KORELİ MEHMET

Koreli Mehmet

 

Kore’ye gönderildiğinde, savaşın acımasızlığını düşünmemişti. Kısa bir uyum eğitiminden sonra cepheye sürüldüklerinde savaşın acı gerçeğiyle yüz yüze geldiler. Savaşın acı kuralı yaşamak için öldürmekten ibaretti. Kendisine düşman diye bellettikleri Kuzey Koreliler ile Çinlilere karşı neden savaştığını bilmeden sipere yattı. Karşılıklı ateş sırasında başının üzerinden vınlayarak geçen kurşunlardan çok korkmuştu. Siperinden çıkıp saldırıya geçen düşmanına şarjöründeki tüm kurşunları boşalttı. Korkuyla kapattığı gözlerini açtığında düşmanının cansız bedeninin yerde yattığını gördüğünde o ana kadar yaşadığı tüm korkular yüreğinden siliniverdi. Artık gözünü kırpmadan düşmanına kurşun yağdırıyordu. Kurşununa hedef olan düşmanının yere yıkılışından korkunç bir zevk alır olmuştu. Uykusunda bile savaşa devam ediyordu.

Kunuri’de kamp kurup mevzileri hazırlarken subaylar büyük bir telaş içindeydiler. Kamp için uygun bir yer olmadığına sanki ağız birliği yapmışlardı. Subaylar çok tedirgindiler. Bu nedenle yatıp uyumaktansa nöbet yerlerini gezip nöbetçileri uyarmayı yeğlediler. “Aman çocuklar, çok dikkatli olun. Su uyur düşman uyumaz. Her şüpheli hareketi çok dikkatli izleyin. Kuşkulandığınız her şeyi üstlerinize hemen bildirin” diyorlardı.

Gece çok sakin geçti. Mehmet komutanlarının neden bu denli kuşkulu olduklarına bir türlü akıl erdiremiyordu. İçini korkunç bir kan dökme arzusu kapladı. Neredeyse nöbet yerini terk ederek öldürebileceği bir düşman aramaya çıkacaktı. Sabahın kızıl karanlığı başladığında korkunç bir gürültüyle irkildi. Komutanlar çadırlarından fırlamışlar durmadan “silah başına, tam siper diye haykırıyorlardı. Düşman tarafından sarıldıklarını anladıklarında iş işten geçmişti. Mehmet ağır makinalısının başına geçip tetiği asıldı. Bir taraftan da mermicisine mermi sür diye bağırıyordu. Makinalısı ölüm kusuyordu ama, ölenlerin yerine geçenlerin ardı arkası kesilmiyordu. Düşmanla kucak kucağa gelmişlerdi. Makinalısının ateşleme mekaniğini söküp koynuna soktuktan sonra, yanı başındaki silahını alıp süngü taktı. Süngüsünü ilk karşılaştığı düşmanın karnına var gücüyle salladı. Büküp geri çekti. Süngüsüyle üzerine gelen düşmanı fark edince yana çekilip hamlesini boşa çıkardı. Sendeleyen düşmanının kafasına dipçiği indirdi. Süngüsü aralıksız  düşman bedenlerine girip çıkıyordu. Aldığı yaralara aldırmıyordu. Kurtuluş için daha çok, daha çok düşmanı öldürmesinin gerektiğini biliyordu. Komutanlar çemberi yarmak için emir üzerine emir yağdırıyorlardı. Komutanların gösterdikleri yöne doğru dövüşe dövüşe çekiliyorlardı. Yarma hareketi ağır zayiata rağmen başarılı olmuştu. Gerilerde hazırlanan siperlere hızla ilerlerken bacağına saplanan bir mermiyle yere yıkıldı. Dört asker kollarından bacaklarından tutarak hızla siperlere taşıdılar.

Ayağından ve vücudunun her yanından akan kanlardan tüm bedeni kana bulanmıştı. Daha fazla dayanamadı, bayıldı. Hemen cephe gerisindeki hastaneye kaldırıldı. Gözlerini açtığında yanı başında yatana nerede olduklarını sordu. Yanındaki,

Hastanedeyiz dedi.

Ne yani ben ölmedim mi?

Allah koruda. Sapa sağlamsın maşallah. Yaşadığına inanamıyordu. Doktor ve hemşireler yaraların temizleyip yeniden sardıklarında ayağının çok kötü durumda olduğunu fark etti. Her geçen gün yaraları iyiye doğru giderken ayağındaki şişlik inmiyordu. Şişlik giderek daha da artıyordu.

Kendisi okuma yazma bilmiyordu. Bu nedenle annesine gönderilmek üzere koğuş arkadaşına bir mektup yazdırdı. Mektubunda sevgili anneciğim ben artık şehit oldum diyordu. Cahilliği yüzünden şehitlikle gazilik arasındaki farkı algılayamamıştı.

***

Annesi mektubu aldığında sevincinden uçacaktı. Mektubu alıp doğruca bakkala gitti.

 

 

Ramazan efendi, oğlumdan mektup geldi, okuyuverir misin? Dedi. Bakkal Ramazan mektup zarfını bıçağın ucuyla açtıktan sonra kağıdı açıp okumaya başladı. Anneciğim ben şehit oldum cümlesini okuduğunda oğlu gibi cahil olan anne oğlum, oğlum benim şehit olmuş diyerek deli gibi sokağa fırladı. Komşular koşuştular. Evlat acısıyla bayılan kadını komşu evine taşıdılar. Kadını güçlükle ayılttılar. Komşuları,

Kendine gel komşu. Takdiri ilahi bu elden ne gelir. Ölenle ölünmez ki dediler. Dediler ama, onlarda şehit olan aslan gibi komşu oğluna sel gibi göz yaşı akıtıyorlardı.

Akşam çocukları eve geldiğinde durumu anlattı. Birbirlerine sarılarak uzun uzun ağladılar. Çocukların hiç birinin aklına bakkalda kalan mektubu alıp okumak gelmemişti. Ertesi günü gerekli malzemeleri alıp koca bir kazan helva yapıp komşulara dağıttılar. Gecesi de ruhuna mevlit okuttular.

Ağabeyinin içine bir kurt düşmüştü. Eğer kardeşi gerçekten şehit olduysa künyesinin askerlik şubesine gelmesi gerekirdi. Askerlik şubesine gidip şube reisine kardeşinin künyesinin gelip gelmediğini sordu. Şube reisi,

Künyesi bize gelmedi. Eğer gerçekten şehit olsaydı, künyesi mektuptan önce gelirdi. Bu işte bir yanlışlık var. Ben araştırıp sonucu size bildiririm dedi. Ağabeyin yanan yüreğine su serpilmişti. İçinde bir ses kardeşin yaşıyor diyordu.

On gün sonra askerlik şubesinden gelen haberle sevinçten uçacaklardı sanki. Anne komşularını kapı kapı gezip oğlunun yaşadığını muştuluyordu. Yaşlı kadının komşularını arayıp oğlunun  ölmediğini bildirdiğini gördüğünde veresiye defterinin arasına soktuğu mektubu çıkarıp tekrar okudu.

Hay Allah,  oğlu mektubunda anne ben şehit oldum diye yazıyordu. Peki şehit olduysa bu mektubu nasıl yazdı? Yoksa gazi oldum diye yazacağına, yanlışlıkla şehit oldum diye mi yazmış. Ne iştir bu anlayamadım. Mektubu bir daha okuduktan sonra dükkandan çıkıp yaşlı kadının sokağa çıkmasını bekledi. Çıktığında,

Gel teyze gel. Yahu biz saf mıyız? Yoksa aptal mıyız? Mektubunda ben şehit oldum diye yazıyor. Ölmüş insan nasıl mektup yazar? Anlaşılan gazi oldum diye yazacağına yanlışlıkla şehit oldum diye yazmış. Kadın mektubu bakkalın elinden aldığı gibi yeniden sevinçle komşularına haberi muştulamaya gitti. Yüreğine su serpilmişti. Öyle ya. Şehit olan mektup yazamazdı. Demek ki askerlik şubesinin reisi doğru söylüyordu. Oğlunun yaşadığı konusunda artık hiç ikirciği kalmamıştı.

***

Mehmet’in ayağındaki şişlik daha da artmış, diz kapağının altı ayak bileğine kadar mosmor olmuştu. Doktorların tanısı kangrendi ve ayağın diz kapağı altından kesilmesi gerektiğine karar verdiler. Mehmet ertesi gün ameliyata alınacaktı. Gece Mehmet’in üzerine kabus gibi çöktü. Sabah ameliyata alınıp ayağının kesileceğini düşündükçe kahroluyordu. Tek bacakla yaşanır mıydı? Tek bacakla yaşamaktansa ölmek daha iyidir diyerek ağır ağır yatağın ucuna doğru hareketlendi. Dirseklerine dayanarak bacağı karyolanın demirine denk gelinceye kadar kaydı. Şiş ayağını kaldırıp karyola demirine hızla indirdi. Bacağını demire her vuruşunda bacağından parça parça irinler kopup etrafa saçılıyordu. Vurdu, vurdu. Çektiği acıya dayanamayarak bayıldı. Koğuş arkadaşlarının doktor yetiş! Feryatlarını duymadı. Doktorlar hemen gelip bacaktaki yarayım incelediler. Hemşireler ve hasta bakıcılar bacaktan dağılan irinleri temizlemek için yaralı başka bir karyolaya taşıdılar.

Bacakta aklın almayacağı bir mucize gerçekleşmişti. Bacak kesilmeyi gerektirmeyecek kadar temizlenmişti. Kalan irinler dikkatle temizlendikten sonra ilaçlanıp sarıldı. Kendine geldiğinde baş ucunda bekleyen doktora,

Bacağımı kestiniz mi? diye sordu.

Hayır kesmedik. Bu bir mucize. Bunu nasıl başardın? Artık ayağının kesilmesine gerek kalmadı. İyileşeceksin ve ayağının üzerine basacaksın. Geçmiş olsun.

***

Değiştirme birliğini getiren gemiler, Kunuri kuşatmasından sağ kalanları alıp geri döndü. Mehmet’in ayağındaki yaraların kapanması iki yıldan fazla sürdü. Tamamen iyileştikten sonra iş başı yaptı. İşi de amelelik, tarım işçiliği.

İş dönüşü yolu çingene mahallesinden geçiyordu. Çingeneler birbirlerine girmişler saç saça, baş başa kavga ediyorlardı. Bir ağaca yaslanıp kavgayı seyretmeye başladı. Bu kavga kendisini bir hayal alemine sürüklemişti. Kunuri’deki yaşadıkları bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünde akıyordu. Birinin dürtmesiyle hayal aleminden sıyrıldı. Dürten kim diye baktı. Karşısında bir polis vardı. Polis,

Hadi bakalım karakola dedi.

Neden?

Nedeni medeni yok. Hadi yürü.

Suçum ne ki karakola götüreceksin beni?

Hadi ulan konuşma yürü. Hem kavgaya karışırsınız, hem de suçum ne diye sorarsınız. İtile kakıla karakola götürüldü. Karakol nezaretinde kavgaya neden karıştın diye feci şekilde dövüldü. Kavgaya karışmadığını, sadece seyrederken Kore’deki günlerini anımsadığını ve o nedenle dalıp gittiğini, kavganın bittiğinden bile haberi olmadığını söylediyse de inandıramadı. Serbest bırakıldığında perişan haldeydi. Bir Kore gazisi olarak, hiçbir suçu olmadığı halde kıyasıya dövülmesini içine sindiremiyordu. Bakkaldan orta kalınlıkta bir urgan alarak evine gitti. Annesine,

Hadi anne sen ablama git. Ben evde yalnız kalmak istiyorum dedi. Annesi oğlunun bu isteğine bir anlam vermedi ama, oğlunun isteği yerine gelsin diye kızına gitti. Bir süre sonra eve döndü. Oğlunun tavana bağlı bir ipin ucunda asılı olduğunu gördüğünde çılgına döndü. Mutfaktan aldığı bıçakla ipi kesti. Kesilen ipten kurtulan cesedi taşıyamadı. Cesetle beraber beton zemine düştü. Oğlunun soğumaya başlayan cesedine sımsıkı sarıldı. Ağladı, ağladı

Özcan Nevres   15 Aralık 2002

 

(Bugün 1, toplamda 75 kez ziyaret edildi.)