Hayvan Sevgisi
Babamla birlikte ahıra girdiğimizde üç atımız da bana bakıp yem sevincini belli ediyorlardı. Babam bu ne iştir böyle? Bunların her gün bakımın ben yapıyorum, yemlerini ben veriyorum. Buna rağmen yemlerini senden istiyorlar dediğinde, yem vermekte aramızda pek bir fark yok. Sen bir bandırma saman, bir kapak arpa veriyorsun. Ben bir bandırma arpa bir kapak da saman veriyorum dedim. Babam desene arpa çuvalı bu kadar çabuk o yüzden bitiyor dedi ve ekledi. Sen sakın bir daha bunlara yem verme. Atları arpayla çatlatacak mısın dedi?
Babam bana hep sitem ederdi. Bir gün ölecek olursam koyun sürümüzün dahi nerede olduğunu bilemeyeceksin derdi. Bir gün senin keçin Elmas ağır hasta, son bir defa onu görmek istersen meraya git. Bu sayede koyun sürümüzün merasını da öğrenmiş olursun dediğinde, tamam gideyim dedim. Yarın doru kısrağı al. Rahvan olduğu için uzun yolda seni yormaz. Eyerini kuşattığında kolanını sıkı bağla ve damaklı gem takmayı ihmal etme. Kısrak dinlenik olduğu için densizlik yapıp seni üzerinden atabilir. Sabah altıda yola çıkarsan Emirâlem tren istasyonunda bizim süt taşıttığımız atlarımızı ve sürümüzün muçosunu görürsün. Onunla birlikte meraya gidersiniz dedi.
Sabah erkenden kalkıp ahıra gittim. Rahvan kısrağa yular taktıktan sonra ahırdan çıkardım. At çok semiz olduğundan eyer takmaya gerek görmedim. Zaten oldum olası atlara çıplak binmeyi seviyordum. Hemen binip yola çıktım. Yol daha kısa olduğu için demir yoluna paralel olan yoldan atımı sürdüm. Karşı taraftan gelen trene aldırmadığım için yuların ipini sıkı tutmamıştım. At trenden çok korkmuştu. O korkuyla zeytinliğin içine doğru hızla koştu. Ağaçların altından geçerken eğilecek olsam başım dallara çarpıp ölümüme neden olabilirdi. İlk ağacın altından geçerken atın üstünde iyice doğruldum ve karın boşluğuma denk gelen dala tutundum. At altımdan kayıp gitmişti. Yere atladığımda atım üzerinde olmadığımı fark etmişti. Hemen geri döndü. Her halde ona tay iken nasıl baktığımı unutmamıştı. Tekrar bindim ve bu defa Manisa yolundan gitmeyi yeğledim.
Emirâlem tren istasyonuna vardığımda atlarımızı gördüm. Sürünün muçosu güğümleri sarmakla meşguldü. Beni görünce hayrola ne arıyorsun burada diye sordu. Beraber meraya gideceğiz dedim. Ne yapacaksın merada? Orada senin kalabileceğin bir yer yok ki dedi. Kalmayacağım ki, hemen geri döneceğim dedim. Yola çıktık. Süleymanlı köyüne yaklaşırken köye vardığımızda ağa çocuğusun diye köyün kızları sana kur yapabilirler. Sakın ilgilenme. Köyün delikanlılarıyla başımız derde girmesin dedi. O yıllarda Süleymanlı köyü henüz şimdiki yerine taşınmamıştı. Köyün kıyısında suyu gürül, gürül akan bir çeşme vardı. Atlarımızı sularken on altı, on yedi yaşlarında bir kız terlik altına nalın giydiğinden şakuduk, şukuduk sesler çıkararak çeşmeye geldi. Güya elindeki sürahiye su dolduracak ama bana bakmaktan akan suyu gördüğü yok. Sırtımı döndüm. Dolanıp yine karşıma geçti. Atları çeşmenin yakınındaki at bağlama yerine götürüp bağlarken kızın gözü halen bendeydi. Köyün kahvesine gittik. İçeri girer girmez biri ula Ali bu delikanlı da kim diye sordu. Ali Nevres Ahmet Kâhyanın oğlu dediğinde, hoş geldin delikanlı. Artık senden bolca toprak bastı parsı alırız dedi. Şaşırıp kalmıştım. Ne parasıydı bu? Üstelik üzerimde fazla bir para da yoktu. Başka biri ula korkutup durma delikanlıyı. Köyümüze gelenden toprak bastı parası mı alınır deyince rahatladım. Biri yap Kâhya oğluna bir çay dedi. Çayın bardağı daha önümden alınmadan bir başkası da çay söyledi. Üçüncü çayı içtikten sonra dördüncüsü söylenince içemem dedim. Bu defa misafire kahve yap dedi. İki de kahve içmek zorunda kaldım. Her çay diyene içmem dediğimde Kahya oğluna lokum ver dediler. Kahveci yerden aldığı kirli gazete kâğıdına on beş kadar lokumu sarıp verdi. Yola çıktığımızda tam lokumları atacakken geçmişte on beş gün kadar beraber olduğumuz sarı köpek aklıma geldi. Atmaktan vazgeçtim.
Meraya vardığımızda muço Emirâlem’den aldığı yiyecekleri çoban kulübesine götürdüğünde attan indim. Keşke inmez olaydım. Dört köpek etrafımı sardı. Korkunç dişlerini göstererek hırlıyorlar. Neredeyse saldıracaklar. Yer çöktüm. Buna rağmen etrafımdan ayrılmaya hiç niyetleri yoktu. Sarı köpeğin koşarak geldiğini gördüğümde içimden eyvah, işte şimdi ayvayı yedim diye geçirdim. Köpek azmanı olan bu köpekle başa çıkmak olası değildi. Beni mutlaka parçalardı. Diğer köpeklerin hizasına geldiğinde birden yanındaki köpeğe saldırıp ensesinden yakalayıp fırlatıverdi. Diğerine döndüğünde hepsi çil yavrusu gibi dağıldılar. Yanıma kuyruk sallayarak geldiğinden korkusuzca başını okşadım ve cebimdeki lokumları çıkardım. Üç dört tanesini ağzına tıktığımda bize meraklı gözlerle bakmakta olan diğerlerine de birer tane attım. Lokumu kapıp yiyenler hemen kuyruk sallamaya başlayarak artık dost olduğumuzu belirttiler. O sırada muço dışarı çıktı ve ne oluyor yahu? Bu köpekler niye havladılar dediğinde elinin körü oldu. Sarı köpek olmasaydı beni parçalayacaklardı dedim. Nasıl olur? Köpekler seni tanımıyorlar mı dediğinde, nereden tanıyacaklar. Ben bu sarı köpekten başkasını görmedim ki dedim. Muço aşağıdaki dere yatağını gösterdi. İşte bak senin keçi orada suyun başında dedi. Çeşmeye doğru yürürken sarı köpekte peşimdeydi. Yaklaştığımda keçime Elmas diye seslediğimde çok cılız bir sesle meledi. Yanıma gelmek için hareket etti ama gücü yetmedi. Koşarak yanına gittim. Kulak arkalarını biraz okşadıktan sonra onun için aldığım leblebi şekerinden bir avuç çıkarıp yemesi için uzattım. Dönüp bakmadı bile. Sarı köpek gözlerini avucumdaki leblebi şekerine dikmişti. Tümünü ona verdim. Kelebek hastalığının ölüme sürüklediği keçim için artık yapa bileceğim hiçbir şey yoktu. Hayvanların ağlayıp ağlamadığını bilmem ama keçimden ağlayarak ayrıldığımda bana keçimin de ağladığını sanmıştım. Atımı bağladığım yere döndüğümde muçoya koyun sürüsünün nerde olduğunu sorduğumda buradan en az iki saat uzaktadır yanıtını aldım. Sürüyü görmekten vazgeçerek geri dönmeye karar verdim. Süleymanlı köyüne vardığımda atlarımızı sularken çeşmeye gelen kızın çıktığı evin penceresine gözüm takıldığında kızın halen yolumu gözlediğini fark ettim. Çeşmenin başında durmayarak yoluma devam ettim.
Çok yorucu yolculuğum sona erdiğinde akşam olmuştu. Atımı ahıra koyduktan sonra eve gittiğimde sofra kurulmuştu. Hemen sofranın başına çöktüm. Koca bir gün hiçbir şey yemediğimden çok acıkmıştım. Babam sürüyü nasıl buldun diye sorduğunda sürüyü görmediğimi söyledim. Nedenini diye sorduğunda sürü iki saat uzaktaymış. O yüzden göremedim dediğimde, yazıklar olsun. Ben çalışıyor, çabalıyorum. Size iyi bir gelecek sağlamak için çırpınıyorum. Sen sürüyü görmeden geri dönüyorsun. Yazıklar olsun dedi. Babam haklı olduğu için söyleyecek bir söz bulamadım. Özcan Nevres
Köpekler Başıboş Sokağa Bırakılmamalıdır
Köpekler Başı Boş Sokağa Bırakılmamalıdır
Yaklaşık beş gün önce üç tane azman sokak köpeği 15-16 yaşlarındaki bir çocuğa saldırdılar. Çocuk korkudan ne yapacağını şaşırmış durumda. İmdat, imdat diye bağırıyor ama boş bir alanda ona kim yardım edebilir ki? Uzakta olmama rağmen var gücümle bağırıyorum yere çök diye ama, sesim köpeklerin havlama sesleri arasında kaybolup gidiyor. O ara Kartal marketin sahibi koşarak gidip köpekleri dağıtıyor. Çocuk yanıma geldiğinde oğlum niye yere çökmedin? Böyle bir durumda kaldığında hemen yere çökmelisin dedim. Dediğimi anlayacak durumda değildi. Ben hemen belediyeye şikayete gideceğim dediğinde iyi edersin dedim. Halen yeterli köpek barınağı sağlayamamış olan belediyelere sormak gerekir. Köpeği kısırlaştırıp aşılarının yapıldığını belirten mini bir plaketi kulağına takmak yeterli olur mu? O köpekler o çocuğu parçalasaydılar o plaket o çocuğun yaşama tutunmasını sağlayacak mıydı?
Gelelim bu günkü olaya. Bir emekli öğretmenin Dalmaçya cinsi bir köpeği var. Bu köpeği her gün başı boş olarak gezmeye çıkarmaktadır. O köpeği gören bir kedi korkuyla bir arabanın altına kaçıyor. Köpek arabanın altına girip kediyi boğazından yakalayıp dışarı çıkarıyor. Köpek kedinin boğazına dişlerini geçirmeye çalışırken kedi belki de hayata tutunamayacak kadar ağır yaralanmış. Her tarafı kan revan içinde. Belediyenin veterinerine telefon ediyorlar. Veterinerlikten bir kutuya koyup buraya getirin diye yanıt alıyorlar. Köpeğin sahibi emekli öğretmen hanım ay çok fena oldum diyerek gözlerini kapatmakla yetiniyor. Kediye bu denli kötü saldıran bir köpek, saldırganlığı nedeniyle çocuklara da saldıra bilir. Bunun ceremesini kim ödeyecek? Bir de o kedi o denli ağır yaralı olmasaydı, kaçma gücü olsaydı ne olacaktı? Hangimiz yaralı bir kediye yakalaya bilecek bir cesarete ve yeteneğe sahibiz? Kedi kaçıp gidecek ve sığındığı bir kuytuda ölümü bekleyecekti. Bu işler veterinerliğe tahsis edilmiş arabaya hayvan dostlarımız yazmakla olmuyor. İcraat gerekir, icraat.
Hayvanları korumakla ilgili kanunun tüm maddelerine harfiyen uyulması gerekir. Gezdirilmeye çıkarılmış bir köpek hiç bir şekilde başı boş bırakılmamalıdır. Çilbirinden yani ipinden çok sıkı bir şekilde tutmak gerekir. Bunu yapmayanlar tespit edilip mutlaka cezalandırılmaları gerekir. Bu nasıl mı yapılır? Sokaklarda pek görmeye alışık olmadığımız zabıta memurlarıyla. Zabıtalar özellikle sahil kesiminde çok sık denetim yaparak başı boş bırakılmış olan köpeklerin sahiplerine hak ettikleri kadar yüklü bir ceza yazarlar. Sahipsiz olanları da toplayıp köpek barınağına götürürler.
Kızım Doktor Hediye Nevres Gün Amerika’da üniversite öğretim görevlisidir. Bir gün telefon ile görüşürken bir kaç günden beri çok meşgulüz. Oğlum Barış köpek almak istediğinden evimizin bahçesine tel örgü yaptırıyoruz demişti. Sizin evin bahçesi iki dönüm. Bir köpek için bu kadar masraf yapmaya değer mi dediğimde, burada köpeğini sokağa bırakanlara o kadar ağır ceza yazılıyor ki ödenmesi mümkün değil. Bu yüzden zorunlu olarak tel örgü yaptırıyoruz demişti. Peki ülkemizde durum nasıl? Bu güne kadar köpeğini sokağa saldığı için ceza almış bir tek kişi var mı? Yasalar ve kurallar mutlaka uygulanmalıdır. Uygulanmadığı sürece sık sık okuduğumuz köpek saldırılarını her zaman okumaya mecbur kalacağız.
Özcan Nevres
Değerli Sosyal Demokratlar
Değerli sosyal demokrat arkadaşlar, bu yazımı seçimden bir gün önce yazmış olmama rağmen yayınlamadım. CHP ye zarar vermek istemedim. CHP yöneticileri inşallah bu yazdıklarımdan ders alırlar.
AKP ye karşı olanlar öncelikle şunu söyleyeyim. En az AKP ye karşı olduğunuz kadar karşıyım. 4 Nisan 1958 de Menemen’de CHP ye üye oldum. Aynı yıl gençlik kolu yönetimine seçildim. Üç yıl sonra da ilçe yönetimine seçildim. Beş yıl da ilçe yöneticiliğim sürdü. İki yıl da Halkçı Partide başkanlık yaptım. Belediye başkanlığına aday oldum. Tek oy alamaz dedikleri Halkçı Partiyi Menemen de birinci parti olmasını sağladım. O seçimde ANAP 6500, MDP 3500 Halkçı Parti de on bin oy almıştı. Her ne kadar Sayın Baykal’a tepki olarak CHP den istifa etsem de gönlüm hep CHP deydi ve her seçimde oyumu CHP ye verdim. On beş gün kadar önce Silivri CHP ye gittiğimde seçim arifesinde olmamıza rağmen her zamanki durumla karşılaştığım yetmezmiş gibi başkan odasının kapısını çalmak istediğimde bir hanım önüme dikildi ve oldukça sert bir ifadeyle giremezsin dedi. Hayrola burası demir perde mi oldu dediğimde CHP de çalışan bir hanım başkanım yok diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı. Sorarım size benim gibi iyi kötü tanınmış bir gazeteci ve siyasetçi bir sağ partiye gitseydi nasıl karşılanırdı? Buna rağmen cahilliklerine vererek olayı dallandırmak istemedim. Bu gün on beş yaşındaki torunumla CHP ilçe merkezine gittik. (Silivri) Bir grup dip tarafta oturmuşlar. Yanlarına gittik. Yüzümüze bakan yok. En sonunda biri ne istiyorsunuz diye sorduğunda ben gazeteciyim, bir şey istediğim yok dedim. Yaşlı olanı biz özel toplantı yapıyoruz. Size göre haber yok deyince ben de ben muhabir değilim, köşe yazarıyım dedim ve dönüp giderken bir çay içseydin dedi biri. Teşekkür ederim. İçmiş kadar oldum dedim ve bir daha CHP ilçe merkezine gitmeme kararı alarak çıkıp gittik. Bu durumda siz benim yerime olsaydınız ne yapardınız? Bu partiye oy verir miydiniz? Ben kararımı verdim. Bana saygısı olmayan, kendilerinden başka hiç kimseye saygı duymayan insanların yer aldığı bu partiye oy vermeyeceğim. Oyum bundan sonra Menemen’de bir süre yöneticilik yaptığım DSP ye vereceğim. O partililer ki beni iki defa belediye başkanlığına aday göstermek için ısrar etmişlerdi. Anlaşılacağı gibi DSP liler nazarında önemli bir insandım. CHP lilere göre ise yüzüne bakılacak bir insan değildim. Oysa o en yaşlı olanı kısa pantolon ile gezerken ben CHP nin yayın organı olan ULUS gazetesinde köşe yazarlığı yapıyordum.
***
Böyle yazdım ama günümüzün şartlarına bakarak CHP nin dışındaki bir partiye vereceğim oyun hiçbir işe yaramayacağını düşünerek gönül hoşluğuyla olmasa da eşim ile birlikte oyumuzu yine CHP ye verdik. Bir yıl sonra yapılacak olan milletvekili seçiminde inşallah bir sosyal demokrat olarak CHP ye oy vermek zorunda kalmam. Bu arada şunları belirtmeden edemeyeceğim. Yöneticiliğim ve başkanlığım sırasında ilçe merkezine gelen kim olursa olsun onunla birebir ilgilenir, partimize üye kaydetmek için dil dökerdim. Başkanlığımda ise yönetici arkadaşlarıma sakın ola ki buraya gelen insanlara ters davranmayın. Aksine onlarla ilgilenin. İkramda kusur etmeyin diye rica etmiştim. Milletvekili adaylarını köy gezilerinde hangi konu üzerinde konuşmaları konusunda yönlendirirdim. İşçilerden yaka silken bir köyde işçi haklarından söz ettirmezdim. Örneğin pamukçu ve hayvancı olan bir köyde konuşmalarını bu iki konu üzerinde yoğunlaştırmalarını isterdim. Seçim konuşmalarımdan sonra mutlaka lütfettiniz beni dinlediniz. Şimdi siz konuşun ben dinleyeyim. Sormak istediğiz her şeye yanıt vermeye hazırım derdim. Soranlara da soranı tatmin edecek yanıtlar verirdim. Bu sayede hiç oy alamaz dedikleri Halkçı partiyi Menemen’in en çok oy alan partisi yapmıştım.
Siyasette partililer ve partiye gönül vermiş olanlar mutlaka birbirlerini sevgiyle kucaklamalıdırlar.
Özcan Nevres
Yitikliğimden
YİTİKLİĞİMDEN
Ben,
Gönlünde sıra dağlar gibi
Özlemler büyüten
Mutsuzluklar çölünün
Yalnız adamı
Özlemler büyür gönlümde
Dağ dağ
Çaresizliklerin kapıları
Kırılır bir bir
Çöl yeşerir
Evren şarkı söyler
Mutluluktan yana
Özgürlükten yana
Sonra
Bir baykuş öter
Anımsatır yalnızlığımı
Çaresizliğimi
Ve kötü yaşamlar
Dizi dizi olur gözlerimde
Bir adam yaklaştı ağanın yanına
Ayakları yalın
Sırtında ceketi yok
Gömleği parça parça
Ne olur bir iş ver diye
Yalvardı ağaya
Dedi
Varsın olsun boğaz tokluğuna
Günlerdir açım
Ağa tersledi iş yok
Boynu büküldü garibin
Dönüp te gidesi yok
Ağanın oğlu yufka yürekli
Dedi aç adama
Bin şu arabaya
Sana da bir iş buluruz elbet
Ağa öfkeyle döndü oğluna
Sen bu kafa ile
Değil adam olmak
Bok bile olamazsın
Ağa öfkeli
Oğul üzgün
Adam
İş buldum diye mutlu
Bir kadın yatıyor yatakta
Hasta ve bitkin
Oğlu büzülmüş bir köşeye
Soğuktan titriyor
Önünde okul kitapları
Dizi dizi
Titremekten okuyamıyor
Okusa da anlayamıyor
Çaresizlik ölümden de beter
Hasta kadın ağlar
Oğul ağlar çaresizliklerine
Varsın ağlasınlar
Göz yaşıysa bahtsızlığın ilacı
Evren hiç durmadan ağlamalı
Özcan NEVRES
Uyan Ey Türkiye
… Türkiye’ deki icraatlarının unutulmaması ve bakar körlerin gak guk etmemesi için Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP’ nin Türk siyaset tarihindeki bazı ilklerini hatırlatmakta yarar görüyorum.
* 1- İlk defa bir Başbakan ” Tezkere geçmezse memura maaş ödeyemeyiz ” dedi
*2- İlk defa ekonomi büyürken işsizlik arttı.
*3- İlk defa cari açık verilirken döviz kuru arttı.
*4- İlk defa bir Başbakan zam isteyen memura ” İMF’ yi ikna edin ” dedi.
*5- İlk kez ithalat 100 milyar doları aştı.
*6- İlk kez cari a çığın üstünde borçlanma yapıldı
*7- İlk kez Yunan kilise bankası Türkiye’ de banka satın aldı.
*8- İlk defa domuz, kesimlik hayvanlar arasına alındı
*9- İlk defa düşük faizli dış borç, yüksek faizli iç borç ile ödendi.
*10- İlk defa bir Başbakan ve Dışişleri Bakanı, islâmiyeti yok etmeye yemin eden bir Papa’ nın heykeli önünde fotoğraf çektirdi.
*11- İlk defa bir Başbakan ” Toprak satılıyorsa alıp götürmüyorlar ya ” dedi.
*12- İlk defa bir cami kiliseye çevrildi.
*13- İlk defa kilise ve havralar imar planında yer aldı.
*14- İlk defa bir Başbakan Yahudi düşünce kuruluşundan ” Üstün Cesaret Ödülü ” aldı.
*15- İlk defa Türk askerinin başına ABD güçlerince çuval geçirildi.
*16- İlk defa bir Başbakan ” bir dönem dini kullandık ” dedi.
*17- İlk defa petrol kanunu ile yabancılara 50 yıllık imtiyaz verildi.
*18- İlk defa yabancı rantiyecilere vergi muafiyeti tanındı.
*19- İlk defa iletişim sektörünün tamamı yabancıların eline geçti.
*20- İlk defa tezkere ret edilmesine rağmen Dış İşleri Bakanlığı genelgesi ile silahlar Türkiye üzerinden geçti.
*21- İlk defa bir Başbakan İslâm dünyasının sınırlarını değiştirecek BOP’ un eş başkanı oldu.
*22- İlk defa bir Başbakan Müslüman topraklarını işgal eden ABD askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dua ettiğini açıkladı.
*23- İlk kez İsrailli bir işadamına çok gizli bir şekilde 800 milyon dolar kaynak aktarıldı.
*24- İlk defa bir Başbakan yapılan ihalede önce uçak istedi ama sonra Mercedes’ e razı oldu.
*25- İlk defa fındık üreticileri en büyük mitingi yaptı.
*26- İlk defa bir Başbakan Türkiye’ yi pazarladığını açıkça itiraf etti.
*27- İlk defa tarımsal üretimde dış ticaret açığı ortaya çıktı.
*28- İlk defa bir Başbakan çiftçilere ” Gözünü to p rak doyursun ” dedi.
*29- İlk defa kap kaç diye bir sektör ortaya çıktı.
*30- İlk defa zina suç olmaktan çıktı.
*31- İlk defa bir Başbakan en fazla yurt dışı gezisi yaptı.
*32- İlk defa bir Başbakan ” Borç yiğidin kamçısıdır ” diyerek borçlanmayı bir başarı olarak gösterdi.
*33- İlk defa enflasyon % 10 artarken pancar fiyatları 99 kuruştan 88 kuruşa indi. *34- İlk defa çiftçi ve emekliden vergi alınması sözü verildi.
* 35- İlk defa bir Başbakan Danışmanı Amerikalılara Başbakan için ” Bu adamı kullanın, onu rogara süpürmeyin ” dedi.
*36- İlk defa GSMH artarken KDV tahsilâtı yerinde saydı.
*37- İlk defa bir Başbakan TMSF katkısıyla bu kadar çok TV ve gazete yönlendirdi.
*38- İlk defa Türkiye Cumhuriyeti’ nin Cumhurbaşkanı misafir olarak gelen bir kralın ayağına gitti. Hem de 10 Kasım günü. < /u>.
. *39- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ÇİFTÇİYE ” ANANIDA AL GİT ” DEDİ…
*40- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ŞEHİD ZİYARETTİNDE ” ASKERLİK YAN GELİP YATMA YERİ DEĞİLDİR ” DEDİ *41- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN 300 METRELİK GEMİYE GEMİCİK DEDİ.
*42- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ….. GAZETELERİNİ OKUMAYIN TELEVİZYONLARINI AÇMAYIN DEDİ.
*43- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNEN İNSANLARI DİNSİZLİKLE SUÇLADI.
*44- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN İÇİN CUMHURİYET MİTİNGLERİ YAPILDI.
*45- İLK DEFA BİR HALK KENDİ LÂİKLİĞİNDEN VE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN KORKTU…
*46- İLK DEFA İSRAİLE ve ABD’ye bu kadar yüksek ve ne destek verildi..
*47- İLK DEFA israili korumak için ne gerekiyorsa ülkeye temin edildi.
*48- İLK DEFA TÜKİYE TOPRAKLARI NATONUNDUR DENDİ..
*49- İLK DEFA YOLLAR KÖPRÜLER SATILDI.
*50- İLK DEFA CAMİDE AYİN YAPILDI
*51- İLK DEFA KİLİSEDE CUMA NAMAZI KILINDI.
*52- İLK DEFA BESMELE İLE KİLİS AÇILDI..
*53- İLK DEFA PKK’NIN SİYASİ LİDERİ AKPNİN KONGRESİNE ŞEREF KONUĞU OLARAK DAVET EDİLDİ..
*54- İLK DEFA EŞCİNSELLERE HAK TANINDI..
*55- İLK DEFA BAŞÖRTÜSÜ HAKUKİ YOLDAN YASAKLANDI.
*56- İLK DEFA TERÖRİSTLER İÇİN AĞLARIM DENDİ..
*57- İLK DEFA TERÖRİSTLER İÇİN CANIM CİĞERİM DENİLDİ.
*58- İLK DEFA PKK İLE PAZARLIK MASASINA OTURULDU..
*59- İLK DEFA ÜLKEYİ BABALAR GİBİ SATARIZ DENDİ..
*60- İLK DEFA YAHUDİLER İNSANLIĞIN ONURUDUR DENDİ..
*61- İLK DEFA OKULLARDA DİĞER DİNLER HAK DİN OLARAK GÖSTERİLDİ..
*62- İLK DEFA AYETLER SANSÜRLENDİ..
*63- İLK DEFA OKULLARDA YUNANLILARIN TANRISI ZEUS ÖĞRETİLDİ…
*64- İLK DEFA OKULLARDA İSLAMİ OLAN 45 KELİME YASAKLANDI..
*65- İLK DEFA YAHUDİ ASKERLERİNE DUA EDİLDİ..
*66- İLK DEFA BOP EŞ BAŞKANI OLUP ÖVÜNÜLDÜ..
*67 İLK DEFA YAHUDİ CESARET ÖDÜLÜ ALINDI..
*68 İLK DEFA HIRİSTİYAN ONURU NİŞANI ALINDI..
*69 İLK DEFA PAPANIN HİZMETİNE GİRİLDİ.. AB YASALARINA UYUM SÜRESİ ADI ALTINDA İSLAMA ÇOK ZARAR VERİLDİ.
*70- İLK DEFA DİYALOG ADI ALTINDA MİSYONERLİK YAPILMAYA BAŞLANDI…
*71- İLK DEFA MAHKEME YIKAMAZ KARARINA OLDUGU HALDE DİKTATÖR BİR ŞEKİLDE KURAN KURSU YIKILDI..
*72- İLK DEFA CAMİLER GAZETE İLANI İLE SATILDI..
*73- İLK DEFA CAMİLERE HACİZ GÖNDERİLDİ….
*74- İLK DEFA BAŞBAKANIN EŞİ KİLİSEDE MUM YAKIP DİLE DİLEDİ..
*75- İLK DEFA AKPLİ BAKAN KİLİSE ALLAHIN EVİDİR DEDİ.
*76- İLK DEFA DİYANETTEN SORUMLU AKPLİ BAKAN, KURANIN ÜÇTE BİRİNİ KABUL ETMİYORUM DEDİ..
*77- İLK DEFA RUHBAN OKULU AÇMAK BİZİM BOYNUMUZUN BORCUDUR DENDİ..
*78- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN İSLAMI KABUL ETMEDİĞİNİ AÇIKÇA SÖYLEDİ..
*79 – İLK DEFA Bİ HÜKÜMETİN REZİLLKİKLERİ SAY SAY BİTMEZ HALE GELDİ…
Bu hızla Tayyip Erdoğan b u dönemde ülkemizde ki her şeyi özelleştirmiş olacak… İş bu ya özelleştirmeye ve satmaya kafayı takmış olan başbakanımız en sonunda kendisini özelleştirir mi?
*- Türk Telekom, Arap’ ın.
*- Telsim İngiliz’ in.
*- Kuşadası Limanı İsrailli’ nin.
*- İzmir Limanı Hong Konglu’ nun…
*- Araç muayene işi Alman’ ın.
*- Başak Sigorta Fransız’ ın.
*- Adabank Kuveytli’ nin.
*- İETT Garajı Dubaili’ nin.
*- Avea Lübnanlı’ nın.
*- Petkim? Ermeni’ nin. ( Kazak’a sattık, dediler. Kazağı bir çıkardık Ermeni…) *- Rakı, Amerikalı’ nın.
*- Finansbank Yunanlı’ nın…
*- Oyakbank Hollandalı’ nın.
*- Denizbank Belçikalı’ nın.
*- Türkiye Finans Kuveytli’ nin.
*- TEB Fransız’ın.
*- Cbank İsrailli’ nin.
*- MNG Bank Lübnanlı’ nın.
*- Alternatif Bank Yunanlı’ nın.
*- Dışbank Hollandalı’ nın.
*- Şekerbank Kazak’ ın.
*- Yapı Kredi’ nin yarısı İtalyan’ ın.
*- Turkcell’ in yarısı Finli’ nin Rus’ un.
*- Beymen’ in yarısı Amerikalı’ nın.
*- Enerjisa’ nın yarısı Avusturyalı’ nın.
*- Garanti’ nin yarısı Amerikalı’ nın.
*- Eczacıbaşı İlaç, Çek’ in.
*- İzocam, Fransız’ ın.
*- TGRT ( Fox ) Amerikalı’ nın.
*- Demirdöküm Alman’ ın.
*- Döktaş Fransız’ ın.
*- Süper FM Kanadalı’ nın. Hepsi TÜRK’ tü bir zamanlar sadece 10 yıl önce. ( yani AKP hükümetinden önce
UYAN EY TÜRKİYE KENDİNE DÖNMEYİ DENE
BANA REKLAMLARINDA YOL İNŞAAT DEĞİL GERÇEKLERDEN BAHSET (Alıntı)
BANA REKLAMLARINDA YOL, İNŞAAT DEĞİL, GERÇEKLERDEN BAHSET…
Son 10 yılda satılan kuruluşlar…
1-TAKSAN
2-GERKONSAN
3-SEKA Afyon işletmesi
4- SEKA Balıkesir işletmesi
5- SEKA Çaycuma işletmesi
6- SEKA Kastamonu işletmesi
7- SEKA Aksu işletmesi
8- SEKA Taşucu Tersane Alanı
9- SEKA ya ait 4 taşınmaz
10- TZD Sakarya işletmesi
11- THY USAŞ
12- TDi Trabzon Limanı
13- TDi Dikili Limanı
14- TDi Kuşadası Limanı
15- Sümer Holdinge Ait Merinos Halı Fabrikası
16- SÜMER HOLDiNGE Ait ERYAĞ
17- SÜMER HOLDiNGE Ait Adıyaman işletmesi
18- SÜMER HOLDiNGe ait 117 adet taşınmaz
19- KBiye ait 103 arsa, 89 lojman
20- EBÜAŞ-MEYBUZ
21- EBÜAŞa ait 54 taşınmaz
22- TEKEL Kaya Tuz
23- TEKELe ait 30 taşınmaz
24- ESGAZ
25- BURSAGAZ
26- ETi BAKIR
27- ETi GÜMÜŞ
28- ETi KROM
29- ETi ELEKTROMETALURJi A.Ş
30- Çayeli Bakır işletmeleri A.Ş
31- KBi Samsun işletmesi
32- KBi 65 adet taşınmaz
33-DiV-HAN A.Ş
34- Amasya Şeker Fabrikası
35- Kütahya Şeker Fabrikası
36- SÜMER HOLDiNGe ait TÜMOSAN
37- SÜMER HOLDiNG Malatya işletmesi
38- SÜMER HOLDiNG Bakırköy işletmesi
39- SÜMER HOLDiNG Diyarbakır işletmesi
40- SÜMER HOLDiNG Çanakkale Deri işletmesi
41- SÜMER HOLDiNGE Ait 108 Adet Taşınmaz
42- SÜMER HOLDiNG Ortadoğu Teknopark A.Ş
43- SEKA Karacasu işletmesi
44- SEKA Ankara Alım Satım Binası Müdürlüğü
45- SEKA Ardanuç işletmesi Varlıkları
46- TÜGSAŞ
47- TÜGSAŞ Gemlik Gübre San. TAŞ
48- TÜGSAŞ-iGSAŞ HiSSELERi % 100
49- TÜGSAŞ Urfa Depoları arazisi
50- TÜGSAsa ait 23 taşınmaz
51- iGSAŞ Kütahya Gübre Varlıkları
52- TEKEL Alkolü içkiler San. A.Ş
53- TEKELe ait 60 adet taşınmaz
54- TEKEL İnegöl Kibrit Fabrikası T.A.Ş
55- TEKEL Gemlik Sun.ip.Mües. T.A.Ş
56- TEKEL Tuzluca Tuzlası
57- TEKEL Sekili Tuzlası
58- EBÜAŞ Samsun Soğuk Hava Deposu
59- EBÜAŞ Manisa Kombinası
60- EBÜAŞ Manisa Arsası
61- EBÜAŞa ait 101 adet Taşınmaz
62- TDi ANKARA FERiBOTU
63- TDi Samsun Feribotu
64- PETKiM 2adet taşınmaz
65- TEDAŞ 1 arsa, 1 adet trafo binası
66- TEDAŞ 1 adet taşınmaz
67- ATAKÖY Turizm A:Ş
68- ATAKÖY Otelcilik A:Ş
69- ATAKÖY Marina Ve Yat işletmesi
70- SÜMER HOLDiNG Beykoz işletmesi
71- SÜMER HOLDiNG istanbul imar LTD.ŞTi
72- SÜMER HOLDiNG 2 adet Taşınmaz
73- TDi Karadeniz Gemisi
74- TEKEL Kristal Tuz Rafinerisi
75- TEKEL Kağızman Tuzlası
76- TEKELe ait 49 adet taşınmaz
77- TÜPRAŞ 2 adet taşınmaz
78- TDi 1 Adet Taşınmaz
79- SEKA 5 Adet taşınmaz
80- KÖY HiZMETLERi GENEL MÜDÜRLÜĞÜ (Tasfiye Edildi),
81- SSK Hastaneleri (Tasfiye Edildi)
82- SSK Eczaneleri (Tasfiye Edildi)
82- SEKA Kocaeli Fabrikası ve arsası
83-Sümer Holding Sarıkamış işletmesi
84-Sümer Holding Sivas Dokuma Fabrikası
85- Sümer Holding Manisa Pam. Men. A:Ş
86- Sümer Holding Makine Ve Teçhizat
87- Sümer Holding 32 Adet Taşınmaz
88- TÜGSAŞ Samsun Gübre Sanayi A.Ş.
89- Tekel 5 Adet Taşınmaz
90- Araç Muayene istasyonları 1. Bölge
91- DSi ERCiYES Sosyal Tesisi
92-Bayındırlık Ve iskan Bakanlığı ERCiYES Sosyal Tesisi
93- Karayolları ERCiYES Sosyal Tesisi
94-TEKEL Sigara Fabrikaları
95-Sümer Holding Bergama Pamuk ipliği Fabrikası
96-TEKEL Sigara Fabrikalarına Ait Taşınmazlar
97-TEKEL Puro Fabrikaları
98-TEKEL Alkol işletmelerine Ait Taşınmazlar
99- Tercan Ayakkabı işletmesi
100-TCDD Mersin Limanı
101-Adapazarı Şeker Fabrikası
102-Ereğli Demir Çelik Fabrikası
103-iskenderun Demir Çelik Fabrikası
104-Ereğli Limanı
105- iskenderun Limanı
106-Yarımca Limanı
107- Yarımca Porselen Fabrikası
108- Romanyadaki Silisli Sac Fabrikası
109- Divriği Demir Madeni
110- Hekimhan Demir Madeni
111- Kırıkkale Çelik Çekme Boru Fabrikası
112- BORÇELiK
113-TÜPRAŞ
114- PETKiM
115- TÜRK TELEKOM
116- KIBRIS TÜRK HAVA YOLLARI
117- TÜGSAŞ Toros Gübre Fabrikası
118- TÜGSAŞ Tekirdağ, Tarsus, Fatsa Depoları
119- Seydişehir Eti Alüminyum A.Ş.
120- OYMAPINAR BARAJI
121- ETi Alüminyuma Ait Madenler
122- Emekli Sandığı Ankara Emek işhanı
123- Emekli Sandığı istanbul Hilton Oteli.
124- İzmir Limanı
Son 10 yılda 171 milyar dolarlık bütçe açığı verildi. Özelleştirme adı altında elde avuçta ne varsa satıldı ve elde edilen gelir ise son Boğaz köprüleri ve otoyol satışıyla 41 milyar dolar oldu. Bu Satış, açığın ancak yüzde 23’ünü karşılayabildi
Balçığı Duvara Vur
Balçığı Duvara Vur
Balçığı Duvara vur, tutarsa da hoş, tutmazsa da derler. Yapılan iyilikler için de geçerlidir bu deyim. Bin dokuz yüz atmış yedi yılında Muğla’ya yerleştiğimde yeni açtığım iş yerimi tanıtmak için bastıracağım el ilanları için Devrim matbaasına gitmiştim. Yazıhaneye girdiğimde görevli olan çocuktan başka bir kişi daha vardı. Çocuk sizin kitap hazırlandı. Arka kapağına biyografinizi yazmamız gerekiyor. Biyografinizi söyler misiniz dediğinde anlamadım dedi. Çocuk bir daha aynı soruyu sorduğunda aynı yanıtı alınca tamam dedi. Ben bir şeyler yazarım. Bu ara adam beni de irşat etmek için anlatmaya başladı. Ben bu kitabı mümin kardeşlerimi irşat etmek (aydınlatmak) için yazdım. Kendime bir ev inşa ettirmeye başladım. Bu kitabı iki yüz liradan mümin kardeşlerime satıp evimi tamamlayacağım dedi. Hayırlı olsun dedim. Daha başka ne diye bilirdim? Adam çıkıp gittiğinde benim zavallı ülkem dedim. Çocuk merakla abi niye öyle dedin diye sordu? Adam kendini anlatmaktan aciz insanları aydınlatmaktan söz ediyor dedim. On altı sayfalık ancak broşür denile bilecek bir kitapçığı göstererek kitap dediği bu işte. O yıllarda iki yüz liraya ortalama kırk, elli kitap alına bilirdi. El ilanı için yazdığım kâğıdı verdim ve iki bin adet basılsın dedim ve ne zaman alabilirim diye sordum. Yarından sonra alırsınız dedi. İki gün sonra gittiğimde el ilanlarım hazırlanmıştı. Ücretini ödediğimde çocuk bir çay içmem için ısrar etti. Çayımı içerken biraz sohbet ettik. Devrimci bir kafa yapısına sahipti. Nereli olduğunu sordum. Fethiyeli olduğunu söyledi. Fakir bir ailenin çocuğu olduğu için lisede okuya bilmek için çalışmak zorunda olduğunu anlattı. Kaç lira aylık alıyorsun diye sorduğumda ne aylığı abi, Lazın lokantasında yüzde elli indirimle yemek yiyorum ve burada yatıp kalkıyorum dedi. Şaşırmıştım. Bu kurşun oksitli yerde mi yatıyorsun dediğimde ne yapayım abi, başka bir çarem var mı dedi. İlanları alıp gittiğimde aklımda hep o çocuk vardı. Yüzü sapsarıydı. Onu o kurşun oksitli yerden kurtarmaya karar verdim.
Ertesi gün çocuğun yanına gittim. Mademki burada karın tokluğuna çalışıyorsun. Sana yatıp kalkacağın bir yer bulsam ve yemeni içmeni sağlasam buradan ayrılır mısın? Üstelik daha iyi bir ortamda derslerine çalışırsın dedim. Hemen kabul etti. Bu gün patronuna işten ayrılacağını söyle. Bir iki gün içinde yerine birini bulsun dedim. Lisenin resim ve sanat tarih öğretmeni Aliihsan Büyüksaracoğlu’nun fotoğraf stüdyosu olarak kullandığı bir evi vardı. Bir odası bomboş duruyordu. Kendisine konuyu açtım. Hemen eşyasını alıp gelsin ve yerleşsin dedi. Hemen bir odun sobası satın alıp odaya kurdum. Üç katır yükü odun da alıp evin önüne indirttim. Adı Rasih olan çocuk odunları sevinçle odasına taşıdı. Yemek yediği lokantanın yemeklerini beğenmiyordu. Bundan sonra ben ne yiyorsam sende onu yiyeceksin diyerek lokantanın hesabını kapattım. Genelde kendi evimde yaptığım yemekleri yiyorduk. İşlerin çok yoğun olduğu günlerde yemeğimizi beraberce lokantada yiyorduk. Muğla’da çok Fethiyeli olduğu için Rasih’in çok geniş bir çevresi vardı. Hemşerilerini dükkânıma davet ederek benimle tanıştırıyor ve benim de çevremin genişlemesine yardımcı oluyordu. Bir gün telefonum çaldı. Arayan Kızılay başkanıydı. Siz lisede okuyan bir çocuğu himayenize aldınız. Bu davranışınızı takdirle karşılıyoruz. Ona bizim de bir katkımız olsun diye fitre zarflarını dağıtma görevi vermek istiyoruz. Ona kefil olur musunuz dediğinde ne imzalamam gerekiyorsa gönderin imzalayayım dediğimde imzaya gerek yok. Sizin sözünüz bize yeter dedi. Rasih’e Kızılaya gidip verecekleri zarfları alıp dağıtmak ister misin dediğimde istemem mi be abi dedi. Aynı gün zarfları alıp dağıtmaya başladı. İki günde dağıtım bitmişti. Üç gün aradan sonra zarfları toplamak için gittikten bir süre sonra ağlayarak geri döndü. Öyle bir ağlıyor ki ağlamaktan konuşamıyor. Aklıma ilk gelen zarfları kaybettiği olmuştu. Zira çok sakardı. Adeta kırmak ve kaybetmek için yaratılmıştı. Sakinleşince anlatmaya başladı. Zarfı almak için bir eve girdim. Yer yatağında bir kadın yatıyordu. Oğlum çok hastayım kalkamayacağım. Bana bir komşum bir lira zekât verdi. Masanın üstünde duruyor. O bir lirayı zarfın içine koy. Benim oğlum lise üçüncü sınıfta okuyor. Evlere temizliğe giderek çocuğumu okutmaya çalışıyorum. Hasta olduğum için çalışamayacağımdan korkarım oğlum okulu bırakıp bir işe girip beni bakmak zorunda kalacak. Seni boş gönderirsem çok üzülür dedi. Cebimi yokladım. Yirmi beş kuruşum vardı. Onu bir liranın yanına koyup zarfı alıp evden çıktım. Ağlamaktan zarf toplayacak halim kalmadı dedi. O evi tekrar gitsen bula bilir misin diye sorduğumda bulamaz olur muyum dedi. Babamın üzüm gönderdiği iki keleteri alıp gıda toptancısı Nazmi İyibilir’in mağazasına gittik. Onar kilo fasulye, pirinç, şeker, margarin, bulgur ve makarna alıp keleterlere doldurduk. Tam bir taksi çağıracaktım ki birinin odun yüklü dört katırla geçtiğini gördüm. Oduncuya kaça satıyorsun dediğimde yükü on beş lira dedi. Bak ben bu odunları hayır için alıyorum. Düz elliye bitirelim bu işi dedim. Kabul etti. Bu iki keleterdekiler de aynı yere gidecek. Katırlara yükleye bilir miyiz dediğimde yüklemez olur muyum dedi. Oduncunun parasını verdikten sonra Rasih’e elli lira verdim. Bu parayı o kadına ver. Oğlunun adını da öğren dedim. Gönderme işi bittiğinde Rasih geri döndü. Öğrencinin adını soyadını bir kâğıda yazdıktan sonra sen burada kal. Ben gidip vali ile görüşeyim dedim. Hemen il binasına gittim. Yaz günü kapısı açıktı. Kapıyı tıklatıp içeri girdim. Sayın valimiz, ben yanınıza çok zor durumda olan lise son sınıfta okuyan bir çocuk için geldim dedim. Dedim ama vali bey uyumasını sürdürüyordu. Yarım ağızla tamam, tamam dedi ama çocuğun adını bile sormadı. Zaten ben valiyi hiç uyanıkken görmemiştim. Belli ki söylediklerimi duymamıştı bile. Sayın valimiz çok af edersiniz. Kendimi tanıtmayı unuttum. Ben Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinin Muğla temsilcisiyim dedim. Hemen gözleri açıldı. Buyurun oturun, ne içersiniz dedi. Orta bir kahve içerim dedim. Zile bastı. Gelen görevliye bize iki orta kahve söyle. Milli Eğitim Müdürüne de buraya gelmesini söyle dedi. Kahvelerimizi içerken Milli Eğitim Müdürü geldi. Ona o çocuğun durumunu anlattım. Müdür şu vakıf yurdu işini hallede bilseydik dediğinde vali işaretle susmasını söyledi. Ben çocuğun adını soyadını ve okuduğu sınıfı söyledikten sonra izin isteyerek ayrıldım. Dükkânıma döndüğümde Rasih, Milli Eğitim Müdürü bir vakıftan söz edecekti ki vali susturdu. Nedir bu iş diye sordum. Abi bilmiyor musun dedi? Neyi bileceğim? Muğla’ya yerleşeli daha ne oldu? Anlat da öğreneyim dedim. Halktan toplanan dört milyon liraya vakıflara devretmek için bir bina yaptırdılar. Lise müdürü o binayı işgal ettiğinden binayı bir türlü vakıflara devredemiyorlar dedi.
Gece blok notu önüme çekip gazetede yayınlamak üzere bina için bir yazı yazdım. Yazımı şu cümlelerle tamamladım. Eğer Sayın Valimiz bu binanın vakıf olarak açılmasını sağlaya bilirse bu başarısını en az iki yüz ailenin şükran duyguları ile süsleyecektir. Yazım iki gün sonra yayınlandığında vali bizzat kendisi aradı. Özcan Bey, size şeref sözü veriyorum. Vakıf yurdu en geç önümüzdeki ayın birinde açılacak dedi. Teşekkür ettim. Ayın biri geldiğinde yurt açılmadı. Valiye telefon açtım. Sayın valimiz eğer bu vakıf yurdunun açılmasına engel olan birileri varsa Ankara’yı onun kafasına yıkarım dedim. Bir aksaklık oldu. Kesin olarak ayın birinde yurt açılacak dedi. Dediği gibi ayın beşinde yurt açıldı. Lise Müdürüne yediği kazık çok ağır gelmişti. Ne güzel koskoca bir binada bedava oturuyordu. Benim yüzümden binadan apar topar çıkarılmıştı. Açılışta bir konuşma yapmıştı. Biz bu açmakta olduğumuz yurda hak edenlerin alınmasını sağlamak istiyorduk ama araya bazı namussuz politikacılar girdi. Bu yüzden yurda hak edenleri değil, hak etmeyenleri almak zorunda kaldık demişti. Yurda birinci sırada Rasih T. ikinci sırada ise Ahmet K. yer almıştı. Müdüre telefon açıp sözünü ettiğin o namussuz politikacı ben miyim diye sorduğumda ne münasebet Özcan Bey benim sana sonsuz saygım var demişti. Ben de size arşı sonsuz bir istek duyuyorum. Karşılaştığımız yerde burnuna sağlam bir yumruk vurup kırmak istiyorum. Ne olur ne olmaz. Karşılaşacak olursak gözlüklerini çıkar demiştim. Sevmeyenlerine fırsat çıkmıştı. Hakkında şikâyetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Burdur’a tayini çıktı. Muğla’da sağcı olan müdür orada solcu olunca esaslı bir dayak yediği kulağımıza gelmişti. Bu iki çocuğun liseden sonra vakıflar idaresi vakıflarda eğitimlerine devam etmelerini sağlamıştı.
Bir insan kendisini çok ağır yaşam koşullarından elinden tutup kurtarmışsa o kişiye minnet duyması gerekmez mi? Bence gerekir. 1967 yılında camilerde komünizmi telin adına büyük namazlar düzenlenmişti. Muğla’da da Kurşunlu camisinde büyük namaz kılınıp komünizm telin edilecekti. Dükkânımın önün de polisin cipi durdu. Cipten inen polis Özcan Bey acele olarak karakola gider misiniz dedi? Hemen motor sıkletime binip karakola gittim. Karakolun bahçesinde arkadaşlarımdan öğretmen Hüsnü Kıvırcık, Kolacı Nuri Özyürek ve ayakkabıcı Baki Karaefe vardı. Hayrola neden buradasınız diye sorduğumda bilmiyoruz dediler. Peki, sen niye buradasın dediklerinde ben de bilmiyorum ama sezinliyorum dedim. Tam o sırada Yeni Asır gazetesinin muhabiri geldi. De len koca usta komünistlerin haberini yapmaya mı geldin dedi. Çok meraklıysan çekmeye başla dedim. Bunlar beni buraya senin için mi çığırdılar dedi. Başka ne olabilir dedim. Doğruca karakol amirinin yanına gidiyor. Dört komünist yakaladık demiştiniz. Hani komünistler nerede diye soruyor? Komiser işte dışarıda, ele başıları da radyocu diyor. Mehmet taneli bak komiserim, o radyocu dediğiniz benim çocuğum yaşında ama meslek olarak benim babam sayılır. Ben muhabirim. O ise büyük gazetelerde köşe yazarı ve şair. Ben onun hakkında tek bir satır haber yapmam. İlle de yaptıracağım diyorsanız gazeteye telefon açıp yerime bir muhabir göndermelerini isteyin. Bu arada size bir uyarıda bulunayım. O demir leblebidir. Dikkat edin. Onu yemeye çalışırken dişlerin kırılmasın. Öfkeyle çıkıp gidiyor. Komiser beni hemen ifadeye çağırdı. Komiser Bey beni burada tuta bilmeniz için benim hakkımda yazılı bir şikâyet dilekçesi olması gerekir. Elinizde böyle bir şikâyet dilekçesi var mı dedim? Var dedi ve dilekçeyi gösteri. Dilekçeyi karşı komşum, üstelik CHP li olduğunu söyleyen Terzi Süleyman Coşkun yazmış Dilekçesinde ben bu gece bir hareket olacak, sosyalistler sokağa saçılacaklar demişim. Diğer üç arkadaşım için de benzer zırvalar yer almış. Bakın dedim. Komiser olmak için mutlaka siyasi doktrinleri okumuşsunuzdur. Sosyalizm bilimsel midir? Yoksa arpa yulaf gibi sokağa saçıla bilecek nesne midir diye sordum? Tabi ki bilimseldir dedi. Ben bu dilekçeden hiçbir şey anlamadım. Peki, siz anladınız mı? Ben de anlamadım deyince o halde bir delinin insicamsız sözleriyle bizi burada niye tutuyorsunuz? Bakınız saat dokuzu yirmi geçe üç telgraf çekilecek. Bu telgraflar çekildikten sonra neler olur bilmiyorum. Beni içerde tutmanız için şu telefon edenler olacak olanlardan sizi kurtarır mı bilmiyorum dedim. Haklısın dedi ve beni karşı odaya gönderdi. İfademi alan polis ilk olarak siyasi bir partiye üye misiniz diye sordu. Evet dedim. Menemen’de CHP de sekiz yıl yöneticilik yaptım. Dahası ne kadar dernek varsa hepsinde yöneticilik ve kooperatif başkanlıkları yaptım dedim. Yazdığı tutanağı imzaladıktan sonra bahçede bekleyin dedi.. Az sonra komiser radyocu serbest gidebilir dedi. Biz buraya dört kişi geldik. Ancak dördümüz gideriz dedim. Telgraflar ne olacak dedi? Ben işret etmeden çekmezler dedim. On dakika içerisinde dördümüzde serbest kalmıştık. Ertesi gün Devrim gazetesinde Rasih T. nin manşette verilmiş bir haberi vardı. Dün gece dört komünist yakalandı ve haklarında gerekli olan işlemler yapıldı. Rasih’i yurda yerleştirdikten sonra alacağı üç beş lira için Devrim gazetesinde çalışmaya başlamıştı. Gazeteye gittim. Rasih sen ne yaptın böyle? Yaptığın haberi kendine yakıştırdın mı dedim. Ben gazeteciyim abi. Haber yakaladım mı kaçırmam dedi. Bir insan bu denli nankör olursa ona ne diye bilirdim ki? Şimdi o bir avukat. Bu güne kadar kendisinden bir yılbaşı kutlaması bile almadım. Ahmet K. İse kendisine yapılan iyiliği kimin yaptığını hiçbir zaman öğrenmedi. Çünkü öğrenmesini istememiştim.
Aradan yıllar geçmişti. Bir gün Fethiye’ye gittiğimde bürosuna uğradım. O benim himayemdeyken bana hep senden ne sosyalist ne komünist olur. Olsa, olsa burjuva revizyonisti olur derdi. Taşı gediğine koymanın zamanı gelmişti. Sohbet ederken kazandıklarınla kendine her hangi bir yatırım yaptın mı diye sordum? İki dönüm bir yer aldım. İki katlı bir binanın ilk katını yaptırıp içine yerleştim. Şimdi de ikinci katını tamamlamaya çalışıyorum dedi. İkinci katı çabuk bitir. Ben Fethiye’yi çok seviyorum. Artık o evi bana verebilirsin dedim. Niye diye sordu? Sen değil miydin mülkiyet ferdin hırsızlığıdır diyen. Nasıl olsa arzuladığınız komünizm geldiğinde o evin birini elinden alacaklar. Bari yabancıya gitmesin dedim. Sen ne diyorsun be abi öyle bir şey olsa bir silah alır son nefesime kadar malımı savunurum dedi. Eşime senden çok bahsettim. Senin sayende okuduğu anlattım. Seni çok merak ediyor. Bize gidelim. Hem yemek yeriz. Hem de eşimle tanışmış olursunuz dedi. İşim olduğunu söyledim ve inşallah başka bir zaman gideriz dedim.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com www.ozcannevres.com
,
Değerli Okuyucularım
Değerli Okuyucularım
Bu köşe yazım belki de son yazım olacaktır. Bin dokuz yüz elli sekizden beri sürdürdüğüm gazetecilik yaşamımı noktalamaya karar verdiğimden bazı pişmanlıklarımı son olarak siz değerli okuyucularım ile paylaşmak istedim. BAĞ-KUR emeklisiyim. Eğer önüme serilen fırsatları değerlendirmiş olsaydım BAĞ-KUR emeklisi değil en yüksek emekli maaşı alan bir sigorta emeklisi olurdum. Sekiz yüz lira aylığa mahkûm olmazdım.
Bin dokuz yüz atmış iki yılında Yeşilköy hava limanına teknisyen olarak girecektim. Sınavı kazandığım halde işe girmedim. Bin dokuz yüz atmış üçte Menemen Philips bayisinin ısrarıyla Philips ana servisine kurs görmeye gittim. Bu kurs bana hiçbir katkıda bulunmayacaktı ama Philips’te kurs görmüş diye etiket kazandıracaktı. Radyo tamirciliğini öğrenmem için çalışanların en iyisi olan Naci Eres’in yanına verdiler. Naci Eres önce tamircilikte kullanılan aletleri bana tanıttı. Bu pensedir, bu açıkağızdır, bu karga burundur ve diğerleri. Ben sağ ol ustam demekten başka bir şey demiyordum. Hadi seninle müdürün arabasındaki müzik grubunu sökmeye gidelim dedi. Teyp, pikap ve radyodan oluşan müzik setini söküp atölyeye götürdük. Teyp ve pikap çalarken radyonun yayını müziğe karışıyordu. Naci usta bir türlü çözemeyince elindeki tornavidayı masanın üzerine çarpıp atölyeden çıktı. On üç servis ustasının en iyisi olduğundan onun bu çekip gitmelerine kimse ses çıkarmazmış. Zaten orada kural tamir için tanınan süreyi aşmamaktı. Naci ustanın ise her zaman saat fazlası olurmuş. Atölye şefine ben bu radyonun arızasının ne olduğuna bakabilir miyim dediğimde şef anlar mısın dedi? Ben de anlamasam da faydadan ari değildir dedim. Bak öyleyse dedi. Radyonun şemasın inceledim. Potansiyyometrenin arkasında bir ton giriş ucu olduğunu gördüm. Ton ucu on beş kiloohmluktu. Şeften yedi buçuk kiloohmluk bir rezistans istedim. Rezistansı kestiğim uca lehimledikten sonra diğer ucunu şaseye lehimledim. Teybi çalıştırıp dinlediğimde sorunun çözülmüş olduğunu gördüm. Şef bu tamam dedim. Yanıma geldi. O da dinledi ve sen bu işlerden anlıyormuşsun. Buraya ne yapmaya geldin dedi. Ben Mamak Muhabere okulunda elektrik ve elektronik kursu gördüm. Buna rağmen beni çekemeyenler nerede öğrenmiş radyo tamirciliğini diyerek mesleğimi kötülüyorlar. Sizin vereceğiniz bonservisi iş yerime astığımda kötüleyenlerin ağzı kapanmış olacak dedim. Ve bana ithal malı iki kanallı bir Philips radyo getirdi. Bu bizim sekreterin. Her ekipte en az onar gün kaldı ama tamirini beceremediler. Bir de sen bak dedi. İnceledim. Tuş takımının ölü olduğunu gördüm. Hemen yeni bir tuş takımı verdiler. Taktım ama radyonun verimi çok düşüktü. Ayarlarına girdim. Ayar çubuklarındaki kömürler kırık olduğundan ayar tutmuyordu. Bana iki tane eski ara frekans transformotoru verir misiz dedim? Atölye şefi biz o kadar cimri değiliz, yenisini verelim dedi. Olmaz< dedim. Zira yenilerinin kömürleri eskilerinden kalındır dedim. Şef olmaz öyle şey dedi. Ben olur deyince atölyede kaç kişi varsa kaybeden hepsine bir gazoz ve tost ısmarlayacaktı. Eski ve yeniler geldiğinde şef bakar bakmaz herkese benden bir gazoz ve tost getirtin. Zira iddiayı ben kaybettim dedi. Eski kırık kömürleri çıkardıktan sonra sağlam kömürleri taktım ve sinyal jeneratörüyle ayarladıktan sonra kontrolünü yaptım. Radyo fabrikadan yeni çıkmış gibi mükemmel olmuştu. Şef bu tamam dedim. Darbe testlerini yaptıktan sonra radyoyu kendi eliyle sekretere götürdü.
Az sonra atölyeye harika güzel bir kız girdi ve doğruca yanıma geldi. Siz yeni gelen stajyersiniz değil mi dedi? Evet dedim. Benim radyoyu siz tamir etmişsiniz, çok memnun oldum dedi. Ben sizin değil sekreterin radyosunu tamir ettim dedim. Ben neyim dediğinde nerden sizin sekreter olduğunu bileceğim. Ben Anadolu çocuğuyum dedim. Kızın kahkahalarla gülmesine neden olmuştum. Beş günüm saati geri kalmış olanlara yardım ederek geçirdim. Atölye şefi sana bir önerimiz var. Seni atölyemizde çalıştırmak istiyoruz. Sana burada en yüksek maaşı alan Naci Erez’e verdiğimiz maaşı vereceğiz. Her ay bin iki yüz lira ve artı her gün otuz lira servis ücreti ve en az iki saatlik yani on lira daha vereceğiz. Aylık gelirin yaklaşık iki bin beş yüz lira olacak dedi. Hemen reddettim. Zira ben kendi işyerimde ortalama iki bin lira kazanıyordum. Oysa o öneriyi kabul etseydim. Bu gün en yüksek SSK aylığı alıyor olacaktım.
Daha sonra Siemens fabrikasının (Almanya) Türkiye’den alacağı on iki teknisyeninden biri ve birincisi olmuştum. Yer altı maden işçileri iki buçuk mark saat ücreti alırken ben 4.8 mark saat ücreti alacaktım. İki yaşındaki kızımdan ayrı kalmayı içime sindiremediğim için pasaportumu çıkarttığım halde gitmedim. Aklıma her gelişinde keşke gitseymişim desem de son pişmanlık para etmiyor. Demokrat İzmir gazetesinin profesyonellik önerisini de kabul etmemiş olmanın pişmanlığını yaşıyorum. Tam elli altı yıl hiçbir yerden ücret almadan gazete muhabirliği ve köşe yazarlığı yaptım. Bırakınız para almayı, küçük bir hediye bile almadım. Peki, kıymetimi bilen mi oldu? Asla bilen olmadı. Karar verdim. Bundan böyle emeğimin karşılığını almadan hiçbir şey yapmayacağım. Değerli okurlarım bu konuda bana hak vereceğinizi umarak hoş görünüze sığınıyorum. İsteyen yazılarımı kendi sitemden okuya bilirler. Hoşça kalın sevgili okuyucularım. Esen kalın.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
Çok Yazık İnsanlık Ölmüş
Çok Yazık İnsanlık Ölmüş
Park sorunu yüzünden çarşıya çoğunlukla minibüs ile giderim. Yetmiş sekiz yaşında olmama rağmen hamilelere, hastalara ve kucağında bebek olanlara kalkıp yerimi veririm. Yine minibüsle yolculuk yaptığım böyle bir gündü. Minibüse kucağında bebek olan bir bayan bindi. Hemen kalkıp yerimi ona verdim. Önümde yirmili yaşlarda bir genç oturuyordu. Güya telefonunda çok önemli bir ey varmış gibi tüm dikkatini elindeki telefona vermiş. Çocuklu bayanı görmemiş gibi davranıyor. Telefonuna bakmaya devam et genç adam. Senin kuşağında insanlık ölmüş olabilir ama biz daha ölmedik. Çok şükür halen ayakta durabiliyoruz. Çocuklulara, hastalara ve hamilelere oturmakta olduğumuz yerler bin defa feda olsun. İnsanlık bizde kalsın. O bize yeter.
On beş ocak günü telefonumda Silivri belediyesinin evsel atıklar konusunda Kale Park sosyal tesislerinde düzenlediği bir sabah kahvaltısı daveti vardı. Daveti basın mensuplarıyla ilgili olduğunu zannettiğimden gitmeye yani toplantıya katılmaya karar verdim. Kahvaltılı toplantı saat ondaydı. Torunum Can Nevres’i her sabah sekiz otuzda Parkköy’deki Mektebim lisesine götürmekteyim. Götürmeden önce de mutlaka kahvaltımızı yaparız. Bundan da anlaşılacağı gibi toplantıya kahvaltı yapmak için değil, amacım toplantıyı izlemek ve söz düşerse iyi kötü bir şeyler söylemek içindi. Saat tam dokuzda Kale Park’ta oldum. Hava fazla soğuk olmasa da yine de sabah ayazı etkiliydi. Salonda üç beş kişi vardı. Ben de girdim. Az sonra herkesle birlikte ben de dışarı çıktım. Benim yaşımdaki insanların soğukta fazla kalmamaları gerekir. İçeri girip bankonun üzerindeki dergilerden bir tane alıp oturmam için neresi uygun diye bakarken sert bir sesle uyarıldım. Amca servis işi tamamlanmadan içeri kimse almıyoruz. Dışarı çıkın diyordu servis şefi. Açıkça kovulmuştum. Kim bilir? Belki de beni oraya tıkınmaya gelmiş biri sanmıştı. Öyle de olsa bana bir yer gösterip toplantı başlamadan kuru pastalara el sürmeyin diyebilirdi. Servis şefi olmakla kendini çok büyük zannedenlerle tartışmak benim karakterime uymaz. Dışarı çıktım. Arabama binip evime döndüm.
Bu toplantıyı düzenleyen belediye mi? Elbet de belediye. O halde orada belediyeden yetkili bir veya birkaç kişi olması gerekmez miydi? Elbet de gerekirdi ama hiçbir yetkili yoktu. Bırakınız yetkili bulunmasını Kale Park’ın girişindeki on arabalık minik park yerinin sol tarafını belediyenin iş kamyonu işgal etmiş. Sanki başka yerde park edilecek yer yokmuş gibi. Kararımı verdim. Bundan böyle telefonuma gelen, belediye tarafından gönderilen tüm mesajları okumadan sileceğim.
Silivri’nin çarşı esnafı yatsın kalksın. Bu yılki kuraklığa dua etsin. Eğer geçmiş yıllardaki gibi şiddetli yağışlar olmuş olsaydı ne olurdu halleri? Köprü inşaatı yüzünden Boğluca deresinin önü iyice kapanmış durumda. Sel suları yeni köprünün deliklerine sığmayacağına göre sel sularının adresi mutlaka esnafların dükkânları olacaktır. Bir de aklımın almadığı bir durum var. O köprü oraya niye yapılıyor? Bağlantı yollarına o kadar ters ki? Eğer merkeze gidiş için ikinci bir köprü daha yapılacaksa neden ikisine birden başlanılmadı? Özellikle minibüs esnafının köprü yapımındaki gecikme yüzünden çektikleri sıkıntıyı göremiyorlar mı?
Bu yetmedi. Esnafa geniş kaldırım sağlamak uğruna iyice daraltılmış olan caddede çok sık trafik sorunları yaşanmaktadır. Yayaların rahatça yürümesi gereken kaldırımlarda esnaf işgalleri iyice kafaları karıştırıyor. Bu kaldırımların adı yaya kaldırımıdır. Ürün teşhir standı değil.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
Ben Gastamonu’ya Yerleşçen Gari
Ben Gastamonu’ya yerleşçen Gari
Ne kaldı ki şurada yerel seçimlerin yapılmasına? Hele bir bizim adayımız seçimi bir kazansın kim tutar bizi Silivri’de. Kastamonu’da yan gelip yatmak ve bedava yaşamak varken. Adayımız aday olduğuna göre her hangi bir partinin adayı olamaz. Belli ki bağımsız belediye başkan adayı olmuş. Hele bir seçilsin. Siz görün neler yapacak neler? Bakınız adayımız neler vaat ediyor. Öncelikle vatandaşa su bedava verilecek. Allahın suyu para ile olur mu? Damacana suları bile kapınıza gelecek bunun için beş kuruş dahi ödenmeyecek. Her semte lokantalar açılacak. Ev hanımları yemek yapma derdinden kurtulacak. Ne tüp derdi ne de yemek derdi olmayacak. Herkes lokantaya gidecek, yiyip içtikten sonra ağzını silip gidip evine oturup keyfine bakacak. Gençleri belediye evlendirecek. Buzdolabını, çamaşır makinesini koltuk takımını belediye verecek. Erkekler kesinlikle takım elbise ile gezecek, kadınlar son moda etek veya pantolon giyecekler. Doğal olarak bunlar da belediyeden olacak diyor. Daha neler, neler. Paranın kaynağı ise bankalardan olacak. Uzatmayayım. Bu başkan sayesinde Kastamonu herkesin yan gelip yatacağı bir yer olacak.
Bin dokuz yüz atmış yedi seçimlerinde benim de menajerliğini yaptığım bir tatlı kaçık başkan adayım vardı. Menajerliğim için onunla bir anlaşma yapmıştım. Muğla’da devlet memuru olmayan bekâr erkeklere kız vermiyorlar. Kazandığında bana belediyede görev verirsen seni destekleyeceğim demiştim. Seni başkâtip yapacağım dediğinde olmaz demiştim. O görev beni aşar. Beni tanzifat memuru (çöpçü, temizlik işçisi) yap yeter dediğimde, o nasıl bir görev? Sakın benim başkanlığımı elimden alacak ir iş olmasın demişti. Ben bana ekmek verecek olan kişiye kötülük yapacak biri değilim. Sen rahat ol dedim. Böylece anlaşmıştık ve Amerikan usulü bir seçim kampanyası başlatmıştık. Seçildiği takdirde neler yapacaktık neler? Muğla’ya deniz getirecektik. Ovayı fıskiyelerle sulayacaktık. Asar dağı ile Hamursuz dağı arasına tel gerip dipsiz sepet ile turist taşıyacaktık. Olmadı.. Kazanamadı. O nedenle ben de bekârlığımı sürdürmek zorunda kalmıştım. Adayım Deli Osman Kastamonu adayının yanında esemesi bile okunmayacak bir aday olarak kalmış. Ne diyelim? Allah Kastamonu adayına akıl fikir versin. İnşallah başkan olacağım diye cebindeki paranın tümünü harcayıp Deli Osman gibi sefil olmasın.
Dün telefonuma Silivri belediyesinden bir davet mesajı aldım. Kale park sosyal tesislerindeki kahvaltıya davet ediliyordum. Davetin basın mensuplarına yapıldığı şeklinde algılamıştım. Meğer genel bir davetmiş. O şekilde algıladığım için şaşırmıştım. Zira bu zamana kadar belediye beni gazeteci olarak benimsememişti ki hiçbir toplantıya basın üyesi olarak çağrılmadım. Sabah torunumu Mektebim lisesine bıraktıktan sonra eve dönmektense doğruca Kale parka gittim. Birkaç kişinin dışında gelen olmamıştı. İçeri girip broşürlerden ve tanıtım dergisini aldıktan sonra bir yere oturup aldıklarımı okuyarak zaman geçirmeyi düşündüm. Şef garson nezaketten uzak bir üslupla amca servis tamamlanmadan içeri kimseyi almıyoruz dedi. Açıkçası salondan kovuldum. Şef garsonda mantık olsaydı erken gelenlerin o soğukta dışarıda beklememesi gerektiğini düşüne bilirdi. Hele, hele benim yaşımda olanlar için. Arabama binip evime döndüm. Bir daha da belediye tarafından yapılacak olan hiçbir daveti kabul etmemeye karar verdim.
Bu toplantıya katılmak isteyişimin tek bir nedeni vardı. Başta Silivri olmak üzere temiz bir Türkiye için neler yapılması gerektiğini anlatmak içindi. Çöplerin evlerde ayrıştırılması gerektiğini, toplanan çöplerden çöp dağları oluşmaması ve doğayı kirletmemesi için çöplerin öğütülmesi ve doğal ürün yetiştirilmesini sağlamak için öğütülenlerin çiftçilere dağıtılması gerektiğini söyleyecektim. Kendi arazimden örnek verecektim. Günümüzde arsa olmuş olan arazimin toprağı killi olduğu için çok ağır bir topraktı. Babam çöp fabrikasının öğüttüğü çöpleri bedava verdiğini ama verecek yer bulamadıklarını öğrenince fabrika yönetimine benim tarlama dökün demişti. Tarlamıza yüzlerce kamyon öğütülmüş çöp döküldü. Yıllar sonra babamın ölümüyle o tarlada yetiştirmiş olduğu erik ağaçlarının bakımını ben üstlenmiştim. Ne yaptıysam ağaçların ürün tutmasını sağlayamamıştım. Ziraat Müdürlüğüne gidip sorunumu ilettim. Yakın bir arkadaşımın eşi olan Yüksek Ziraat Mühendisi Belma Hanım odadakilere hadi arkadaşlar gidip bakalım dedi. Hep beraber erik bahçesine gittik. Bahçe içinde yürürken bu araziye ne olmuş böyle? Maya gibi kabarmış deyince, babam buraya yüzlerce kamyon öğütülmüş çöp döktürmüştü dedim. Mühendislerin tümü bahçemizdeki toprağın gelişmesine hayran olmuşlardı.
Çöplerin öğütülüp çiftçiye dağıtılması çiftçimizi organik tarıma yöneltecektir. Yapay gübre ithalatı ve imalatı masrafı çok azalacaktır. Keşke bu bilgileri orada anlata bilseydim. Olmadı. Anlatmak istediklerim her zamanki gibi yine bir başka bahara kaldı.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
Olumsuzluklara Genel Bir Bakış
Olumsuzluklara Genel Bir Bakış
Ne yazık ki doğanın olabildiğince kirletildiği bir dünyada yaşıyoruz. Eğer insanoğlu görmeleri gereken doğruları bir türlü göremiyorsa vay bu dünya insanlarının haline. Bilimin paralelinde teknoloji de hızla gelişmektedir. Peki, insanoğlu bu gelişmelerden yeteri kadar yararlana biliyor mu? Bu gün çağrılı olduğum davette katılmaktan son anda vazgeçtiğimde davetliler için banko üzerine konulmuş olan kuşe kâğıda basılmış dergiden bir tane aldım. Eve geldiğimde dergiyi incelemeye başladığımda ilk dikkatimi çeken çöp ayrıştıran ve öğüten aletler oldu. Bu aletler şüphesiz bu günün icatları değil. Nedense henüz kullanıldıkları ile ilgili hiçbir bilgim yok. Peki, çöplerin ayrıştırılması ve öğütülmeleri gerekli mi? Elbet de gerekli. Çöpler ayrıştırılıp öğütülmedikçe ve öğütülenler çiftçilerin kullanımına sunulmadıkça çöplerin doğayı kirletmesini önleyemeyiz.
Konuyu temelinden ele alalım. Çok saçma bir inançla İstanbul sürekli göç alan bir mega kenttir. GÜYA İstanbul’un taşı toprağı altınmış. Aslında kültürüyle, gelenekleriyle koca bir köy demek daha yerinde olur. İstanbul’a göçü frenlemekten söz eden yöneticiler seçim yatırımları yüzünden bu konuya köklü bir çözüm getirememektedirler. Savurganlığımız ve savrukluğumuz yüzünden yaşadığı kenti kirleten ülkelerin belki de en başında gelmekteyiz. Koca köyümüzde her gün yüzlerce, binlerce ton çöp sağlıksız bir şekilde toplanıp, sağlıksız bir şekilde depolanmaktadır. Toplanan çöplerin içindeki sebze artıkları, meyve, kavun, karpuz kabukları depolandıkları yerde hızla kokuşup zararlı bakteriler üretmektedirler. Yağmurlar yağmaya başladığında bu zararlı bakteriler, ağır metaller yer altı sularına karışmakta ve suları olabildiğince kirletmektedir. Çöpler ayrıştırılıp öğütülmedikçe bu kötü durum sürüp gidecektir. Depolanan çöplerin üremesine neden olan gazlar da insan sağlığını çok kötü etkilemektedir. Çöplerin ürettiği gazların da her zaman büyük hasarlı patlamalara neden olacağını aklımızdan çıkarmamak gerekir. Bu istenmeyen durumun tek çözümü var. O da çöplerin ayrıştırılıp öğütülmesi ve çiftçilerin kullanımına sunulmasıdır. Çöp ayrıştırma ve öğütme tesisleri kurulduğunda kendini çok kısa bir zamanda amorti edecektir.
Bin dokuz yüz seksen dört yılında Boğaziçi üniversitesinde Endüstri mühendisliği okuyan kızım KOÇ grubunun Türkiye genelinde otuz beş öğrenciye verdiği karşılıksız burstan yararlananlardan biriydi.. Bu nedenle stajını KOÇ grubunda yapmıştı. Stajını yaparken bir geri dönüşüm projesi hazırlamıştı. Projedeki tesisin maliyeti dört yüz yirmi altı milyon lira idi. Proje kurulup işletmeye başladığında tesisin ilk yıllık geliri. Beş yüz milyon olacaktı. O yılların faiz politikası yüzünden KOÇ grubu bu projeyi verimsiz bulmuştu. Çöp ayrıştırma tesisleri kırk yıl öncesinden beri kurulması mümkün iken ne yazık ki kurulmadı. Doğaya verdiği zarar göz ardı edilerek çöp dağları oluşturmaya devam edildi.
Su hayattır. Buna rağmen İstanbul’da kuraklık yüzünden susuzluk çanları çalmaya başlamıştır. Baraj ve göletlerde depolanan suyun yüzde yetmişi şimdiden tükenmiştir. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün uyarısına rağmen İstanbul Büyükşehir Belediyesi tehlike yok diyor ve adres olarak da Melen çayını gösteriyor. Peki, İstanbul’a Melen çayından getirilecek olan suyun kirletilmemesi için gerekli olan önlemler alınmış mıdır? Zira üç dört yıl önce Melen çayına akıtılan iğrenç görünümlü sular belleklerimizden silinmedi. Şunu akıldan çıkarmamak gerekir. Suyu ne kadar arıtırsanız arıtın. İçindeki ağır metalleri ayrıştıramazsınız. Bu yüzden yalnızca Melen çayının değil, tüm su kaynaklarının temiz tutulması için elden gelen her şey yapılmalıdır.
Yağmur ormanın anasıdır. Orman varsa yağmur yağar. Buna rağmen İstanbul’da korkunç bir orman katliamı vardır. Bazı kaynaklara göre üçüncü boğaz köprüsünün bağlantı yolları için dört milyon ağaç kesilecek. Bunun zaten küresel ısınma yüzünden yaşamakta olduğumuz kuraklığa nasıl bir etki yapacağını düşünmek bile istemiyorum.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi rahat tavrını sürdürebilir. Nasıl olsa Karadeniz ile sınırdaşız. Üstelik Karadeniz’in Terkos gölü ile kanal bağlantısı var. Bereketli yağmurlar başlayıncaya kadar su sıkıntısı ötelene bilir. Peki, ya yağmur yağmazsa? İşte siz o zaman dinleyin gümbürtüyü.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
Çocuğu Yönlendirerek Eğitmek
Çocuğu Yönlendirerek Eğitmek
Kızım doğduğunda ilk düşündüğüm onu nasıl büyütürüm değil, nasıl eğitirim olmuştu. İlk aklıma gelen Kant’ın çocuk eğitimi ile ilgili kitabı olmuştu ama piyasada bulmak olası değildi. Yaptığım araştırmada Jean Jackues Russeau’nun Emil adlı eserinin pedolojik bir eser olduğunu gördüm ve satın aldım. Ardından İngiliz düşünür Russell’ın Terbiyeye Dair kitabını aldım. Yetinmedim. İzmir Milli Kütüphanesinde Kant’ın eserini buldum. Üç eseri çok dikkatle okuduktan sonar çocuk yetiştirmek ve eğitmek için gereken birikimi sağlamış oldum.
İki yaşına geldiği halde halen gece altını ıslatıyordu. Bergama Kermesine gittiğimde kızıma boyu kadar bir bebek almıştım. Çok sevmişti bebeğini. Gece bebeğiyle yatmıştı. Sabah kalktığında altı yine ıslaktı. Bak şu pis bebeğe, kızımın yatağına çiş yapmış. Benim kızım akıllıdır. Asla yatağına çiş yapmaz. Hadi seninle bebeğe bir daha yatağına çiş yapmasın diye ders verelim dedim ve bebeğe bir tokat patlattım. O da bebeğe vurmaya başladı. Pis bebet cici çocutlay yatağına çiş yapay mı diye ha bire tokatlıyordu. Yoruluncaya kadar bebeği dövdü. Ertesi sabah kalktığında yatağı kuruydu. Demek ki yatağını ıslatırsa o dayak sırasının kendisine geleceğini düşünmüştü. Oysa bazı anneler çocuklarını altını ıslatmaktan vazgeçsin diye döverek seni yakacağım diye ateşle korkutmaya çalışırlar. Böyle bir tehdit olabildiğince ters bir tepkiye neden olur. O ara kızıma kimseden ne para ne şeker ve ne de çikolata almamasını öğrettim.
İki buçuk yaşındayken elinden tutar hadi arkadaşım seninle gezmeye gidelim derdim. Gördüklerini, merak ettiklerini sorduğunda sorduklarını kesinlikle yanıtlardım. Çocuklar her şeyi sormazlar demezdim. Özgüven kazanması için eline bir mektup ve para verdim. Sen artık kocaman bir kız oldun. Bu mektubu postaneye götür dedim ve gönderme parasını da verdim. Yola çıktığında peşinden gittim. Postaneye girdiğinde bankonun arkasında kaybolduğu için onu müşteriden sayan yoktu. Kucaklayıp yukarı kaldırdım. Mektubu ve parayı verdikten sonra ağlamaya başladı. Sen benim arkamdan niye geldin? Sen beni bebek mi sandın diyordu?
Altı eylül günüydü. Kızım ile birlikte İzmir fuarına gittik. Önce hayvanat bahçesini gezdik. Sonra kocaman bir balon aldık. Balonunu keyifle sallarken balon yerdeki yanmakta olan bir sigara izmaritine deyince güm diye patladı. Ağlamaya başladı. İlle de yeni bir balon istiyordu. Adım başı olan baloncular ne hikmetse hepsi yok olmuşlardı. Tam o sırada bir gürültü koptu. Hatırı sayılır bir kalabalık ya ya ya şa şa şa İsmey Paşa çok yaşa diye bağırıyorlardı. Birçok insan kaçışmaya başladı. İki buçuk yaşındaki kızımla o kalabalığın arasında sıkışıp kalmak istemediğimden kızımı kucaklayıp koşarak fuardan çıktık. O yıllarda garaj fuarın yakınındaydı. Otobüse bindik ama oturacak yer yok. Kadının biri yanındaki çocuğu kucağına alarak çocukla ayakta kalmayın oturun dedi. Kadının sayesinde oturacak yer bulmuştuk. Menemen’e vardığımızda son durakta inmek istediğimde şoför Özcan Bey inmeyin. Bizim bu son seferimiz. Evimize gitmek için sizin evin önünden geçeceğiz dedi. Evimizin önüne geldiğimizde indik. İnmemizle kapı açıldı. Meğer babam merakla yolumuzu gözlüyormuş. Kucağımda uyumuş olan kızım birden uyandı ve şa şa şa ya ya ya paşa İspeti çot yaşa diye bağırmaya başladı. Babam ne diyor bu diye sorduğunda İsmet Paşa çok yaşa diyor dedim.
Kızım dört yaşındayken sık sık dükkânıma gelirdi. Karşı komşumun iki kızından biri ilkokul bir de diğeri de üçüncü sınıfta okuyorlardı. Kızımı gelip alırlar ve evlerinin önünde oynarlardı. Resimli çocuk kitaplarına bakarlarken bir de baktım kızım okumayı sökmüş. İlkokula başladığında ikinci sınıfa almak istediler ama kabul etmedim ve yaşıtlarıyla okusun dedim. Kızımı hep okumaya ve araştırmaya yönlendirdim. İstediği kitap, ansiklopedi ne varsa hepsini aldım. İlk ve ortaokulu birinciliklerle tamamladı. O yıllarda Türkiye’de tek olan Ankara’daki Fen lisesinin imtihanı kazanarak okula girmeye hak kazanan doksan altı öğrenciden biri oldu. Daha sonra girdiği Boğaziçi üniversitesinden ilk yüzün arasında yer alarak mezun oldu. Amerikan üniversitelerinde öğretim üyeliğini sürdürürken doktorasını yaptı. O şimdi yirmi dört yaşında bir tıp doktorunun ve üniversitede okuyan bir kızın annesi. Eğer ben onu çocukluğundan itibaren gerektiği şekilde eğitip yönlendirmeseydim bu başarıları elde edebilir miydi?
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
Topluma Hizmet
Topluma Hizmet
İnsanlar her zaman topluma hizmet etmek isterler ama hizmet eden insana öyle bir kara çalarlar ki insan yaptığına yapacağına pişman olur. 1977 yılında Menemen’e dönüş yaptığımızda Özgür ile Barış’ı anaokuluna vermiştik. Yılsonunda çocuklarını bir daha anaokuluna göndermeyecek olanlar o kadar çok çirkefleştiler ki anlatılacak gibi değil. Kimi benim çocuğumun çatalını, kaşığını çaldınız. Kimi de tabağını çaldınız diyorlardı. Doğrusu konuşulanlardan iğrenmiştim. Ertesi yıl okul açıldığında beni oy birliğiyle başkan seçtiler. Öğretmen hanım yarın çocuklarınız tabak, çatal ve kaşık getirecekler dediğinde öğretmene başkan be miyim, yoksa siz misiniz dedim? Tabi ki sizsiniz deyince sayın veliler nesillerin nesillere borcu vardır. Bu borcun en azından bir kısmını ödememiz gerekir. Bu nedenle hiç biriniz hiç bir şey getirmeyeceksiniz. Yalnızca ellişer lira getireceksiniz. Bu parayla sınıfımızın tüm gereksinimlerini alacağız ve aldıklarımızı demirbaşa kaydedeceğiz. Geçen yıl yaşadığımız rezillikleri bir daha yaşamamak için gereken budur dedim ve oylamaya sundum. Oy birliğiyle kabul edildi. Aylık aidatı beş yüz lira olarak belirlemiştik. Bu para ile temizlik ve yemek işlerini yapmakla görevlendirdiğimiz müstahdemin aylığını ve mutfak giderlerini ödüyoruz. Kadın çocuklar için oldukça lezzetli yemekler pişiriyor. Ben de sınıfın tüm gereksinimlerini karşılamaya çalışıyorum. Sık sık bozulan muslukları onarıyorum. Perdeler için gerekli olan kornişleri dışarıya para vermemek için kendim taktım. Elektrikler kesildiğinde çocuklar üşümesinler diye katalitik soba, tüp gazla çalışan fırın, boy ve kilo ölçme aletleri ve zihin geliştirici oyuncaklar aldım. İstanbul’a her gidişimde Karaköy yer altı çarşısındaki oyuncakçıdan çocukların zevkini okşayacak oyuncaklar alırdım. Her şeyi bol bol yedikleri gibi en pahalı meyve olan muz da yemelerini sağlıyordum. Ertesi yıl yine oy birliğiyle başkan seçildim. Sınıfımız kız meslek okuluna bağlanmıştı. Okul müdiresi yanıma geldi ve benim okuluma yirmi sandalye ile iki de masa alacaksın dedi. O yıllar enflasyon tırmanıştaydı. Aidatı yedi yüz ellişer lira yaptık ama sene sonunu ucu ucuna denk getirmem için çok dikkatli olmam gerekiyordu. Bu nedenle müdüre hanıma alamam dedim. Bu çocukların en iyi şekilde beslenmeleri gerekir. Onların boğazlarından kesip size ödeme yapamam. Kaldı ki bende yirmi beş çocuk var. Sizde ise otuz. Niye kendi öğrencilerinden toplamıyorsunuz. Buraya çocuklarını gönderen anneler gün takip etmek için değil çalıştıkları için gönderiyorlar dedim. Ertesi gün hademesiyle bana bir yazı gönderdi. Yönetim kurulumuzu toplantıya çağırıyordu. Yönetim kurulunu toplantıya çağırdım. Müdire ile aramızda geçenleri anlattım. Yapa bileceğimiz iki şey var. Ya müdirenin isteklerine teslim olacağız, çocuklarımıza yeteri kadar yararlı olamayacağız. Ya da davet ettiği bu toplantıya piyon olmayacağımızı kanıtlamak için katılmayacağız. Katılmama önerim oy birliğiyle kabul edildi. Bunun üzerine Kız Meslek Okulu Müdür Vekilliğine diye bir yazı yazıp gönderdim. Yazıda sizin piyonunuz değiliz. Biz ne zaman istersek o zaman toplantı yaparız diye yazdım. Ertesi gün yaptıkları toplantıda müdüre hademeyle toplantıya katılmam için çağrı yaptı. Sözlü çağrıya git müdirene söyle biz onun piyonu değiliz. Ben ne zaman istersem toplantı o zaman yapılır dedim. Az sonra Savcı Orhan Bey geldi. Özcan Bey hakkında bazı ithamlar var. Elindeki evrakları bana verir misin dedi. Buraya savcı olarak mı geldiniz? Yoksa veli olarak mı? Veli olarak geldim deyince hiç bir şey vermiyorum dedim. Savcı biraz sonra yine geldi. Özcan Bey hatırım için bu toplantıya gelir misin dedi? Tamam, katılayım dedim. Beraberce okula gittik ve toplantı salonuna girdik. Müdire hışımla karşıma dikildi. Sen ne kara cahil biriymişsin be. Daha dilekçe yazmayı bile öğrenememişsin. Ne demek oluyor müdür vekilliğine deyince, ben Birinci Ordu Muhabere Komutanlığında genel evrak müdürlüğü yaptım. Senden mi öğreneceğim dilekçe yazmayı dedim. O halde niye müdür vekilliğine diye yazdın dediğinde, yazdım çünkü seni bu okulun müdürlüğüne layık görmüyorum dedim. Çok fena bozulmuştu. Tam o sırada kadınların arkasına gizlenmeye çalışan yönetim kurulundaki arkadaşım gözüme takıldı. Ne arıyorsun burada? Biz bu toplantıya katılmama kararı almadık mı dediğimde katılmayacağım diye sana senet mi verdim? Hem senin hakkında neler söylüyorlar, neler dedi. Sana eksik anlatmışlar. Toplantı bittiğinde seni kazan dairesine çekip orada eksik bilgilerinin tümünü tamamlayacağım dedim. Oluşturulmuş kurula dönüp ben kimlerle yola çıkmışım? Hemen evrakları alıp geliyorum dedim. Okul ile Nevres apartmanın arasında en fazla atmış metre mesafe var. Evrakları alıp döndüm. Kurul başkanı ver deyince avucunu yala, iki kâğıdın arasına karbon kâğıdı koy. Tüm fiş ve faturaların tarihlerini, numaralarını ve tutarlarını yazdıktan sonra kopyasını bana vereceksin. Bir de bana altı bin beş yüz lira para vereceksin dedim. Ne parası diye sorduğunda Şubat tatiline kadar bütçe açık verir. Bu açığı cebimden karşılamaktayım. Şubat tatilinde ve diğer tatillerde masraf olmadığından açık kapanır ve sezon denk bütçeyle kapanır dedim. Tamam dedi. Muhasebecimize hesaplattıktan sonra öderiz dedi. Kâtip üyenin önünden bir kâğıt çekip istifa ettiğimi yazdım. Çok büyük umutlarla açığımı yakalayacaklarını sanmışlardı ama hüsrana uğramışlardı. Ben müdire ile tartışırken velilerin tümü müdireden yanaydılar.
Yeni yönetimin ilk işi aidatı iki katına bin beş yüz liraya çıkarmak oldu. Yetmedi on gün sonra üç bine çıkardılar. Bazı veliler önüme çıkıp Özcan Bey mahvolduk. Ne olur yönetimi siz alın dediklerinde ben kendim ve sizin için müdire ile çatışırken tümünüz müdireden yana oldunuz. Bu dünya eden bulur dünyasıdır. Aradığınızı buldunuz. Bana da buldurdunuz. Siz üç bin ödüyorsunuz. Ben altı bin ödüyorum. Buna rağmen halimden şikâyetçi değilim diyordum.
Bu bana iyi bir ders olmuştu. Daha önce de Modern Tarım Ve Hayvancılık Kooperatifi Başkanlığı yaptığımda da benzer bir durum yaşamıştım. Bir daha ne başkanlık ve ne de yöneticilik yapmamaya karar verdim. O günden bu yana da hiçbir görev kabul etmiyorum.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com