SEVGİNİN BEDELİ

SEVGİNİN BEDELİ

Canından çok sevdiği, Aysel’in bir başkasıyla evlendirilmek  istendiğini duyduğunda inanmak istememişti. Telefonla kaç kez aramasına rağmen telefona tanımadığı kişiler çıkıyor ve hepsi sözleşmişler gibi,

Burada Aysel adında bir kimse yok diyorlardı. Her ne kadar inanmak istemese de bu olanlar Aysel’i yitirdiği anlamını taşıyordu. Kahrından ölecek gibiydi. Masasının üzerinde duran çerçeveyi önüne çekti. Çerçeve içinde Aysel’in fotoğrafı vardı. Fotoğrafa bakarak,

Aysel’im neden yaptın bunu bana. Han evlenecektik ikimiz. Senin bir başkasıyla evlenmek isteyeceğine hiçbir güç inandıramaz beni. Yoksa, yoksa gerçekten beni gönül rızasıyla mı terk ediyorsun. İnanmam buna. Zira birbirimizi delicesine ölesiye sevmiştik. Nice yeminler etmiştik ölüm bile bizi ayıramaz diye. Telefona çıkmıyorsun. Bir haber bile göndermiyorsun. Belli ki beni terk ettin. Terk edilmişliğimin nedenini sormayacağım sana. Bir elveda da diyemez miydin. İndinde hiç ama, hiç mi değerim yoktu?

Karanlığın hakim olduğu odaya keskin bir ışık doldu. Ardından camları zangırdatan müthiş bir gök gürültüsü. Dışarıya baktı. Kiremitlerden kalın bir sicim gibi suların aktığını gördü. Sanki kiremitlerden su değil de ışıl, ışıl gümüş zerrecikler akıyordu. Dışarı çıktı. Kiremitlerden akan suya avuçlarını açtı. Avuçları hemen doldu. Avuçlarından taşıp giden sulara daldı.

Hayat ne kadar garip. :Şu akan suları bile avucumun içinde tutamıyorum. Daha dün Aysel bu sular gibi avucumun içindeydi. Şimdilerde ise avucumdan taşan sulardan beter yitirdim onu. Elimi sulardan çektiğimde bir süre elim ıslak kalacak. Kuruduğunda, elimde yağmurun hiçbir izi kalmayacak. Oysa avucumdan akan sulardan beter yitirdim Aysel’imi. Avuçlarımda avuçlarını sıcağı bile kalmadı.  Aysel’imin yüreğimdeki yarası yüreğimden yaşadığım sürece hiç silinmeyecek. Yaşamak mı? Aysel’siz bir dünyada yaşamak. Bir ot gibi. Sevgiden yoksun, aşktan yoksun, canından çok sevdiğim Aysel’imden yoksun. Keşke, keşke ölseydim de başıma bu gelmeseydi. Biliyorum onsuz yaşamanın mümkün olmadığını.

Trençkotunu giyip yoğun yağan yağmura aldırmadan evden çıktı. Kentin sokaklarında, amaçsız, bitkin uzun uzun yürüdü. Önüne çıkan karayoluna girdi. Yolun soluna geçerek yürümesini sürdürdü. Aysel ile geçirdiği o güzel aşk günleri bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Derin, derin iç çekti.

Ah…ah ne güzel günlerdi o günler. Onunla Regülatör piknik alanında tanışmışlardı. Aysel kuzukulağı toplarken bacağını böğürtlen dikenler yırtmıştı. Dikenin açtığı çizik bir hayli derindi ve kanıyordu. Arabasından aldığı ilk yardım çantasıyla yanına gitti.

Geçmiş olsun. Yaranız bir hayli derin. İzin verirseniz yaranızın bakımını yapayım. Aysel’le göz göze geldiler. Aysel’in acıyla kırışmış olan yüzünü birden bir gülücük kaplamıştı.

Çok memnun olurum ama, size zahmet olacak demişti. Hemen ecza çantasını açıp, Aysel’in uzattığı bacağındaki çiziği oksijenli suyla temizledikten sonra bolca tentürdiyot sürdü. İlaçları sürerken eli Aysel’in bacağına her dokunuşunda, elektrik akımına tutulmuş gibi titriyordu. Çektiği onca acıya rağmen Aysel’in de aynı durumu yaşadığını fark etmişti. O ara nerede oturduğunu sormuştu. Birbirlerine oturdukları yerin adresini vermişlerdi.

Ertesi gün erkenden kalktı. Sinek kaydı tıraşını oldu. Evden çıkıp Aysel’in verdiği adrese doğru yürüdü. Verilen adresteki evi buldu. Kalbi sanki yerinden fırlayacaktı. Aysel pencere kenarında oturmuş, belki de kendisinin gelmesini bekliyordu. Göz göze geldiler. Aysel elini dudaklarına götürüp öpücük gönderdiğinde Nedim nasıl karşılık vermesi gerektiğini bilemedi. Gülümsemekle yetindi..

 

Göz kamaştıran bir ışıkla geçmişinden koptu. Gökte kulakları sağır eden bir gürültü. Şimşekler aralıksız çakıyor. Göğün homurtusu bitmek bilmiyordu. İlerideki Ali Beyin beyaz badanalı çiftliği aydınlandı. Kaç kez o çiftlik binasının önünden geçmişti. Pencerelerindeki demir çubukları görmemişti. Çiftlik binası şimşeklerin ışığında öylesine aydınlanıyordu ki, gündüz göremediği demir çubuklar, elini uzatsa tutabileceği kadar yakınındaydı sanki. Çocukluk günlerini anımsadı. Babası at üstünde kucağına alır Ali Beyin çiftliğindeki dut ağaçlarının altına atla girerlerdi. Minik elleriyle yakaladığı dallardan doyasıya dut yerdi. Babası atı dehler, en iyisi diye bellediği ağaç altında durarak en iyi dutlardan yerlerdi. Ali Bey dut ağaçlarının meyvelerini tüm meyvelerden daha çok severmiş. Bu nedenle çiftliğinin önünde, geniş bir arazi dilimi içerisinde sevdiği dutların en kalitelilerini diktirip yetiştirtmişti. O yıllarda sulu tarıma geçilmediği için yedi bin dönümlük çiftliğin tamamına yakını mera olarak kullanılırdı. Merayı babam ve eniştesi her yıl kiralarlardı. Çiftliğin kiracısı olmamız nedeniyle dut ağaçlarının altına girip dut yememiz engellenmezdi.

Nereden nereye diye düşündü. Şimşekler beni Aysel’imden koparıp çocukluğuma taşıdı. Oysa ben bir an bile Aysel’siz yaşayamam. Neye mal olursa osun. Onu mutlaka bulup bu ihanetinin hesabını soracağım. Ya Aysel gerçekten beni kendisi terk ettiyse? İşte o zaman ne yaparım ben. Onu mutlaka öldürürüm. Bana yar olmayanı başkasına neden yar edeyim ki? İçindeki umut ışığı alev alev yanıyordu. O beni terk edemez. Mutlaka onu evlenmek üzere olduğu kişiyle zorla evlendiriyorlardır.

Kemalpaşa ormanları içerisinde çılgıncasına seviştikleri gün gözlerinin önüne geldi. Ayak sesleri ile yaşadıkları doyumsuzluğa ara vermek zorunda kalmışlardı. Karşılarında dört genç vardı. Aysel’i kendilerine bırakmasını istiyorlardı.

Neden diye sormuştu. Biri,

Hep sana olacak değil ya. Bırak ta birazda biz zevkimizi yapalım.

Sen ne diyorsun be? Bu benim nişanlım. Yoksa siz onu fahişe mi sandınız?

Bırak arkadaş bu ağızları. Biz malımızı gözünden tanırız. Elimize bu fırsat geçmişken tadına bakmadan bırakacağımızı sanıyorsan aldanıyorsun. Hadi bakalım sen şöyle aşağı doğru yaylanda boyunu görelim. O an Aysel’le göz göze geldiklerinde Aysel’in gözlerinin korkuyla yuvalarından fırlamış olduğunu görmüştü. Ne olur ne olmaz diye yanına aldığı lastik lövyesine elini atmıştı. Yattığı yerden birden fırlayarak en öndekinin kafasına sallamıştı. Genç yana doğru kaçmak istediğinde lövye kulağını sıyırıp kürek kemiğine vurmuştu. Kürek kemiğinin çatırtısı diğerlerini şaşkına çevirmişti. Lövye bir başkasının kol kemiğini parçaladığında, kaçmaya başladılar. Arkalarından koşmak istediğinde Aysel yerinden kalkıp arkasından koşmaya başlamıştı.

Dur ne olur yapma. Dön artık geriye diye yalvarıyordu. Öfkeyle,

Ahlaksız herifler, kim bilir kaç tabansızı korkutup sevgililerini perişan etmişlerdir. Ders olsun bu onlara. Her kuşun eti yenir mi be demişti. Sinirleri oldukça gerilmişti. Arabaya dönüp binmişler ve oradan hızla uzaklaşmışlardı.

Havanın açacağı yoktu. Kim bilir kaç saat olmuştu yağmur altında yürüdüğü. Bunca yıldırım düşüyordu çevresine. Hiç biri, ama hiç biri bulunduğu yere düşüp bu çileli hayatını sona erdirmiyordu. Geriye dönüp yaşadığı kentin ışıklarına baktı. Ne güzel bir yaşamı olmuştu o ışıltılı kentte. Aşkı orada tatmıştı. Mutluluktan uçar gibiydi. İhanetin en acısını da o kentte tatmıştı. Şimdi ise yaşadığına kahroluyordu. İleride yıldırımların yalımları yeri yalarcasına kaydı gitti. Ellerini gök yüzüne kaldırarak haykırdı,

Neden, neden hep yanlış adrese gidiyorsunuz. Ateşinizde yanıp ölmeyi ben arzuluyorum. Hadi gelin artık buraya. Aşk yarasıyla ölmektense sizin ateşinizde yanıp kavrularak ölmeyi yeğlerim. Hadi, hadi gelin artık üstüme. Yolun karşısına geçmek için yürüdü. Birden yağmur tanelerinin arasından bir ışık sardı bedenini. Bedeninden pof diye bir ses çıktı. Yolun kenarına savruldu. Kayganlaşmış yol nedeniyle araba güçlükle durdu.  İçinden üç kişi indi. Biri,

Boş yere telaşlanmayın yahu. Bu yağmurda olsa olsa bir domuza çarpmışızdır. Bu havada hangi babayiğit yola çıkabilir? Diğeri,

Yine de bir bakalım. Ola ki çarptığımız insandır. Karanlık çok yoğundu. Çarptıklarını bulmakta zorlanıyorlardı. Sürücü arabaya dönüp motoru çalıştırdı. Geri vitesini takıp yürüdü. Çarptıkları farların ışığında görünür olduğunda arabayı durdurdu. Arkadaşları,

Haklıymışsın yahu. Bu gerçekten insan Üstelik te çok genç. Biri eğilip kalbini dinledi.

Ölmemiş, yaşıyor dedi. Yaralıyı kucaklayıp arka koltuğa uzattılar. Kendileri ön koltuğa sığışıp hareket ettiler. Arabayı hızla sürüp yaralıyı hastaneye ulaştırdılar.

***

Nedim gözlerini araladığında gördükleri çok yabancı gelmişti. Nerede olduğunu çıkarmaya çalıştı. Kıpırdamak istediğinde bedeninin tümünde ağır acılar oluştu.

Nerdeyim ben diye inledi. Hemşire yoğun bakımdaki ağır yaralının mırıldandığını fark edince yanına gitti.

Aman ne güzel. Kefeni yırtacağa benziyorsun. Üç günden beri komadaydın. Gözlerini açman ve mırıldanman iyi haber. Konuşmak için sakın yorma kendini. Hele biraz iyileş o zaman bolca konuşuruz.

Neredeyim ben?

Hastanedesin.

Ne oldu bana?

Bir araba çarpmış sana. Çok ağır yaralanmışsın. Yaraların o kadar ağır ki yaşamaz demiştik senin için. Genç ve kuvvetli bir bünyeye sahip olman yaşamana yardımcı oluyor. İyileşeceksin. Eskisi gibi aslan gibi bir delikanlı olacaksın. Hemşirenin söylediklerini tam işitmeden uykuya daldı. Gün kavramı kalmamıştı onun için. Hastanede kaç gündür yattığından bile haberi yoktu. Her geçen gün biraz daha iyiye gidiyor ve daha çok uyanık kalıyordu.

Baş ucuna gelip hatırını soranları önceleri tanıyamıyordu. Bu gün, üzerine kapanıp ağlayan ve iyileşmesi için dualar eden annesini tanımıştı. Doğrulup annesine sarılmak istedi. Ağrıları yüzünden kımıldayamadı. Baş ucunda ağlayan annesine uzun, uzun baktı. İçi burkuldu. Gözlerinden akan yaşları annesine göstermek istemedi ama başaramadı. Beraberce ağladılar.

***

Annesi oğlunu yatağının içinde yarı doğrulmuş vaziyette gördüğünde bir sevinç çığlığı attı.

Oğlum benim, bir tanem. Artık oturabiliyorsun. Şükürler olsun seni bana bağışlayan tanrıma diyerek boynuna sarıldı. Hemşire anneyi uyardı.

O halen durumu ağır olan bir yaralı. Öyle boynuna sarılıp yorma onu. Onu o şekilde yormak çok kötü sonuçlar yaratır. Hatice hanım hemşirenin uyarısıyla geri çekilip yatağın kenarına ilişti. Oğluyla göz göze geldiler.

Ne olur anne ağlama. Seni böyle ağlıyor gördükçe içim kan ağlıyor. Üzülüyorum, kahroluyorum.

Tamam oğlum üzülme. Bir daha ağlamayacağım

Anne,

Söyle oğlum.

Aysel’i görüyor musun?

Görüyorum oğlum.

Evlendi mi? Düğünü oldu mU?

Hayır oğlum, ne evlendi ne de düğünü oldu. Senin trafik azasında öldüğün duyulmuştu ilk anda. Aysel bu haber üzerine sinir krizleri geçirdi. “O benim yüzümden öldü. O kaza değil intihardı. O öldü, ben neden yaşayayım “ diyerek kendini öldürmek istedi. Bunu duyan nişanlısı “O madem ki o adamı o denli çok seviyordu? Benimle evlenmeyi niye kabul etti “diyerek nişanı bozdu. Nedim’in gözlerine bir ışıltı doldu.

Aysel’im benim. Güzel sevgilim. Ne olur bekle beni. Çok yakında iyileşeceğim. Buradan çıktığımda yanına geleceğim. Sen benimdin. Benim olarak kalacaksın.

***

Nedim hızla iyileşiyordu. Annesinin yardımıyla kalkıp az da olsa gezinebiliyordu. Nedim’i hastane içinde gezinirken görenler,

Zavallı, aslanlar gibi delikanlı ne hallere düşmüş. Yine de haline şükretsin diyorlardı. Onun hastane bahçesinde dolaştığını öğrenen Aysel, evden gizlice ayrılıp Nedim’i görmeye gidiyordu. Bir türlü hastaneye girip konuşmaya cesaret edemiyordu. Ne diyecekti ona? Ayrılma nedeni olarak ailesini mi gösterecekti. Bu durumda ailesiyle Nedim arasında soğuk rüzgarlar eserdi. Peki bir başkasıyla nişanlanmasının nedeni olarak neyi gösterecekti?  Evden ararlar korkusuyla hastane duvarından bahçeyi izlemesi fazla sürmezdi. Hızla evine yöneldiğinde gözerinden akan yaşlara engel olamazdı. Nasıl yaptım ben o cahilliği? Onu delicesine, ölesiye sevdiğimi bildiğim halde nasıl oldu da o kör olası herife peki dedim. Hastane etrafında umutla dolanıp duruyorum. Hiç aklıma getirmiyorum: Ya beni bu nişandan dolayı seni istemiyorum derse? Demez, demez zira o beni çok seviyor. Görsünler bak, hastaneden çıktığında ilk iş beni arayacak. Onun hastaneden çıkıp kendisini arayacağı anı nasıl da özlüyordu.

***

Nedim hastaneden taburcu edildiği gün baba evine götürüldü. İtiraz etmedi. Aysel ile evlilik için hazırladığı ev kim bilir ne durumdaydı. Kendi evine gitse annesi onun bakımı için o eve gelmek zorunda kalacaktı. Bu durumda yaşlı annesi çok yorulurdu.

Aysel Nedim’in kendi evine değil de annesinin evine yerleştiğini öğrenince çok şaşırdı. Hastane sonrası Nedim’in bakımını üstlenecek ve kendisine ne kadar iyi bir eş adayı olduğunu kanıtlayacaktı. Kafasının içinde acabalar  kümeleniyordu. Yoksa Nedim artık onu sevmiyor muydu? Bu düşünce onu çıldırtıyordu. Annesinin evinde ziyaretine gitse ne olurdu acaba? Annesi “oğlumun bu durumlara düşmesine neden sen oldun. Çık evimden” derse ne yaparım ben?

Artık dayanacak hali kalmamıştı. Her neye mal olursa olsun Nedim’in evine gidecekti. Ona annesinin önünde bile kendisini çok sevdiğini çekinmeden söyleyecekti. Kararlı adımlarla Nedim’in kaldığı eve yöneldi. Kapının zilini çaldı. Kapıyı Nedim’in annesi açtı. Yaşlı kadın karşısında Aysel’i görünce çok şaşırdı. Ne söyleyeceğini bilemediğinden olacak donup kalmıştı. Konuşamıyordu. Aysel,

İçeri girebilir miyim dedi? Yaşlı kadın uykudan uyanır gibiydi. Toparlanmaya çalıştı.

Tabi kızım girebilirsin. Burası senin de evin. Yaşlı kadın yana çekilerek Aysel’e geçmesi için yol verdi. Nedim’in odasına girdiler. Nedim uzandığı yataktan gelen kim düşüncesiyle doğruldu. Gelenin Aysel olduğunu gördüğünde kalkmak için davrandı başaramadı. Aysel yatağın yanına gelerek Nedim’in boynuna sarıldı. Tüm bu olanlara ben neden oldum diyerek hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladı. Anne Aysel’i teselli etmek ve göz yaşlarını dindirmek için hiçbir girişimde bulunmadı. Sessizce odadan çıkarken mırıldandı.

Çok dolmuş zavallı. Doya doya ağlasın ki açılsın. İçeriden gelen hıçkırık sesleri azaldığında cezveye kahve, şeker ve su koyup karıştırdıktan sonra ocağı yakıp cezveyi üstüne koydu. Kaynayan kahveyi tepsiye yerleştirdiği fincanlara boşalttı. Oğlunun odasına götürdü.

Haydin bakayım, yeter bu kadar ağlaştığınız, kahvelerimizi içerken birazda sohbet ederiz dedi. Aysel,

Anneciğim niye bana söylemedin. Kahveyi ben yapmaz mıydım?

Onun da zamanı gelecek kızım. İnşallah bu iş tamama ererde bu çektiğimiz çilelerden kurtuluruz. Aysel derin bir iç geçirdi.

İnşallah anneciğim dedi. Uzun sürdü sohbetleri.

Hadi kızım, hava karardı. Seni merak ederler. Tam bu işler durulacak derken yeni bir fırtına yaratılmasın.

Hayır anneciğim eve gitmeyeceğim. Beni hiçbir güç artık bu evden ayıramaz.

Peki ailen ne der buna. Zaten oğlumun adım atacak hali yok. Seni almaya geldiklerinde nasıl direneceksin onlara.

Artık ailem karışamaz bana. Zira on sekiz yaşımı doldurdum.

Senin burada kalman beni de oğlumu da mutlu eder. Yeter ki ailenden sana bir kötülük gelmesin.

Hiçbir kötülük gelmeyeceğinden eminim. Nedim’in öldü diye haberi geldiğinde çıldırmıştım. Kendimi öldüreceğimden korktular. Başka umarları yok. Burada kalmama izin vermemeleri beni sonsuza kadar kaybetmeleri demektir.

Peki sen bilirsin kızım. Gelecek üzerine konuşurlarken kapının zili çaldı. Hatice hanım,

Sen dur diyerek kalktı ve kapıyı açtı. Gelenler Aysel’in annesi ile babasıydı. Kuşkuyla içeri buyur etti. İçeri girdiler. Aysel’e

Sen burada mısın dediler. Aysel oldukça soğukkanlı yanıtladı.

Evet buradayım ve buradan başka hiçbir yere gitmeyeceğim dedi. Babası,

Seni çok iyi anlıyorum kızım. Seni Nedim’den ayırmaya kalkışmakla çok hata ettiğimizi biliyoruz. Yine de seni kendi evinden telli duvaklı gelin edip göndermek isterdik.

Ne yapalım baba. Kısmet böyleymiş. Nedim’in başına gelenlere biz neden olduk. Ölünceye kadar onun yanında kalacağım. Onun benim desteğime gereksinimi var.

Anlıyorum kızım seni, hem de çok iyi anlıyorum. Ama yine de iyi düşün. Biz senin mürüvvetini görmek istiyoruz. Nedim biraz daha iyileşsin. Söz, nişan, nikah ve düğünü hepsini bir arada yaparız.

Siz ille de düğün istiyorsanız yapın baba. Ama ne olur benim buradan ayrılmamı isteme. Peki kızım diyerek kalkmak istediklerinde Hatice hanım itiraz etti.

Durun bakalım, şaşkınlıktan sizlere bir kahve bile ikram edemedik. Aysel’e,

Hadi kızım sen kahveleri yapa dur. Ben Nedim’i uyandırayım. O da bu mutlu beraberliğimizi görsün diyerek kalktı. Nedim karşı odadaki hareketliliği fark etmiş, kalkmak istemesine rağmen kalkamamıştı. Annesinin içeri girdiğini gördüğünde elini uzattı annesine.

Anneciğim konuklarımız mı var? Hadi tut elimden kalkayım. Konuklarımıza ben de bir hoş geldin diyeyim. Zaten yatmaktan yorulmuştum. Biraz hareket etmem iyi olur. Hatice hanım elini uzatarak oğlunun kalkmasına yardım etti. Karşı odaya girdiklerinde gözlerine inanamadı. Ne yapması gerektiğine karar vermekte güçlük çekiyordu.Ağır adımlarla Aysel’in babasının önüne kadar yürüdü. Elini uzattı. Baba Hüseyin efendi de elini uzatıp Nedim’in öpmesini kolaylaştırdı. Kalkıp Nedim’in boynuna sarıldı.

Geçmişi unutalım oğlum. Bundan böyle sen de benim oğlumsun. Bize artık size mutluluk dilemekten başka bir şey düşmez. Nedim’in divana oturmasına yardım etti. Kısa sürdü konuşmaları. Nedim’i yormak istemiyordu. Eşiyle birlikte izin istediler. Giderken,

Kızımız haklı. Nedim’in bakıma gereksinimi var. Kısmetten öte hiçbir şey olmaz. Bunların da kısmeti böyleymiş dedi. Aysel’e,

Kızım, damadıma ve kayın validene iyi bak. Biz hemen nikah işlemlerini başlatacağız.

***

Nedim genç olmanın avantajıyla hızla iyileşiyordu. Artık kimseden yardım almadan yürüyebiliyordu. Hastaneye gidip sağlık kontrolünü yaptırdığında, acı bir gerçekle karşılaştı. Kaza nedeniyle hasar gören sinirler yüzünden erkekliğini yitirmişti. Doktor,

Allah’tan ümit kesilmez ama, belki de ömür boyu bu böyle devam eder. Eskisinden daha beter yıkılmıştı. Canından çok sevdiği Aysel’ine nasıl söyleyecekti bunu. Aysel durumunu öğrendiğinde mutlaka terk edecekti kendisini. Hangi kadın kadınlığını yaşamak istemez ki? Yapabileceği bir şey kalmamıştı. Kaderine rıza gösterecek ve Aysel’in yaşamından çıkmasını isteyecekti. Erkekliğini yitirmiş bir erkeğin bostan korkuluğundan ne farkı olabilirdi?

Eve döndüğünde Aysel kapıda karşıladı. Gözlerinin içi gülüyordu.

Ne mutlu. Artık hastaneye bile yalnız gidebiliyorsun. Hadi geç içeri. Hemen bir yorgunluk kahvesi yapayım. Karşılıklı içeriz. Gözlerinden akan yaşları göstermemek için başını önüne eğip ilerledi. Divana oturdu.

Ah kader, neden alnıma hep kötüleri yazdın? Günahım neydi benim. Hadi bana acımıyorsun. Aysel’ime de mi acımıyorsun. Nasıl söyleyeceğim ben ona alnıma çizdiğin onca kötülükleri. Hadi ben yıkıla yıkıla öğrendim ayakta kalabilmeyi. Aysel ne yapacak. Hele hele günlerdir evimizin kadını gibi yanımızda. Adı olabildiğince dillenmiştir. Bundan böyle kim alır onu? Kör talih nedense benimle yetinmedi. Aysel’imi de benimle birlikte yerden yer vurdu. Keşke o kazada ölseydim de bu durum başıma gelmeseydi.

Aysel elinde tepsiyle kahveleri getirdi. Tepsiyi sehpa üstüne koyup, sehpayı Nedim’in önüne çekti. Kahveleri konuşmadan içtiler. Nedim,

Aysel, sıkı dur dedi. Ben nasıl kaderime rıza gösteriyorsam, senden de aynı metaneti göstermeni istiyorum. Sakın ağlayıp ta beni ölümden beter etme. Ağlamayacaksın değil mi?

Neden ağlayayım ki?

Bu gün acı gerçeği öğrendim. Kazada zedelenen sinirler yüzünden erkekliğim ölmüş. Anlayacağın artık ne sana ne de başka birine koca olamayacağım. Benim için her şey bitti. Gençlik, evlilik, baba olmak. Her şey, her şey bitti artık. Aysel dikkatle dinliyordu. Nedim göz yaşlarına hakim olamayıp ağlamaya başladı. Aysel yanına gelip oturdu. Kolunu boynuna doladı.

Nedim, önce şu ağlamayı kes artık. Sen beni ne sanıyorsun? Erkek delisi, yalnızca yatağı düşünen bir dişi mi? Diyelim ki evliyiz. Aynı duruma ben düştüm. Beni terk edecek miydin? Boşuna dememişler evlilik pazara kadar değil mezara kadar olmalı diye. Bu bizim ortak kaderimizmiş diyeceğiz ve oturup tanrının lütfünü bekleyeceğiz. Can bedende olduğu sürece hiçbir şeyden umut kesilmez. Bir mucize olur iyileşirsin. Bizde çoluk çocuk sahibi oluruz. O durum iyileşmezse ne olur? İki arkadaş gibi beraber oluruz ömür boyu. Şunu kafana iyice yerleştir. Senin karşında seni delicesine seven bir Aysel var. Yatak delisi biri değil. Biri birlerine sıkıca sarıldılar. Nedim kasık arasında bir kıpırdanma hissetti. İçinde bir umut ışığı belirdi. Aysel’ine daha sıkı sarıldı.

Özcan NEVRES          18 Eylül 2001 Salı

SİLİVRİ

.

 

 

.

 

 

SEVEREK AYRILALIM

Severek Ayrılalım

Bu onunla son buluşmamız olacaktı. Gönderdiği mektupta ailesinin isteğiyle bir akrabasıyla evleneceğini ve son kez buluşacağımızı yazmıştı. Onu zaten hiçbir zaman çözememiştim. Hiç yoktan darılır gider, aramadığımda da, aramadığım için gücenirdi. Niye aramadın diye de sitem ederdi. Belki aklınca naz ediyordu ama, çekilmez oluyordu. Mektubunu aldığımda içimde sanki bir şey cız etmişti. Ondan soğuduğumu, ilişkimizi sona erdirmeyi düşünmüyor değildim. O halde içimi sızlatan neydi? Terk edilmeyi hazmedememek miydi? Belki de öyleydi. En çok merak ettiğim, son kez buluşmak istemesindeki amacı ne idi? Aklınca, ne olur beni terk etme diye yalvaracağımı mı sanıyordu? Saatime baktım. Buluşmak için belirttiği zamana daha birkaç dakika vardı. Eğer gelişi beş dakikadan fazla gecikirse çekip gidecektim. Neyse ki tam saatinde geldi. Tokalaştık. Sanki mektubu yazan o değildi. Koluma girdi.

Hadi fuara gidelim. Her zamanki yerimizde oturur söyleşiriz.

Yalnız söyleşmek için mi gideceğiz?

Bunca zaman sevişmeye doymadın mı?

Eğer amacın yalnızca konuşmaksa, işte şurada pasta hane var. Onca yolu yürümektense gider orada otururuz.

Ben yine seninle baş başa kalmak istiyorum.

Vedalaşmak için baş başa kalmak gerekiyor mu?

Sen beni delirtmek mi istiyorsun?

Akıllı oluşundan bir şey anlayamadım. Eğer delirirsen belki seni daha iyi anlayabilirim.

Aslında seni hiç konuşmadan terk etmem gerekiyor ama nedense yapamıyorum. Son kez oraya gidelim. Orada geçireceğimiz zaman içindeki sevişmemizi beynime nakşetmek istiyorum. Beynimden hiç silinmemeli.

Gidelim bakalım. Fuarın Dokuz Eylül kapısının gişesinden iki bilet aldım. Arkeoloji müzesinin arka tarafında her zaman tenha olan bir yer var. Oraya yöneldik. Her zamanki oturduğumuz banka oturduk. Kolunu boynuma doladı. Dudaklarını dudaklarıma uzattı. Her zaman onu ben öperdim. Bu kez o beni öptü. Öpüşmemiz sona erdiğinde sordum.

Buraya konuşmaya mı geldik? Yoksa eskisi gibi sevişmeye mi?

Önce sevişeceğiz. Hem öyle sevişeceğiz ki, bu son sevişmemizi beynime kazıyacağım. Bu günü yaşadığım sürece unutmak istemiyorum.

Burada o kadar uzun boylu sevişmek olmaz. Kalk gidelim.

Nereye?

Motor sıklet kiralayıp Bel Kahve’ye gideriz.

Neden?

Doyasıya sevişmek istemiyor musun?

Hem de nasıl?

Hadi yürü öyleyse.

***

Kiraladığım motor sıkletle hız denemesi yapar gibi uçar gibiydik. Belime sımsıkı sarıldı. Bel Kahve’yi hızla geçtik. Birkaç kilometre uzaklıktaki çam ağaçlarının en sık olduğu yere ulaştığımızda ormanın içine saptık. Motor sıkleti yoldan geçenlerin görmesi mümkün olmayacak bir şekilde park ettim. Kurumuş çam yapraklarının üzerine uzandık. Yaprakların sırtımıza iğne gibi batmasına aldırış etmeden uzun uzun seviştik. Buna rağmen daha, daha diyordu. Doğrulup bir çam ağacının gövdesine doğru kayıp sırtımı dayadım. O da kayıp yanıma geldi. Başını kucağıma dayadı. Ağladığını fark ettim. Saçlarını okşarken,

Ağlamayı bırak da ne söyleyeceksen söyle? Beni meraktan öldürme.

Bu seninle son buluşmamız.

Neden?

Evleniyorum.

Madem ki bir başkası ile evleneceksin. Yanımda ne işin var? Ola ki evleneceğin kişi bizi görü verse ne olur.

Göremez ki.

Neden?

Çünkü o Almanya’da Bu hafta sonu gelecek. Yıldırım nikahı kıyıp, düğünü yaptıktan sonra Almanya’ya dönecek. Daha sonra da beni Almanya’ya aldırtacak.

Hayırlı olsun. Mutlu olmanızı dilerim.

Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ben senden başkasıyla mutlu olabilir miyim?

O halde neden onunla evleneceksin?

Ailem istediği için.

Direnmedin mi?

Nasıl direneyim? Ne babam ne de annem söz dinleyecek insanlar değil. Bir an seni alıp gideyim demek geçti içimden ama demedim. Zira ona güvenim kalmamıştı. Onun iyi bir eş olacağına inanmaz olmuştum. Vakit bir hayli ilerlemişti. Kalkıp giysilerimize batan çam yapraklarını temizledik. Motor sıklete binip geri döndük. Vedalaşırken elimi bir türlü bırakmak istemiyordu.

Bir gün on çocuğum bile olsa yine sana döneceğim dedi.

Bırak çocuğu, çocuksuz olarak dönmek istesen bile kabul etmem. Bir yuva kuruyorsun. Bunu ömür boyu sürdürmek zorundasın.

Neden sürdürmek zorunda olayım? Ben onu değil seni seviyorum.

Sen ne beni ne de evleneceğin kişiyi sevmiyorsun. Anladığım kadarıyla sen o adamın parasını seviyorsun. Ne kadar çok para, o kadar lüks bir hayat.

Parası yerin dibine batsın. Ben onunla parası için değil, ailem istediği için evleniyorum.

Tamam öyle olsun.

Hain, ille de yapacağını yapacaksın. Ben neler umuyordum. Ne olur gitme diye boynuma sarılıp ağlayacağını sanıyordum.

Ağlasaydım ve gitme diye yalvarsaydım bu evlilikten cayar mıydın?

Asla caymazdım. Zira aileme söz verdim. Tokalaşmak için elini uzattı.

Yine de severek ayrılalım dedi.

Öyle olsun dedim.

Onu otobüse bindirip uğurlarken içimde bir burkulma oldu. Sanki içimden bir şeyler sökülmüştü. O da nesi? Yıllardır ilk defa ağlıyordum. Onu yitirmek belki de çok acı gelmişti bana. Belki de onu bir daha hiç göremeyecek olmanın hüznü çökmüştü içime.

***

Aradan yıllar geçmişti. İş yerimde çalışırken içeri İspanyol şapkalı bir bayan girdi. Tokalaşmak üzere elini uzattı. Tokalaştık.

Hayatım, beni tanımamış gibisin. İnsan eski sevgilisini bu kadar çabuk mu unutur dedi? Şaşırmıştım. Siması yabancı gelmemişti ama bir türlü kim olduğunu çıkaramıyordum.

Ne oldu? Halen beni anımsayamadın mı?

Hayır, çıkaramadım.

Vay hayırsız vay. Demek Foçalı eski sevgilin Mediha’yı tanımadın ha.

Nasıl tanıyayım dedim. Ayrıldığımızda kırk kiloluk oldukça minyon biriydin. Şimdi ise maşallahın var. Besili kısrak gibi olmuşsun. Hayrola? Hangi rüzgar attı seni buraya?

Rüzgar atmadı, kendim geldim. Yoksa geldiğime memnun olmadın mı?

Memnun oldum olmasına da. Bunca yıl sonra neden aradığını çözemedim.

Evlenip Almanya’ya gittiğimden beri seni aklımdan hiç çıkarmadım. Eşimle yatağa girdiğimde bile aklımda hep sen vardın. Belki de senin yüzünden ona bir türlü ısınamadım. Onunla bir türlü anlaşamadık. İlk defa bir tek konuda anlaştık. Anlaşarak boşanmada. İyi ki çocuk yapmamışız. Senin halen evlenmemiş olduğunu öğrenince sana dönmeye karar verdim.

İyi de seni kabul edeceğimi nereden çıkardın. Ben o defteri kapatalı on yıl oldu.

Bu on yıl içinde beni beklediğini sanki bilmiyorum.

Seni mi bekledim? Güldürme beni.

İster gül ister ağla. Ta Almanya’dan geldim buraya. Beni eskisi gibi bir yerlere götürmeyecek misin?

Hiç düşünmedim.

Niye? Yoksa beni artık sevmiyor musun?

Ne sevgisi? Seni sevseydim, güvenseydim gitmene izin verir miydim. Gerçi gidişin beni derinden yaralamıştı ama artık o yara kapandı. Artık o yarayı deşmene izin veremem.

Hadi kalk gidelim.

Nereye?

Nereye istersen. Gözlerim dolgun göğüslerine ve düzgün bacaklarına takıldı. İçimde ona sahip olma arzusu dayanılacak gibi değildi. Dükkandan çıktık. Kapıyı kilitledikten sonra motor sıkletime binip yola çıktık. Onu Yenifoça’ya götürmeye karar vermiştim. Yenifoça’ya vardığımızda otelde bir oda ayırttım. Daha sonra belediye gazinosuna gittik. Masayı donattırıp karnımızı doyurduk. Tam hesap isteyecektim. Başkalarının görmeyeceği bir şekilde elime bir demet para sıkıştırdı. Almam dedim ama almam için ısrar ediyordu. Israrı yüzünden rezil olacaktı. Çaresiz parayı alıp cebime koydum. Hesabı getiren garsona hesabı ödedim ve yüklüce de bahşiş verdim. Sahilde kısa bir tur yaptıktan sonra otele döndük. Sabaha kadar doyasıya seviştik. Evlilikten hiç söz etmedik.

***

İki gün sonra yine geldi Bu kez oldukça seksi giyinmişti. Belli ki güzelliğiyle başımı döndürmek istiyordu.

Evvelki gün bana hayatımın en güzel gecesini yaşattın. Daha fazla ayrı kalmaya dayanamadım ve yine geldim.

Bak Mediha. Eğer bu beraberlikleri beni seninle evlenmeye ikna etmek için istiyorsan bunu aklından çıkar. Zira ne seninle ne de başkasıyla evliliği düşünmüyorum.

Neden sevgilim. Bana nikah kıyarsın. Beraberce Almanya’ya gideriz. İstersen orada beni hemen boşa. Yeter ki seni her zaman görebileyim.

Olmaz dedim. Ne Almanya’ya giderim.ne de seninle bir daha beraber olmak isterim. Bir delilik yaptık. O geceyi birlikte geçirdik. Bir daha tekrarını istemiyorum. Ağlamaya başladı.

Ne olur beni kırma. Bir gece daha beraber olalım. Eğer istemezsen bir daha seni hiç aramayacağım. Olağan üstü bir güzelliği vardı. Dayanılacak gibi değildi.

Tamam gidelim dedim. Yine Yenifoça’ya gittik. Aynı otelde bir haftalığına oda ayırttım. Hemen odamıza çekildik. İkimiz de çok hızlıydık. Uzun uzun seviştikten sonra akşam yemeği için otelden çıktık. Bir hafta sanki bir gün gibi geçti. Ayrılırken bir daha beni aramayacağına söz verdi. Sözünde bir gün durabildi. Yine geldi. İlle de nikah diye tutturdu.

Olmaz dedim.

Madem ki evlenmeyecektik neden benimle beraber oldun?

Mediha neden böyle konuşuyorsun? Sana evlenmek istemediğimi söylemedim mi?

Söyledin ama fikrini değiştireceğini umuyordum.

Ne olur evlilikten söz etme bana. Eğer evlenmeyi düşünseydim şimdiye kadar evlenirdim.

Madem evlenmeyecektik neden beraber olduk?

Sen istedin? Elini  çantasına sokarak bir tabanca çıkardı.

Eğer benimle evlenmeyi reddedersen seni vururum dedi. Uzanıp elinden tabancayı aldım. Namlusuna baktım. Tahmin ettiğim gibi kuru sıkı bir tabancaydı.

Al bunu. İleride çocukların olursa oynamaları için verirsin dedim. Alıp çantasına koyduktan sonra kapı önüne çıkıp haykırmaya başladı.

Adi herif, mademki benimle evlenmek istemiyordun, neden birlikte olduk. Neden beni kullandın? Sen ne rezil, ne utanmaz adammışsın. Yandım Allah. Komşularıma rezil olmuştum. Sessiz kaldıkça daha da sesini yükseltiyordu. Yanına gittim. En az onun kadar bağırarak,

Eğer sen dürüst bir kadın olsaydın, evlenmeden benimle birlikte olmazdın dedim. Oysa o korkup,

Ne olur sus. Beni el aleme rezil ettin. Tamam. Seninle evlenmeyi kabul ediyorum diyeceğimi sanmıştı.

Ben senden bunun intikamını alırım dedi ve gitti.

Aradan bir hafta geçmişti. Dükkanımın önünden koluna girdiği biriyle geçerken, beni gösterip bir şeyler söyledi. Ancak şu sözlerini duya bildim.

Şu enayi var ya. Benimle evlenmek için çok yalvardı ama kabul etmedim. Aman dedim öyle olsun. Yeter ki yakamdan düşmüş olasın.

O yıldırım nikahıyla evlendikten sonra, Almanya’ya döndü. Evlendiği kişi ise halen işsiz güçsüz dolaşıyor ve evlendiği kadının kendisini Almanya’ya almasını bekliyordu. Belki de o kişiye benden intikam almak için oyun oynamıştı. İyi ki onunla bir yuva kurma gafletine düşmemişim. Eğer evlenmeyi kabul etseydim, belki de o kişinin yerine onu bekleyen ben olacaktım.

Özcan Nevres

 

PRENSESİN ÖLÜMÜ

Larissa (Larisa) krallığının üzerine çöken kara bulutlar bir türlü dağılmak bilmiyordu. Larissa krallığına bağlı on iki devletin en güçlüsü kyme (Kime) güçlü ordusuyla Larissa’ya saldırmış, kaleyi savunan savaşçılar, savunmalarını son nefeslerine kadar sürdürmüşlerse de, saldırıyı püskürtememişlerdi. Surları aşıp kente giren Kyme savaşçıları eli kılıç tutanların tümünü kılıçtan geçirmişlerdi. Kadınların, kızların ve çocukların tümü bu acımasız savaşçılarına esir düşmüşlerdi.

Prenses İreni ve kendisine hizmetle görevli on altı kadınla birlikte, yalnızca kraliyet ailesinin bildiği gizli bir barınağa girip saklanmayı başarmışlardı. Dışarı ile tüm bağlantıları kesilmişti. Dışarı gönderecekleri kişinin yakalanması, saklandıkları yerin ortaya çıkmasına neden olacaktı. Yiyecek, içecek sıkıntıları yoktu. Ama nereye kadar?

Prenses İreni, uzandığı yatağında geçmişini düşünüyordu. Prens Güstav ile yaklaşan düğünlerinin heyecanını yaşıyordu. Federalin on üç devletinin tüm Kral, kraliçeleri, prens ve prensesleri ile birlikte önemli kişilerin katılacakları muhteşem bir düğünle dünya evine gireceklerdi. Prens Gustav Mirina krallığının veliaht prensiydi. Prenses İreni Mirina’ya bir kraliçe adayı olarak gidecekti.

Sabah korkunç bir gürültüyle uyanmıştı. Dışarı çıktığında tüm kale halkı büyük bir koşuşturma içerisindeydi. Burçlarda ölenlerin yerini hemen yedekteki savaşçılar alıyorlardı. Savaşçılardan biri koşarak yanına geldi.

Prensesim ne olur kaçın ve bir yere saklanın. Düşman ordusu öyle kalabalık ki, onlarla baş etmemiz olası değil. Federalimizin diğer devletlerine haber göndermemizin olasılığı yok. Tüm yolları kesmişler. Kuş dahi uçurtmuyorlar.

Babam nasıl, şu anda nerede?

Burçlarda savaşçılar ile birlikte kıran kırana savaşıyor. Kale kapılarını açıp düşmanla göğüs göğüse çarpışmamızın olasılığı yok. Bizden en az on misli fazla kalabalıklar. Bu yüzden savunmada kalacağız. Her an kapıları kırıp içeriye girebilirler. Umudumuz federalin diğer devletlerinde. Dışarıdaki adamlarımızdan birkaç kişi durumu öğrenip diğer devletlere bildirirlerse yardım kısa zamanda gelir ve savaşı kaybetmekten kurtuluruz. Her olasılığa karşı siz gizli yerlerimizden birine gizleniniz demişti. Bu sığınağa saklanmadan önce ne umutlarla zafer haberini beklemişti.

Kalenin ana kapısı kırıldı. Herkes canını kurtarmaya baksın diye feryatlar yükseldiğinde, sığınağa girmeyi bekleyen hizmetçileriyle birlikte kendisini buraya zor atmıştı. Peki bundan sonra ne olacaktı? Ya diğer devletler Kyme kralının emrine girmeyi kabul ederlerse? Daha burada ne kadar saklanabilirlerdi? Babası ne olmuştu? Esir mi düşmüştü? Yoksa öldürülmüş müydü? Ya Gustav ne yapıyordu? Ölenlerin ya da esirlerin arasında olmadığını öğrenmiş midir? Öğrendiyse beni bulmak ve buradan kurtarmak için ne yapabilirdi? Bir an kendisini bulamayacaklarına inanarak büyük bir karamsarlığa kapıldı. Bu durumda ne yapabilirdi? Olasılıklar üzerinde derin bir düşünceye daldı. Bir habercinin gelişini düşledi. Haberci kendisinin acı sonu olacak acı haberi getirmişti. Koşarcasına dehlizlerden geçerek hızla dışarıya fırladı. Dehliz duvarlarına çarpmaktan her yanı kana bulanmıştı. Gözüne sarp kayalıklara hakim olan burcu kestirdi. İnanılmaz bir hızla burca doğru koşmaya başladı. Nöbetçilerin şaşkın bakışları arasında burca tırmandı. Zirveye ulaştığında kendini boşluğa bıraktı. Bir savaşçının elinden fırlamış kalkan gibi bir kayadan bir kayaya çarparak düşmeye devam ediyor ve tabana bir türlü ulaşamıyordu. Dayanılmaz acılar içerisinde sonsuz bir boşluğun içinde yuvarlanıp gidiyordu. Sislerin içinde Gustav’ı gördü. Onun bu korkunç haline gülüyordu. Gustav!!! Ne olur kurtar beni diye haykırmak istiyordu ama sesi çıkmıyordu. İçinden artık ölmüşümdür diye geçirdi. Bir el dürtüyordu kendisini. Gözlerini korkuyla açtı. Karşısında kendisini kurtarmak için parmağını bile oynatmayan Gustav’ı bulacağını sanıyordu. Oysa karşısındaki Omana’ydı. Omana’ya,

Ben neredeyim diye sordu? Omana,

Yatağınızdasınız prensesim. Siz yatağınızdan hiç çıkmadınız ki.

Ne yani ben ölmedim mi?

Ne ölümü prensesim? Yüce tanrı Zeus korusun seni. Etrafına dikkatlice baktı. Korkunç bir rüya gördüğünü anlayıp rahatladı. Göz yaşlarını sildiği mendili iyice ıslanmıştı. Mendilinin değiştirilmesini istedi. Yeni bir mendil getiren hizmetçi mendili saygıyla uzatırken,

Prensesim, ne olur ağlamayın. Ama babanız, ama nişanlınız prensimiz mutlaka gelip hepimizi bu karanlık dehlizden kurtaracak. Adım gibi biliyorum bunu. Babanız da, prensimiz de sizi çok seviyorlar.

Ya sen, ya sen Helena, sen neden ağlıyorsun. Burada ne kadar çaresiz ve acz içinde olduğumuzu bildiğin için değil mi?

Hayır sevgili prensesim, ben sizin güzel gözlerinizden akan yaşlara üzüldüğüm için ağlıyorum.Ne olur prensesim ağlamayın artık. O güzel gözlerinize yazık.

Helena, ben ağlamayayım da kimler ağlasın? Kaç gün oldu buraya kapanışımız? Yarınımız ne olacak belli mi? Babam nerede? Gustav nerede? Bizim sonumuz ne olacak?

İyi olacak prensesim. Benim, prensimiz Gustav’a inancım sonsuz. Yüreğimin şurasında sürekli bir ses kurtulacaksınız diyor. Ben kurtulacağımıza inanıyorum prensesim. Ne olur sen de inan. Ağlama artık. Böyle sürekli ağlayarak bizleri ne denli üzdüğünüzün ve perişan ettiğinizin farkında bile değilsiniz. Kim bilir ne kadar oldu burada böyle için için ağladığınız? Hadi yat uyu biraz. Bekleyelim bakalım zaman neyi gösterecek? Prenses gözlerini mendiliyle kuruladıktan sonra yatağa uzandı. Günlerdir gözlerine doğru dürüst uyku girmemişti. Hizmetçisinin söylediklerinden çok umutlanmıştı. Bu umutla üzerine çöken rehavet onu derin bir uykuya sürüklemişti. Uyandığında havalandırma deliğinden keskin bir ışık geliyordu. Belli ki vakit öğlen vaktiydi. Kalktı. Hizmetçisinin kendisi için hazırladığı yiyeceklerin konulduğu taşın dibine diz çöktü. Peksimetlerini ıslattıktan sonra az miktardaki kavurmayla birlikte yedi.

Hizmetçilerinden Omana, erkeklere taş çıkartacak kadar güçlü kuvvetli bir kadındı. Prensese

Prensesim izin verirseniz dışarı çıkayım ve etrafı iyice kolaçan edeyim. Olan biteni öğrenip size haber getireyim.

Ya yakalanırsan?

Yakalanırsam, her ne pahasına olursa olsun sırrım bende kalır ve sizin burada olduğunuza dair bilgiyi kimse benim ağzımdan alamaz.

Omana sana güvenim sonsuz. Aslında seni böyle bir tehlikeye atmak istemem ama yiyeceklerimiz iyice azaldı. Daha birkaç gün gizlenebiliriz burada.Ne olup bittiğini öğrenirsek kendimize buradan bir kaçış planı yapabiliriz. Burada aç ölmektense düşmanlarım tarafından öldürülmeyi yeğlerim.

Tamam prensesim. Önce şu saçlarımı iyice dağıtayım. Gören beni deli sanmalı. O zaman kimse beni dikkate almaz. Saçlarını iyice dağıttıktan sonra gizli geçitten hızla ilerledi. O daracık deliklerden geçerken oldukça zorlanıyordu. Vücudunun her yanını ter basmıştı. İsabet oldu diye düşündü. Dışarı çıktığında bir avuç toprak alarak terli yüzüne sürdü. Bu durumda deli olduğu daha inandırıcı olurdu. Surlarda az sayıda nöbetçi vardı. Birinin yanına gidip bağırmaya başladı.

Hainler, alçaklar, kocamı, yiğidimi siz öldürdünüz. Hepinizi ben öldüreceğim diyerek nöbetçilerin üzerine yürüdü. Nöbetçiler karşılarındaki saçları darmadağınık, yüzü elleri çamur içindeki bu kadına acıyarak baktılar. Biri,

Kadın, kadın sen delirdin mi? Biz senin kocanı tanımayız ki. Biz de emir kuluyuz. Git Larissa’yı bekle dediler, bekliyoruz işte.Hem bizim burada bulunmamız Larissalıların şansı. Biz baş kralımıza sadakatle bağlıyız. Kyme’nin etrafı federal devletlerin savaşçıları tarafından kuşatılmış. Kyme düştü düşecek. Hele düşme haberi gelsin, Larissa’nın bayrağını surlara çekip federallere katılacağız.

Kralımıza ne oldu biliyor musunuz?

Onun sağ olduğunu ve esir edildiğini söylemişlerdi.

Kyme federallere dayanabilir mi? Bu savaşı kazanma şansı var mı? Larissa’dan kaçan savaşçıların diğer on bir krallığın savaşçılarıyla birlikte omuz omuza nasıl kahramanca savaştıklarını bir görseniz, savaşı Kyme kralının kaybedeceğini hemen anlarsınız. Karşı surlardaki nöbetçilerden biri bir sevinç çığlığı attı. Federaller, federaller kazandılar savaşı. Beklediğimiz işaret verildi diye bağırdı. Omana,

Şimdi

Ne yapacaksınız diye sordu.

Surlara baş krallık armasıyla birlikte Larissa bayraklarını çekip federallere katıldığımızı bildireceğiz.

Peki, Larissa prensesi burada olsa ne yapardınız?

Hemen onun emrine girerdik. Çapulcular ve talancılar saldırırlarsa prensesimizin emrinde gerekeni yaparız. Omana,

Prensesimize zaferimizin müjdesini vereyim diyerek tekrar gizli geçide daldı. Hızla prensesine ulaşıp müjdeyi verdi.

Prensesim, prensesim gözünüz aydın.Federaller savaşı kazanmışlar. Kalemizin burçları bayraklarımızla donatılıyor. Kaleyi Kyme adına korumaya görevli savaşçılar federallerin saflarına geçtiler. Olası bir çapulcu ve talan hareketine karşı önlem almaktalar. Hemen çıkıp savaşçılara moral verelim. On altı hizmetli ile prenses dehlizlerden hızla geçip dışarı çıktılar. Omana savaşçılara prensesi tanıttı.

Prensesimiz İreni. Prenses oldukça kibar bir şekilde savaşçıları selamladı. Komutan,

Komutan Haçikis emrinizde prensesim dedi.

Sağ ol komutan. Babam ve nişanlım Gustav’dan haberiniz var mı?

Var prensesim. Babanız yaşıyor. Nişanlınız ise federallerin savaşçılarına kumanda ediyor. Zaten savaş onun azmi sayesinde kazanıldı. Tek korkum Kyme kralı zalim Aleksi kellesini kurtarmak için babanızı koz olarak kullanması. Aşağıda yamacın başladığı yerde on kadar savaşçının kaleye doğru yöneldiğini gördüler. Komutan,

Gelenler talan için geliyor olabilirler. Gereken önlemleri alın. Savaşçılar henüz tam onaramadıkları kale kapısına gittiler. Yaklaşık yirmi savaşçı surlardan dışarı çıkarak yol boyundaki kayaların arkasına gizlendiler. Gelenler kale kapısına vardıklarında içeridekiler,

Kimsiniz? Ne istiyorsunuz diye sordular. Gelenlerden biri,

Biz Kyme kuşatmasından geliyoruz. Zaferi kazanınca baş krallığımızı korumak üzere görevlendirildik dedi. Komutan savaşçılara ,

Bırakın gelsinler dedi. Zaten sayıları bizden oldukça az. Kale kapısı açıldı. Gelenler kayaların arkasına gizlenenlerle birlikte içeri alındılar. Prenses te yanlarına geldi. Gelenlere merakla babasını ve nişanlısı Gustav’ı sordu.

Zafer Gustav’ın kumandasındaki federallerin. Son direnişleri yok etmek için saldırıyı sürdürüyor. Umarım yenik kral babanıza bir kötülük yapma fırsatını bulamaz. Prenses,

Umarım dedi yürekten.

***

Kyme kralı yenilgiyi hazmedemiyordu. Kellesini ve krallığını kurtarmak için Larissa kralını koz olarak kullanacaktı. Onun kellesin pazarlık konusu edecek ve bu sayede hem kellesini hem krallığını kurtaracaktı. Esir kralın hücresine doğru hızla ilerlerken emrindeki askerlerin kaçtıklarını fark etmemişti. Kulağının dibinden vın diye geçen oklardan korunmak için kendisini yere attı. Bu arada boynuna bir mızrak dayandı.Mızrağın sahibi savaşçı sert bir sesle,

Dön ve yere sırt üstü uzan diye emretti. Mızrak bu kez boynuna dayandı. Mızrağın sivri ucu canını acıtıyordu. Savaşçı,

Bizim kralımızı esir alıp işkence eden zalim Aleksi sensin değil mi?

Ne işkencesi? O benim değerli bir konuğum. Ben ona zarar gelmesini ister miyim.

Ya öyle mi  dedi asker. Bunun için mi Larissa’yı kan gölüne çevirdin? Savaşçı mızrağa var gücüyle yüklendi. Mızrak boydan boya gırtlağı delip taşa dayandı. Bıçağını çekip kellesini gövdesinden  ayırdı. Kelleyi mızrağın ucuna takarak avluya çıkıp var gücüyle haykırdı.

İşte kralınızın kellesi. Siz bu hain için mi savaşı sürdürüyorsunuz?. Krallarının kesik kellesini mızrağın ucunda gören savaşçılar, kılıçlarını yere atarak teslim oldular.

***

Larissa’nın geçici komutanı Haçikis savaşçılarından birine,

Tez başkomutanımız Gustav’a nişanlısının sağ olduğunu, Larissa’yı koruyan savaşçıların onun emrinde olduğunu bildir dedi. Savaşçı

Baş üstüne komutanım diyerek uzaklaştı. Kale kapısından çıktığında, uzun yoldan gitmektense kayalıklardan aşağı inmeyi yeğledi. Bir dağ keçisi çevikliğiyle kayalardan kayalara atlayarak düze ulaştı.Ovayı hızla aştı. Bataklıkta zaman kaybetmemek için dağın yamacına doğru yöneldi. Çalılıkları hızla aştı. Tekrar düzlüğe çıktı. Kanayan ayaklarına aldırmadan Kyme’ye doğru uçarcasına koştu. Zafer şenliği yapan savaşçıların arasına daldı. Tunç bir tanrı heykelini andıran azametli Mirina prensini tanımakta zorluk çekmedi. Hemen yanına seğirtip önünde diz çöktü.

Haşmetli prensim, size Larissa’nın nişanlınız prenses İrina’nın komutası altında olduğunu ve sizi karşılamak üzere beklediğini muştulamaya geldim. Gustav,

Ne diyorsun sen? Prensesim sağ mı?

Evet efendim size bunu bildirmek için görevlendirildim. Gustav savaşçılarına,

Konuğumuza ikramda bulunun diye emretti. O gece sabaha kadar çılgınca eğlendiler. Sabaha karşı nöbetçilerin dışında tüm savaşçılar uykuya yattılar. Gün iyice yükseldiğinde kalk emri verildi.

***

Larissa kralı Osmaris önde, Gustav onun arkasında zafer ordusunun bir bölümüyle Larissa’ya hareket ettiler. Üç saatlik yol sanki hiç bitmeyecekti. Prens Gustav’ın az sonra kavuşacağı nişanlısının hasretiyle ve sevinciyle içi içine sığmıyordu. Gözünü o ilerideki sarp tepenin üzerindeki baş devlet Larissa’nın surlarından ayıramıyordu. Kaleye yaklaştıkça heyecanı daha da artıyordu. Larissa’ya iyice yaklaşmışlardı. Kayalara hakim surların birinde nişanlısının kendisin bekliyor olarak gördüğünde heyecanı daha da arttı.Töreye uymak zorunda olmasa baş kralı ve komuta ettiği savaşçıları bırakıp koşarak en kısa zamanda nişanlısına kavuşacaktı. Yol dik tepeye dolana dolana ulaşıyordu. Yol nişanlısının beklediği burca iyice yakındı. Nişanlısının el sallayarak selamlamasına aynı şekilde karşılık verdi. Prenses İreni nişanlısını daha iyi görebilmek için hızla burcun mazgalına tırmandı. Birden dengesini kaybederek kayaların üstüne doğru boşluğa uçtu. Prens ve yanındakiler hızla kayalığa koştular. Yanına vardıklarında prensesin kanlar içinde olduğunu gördüler. Gustav nişanlısını kucaklayıp kaldırmak istedi. İreni’nin sanki yüzü gülüyordu. Belki de prensine kavuşmuş olmanın sevincini yaşıyordu. Gülümsemesi çok kısa sürdü. Dik tutmaya çalıştığı başı yana döndü. Gözleri sanki bir noktaya kenetlenmişti. Prensinin kucaklamasını beklerken onu ölüm kucaklamıştı.

***

İlkbaharda prensesin öldüğü kayanın dibinde bir meşe fidanı yeşerdi. Kısa zamanda kocaman bir ağaç oldu. Her rüzgâr esişinde rüzgar, güzel prensese ebedi uykusunda huzur içinde uyuması için, ağacın yapraklarında ıslık çalarak ninni söyler oldu.

Özcan Nevres  10/ağustos/2000

 

ÖLÜMÜN BÖYLESİ

ÖLÜMÜN BÖYLESİ

Fatma on altı yaşında olmasına rağmen köyünün en güzel en gelişmiş kızlarından biri olmuştu. Köyün tüm delikanlıları bu güzel kızın peşindeydiler. Fatma’yı çok kişi istedi. Ailesi kızlarının henüz çok küçük olduğunu, henüz evlendirmeyi düşünmediklerini söyleyerek, istemeye gelenleri geri çeviriyorlardı. Kızlarını istemeye gelenlere açık kapı bırakmıyorlardı. Kızlarının lise öğrenimi yeni başlamıştı. Aile kızlarının okumasını istiyordu. Kızlarının da okumak için büyük hevesi vardı.

Recep defalarca Fatma’yı ailesinden istetti. Her defasında reddedildi. Recep Fatma ile evlenmeyi kafasına iyice koymuştu. Her gördüğü yerde önünü kesiyor, bazen yalvarıyor, bazen de tehdit ediyordu. Fatma her defasında Recep’e ağır sözler söylüyordu ve ölürümde seninle evlenmem diyordu.

Aradan iki yıl geçti. Fatma elindeki lise diplomasıyla sevinçle köyüne döndü. Recep’te Fatma’nın liseyi bitirip köye geri dönmesine. Ailesini gönderip Fatma’yı yine istetti. Aldığı yanıt yine reddi. Reddedildiğini öğrenen Recep çılgına dönmüştü.

Ben onu başkasına yar etmem diyordu. Bir gece tenha bir yerde Fatma’nın babasının gırtlağına sarılarak,

Fatma’yı bana vermezsen hepinizi öldürürüm dedi. Recep’in elinden güç kurtuldu. Evine döndüğünde başına gelenleri eşine anlattı. Recep’in kendisine nasıl saldırdığını, güçlükle nasıl kurtulduğunu. Karısı,

Uymayalım bu terbiyesize. Satalım neyimiz varsa, gidip bizi rahatsız edemeyeceği bir yere yerleşelim. Zaten kızımız öğrenimine devam etmeye çok hevesli. Hem onun okuma hevesini kırmayız, hem de bu belalı heriften uzak dururuz. Adam karısını haklı buldu ve,

Tamam hanım senin dediğini yapacağım dedi.

Ertesi gün muhtara gidip başına gelenleri anlattı. Artık bu köyde kalamayacağını, arazilerini ve evini satıp şehire yerleşmek istediğini söyledi. Mal varlığını kısa bir zamanda satabilmek için muhtardan yardım istedi. Muhtar,

Korkma be Mehmet ağa, biz varız burada, çekeriz onu köy odasına, anasından doğduğuna pişman ederiz. Bırak senin kızına ve sana sataşmasını, yanınızdan dahi geçecek cesareti kalmaz. Sen git evine rahatına bak dedi. Mehmet ağa muhtarın söylediklerine rağmen ikircikliydi. Acabalar beynini kemiriyordu. Kolay değildi alın teriyle kazandığı tüm mal varlığını elden çıkarmak ve doğup büyüdüğü bu köyü terk etmek. Karısına muhtarla konuştuklarını anlattı. Karısı,

Yaman adamdır bizim muhtar. O Recep’in tüm kemiklerini kırar. Acele etmeyelim. Bakalım günler ne gösterecek? Karısının desteği Mehmet ağayı rahatlatmıştı.

Muhtar iki köy bekçisini gönderip Recep’i köy odasına getirtti. Kapıyı arkasından sürgülettirdi. Recep’e,

Recep sen nasıl bir delikanlısın ki seni istemeyen bir kıza sülük gibi yapışıyorsun. Delikanlılığa sığar mı senin yaptıkların? İstettiğin kızını vermedi diye adamın gırtlağına sarılmak ve onu ölümle tehdit etmek delikanlılık mı? Sen bela mısın, nesin be. Recep diklendi,

Ben o kızı seviyorum, sana ne. Ne yapıp edip o kızı başkasına yar etmeyeceğim. Muhtar,

Yaaaa, peki ne hakla? Burası dağ başı mı? Dağ başında bile olmaz o senin dediğin.

Dağ başı, ova başı, neyse ne? Ölürüm, öldürürüm ama Fatma’yı başkasına yar etmem.

Bak Recep, delikanlısın gençsin. Sana kötü davranmak istemem. Gel bu sevdadan vazgeç. Ben köyümüzde bu tür terbiyesizliklere izin vermem.

Muhtarsan muhtar ol be. Sana ne. Muhtar işaret etti. Bekçiler Recep’i kıskıvrak yakalayarak yere yıktılar. Muhtar bekçinin mavzerini alarak kayışını Recep’in ayaklarına geçirerek çevirmeye başladı. İki ayağı biri birine iyice yapışınca ayaklarını havaya kaldırdılar. Muhtar eline aldığı sığır kuyruğu kırbacıyla Recep’in tabanlarına vurmaya başladı. Muhtar vurdukça soruyordu,

Bir daha o insanları rahatsız edecek misin?

Beni öldürseniz de vaz geçmem. Muhtarın öfkesi iyice kabarmıştı. Acımasızca habire vuruyordu. Recep’in ayaklarından kan fışkırıyordu. Muhtar bekçiye,

Tuz getirin diye bağırdı. Bekçinin getirdiği tuzu kanayan ayaklara bastırdı. Acıyla büküldü Recep. Çektiği acıya dayanamayarak bayıldı. Muhtar,

Su getirin dedi. Bekçi az sonra bir kova su ile geri döndü.

Dök başına. Buz gibi su bile ayılmasına yetmemişti. Uzun süre ayılmasını beklediler. Ayıldığında muhtar sorusunu yineledi. Bir daha o insanları rahatsız edecek misin? Recep’te konuşacak hal kalmamıştı. Bir şeyler mırıldandı. Ne söylediğini anlamadılar bile. Ayağa kaldırmak istediler. Şişen ayaklarının üzerinde duramayıp yere yıkıldı. Muhtar bekçilere,

Alın bunu evinin yakınlarında bir yere bırakın. Karga tulumba götürdüler. Evine yakın bir yerde bıraktılar. Bırakıldığı yerde uzun süre kaldı. Sivrisinekler üzerinde oğul oğul uçuşuyordu. Yüzlerce sinek iğnelerini sokup kanını emiyorlardı. Biraz daha kalırsam bu sivrisinekler yiyip bitirecekler beni diye düşündü. Canını dişine takarak sürünerek evine gitti.

Günlerce evinden çıkamadı. Sivrisinek sokmaları yüzünden ayakları gibi tüm vücudu da kabarmıştı. İyileşmesi uzun sürmüştü.Yediği onca dayağa rağmen Fatma’dan vaz geçmeye hiç te niyetli değildi.

Kendisini iyi hissettiğinde ilk işi kasabaya gitmek oldu.Kasabada tanıdığı bir silah kaçakçısı vardı. Kaçakçıyı bulup kendisine iyi bir tabanca sağlamasını istedi. Kaçakçı bir süre sonra iki tabancayla geri döndü. Biri toplu diğeri on dörtlük bir taraklıydı. On üç mermi tarağa, bir tanede namluya sürülüyordu. On dörtlüyü çok beğendi. Fiyatında anlaşıp parasını ödedi. Tabancasını beline sokup köyüne geri döndü. Satın aldığı tabancayla Fatma’yı tehdit edip kaçıracaktı. Eğer razı olmazsa onu mutlaka öldürecekti. Onu kendinden başka kimseye yar etmeyeceğine yemin etti.

Fatma yayılımdan dönen inekleri köyün dışında karşılayıp ahıra doğru sürdü. Hafiften de bir şarkı mırıldanıyordu. Karşısına birden Recep çıktı. Elindeki silahı ensesine dayayıp,

Yürü dedi. Bağırırsan kurşunu beynine yersin. Fatma çok korkmuştu. Korkuyla Recep’in gösterdiği yöne, ovaya doğru yürümeye başladı. Dili tutulmuştu. Korkudan bağıramıyordu. Epeyce gittiler. Ovanın üstüne karanlık iyiden iyiye çökmüştü.

Ne olur bırak beni köye döneyim. Zorla güzellik olmaz diye inledi.

Yürü, daha ne konuşuyorsun? Ben sana demedim mi seni başkasına yar etmem diye? Köyden epeyce uzaklaşmışlardı. Fatma’yı arkasından hızla iterek yere düşürdü. Vahşi bir hayvan gibi üstüne çöktü. Direncini kırmak için tüm giysilerini parçaladı. Çok direndi ama bekaretini kaybetmeyi önleyemedi. Yarı baygındı. Artık hiçbir şey hissetmiyordu. Recep işini bitirdikten sonra kalktı. Aklınca sevgilisi kadınıydı artık. Ben bunu bu yırtık üst başla köye nasıl götürürüm diye düşündü. Fatma’nın yırtılan elbisesinden elde ettiği parçalarla ellerini ayaklarını sıkıca bağladı. Sivrisineklerin tepelerinde dev bir huni oluşturmalarına aldırış etmeyerek, ilerideki bir köye doğru hızla yürümeye başladı. Sivrisinekler kuduz köpek gibi saldırıyorlardı. Ha bire ensesine, yüzüne şaplaklar atarak korunmaya çalışıyordu. Köye vardığında, köyün en çok iş yapan bakkalına gitti. Sevgilisine şalvar ve mintan aldı. Ekmek, helva, peynir ve zeytinden oluşan kumanyayı da satın aldığı bir fileye doldurarak, geri döndü.O hızla yürürken tepesinde büyük bir huni oluşturmuş sivrisineklerde onunla birlikte gidiyorlardı.

Fatma’yı bağlayarak bıraktığı yere vardığında, sevdiği kadının hiç kıpırdamadığını görünce üstüne eğildi, uyanması için dürttü. Hiçbir tepki almayınca kulağını kalbine dayadı. Hiçbir şey duymadı. Cep fenerini yakıp yüzüne tuttuğunda, sevdiği kadının yuvalarından fırlamış gözleriyle karşılaştı. Fatma sivrisineklerin sokmalarına ve acılarına dayanamayarak ölmüştü.

Eyvah, ben ne yaptım diyerek üstüne kapandı. Ağladı, ağladı.

Tan yeri ağarmaya başladığında kalkıp az ilerideki bir ağacın yanına gitti. Kocaman bir dalı kanırtarak kırdıktan sonra geri döndü. Bıçağıyla derince bir çukur açarak dalı dikti. Dalın üzerine Fatma’nın elbisesinden parçalar astı. Amacı cesetlerinin kolay bulunmasını sağlamaktı. Cep fenerinin ışığında yuvalarından fırlamış gözleri kapatmaya çalıştı. Eğilip çok sevdiği kadını soğumuş dudaklarından öptü. Tabancasını şakağına dayayıp tetiği çekti. Cansız bedeni sevgilisinin bedeni üzerine düştü.

Ölürüm ama Fatma’yı kimseye yar etmem demişti. Bir karşılıksız aşk uğruna iki genç can yitip gitmişti.

Özcan NEVRES

.

 

 

 

 

ÖLÜME BEŞ KALA

Ölüme Beş Kala

Kör Cemal meyhaneden çıktığında, dışarıdaki sıcak havanın etkisiyle çarpılmış gibiydi. Gecenin bu saatinde ne bu sıcak diye söylendi. Yavaş adımlarla eski Pazar yerine doğru yürüdü. Karanlığın iyice koyulaştığı yere ulaştığında, pantolonunun kemerinin iç tarafındaki özel olarak diktirdiği zula cebinden bir parça esrar çıkardıktan sonra tabakasını açtı. İki kağıdın geniş kenarlarını tükürüğüyle ıslatıp birbirine yapıştırdı. Bir tutam tütünü çift kağıdın üzerine yaydı. Avucundaki esrarı iki parmağı arasına alıp yaydığı tütünün üzerine parçaladı. Üzerine bir tutam daha tütün yaydıktan sonra, kağıdı tütünün üzerine sardı. Çakmağını çıkarıp dudaklarının arasına aldığı esrarlı sigarayı yaktı. Derin bir nefes çekti. Her çekişte kafası daha çok dumanlanıyor ve mutluluk bulutlarında sonsuza doğru uçup gidiyordu. Sigarasını bitirdiğinde, her zamanki gibi dayanılmaz bir çay içme isteği doğdu. Ara sokakta ağır, ağır ilerleyerek ana caddeye çıktı. Biraz ilerledikten sonra tekrar ara bir sokağa girdi. Yeni açılmış ve henüz tamamlanmamış cadde üzerindeki kahvehaneye girdi. Kapı yanındaki masaya oturarak çay söyledi. Peş peşe getirttiği çaylar, bir türlü çay içme isteğini köreltemiyordu. Bu ara çişi geldi.  Bu minik kahvehanenin tuvaleti yoktu. Çaresiz caddeye çıktı. Park edilmiş arabaların arasına girdi. Bir arabanın lastiği üzerine işerken sert bir ses,

Ne işiyorsun ulan o arabanın lastiğine dedi. Sesin kime ait olduğunu anlamak için bakma gereği bile görmeden,

Sana ne ulan diye bağırdı. Üzerine hışımla gelen kişiyi fark ettiğinde, bu durumlarda kullanmak üzere çorabının içine soktuğu bıçağı çekmek için uzandı. Çekmeye fırsat kalmadan karnına bir bıçağın saplandığını hissetti. Anlaşılan saldıran kişi işini yarım bırakmak istemiyordu. Bıçağın bedenine kaç kez saplandığını anlayamadı. Arabaya dayanıyor olması ayakta kalmasına yetmedi. Yere yığıldı. Kendisini kimin bıçakladığını görmek için başını çevirmeye çalıştı. Başaramadı. Gözlerinin önüne sanki kara bir çarşaf gerilmişti. Hiç bir şey göremiyordu. Kendisini vuran kişi eğilip bıçağını üstünde temizlerken,

Ulan pislik Cemal, sen bunu çoktan hak etmiştin. Kısmet bu güneymiş deyip uzaklaştı.

Eli ilk bıçak darbesinin açtığı yaranın üstündeydi. Yarayı bastırıp kanamayı azaltmaya çabalıyordu ama, gittikçe gücü tükeniyordu. Geçenler oluyordu. Kimi görmezlikten geçiyor, kimi yaralının kim olduğunu fark ettiğinde,

Pislik belasını bulmuş diyerek çekip gidiyordu. Bu insanlara ne yapmıştı ki, hiç biri yardım etmek istemiyordu. Gözünün önüne çöpçünün kızı geldi. Henüz on iki yaşındaki kızı, çingene oğlu İstoç ile eve kapatmışlar ve bir hafta tecavüz etmişlerdi. İlk tecavüzde kız bayılmıştı. Baygın olduğunda kıza tecavüze devam etmişlerdi. Kızın sesi kulaklarında yankılanıyordu.

Cemal ağabey ne olur yapma…… Ne olur öldürün beni ama bunu bana yapmayın. Kızın yakarışlarına hiç aldırmayarak iğrençliğini defalarca yinelemişti. O çığlıklar, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, o anı yaşıyormuş gibi, kulaklarında çın, çın yankılanıyordu. Ama ben cezamı çekmiştim diye haykırmak istiyordu ama, nedense sesi çıkmıyordu. Bu ara biri gelip baş ucunda dikildi. Ayağıyla başını itti. Acıyla inledi. Adam,

Pislik, daha geberemedin mi? diyerek uzaklaştı. Oysa ne denli umutlanmıştı. Adam yeni açılan caddede bir yaralı var diye karakola bildiri verse, karakoldan gelecek polisler onu hastaneye kaldırıp hayatını kurtara bilirlerdi. Gecenin saati iyice ilerlediğinden, ara sokaklardan farksız olan caddede, hemen hemen gelen geçen kalmamıştı.

Ayakları üşümeye başladı. Bu sıcak havada, ayaklarından başlayan üşüme yavaş yavaş tüm bedenine yayılmaya başladı. Bedenine yayılan bu soğuğun ölüm olduğunu biliyordu. Gözleri hiçbir şeyi görmez olmuştu. Kulaklarını ise canhıraş feryatlar tırmalıyordu. Bu sesleri çok iyi tanıyordu. Bu sesler, zorla ırzına geçtiği kızın feryatlarıydı. Takırdayan dişlerinin takırtısı durmuştu. Birden tüm bedeni sarsıldı. Gözleri gecenin karanlığına takıldı kaldı.

Biri gelip cesedin yanında durdu. Ayağıyla başını itti. Tepki gelmeyince,

En sonunda pislik geberdi diyerek uzaklaştı. Devlet hastanesine doğru yürüdü. Hastane bahçesindeki ankesörlerden birine girip 155 aradı. Görevli polise,

Yeni açılan caddede bir pisliğin cesedi var dedi. Polis,

Neresi bu yeni açılan cadde,

Noter sokağının devamı.

Hani şu bizim karakola yakın olan yeni cadde mi?

Evet diyerek telefonu kapattı. Ne olur ne olmaz diye hastanenin karşısındaki dar sokağa girip hızla uzaklaştı.

Polisler ceset ihbarı yapılan yere gittiklerinde, karanlığa rağmen ölenin kör Cemal olduğunu hemen anladılar. Polislerden biri,

En sonunda kör Cemal belasını buldu dedi. Diğeri,

Fena mı? Çok büyük bir pislik temizlendi dedi. Cesedin üzerini gazete kağıtlarıyla örtüp, doktorun ve savcının gelmesini beklediler.

***

Sabah karakola genç biri geldi. Gazeteye sarılı kanlı bıçağı, görevli polisin önüne koydu.

Kör Cemal’i ben öldürdüm. Polis memur şaşırmıştı.

Neden bulaştın o pisliğe?

Nedeni var mı? Ben onu öldürmeseydim, o beni öldürecekti.

Nasıl oldu bu iş?

Oradan geçiyordum. Bir arabaya abanmış işiyordu. Yoldan kadınların ve kızların geçtiğini, yaptığı şeyin çok ayıp ve kötü olduğunu söyledim. Ana avrat küfür etmeye başladı. Evim için aldığım bıçağı, sarılı olduğu gazeteden çıkarıp rast gele sapladım. Yediği bıçak darbesine rağmen ağzından sağanak gibi küfür dökülüyordu. Kendimi kaybetmiştim. Susturuncaya kadar bıçağı sapladım, sapladım. Onun ölüp ölmediğini defalarca kontrol ettim. Öldüğüne kanaat getirince eve gidip yattım. İçim rahat etmedi. Teslim olmaya karar verdim dedi.

***

Savcı sorgulamada,

Neden hemen gelip teslim oldun. O bir pislikti. Hem de ömrünün yarısını hapiste geçirmiş pis bir sübyancıydı. Senin onunla her hangi bir husumetin de yoktu. Zamana bırakacaktın. Belki dosya faili meçhul olarak kapanırdı.

Vicdanım rahat bırakmadı.

Sen bu cinayeti ağır tahrik nedeniyle işledin. Maktul bıçağına davranmış ama çekmesine fırsat vermemişsin. Bu da nefsi müdafaaya girer. Senin suçunda bir çok hafifletici nedenler var.

***

Mahkemede savcı tüm hafifletici nedenleri iddianamesinde belirterek sanığın cinayeti ağır tahrik sonucu işlediğini anlattı. Mahkeme, ağır tahrikleri kabul ederek sanığı beş yıla mahkum etti. Ceza evinde henüz altı aylıkken şartlı salıverme yasasından yararlanarak salıverildi. Belki de bu afla adalet yerini bulmuştu.

Özcan Nevres

ÖLÜM NASIL BİR ŞEYDİ

Ölüm Nasıl Bir Şeydi

Hüzün çökmüştü içine. Nasıl olmuştu da bir kıskançlık uğruna canından çok sevdiği Yeşim ile kavga etmiş, ipleri koparacak kadar da ona onca ağır sözler söylemişti. Pişmanlığıydı onu böylesine derin bir kedere sürükleyen. İçinden gidip dizlerine kapanıp af dilemek geçiyordu ama gururunu yenemiyordu. Ağlamak istiyordu. Hem de hıçkıra hıçkıra. Gözlerden ırak bir yere gitmeliydi. Hıçkırıklarını kimsenin duymayacağı bir yere. Adımlarını hızlandırarak ana sulama kanalının kenarına ulaştı. Kanal kenarındaki tozlu yolda bir hayli ilerledikten sonra durup etrafına baktı. İleride gecenin karanlığını keskin bir bıçak gibi yaran bir ışık vardı. Açık pencereden sızan ışığa güzel bir müzik eşlik ediyordu. Kanalın kenarında parlayan beyaz bir taşı fark ettiğinde gidip taşa oturdu. Yeşim kim bilir ne yapıyordu? Belki o da bir anda yıkılıp yok olan umutlarına göz yaşlarını akıtıyordu. Seven bir insan sevgilisine nasıl yapardı bunu? Öfke baldan tatlıdır derler ama ne yazık ki geride dayanılmaz bir acı bırakır. Ve insanı böyle dayanılmaz acılara gark eder. Gözlerinden akan yaşları eliyle sildikten sonra, ayın suya akseden görüntüsüne gözleri takıldı. Sanki Yeşim ayın sudaki aksi içine gizlenmiş kendisine hadi gel diyordu. Bu acıdan kurtulmanın tek umarı yoksa ölüm müydü? Ölüm nasıl bir şeydi? Toprak ananın koynuna bırakılan bir insan için her şeyin sonu muydu? Yoksa yeni bir başlangıç mıydı? Ölümden sonra hayat var diyorlar. Hem de yaşadığımız dünyadan çok farklı. Cennete gidenin hiçbir derdi olmazmış. Ya cehenneme gidenlerin hali nasıldı? O güçlü alevlerin içinde cayır cayır yanan bir günahkarın sonsuza dek yok olması gerekmez miydi. Ölümden sonra var olduğunu söyledikleri hayat şimdiye kadar gidip de dönen olmuş muydu? Yoksa hayalden ibaret bir şey miydi anlatılanlar. Eğer ölümden sonra hayat olsaydı. Cennet dedikleri yer anlattıkları kadar mükemmel olsaydı insanlar neden ölmek için günahlarının çoğalmasını beklemeden bu dünyadan göçüp gitmeyi istemiyorlardı. Neden her canlı yaşama bu denli bağlı oluyordu? İnsanlar neden ölümden çok korkuyorlardı? Aklından kanalın serin sularına atlayıp yaşamına son vermeyi geçirse de neden bu cesareti kendisinde bulamıyordu. Aklına Nazım Hikmet’in bir kitabına isim yaptığı cümle geldi. Yaşamak güzel şey be kardeşim. Yeşim ile kavga etmeden önce yaşamak gerçekten güzeldi. Yeşim’siz bir dünyada nasıl yaşayacaktı? Gözünü ayın aksinden ayıramıyordu. Kim bilir belki de ışığın içinde o vardı ve kendisine gel diyordu. Gözlerinden akan yaşlar sanki sel olmuştu.

Ovadaki tek ışıklı evden gelen müzik rüzgârın etkisiyle daha duyulur olmuştu. Hüzzam bir şarkının nağmeleriydi kulaklarına gelen. Zamanı var ki her bezmi ararsın/ Beni bir gün olur elbet anarsın. Çıldıracak gibiydi. Yeşimsiz bir dünyada ben nasıl yaşarım. Yeşim’im ne olur af et beni diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Uzun sürdü ağlaması. Artık gözünden akacak yaşı kalmamıştı. İlerideki ışık sönmüş, müziğin sesi de kesilmişti. Biraz öteden ayak sesleri geliyordu. Bu ayak sesleri kanaldan su içmek için gelen bir domuz sürüsü olabilir miydi?  Korkuyla ürperdi. Kalkıp şehrin ışıklarına doğru var gücüyle koşmaya başladı. Biraz önce ölümü düşlüyordu. Oysa şimdi yakınına gelen ölümden var gücüyle kaçıyordu. Hayat gerçekten yaşamaya değerdi. Yeşimsiz bir dünyada yaşasa bile.

Özcan Nevres

OVADA YAKALAYAN ÖLÜM

 

Sabah erkenden kalktı. Atının önüne yemini koyduktan sonra, ahırı süpürüp temizledi. At arbasını ahırın kapısına sürükledi. Onbeş günden beri biriken gübreyi arabaya kürüğiyle doldurmaya başladı. Bildiği en güzel rumca ve türkçe şarkıları, gönlünce avaz avaz bağırarak söylüyordu. Ablası merak edip ahıra gitti. Kardeşinin arabaya, atının biriken gübrelerini yüklediğini görünce, yanına gidip

Kolay gelsin, hayrola sabah sabah bu keyif ne böyle diye sordu.

Bütün işlerimi bitirdim. Sadece ortak tuttuğum dört dönümlük bağın sürülmesi kaldı. Kısmet olursa bu gün öğleye kadar onu da süreceğim. Öğleyin döndüğümde yemeğimizi hep beraber yeriz. Bu yüzden işe erken başladım.

Hadi işin yaver gitsin. Beraber koşumladılar atı. Atı arabaya koşmasına da yardım etti ablası. Arabanın ön kapağına oturarak atı dehledi.

Öğle yemeğine beklememezlik etmeyin diye seslendi ablasına

Tamam, tamam bekleyeceğiz dedi ablası.

Ortak tuttuğu dört dönüm bağa vardığında, arabanın kol demirini çıkararak kasayı arkaya devirerek gübreyi boşalttı. Boş kasayı kaldırıp tekrar yerine oturttu. Atı arabadan boşalttı.Az önce arabadan indirdiği sabanıın falakasının çengellerini atının hamudundaki halkalara taktı. Dehledi atı bağın içine. Az ilerledi. Saban derin gidiyordu. Çüşşş dedi ata. Geri bas, geri bas diyerek atın dizginlerini çekti. Eğitimli olan at az geriledi. Gevşeyen ayar zincirini iki halka kısalttı. Yine dehledi atı. Derinlik istediği gibi olmuştu. Atı dinlenikti. İş istediğinden de daha hızlı ilerliyordu. On ara vardı sürülecek. Beşini bitirdiğinde mola verip dinlenmeyi düşündü.

Atın yem torbasını astığı ağaçtan aldı. Gemi ağzından çıkardıktan sonra torbayı ağzına geçirerek boynuna astı. Az ötede komşu arazisindeki tulumbanın yanına gitti. Tulumbanın yanındaki demir masanın demir oturaklarından birine oturup çıkınını açtı. Ellerini tulumbada yıkadıktan sonra, bir bardak ta su doldurup masaya götürdü. Sabah erken kalktığından oldukça acıkmıştı. İştahla çıkınında getirdiklerini yedi. Bardaktaki suyu bir dikişte içti. Son baharın soluk güneşi ovayı iyice ısıtmıştı. Gidip çimenlerin üstüne uzandı. Yattığı yer yazın sulandığından çimenler oldukça gelişmişti. Yumuşak zemin evindeki yatağı aratmıyordu. Derin bir uykuya daldı.

Uyandığında saatına baktı. Çok uyumuşum diye hızla kalkıp atının yanına gitti. Torbayı çekip atın ağzından aldı. Gemi tekrar ağzına geçirip dehledi. At yemini yiyip doyduğundan işe hırslı başladı. At sabanı öylesine hızlı  çekiyordu ki yetişmekte zorluk çekiyordu. Gemi kasarak atı yavaşlatmak istemesine rağmen başaramıyordu. Zira at gemi azıya almıştı. “azı dişlerinin arasına”

Sende dişini sık be Halil dedi kendi kendine. Nasıl olsa şurada dört sıra kaldı. Son üçüncü sıraya başlarken nefesi daraldı. Nefes almakta zorlanıyordu. Ata çüşşş dedi. Dizginleri elinden attı. Yere diz çöktü. Sanki boğazını bir el acımasızca sıkıyordu. Sağ elini o boğazını sıkan hayali elden kurtulmak istercesine boğazına götürdü. Sol elini de yere dayadı. Göğsünü saran ağrıları örtmek istercesine öne doğru büküldü. Yer yüzünde sanki hava kalmamıştı. Ciğerlerine hiç hava girmiyordu. Büküldüğü şekilde kaskatı kaldı.

***

Tulumbalı tarlanın sahibi saat onbirbuçukta tarlasına geldi. Hemen işe koyuldu. Yetiştirmekte olduğu ağaç fidanlarının diplerindeki piçleri bağ makasıyla temizlemeye başladı. Saat onüçte tulumbanın yanına geldi. Makası bırakıp bağ desteresini aldı. Roka ve tere tavalarının yanına gitti. İyi gelişmişlerinden koca bir demet biçti. Damın içinden aldığı kabın içine koyarak tulumbadan çektiği bol suyla güzelce yıkadı. Yine dama girip koca bir salata tabağı ile geri geldi. Tulumbanın dibinden hiç eksik etmediği deterjanla tabağı iyice yıkayıp bol su ile duruladı. Tere ve rokaları yıkadığı tabağa doğrarken, kanalın üzerinden geçen kırbekçisini gördü. Gel, gel diye ünledi bekçiye. Salata da bol ekmek te. Gel beraber yiyelim. Bekçi

Tamam geliyorum, beş dakika sonra oradayım dedi. İçerden getirdiği zeytin yağından salatanın üstüne bolca döktü. Tuz ekip limon sıktıktan sonra salatayı güzelce karıştırdı. Davet ettiği kırbekçisini beklemeye başladı. Beş dakika sonra oradayım diyen bekçi aradan yarım saat geçmesine rağmen, nedense ortalıkta görünmüyordu. Bekçi gelinceye kadar güz incirinden birkaç incir yiyeyim, açlığımı bastırsın bari diyerek, incir ağacının altına gitti. Güz incirinin tadına doyum olmaz. Bir iki derken bir hayli incir yedi. Bekçi halen görünürlerde yok. Gözleriyle kırbekçisini ararken, kardeşinin su motorunun bağlı olduğu arteziyenin yanındaki boş arabayı gördü. Motor hırsızlığı ovada gelenek halini almıştı. Merakla arabanın yanına doğru yürüdü. Önce asmaların arasındaki sabana koşulu atı gördü. Sonrada komşusu halil’i gördü. Halil namaz kılar gibi bir pozisyonda duruyordu. Bildiğim Halil namaz kılmaz ama, dünya değişiyor mu acaba diye düşündü. Yanına gidip poposuna bir şaplak attı

Kalk ulan oradan, Kıbleye ters durmuşsun dedi. Hayret Halil’den hiçbir tepki gelmemişti. Yere dayalı eli gözüne takıldı.El bembeyazdı. Eyvah bu adamı boğup öldürmüşler diye geçirdi içinden. Anlaşılan kırbekçisi Halil’in ölüsünü görünce, ne olur ne olmaz diye ortalıktan kaybolmayı yeğlemişti. Belki de onu benim öldürdüğümü zannederek, beni ihbar etmeye gitmiştir. Ben nasıl kalkarım bu işin altından diye kara kara düşünmeye başladı. Korkunun ecele faydası yoktur diyerek arabasına bindi. Arabayı çalıştırarak kasabaya doğru hızla uzaklaştı.

Kasabaya vardığında Halil’in amca oğullarının birini buldu.

Senin amca oğlun Halil’de kalp hastalığı var mıydı diye sordu.
Kalp hastalığıda var, nefes darlığı da. Hayrola niye sordun.

Halil benim arazinin bitişiğindeki ortak işlediği bağda ölmüş veya öldürülmüş, gidip ona baksanız iyi olur. Belki de ölmemiştir. Bana öyle gelmiştir.

Biz orayı bilmiyoruz, ben öteki amca oğullarına da haber vereyim, hep beraber gidelim.

Tamam beni evden alırsınız.

***

Kara haber tez duyulur. Bir anda yedi sekiz araba peş peşe daldı bağyoluna. Onlarca kişi merakla seğirtti Halil’in cansız yattığı yere.

Tamam dediler, bu arkadaş ölmüş. Amcaoğlu Hasan tarla komşusuna

Ağabey bu iş ilk defa geliyor başımıza. Biz kasabada neler yapılması gerektiğini bilmeyiz. Bizimle gelip, bize yardımcı olur musun

Geleyim dedi komşu. Kamyonet bağyolunda hızla ilerlemeye başladı. Kasabaya vardıklarında hemen Cumhuriyet Savcılığına Halil’in durumunu bildirdiler. Savcı

Jandarma komutanlığına baş vurmanız gerekir. Zira bahsettiğiniz yer jandarmanın mıntıkası dedi.

Jandarmaya gidildi. Karakol Komutanı masanın üzerine bir harita açtı.

Bu ölü bu haritaya göre nerede bulunuyor, haritadan anlayanınız var mı diye sordu. Tarla komşusu haritayı inceledi. Ölünün bulunduğu yere parmağını bastı.

İşte tam burada dedi.

Emin misin

Elbette eminim, bakmayın benim bu ova kılığıma. Ben elektronikçiyim.

Anlaşıldı, polisler sizi yokuşa sürmeye kalkarlar, illede orası jandarma mıntıkası diye. İyisi mi ben de geleyim sizinle. Polis Karakoluna gidildi. Harita yine masanın üzerine serildi. Polisin mıntıkası, jandarmanın mıntıkası tartışması bir saate yakın sürdü. Sonunda jandarma başçavuşu ölenin tarla komşusuna sordu.

Geçenlerde sizin oralarda altı adet su motoru çalındı. Size yakınlığı ne kadar.

Çalınan motorlar kanalın öbür yakasında, bize arası yüzelli metre ile üçyüz metre arası. Bakınız bu ölü bu kör yolun tam şurasında. Bu yolun kanala dayanıp körlenmesine ikiyüz metre mesafede. Hudut olan köprüye kadar da üçyüz metre var. Buda bu olayın polis mıntıka sınırının tam beşyüz metre içerisinde. Baş çavuş haritasını toplayıp çantasına koyduktan sonra

Bundan sonrası sizi ilgilendirir diyerek polis karakolunu terketti.

***

Kamyonet önde, polis arabası arkada yine bağyoluna girildi. Olay yerine varıldığında, polisler el sürmeden ölüyü incelediler

Doğru dediler bu adam ölmüş, biz gidip hükümet tabibiyle savcı beyi alalım. Aradan saatler geçti ne gelen var ne giden. Alaca karanlık çöktü çökecek. Meraklı sayısı giderek azalmaya başladı.

Ya gelmezlerse dedi amcaoğlu. Tarla komşusu

Gelirler, gelirler dedi. Zira gelmek görevleri. Alacakaranlık çökerken geldiler. Hükümet tabibi

Devirin şunu sırtının üstüne dedi. Amcaoğlunun biri hemen omuzlarından tutupkaldırdı ve geriye doğru çekerek sırtüstü uzanmasını sağladı. Pastırma sıcağı nedeniyle olacak cesette hiç katılaşma olmamıştı.Hükümet tabibi, upuzun yatan Halil’in boynunu inceledi.

Yaz dedi adliye katibine. Ölüm nedeni solunum ve kalp yetmezliği. Derin bir oh çekti tarla komşusu. Ya öldürülmüş olsaydı diye geçirdi içinden. Hazırlanan tutanak önce savcı, sonra hükümet tabibi ve en sonda şahitler tarafından imzalandı.

Cenazeyi götürebilirsiniz dedi savcı. Tarla komşusu hemen arazisindeki damdan yeni bir harar bulup getirdi. Hararı yere serdiler. Halil’in ölüsünü hararın üzerine taşıdılar ve kamyonete koydular. Tarla komşusu evinin önüne gelindiğinde, amcaoğullarına baş sağlığı dileyerek kamyonetten indi. Evine girerken

Of be ne belalı bir gün geçirdim diye söyleniyordu. Eve girer girmez banyoya yöneldi. Tarla dönüşü mutlaka banyo yapardı. Banyo yapmaya bugün her zamankinden daha çok ihtiyacı vardı. Banyodan çıktığında bütün gün okuma fırsatı bulamadığı gazetesini alıp divana uzandı. Kapının zili çaldı. Oğlu gidip açtı kapıyı

Baba gelir misin seni arıyorlar. Heyecanla fırladı yattığı divandan

Acaba gene ne melanet var diyerek kapıya yöneldi.Karşısında yine ölenin amcaoğullarından biri

Ağabey bizim amcaoğlunun ölüsü kokmasın diye hastanenin morguna götürdük, morga almadılar. Ağabeyim senin bize yardımcı olabileceğini söyledi. Bu yüzden yine sana geldik.

Tamam siz hastaneye gidin ben geliyorum. Hızla giyinip hastaneye gitti. Başhekimi bulup durumu anlattı. Başhekim

Morga almamız için biraz ücret ödemeleri gerekiyor dedi.

Siz ücreti biraz değil, ne kadar alınması gerekiyorsa o kadar alın, resmi işte hatır gönül olmaz dedi

Ceset ertesi gün alınmak üzere morga kaldırıldı

Özcan NEVRES

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ONU UNUTMALIYIM

 

O’ NU  UNUTMALIYIM

 

Radyomu hafif bir sesle açmış Neşe Can’ ın şarkılar proğramını dinliyorum. Proğramda en çok sevdiğim şarkılardan biri olan, seevda yaratan gözlerini her zaman görsem yer alınca iyice kendimden geçmiştim. O’ nu düşünüyordum. Telefonumun sesiyle irkildim. Ahizeyi kaldırıp kulağıma dayadım. O’ nun sesiydi. Bana dinlemekte olduğum şarkıyı dinletiyordu. O halde sende dinle diyerek radyomun sesini biraz daha açtım. Şarkıyı sonuna kadar beraber dinledik. Şarkı bitince radyolarımızı kapattık. O hıçkırıklarla boğulurcasına

Bir şarkımız vardı. Onu silmedin değil mi diye sordu. Portatif teybimdeki ayrılsakta beraberiz şarkısını kastediyordu.

Hayır silmedim dedim.

Onu daha da silmeyecek misin?

Evet yaşadığım sürece de silmeyeceğim.

Seni se…..  Sözünü tamamlayamadı. Tiz bir hıçkırık sesiyle telefonu kapattı. Üst üste defalarca aramama rağmen cevap alamadım. Bir burukluk çöktü içime. Ağlamak istiyordum, hem de onun gibi hıçkıra hıçkıra. Boğazımda bir şey düğümlenmişti sanki. Ne ağlaya biliyor ne de yutkuna biliyordum. Boğulur gibiydim. Teybi önüme çektim, tuşuna bastım. Yüzümü masaya kapatarak, şarkımızı dinlemeye,bir yandan da geçmişimizi düşünmeye başladım. Onunla el ele tutuşur, Bahri Baba Parkında, Fuarda gezerken dünyayı unutur, ne geçmişimiz ne de geleceğimiz umurumuzda bile olmazdı. O günkü mutluluğumuzun ömer boyu süreceğine öylesine inanıyorduk ki. Ne bilirdik hayalle gerçek arasındaki korkunç uçurumu. İkimizin’de başında kavak yelleri esiyordu.

Son buluşmamızda çok üzgündü. Nedenini sordum?

Hiçbir şey sorma bana, üzgünüm  işte o kadar diye yanıt verdi. Israr ettim ağlamaya başladı. Yine ısrar ettim. Kendisini iyice toparlamış ve kendisinden oldukça emin tavırla

Bu artık son buluşmamız olacak dedi.

Niye?

Annem böyle olsun istiyor da ondan.

Peki anneni dinleyecek misin?

Maalesef evet.

Neden dinleyeceksin?

Hiçbir şekilde annemi kıramam. Annem beni bir akrabamızın oğluna sözlemiş,  annemin hatırı için o akrabamla evlenmeye mecburum.

Peki bu durumu iyice düşündün mü? Mutlu ola bilecek misin? Sonunda pişman olmayasın.

Belki mutlu olurum belki de olamam, bundan sana ne. Tepemin tası atmıştı. Bir öfke selinin içinde bulmuştum kendimi.

Mutlu olamayacağını biliyorum:İyi düşün ve kararını hemen ver. Ya şimdi benimle gelirsin, ya da bir daha bir birimizi görmemek üzere ayrılırız.

İyi düşündüm ve ayrılmakta da kesin kararlıyım. Hiçbir şekilde annemi kıramam.

Ben de sana son sözümü söyleyeyim; gün gelir pişman olursan,  geri dönmek istersen, dönme isteğini asla kabul etmeyeceğim.

Merak etme, sana hiçbir zaman geri dönmeyeceğim. Elimi uzattım

O halde yine de dostça ayrılalım dedim. Uzattığım elimi tutmadı bile. Arkesını döndü, isteksiz adımlarla yürüdü gitti. O uzaklaşırken gözlerimi hiç ayırmadım üzerinden. Sanki beynime kazımak istiyordum gidişini. Başını iyice önüne eğmiş, belki de ağlıyordu.

O an ölümün özlemiyle yanıp tutuşmuştum. Günlerce aç kalmış bir insanın hayalinde sıralanan yiyecekler gibi, ölümün her türlüsü geçti gözlerimin önünden. Ağır, ağır, ayaklarımın bilinçsizce sürüklediği yere doğru yürüyorum. Bir ara kendimi toparlamaya çalıştım. Büyük sinemanın önüne geldiğimi fark ettim. Ta Çankaya’ dan buraya kadar nasıl yürümüştüm hiç fakında değilim. Her şey öylesine bulanık ki, ne yapacağımı, nereye gideceğimi bir türlü kestiremiyorum. Öylesine perişanım.

Her şeyi oluruna bırakmaya karar verdim. Afişlere göz attım. Programdaki filmin ne olduğunu anlamadan gişeye yöneldim. Biletimi alarak içeriye girdim. Yerime otururken, yer göstericiye yüklü bir bahşiş verdim. Gürültülü bir şekilde teşekkür ederek ayrıldı. Başımı tokmaklayan düşüncelerden bir türlü kurtulamıyordum. Antrakta çıkıp gitmeye karar verdim.

Işıklar yandığında,gitmek üzere kalktım. Birden aynı sırada sol tarafımda oturan güzel bir kızın ısrarlı bakışlarıyla karşılaştım. Bakışları çok etkilemişti beni. Tekrar yerime oturdum. Uzun uzun bakıştık. Gözlerinde hüzünlü bir anlam vardı. Sanki ağlamaklıydı. Gidip , yanındaki boş koltuğa oturdum. Tepeden inme

Sizinle tanışmak istiyorum demiştim.

Çok cüretkarsınız

Sizde çok güzelsiniz.

Doğrusu çok merak ediyorum, gerçekten dediğiniz kadar güzel miyim? Yoksa her gördüğüne iltifatlar yağdıran bir yalancıyla mı karşı karşıyım.

Ben gerçeği söylüyorum, siz nasıl isterseniz öyle yorumlayın. Yüzüme dikkatle baktı. Hüzünlü gözlerini harelendi en gir kirpiklerini hafifçe oynatarak

Size inanmak isterdim  ama; erkek milleti değil misiniz? Ne de olsa pek inanmaya gelmez.

Bana inanmalısınız. İnanmanızı istiyorum. Zamanla beni daha iyi anlayacaksın. Işıklar sönmüş, film başlamıştı. Heyecandan her tarafım tir tir titriyordu. Yavaşça elimi uzattım. İnce uzun parmaklı elini avucumda sıkmaya başladım. Eli yumuşacıktı. Uzun uzun yüzüme baktı.

Yapma ne olur, canımı acıtıyorsun. Hem de bir gören olur. Elini çekmek istedi, bırakmadım.

Söz ver hiç ayrılmayacağımıza, söz deyinceye kadar da bırakmadım. Film bitince beraberce dışarıya çıktık. Bir taksiye binerek fuara gittik. Küçük Göl Gazinosunda meyve sularımızı yudumlarken, o bana kendisini, ben de ona kendimi tanıttım. Her olasılığa karşı biri birimize adreslerimizi verdik. İki gün sonra tekrar buluşmak üzere ayrıldık. Sevinçten uçuyordum. Birkaç saat önce dünyası yıkılan sanki ben değildim. Yıkılan dünyamın yerine yep yeni bir dünya kurulmuştu, hem de umutlarla dolu. Buluşmamız peş peşe devam ediyordu. Her geçen gün bizi, biri birimize daha çok yaklaştırıyordu. Hele ailelerimizin iznini aldıktan sonra, iki aile arasında gerçekleştirilen sade bir nışan töreninden sonra hiç ayrılmaz olmuştuk.

Başımı masadan kaldırdım. Neden onu düşünüyorum, diye kendime sordum. Onunla aramızda her şey bitmemiş miydi? Kendime yeni bir dünya kuran ben değil miydim? Hem de ışıl ışıl umut dolu bir dünyaydı bu. Işıklı, umut dolu dünyamda artık onun yeri yoktu. Kim olursa olsun. Nışanlımla arama en küçük bir gölge düşürmemeliydi. Ayrılsak beraberiz  şarkısın tekrar çalacak şekilde ayarladım teybimi. Silici düğmesine basarak çalıştırdım. Şarkıyı yıkılan eski dünyamın enkazı altına gömdüm. Telefonun zili çaldı. Ahizeyi kulağıma dayadım. Yine o idi.

Şu anda ağladığımı ve gururumu ayaklarının altına atarak sana dönmek istediğimi anlıyorsun değil mi? Dedi.

Ağlaman boş, bana tekrar dönmenden söz edilemez bile. Biliyorsun nişanlıyım ve nişanlımı da ölesiye seviyorum.

Peki ben ne olacağım. Beni hiç düşünmüyor musun?

Bir tek şey biliyorum. O da seni unutmaya mecbur olduğumu ve bunu başardım da.Sen de unutursun. Annenin hatırı için.

Anemin Allah belasını versin diyerek kapattı telefonu.

Birkaç gün sonra bir mektup aldım. Zarfın üzerindeki yazıdan mekt