdi kendini. Is saatinde bile kaçamak yapıp içiyordu. Kotu, çıkarcı arkadaşlar edinmişti kendisine. Çıkarcılar onu hastane kapısında bekliyorlar, çıkar çıkmaz koluna girip doğruca gazinoya gidiyorlardı. Ne evi, ne esi, ne de çocukları bir hiçti gözlerinde. Varsa içmek, yoksa içmek. İçkiye para yetiştiremediğinden sürekli borçlanıyordu. Alacaklıları evinin kapısına, hastanenin kapısına dayanıp hem kendisini, hem de esini küçük düşürüyordu. Ayrılmaya karar verdiler. Bir sure ayrı kaldılar. Es, dost araya girdiler. İçkiyi bırakma şartı ile barıştılar. İçkisiz günler uzun sürmedi. Daha da azıtmıştı. Ulu orta dine imana ve devlet büyüklerine küfür ediyordu. Yine ayrıldılar.

Ekrem’i çok seven bir arkadaşı onu hastane kapısında bekliyordu. Hastaneden çıkınca koluna girip,

Hadi b akalım bu gece beraber içeceğiz. Hem de doyasıya.

Hastır ulan oradan, sen ilmekten ne anlarsın?

Niye, benim ağzım yok mu?

Hadi gidelim bakalim. Yolda iki gençle karsılaştılar. Gençler,

Ekrem abi, bu gece de içecek miyiz?

İçmez olur muyuz be. Hadi bakalim hep beraber gidelim. Gazinoda masayı donattıktan sonra içmeye başladılar. Gece yarısına doğru arkadaşı hesap istedi. Gelen hesap yüz yirmi liraydı. Arkadaşı Cevat,

Hadi bakalim beyler, pamuk eller cebe deyince iki genç,

Bizim paramız yok dediler.

Paranız yoktu da niye geldiniz? Ekrem,

Bırak çocukları yahu, onlar benim konuklarım. Benim üstüme yazsın hesabi.

Hayır, kimseye hesap yazılmayacak, her kes payını ödeyecek. Gençler paralarının olmadığını yinelediler. Cevat,

Gelin ulan buraya deyip gençleri dışarı çıkardı. İkisine de ikişer tokat patlattıktan sonra,

Bir daha sizi Ekrem’in masasında görürsem kemiklerinizi kırarım. Hadi bakalim, def olup gidin. Gençler hızla uzaklaştılar. Döndüğünde Ekrem ayağa kalkmış kendisini bekliyordu.

Ne yaptın çocuklara?

Biraz okşadım.

Niye yaptın öyle, onlar benim arkadaşlarım?

Onlar senin arkadaşların değil, senin leş kargaların. Hesap ne oldu?

Yazdırdım.

Garson gelir misin buraya?

Buyurun efendim. O hesabi defterden silin. Kasaya yöneldi. Kasada oturan patrona,

Ekrem’in tüm borcunun hesabini çıkar bana .O yazdığınız yüz yirmi lirayı silin. Hesap çıkarıldı.

Sonucu bir fişe yazıp verin bana. Yazılı fişi aldıktan sonra yuz yirmi lirayı ödedi. Kalan hesabi ay basında benden alacaksınız. Bundan boyle buna tek kuruş bile veresiye vermeyeceksiniz. Verirseniz alamazsınız ve sonuca katlanmak zorunda kalırsınız.

Bas üstüne efendim. Beraber gazinodan çıktılar. Cevat,

Yeni taşındığınız ev nerede diye sordu.

Niye sordun?

Seni evine götüreceğim de ondan.

Ben eve gitmiyorum.

Niye?

Hanımla kuşuz. Aylardır ayrıyız.

Bakmakla yükümlü olduğun iki çocuğun olacak, sen kendi maaşın yetmediğinden, esinin de maaşına el koyup, içki alemlerine yatıracaksın. Sattığın evin parasına ne oldu? Onu da mı içkiye yatırdın? Normal mi senin bu yaptığın. Hadi bakalim senin eve gidiyoruz.

Gitmem.

Hayır gideceksin. Cevat Ekrem’i hızla sürüklemeye başladı. Ekrem fazla direnemedi. Ev yakındı. Kapı önüne geldiklerinde,

Ne olur eve girmeyelim. Yatmışlardır.

Sen çocuklarında yatacak hal mi biriktin. Baksana ışık yanıyor. Cevat kapının ziline bastı. Kapı hemen acildi. Esi çıktı kapıya. Hiçbir şey olmamış gibi içeriye buyur etti. İçeri girdiler. Esi hemen mutfağa gidip kahve hazırladı. Kahveleri verdikten sonra geçip karsılarına oturdu.

Vay be beyimiz bizim evin yolunu biliyor muydu? Yoksa kadeh arkadaşların boşadılar mi seni diye sordu. Cevat,

Nebahat hanim, beni iyi tanırsınız. Ben bu gece Ekrem’e iyi bir ders verdiğimi sanıyorum. Bedavacı arkadaşlarının dostluk maskelerini yüzlerinden ali verdim. Ekrem’in bu geceki içtiği son içkisi olacak. Bırak ta onunla ben konuşayım.

Ekrem, karina söyle iyice bir bak. Siz kaç sene çok mutlu bir hayat geçirdiniz? O mutlu yıllarınızda ara sıra eşinle birlikte içtiğiniz  hafif içkilerin dışında içki içiyor muydun. Eminim içmiyordun. Köyden buraya taşındıktan sonra ne değişti ki boyle içkiye sarıldın. Evine bağlılığın kalmadı. Seni evinden koparan içki arkadaşlarına git. Benim param kalmadı. Bu gece senden içelim de bakalim, seni içmeye götürecek birini bula bilecek misin. Maaşların gitti. Evinin parası gitti. Gırtlağına kadar borçlandın. Yavaş yavaş kredi muslukların kapanıyor. İnsanlara ne olur bana içki parası verin diye yalvaracak mısın? Kendine, karina acımıyorsun. Bari çocuklarına acı. Yarin seni saat beste hastaneden alacağım. Köylere gidip çayımızı kahvemizi koylülerle birlikte içeceğiz. Ta ki tamam ben artık içki içmeyeceğim. İçmemeye alıştım deyinceye kadar. Ne dersin bu önerime? Ekrem ağlıyordu. Basını kaldırıp esine,

Sizden ve çocuklarımdan özür diliyorum. Yemin ediyorum bir daha ağzıma içki koymayacağım. Cevat ayağa kalkıp ikisiyle de tokalaştıktan sonra,

Dileğim içki yüzünden bir daha yuvanız dağılmasın dedi ve gitmek üzer izin istedi. Ekrem karisinin yüzüne dikkatlice baktı. Gitmesi mi, kalması mı gerekiyor, karar veremiyordu. Karisi,

Sözünde duracaksan kal, gitme dedi. Cevat’i beraberce kapıya kadar uğurladılar.

Cevat dediği gibi her aksam hastane önünden Nevzat’ı alıp köylere oturdu. Ay basında aylığını aldığında beraberce gazinoya gidip kalan borcu ödediler. Gazinodan çıkıp yine bir köye gittiler. Bir aydan fazla surdu köye gitmeler. Ekrem içkinin adini bile anmıyordu. Cevat yıkılacak olan bir yuvayı kurtarmanın mutluluğunu yasıyordu. Koy donuşu bazı kez eve beraber gidiyorlardı. Amacı evdeki tutumunu öğrenmekti. Esi,

Çok sağ olun Cevat bey, sayenizde yuvamız yıkılmadı diyordu.

***

Cevat uzun bir geziye çıkmıştı. Ekrem, içkiye tekrar başlamak için sanki onun gitmesini bekliyordu. Eski arkadaşlarıyla içmeye başladı. İçki çıkısı gittikleri kahvehanelerde ulu orta dine, imana ve devlet büyüklerine küfür ediyordu. Uyaranlara da ağır hakaretler yağdırıyordu. Arkadaşları ulu orta küfür ediyor diye kahvehaneye gitmektense, ilçenin içinden gecen şehirlerarası yolda gezmeyi kararlaştırdılar. Ana kanalın üzerindeki köprüde ayrıldılar. Ekrem kanal üzerindeki toprak yoldan evine doğru ilerlerken, yoğun karanlığın içinden çıkan biri gelip önüne dikildi.

Sen kimsin ulan Allah’a, dine, imana küfür ediyorsun. Dayı mısın sen diye sorduğunda Ekrem,

Seninde Allah’ını, kitabini sözünü tamamlayamadı. Karşısındaki adam üzerine atılıp kafasını koltuğunun altına aldı. Eliyle tuttuğu çenesini hızla geriye doğru cevirdi. Boynundan kükürt diye bir ses çıktı. Adam Ekrem’in cansız bedenini sulama kanalın içine itti.

Cesedi sabah erken saatte tarım isçileri tarafından bulundu. Savcılığa bildirildi. Ustun koru bir soruşturmadan sonra, tahkikat dosyası faili meçhuller dosyalarının arasına kaldırıldı.

Özcan NEVRES

(Bugün 1, toplamda 51 kez ziyaret edildi.)