SEVGİNİN BEDELİ

SEVGİNİN BEDELİ

Canından çok sevdiği, Aysel’in bir başkasıyla evlendirilmek  istendiğini duyduğunda inanmak istememişti. Telefonla kaç kez aramasına rağmen telefona tanımadığı kişiler çıkıyor ve hepsi sözleşmişler gibi,

Burada Aysel adında bir kimse yok diyorlardı. Her ne kadar inanmak istemese de bu olanlar Aysel’i yitirdiği anlamını taşıyordu. Kahrından ölecek gibiydi. Masasının üzerinde duran çerçeveyi önüne çekti. Çerçeve içinde Aysel’in fotoğrafı vardı. Fotoğrafa bakarak,

Aysel’im neden yaptın bunu bana. Han evlenecektik ikimiz. Senin bir başkasıyla evlenmek isteyeceğine hiçbir güç inandıramaz beni. Yoksa, yoksa gerçekten beni gönül rızasıyla mı terk ediyorsun. İnanmam buna. Zira birbirimizi delicesine ölesiye sevmiştik. Nice yeminler etmiştik ölüm bile bizi ayıramaz diye. Telefona çıkmıyorsun. Bir haber bile göndermiyorsun. Belli ki beni terk ettin. Terk edilmişliğimin nedenini sormayacağım sana. Bir elveda da diyemez miydin. İndinde hiç ama, hiç mi değerim yoktu?

Karanlığın hakim olduğu odaya keskin bir ışık doldu. Ardından camları zangırdatan müthiş bir gök gürültüsü. Dışarıya baktı. Kiremitlerden kalın bir sicim gibi suların aktığını gördü. Sanki kiremitlerden su değil de ışıl, ışıl gümüş zerrecikler akıyordu. Dışarı çıktı. Kiremitlerden akan suya avuçlarını açtı. Avuçları hemen doldu. Avuçlarından taşıp giden sulara daldı.

Hayat ne kadar garip. :Şu akan suları bile avucumun içinde tutamıyorum. Daha dün Aysel bu sular gibi avucumun içindeydi. Şimdilerde ise avucumdan taşan sulardan beter yitirdim onu. Elimi sulardan çektiğimde bir süre elim ıslak kalacak. Kuruduğunda, elimde yağmurun hiçbir izi kalmayacak. Oysa avucumdan akan sulardan beter yitirdim Aysel’imi. Avuçlarımda avuçlarını sıcağı bile kalmadı.  Aysel’imin yüreğimdeki yarası yüreğimden yaşadığım sürece hiç silinmeyecek. Yaşamak mı? Aysel’siz bir dünyada yaşamak. Bir ot gibi. Sevgiden yoksun, aşktan yoksun, canından çok sevdiğim Aysel’imden yoksun. Keşke, keşke ölseydim de başıma bu gelmeseydi. Biliyorum onsuz yaşamanın mümkün olmadığını.

Trençkotunu giyip yoğun yağan yağmura aldırmadan evden çıktı. Kentin sokaklarında, amaçsız, bitkin uzun uzun yürüdü. Önüne çıkan karayoluna girdi. Yolun soluna geçerek yürümesini sürdürdü. Aysel ile geçirdiği o güzel aşk günleri bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Derin, derin iç çekti.

Ah…ah ne güzel günlerdi o günler. Onunla Regülatör piknik alanında tanışmışlardı. Aysel kuzukulağı toplarken bacağını böğürtlen dikenler yırtmıştı. Dikenin açtığı çizik bir hayli derindi ve kanıyordu. Arabasından aldığı ilk yardım çantasıyla yanına gitti.

Geçmiş olsun. Yaranız bir hayli derin. İzin verirseniz yaranızın bakımını yapayım. Aysel’le göz göze geldiler. Aysel’in acıyla kırışmış olan yüzünü birden bir gülücük kaplamıştı.

Çok memnun olurum ama, size zahmet olacak demişti. Hemen ecza çantasını açıp, Aysel’in uzattığı bacağındaki çiziği oksijenli suyla temizledikten sonra bolca tentürdiyot sürdü. İlaçları sürerken eli Aysel’in bacağına her dokunuşunda, elektrik akımına tutulmuş gibi titriyordu. Çektiği onca acıya rağmen Aysel’in de aynı durumu yaşadığını fark etmişti. O ara nerede oturduğunu sormuştu. Birbirlerine oturdukları yerin adresini vermişlerdi.

Ertesi gün erkenden kalktı. Sinek kaydı tıraşını oldu. Evden çıkıp Aysel’in verdiği adrese doğru yürüdü. Verilen adresteki evi buldu. Kalbi sanki yerinden fırlayacaktı. Aysel pencere kenarında oturmuş, belki de kendisinin gelmesini bekliyordu. Göz göze geldiler. Aysel elini dudaklarına götürüp öpücük gönderdiğinde Nedim nasıl karşılık vermesi gerektiğini bilemedi. Gülümsemekle yetindi..

 

Göz kamaştıran bir ışıkla geçmişinden koptu. Gökte kulakları sağır eden bir gürültü. Şimşekler aralıksız çakıyor. Göğün homurtusu bitmek bilmiyordu. İlerideki Ali Beyin beyaz badanalı çiftliği aydınlandı. Kaç kez o çiftlik binasının önünden geçmişti. Pencerelerindeki demir çubukları görmemişti. Çiftlik binası şimşeklerin ışığında öylesine aydınlanıyordu ki, gündüz göremediği demir çubuklar, elini uzatsa tutabileceği kadar yakınındaydı sanki. Çocukluk günlerini anımsadı. Babası at üstünde kucağına alır Ali Beyin çiftliğindeki dut ağaçlarının altına atla girerlerdi. Minik elleriyle yakaladığı dallardan doyasıya dut yerdi. Babası atı dehler, en iyisi diye bellediği ağaç altında durarak en iyi dutlardan yerlerdi. Ali Bey dut ağaçlarının meyvelerini tüm meyvelerden daha çok severmiş. Bu nedenle çiftliğinin önünde, geniş bir arazi dilimi içerisinde sevdiği dutların en kalitelilerini diktirip yetiştirtmişti. O yıllarda sulu tarıma geçilmediği için yedi bin dönümlük çiftliğin tamamına yakını mera olarak kullanılırdı. Merayı babam ve eniştesi her yıl kiralarlardı. Çiftliğin kiracısı olmamız nedeniyle dut ağaçlarının altına girip dut yememiz engellenmezdi.

Nereden nereye diye düşündü. Şimşekler beni Aysel’imden koparıp çocukluğuma taşıdı. Oysa ben bir an bile Aysel’siz yaşayamam. Neye mal olursa osun. Onu mutlaka bulup bu ihanetinin hesabını soracağım. Ya Aysel gerçekten beni kendisi terk ettiyse? İşte o zaman ne yaparım ben. Onu mutlaka öldürürüm. Bana yar olmayanı başkasına neden yar edeyim ki? İçindeki umut ışığı alev alev yanıyordu. O beni terk edemez. Mutlaka onu evlenmek üzere olduğu kişiyle zorla evlendiriyorlardır.

Kemalpaşa ormanları içerisinde çılgıncasına seviştikleri gün gözlerinin önüne geldi. Ayak sesleri ile yaşadıkları doyumsuzluğa ara vermek zorunda kalmışlardı. Karşılarında dört genç vardı. Aysel’i kendilerine bırakmasını istiyorlardı.

Neden diye sormuştu. Biri,

Hep sana olacak değil ya. Bırak ta birazda biz zevkimizi yapalım.

Sen ne diyorsun be? Bu benim nişanlım. Yoksa siz onu fahişe mi sandınız?

Bırak arkadaş bu ağızları. Biz malımızı gözünden tanırız. Elimize bu fırsat geçmişken tadına bakmadan bırakacağımızı sanıyorsan aldanıyorsun. Hadi bakalım sen şöyle aşağı doğru yaylanda boyunu görelim. O an Aysel’le göz göze geldiklerinde Aysel’in gözlerinin korkuyla yuvalarından fırlamış olduğunu görmüştü. Ne olur ne olmaz diye yanına aldığı lastik lövyesine elini atmıştı. Yattığı yerden birden fırlayarak en öndekinin kafasına sallamıştı. Genç yana doğru kaçmak istediğinde lövye kulağını sıyırıp kürek kemiğine vurmuştu. Kürek kemiğinin çatırtısı diğerlerini şaşkına çevirmişti. Lövye bir başkasının kol kemiğini parçaladığında, kaçmaya başladılar. Arkalarından koşmak istediğinde Aysel yerinden kalkıp arkasından koşmaya başlamıştı.

Dur ne olur yapma. Dön artık geriye diye yalvarıyordu. Öfkeyle,

Ahlaksız herifler, kim bilir kaç tabansızı korkutup sevgililerini perişan etmişlerdir. Ders olsun bu onlara. Her kuşun eti yenir mi be demişti. Sinirleri oldukça gerilmişti. Arabaya dönüp binmişler ve oradan hızla uzaklaşmışlardı.

Havanın açacağı yoktu. Kim bilir kaç saat olmuştu yağmur altında yürüdüğü. Bunca yıldırım düşüyordu çevresine. Hiç biri, ama hiç biri bulunduğu yere düşüp bu çileli hayatını sona erdirmiyordu. Geriye dönüp yaşadığı kentin ışıklarına baktı. Ne güzel bir yaşamı olmuştu o ışıltılı kentte. Aşkı orada tatmıştı. Mutluluktan uçar gibiydi. İhanetin en acısını da o kentte tatmıştı. Şimdi ise yaşadığına kahroluyordu. İleride yıldırımların yalımları yeri yalarcasına kaydı gitti. Ellerini gök yüzüne kaldırarak haykırdı,

Neden, neden hep yanlış adrese gidiyorsunuz. Ateşinizde yanıp ölmeyi ben arzuluyorum. Hadi gelin artık buraya. Aşk yarasıyla ölmektense sizin ateşinizde yanıp kavrularak ölmeyi yeğlerim. Hadi, hadi gelin artık üstüme. Yolun karşısına geçmek için yürüdü. Birden yağmur tanelerinin arasından bir ışık sardı bedenini. Bedeninden pof diye bir ses çıktı. Yolun kenarına savruldu. Kayganlaşmış yol nedeniyle araba güçlükle durdu.  İçinden üç kişi indi. Biri,

Boş yere telaşlanmayın yahu. Bu yağmurda olsa olsa bir domuza çarpmışızdır. Bu havada hangi babayiğit yola çıkabilir? Diğeri,

Yine de bir bakalım. Ola ki çarptığımız insandır. Karanlık çok yoğundu. Çarptıklarını bulmakta zorlanıyorlardı. Sürücü arabaya dönüp motoru çalıştırdı. Geri vitesini takıp yürüdü. Çarptıkları farların ışığında görünür olduğunda arabayı durdurdu. Arkadaşları,

Haklıymışsın yahu. Bu gerçekten insan Üstelik te çok genç. Biri eğilip kalbini dinledi.

Ölmemiş, yaşıyor dedi. Yaralıyı kucaklayıp arka koltuğa uzattılar. Kendileri ön koltuğa sığışıp hareket ettiler. Arabayı hızla sürüp yaralıyı hastaneye ulaştırdılar.

***

Nedim gözlerini araladığında gördükleri çok yabancı gelmişti. Nerede olduğunu çıkarmaya çalıştı. Kıpırdamak istediğinde bedeninin tümünde ağır acılar oluştu.

Nerdeyim ben diye inledi. Hemşire yoğun bakımdaki ağır yaralının mırıldandığını fark edince yanına gitti.

Aman ne güzel. Kefeni yırtacağa benziyorsun. Üç günden beri komadaydın. Gözlerini açman ve mırıldanman iyi haber. Konuşmak için sakın yorma kendini. Hele biraz iyileş o zaman bolca konuşuruz.

Neredeyim ben?

Hastanedesin.

Ne oldu bana?

Bir araba çarpmış sana. Çok ağır yaralanmışsın. Yaraların o kadar ağır ki yaşamaz demiştik senin için. Genç ve kuvvetli bir bünyeye sahip olman yaşamana yardımcı oluyor. İyileşeceksin. Eskisi gibi aslan gibi bir delikanlı olacaksın. Hemşirenin söylediklerini tam işitmeden uykuya daldı. Gün kavramı kalmamıştı onun için. Hastanede kaç gündür yattığından bile haberi yoktu. Her geçen gün biraz daha iyiye gidiyor ve daha çok uyanık kalıyordu.

Baş ucuna gelip hatırını soranları önceleri tanıyamıyordu. Bu gün, üzerine kapanıp ağlayan ve iyileşmesi için dualar eden annesini tanımıştı. Doğrulup annesine sarılmak istedi. Ağrıları yüzünden kımıldayamadı. Baş ucunda ağlayan annesine uzun, uzun baktı. İçi burkuldu. Gözlerinden akan yaşları annesine göstermek istemedi ama başaramadı. Beraberce ağladılar.

***

Annesi oğlunu yatağının içinde yarı doğrulmuş vaziyette gördüğünde bir sevinç çığlığı attı.

Oğlum benim, bir tanem. Artık oturabiliyorsun. Şükürler olsun seni bana bağışlayan tanrıma diyerek boynuna sarıldı. Hemşire anneyi uyardı.

O halen durumu ağır olan bir yaralı. Öyle boynuna sarılıp yorma onu. Onu o şekilde yormak çok kötü sonuçlar yaratır. Hatice hanım hemşirenin uyarısıyla geri çekilip yatağın kenarına ilişti. Oğluyla göz göze geldiler.

Ne olur anne ağlama. Seni böyle ağlıyor gördükçe içim kan ağlıyor. Üzülüyorum, kahroluyorum.

Tamam oğlum üzülme. Bir daha ağlamayacağım

Anne,

Söyle oğlum.

Aysel’i görüyor musun?

Görüyorum oğlum.

Evlendi mi? Düğünü oldu mU?

Hayır oğlum, ne evlendi ne de düğünü oldu. Senin trafik azasında öldüğün duyulmuştu ilk anda. Aysel bu haber üzerine sinir krizleri geçirdi. “O benim yüzümden öldü. O kaza değil intihardı. O öldü, ben neden yaşayayım “ diyerek kendini öldürmek istedi. Bunu duyan nişanlısı “O madem ki o adamı o denli çok seviyordu? Benimle evlenmeyi niye kabul etti “diyerek nişanı bozdu. Nedim’in gözlerine bir ışıltı doldu.

Aysel’im benim. Güzel sevgilim. Ne olur bekle beni. Çok yakında iyileşeceğim. Buradan çıktığımda yanına geleceğim. Sen benimdin. Benim olarak kalacaksın.

***

Nedim hızla iyileşiyordu. Annesinin yardımıyla kalkıp az da olsa gezinebiliyordu. Nedim’i hastane içinde gezinirken görenler,

Zavallı, aslanlar gibi delikanlı ne hallere düşmüş. Yine de haline şükretsin diyorlardı. Onun hastane bahçesinde dolaştığını öğrenen Aysel, evden gizlice ayrılıp Nedim’i görmeye gidiyordu. Bir türlü hastaneye girip konuşmaya cesaret edemiyordu. Ne diyecekti ona? Ayrılma nedeni olarak ailesini mi gösterecekti. Bu durumda ailesiyle Nedim arasında soğuk rüzgarlar eserdi. Peki bir başkasıyla nişanlanmasının nedeni olarak neyi gösterecekti?  Evden ararlar korkusuyla hastane duvarından bahçeyi izlemesi fazla sürmezdi. Hızla evine yöneldiğinde gözerinden akan yaşlara engel olamazdı. Nasıl yaptım ben o cahilliği? Onu delicesine, ölesiye sevdiğimi bildiğim halde nasıl oldu da o kör olası herife peki dedim. Hastane etrafında umutla dolanıp duruyorum. Hiç aklıma getirmiyorum: Ya beni bu nişandan dolayı seni istemiyorum derse? Demez, demez zira o beni çok seviyor. Görsünler bak, hastaneden çıktığında ilk iş beni arayacak. Onun hastaneden çıkıp kendisini arayacağı anı nasıl da özlüyordu.

***

Nedim hastaneden taburcu edildiği gün baba evine götürüldü. İtiraz etmedi. Aysel ile evlilik için hazırladığı ev kim bilir ne durumdaydı. Kendi evine gitse annesi onun bakımı için o eve gelmek zorunda kalacaktı. Bu durumda yaşlı annesi çok yorulurdu.

Aysel Nedim’in kendi evine değil de annesinin evine yerleştiğini öğrenince çok şaşırdı. Hastane sonrası Nedim’in bakımını üstlenecek ve kendisine ne kadar iyi bir eş adayı olduğunu kanıtlayacaktı. Kafasının içinde acabalar  kümeleniyordu. Yoksa Nedim artık onu sevmiyor muydu? Bu düşünce onu çıldırtıyordu. Annesinin evinde ziyaretine gitse ne olurdu acaba? Annesi “oğlumun bu durumlara düşmesine neden sen oldun. Çık evimden” derse ne yaparım ben?

Artık dayanacak hali kalmamıştı. Her neye mal olursa olsun Nedim’in evine gidecekti. Ona annesinin önünde bile kendisini çok sevdiğini çekinmeden söyleyecekti. Kararlı adımlarla Nedim’in kaldığı eve yöneldi. Kapının zilini çaldı. Kapıyı Nedim’in annesi açtı. Yaşlı kadın karşısında Aysel’i görünce çok şaşırdı. Ne söyleyeceğini bilemediğinden olacak donup kalmıştı. Konuşamıyordu. Aysel,

İçeri girebilir miyim dedi? Yaşlı kadın uykudan uyanır gibiydi. Toparlanmaya çalıştı.

Tabi kızım girebilirsin. Burası senin de evin. Yaşlı kadın yana çekilerek Aysel’e geçmesi için yol verdi. Nedim’in odasına girdiler. Nedim uzandığı yataktan gelen kim düşüncesiyle doğruldu. Gelenin Aysel olduğunu gördüğünde kalkmak için davrandı başaramadı. Aysel yatağın yanına gelerek Nedim’in boynuna sarıldı. Tüm bu olanlara ben neden oldum diyerek hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladı. Anne Aysel’i teselli etmek ve göz yaşlarını dindirmek için hiçbir girişimde bulunmadı. Sessizce odadan çıkarken mırıldandı.

Çok dolmuş zavallı. Doya doya ağlasın ki açılsın. İçeriden gelen hıçkırık sesleri azaldığında cezveye kahve, şeker ve su koyup karıştırdıktan sonra ocağı yakıp cezveyi üstüne koydu. Kaynayan kahveyi tepsiye yerleştirdiği fincanlara boşalttı. Oğlunun odasına götürdü.

Haydin bakayım, yeter bu kadar ağlaştığınız, kahvelerimizi içerken birazda sohbet ederiz dedi. Aysel,

Anneciğim niye bana söylemedin. Kahveyi ben yapmaz mıydım?

Onun da zamanı gelecek kızım. İnşallah bu iş tamama ererde bu çektiğimiz çilelerden kurtuluruz. Aysel derin bir iç geçirdi.

İnşallah anneciğim dedi. Uzun sürdü sohbetleri.

Hadi kızım, hava karardı. Seni merak ederler. Tam bu işler durulacak derken yeni bir fırtına yaratılmasın.

Hayır anneciğim eve gitmeyeceğim. Beni hiçbir güç artık bu evden ayıramaz.

Peki ailen ne der buna. Zaten oğlumun adım atacak hali yok. Seni almaya geldiklerinde nasıl direneceksin onlara.

Artık ailem karışamaz bana. Zira on sekiz yaşımı doldurdum.

Senin burada kalman beni de oğlumu da mutlu eder. Yeter ki ailenden sana bir kötülük gelmesin.

Hiçbir kötülük gelmeyeceğinden eminim. Nedim’in öldü diye haberi geldiğinde çıldırmıştım. Kendimi öldüreceğimden korktular. Başka umarları yok. Burada kalmama izin vermemeleri beni sonsuza kadar kaybetmeleri demektir.

Peki sen bilirsin kızım. Gelecek üzerine konuşurlarken kapının zili çaldı. Hatice hanım,

Sen dur diyerek kalktı ve kapıyı açtı. Gelenler Aysel’in annesi ile babasıydı. Kuşkuyla içeri buyur etti. İçeri girdiler. Aysel’e

Sen burada mısın dediler. Aysel oldukça soğukkanlı yanıtladı.

Evet buradayım ve buradan başka hiçbir yere gitmeyeceğim dedi. Babası,

Seni çok iyi anlıyorum kızım. Seni Nedim’den ayırmaya kalkışmakla çok hata ettiğimizi biliyoruz. Yine de seni kendi evinden telli duvaklı gelin edip göndermek isterdik.

Ne yapalım baba. Kısmet böyleymiş. Nedim’in başına gelenlere biz neden olduk. Ölünceye kadar onun yanında kalacağım. Onun benim desteğime gereksinimi var.

Anlıyorum kızım seni, hem de çok iyi anlıyorum. Ama yine de iyi düşün. Biz senin mürüvvetini görmek istiyoruz. Nedim biraz daha iyileşsin. Söz, nişan, nikah ve düğünü hepsini bir arada yaparız.

Siz ille de düğün istiyorsanız yapın baba. Ama ne olur benim buradan ayrılmamı isteme. Peki kızım diyerek kalkmak istediklerinde Hatice hanım itiraz etti.

Durun bakalım, şaşkınlıktan sizlere bir kahve bile ikram edemedik. Aysel’e,

Hadi kızım sen kahveleri yapa dur. Ben Nedim’i uyandırayım. O da bu mutlu beraberliğimizi görsün diyerek kalktı. Nedim karşı odadaki hareketliliği fark etmiş, kalkmak istemesine rağmen kalkamamıştı. Annesinin içeri girdiğini gördüğünde elini uzattı annesine.

Anneciğim konuklarımız mı var? Hadi tut elimden kalkayım. Konuklarımıza ben de bir hoş geldin diyeyim. Zaten yatmaktan yorulmuştum. Biraz hareket etmem iyi olur. Hatice hanım elini uzatarak oğlunun kalkmasına yardım etti. Karşı odaya girdiklerinde gözlerine inanamadı. Ne yapması gerektiğine karar vermekte güçlük çekiyordu.Ağır adımlarla Aysel’in babasının önüne kadar yürüdü. Elini uzattı. Baba Hüseyin efendi de elini uzatıp Nedim’in öpmesini kolaylaştırdı. Kalkıp Nedim’in boynuna sarıldı.

Geçmişi unutalım oğlum. Bundan böyle sen de benim oğlumsun. Bize artık size mutluluk dilemekten başka bir şey düşmez. Nedim’in divana oturmasına yardım etti. Kısa sürdü konuşmaları. Nedim’i yormak istemiyordu. Eşiyle birlikte izin istediler. Giderken,

Kızımız haklı. Nedim’in bakıma gereksinimi var. Kısmetten öte hiçbir şey olmaz. Bunların da kısmeti böyleymiş dedi. Aysel’e,

Kızım, damadıma ve kayın validene iyi bak. Biz hemen nikah işlemlerini başlatacağız.

***

Nedim genç olmanın avantajıyla hızla iyileşiyordu. Artık kimseden yardım almadan yürüyebiliyordu. Hastaneye gidip sağlık kontrolünü yaptırdığında, acı bir gerçekle karşılaştı. Kaza nedeniyle hasar gören sinirler yüzünden erkekliğini yitirmişti. Doktor,

Allah’tan ümit kesilmez ama, belki de ömür boyu bu böyle devam eder. Eskisinden daha beter yıkılmıştı. Canından çok sevdiği Aysel’ine nasıl söyleyecekti bunu. Aysel durumunu öğrendiğinde mutlaka terk edecekti kendisini. Hangi kadın kadınlığını yaşamak istemez ki? Yapabileceği bir şey kalmamıştı. Kaderine rıza gösterecek ve Aysel’in yaşamından çıkmasını isteyecekti. Erkekliğini yitirmiş bir erkeğin bostan korkuluğundan ne farkı olabilirdi?

Eve döndüğünde Aysel kapıda karşıladı. Gözlerinin içi gülüyordu.

Ne mutlu. Artık hastaneye bile yalnız gidebiliyorsun. Hadi geç içeri. Hemen bir yorgunluk kahvesi yapayım. Karşılıklı içeriz. Gözlerinden akan yaşları göstermemek için başını önüne eğip ilerledi. Divana oturdu.

Ah kader, neden alnıma hep kötüleri yazdın? Günahım neydi benim. Hadi bana acımıyorsun. Aysel’ime de mi acımıyorsun. Nasıl söyleyeceğim ben ona alnıma çizdiğin onca kötülükleri. Hadi ben yıkıla yıkıla öğrendim ayakta kalabilmeyi. Aysel ne yapacak. Hele hele günlerdir evimizin kadını gibi yanımızda. Adı olabildiğince dillenmiştir. Bundan böyle kim alır onu? Kör talih nedense benimle yetinmedi. Aysel’imi de benimle birlikte yerden yer vurdu. Keşke o kazada ölseydim de bu durum başıma gelmeseydi.

Aysel elinde tepsiyle kahveleri getirdi. Tepsiyi sehpa üstüne koyup, sehpayı Nedim’in önüne çekti. Kahveleri konuşmadan içtiler. Nedim,

Aysel, sıkı dur dedi. Ben nasıl kaderime rıza gösteriyorsam, senden de aynı metaneti göstermeni istiyorum. Sakın ağlayıp ta beni ölümden beter etme. Ağlamayacaksın değil mi?

Neden ağlayayım ki?

Bu gün acı gerçeği öğrendim. Kazada zedelenen sinirler yüzünden erkekliğim ölmüş. Anlayacağın artık ne sana ne de başka birine koca olamayacağım. Benim için her şey bitti. Gençlik, evlilik, baba olmak. Her şey, her şey bitti artık. Aysel dikkatle dinliyordu. Nedim göz yaşlarına hakim olamayıp ağlamaya başladı. Aysel yanına gelip oturdu. Kolunu boynuna doladı.

Nedim, önce şu ağlamayı kes artık. Sen beni ne sanıyorsun? Erkek delisi, yalnızca yatağı düşünen bir dişi mi? Diyelim ki evliyiz. Aynı duruma ben düştüm. Beni terk edecek miydin? Boşuna dememişler evlilik pazara kadar değil mezara kadar olmalı diye. Bu bizim ortak kaderimizmiş diyeceğiz ve oturup tanrının lütfünü bekleyeceğiz. Can bedende olduğu sürece hiçbir şeyden umut kesilmez. Bir mucize olur iyileşirsin. Bizde çoluk çocuk sahibi oluruz. O durum iyileşmezse ne olur? İki arkadaş gibi beraber oluruz ömür boyu. Şunu kafana iyice yerleştir. Senin karşında seni delicesine seven bir Aysel var. Yatak delisi biri değil. Biri birlerine sıkıca sarıldılar. Nedim kasık arasında bir kıpırdanma hissetti. İçinde bir umut ışığı belirdi. Aysel’ine daha sıkı sarıldı.

Özcan NEVRES          18 Eylül 2001 Salı

SİLİVRİ

.

 

 

.

 

 

(Bugün 1, toplamda 53 kez ziyaret edildi.)