Balçığı Duvara Vur

Balçığı Duvara Vur
Balçığı Duvara vur, tutarsa da hoş, tutmazsa da derler. Yapılan iyilikler için de geçerlidir bu deyim. Bin dokuz yüz atmış yedi yılında Muğla’ya yerleştiğimde yeni açtığım iş yerimi tanıtmak için bastıracağım el ilanları için Devrim matbaasına gitmiştim. Yazıhaneye girdiğimde görevli olan çocuktan başka bir kişi daha vardı. Çocuk sizin kitap hazırlandı. Arka kapağına biyografinizi yazmamız gerekiyor. Biyografinizi söyler misiniz dediğinde anlamadım dedi. Çocuk bir daha aynı soruyu sorduğunda aynı yanıtı alınca tamam dedi. Ben bir şeyler yazarım. Bu ara adam beni de irşat etmek için anlatmaya başladı. Ben bu kitabı mümin kardeşlerimi irşat etmek (aydınlatmak) için yazdım. Kendime bir ev inşa ettirmeye başladım. Bu kitabı iki yüz liradan mümin kardeşlerime satıp evimi tamamlayacağım dedi. Hayırlı olsun dedim. Daha başka ne diye bilirdim? Adam çıkıp gittiğinde benim zavallı ülkem dedim. Çocuk merakla abi niye öyle dedin diye sordu? Adam kendini anlatmaktan aciz insanları aydınlatmaktan söz ediyor dedim. On altı sayfalık ancak broşür denile bilecek bir kitapçığı göstererek kitap dediği bu işte. O yıllarda iki yüz liraya ortalama kırk, elli kitap alına bilirdi. El ilanı için yazdığım kâğıdı verdim ve iki bin adet basılsın dedim ve ne zaman alabilirim diye sordum. Yarından sonra alırsınız dedi. İki gün sonra gittiğimde el ilanlarım hazırlanmıştı. Ücretini ödediğimde çocuk bir çay içmem için ısrar etti. Çayımı içerken biraz sohbet ettik. Devrimci bir kafa yapısına sahipti. Nereli olduğunu sordum. Fethiyeli olduğunu söyledi. Fakir bir ailenin çocuğu olduğu için lisede okuya bilmek için çalışmak zorunda olduğunu anlattı. Kaç lira aylık alıyorsun diye sorduğumda ne aylığı abi, Lazın lokantasında yüzde elli indirimle yemek yiyorum ve burada yatıp kalkıyorum dedi. Şaşırmıştım. Bu kurşun oksitli yerde mi yatıyorsun dediğimde ne yapayım abi, başka bir çarem var mı dedi. İlanları alıp gittiğimde aklımda hep o çocuk vardı. Yüzü sapsarıydı. Onu o kurşun oksitli yerden kurtarmaya karar verdim.
Ertesi gün çocuğun yanına gittim. Mademki burada karın tokluğuna çalışıyorsun. Sana yatıp kalkacağın bir yer bulsam ve yemeni içmeni sağlasam buradan ayrılır mısın? Üstelik daha iyi bir ortamda derslerine çalışırsın dedim. Hemen kabul etti. Bu gün patronuna işten ayrılacağını söyle. Bir iki gün içinde yerine birini bulsun dedim. Lisenin resim ve sanat tarih öğretmeni Aliihsan Büyüksaracoğlu’nun fotoğraf stüdyosu olarak kullandığı bir evi vardı. Bir odası bomboş duruyordu. Kendisine konuyu açtım. Hemen eşyasını alıp gelsin ve yerleşsin dedi. Hemen bir odun sobası satın alıp odaya kurdum. Üç katır yükü odun da alıp evin önüne indirttim. Adı Rasih olan çocuk odunları sevinçle odasına taşıdı. Yemek yediği lokantanın yemeklerini beğenmiyordu. Bundan sonra ben ne yiyorsam sende onu yiyeceksin diyerek lokantanın hesabını kapattım. Genelde kendi evimde yaptığım yemekleri yiyorduk. İşlerin çok yoğun olduğu günlerde yemeğimizi beraberce lokantada yiyorduk. Muğla’da çok Fethiyeli olduğu için Rasih’in çok geniş bir çevresi vardı. Hemşerilerini dükkânıma davet ederek benimle tanıştırıyor ve benim de çevremin genişlemesine yardımcı oluyordu. Bir gün telefonum çaldı. Arayan Kızılay başkanıydı. Siz lisede okuyan bir çocuğu himayenize aldınız. Bu davranışınızı takdirle karşılıyoruz. Ona bizim de bir katkımız olsun diye fitre zarflarını dağıtma görevi vermek istiyoruz. Ona kefil olur musunuz dediğinde ne imzalamam gerekiyorsa gönderin imzalayayım dediğimde imzaya gerek yok. Sizin sözünüz bize yeter dedi. Rasih’e Kızılaya gidip verecekleri zarfları alıp dağıtmak ister misin dediğimde istemem mi be abi dedi. Aynı gün zarfları alıp dağıtmaya başladı. İki günde dağıtım bitmişti. Üç gün aradan sonra zarfları toplamak için gittikten bir süre sonra ağlayarak geri döndü. Öyle bir ağlıyor ki ağlamaktan konuşamıyor. Aklıma ilk gelen zarfları kaybettiği olmuştu. Zira çok sakardı. Adeta kırmak ve kaybetmek için yaratılmıştı. Sakinleşince anlatmaya başladı. Zarfı almak için bir eve girdim. Yer yatağında bir kadın yatıyordu. Oğlum çok hastayım kalkamayacağım. Bana bir komşum bir lira zekât verdi. Masanın üstünde duruyor. O bir lirayı zarfın içine koy. Benim oğlum lise üçüncü sınıfta okuyor. Evlere temizliğe giderek çocuğumu okutmaya çalışıyorum. Hasta olduğum için çalışamayacağımdan korkarım oğlum okulu bırakıp bir işe girip beni bakmak zorunda kalacak. Seni boş gönderirsem çok üzülür dedi. Cebimi yokladım. Yirmi beş kuruşum vardı. Onu bir liranın yanına koyup zarfı alıp evden çıktım. Ağlamaktan zarf toplayacak halim kalmadı dedi. O evi tekrar gitsen bula bilir misin diye sorduğumda bulamaz olur muyum dedi. Babamın üzüm gönderdiği iki keleteri alıp gıda toptancısı Nazmi İyibilir’in mağazasına gittik. Onar kilo fasulye, pirinç, şeker, margarin, bulgur ve makarna alıp keleterlere doldurduk. Tam bir taksi çağıracaktım ki birinin odun yüklü dört katırla geçtiğini gördüm. Oduncuya kaça satıyorsun dediğimde yükü on beş lira dedi. Bak ben bu odunları hayır için alıyorum. Düz elliye bitirelim bu işi dedim. Kabul etti. Bu iki keleterdekiler de aynı yere gidecek. Katırlara yükleye bilir miyiz dediğimde yüklemez olur muyum dedi. Oduncunun parasını verdikten sonra Rasih’e elli lira verdim. Bu parayı o kadına ver. Oğlunun adını da öğren dedim. Gönderme işi bittiğinde Rasih geri döndü. Öğrencinin adını soyadını bir kâğıda yazdıktan sonra sen burada kal. Ben gidip vali ile görüşeyim dedim. Hemen il binasına gittim. Yaz günü kapısı açıktı. Kapıyı tıklatıp içeri girdim. Sayın valimiz, ben yanınıza çok zor durumda olan lise son sınıfta okuyan bir çocuk için geldim dedim. Dedim ama vali bey uyumasını sürdürüyordu. Yarım ağızla tamam, tamam dedi ama çocuğun adını bile sormadı. Zaten ben valiyi hiç uyanıkken görmemiştim. Belli ki söylediklerimi duymamıştı bile. Sayın valimiz çok af edersiniz. Kendimi tanıtmayı unuttum. Ben Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinin Muğla temsilcisiyim dedim. Hemen gözleri açıldı. Buyurun oturun, ne içersiniz dedi. Orta bir kahve içerim dedim. Zile bastı. Gelen görevliye bize iki orta kahve söyle. Milli Eğitim Müdürüne de buraya gelmesini söyle dedi. Kahvelerimizi içerken Milli Eğitim Müdürü geldi. Ona o çocuğun durumunu anlattım. Müdür şu vakıf yurdu işini hallede bilseydik dediğinde vali işaretle susmasını söyledi. Ben çocuğun adını soyadını ve okuduğu sınıfı söyledikten sonra izin isteyerek ayrıldım. Dükkânıma döndüğümde Rasih, Milli Eğitim Müdürü bir vakıftan söz edecekti ki vali susturdu. Nedir bu iş diye sordum. Abi bilmiyor musun dedi? Neyi bileceğim? Muğla’ya yerleşeli daha ne oldu? Anlat da öğreneyim dedim. Halktan toplanan dört milyon liraya vakıflara devretmek için bir bina yaptırdılar. Lise müdürü o binayı işgal ettiğinden binayı bir türlü vakıflara devredemiyorlar dedi.
Gece blok notu önüme çekip gazetede yayınlamak üzere bina için bir yazı yazdım. Yazımı şu cümlelerle tamamladım. Eğer Sayın Valimiz bu binanın vakıf olarak açılmasını sağlaya bilirse bu başarısını en az iki yüz ailenin şükran duyguları ile süsleyecektir. Yazım iki gün sonra yayınlandığında vali bizzat kendisi aradı. Özcan Bey, size şeref sözü veriyorum. Vakıf yurdu en geç önümüzdeki ayın birinde açılacak dedi. Teşekkür ettim. Ayın biri geldiğinde yurt açılmadı. Valiye telefon açtım. Sayın valimiz eğer bu vakıf yurdunun açılmasına engel olan birileri varsa Ankara’yı onun kafasına yıkarım dedim. Bir aksaklık oldu. Kesin olarak ayın birinde yurt açılacak dedi. Dediği gibi ayın beşinde yurt açıldı. Lise Müdürüne yediği kazık çok ağır gelmişti. Ne güzel koskoca bir binada bedava oturuyordu. Benim yüzümden binadan apar topar çıkarılmıştı. Açılışta bir konuşma yapmıştı. Biz bu açmakta olduğumuz yurda hak edenlerin alınmasını sağlamak istiyorduk ama araya bazı namussuz politikacılar girdi. Bu yüzden yurda hak edenleri değil, hak etmeyenleri almak zorunda kaldık demişti. Yurda birinci sırada Rasih T. ikinci sırada ise Ahmet K. yer almıştı. Müdüre telefon açıp sözünü ettiğin o namussuz politikacı ben miyim diye sorduğumda ne münasebet Özcan Bey benim sana sonsuz saygım var demişti. Ben de size arşı sonsuz bir istek duyuyorum. Karşılaştığımız yerde burnuna sağlam bir yumruk vurup kırmak istiyorum. Ne olur ne olmaz. Karşılaşacak olursak gözlüklerini çıkar demiştim. Sevmeyenlerine fırsat çıkmıştı. Hakkında şikâyetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Burdur’a tayini çıktı. Muğla’da sağcı olan müdür orada solcu olunca esaslı bir dayak yediği kulağımıza gelmişti. Bu iki çocuğun liseden sonra vakıflar idaresi vakıflarda eğitimlerine devam etmelerini sağlamıştı.
Bir insan kendisini çok ağır yaşam koşullarından elinden tutup kurtarmışsa o kişiye minnet duyması gerekmez mi? Bence gerekir. 1967 yılında camilerde komünizmi telin adına büyük namazlar düzenlenmişti. Muğla’da da Kurşunlu camisinde büyük namaz kılınıp komünizm telin edilecekti. Dükkânımın önün de polisin cipi durdu. Cipten inen polis Özcan Bey acele olarak karakola gider misiniz dedi? Hemen motor sıkletime binip karakola gittim. Karakolun bahçesinde arkadaşlarımdan öğretmen Hüsnü Kıvırcık, Kolacı Nuri Özyürek ve ayakkabıcı Baki Karaefe vardı. Hayrola neden buradasınız diye sorduğumda bilmiyoruz dediler. Peki, sen niye buradasın dediklerinde ben de bilmiyorum ama sezinliyorum dedim. Tam o sırada Yeni Asır gazetesinin muhabiri geldi. De len koca usta komünistlerin haberini yapmaya mı geldin dedi. Çok meraklıysan çekmeye başla dedim. Bunlar beni buraya senin için mi çığırdılar dedi. Başka ne olabilir dedim. Doğruca karakol amirinin yanına gidiyor. Dört komünist yakaladık demiştiniz. Hani komünistler nerede diye soruyor? Komiser işte dışarıda, ele başıları da radyocu diyor. Mehmet taneli bak komiserim, o radyocu dediğiniz benim çocuğum yaşında ama meslek olarak benim babam sayılır. Ben muhabirim. O ise büyük gazetelerde köşe yazarı ve şair. Ben onun hakkında tek bir satır haber yapmam. İlle de yaptıracağım diyorsanız gazeteye telefon açıp yerime bir muhabir göndermelerini isteyin. Bu arada size bir uyarıda bulunayım. O demir leblebidir. Dikkat edin. Onu yemeye çalışırken dişlerin kırılmasın. Öfkeyle çıkıp gidiyor. Komiser beni hemen ifadeye çağırdı. Komiser Bey beni burada tuta bilmeniz için benim hakkımda yazılı bir şikâyet dilekçesi olması gerekir. Elinizde böyle bir şikâyet dilekçesi var mı dedim? Var dedi ve dilekçeyi gösteri. Dilekçeyi karşı komşum, üstelik CHP li olduğunu söyleyen Terzi Süleyman Coşkun yazmış Dilekçesinde ben bu gece bir hareket olacak, sosyalistler sokağa saçılacaklar demişim. Diğer üç arkadaşım için de benzer zırvalar yer almış. Bakın dedim. Komiser olmak için mutlaka siyasi doktrinleri okumuşsunuzdur. Sosyalizm bilimsel midir? Yoksa arpa yulaf gibi sokağa saçıla bilecek nesne midir diye sordum? Tabi ki bilimseldir dedi. Ben bu dilekçeden hiçbir şey anlamadım. Peki, siz anladınız mı? Ben de anlamadım deyince o halde bir delinin insicamsız sözleriyle bizi burada niye tutuyorsunuz? Bakınız saat dokuzu yirmi geçe üç telgraf çekilecek. Bu telgraflar çekildikten sonra neler olur bilmiyorum. Beni içerde tutmanız için şu telefon edenler olacak olanlardan sizi kurtarır mı bilmiyorum dedim. Haklısın dedi ve beni karşı odaya gönderdi. İfademi alan polis ilk olarak siyasi bir partiye üye misiniz diye sordu. Evet dedim. Menemen’de CHP de sekiz yıl yöneticilik yaptım. Dahası ne kadar dernek varsa hepsinde yöneticilik ve kooperatif başkanlıkları yaptım dedim. Yazdığı tutanağı imzaladıktan sonra bahçede bekleyin dedi.. Az sonra komiser radyocu serbest gidebilir dedi. Biz buraya dört kişi geldik. Ancak dördümüz gideriz dedim. Telgraflar ne olacak dedi? Ben işret etmeden çekmezler dedim. On dakika içerisinde dördümüzde serbest kalmıştık. Ertesi gün Devrim gazetesinde Rasih T. nin manşette verilmiş bir haberi vardı. Dün gece dört komünist yakalandı ve haklarında gerekli olan işlemler yapıldı. Rasih’i yurda yerleştirdikten sonra alacağı üç beş lira için Devrim gazetesinde çalışmaya başlamıştı. Gazeteye gittim. Rasih sen ne yaptın böyle? Yaptığın haberi kendine yakıştırdın mı dedim. Ben gazeteciyim abi. Haber yakaladım mı kaçırmam dedi. Bir insan bu denli nankör olursa ona ne diye bilirdim ki? Şimdi o bir avukat. Bu güne kadar kendisinden bir yılbaşı kutlaması bile almadım. Ahmet K. İse kendisine yapılan iyiliği kimin yaptığını hiçbir zaman öğrenmedi. Çünkü öğrenmesini istememiştim.
Aradan yıllar geçmişti. Bir gün Fethiye’ye gittiğimde bürosuna uğradım. O benim himayemdeyken bana hep senden ne sosyalist ne komünist olur. Olsa, olsa burjuva revizyonisti olur derdi. Taşı gediğine koymanın zamanı gelmişti. Sohbet ederken kazandıklarınla kendine her hangi bir yatırım yaptın mı diye sordum? İki dönüm bir yer aldım. İki katlı bir binanın ilk katını yaptırıp içine yerleştim. Şimdi de ikinci katını tamamlamaya çalışıyorum dedi. İkinci katı çabuk bitir. Ben Fethiye’yi çok seviyorum. Artık o evi bana verebilirsin dedim. Niye diye sordu? Sen değil miydin mülkiyet ferdin hırsızlığıdır diyen. Nasıl olsa arzuladığınız komünizm geldiğinde o evin birini elinden alacaklar. Bari yabancıya gitmesin dedim. Sen ne diyorsun be abi öyle bir şey olsa bir silah alır son nefesime kadar malımı savunurum dedi. Eşime senden çok bahsettim. Senin sayende okuduğu anlattım. Seni çok merak ediyor. Bize gidelim. Hem yemek yeriz. Hem de eşimle tanışmış olursunuz dedi. İşim olduğunu söyledim ve inşallah başka bir zaman gideriz dedim.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com www.ozcannevres.com

,

(Bugün 1, toplamda 60 kez ziyaret edildi.)