KORKU DOLU GECELER

KORKU DOLU GECELER

Yaz aylarında göçtüğümüz bağ evinde çocukluğumuzun en güzel günleri geçerdi.Geceleri ise sivri sinekler yüzünden kabusa dönerdi. Sinekler yüzünden gece yarısı olmadan yatağa girerdik. Evin kerpiç ve damının çamur sıvalı olması bile sıcağın evin içerisine sinmesine engel olmuyordu. Hele cibinliğin içindeki sıcak dayanılacak gibi değildi. Bazen sıcağa dayanamayıp serinlemek için kolumu ve ya bacağımı dışarı çıkarırdım. Anında sivrisinek saldırılarına hedef olduklarından hemen içeriye çekmek zorunda kalırdım. Çoğu kez sıcak yüzünden uykumuz kaçardı. İstemesek te dışarıdaki yaban hayvanlarının çıkardıkları korkunç sesleri dinlemek zorunda kalıyorduk. Canavarların çıkardıkları pavvvv sesleri yüzünden korkuyla yatağa büzülürdüm. Sesler iyiden iyiye evimizin yakınından gelmeye başlamıştı.Kır hayatının en korkulan yabanı olan canavarlarına ait olan bu sesler babamı da harekete geçirmişti. Babam anneme,

İster misin bu hayvanlar bizim kısrağa saldırsın? Annem,

Yok canım, evin ışığı var, ışıktan korkarlar, eve yaklaşmazlar dedi.

Ben yine de dışarı çıkıp bakayım.

Bu karanlıkta çıkıp ta ne yapacaksın? Allah korusun saldırıverirler sana.

Silahım var ya.

Olsun, bir tek silahla onca canavarla baş edebilir misin? Cibinliği aralayıp silahın asılı olduğu duvara baktım. Çift namlulu av tüfeği, tüm dünyaya meydan okuyan bir ejderha gibi gözüme göründü. İçimden şimdi babam o silahı asılı olduğu yerden alacak ve art arda kurşun yağdıracak ve atımızı tehdit eden canavarların tümünü vurup öldürecek diye içimden geçirdim. Babam yataktan bile çıkmamıştı. Oysa o benim gözümde büyük bir kahramandı. Arkadaşlarımla kavga ettiğimde, onları babama söylerim diye tehdit ederdim. Zira babamın, arkadaşlarımın tümünün babalarını dövebileceği kanısındaydım. Babamın yataktan çıkıp canavarlara ateş açmaması beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Avlu yakınında bağlı olan atımız kişnemeye ve tepinmeye başladığında babam hareketlendi. Yataktan çıkıp duvara asılı olan çift kırma tüfeği alıp iki gözüne de fişek sürdü. Camsız pencerenin tahta kapağını açıp namluyu dışarı çıkarıp iki gözü birden ateşledi. Patlamalar gecenin sessizliğinde korkunç bir uğultuya neden oldu. Yankılanması uzun sürdü. Silah sesinin korkunç gürültüsünün ardından asmalar arasından kaçan yaban hayvanlarının çıkardıkları hışırtılar kısa bir süre sonra tamamen kesildi. Babam dışarı çıkıp atımızın o denli neden huysuzlaştığına bakmak istediğinde annem yine karşı çıktı.

Aklın yok mu senin? Bu karanlıkta dışarıda ne görebilirsin? Babam tahta kapağı kapatarak idare lambasını kıstıktan sonra yatağa girdi. Az sonra yine canavar sesleri gelmeye başladı. Atımız durmadan kişniyor ve tepiniyordu. Babam yine kalktı. Gemici fenerini asılı olduğu yerden alarak yaktı. Tahta kapağı açarak, kapağın üst tarafındaki çiviye astı. Fener ışığında etrafta ne olup bittiğini görmeye çalıştı. Feneri yanık olarak asılı olduğu yerde bıraktıktan sonra tahta kapağı kapatarak yine yatağına yattı. Sabaha kadar elimde silah, canavarlara savaş açmış bir kahraman olarak hayaller kurdum. Ah bir büyüsem, o silahı kullanabilecek kadar güçlensem, babam gibi korkudan yatağa siner miydim? Dışarı çıkıp o canavarların tümünü öldürürdüm. O hayal dünyasında yaşarken uyuya kalmışım.

Gürültüyle uyandığımda kuşluk vakti olmuştu. Hemen dışarı çıktım. Komşular bizim evin yakınında, atımızın bağlı olduğu yerde toplanmışlardı. Hemen yanlarına gittim. Aralarından sıyrılıp ön tarafa geçtim. Kısrağımızın tayının arka kalçası kanlar içindeydi. Babama,

Tayımıza ne oldu böyle diye sordum.

Canavar saldırıp kalçasını yemiş dedi. Komşularımızdan biri,

Bu tayın yarası iyi olmaz. Havalar sıcak. Yara mutlaka kurtlanır ve hayvan çok büyük acılar çekerek ölür. En iyisi onu vurup öldürmek dedi. Babam tayın annesini bağlı olduğu yerden çözüp, az ileriye götürüp kanal üzerine çaktığı bir kazığa bağlayarak geri döndü. Anneme pencereden seslendi.

Bana çifte ile fişekliği ver dedi. Annem hemen silah ile fişekliği pencereden uzattı. Babam  fişeklikten domuz avı için özel hazırlanmış bir fişeği alarak namluya sürdü. Komşulara,

Biraz açılın diyerek namluyu tayın başına çevirip nişan aldı. Tetiği çekti. Gümmmm sesinin ardından tay yere yıkıldı. Biraz debelendikten sonra can verdi. Kısrağı bağladığı yerden çözüp getirdi. Hamutu boynuna geçirip falakayı taktı. Tayın iki arka ayağını urganla bağladıktan sonra, urganın öbür ucunu da falakanın çekme halkasına bağladı. Kısrağı yularından çekerek atla beraber yürüdüler. Ben de komşular ile birlikte sürüklenerek götürülen tayın peşinden yürümeye başladım. Tayın sürüklenirken çıkardığı toza kimsenin aldırdığı yoktu. Bir hayli uzaktaki işlenmeyen bir arazinin içerisine girdikten sonra babamın durması üzerine hepimiz durduk. Babam tayın ayaklarına bağlı urganı çözdükten sonra toplayıp düğümledi Falaka ile birlikte hamut demirlerinden birine astı. Hep beraber geri döndük.

Ölüm nasıl bir şeydi? Öldükten sonra neler oluyordu? O gece ölümü düşünmekten uyuyamadım. Sabah her zamanki gibi erkenden kalktık. Kahvaltı sırasında bile babamın tek kurşun ile öldürdüğü tayımız aklımdan çıkmadı. Babama,

Bizim tay ne oldu acaba diye sordum. Babam,

Ne olacak dedi. Sabaha kadar canavarlar, çakallar, ve sırtlanlar kemiklerini dahi sıyırarak hiç et bırakmamışlardır. Gidip baksan kemiklerinden başka bir şey göremezsin. Kahvaltıdan sonra tayımızı bıraktığımız yere gitmek için kendime komşu çocuklardan arkadaş aradım. Kargıdan atlarımızla tayımızın ölüsünün bırakıldığı yere kadar koşarak yarışmaya karar verdik. Önemli olan yarışı kazanmam değildi. Amaç tayın bulunduğu yere varmaktı. Yarışın tadını çıkararak kan ter içinde tayın ölüsünün bulunduğu yere ulaştık. Tayın yerinde sadece kemikleri vardı. Yaban hayvanları, kemiklerin üzerindeki etleri tamamen sıyırmışlardı. Birkaç köpek bir parça et bulurum umuduyla kemikleri dişliyorlardı. Bizi görünce kaçtılar. Gördüklerim beni şok etmişti. Demek ki insanlar ölülerini yabani hayvanlar ve köpekler yemesinler diye gömüyorlardı. Peki insanlar o gömüldükleri çukurlarda sonsuza dek mi kalıyorlardı? Akşam yemekte babama,

Baba, insanlar ölünce neden gömülüyorlar diye sordum?

Hayvanlar yemesinler ve kokuları insanları rahatsız etmesin diye yanıtladı.

İnsanlar ölünce neden kokarlar?

Çürüdükleri için tabi. Aklım iyiden iyiye karışmıştı.

Peki insanlar ölünce neden çürürler?

Oğlum sen benim iştahımı kaçırmak için mi sofra başında bunları soruyorsun? Nereden bileyim neden çürüdüklerini? Çürüdükleri için çürüyorlardır elbette. Yeter artık, kapat bu muhabbeti.

O gece kendimi hep bir mezar içinde gördüm. Kokum mezarımdan dışarı çıkıyordu. Kokumu duymamak için gelip geçenler burunlarını tıkıyorlardı. Nice geceler korkuyla çığlıklarla uykudan uyandım. Kurşuna dizilen taylar, atlar ve çukurlara gömülen insanlar görüyordum. Atlara yönelik silah namluları bana döndüğünde, korkuyla çığlıklar atarak uyanıyordum. Beni cin çarptı diye nice hocalara okuttular. Korkularım bağ evinden kışlık evimize dönene kadar aralıksız sürdü. Zamanla tayımızın kurşunlanarak öldürülmesini unutarak, tekrar eski sağlığıma kavuştum.

Özcan NEVRES

KORELİ MEHMET

Koreli Mehmet

 

Kore’ye gönderildiğinde, savaşın acımasızlığını düşünmemişti. Kısa bir uyum eğitiminden sonra cepheye sürüldüklerinde savaşın acı gerçeğiyle yüz yüze geldiler. Savaşın acı kuralı yaşamak için öldürmekten ibaretti. Kendisine düşman diye bellettikleri Kuzey Koreliler ile Çinlilere karşı neden savaştığını bilmeden sipere yattı. Karşılıklı ateş sırasında başının üzerinden vınlayarak geçen kurşunlardan çok korkmuştu. Siperinden çıkıp saldırıya geçen düşmanına şarjöründeki tüm kurşunları boşalttı. Korkuyla kapattığı gözlerini açtığında düşmanının cansız bedeninin yerde yattığını gördüğünde o ana kadar yaşadığı tüm korkular yüreğinden siliniverdi. Artık gözünü kırpmadan düşmanına kurşun yağdırıyordu. Kurşununa hedef olan düşmanının yere yıkılışından korkunç bir zevk alır olmuştu. Uykusunda bile savaşa devam ediyordu.

Kunuri’de kamp kurup mevzileri hazırlarken subaylar büyük bir telaş içindeydiler. Kamp için uygun bir yer olmadığına sanki ağız birliği yapmışlardı. Subaylar çok tedirgindiler. Bu nedenle yatıp uyumaktansa nöbet yerlerini gezip nöbetçileri uyarmayı yeğlediler. “Aman çocuklar, çok dikkatli olun. Su uyur düşman uyumaz. Her şüpheli hareketi çok dikkatli izleyin. Kuşkulandığınız her şeyi üstlerinize hemen bildirin” diyorlardı.

Gece çok sakin geçti. Mehmet komutanlarının neden bu denli kuşkulu olduklarına bir türlü akıl erdiremiyordu. İçini korkunç bir kan dökme arzusu kapladı. Neredeyse nöbet yerini terk ederek öldürebileceği bir düşman aramaya çıkacaktı. Sabahın kızıl karanlığı başladığında korkunç bir gürültüyle irkildi. Komutanlar çadırlarından fırlamışlar durmadan “silah başına, tam siper diye haykırıyorlardı. Düşman tarafından sarıldıklarını anladıklarında iş işten geçmişti. Mehmet ağır makinalısının başına geçip tetiği asıldı. Bir taraftan da mermicisine mermi sür diye bağırıyordu. Makinalısı ölüm kusuyordu ama, ölenlerin yerine geçenlerin ardı arkası kesilmiyordu. Düşmanla kucak kucağa gelmişlerdi. Makinalısının ateşleme mekaniğini söküp koynuna soktuktan sonra, yanı başındaki silahını alıp süngü taktı. Süngüsünü ilk karşılaştığı düşmanın karnına var gücüyle salladı. Büküp geri çekti. Süngüsüyle üzerine gelen düşmanı fark edince yana çekilip hamlesini boşa çıkardı. Sendeleyen düşmanının kafasına dipçiği indirdi. Süngüsü aralıksız  düşman bedenlerine girip çıkıyordu. Aldığı yaralara aldırmıyordu. Kurtuluş için daha çok, daha çok düşmanı öldürmesinin gerektiğini biliyordu. Komutanlar çemberi yarmak için emir üzerine emir yağdırıyorlardı. Komutanların gösterdikleri yöne doğru dövüşe dövüşe çekiliyorlardı. Yarma hareketi ağır zayiata rağmen başarılı olmuştu. Gerilerde hazırlanan siperlere hızla ilerlerken bacağına saplanan bir mermiyle yere yıkıldı. Dört asker kollarından bacaklarından tutarak hızla siperlere taşıdılar.

Ayağından ve vücudunun her yanından akan kanlardan tüm bedeni kana bulanmıştı. Daha fazla dayanamadı, bayıldı. Hemen cephe gerisindeki hastaneye kaldırıldı. Gözlerini açtığında yanı başında yatana nerede olduklarını sordu. Yanındaki,

Hastanedeyiz dedi.

Ne yani ben ölmedim mi?

Allah koruda. Sapa sağlamsın maşallah. Yaşadığına inanamıyordu. Doktor ve hemşireler yaraların temizleyip yeniden sardıklarında ayağının çok kötü durumda olduğunu fark etti. Her geçen gün yaraları iyiye doğru giderken ayağındaki şişlik inmiyordu. Şişlik giderek daha da artıyordu.

Kendisi okuma yazma bilmiyordu. Bu nedenle annesine gönderilmek üzere koğuş arkadaşına bir mektup yazdırdı. Mektubunda sevgili anneciğim ben artık şehit oldum diyordu. Cahilliği yüzünden şehitlikle gazilik arasındaki farkı algılayamamıştı.

***

Annesi mektubu aldığında sevincinden uçacaktı. Mektubu alıp doğruca bakkala gitti.

 

 

Ramazan efendi, oğlumdan mektup geldi, okuyuverir misin? Dedi. Bakkal Ramazan mektup zarfını bıçağın ucuyla açtıktan sonra kağıdı açıp okumaya başladı. Anneciğim ben şehit oldum cümlesini okuduğunda oğlu gibi cahil olan anne oğlum, oğlum benim şehit olmuş diyerek deli gibi sokağa fırladı. Komşular koşuştular. Evlat acısıyla bayılan kadını komşu evine taşıdılar. Kadını güçlükle ayılttılar. Komşuları,

Kendine gel komşu. Takdiri ilahi bu elden ne gelir. Ölenle ölünmez ki dediler. Dediler ama, onlarda şehit olan aslan gibi komşu oğluna sel gibi göz yaşı akıtıyorlardı.

Akşam çocukları eve geldiğinde durumu anlattı. Birbirlerine sarılarak uzun uzun ağladılar. Çocukların hiç birinin aklına bakkalda kalan mektubu alıp okumak gelmemişti. Ertesi günü gerekli malzemeleri alıp koca bir kazan helva yapıp komşulara dağıttılar. Gecesi de ruhuna mevlit okuttular.

Ağabeyinin içine bir kurt düşmüştü. Eğer kardeşi gerçekten şehit olduysa künyesinin askerlik şubesine gelmesi gerekirdi. Askerlik şubesine gidip şube reisine kardeşinin künyesinin gelip gelmediğini sordu. Şube reisi,

Künyesi bize gelmedi. Eğer gerçekten şehit olsaydı, künyesi mektuptan önce gelirdi. Bu işte bir yanlışlık var. Ben araştırıp sonucu size bildiririm dedi. Ağabeyin yanan yüreğine su serpilmişti. İçinde bir ses kardeşin yaşıyor diyordu.

On gün sonra askerlik şubesinden gelen haberle sevinçten uçacaklardı sanki. Anne komşularını kapı kapı gezip oğlunun yaşadığını muştuluyordu. Yaşlı kadının komşularını arayıp oğlunun  ölmediğini bildirdiğini gördüğünde veresiye defterinin arasına soktuğu mektubu çıkarıp tekrar okudu.

Hay Allah,  oğlu mektubunda anne ben şehit oldum diye yazıyordu. Peki şehit olduysa bu mektubu nasıl yazdı? Yoksa gazi oldum diye yazacağına, yanlışlıkla şehit oldum diye mi yazmış. Ne iştir bu anlayamadım. Mektubu bir daha okuduktan sonra dükkandan çıkıp yaşlı kadının sokağa çıkmasını bekledi. Çıktığında,

Gel teyze gel. Yahu biz saf mıyız? Yoksa aptal mıyız? Mektubunda ben şehit oldum diye yazıyor. Ölmüş insan nasıl mektup yazar? Anlaşılan gazi oldum diye yazacağına yanlışlıkla şehit oldum diye yazmış. Kadın mektubu bakkalın elinden aldığı gibi yeniden sevinçle komşularına haberi muştulamaya gitti. Yüreğine su serpilmişti. Öyle ya. Şehit olan mektup yazamazdı. Demek ki askerlik şubesinin reisi doğru söylüyordu. Oğlunun yaşadığı konusunda artık hiç ikirciği kalmamıştı.

***

Mehmet’in ayağındaki şişlik daha da artmış, diz kapağının altı ayak bileğine kadar mosmor olmuştu. Doktorların tanısı kangrendi ve ayağın diz kapağı altından kesilmesi gerektiğine karar verdiler. Mehmet ertesi gün ameliyata alınacaktı. Gece Mehmet’in üzerine kabus gibi çöktü. Sabah ameliyata alınıp ayağının kesileceğini düşündükçe kahroluyordu. Tek bacakla yaşanır mıydı? Tek bacakla yaşamaktansa ölmek daha iyidir diyerek ağır ağır yatağın ucuna doğru hareketlendi. Dirseklerine dayanarak bacağı karyolanın demirine denk gelinceye kadar kaydı. Şiş ayağını kaldırıp karyola demirine hızla indirdi. Bacağını demire her vuruşunda bacağından parça parça irinler kopup etrafa saçılıyordu. Vurdu, vurdu. Çektiği acıya dayanamayarak bayıldı. Koğuş arkadaşlarının doktor yetiş! Feryatlarını duymadı. Doktorlar hemen gelip bacaktaki yarayım incelediler. Hemşireler ve hasta bakıcılar bacaktan dağılan irinleri temizlemek için yaralı başka bir karyolaya taşıdılar.

Bacakta aklın almayacağı bir mucize gerçekleşmişti. Bacak kesilmeyi gerektirmeyecek kadar temizlenmişti. Kalan irinler dikkatle temizlendikten sonra ilaçlanıp sarıldı. Kendine geldiğinde baş ucunda bekleyen doktora,

Bacağımı kestiniz mi? diye sordu.

Hayır kesmedik. Bu bir mucize. Bunu nasıl başardın? Artık ayağının kesilmesine gerek kalmadı. İyileşeceksin ve ayağının üzerine basacaksın. Geçmiş olsun.

***

Değiştirme birliğini getiren gemiler, Kunuri kuşatmasından sağ kalanları alıp geri döndü. Mehmet’in ayağındaki yaraların kapanması iki yıldan fazla sürdü. Tamamen iyileştikten sonra iş başı yaptı. İşi de amelelik, tarım işçiliği.

İş dönüşü yolu çingene mahallesinden geçiyordu. Çingeneler birbirlerine girmişler saç saça, baş başa kavga ediyorlardı. Bir ağaca yaslanıp kavgayı seyretmeye başladı. Bu kavga kendisini bir hayal alemine sürüklemişti. Kunuri’deki yaşadıkları bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünde akıyordu. Birinin dürtmesiyle hayal aleminden sıyrıldı. Dürten kim diye baktı. Karşısında bir polis vardı. Polis,

Hadi bakalım karakola dedi.

Neden?

Nedeni medeni yok. Hadi yürü.

Suçum ne ki karakola götüreceksin beni?

Hadi ulan konuşma yürü. Hem kavgaya karışırsınız, hem de suçum ne diye sorarsınız. İtile kakıla karakola götürüldü. Karakol nezaretinde kavgaya neden karıştın diye feci şekilde dövüldü. Kavgaya karışmadığını, sadece seyrederken Kore’deki günlerini anımsadığını ve o nedenle dalıp gittiğini, kavganın bittiğinden bile haberi olmadığını söylediyse de inandıramadı. Serbest bırakıldığında perişan haldeydi. Bir Kore gazisi olarak, hiçbir suçu olmadığı halde kıyasıya dövülmesini içine sindiremiyordu. Bakkaldan orta kalınlıkta bir urgan alarak evine gitti. Annesine,

Hadi anne sen ablama git. Ben evde yalnız kalmak istiyorum dedi. Annesi oğlunun bu isteğine bir anlam vermedi ama, oğlunun isteği yerine gelsin diye kızına gitti. Bir süre sonra eve döndü. Oğlunun tavana bağlı bir ipin ucunda asılı olduğunu gördüğünde çılgına döndü. Mutfaktan aldığı bıçakla ipi kesti. Kesilen ipten kurtulan cesedi taşıyamadı. Cesetle beraber beton zemine düştü. Oğlunun soğumaya başlayan cesedine sımsıkı sarıldı. Ağladı, ağladı

Özcan Nevres   15 Aralık 2002

 

KOMŞUMUZ MUHARREM DAYI

KOMŞUMUZ MUHARREM DAYI

 

 

Savaş nedeniyle yokluğun ve kıtlığın en yoğun olduğu yıllardı. Tarım Bakanının yaş kesenin başını keserim diye bir genelgesi yayımlanmıştı. Bu nedenle arazi sahipleri arazisinin içindeki ağacı bile kesme cesaretini gösteremiyordu. Küçük Ayvalı Bahçe satılıktı ama, satın almaya kimse istekli değildi. Zira yıllardır bakımsızlıktan  ayva fundalığına dönmüş, tarıma elverişli bir özelliği kalmamıştı.

1942 yılında ağabeyim dokuz yaşındayken menenjitten ölmüştü. Babam ağabeyimi iyileştirirler diye beş gün süren hastalığı süresince hastaneden ayrılmamıştı. Ağabeyimi toprağa verdikten sonra eve döndüğünde komşuların uyarısıyla olabildiğince yıkılmıştı. Kahya başın sağolsun. Senin koyun sürüsünün çobanları yemek getiren olmadı diye sürüyü terk edip kaçmışlar. Sürü onun bunun arazisinde zararda. Haberi alan babam atını eyerlemeye bile gerek görmeden çıplak binip hızla meraya hareket etmişti. Sürüyü bulup ağıla sürerken sürüyü neden başı boş bırakıyorsun. Sende hiç utanma sıkılma yok mu diye bağıran arazi sahibine, evladım öldü .O işle uğraşırken, yemek getirmedim diye çobanlar sürüyü bırakıp kaçmışlar, kusura bakma. Zararın varsa öderim dediği halde, adam susmamış,üstelik hakaretlerinin dozajını da arttırmış. Babam da adamı tarlasının içinde evire çevire dövmüş.

Jandarma Karakolundan çağırdılar babamı. Komutan çok sert çıkışmış babama. Bu adamı niye dövdün diye bağırmış. Babam çocuğunun ölümü nedeniyle başına gelenleri anlatmış, tabi adamın hakaretlerini de. Komutan bu kez dayak yiyene dönmüş, sen ne biçim adamsın be adam, bu adam evladını kaybetmiş, yüreği yanık,utanmadın mı bu adama böyle davranmaya. Birkaç tokat ta komutan patlatmış adama. Defol git, bir daha seni karşımda görmeyeyim diyerek göndermiş adamı. Bu kez de babama dönmüş, bak evladım acını anlıyorum. Sakın bir daha böyle bir şey yapma. Bize gel, biz hallederiz. Babam sağol komutanım, ben bu sürü yüzünden acımı bile yaşayamadım. Şart olsun ilk işim bu sürüyü elden çıkarmak olacak.

Sürüye kısa zamanda müşteri bulundu. Bir kısmı peşin, büyük bölümü ise veresiye. Eldeki para Çar çur olmasın diye. Paraya uygun bir arazi aramaya başladı. Orman Bağlarında on dönüm bahçe olmaya elverişli bir arazinin satılık olduğunu söylediler. Araziyi hemen satın aldı. Ziraat teknisyenliğine baş vurarak, araziyi temizleyip sebze bahçesi yapacağını bildirdi. Gerekli inceleme yapıldıktan sonra, ayvaların bir kısmı ile zeytin ve nar ağaçlarının kesilmemesiyle gerekli kesim izni çıkarıldı. Haberi alan fırıncılar babamın etrafında pervane oldular. Kesim ve kök temizleme işi fırıncıya ait olmak üzere bin iki yüz liraya fırıncı Muharrem’ e satıldı.

Babam araziyi sekiz yüz liraya almıştı. İçindeki ağaçların odunu ise bin iki yüz lira. Ayvalar temizlendikten sonra arazinin içindeki kuyu tamir edildi. Kuyunun etrafına dolap atının döneceği, bilezik adı verilen dolgu yapıldı. Yüz elli liraya alınan su dolabı Demirci Ali usta tarafından büyük bir dikkatle yerine monte edildi. Su kovalarının bir tarafa yüklenmemesi için, dört ayağının kuyu üzerine eşit yükseklikte yerleştirilmesi gerekiyordu. Suyu, su yoluna akıtacak oluk ta yerleştirildi. Çok uysal bir kısrağımız vardı. Koşumlar hazırlanıp, koştular onu dolaba. Keçe gözlük takıldı gözlerine. At dolabı çevirmeye başladıktan az sonra,cılız bir su oluktan su yoluna akmaya başladı. Su cılız akıyordu. Zira kovaların hepside sanki birer gevgir. İki metrelik bir mesafeden aldıkları su, oluk yerine tekrar kuyuya akıyordu  At  durdurulup koşumları çözüldü. Ali usta kovaların tümünü söküp tamir etmek üzere at arabamıza yükleyip götürdü.

Bir süre sonra kovalar geri geldi. Bir kısmı onarılmış, bir kısmı da yenilenmişti. Kır beygir koşuldu bu kez dolaba. Trik trak, trik trak ve gürültüyle suyun oluk çanağına dökülüşü.  Su hoş bir şırıltıyla akıyordu su oluğuna  Hepimiz hayranlıkla izliyorduk suyun akışını. Yıllarca ünü sürecek, İzmir’ deki manavların bile Ayvalı Bahçenin gülleri bunlar diye bas bas bağırarak satacağı, dünya güzeli, ola bildiğince lezzetli sebzelerin üretiminin ilk adımıydı bu.

Bahçemizin içinde tek odalı bir ev vardı. Ev,  komşumuz Muharrem dayı tarafından kullanılıyordu. Üstelik evin kendisine ait olduğunu öne sürüyordu. Konu komşu araya girdi. Yaptığının komşulukla bağdaşamayacağı anlatıldı kendisine. Babam bir öneri getirdi komşumuza. Benim dolap kuyusunun yanındaki dut ağacını kes, dallarıyla kendine bir çardak yap. Artanları da  kışın yakmak üzere evine götür. Anlaşma hemen uygulanmaya başlandı. Dut ağacının etrafı kazılıp kökler meydana çıkarıldı. Köklerin kesimi başladı. Komşularla birlikte bende merakla seyrediyorum bu ulu ağacın kesilmesini. Bir ara bir çatırdı oldu. Evimiz yanıyor diye eve doğru koşmak istedim. Başıma önce ince dallar, daha sonra kalın dallar vurmaya başladı. Yere düştüm. Yanı başıma  büyük bir gürültüyle, daha önce ucu kesilmiş bir dal saplandı. Eyvah gitti çocuk diye feryatlar yükseliyordu. Biri yanıma gelip dalların arasından çekip çıkardı. Sevinçle bağırıyordu, yaşıyor, yaşıyor diye. Herkes bu mucize karşısında donup kalmıştı. Olayın şoku henüz atlatılmıştı ki, cılız bir sesin imdaaaat imdaaaat diye bağırdığı işitildi. Sesin geldiği yer hemen bulundu. Muharrem dayının gövdesinin tamamı dut ağacının kalın gövdesi altında kaybolmuştu.Sadece başı ve ayakları kalmıştı meydanda. Kökler ve benim yanı başıma saplanan dal, ezilip ölmesini önlemişti ama, ağaç üzerinden zor kaldırıldı. Önce ağacı kaldırmayı denediler elbirliğiyle. Olmadı. Ayaklarından çekip çıkarmak istediler yine olmadı. Çekmeyin diye inliyordu Muharrem dayı. Az uzakta komşu olan okumuş kişi Celal bey gürültüyü duyunca koşarak geldi olay yerine. Muharrem dayıyı ayaklarından çekip çıkarmaya çalışanlara çok fena kızdı. Sersem herifler siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz, öldürecek misiniz adamı. Herkes donup kalmıştı. Çabuk kazma kürek bulup getirin diye haykırdı Celal bey.

Kazma kürek hemen bulundu. Muharrem dayının başı yanından bir çukur kazdırdı. Çukuru gövdesine doğru oydurdukça gövde çukura doğru inmeye başladı.Gövdesi üzerinden kalkan yük rahatlamasını, daha kolay nefes almasını sağlamıştı. Kazı devam etti. Gövde tamamen çukura inince, dikkatlice çekilip çıkarıldı. Celal bey dikkatle inceledi. Kırığı yok ama beli fena halde incinmiş, kolay beri yürüyemez dedi.

Gerçekten Yürüyemedi Muharrem dayı. İki yıldan fazla koltuk değnekleri desteğinde yürüye bilmişti. Babam kazada sorumluluğu olmadığına inanıyordu ama, yine de ona elinden geldiğince yardım etmeye çalışıyordu. O dut ağacı ve kargılarla, konu komşunun yardımıyla yapılan çardağa, biz de o nun boşaltıp bize teslim ettiği eve yerleştik. Tek odalı ev küçük geliyordu bize. İyi bir ürün alırsam yeni bir ev yapacağını söylüyordu babam.

Ertesi yıl yeni evin taş temelleri atıldı. Temel otursun diye o yıl inşaatı tamamlanmadı. Ben kargılarla boyuma göre bir oda çevirdim. Üstünü de kargılarla örttüm. Öğlen uykularına orada yatıyordum. Yine bir öğlen uykusu için gittiğimde evimde bir yılanın yattığını gördüm. Çok korkmuştum yılandan. Bir daha ne uyumaya, ne de oynamaya gitmedim minik evime.

Bir sonraki yıl evimiz kesilen kerpiçlerle tamamlandı. Üstü kamışlarla örtülüp sıvandı. Bir süre sonra kapıları pencereleri takıldı ve içi sıvandı. Sıva kuruduktan sonra, tabanıyla birlikte duvarlar kireç ile en az üç defa badanalandı. Hemen taşındık yeni evimize. Eski evimizse oyıl için atların barınağı oldu. Yeni evimiz bir oda ve bir mutfaktan oluşmuştu. Öü ise tümüyle sundurmalıydı. Sundurmanın bir köşesine de sofa niyetine bir yükselti yapılmıştı. Evin geniş bir avlusu da vardı. Evimizin sofası ve karpit ile aydınlatılması,komşuların hemen her gece bizde toplanmalarına neden oluyordu.

Muharrem dayının çok geniş kalçalı bir eşi vardı. Kalçaları yüzünden dik yürüyemez ve çok ağır hareket ederdi. Erkenden gelir, Sofadaki yerini alırdı. Hemen de uyumaya başlardı. Muharrem dayı çok kızardı eşinin uyumasına. Ksipnose diye bağırırdı. ( uyansana be )Pakize teyze hemen uyanırdı. E çimuse more diye yanıtlardı eşini. (uyumuyorum be )  Uyumuyorsun da  ondan mı horluyorsun. Daha tartışma bitmeden horlamaya başlardı Pakize teyze. Horlamasının dışında varlığı pek belli olmazdı onun.

Koyu bir Demokrat Partiliydi Muharrem dayı. 1960 darbesinin ilk günlerinde yeğeni bir şaka yapmak istemişti Pakize teyzeye. Dayım nerede, askerler arıyor onu. Bütün demokratları tutuklayıp içeri atacaklar demişti. Çok korkmuştu. Ne olacak halimiz diyordu da başka bir söz  çıkmıyordu ağzından. Bir süre sonra hastalandı. Kısa sürdü hastalığı ve kaybettik Pakize teyzemizi.

Birkaç yıl sonra Muharrem dayı da hastalanmıştı. Prostata yakalanmıştı. İdrarını tutamıyordu. Bir gün telaşla koşarak gittiğini gördüm. Önüne geçtim, hayrola nereye böyle telaşla diye sordum.

To stahmo diye yanıtladı.

Hayrola ne yapacaksın tren istasyonunda.

Ehi kopeles  ( genç kızlar var )  Doğrusu şaşırmıştım. Sidiğini tutamıyordu ama gönlü gencecik kızlarday dı. Bir süre sonra onu da kaybettik.

 

 

Özcan NEVRES

KOCA VELİ EFE

KOCA VELİ EFE   ( Güzel Veli Efe )

 

Yaklaşık bir metre doksan santim boyunda, en az yüz yirmi kiloluk dev cüsseli bir adamdı Koca Veli Efe. Tek başına yıllarca dağlarda dolaşmış, Yunan işgali süresince de yerli rumlarla, Yunan askerlerinin korkulu rüyası olmuştu. Ne zaman ve nereden vuracağını kimse kestiremiyordu. O Yamanlar dağında aranılırken, Dumanlı Dağların eteklerinden ortaya çıkar, kıstırdığı militan yerli rumlara ve Yunanlı askerlere ölüm yağdırırdı.

Ara sıra Menemen’ in kenar mahallelerinde kendisine yataklık edenlerin evlerine misafir olur, keseler dolusu altını fakirlere dağıtılmak üzere ev sahiplerine bırakırdı. Bazen Fodulaki Mustafa Efe ile iş birliği yapar, biri Yamanlar dağı eteklerinden, diğeri Dumanlı Dağların eteklerinden vur kaç yaparlardı rumlara. Aynı anda iki yerden vurulmak, rumlarda büyük şaşkınlığa neden olurdu.

Savaş sonrası, düzensiz bir yaşamın kurbanı olmuştu. Rumlardan aldığı ganimetlerin tamamını dağıttığından, mal mülk sahibi olamamıştı. Sık sık kavgalara karışması, ceza evinin  ikinci adresi olmasına neden olmuştu. Ceza evinde olmadığı zamanlarda çobanlık yapardı.

Yaşı seksene ulaştığında rahatsızlanmıştı.Hiç evlenmediğinden bakacak kimsesi de yoktu. Komşumuz Giritli Efe Mehmet geldi babama. Ufak tefek bir adam olduğu için efe derlerdi ona. Babama Koca Veli Efenin hastalandığını, izin verirse onu samanlığımıza yerleştirmek istediğini söyledi. Babam tabi niye olmasın dedi ve hemen ona samanlıkta bir yatak hazırladılar. Baş ucuna da bir testi su bir de bardak koydular. Katı şeyler yiyemediği için üç öğün çorba getirirdim ona .Arada sırada Efe Mehmet te  yiyecek bir şeyler getirirdi.

Babam kendi kendine yahu ne yaptım ben. Bu adam burada ölü verirse oğlum bir daha atları yemlemeye giremez. Ben dışarıdayken atlar da aç kalacaklar diye düşünürmüş. Zira ben henüz sekiz dokuz yaşlarındaydım.

Babam o gün ovaya gitmemişti.  Samanlığa uğrayıp Koca Veli Efenin hatırını sormak istemişti. Efe yattığı yerden doğrularak

Ahmet sen misin diye sordu. Babam

Benim efe. Bir isteğin var mı diye sormaya geldim. Efe

İyi ki geldin be Ahmet. Ver şu cizmelerimi de biraz kahveye çıkayım. Babam şaşırmıştı

Nasıl olur efe. Sen hastasın. Üstelik çizmelerin körüklü çizme. Kolay mı onları giymek. Yat istirahat et. Canın ne yemek istiyorsa söyle ben getireyim. Babam çizmeleri vermeden samanlıktan çıkıp gitti.

Az sonra Efe Mehmet girdi samanlığa hatırını sormaya. Bir isteğin var mı diye sorduğunda, ondan da çizmelerini istedi. Efe Mehmet tereddütsüz verdi çizmelerini.

Evimizin az ötesindeki eski mescitte oyun arkadaşlarımla oynuyorum. Bazen çelik çomak, bazen de çamura kazık oynardık. Bir ara Evlioğlu’ nun evinin köşesindeki taşta Veli Efenin oturduğunu gördüm. Oyunu bırakıp yanına gittim. Veli amca neden geldin buraya diye sordum.

Pşos ise esi  ( kimsin sen ) diye sordu bana.

Senin damında yattığın Nevres Ahmet kâhyanın oğluyum dedim.

Tanımıyor ben seni. Git başımdan, mi naspaso to çefalisu ( kırmayayım kafanı )  ve elindeki sopayı bana doğru salladı. Namını iyi bildiğim için çok korkmuştum kendisinden. Koşarak arkadaşlarımın yanına kaçtım. Hele gözlerindeki donukluk çok korkutucuydu.

Eve gittiğimde babam anneme Veli Efenin kahvede nasıl öldüğünü anlatıyordu. Çok temiz bir kalbi varmış, samanlıkta ölecek diye aklım gidiyordu. Sanki içine doğdu ve gidip kahve hanede ölmeyi tercih etti.

 

 

Özcan  NEVRES

 

 

KIRILSIN ELLERİM

Kırılsın Ellerim

Muazzes Ersoy’un kasedini dinliyorum. Kasette Kırılsın Ellerim adında bir şarkı var. Kırılsın ellerim neye yarıyor/ gençliğim gidiyor elden tutamıyorum/ Tanrım bana vermiş yorgun ayaklar/ Bahtımın peşinde koşamıyorum/ Ne zaman bitecek tanrım bu azap/ Yarını olmayan günlere kaldım. Dünyamı ben yıktım kendi elimle / Aşkıma bir yuva bulamadım./ Şarkıda anlatılmak istenildiği gibi hiç yaşanmamış gibi uçup gider gençlik denilen o değeri bilinmeyen. Hele atmış yaşını geçtin mi? Gençliğe duyulur en büyük özlem. Zamanı ellerinle tutamazsın ki? Ömür zaman öldürmekle geçer. Geride kalan her günün ömür hanesinden kayıp olduğunu hangimiz düşündü? Çocuk büyümek için zamanın hızlı geçmesini bekler. Gençlik  yılları iş kurma, evlenme, çocuk büyütme, çocuk okutma derken hep acele ederiz. O güzelim gençlik yılları uçup gidincede, anlamadan geçtiğine şaşar kalırız. Hele yaş yetmişe merdiven dayadı mı? Tüm uzuvlar bunca yıldır seni taşıdım, yeter dercesine bedende ağrımadık yer kalmaz. Bahaneler de hazırdır. Hava lodosa döndü. Ya da hava bu gün poyraz diyerek suçu geçen yıllara değil de hava durumuna bağlarız.

Her yaşın kendine özgü değerleri vardır. O değerler değil mi ki, insanı her yaşta hayata sımsıkı bağlar. Hele bir yaşlı, torun zevkini tattı mı o insanın yaşam tutkusundan kopması olası değildir. Geçen gün torunum babaannesinin annesini elinden tutmuş, hadi gel bakalım şu odaya da seni orada güzelce döveyim diyor. Yaşlı annemiz soruyor, oğlum sen beni neden dövmek istiyorsun? Gel diyor, odada öğrenirsin. Araya giriyorum. Anne vur şuna bir tokat ta dayak nasıl atılır öğrensin diyorum. Nasıl kıyayım ona daha beş yaşında bile değil. Elim kalkmaz ona diyor. Demek ki torun çocuğu bu kadar çok seviliyor. Soruyorum, oğlum anneanneni niye dövmek istiyorsun? Bana çok karışıyor da ondan diyor. Elbette karışacak o senin büyüğün dediğimde o benim büyüğüm değil senin büyüğün diyor. Yine de her gün simit alıp anneannesine götürüyor. Kayın validem de artık çocuklaşmış. Nedense iki çocuğu bir arada tutmak zor oluyor.

***

Bu gün Manşet’te Haberdar gazetesinin imtiyaz sahibi Mehmet Mert’in belediye başkanının korumaları tarafından dövülme olayını okuduğumda çok şaşırdım. Zira Büyükçekmece’ye taşındığımızdan beri sahildeki düzenlemeleri ve kentin temizliğine gösterdiği özen nedeniyle kendisini hep takdirle anıyorduk. Eşimle seçimlerde ilk defa parti ayırımı yapmama kararı almıştık. Bu güzel işleri başaran hangi partiden aday olursa olsun oyumuzu ona vereceğiz diyorduk. Bu olay içimizi kararttı. Belediye başkanını bu davranışından, en az belediye çalışanlarına engel olmadığı için kınarken Mehmet Mert arkadaşımıza da geçmiş olsun der ve bir daha böyle çirkinliklerin yaşanmamasınıı dilerim. Seçim startının verildiği şu günlerde başarılı başkanın bu tutumu kolay anlaşılır değil. Gazetecilerin görevi doğruları ve yanlışları yakalayıp okurlarını bilgilendirmektir. Bu gazeteciler için haktır. Bu hakkı gazetecilerin elinden hiç bir güç alamaz. Her gazetecinin belediye başkanlarının lehine yazmak zorunluluğu yoktur. Ben de gazeteciyim. Gün gelir doğruları, gün gelir yanlışlıkları dile getiririm. Hazır bu konuda yazmaya başlamışken belediye yöneticilerine sormadan edemiyeceğim. Halk otobüslerine yol kenarına çekilip yolcu indirmemelerini siz mi emretttiniz? Otobüsler ille de yolun ortasında durup da yolcu indirip bindirmeleri trafik kurallarına uygun mu?. Bu otobüsler için neden durak yerleri belirlenmemiş. Durak belirtildiyse neden her yerde durup yocu indirip bindiriyorlar. Bir de bu otobüslerde sinyalizasyon yok mu? Duracakları zaman neden sağ sinyali yakmazlar?

Doğal gaz bağlantılarını yapan İGDAŞ’a da bir soru. Neden açtığınız bağlantı çukurlarını tam olarak doldurtmuyorsınuz? Arabaların alt takımlarını yıpratacak çok neden var. Sizinki tuzu biberi oluyor. Üstelik arabaların lastiklerinin kesilme olasılığı da var. Eğer amaç arabalarda hız kesmeyi sağlamaksa yükselti de aynı işi görür. Hiç olmazsa yükselti sayesinde lastikler sağlam kalır.

Özcan Nevres

ozcannevres@hotmail.com

 

KADER BÖYLEYMİŞ

Kader Böyleymiş

MP3 ümde Muazzez Ersoy’un CD. Sini dinliyorum. Kader böyle imiş adlı şarkıyı kaçıncı kez dinlediğimi bilmiyorum. Onuncu mu? Ellinci mi? Yüreğimde öyle derin bir izi var ki bu şarkının. Onu ilk kez çalıştığı PTT binasından çıkarken görmüştüm. Sarışın, uzunca boylu, ince yapılı bir kızdı. Bir görüşte aşık oldu derler ya, benimki de aynen öyleydi. Aynı postanede çalışan, hem kendisi, hem de eşiyle iyi görüştüğüm bir bayan vardı. Çıkış saatini söylediğimde, o benim mesai arkadaşım Belma dedi. İkirciklenmişti.

Niye sordun dedi?

Bekâr bir erkek öyle güzel bir kızı niye sorar dedim?

Baltayı taşa vurdun. Ne yazık ki o nişanlı. Aslında nişanlandığı kişiyi benim gözüm hiç tutmadı. Keşke onu ikna etsem de nişanı atsa ve seni onunla baş göz etsek.

Yok, olmaz dedim. İki nişanlının arasına kesinlikle girmem.

***

Onunla bir arkadaşım sayesinde tanıştım. Nöbetçi olduğu gecelerde, gece yarısından sonra işleri iyi azaldığında beni arardı. Çok uzun konuşurduk. Konuşacak bir şey kalmadığında, ona şarkı dinletmemi isterdi. İlk istediği şarkı da hep kader böyle imiş olurdu.

Mesai arkadaşı bir gün telefonla beni aradı. O kıza yazık olacak. Zira nişanlısı hakkında hiç de iyi şeyler söylemiyorlar. Öğrendiğime göre onun nöbetinde uzun uzun görüşüyormuşsun. Biz söyledik ama dinlemedi. Sen söylersen belki seni dinler. Bak şuraya yazıyorum. Nişanlısıyla evlendikten sonra en kısa zamanda yuvası yıkılacak. Zira o adamdan ona eş olmaz dedi.

Nasıl söyleyebilirim. Onu nişanlısından ayırıp, benimle yuva kurmasını ve o yüzden de nişanlısını kötülediğimi zannetmez mi?

Sen yine ona söyle. Belki seni ona tercih edecektir.

Olmaz yapamam dedim.

***

Telefonum çaldı. Arayan o idi. Bir süre konuştuktan sonra yine kader böyle imiş şarkısını istedi.

Tamam dedim. O şarkıyı istersen sabaha kadar çalayım. Ne olur önce söyleyeceklerimi iyi dinle. Senin de arkadaşın olan bir arkadaşım, Belma çok iyi bir kız ama çok talihsiz. Öyle biriyle evlenmeye karar verdi ki, onunla mutlu olamayacağını adım gibi biliyorum. Ne olur onu uyar. Belki seni dinler dedi.

Ah dedi. Onu ne kadar yanlış tanıyorlar. Oysa o, o kadar iyi bir insan ki anlatamam. Bak göreceksin onunla ne kadar mutlu olacağız.

Öyleyse size şimdiden mutluluklar dilerim.

Kısa bir zaman sonra evlendiler. Bir süre sonra ben de evlendim. Bu ara duydum ki ayrılıp boşanmışlar. Bir süre sonra da boşandığı eşinin ölüm haberini aldım. Benim de evliliğim iyi gitmiyordu. Bir süre sonra biz de boşandık. Boşanmak beni çok kötü etkilemişti. İş yerimi kapatıp İzmir Karşıyaka’ya taşındım. Orada yeni bir iş yeri açtım. İş yerim Karşıyakalı birkaç güzelin uğrak yeri olmuştu. Hele biri harika güzel bir kızdı. Nişanlı olmasına rağmen ısrarla motor sıkletim ile gezdirmemi istiyordu.

Nişanlın görürse ne der diye sordum?

Ne diyecek? Yapsa yapsa nişanı atar. Ben de zaten nişanı atmasını istiyorum. Zira ben bir başkasına deliler gibi aşığım dedi.

Kim bu talihli?

Sen.

Güldürme beni. Senin gibi olabildiğince güzel bir kız benim gibi bir dula âşık olacak. Olacak iş mi bu?

Neden olmasın? Boşandığın eşinden çocuğun varsa bile ona öz annelik yaparım. Olacak iş değildi. Yaşım otuz beşi aşmıştı. O ise en fazla on sekiz yirmi yaşlarındaydı.

Aramızda çok fazla yaş farkı var dediğimde,

Benim için fark etmez dedi. Konu ile uzun uzun düşündüm. En azından gönül eğlendirmek için gezmeye götürebilirdim ama bu benim ahlak anlayışıma ters düşerdi. Kendisine kesinlikle aramızda evlilik olamayacağını anlattım. Çok üzüldü. Bir gün yine geldi.

Önümüzdeki hafta evleniyorum. Ne olur al götür beni dedi. Ben nişanlımı değil seni seviyorum.

Hayır olamaz dedim. Seni seven bir insanın dünyasını yıkamam.

Bana hayır diyerek benim dünyamı yıkmıyor musun?

Evlenince beni unutursun. Eline bir kalem alıp önümdeki deftere iri yazılarla,

Bak buraya yazıyorum. Seni hiçbir zaman unutmayacağım. Sensiz yaşadıkça da hiçbir zaman mutlu olmayacağım.

Olursun dedim. Yeter ki beni unutmayı başar. Bende ne buluyorsun. Gezmedik, tozmadık. El ele bile tutuşmadık. Ağlıyordu.

Beni bile bile ölüme gönderiyorsun. Sen ne kalpsiz biriymişsin.

Evet öyleyim dedim. Veda etmeden gitti. Bir daha da onu görmedim. Meğer nişanlısı Almanya’da çalışıyormuş. Gelin olup Almanya’ya gitmiş.

***

Gece geç vakit dükkânımda çalışıyorum. Karşı komşum geldi.

Mehmet ağabey, memleketimdeki babamla sizin telefonunuzla görüşmek istiyorum. Ne ise ücreti öderim dedi.

Ücretten söz etme. İlle de ücret ödemek istiyorsan postaneye git dedim.

Tamam ağabey. Biraz daha bekleyelim. Zira onlara saat on birden sonra arayacağımı söylemiştim.

Tamam, arkadaş bekleyelim.

Mehmet ağabey, evde yarım şişe rakım var. Getirsem içer miyiz?

İçki kullanmıyorum. Ama sen içmek istersen, geçen gün bir arkadaşım gelmişti. Beraberinde bir şişe rakı getirmiş. Ben içmeyince kalan rakıyı daha sonra içersin diye bıraktı. Bak orada rafta duruyor.

Tamam, ağabey, ben eve kadar gidip geleyim. Dönüşünde elinde bardak, çerez ve bir de yarım şişe rakı vardı. İki bardağa rakıyı taksim etti. Çaresiz ona eşlik edecektim. Yarım şişeyi bitirdikten sonra, diğer şişedekini de içmeye başladık. Başımız iyiden iyiye dumanlanmaya başlamıştı.

Mehmet ağabey, eşimle hep seni konuşuyoruz. Oldukça yakışıklı bir erkeksin. Neden evlenmiyorsun diye çok merak ediyoruz. Alkol kanımı mı kaynatmıştı? Yoksa içimde kabuk bağlamış bir yara mı deşilmişti?

Bak Rıdvan, yaramı öyle bir deştin ki, nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Bir zamanlar bir kıza görür görmez aşık olmuştum. O da benim gibi dul. Şimdi ona telefon açarım. Eğer bu gece nöbette ise ona evlenme teklif ederim. Kabul ederse evlilik masraflarını sana yüklerim.

Tamam ağabey. Elimizden gelen her şeyi yaparız. Telefonu açıp numarayı çevirdim. Rastlantının bu kadarı da olmazdı. Karşımda o vardı.

Belma, seninle en az sekiz seneden beri tanışıyoruz. Çok uzun telefon arkadaşlığımız oldu. Eğer bana kızmayacaksan ve darılmayacaksan, arkadaşlığımızın bozulmasına neden olmayacaksa bir teklifte bulunacağım.

Hayrola, ne teklif edeceksin ki sana kızacağım.

Benimle evlenir misin?

Ne diyorsun sen? Senin aklın başında mı?

Aklımın başımda olup olmadığını bilmiyorum. Açık konuşayım. Yapmadığım bir şeyi yaptım. Biraz alkol aldım. Zaten sana bu teklifimi alkolün verdiği cesaretle yapıyorum.

Beni çok şaşırttın. Zira sana âşık olan meslektaşım kaç kız tanıyorum. Kızlar dururken bana neden evlenme teklif ettiğini anlayamadım.

Hepsini biliyorum. Zira beni çok sık arıyorlar. Oysa ben seni seviyorum. Sekiz sene önce sana âşık olmuştum. Belki de yuvamın yıkılmasına bu aşk sebep olmuştur. Zira seni hiçbir zaman aklımdan çıkaramamıştım.

Aynı şeyi yine yineliyorum. Beni çok şaşırttın. Ne olur bana birkaç gün düşünme payı ver.

Kaç gün?

Birkaç gün.

Ne olur bana kesin rakam ver. Yuvarlak olmasın.

Tamam, üç gün.

Oldu dedim.

Üç gün sonraki nöbetimde seni arayacağım.

Sabırsızlıkla bekliyorum.

***

Öğlen sonraydı. Telefonum çaldı. Açtım. Onun sesiydi. Çok kısık sesle konuşuyordu.

Evlilik teklifini kabul ediyorum dedi. Şaşırmıştım.

Bana oyun mu oynuyorsun?

Ne oyunu?

Öyleyse neden bu kadar kısık sesle konuşuyorsun?

Senin gibi bir insandan gelen evlilik teklifi için üç gün düşünmeyi gereksiz gördüm. Bu yüzden bu gün aradım. Annem öbür odada. Duymasın diye kısık sesle konuşuyorum.

Teklifimi kabul etmekle beni o kadar çok mutlu ettin ki anlatamam.

Daha fazla konuşamayacağım. İki gün sonra konuşmak üzere hoşça kal. Delirecek gibiyim. Sekiz yıldan beri hayaliyle yaşadığım bu kadın sonunda eşim olacaktı. Rıdvan görevden dönmüş olsaydı hemen ona haber verecektim. Akşamı zor ettim. Akşam yemeğinden sonra dükkânıma döndüm. Dönüşümü gören Rıdvan hemen geldi.

Düğün masraflarına hazırlan dedim.

Hayrola ağabey.

Dün gece telefonla aradığım kadın benimle evlenmeyi kabul etti.

Ağabey çok sevindim. Elimizden ne gelirse yapacağız.

Sana şaka söyledim. Çok şükür elimizde her olanak var. Zaten iki dulun evliliğinden ne olacak? Alt tarafı bir nikâh değil mi?

Tamam, ağabey nikâh şekerleri de benden.

Çok sağ ol arkadaşım. Yine de içimdeki kuşkuları atamıyorum. Ya ailesi bu evliliğe karşı çıkarsa?

Öyle şey olur mu be ağabey. Yaşı evlenmeye uygun. Ailesi ne karışır.

Biz ataerkil bir aile yapısına sahibiz. Eğer anne ve baba hayır derse evlilik gerçekleşemez.

Ağzını hayıra yor be ağabey.

İnşallah hayırlı olur.

***

Gece saat yirmi dörtten sonra aradı. Telefon görüşmelerinin neredeyse tamamen durduğu saat. Santralı sabahın altısına kadar tek tük arayan olurdu. Bu da görüşmemize pek engel olmazdı. Sabaha kadar konuştuk. Hemen kendisini istemeye geleceğimizi söyledim. Evlerini tarif etti. Kolayca bulabileceğimiz bir yerdi. Sabah babam ve annem ile konuştum.  Babam,

Bak oğlum, bu kadın dul. Eşinden neden ayrıldığını biliyor musun?

Eşi öldü dedim.

Ha öyleyse tamam dedi. Ne zaman istemeye gideceğiz?

Kardeşimle konuşayım. Yarın gece için arkadaşının taksisini ayarlasın.

Tamam oğlum. Yine de iyi düşün. Bir söz vardır. Kadın hep ah eski kocam dermiş. İleride öyle olmasın?

Olacağını sanmıyorum.

Peki oğlum. Madem kararın karar, gider isteriz. Dükkânıma dönüp evinden aradım.

Yarın gece seni istemeye geliyoruz.

Yarın gece mi? Daha ben konuyu anneme açmadım.

Ne duruyorsun? Açsana.

Tamam, hemen açacağım. Daha uykumu bile alamadım.

Sen iyi kötü uyumuşsun. Oysa ben hiç uyumadım.

Neden?

Heyecandan. İçim içime sığmıyor.

Heyecanlanmana gerek yok. Ailemin hayır diyeceğini sanmıyorum.

İnşallah

Tamam kapatıyorum. Zira annem ile konuşmam gerekiyor.

Tamam sevgilim. İçim içime sığmıyordu. Annesi ne diyecekti? Aradan iki saat kadar geçmişti. Telefon çaldı açtım. Arayan Belma idi.

Sana müjdem var. Konuyu anneme açtım. Olumlu karşıladı. Babanla da konuşayım dedi. Konuşmuşlar. O da olumlu bulmuş. Yani gelip isteyebilirsiniz.

Tamam dedim. Yarın gece evinizdeyiz.

Bekliyorum.

***

Akşam yemeğimizi erken yiyip yola çıktık. Zira önümüzde bir buçuk saatlik yol vardı. Evlerini önüne vardığımızda saat akşamın sekiziydi. Evi gösterdim. Babam, annem, kardeşim ve kardeşimin eşi gidip kapıyı çaldılar. Çok sevecen karşıladılar. İçeri girdikten az sonra Belma’nın dayısı,

Damat adayı niye gelmedi diye sormuş. Babam,

Belki kabul etmezsiniz diye düşündük deyince,

Olur mu öyle şey. Bunlar zaten birbirlerini tanıyorlar. Kaçgöçe ne gerek var? Hemen kardeşim beni çağırmak için evden çıkmıştı.

Abi hadi gel. Seni çağırıyorlar. Hemen arabadan çıkıp evin yolunu tuttum. Heyecandan ölecek gibiydim. İçeriye girdiğimde çok sevecen karşıladılar. Babam geleneksel olan sözlerle kızlarını bana istedi. Dayısı,

Bu işi fazla uzatmaya gerek yok. Bunlar birbirlerini yıllardan beri tanıyorlarmış. Belki de birbirlerini seviyorlar. Bize olur demekten başka söz düşmez dedi. Babası,

Olmaz öyle şey dedi. Önce bir tahkikat yapmamız gerekir. Babam,

Bize Kahyaoğlu derler. Çevremizde bizi tanımayan hemen hemen yok gibidir. Dilediğiniz şekilde tahkikatınızı yaparsınız dedi. İkramlardan sonra dönüş vakti geldi. Arabaya biner binmez babam,

Babası bak ne dedi. Tahkikat edeceğiz. Sen gerekli tahkikatı yaptın mı? Dayısı ve annesi oldukça kültürlü insanlar ama babasını benim gözüm tutmadı. Kızı çok iyi tanıdığımı söyledim.

***

Ertesi akşam Belma aradı.

Sana kötü bir haberim var dedi. Sizin evin yanındaki İş Bankasının müdürü dayımın arkadaşıymış. Seni ona sormuş. Senin için çok kötü şeyler söylemiş. Bu nedenle bu iş olmayacak.

Nasıl olur? Biz birimizi yıllardan beri tanıyoruz. Üstelik ikimiz de reşidiz. Kimseyi dinlememize gerek yok. Gider nikâhımızı kıydırırız. Doğal olarak gerçekten beni seviyorsan.

Yapamam. Benim gibi lise mezunu birinin köylü kızları gibi kaçması bana çok ters gelir.

Son sözün bu mu?

Maalesef evet.

Demek seni yanlış tanımışım. Aç bir fırın deldi. Fırın boş çıktıysa garip neylesin derler. Benim ki de öyle oldu. Sana bundan sonraki yaşamında mutluluk dilerim.

Ben de sana. Beynimden vurulmuş gibi oldum. Ertesi gün hemen İş Bankasına gidip müdürün odasına girdim. Müdüre,

Siz beni tanıyor musunuz dedim?

Hayır tanımıyorum.

O halde Ayvalıklı Cengiz beye benim hakkımda neden o kadar kötü bilgiler verdin?

Ben kimseye bilgi vermedim. Sizi tanımıyorum ki ne bilgisi vereceğim.

İyi düşünün.

Tamam, tamam dedi. Öyle bir şey oldu. Sizi tanımadığım için odacıya sordum. Sizi tanıyormuş. O sizi bana çok kötü anlattı.

Bakınız müdür bey, o adamın kız kardeşi peşimden çok koştu. Evlendi de kurtuldum.

Çok özür dilerim. Hatayı hemen düzelteceğim. Babanızı çok iyi tanıyorum. Çok asil bir adam. Yaptığım hatadan dolayı çok özür dilerim. Cengiz beyi hemen arayıp gerekeni söyleyeceğim dedi.

Gerekmez dedim. Seven bir insan hiçbir şeyin etkisi altında kalmaz. Bu iş zaten bitti. Amacım beni yanlış tanıdığınızı öğrenmenizi sağlamaktı.

***

Telefon çaldı. Açtım. Arayan Belma idi.

Sana yine müjdeli bir haberim var. Oldukça soğuk bir ifadeyle,

Neymiş o?

İş Bankası müdürü dayımı arayıp, yanlış bilgilendirildiğini, gerçeğin öyle olmadığını ve senin çok iyi bir insan olduğunu söylemiş. Bu bilgi üzerine evlenmemiz için izin çıktı.

Şimdi de benim babam bu evliliğe karşı çıkıyor. Biz de tahkikat yapalım diyor. Ne yapacağız?

Siz de tahkikatınızı yaparsınız.

Tamam dedim. Daha sonra konuşuruz. Başım kazan gibiydi. Düşünme yeteneğim bile sanki yok olmuştu. Belma’nın hemşerisi tanıdığım biri vardı. Emekli albay olan kayın pederi ile çok iyi görüşüyordum. Damadı ile o beni tanıştırmıştı. Hemen Ahmet beyin yanına gittim. Konuyu açtım.

Sakın ha, sen deli misin? Onun bir ağabeyi var, çirkefin çirkefi. Size huzur vermez. Seni çok severim. Kendini ateşe atma. Teşekkür ederek ayrıldım. Dükkânıma henüz dönmüştüm telefon çaldı. Arayan Belma idi.

Ne oldu tahkikatını yaptın mı?

Gerek görmedim.

Neden?

Seven insan hiç kimseden izin almadan nikâh masasına otururdu.

Ben de onun için aradım. Ne zaman istersen nikâh kıydırabiliriz. Çok kötü bir ikilem arasında kalmıştım. Ya evet diyecektim. Ya da hayır.

Hayır dedim. Bu nikâh asla olmayacak.

Neden?

Nedenini sen daha iyi bilirsin. Bir söz vardır. Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye. Bizimki de öyle oldu.

Hani sen beni seviyordun?

Evet. Hem de ölesiye.

Peki neden? Dayım yüzünden mi?

Dayın en normal olanı yaptı. Yanlış yapan sensin. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Biraz sakinleşince,

Son sözün bu mu?

Evet bu.

Sana ne kadar üzüldüğümü ve pişman olduğumu anlatamam. Keşke kaçmamızı önerdiğinde kaçmayı kabul etseydim.

Ben nikâh kıydıralım demiştim. Kaçalım değil.

İkisi de bir değil mi?

Hayır değil. Yapacağımız en mantıklı olanıydı.

Özür dilerim. Yanlış yaptığımı biliyorum. Ne olur beni af et.

Bir süre düşüneyim.

Üç gün mü?

Olabilir.

***

Ertesi gün yine aradı. Üç gün olmadığını söyledim.

İlle de üç gün mü dedi.

Evet dedim. Üç gün dolduğunda yine aradı. Beni unutmasını söyledim.

Sen unutabilecek misin?

Unutmaya çalışacağım.

Sen yapılan hatayı af etmez misin?

Yapılan hataya bağlı.

Benim hatam af edilmeyecek kadar büyük mü?

Evet büyük.

Bir daha görüşmeyecek miyiz?

Mümkünse. Ağlıyordu. Ne talihsiz bir insanmışım diye mırıldandı. Telefonu kapattım.

***

Aradan yıllar geçti. Meslektaşı ile karşıladım. Evlenip evlenmediğimi sordu.

Evlenmedim dedim.

O da evlenmedi.

Kim evlenmedi?

O yani Belma. Belli ki siz birbirinizi çok sevmişsiniz. Eteğinizdeki taşı dökün de araya girip sizi bir araya getirelim dedi.

Seven unutmaz. Onu hiçbir zaman unutmadım ama af etmeyi de hiç düşünmedim. Böylesi daha iyi. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen ona olan aşkım hiç sönmedi. Evlenmiş olsaydık ne aşk kalırdı ne de sevgi. Böylesi daha iyi. Suna hanım derin bir iç geçirdi ve

Keşke ben de evlenmeseydim dedi. Belki o büyük aşkımız şimdilerde yaşadığımız nefrete dönüşmezdi. Boşanmanın acısını yaşamazdık. Neylersin? Kader böyleymiş. Gözyaşlarını gizlemeye çalışarak uzaklaştı. Evet dedim. Kader böyleymiş.

Özcan Nevres

 

 

 

 

KAÇAK KUŞ

KAÇAK KUŞ

Bir kuş yetiştiricisinin salmasında dünyaya gelmişti. Yuva içinde geçen dört hafta ne kadar da tez geçmişti. Yuvadan atılacağı gün gelip çattığında kapıya çıkar, bir türlü uçup diğer kuşların arasına katılmaya cesaret edemezdi. Annesi onu yuvadan ite kaka çıkarıp diğer kuşların arasına itiverdi. Önceleri yem kabuklarını kırıp yemeyi beceremiyordu. Babası imdadına yetişirdi. Kursağındaki yemleri yavrusunun kursağına boşaltı verirdi. Üç gün içerisinde yem kabuklarını soymakta ustalaşmıştı. Kendisine sataşanlara karşı koymayı da becermeye başlamıştı.

Yavru kuşun diğer dört kardeşinden çok daha güzel tüyleri vardı. Karnı sarı, başında sarı sakarı, kanatlarında ve sırtında mavinin her tonu vardı. Sahibinin dikkatini çekmekte gecikmedi. Sahibi onu salmanın içinden alıp okşuyor, dilinin üzerine koyduğu yem tanelerini zevkle yediriyordu. Sahibinin dilinin üzerine koyduğu yem tanelerini yemek onun da hoşuna gidiyordu. Hele sahibinin, parmağı üzerinde bahçeyi dolaştırmasını çok seviyordu.

Gökyüzü dolunayın etkisiyle ışıl ışıldı. Sahibiyle birlikte bahçeye çıktılar. Uzun süre gökyüzündeki ayı seyretti. Dayanılmaz bir güzelliği vardı ayın. Annesi ona daha yumurtadayken bazı bilgiler aktarmıştı kendisine. Atalarının çok büyük ve sık yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlarda yaşadıklarını annesinden öğrenmişti. Orada, ataları gibi özgür yaşamanın dayanılmaz özlemi tutuştu içinde. Atalarının özgürce yaşadığı o büyük ormanlar, belki de gökyüzünde gördüğü o dayanılmaz güzellikteki ışıktaydı.

Tüm gücünü kanatlarına vererek gökyüzüne doğru kanat çırpmaya başladı. Sahibi arkasından bakakalmıştı, olabildiğine çaresiz. O aldırmadı sahibinin şaşkın bakışlarına. Kanatlarını çırptı, çırptı, çırptı. O yükseldikçe gökyüzündeki o parlak ışık sanki kendisinden uzaklaşıyordu. Aşağı baktığında karanlık gölgelerden çok korktu. Tüm gücüyle kanatlarına yüklendi ama ışık sanki ondan kaçıyordu. Çok yorulmuştu. Daha fazla kanat çırpacak hali kalmamıştı. Kendini aşağı bıraktı. Süzülerek o karanlık gölgelere iyice yaklaştığında kanatlarını çırparak hızını kesti. Ağaç yapraklarına çarpa çarpa, güçlükle tutunacak bir dal buldu. Sabaha kadar korkuyla sahibinin gelip kendisini bulacağını umarak uyumadan bekledi. Gün ışıdığında içini bir sevinç kapladı. İçinden sahibinin nasılsa kendisini bulacağını geçirdi. Ne gelen vardı ne giden. Yere korkuyla inip yiyecek bir şeyler aradı. Tüm uğraşına rağmen yiyecek bir şey bulamadı.

Rast gele uçmaya başladı. İleride kırmızı damlı evleri gördüğünde sevinçle oraya uçtu. Bir evin çatısındaki antene konup beklemeye başladı. Evin bahçesine birinin çıktığını gördüğünde hızla uçup adamın omuzuna kondu. Adam şaşkınlıkla kendisine baktı. Gözlerindeki sevinç ve sevgiyi fark ettiğinde çok rahatladı. Adam onu korkutmamak için yavaş hareket ederek eve geri döndü. Hemen kapıyı kapatıp sevinçle çocuklarına seslendi.

Çocuklar gelin bakın size ne getirdim. İki çocuk bulundukları odadan çıktıklarında meraklı gözlerle babalarına baktılar. Omuzundaki mavi kuşu gördüklerinde sevinç çığlıkları attılar. Minik kuş korkuyla adamın çenesinin altına girip gizlenmeye çalıştı. Adam çocuklarına,

Öyle fazla bağırıp kuşu korkutmayın dedi. Bakın gagası halen siyah. Belli ki yuvadan yeni uçurulmuş. Bunun karnı açtır. Ona biraz ekmek yedirelim diyerek mutfağa yöneldi. Ekmek dolabından kestiği ekmeği bankonun üstüne koydu.

Eleği bulup getirin bana dedi. Elek gelince kuşu yakalayıp ekmeğin yanına bırakıp üstüne eleği kapattı. Çocuklara,

Sakın bunu buradan çıkarmayın. Hemen çarşıya gidiyorum. Bu güzel kuşa bir kafes ve yem aldıktan sonra hemen geri döneceğim dedi.

Yarım saat sonra geri döndüğünde elinde mavi beyaz boyalı bir kafes vardı. Kafesin içerisinde ayna, merdiven, oyun halkaları, suluk ve yemlikler vardı. Poşet içindeki yemi çıkarıp bir kısmını yemliklere boşalttı. Suluğa su doldurunca kuşlarının barınağı tamamlanmış oldu. Kuşu hemen eleğin altından alıp kafese koydu. Adını da Maviş koydular. Minik kuş az sonra kafesteki oyuncakları incelemeye başladı. Daha sonra oyuncaklarla oynamaya başladı. Evin hanımı eve döndüğünde ummadığı bir sürprizle karşılaşmıştı. Olağan üstü güzellikteki bu kuşa hayran olmuştu. Kafesin kapısını açıp dikkatlice kuşu aldı. Göğsüne koyup okşamaya başladı. Minik kuş okşanmayı çok sevmişti. Gagasıyla yeni sahibinin parmaklarını okşamaya başladı.

Sık sık kafesin kapısını açıp kuşu evin içinde serbest bırakıyorlardı. O da omuzdan omuza dolaşarak özgürlüğün keyfini çıkarıyordu. Sahiplerinin her söylediğini dikkatle dinliyordu. Bir gün,

Maviş, maviş diye ses çıkarmayı becerince evde büyük bir sevinç seli oluşmuştu. Hep bir ağızdan,

Maviş konuştu. Maviş konuştu diye çığlıklar attılar. Maviş dikkatle dinliyor. Algılaya bildiği kelimeleri çok net anlaşılır şekilde tekrarlaya biliyordu. O artık evde bulunanların sevgilisiydi. Günün bir çok saatinde evin içinde özgürce dolaşmanın keyfini gönlünce çıkarıyordu. Kendisine ilgi göstermediklerinde birinin dudağını ısırıp kaçardı. Canları ne kadar yanarsa yansın kızmazlardı kendisine.

Odanın penceresi açıktı. Pencere kenarına tüneyip uzun süre dışarıyı seyretti.. Dışarının dayanılmaz bir güzelliği vardı. Kanat çırpıp dışarıya uçtu. Bir süre sonra yorularak bir ağacın dalına kondu. Ağacın altında bir kedi kendisine dikkatle bakıyordu. Bu benimle oynamak istiyor galiba diyerek kedinin yanına uçup önüne kondu. Kedi çok hızlı bir hamleyle pençesiyle vurdu. Ardından saldırıp, keskin dişlerinin arasına aldığında her şey bitmişti. Geride yitirdikleri kuşlarının ardından ağlayan çocuklar kalmıştı.  14.03.2001 23:48

Özcan NEVRES

 

İNTİKAMIN BÖYLESİ

İNTİKAMIN BÖYLESİ

Hamit iş hayatına oldukça güç koşullar içerisinde girmişti. Ameleliğin her türlüsünde çalıştıktan sonra, hayvancılıkta karar kılmıştı. Çobanlıkla başladı hayvancılığa. İşi iyice kavradıktan sonra, kiraladığı bir damda hayvancılığa ilk adımını attı. Çobanlıkta biriktirdiği parayla on tane dana satın aldı. Danalar kısa zamanda büyüyüp geliştiler. Erkekleri sürüden ayırıp kasaplara iyi bir fiyatla sattı. Elinde kalan dört dişi dana için ayrı bir barınak hazırladıktan sonra, hayvan pazarında işine yarayacak ne kadar zayıf dana varsa hepsini satın aldı. Bu kez aldığı danaların sayısı on yedi idi. Kiraladığı arazide yetiştirdiği yoncalar danaların iyi beslenmesini sağlıyor ve kısa zamanda kilo alıyorlardı. Dişilerini ayırdıktan sonra erkekleri sattı ve yerine yine zayıf danalar aldı.

Bu al sat işleri gelirini oldukça arttırmıştı. Önce kiraladığı damı ve içinde bulunduğu araziyi satın aldı. Daha sonra Tarım Bakanlığı standartlarına uygun yeni damlar inşa ettirdi. Hayvancılığı teşvik kredisiyle yirmi sağmal inek ve süt sağım makinaları satın aldı. İşler  yoğunlaştıkça tek başına yetmez olmuştu. İki bakıcı aldı. Bakıcıların gel git işlerinde yardımcı olacak birde çocuk ta bulunca yeterli kadro sağlanmış oldu.

Kendisi fakirlikten ve işçilikten o noktaya geldiği halde çobanlarına ve hele hele çoban yardımcısı çocuğa çok acımasızdı.Bu yüzden çobanlar sık sık işi bırakırlardı. Yenisini bulmak nasıl olsa kolaydı. Yeni gelenlerde en kısa zamanda işi bırakıyorlardı. Tüm yük çocuğun üstüne kaldığında, çobanların işi bırakmalarında neden sanki çocukmuş gibi, çocuğu acımasızca döverdi. Çocuk babasından korktuğu için işi bırakamıyor ve yediği dayakları sineye çekiyordu. Yine feci bir dayak yediğinde, ağzından, burnundan akan kanları yıkama fırsatı bulmadan babası çiftliğe geldi. Oğlunu kanlar içinde görünce,

Oğlum bu halin ne böyle?

Patronum dövdü baba,

Neeee patronun mu dövdü? Ben o patronun ta anasını avradını ……. Yürü bakayım eve.

Ama baba, patron bırakıp gittiğimi görünce çok kızar.

Yürü ulan eve. Başlatma senin patronundan.

****

Gece yatağa girdiğinde gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Tam uykuya dalacağı anda oğlunun kanlı yüzü gözlerinin önüne geliyordu. Oğlunun bu denli dövülmesini içine sindiremiyordu. Eli yastığının altındaki tabancaya gitti. Ya sabır diyerek elini tabancadan çekerek uyumaya çalıştı. Olmuyor, olmuyor. Uyumanın olasılığı yok. Elinin yastığın altına uzatarak tabancayı aldı. Çocuğunun patronu Şeftali Hamit’in tos topan yüzünü hayalinde canlandırdı. Tabancayı bu hayalindeki yüze doğrulttu. Tetiği çeker gibi yaptı. Çekse de bir şey olacağı yoktu. Zira tabancanın emniyet mandalı kapalıydı. Tabanca patlamadığı halde, tabancadan fırlayan hayali mermi, Hamit’in tos toparlak yüzünde, tam alnının ortasından girdi. Hamit gık demeden ayaklarının dibine devrildi. Beğenmedi bu tür bir ölümü. Tek bir kurşunla işi bitmemeliydi. İlk kurşun can alıcı olmamalıydı. Yalvarmalıydı ona, kokuyla büyümüş gözlerinden yaşlar akmalıydı. O yalvardıkça bir kurşun daha, yetmedi bir kurşun daha. Yalvar ulan aşşağılık herif, yalvar ki çocuk dövmenin ne olduğunu öğrenesin. Hoş öğrense ne olacak. Öteki dünyada ne işine yarar ki. Hamit ,

Ne olur bağışla beni, bir daha ne senin çocuğuna, ne de başkalarının çocukların tek bir fiske vurmayacağım.

Yalvar ulan köpek diyerek bir kurşun daha sıktı. Yattığı yer kan gölüne dönmüştü. Süleyman yavaş yavaş ölüyordu. Son kez tetiğe bastı. Kurşun Hamit’in kafasında kof bir ses çıkardı. Bu ölüm çoban Recep’in çok hoşuna gitmişti. Kalkıp tabancasını masanın üzerine koydu. Çabucak giyindikten sonra tabancayı beline soktu. Saate baktı Gece yarısından sonra üçü gösteriyordu.

Tam da adam öldürme saati diye düşündü. Herkesin en tatlı uyku saati. Ara sokaklardan hızla ilerleyerek kentin kenarından geçen sulama kanalına ulaştı. Kanal üzerindeki patika yoldan ağır ağır ilerledi. Bu yolu sürekli kullandığından, gecenin zifir karasına rağmen bir kedi sessizliği ile ilerledi. Ulan Şeftali Hamit, biraz sonra seni domates Hamit yapmazsam, anamın ak sütü haram olsun bana dedi kendi kendine. Az sonra patika yoldan aşağı inip Hamit’in çiftliğine giden yola saptı. Her taraf derin bir sessizlik içindeydi. Ayağından ayakkabılarını çıkarıp, kolayca bula bileceği bir ağacın dibine bıraktı. Yoluna yalınayak devam etti. Çiftliğin derme çatma sokak kapısından sessizce içeri girdi. Kerpiç binanın kapısı önünde durup içeriyi dinledi. Süleyman’ın horultusundan başka bir ses yoktu. Bağ evinin çakma kapısına var gücüyle omuz vurdu. Kapı tahmininden daha dayanıksız çıktı. İlk omuzda ardına kadar açıldı. Hamit yatağının içinde doğrulup,

Ne oluyor be diye bağırdı. Gece lambasının loş ışığında kapıyı kırıp içeri gireni hemen tanıdı. Bu sabahleyin kıyasıya dövdüğü çocuğun babasıydı. Hamit iri yapılı ve güçlü kuvvetli bir insandı. Elbette bu ufak tefek adamdan korkacak değildi. Oldukça sakin,

Recep, hayrola? Gecenin bu saatinde evime paldır kürdür niye girdin? Recep elindeki tabancanın namlusunu Hamit’in bacaklarına doğru çevirip iki el ateş etti. Kurşunların ikisi de yerlerini bulmuştu. Hamit acıyla kıvranarak yatağa uzandı. Acılı bir sesle,

Recep, ne olur kıyma bana. Ben sana ne kötülük yaptım? Diye inledi.

Nasıl dövdün benim oğlumu? O daha kaç yaşında? Ne istedin ondan. Hiç acımadın mı ona? Şimdide benden af diliyorsun. Oğluma çok acı çektirdin. Sen de acı çekerek öleceksin. Namlunun tekrar üzerine doğrulduğunu fark eden Hamit umutsuzca,

Ne olur be Recep affet beni. Çocuğunu öfkeyle döverken fazla hırpaladığımı fark etmedim. Eğer beni öldürmezsen sana ineklerimin yarısını veririm. Dilediğince de para veririm.

Sus ulan köpek, çocuğumu döverken aklın neredeydi diyerek tabancayı bir daha ateşledi. Kurşun karın bölgesine girdi. Yatağın içinde yana dönerek iki büklüm hale geldi. Recep namluyu kafasına doğrultup tetiğe bir kez daha bastı. Elektrik düğmesine basıp ışık altında kurşunun girdiği yere baktı. Kurşun beynini parçalamıştı. İki el daha göğsüne ateş ettikten sonra, ışığı söndürüp dışarı çıktı. Açık çiftlik kapısından çıkıp sessizce ayakkabılarını bıraktığı yere gitti. Giydikten sonra, yine kanalın üzerindeki patikaya çıkıp yoluna devam etti. Eve döndüğünde,

Oh be kimseye görünmeden bu işi hallettim dedi.

***

O kimsenin görmediğini zannediyordu. Oysa yerin kulağı var sözü boşuna söylenmemişti. Uykusu kaçan Mahmut efendi evinin penceresinden sokağı seyrediyordu. Ayak sesleri duyunca dikkat kesildi.

Kim ola bilir gecenin bu saatinde diyerek sokaktaki adama dikkatle baktı. Seçemedi. Az sonra sokak lambasının altına geldiğinde sokaktaki adamı tanıdı. Bu komşuları çoban Recep’ti. Bu saatte ne işi var bu adamın diye düşündü. Beş vakit namaz kılan biri olsa, hadi saati şaşırdı diyeyim. Bırak beş vakti, ne bayram ne de Cuma namazı bile kılmayan biri bu. Hırsızlık yapmaktan geliyor desen, şimdiye kadar böyle bir şey duymamıştı. Üstelik çok çalışkan biri. Niye hırsızlık yapsın diye düşündü. Pencereden bir süre daha sokağı seyretti. Tan yeri yavaş yavaş ağarmaya başladığında sabah namazına gitmek için abdest aldıktan sonra giyinip camiye gitti.

Namaz sonrası yaşlıların gittiği erkenci kahve haneye gitti. Yaşlıların konuşulacak neleri var ki? Kimi hastalığından, kimi doktorundan söz ederken zaman akıp gidiyordu. Mollaların kadir kahve haneye girip selam verip boş bir sandalyeye oturdu. Oturur oturmaz,

Haberiniz var mı? Şeftali Hamit’i evinde öldürmüşler. Hem de altı kurşunla. Yakın mesafeden ateş etmişler. Kafası parçalanmış zavallının. Biri

Eeee ne olacak. Biraz paralandım diye herkese tepeden bakıyordu. Çobanlarını dövüp parasını vermeden kovan o. Dün yanında çalışan çocuğu da feci şekilde dövmüş, babası çocuğu eve götürürken gördüm. Ağzı burnu kan içindeydi zavallının. Gerektiğinde insan döver, döver ama böylesine öldüresiye dövülmez ki.

Vah vah dediler kahve hanedekiler, canavar mı bu yahu? Mahmut efendinin beyninde bir şimşek çaktı. Sakın katil sabaha karşı gördüğü ve gecenin o saatinde bu adam nereden geliyor diye düşündüğü çoban Recep olmasındı? Olmaz, olmaz derler. Neden olmasındı? Zaten çoban Recebin oğlu Şeftali Hamit’in yanında çalışıyordu. Üstelik çocuğu feci şekilde dövmüştü. Ola ki oğlunun intikamını almak için öldürmüştür. Evine döndüğünde bu cinayet haberini kafasından atamıyordu. Telefonun ahizesini kaldırıp manyetoyu çevirdi. Santralcı kıza polis karakolunu bağlamasını söyledi. Tekrar manyetoyu çevirdi. Karşıdaki ses,

Buyurun efendim. Polis karakolu. Ben polis memuru Mehmet.

Biraz önce kahve hanede bir cinayet haberi duydum Gerçek mi efendim.

Niye sordunuz?

Ben birinden şüphelendim de. Cinayet saat kaçta işlenmiş evladım?

Saat üç buçukta, sabaha karşı.

Ben pencereden sokağı seyrediyordum. Uykum kaçmıştı. Saat dört sıraları Çoban Recep’i görünce hayra yordum ama, yine de içimde bir kuşku var. Cinayeti o işlemiş olmasın diye. Maktul onun oğlunu dövmüş dün, hem de feci şekilde.

Siz kimsiniz efendim?

Ne olur benim adımı vermeyin. Ben yaşlı bir adamım. Bu yaşta başımı belaya sokmayayım.

Tamam bey amca ben gerekeni yaparım. Polis heyecanla komiserin yanına gitti.

Komiserim bir ihbar geldi. Çoban Recep saat dört sıraları evine dönmüş. Onun eve dönüşü cinayet saatiyle çakışmıyor mu komiserim.

Hem de nasıl tamamı tamamına. Hemen bir ekip gönderip aldıralım onu. Ekip hemen harekete geçti. Çoban Recep’in kapısını çaldılar. İçeriden uykulu bir ses

Kim o dedi.

Bir dakika kapıya kadar gelir misin?

Ne yapacaksın beni. Uyuyorum ben şimdi.

Uyumana sonra devam edersin. Sen hele gel biraz. Recep kapıyı açtığında karşısında polisleri görünce hiç renk vermedi. Uyuduğuna inandırmak için, esneyerek,

Benden ne istiyorsunuz diye sordu. Bizimle karakola geleceksin.

Siz gidin ben gelirim.

Hayır şimdi beraber gideceğiz. Kapıyı açık bırak git giyin.

Tamam efendim hemen giyinip geliyorum diyerek Yatak odasına gitti. Polislerin kendisini bu kadar çabuk bula bileceklerini aklına getirmemişti. Çaresiz gece giydiği elbisesini giydi.

Karakolda komiserin odasına aldılar. Komiserin keskin gözleri elbise üzerindeki belli belirsiz lekeleri hemen fark etti.

Hadi bakalım öt dedi Recep’e. Recep hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sordu,

Neyi öteyim komiserim?

Bilmiyormuş gibi rol yapma. Alırım ayaklarımın altına, anandan doğduğuna pişman ederim.

Neyi öteceğimi bilmiyorum ki komiserim.

Nasıl bilmiyorsun ulan, Şeftali Hamit’i sen öldürmedin mi?

Hayır komiserim, ben öldürmedim.

Ya bu üstündeki kan lekeleri ne böyle? Silmişsin ama tam temizleyememişsin. Hadi naz etmede öt bakalım. Recep

Vay be diye geçirdi içinden. Keşke o kadar yakın mesafeden ateş etmeseydim. Dalmıştı. Komiserin sert tokadıyla kendine geldi.

Tamam komiserim vurmayın. Onu ben öldürdüm.

Neden öldürdün?

Oğlum onun yanında çalışıyordu. Oğlumu çok fena dövmüştü. Oğlumun ağzını, burnunu kanlar içinde görünce dayanamadım ve öldürmeye karar verdim Bu gece saat üç sıralarıydı evden çıktığımda. Onu öldürüp geri döndüğümde saat dörde geliyordu. Oğlumun intikamını aldım ya, isterlerse idam versinler bana.

Mademki oğlunu dövmüş, neden gelmedin bize. Biz gerekeni yapmaz mıydık.  Adalet onun cezasını verirdi. Sen de elini kana bulamazdın.

Ne diye bilirim komiserim, takdiri ilahi. Komiser iki tokat daha patlattı suratına,

Af ferim ulan iyi bildin. Bak bu tokatlarda senin takdiri ilahin. Her mağdur senin gibi intikam almaya kalksa, yer yüzünde insan kalmaz be. Atın şunu içeri.

Komiser bir süre sonra nezaret haneden çıkartıp ifadesini aldırttı. Cinayetin görgü tanığı yoktu. İfade değiştirmesine fırsat vermemek için hemen yargıya gönderdi. Karakolda verdiği ifadesini aynen tekrarladı. Yargıç suçu sabit görerek davanın ağır cezalık olduğuna karar verdi ve davayı ağır ceza mahkemesine havale etti. Ayrıca tutukluluğunun devamına karar verdi.

Ağır ceza mahkemesinde duruşması uzun sürmedi. Taammüden adam öldürmekten önce idamına karar verildi. Daha sonra çocuğunun feci şekilde dövülmesi ve iyi hali hafifletici neden sayıldı ve cezası on beş yıla indirildi. Bu durumda meşrutan tahliye ve iyi hal nedeniyle en çok beş yıl kalacaktı ceza evinde. Öyle oldu. Beş yıl sonra tahliye oldu. Şimdilerde yine çobanlık yapıyor. Derler ya vay gidene.

Özcan NEVRES

İLK AŞK

İlk Aşk

Henüz on altı, on yedi yaşlarındaydı. Kısa kollu gömleğinin kollarına sığmayan kaslı kollarıyla, kıvır kıvır saçlarıyla ve gözünün üzerine dökülen kâkülüyle, daha o çocuk denilecek yaşta bile genç kızların oldukça ilgisini çekerdi. Oldukça utangaç bir yapıya sahipti. Bir gün çalıştığı iş yerinin camından dışarıya bakarken, kendisinden en az beş yaş büyük bir kız, önce dudak işaretiyle öpücük gönderdi. Yerim ulan seni camgüzeli diyerek kırıtarak uzaklaştı. Yaptığı hareket çok hoş bir işmiş gibi arkadaşlarına yaptıklarını anlatınca adı camgüzeline çıktı. İş yeri manifatura ve tuhafiye dükkânıydı. Bu nedenle müşterileri kadınlar ve genç kızlardı. Patronumun dükkânda bulunmadığı anlarda gelen kızlardan bazıları,

Ne haber camgüzeli? Dediklerinde utanırdı. Genel bir deyimle utancıdan yerin dibine girerdi. Kızdığını belirtmek isterdi ama beceremezdi. Kapı karşı komşularının dolgun vücutlu ve dolgun bacaklı kızının girişimiyle kaçak bir aşk yaşamaya başladı. Aslında buna aşk denilemezdi. İlk heves gibi bir şeydi bu ilişki. Zira henüz evlenebilecek yaşta değillerdi. Buna rağmen birbirlerinden oldukça hoşlanıyorlardı. İkisinin de bedeni sekse açtı. Kızın annesinin yarattığı ortam içerisinde saatlerce öpüşür koklaşırlardı. Kızın annesi ne yapıp edip kızının bu yakışıklı, üstelik zengin çocuğunun başında kalması için çaba harcıyordu. Osman’ın annesi bunu sezince babasına söylemiş, babası da ona

Eğer o kız senin başında kalırsa sakın bu eve gelme deyip kestirip atmıştı. Annesi onu sürekli göz hapsinde tutuyordu. Onun karşı komşu evine girmemesi için elinden geleni yapıyordu. Ama o yine de o kaçak aşkın cazibesinden kurtulamıyor, gizlice kızın evine giriyordu. Aç bedenleri birbirine kavuştuğunda, kızın ısrarına rağmen ilişkisini sınırlı tutmayı başarabiliyordu.

Yine böyle bir buluşma sırasında sokak kapısı çalındı. Kızın annesi geniş avluyu ağır adımlarla aşıp sokak kapısını açtı. Kapıyı çalan, damadı olması için can attığı Osman’ın annesiydi. Osman’ın annesi öfkeyle,

Osman sizde mi? diye sordu. Kızın annesi gururla,

Evet, bizde dedi. Yüzündeki alaylı ifadeyle,

Sen ne yaparsan yap oğlunu elinden alacağım. Onu damadım olmaktan hiçbir güç alıkoyamaz der gibiydi. Komşularının da olanları duymasını istercesine yüksek sesle,

Osman, bak annen seni arıyor diye bağırdı. Osman,

Şimdi ayvayı yedik işte diyerek hızla avluyu aşıp sokağa çıktı. Evlerinin kapısı önünde babasının yüklü atını görünce, başına gelecekleri anlamaya çalışma gereğini bile duymadı. Kapıdan içeri adımını attığında siyah bir cismin havalandığını fark etti. Çevik bir hareketle ileri atıldı. Tam zamanında siyah cisimden kaçmayı başarmıştı. Babasının kafasına vurmak için kaldırdığı çoban çizmesi hedefe isabet edemeyince, babası sendeledi. Neredeyse yüzükoyun yere düşecekte. Bunu fırsat bilip hızla odaya kaçtı. Kapıyı arkasından sürgüledi. Babası dakikalarca kapıyı tekmeledi.

Aç şu kapıyı. Açmazsan kıracağım ve seni geberteceğim. Korkuyla kapının arkasına gizlendi. Eğer kapı kırılıverirse, başına gelecekleri düşünmek bile istemiyordu. Tekmelerin hızı kesilmeye başlamıştı. Belli ki babasının öfkesi yatışmaya başlamıştı. Yumuşak bir sesle,

Oğlum aç şu kapıyı, açarsan dövmeyeceğim.

Açmam.

Oğlum, söz veriyorum dövmeyeceğim. Aç şu kapıyı da biraz konuşalım.

Açmam.

Peki, öyleyse beni iyi dinle. Biz bu şehrin en tanınmış ailelerinden biriyiz. Biz seni ailemizin şanına uygun bir kızla evlendirmek isteriz. Birçok iyi aile reisleri gözümün içine bakıyor benimle dünür olur mu diye? Sen kalkıyorsun adı oldukça kötüye çıkmış bir ailenin kızıyla işi pişirmeye. Eğer o kızı senin başında bırakırlarsa bu eve bir daha ayak basamazsın. Aklını başına topla. Henüz evlenecek yaşta değilsin. Ama ille de evleneceğim diyorsan hemen aramaya başlayalım. Uygun gördüğümüz bir kızın ailesiyle söz keser, günü geldiğinde evlendiririz.

Tamam baba. Söz veriyorum. Bir daha o kızla görüşmeyeceğim. O günden sonra da kızın evine bir daha girmedi. Ne kız, ne de kızın annesinden rahatı yoktu. Kızın annesi,

Al kızımı götür. Kaçır onu diyordu.

Yapamam, babam beni de kızını da öldürür.

Hiçbir şey yapamaz.

Hadi kızınızı kaçırdım. Nerde kalacağız. Ne yiyip içeceğiz. Bize kim sahip çıkacak. İşim yok, gücüm yok. Halen babamın ekmeğini yiyorum.

Sen onları düşünme. Babanın öfkesi geçinceye kadar bizde kalırsınız. Kocam seni yanına alıp işini öğretir. Gül gibi geçinir gidersiniz.

Yapamam bunu. Ailemden kopmak istemem.

Oğlum uzun sürmez ayrılık. İlk anda biraz tepki gösterirler. Sonra da her şeyi kabul ederler.

Yapamam. Lütfen ısrar etmeyin.

Ya öyle mi? Bende kızımı iğfal etti derim. Ya hapislerde çürürsün. Ya da kızımla evlenirsin.

Ama ben kızınızı iğfal etmedim ki.

Olsun. Ben parmağımla hallederim o işi. Osman çok korkmuştu. Yapar mı? yapar diye. Çaresiz,

Biraz düşüneyim dedi. Evine girer girmez annesine komşu kadının söylediklerini anlattı. Annesi de akşam eve dönen eşine anlattı. Eşi,

Çare kalmadı dedi. Yeni aldığımız eve taşınacağız. Atlarımızı koyacağımız ahır olmaması yüzünden o eve taşınmak istemiyordum. Zor olacak ama atlarımız buradaki ahırda kalır. Uzaklığa katlanacağız.

Satın aldığı eve hızla bir kat çıkarttıktan sonra, aynı hızla doğrama, boya ve badana işlerini tamamlattıktan sonra, kurumasını bile beklemeden taşındılar. Kız tarafı taşınmanın nedenini çok iyi biliyordu. Bu işin olamayacağına kanaat getirdiklerinden Osman’ın peşini bıraktılar.

***

Yeni evlerine kolay alıştı. Evin ana cadde üzerinde olması, avantajdı. Eski çıkmaz sokaktaki evlerinde komşu kızından başkasını görme şansı yoktu. Boş zamanlarında pencere kenarına oturur ve gelen geçen kızları seyrederdi. Babası çok haklıydı. Bunca güzel kız varken nasıl olmuştu da o çirkin denilemese de güzel denilemeyecek kıza aşık olmuştu. Çalıştığı dükkândan ayrıldığı için, o çevrenin kızlarından da ayrı kalmıştı. Kendisine asılan kızları gözlerinin önüne getirdi. Kimi kendinden büyük, kimi de hoppa takımındandı. Her ne kadar evlenme çağına henüz gelmediyse de, yine de bazı kızlar gönlünden geçmiyor değildi. Babasının geldiğini gördüğünde hemen kapıyı açıp dışarı çıktı. Babası attan indikten sonra gemin ipini uzattı.

Hadi oğlum atı götürüp ahıra bağla. Yemini suyunu vermeyi ihmal etme. Bir de emekli müdür Sadullah beyin evine uğra ve bağını sürecek çiftçiyi buldum. Yarın sürmeye gidecek. İsterse çiftçinin başında bulunsun. Bu adamlara güven olmaz. İşi şişiriverirler. Sakın o komşu kızına bulaşayım deme dedi.

Tamam baba. Özengiye basıp çevik bir hareketle eyere oturdu. Bindiği at kentin en ünlü rahvan kısrağıydı. Hazır eline geçmişken bir tur atıp hava atmaması olası değildi. Atı dehledi. At önce tırısa kalktı. Bir daha dehleyince o ünlü rahvan koşusuna başladı. Hani üstünde kahve iç dedikleri kadar vardı. Rahvan koşusu diğer atların lak lak veya dörtnala koşusuna hiç benzemiyordu. İçinden bu atla dünya turuna bile çıkılır diye geçirdi. Emekli müdür Sadullah beyin evinin önünde atı durdurdu. Attan inip kapıyı çaldı. Kapıyı genç bir kız açtı. Kız olağan üstü güzellikteydi. Bir an ne söyleyeceğini unutur gibi oldu. İkisi de birbirlerine hayran hayran bakıyorlardı. Yarı kekeleyerek,

Sadullah amcaya babamın selamı var. Bağını sürecek çiftçiyi bulmuş. Yarın bağı sürmeye gidecek. Gidip başında bulunursa iyi olur dedi. Kız içten bir gülüşle,

Peki dedi. Babama söylerim. Yine çevik bir hareketle ata binip dehledi. İçinde bir his kızın halen kendisine baktığını söylüyordu. Dönüp baktı. Hissettiği doğruydu. Aklı başından gitmişti. Nasıl olmuştu da bu kızı hiç görmemişti. Aklından bir yığın soru geçiyordu. Bekâr mıydı? Nişanlı mıydı? Bu kadar güzel bir kızın kesinlikle bir sahibi vardır diye düşündü. Daha sonra günlerce kızın evinin önünden geçti ama umduğunu bulamadı. Nedense kız hiç sokağa çıkmıyordu. Neden sonra kızın üniversite öğrencisi olduğunu öğrendiğinde iyiden iyiye yıkılmıştı. Onu üniversite mezunu bir kız neylesindi? Onu unutmaktan başka umarı yoktu.

***

Emekli müdür Sadullah beyin kızı, haberci delikanlıya arkasından gözden kayboluncaya kadar baktı. İçinde bir umut belirdi.

Her hangi bir bahaneyle geri döner miydi? Kimdi bu yakışıklı delikanlı? Neyin nesiydi? Uzun süre kapıdan ayrılmadı. Umutla dönüşünü bekledi ama dönmedi. Kapıyı kapatıp içeri girdi. Babası geldiğinde nasılsa öğrenecekti. Akşam babası geldiğinde,

Babacığım, seni çok genç bir delikanlı aradı. Kırmız bir atla gelmişti. Babası bizim bağımızı sürmesi için çiftçi bulmuş. Yarın bağda bulunursa iyi olur dedi.

Kıvırcık saçlı, oldukça yakışıklı biri miydi? Heyecanla,

Evet baba dedi.

O bizim Ahmet ağanın oğlu. Çok yakışıklı, çok da terbiyeli bir oğlan.

Evet, baba dediğin gibi gerçekten çok yakışıklı. Babası gülerek,

Ona düşen kız yaşadı. Yakışıklılık, terbiye ve zenginlik her şey var o delikanlıda. Allah ona hayırlı bir kısmet versin.

Bekâr mı? Baba

Daha askerliğini bile yapmadı. Hele askerliğini yapıp gelsin. O nun düğününde elekle su taşıyacağım. Çok severim keratayı. Kızı derin bir iç geçirdi. İçinden,

Keşke, keşke bana nasip olsa diye geçirdi.

***

Üniversite öğrenimini tamamladıktan sonra bir bankaya memur olarak atandı. Aradan geçen yıllara rağmen o delikanlıyı unutamamıştı. Evlenmiş olabileceğini düşündüğünde yüreği burkuldu. Neden hiç aramamıştı? Oysa bakışlarından ne kadar umutlanmıştı. Öğrenimi sırasında hep onunla evlenmeyi düşlemişti. Kendisine birçok evlenme önerisi yapılmıştı. Umudunu yitirmediği için, hepsini geri çevirmişti. Onun evlendiğini öğrendiğinde iyiden iyiye yıkılmıştı. Artık onu beklemenin, onu umut etmenin anlamı kalmamıştı. Nasıl bir aşktı onunki? Bir görüşte ölesiye tutulmak neyin nesiydi? Yoksa yoksa ben delinin teki miyim? diye düşündü. Onu unutmalıydı ama nasıl? Çivi çiviyi söker derler. Evlenmeliydi. Onu unutmasını sağlayacak biriyle mutlaka evlenmeliydi. Bu kararı verdikten sonra, beklemesi uzun sürmedi. Onu yakın bir akrabası oğluna istemeye geldiğinde,

Babam bilir dedi. O uygun görürse ben de peki derim. O gece söz kesildi. Hemen nikâh hazırlıklarına başladılar. Sade bir düğünle de evlendiler.

Evliliklerinin ilk günleri iyi geçmişti ama uzun sürmedi. Onun aradığı erkek Osman’dı. Bir görüşte onda bulduklarının hiç birini eşinde bulamıyordu. Osman’ın kıvır kıvır saçları, alnına dökülen kâkülü, kara kirpiklerinin harelendirdiği bazen yeşil, bazen lacivert gözlerini bir türlü unutamıyordu. Birden eşine karşı kendini oldukça yabancı hissetmeye başladı. Onunla aynı yatağı paylaşmayı tiksindirici bulmaya başladı. Geçirdiği bunalım nedeniyle durmadan yemek yiyen, abur cubur atıştıran biri oldu. Korkunç denilecek bir şekilde şişmanlamaya başladı. Aynalara bakmaya korkar olmuştu. Eşiyle kavgalarının önü ardı belirsiz olmuştu. Eşi önceleri ağırdan alıyordu. Artık o da eşinin çirkinleştiğini ve çekilmez olduğunu söylemeye başlamıştı. Sonunda ayrılmaya karar verdiler. Boşanmaları uzun sürmedi. Boşandıktan sonra ise, oyuncağını kaybetmiş bir çocukçasına gözyaşları dinmez oldu. Uzun süre psikolojik tedavi görmesine rağmen bir türlü iyileşemedi. Geçirdiği bunalım yüzünden bankanın müşterileriyle de sık sık dalaşmaya başladı. Banka müdürü, işini çok iyi yapan bu memurunu işten atmaktansa, müşterilerle direk teması olmayan bir bölümde görevlend