DELİ METİN

DELİ METİN

Sürekli oturduğum kahvehanede görürdüm onu. Şişmanca, tombul yanaklı, kırmızı yüzlü, otuz beş kırk yaşlarında biriydi. Arkadaşlarla blüm oynarken, oyunu seyretmek için yanıma oturdu. Çay içmeyi sevmediğimden, çayımı başka masalarda oturan tanıdıklarıma gönderirdim. Gelecek çayı savmak için tanıdık aramama gerek kalmamıştı. Gelen çaylardan birinin ona verilmesini işaret ettim. Teşekkür ederek çayı aldı. Bir süre sonra yanımızdan ayrıldı. Ertesi gece oturduğum masaya geldi.

Oturmamda bir sakınca var mı diye sordu.

Buyur otur, garsona bak arkadaşa ne içeçek diye seslendim.

Yok olmaz dedi. Bu gece çaylar benden olacak.

Sen benim üstüme geldin. Başka zaman da senden içeriz.

Peki öyle olsun diyerek garsondan çay istedi. Gelen çay içerken sordum?

Yabancı olduğunuzu biliyorum. Hayrola ne iş için burada bulunuyorsun.

Ben alıp satıcıyım. Alıp satmaktansa kendi ürettiğim sebzelerin daha karlı olacağını düşünerek, yirmi dönümlük bir tarla kiraladım. Sebze yetiştirmekten anlamadığım için, sebzecilikten anlayan birini aradım. Cins lakaplı biriyle tanıştırdılar beni. Tarlayı sürdürdüm, ızgara çektirdim. Aldığım tohumları fidan olarak yetiştirmesi için kendisine verdim. Bana,

Sen bana para ve telefonunun numarasını bırak. Lahanalar yetiştiğinde ben seni ararım. İstediği kadar para bıraktım ona. Aradan çok zaman geçti . Ne arayan var ne de soran. Bindim otobüse geldim. Hemen tarlaya gidip baktım. Ne göreyim? Orada bir lahana, burada bir lahana. Saysan yirmi tana çıkmaz. Anlayacağın dönüm başına bin lahana yerine sadece bir lahana. Gidip adamı buldum, utanmazın biri. Pişkin mi pişkin. Evire çevire dövsem adamı, başıma bela. Bizim ikiyüz milyonumuz uçtu gitti. Aht ettim, ben bu parayı bu memlekette kaybettim, bu memlekette yine kazanacağım.

Nasıl kazanacaksın bu parayı? Yine tarımla mı kazanacağını umuyorsun?

Ama tarımla, ama ticaretle ne yapıp yapıp kazanacağım.

Tarımı aklından çıkar. Ben kendi arazimden para kazanamıyorum. Sen hem icar parası ödeyeceksin, hem işçi çalıştıracaksın. Ekipmanın yok. Hele çalıştırdığın işçiler tarımda acemi olduğunu anlasınlar, çalışacaklarına dalga geçmeyi yeğlerler. Tarımda yaşadıklarımı anlatayım sana. Domatesleri çapalatıyorum. İşçilere arık başlarındaki ve sonlarındaki mısırları gösterdim. Bakın bunlar mısır, bunlarda topalak otu. Bu topalakları keseceksiniz. Mısırların da diplerini domatesler gibi çapalayacaksınız. Su motorunu çalıştırıp salatalıkları sulamaya başladım. Öğle sıcağında sulama iyi olmadığı için motoru durdurup işçilerin yanına gittim. Mısırlar kesilmiş, topalakların dipleri çapalanmış. Tepem attı. Bağırıp çağırdım ama, neyi değiştirir bağırıp çağırmak. Az sonra domateslerin çapalanması bitti. İşçiler öğle yemeğine ve dinlenmeye çekildiler. Öğleden sonra lahanaları çapalattım. Lahana kesildiğinde diğer bitkiler gibi hemen buruşmaz. Ertesi gün bahçeye gittiğimde ne göreyim? Her üç lahana fidanının ikisi kesilmiş. Bir daha o işçileri işe almamam neyi değiştirir. Ben almasam başkası alıyor. Üzüm kesme zamanında tek bir amele bulamazsın. Onlarda haklı. Hem doya doya üzüm yiyecek, hem de evine birkaç salkım götürecek. Niye gelsin benim bahçeme.

Deme yahu. Sebzecilik bukadar zor demek.

Zor tabi. Zorluğunun yanında garantisi de yok. Hale götürdüğün sebze satılmazsa, boşu boşuna hamaliye ve dökme ücreti ödersin. Eğer ticaretten anlıyorsan anladığın işi yap.

Sağol arkadaş, ilk defa beni aydınlatan sen oldun. Daha sonra oyun arkadaşları gelince oyuna başladık. İzin isteyerek gitti.

***

Bir gün gelip dert yandı. İş yok, ekmek param bile kalmadı diye. Karşılıksız para yardımı yapmak, ileride ters tepkilere neden olur gibi bir saplantım var.

Eriklere gübre attıracağım. Yarın atmaya gelir misin diye sordum.

Gübre nasıl atılır bilmiyorum ama, öğretirsen atarım her halde.

Oldukça basit, avuçlayıp avuçlayıp ağaç diplerine atacaksın.

Tamam ben sabah erkenden gelirim buraya.

Çok erken gelmene gerek yok, güneş yükselince gideriz. Otların yaprakları , erken saatlerde nemli olur. Nem kalktığında atılırsa, toprağa daha iyi iner.

O zaman akşama geç döneriz.

O iş benim için iki saatlik. O halde beni neden çağırıyorsun deme sakın. Ben ameliyatlıyım. On kilodan fazla kaldırmam yasak.

İş yarım yöğmiyelik mi?

Hayır tam yöğmiyelik. Bahçelerde iş bitmez. Ben sana yöğmiyeni de peşin vereyim dedim ve yöğmiyesini hemen ödedim. Ertesi gün kuşluk vakti bahçeye gittik. Bir yere yığılmış olan gübre çuvallarını uygun gördüğüm yerlere dağıttırdım. Kovanın birine az miktarda gübre koydurdum. Avuçlayarak ağaç diplerine serptim. İki çuval gübreyi attıktan sonra ahlayıp oflamaya başladı. Öf be ne zor işmiş bu diye. İş zor değil sen işin acemisisin dediğimde küplere bindi.

Yahu bu işin de tekniği mi olur? Senin gösterdiğin gibi atıyorum işte.

Sen gübre atacağın alanı çok geniş tutuyorsun. Boşalan kovayı doldurmak için geri dönüyorsun. Dolu kovayı bıraktığın yerden başlamak için taşıyorsun. Atacağın alanı kovadaki gübreye uygun ayarlarsan, gübre çuvalının yanına geldiğinde kova boşalır. Böylece gereksiz gidip gelmeler ortadan kalkar dediğimde pek aklı yatmadı dediklerime. Yinede uygulamayı denedi. Kalan altı çuval önceki iki çuvaldan tez bitti. Benim iki saatte bitireceğim işi o ancak beş saatte bitirebildi. Yeter artık diyerek arabama binip geri döndük.

Onun parasız kaldığını, çevresine çay söylemekte isteksiz olduğunda hemen anlardım. Yine parasız bir günündeydi. Yanıma çağırdım. Yarın işin var mı diye sordum.

Yok be iş nerede.

Domates çapası yapabilir misin ?

Hiç yapmadım ama, öğretirsen yaparım.

Benim bahçede domatesler çapalanacak. Üç kadın bir yöğmiyede bitirir. Sana çapa işini götürü vereceğim. İşi iyi becerirsen sana dört kadın yöğmiyesi vereceğim.

Tamam patron, sen nasıl istersen öyle olsun. Ertesi gün erkenden bahçeye gittik. Çapalama işinin nasıl yapıldığını gösterdim. Domateslerin köklerine çok yakın olan otları elle alacaksın diye tembihledim. İşi bir an önce bitirmek için var gücüyle çalışmaya başladı. Bende küçük bir çapayla çiçek bahçesindeki çiçekleri çapalamaya koyuldum. Ameliyat sonrası çabuk yoruluyordum. Kendimi fazla zorlamak istemiyordum. Çardak altına gidip oturdum. Bir ara çapalanan yerlere baktım. Yer yer yeşil otlar görünüyordu. Yanına gittim. Geride kalan otları gösterdim.

Ne olur birkaç ot olursa diye terslendi. Bu kez de ben terslendim ona, otların zararı yoksa çapalamasak ta olur dedim. Küplere bindi. Hemen kalkıp gitmek istedi. Bırakmadım.

Gel sana yapabileceğin bir iş vereyim dedim.

Eksik olsun senin vereceğin iş, hadi gidelim.

Bak yol orada. Ben buraya çalışmaya geldim. Bu çiçek bahçesinin işini bitirmeden bir yere gitmem.

Ne yani akşama kadar burada seni mi bekliyeceğim.

İstersen bekleme. Görünen köy klavuz istemez. Bak karşıya gideceğin yer görünüyor. Korkma yolda kaybolmazsın. Beş kilometrelik yolu gözü kesmedi.

Ne iş yapacağım ben diye sordu.

Dama gir ve küreklerden geniş olanını al dedim. Girip küreği aldı. Bahçenin kuzey sınırına gittik.

Elindeki kürekle iki arteziyen arasına arık açacaksın. Asmaların dibine tam yaklaşmayacaksın. Ortalama yirmi santim ara bırakacaksın

Tamam dedi ve işe koyuldu. Çalışmasını izliyorum. Oldukça isteksiz çalışıyor. Öğlen paydosunda çardağın altına oturduk. Helva, peynir ve domatesten oluşan azığımızı yedik. İki litrelik termustan bol bol çay içtik. Ovaya çaysız gelmediğimi bilen iki komşu da çay içmeye geldiler. Ben komşularla sohbet ederken o kalktı ve

Ben çalışmaya  gidiyorum diyerek uzaklaştı. Komşularım sordular

Nereden buldun bu hımbılı. İşi gücü oturmak.

Sormayın be arkadaşlar, bu garibanı bizim buradan biri çok kötü kazıklamış, çok parasızlık çekiyor. Ona yardım etmek istiyorum ama, onda anlayacak kafa yok. Şu bahçe çapasını br öğrense hiç boş kalmaz. Gel gör ki Temel Reis gibi adam. Hep onun dediği dedik. Öğrenmek kim o kim.

Koyver yakasını yahu, allahın acımadığına sen mi acıyacaksın dediler. Paydos saati yaklaştığında yanına gittim.

Nasıl oluyor mu diye sordu.

Eh fena olmamış, bir yöğmiyelik bir işti bu, şimdi iki yöğmiyelik oldu dediğimde yine küplere bindi.

Bir daha senin işine gelirsem şu bıyıklarımı dibinden yolarım. Siz patron değilmisiniz? Adama kaşıkla verir sapıyla gözünü çıkarırsınız.

Tamam zırlama dedim. Ben de karar verdim, bir daha bahçelerimde erkek amele çalıştırmamaya. Bu yüzden ne benim sana işim düşer, ne de sen gelirsin işime. Arabadan inerken yöğmiyesini verdim.

***

Yine parasızlığı yüzünden okunuyordu. Benden iş istemeye yüzü yok. Yanıma çağırdım. Çay söyledim. Çayını içerken sordum?

Ne işler yapıyorsun ?

Ne işi yahu. Memlekette iş mi var?

Erik bahçesinde, iki metre uzunluğunda, bir metre genişliğinde ve iki metre derinliğinde bir çukur açılacak. Açabilir misin diye sordum.

Kazma kürek olduktan sonra niye açamayayım ki?

O halde yarın sabah buraya gel, ben seni bahçeye götüreyim. İşinin ehli için iş yarım günlük. Onun bir günde bitirebileceğinden kuşkuluyum. Ertesi gün, bahçeye giderken yanına yiyecek almadığını fark ettim. Bir bakkal dükkanının önünde durarak ekmek helva ve peynir aldım. Damdan kazma ve küreği çıkardım. Çalışmaya başlayınca, başka işlerim nedeniyle geri döndüm. Öğleden sonra yanına gittiğimde, çukur daha bir metre bile kazılmamıştı. Paydos saatinde geri döndük.

Yarın devam edecek miyiz diye sordu.

Yarın benim başka işlerim var, başka bir gün devam ederiz dedim.

İyi öyleyse, senin erik bahçesinin batısındaki tarlada da aynı şekilde bir çukur açılacakmış, iki yüz liraya anlaştım. Yarın onu kazmaya başlarım. Kendiliğinden ayağına gelen iş onu çok sevindirmişti.

***

Kardeşim onu bostan bekçisi olarak tuttu. Sabah bostan tarlasına gittiğinde, bostanın bir kısmına su bastığını gördü. Metin’e

Metin bu suyun bostana girmesini niye engellemedin. Kapak anahtarını vermiştim sana. Gidip kapağı niye kapatmadın dediğinde verdiği yanıt kimi olsa çıldırtırdı.

Bana ne yahu, ben bostan bekçisiyim. Su bekçisi değilim. Ona boşuna deli lakabı takılmamıştı. Bu tutumu nedeniyle kendisine kimsenin iş vermeyeceğini aklının kenarından bile geçirmiyordu.Onun kafasında tek bir düşünce vardı. O da

Ben bu memlekete milyoner geldim, milyarder gideceğim. Peki ama nasıl? Karnını dahi doyuracak bir iş bulamazken, bulduğu işi de başaramazken milyarder olmayı nasıl başaracaktı. Lafla peynir gemisi yüzer miydi? Birkaç kez belki taşın sert olduğunu anlamıştır düşüncesiyle ona iş verdim. İş bitmeden kavga dövüş ayrıldık.

Kahvehanede otururken tepeme dikildi.

Patron kestane vereyim sana. Bir torba beş yüz lira. Gırgır geçtiğini sanmıştım. Elindeki naylon torbaya göz attım. Gerçekten torbada kestane vardı.

Ocağa bırak giderken alırım dedim. Yanıma geldiğinde bedeli olan beş yüz lirayı verdim. Söylediğim çayı içerken, tüm kahvehanede duyulacak şekilde,

Gördün mü patron, ben artık tüccar oldum.

İzmir halinden mi aldın diye sordum

Yok dedi Zonguldak civarından satın alıp geldim. Yüz liradan aldım, iki yüz liradan satıyorum.

Hayırlı olsun, sakın elindeki paralarla yine lahana dikmeye kalkışma.

Yok yahu, adım Deli Metin ama o kadar da deli değilim. Kestane işi bitince, yine aynı bölgeden getirdiği peynir ve tereyağlarını pazarladı. Pazar yerinde kiraladığı bir dükkanı hem iş yeri, hem de yatacak yer olarak kullanıyordu.

Bir gün yine yanıma geldi.

Patron ben hastayım. Öyle zannediyorum bende yüksek şeker var.

Hadi hastaneye gidelim. Bakalım doktor ne diyecek. Beraberce hastaneye gittik. Başhekim yardımcısının odasına girdik. Birbirleriyle tanıştırdım ve Metin’in sorununu anlattım. Tıbbi bir şeyler söyledi.

Yarın aç karınla gelsin, gerekli tahlilleri yaptıralım dedi.

Bu arkadaş gariban, tahlil bedeli çok yüksekse, ödeyemez.

Gelsin ben ona yüzde elli indirim yaptırırım dedi. Teşekkür ederek ayrıldık. Dışarı çıktığımızda

Benim babam da şekerden öldü. Tahlil yaptırdı da ne oldu? Ölmedi mi. Tahlilden sonra bir sürü perhiz vereceklerini biliyorum. Aç ölmektense tok ölmeyi yeğlerim.

Metin deli olma. Parayı da düşünme. Gerekirse ben sana destek olurum.

Yok abi ben tahlile gitmeyeceğim. İnan bana iki ekmek, yanında yarım kilo helva, koca bir topan peynir yiyorum, yine de doymuyorum.

Birden kesme. Yavaş yavaş azaltırsan, daha az yemeye alışırsın.

Yok, yok ben yapamam onu diyerek yanımdan ayrıldı.

***

İstanbul dönüşü her zaman çıktığım kahvehaneye çıktım. O saatte Deli Metin’in orada olması gerekirdi. Masadaki arkadaşlarıma sordum.

Deli Metin yok ya, darılttınız mı yoksa. Biri,

Hem de ne darılma. Bir daha buraya gelemez.

Hayrola yahu, ne bu büyük dargınlık böyle.

Haberin mi yok, yoksa bizimle dalga mı geçiyorsun.

İstanbul’dan bu akşam geldim. Niye sizinle dalga geçeyim?

Metin pazaryerindeki dükkan ınında helva, peynir ve ekmekle sabah kahvaltısı yaparken birden fenalaşıp yere düşmüş ve düştüğü yerde can vermiş. Doktor, ölümüne yüksek tansiyonunun neden olduğunu söylemiş. Daha sonra kardeşi gelip, cenazesini Zonguldak’a götürmüş. Ölümü hiç şaşırtmadı beni. O motorlu araçların arkasındaki sloganın az değişiğini seçmişti kendine. Motorlu taşıtların arkasında, hızlı yaşa genç öl diye yazılı bir slogan vardır genelde. O ise çok  yiyip genç ölmeyi yeğlemişti. 2000-03-12

Tel ve Fax : 02328123173                                                               Özcan NEVRES

FOÇA

 

 

 

(Bugün 1, toplamda 304 kez ziyaret edildi.)