O ANILARINI YAŞARKEN ÖLDÜ

O ANILARINI YAŞARKEN ÖLDÜ

 

Metin bey evinin balkonunda oturmuş, karşı sahildeki ışıkların denizde oluşturduğu revnakları seyrediyordu. Bu sıcak yaz gecesinde hafif hafif esen meltem, ruhunda ürpertiler yaratıyordu. Gök yüzünde dolunay tüm ışığını boca etmişti yeryüzüne. Her taraf ışıl ışıl. Dolunayın denize aksettiği yerde insanı büyüleyen kıpır kıpır oynayan ışıltılar onu, yaşadığı dünyadan koparıp ta gençlik yıllarına, daha da öteye çocukluk yıllarına taşımıştı.

Ne güzeldi o çocukluk yılları. Kargıdan atlarla tabanları yarıla yarıla yalınayak koştuğu, körebe oynadıkları, oyunda kaybettiği veya kaybedenlerle kıyasıya dövüştüğü günler unutulur muydu. Bazen arkadaşları bir olurlar, onu kıyasıya döverlerdi. Gözlerinde yaş, burnu sümük dolu, sümüğünü çeke çeke, ağlayarak giderdi annesine ve tüm arkadaşlarını annesine şikayet ederdi. Annesi

Neden dövdüler seni diye sorardı. O

Hiçbir şey yapmadım ama yine de dövdüler beni derdi. Annesi

Hadi kes ağlamayı git te burnunu güzelce yıka. Sümüklerin tüm yüzüne dağılmış, kaka çocuk olmuşsun. Hele sen temizlenip cici bir çocuk ol, ben akşam babana söylerim. O da arkadaşlarına tembihler seni bir daha dövmesinler diye. Elini yüzünü yıkadıktan sonra hemen arkadaşlarının yanına döner

Oh olsun işte, babam eve geldiğinde annem babama beni dövdüğünüzü söyleyecek, babam da hepinizi dövecek derdi. Arkadaşları bas bas bağırırlardı

Benim babam da senin babanı döver diye. Yine ortalık karışır, oradan kaçmaktan başka çaresi kalmazdı. Çabuk unutulurdu küslükler. Bir gün önce kavga edip dövüşenler sanki onlar değillerdi. Sımsıkı bir dostluk ve arkadaşlık başlardı aralarında.

***

 

On beş yaşlarındayken annesiyle Urla içmelerine gitmişlerdi. Sıra sıra hasırdan yapılmış çardaklardan birini işletme sahibinden kiraladılar. Beraberlerinde getirdikleri incecik yatakları yerdeki hasırın üstüne serdiler. Yaz günü yorgana gerek yoktu. İncecik bir çarşaf yeterliydi ama ah o sivrisinekler olmasaydı. Akşam saatlerinde yanmaya başlayan elektik ampulleri, sabahın ilk aydınlığında sönerdi. Jeneratörün yetersiz olmasından kaynaklanan voltaj düşüklüğü yüzünden, mum ışığı kadar bile çevreyi aydınlatamıyorlardı. Mum dibine ışık vermez derler. Bu lambalar mumların aksine yalnız kendi diplerini aydınlatırlardı. İlk gece çok monoton geçmişti. Karanlık onu çok sıkmıştı. Gelirken çok sevinçliydi. Oysa şimdi annesi izin verse gün ışır ışımaz geri dönecekti.

Şifalı sulardan şifa umanlar erkenden şifalı suyun başına gitmişlerdi. Kimileri idrar söktüren sudan, kimileri bağırsakları temizleyen sulardan bardak bardak içiyorlardı. Az sonra iç bulandıran bir manzara oluşmaya başlamıştı. Bağırsakları hızlı bir boşalma sürecine girenler, koşarak kovalıkların arasına dalıyorlar, çökmeye bile fırsat bulamadan şalvarlarını yada pantolonlarını indirip cırtlatmaya başlıyorlardı. Ortalık adeta bir kıç teşhir panayırına dönmüştü. İçi bulanmıştı, kusacak gibi olmuştu. Koşarak dağın yamacındaki kayalıklara gidip bir kayanın üstüne tırmanarak oturmuştu. Buradan her şeyi izlemek daha güzeldi. Hiç olmazsa ne cırt sesi vardı, ne de o cırtlamadan kaynaklanan pis kokular.

Aşağıdan bir gurup kız bulunduğu kayalıklara doğru yönelmişlerdi. Yanına geldiklerinde içlerinden biri, hem de en güzeli seslenmişti

Hey arkadaş bakar mısın? Biz buraya saklambaç oynamaya geldik, sen de bize katılır mısın

Memnuniyetle diye yanıtlamıştı kızı. Çevik bir hareketle kayadan aşağıya atlayıp kızların yanına gitmişti. O güzel kız arkadaşlarından birini ebe seçmişti. Herkes saklanmak üzere bir tarafa dağıldığında o  güzel kız kendisine işaret etmişti bu tarafa gel diye. Hemen kızın yanına gitmişti. Kız elinden tutarak,

Hadi çok ötelere gidelim, kimse bulamasın bizi demişti. Koşarak tepeye doğru tırmanmıştılar. Kuytu bir yer bulduklarında sırtlarını kayaya dayayarak yan yana oturmuşlardı. Bu kız bana aşık oldu galiba diye düşünüyordu. Ne yapsam da onunla daha serbest konuşsam diyordu. Sanki dili tutulmuştu. Kelimeler boğazında düğümlenmişti. Elinde kızın sımsıcak elini fark ettiğinde kalbi duracak gibi olmuştu. Yüzünü kıza çevirdi. Göz göze geldiklerinde, kız

Hadi ne duruyorsun öpmeyecek misin beni diye sormuştu. Kızın dudaklarına doğru eğildiğinde kalbinin göğüs kafesinden fırlayıp gideceğini sanmıştı. Kızın dudaklarını doyasıya emerken hayatının ilk ve en mutlu heyecanını yaşıyordu. Çok uzun kalmışlardı kayaların arasında. Öğle vakti kayalıklardan ayrı ayrı çardaklara doğru yönelmişlerdi. Altı gün sürmüştü bu doyumsuz aşkları. Her sabah ve öğleden sonraları kayalıklarda buluşup doyasıya sevişiyorlardı.

Sakın beni terk etme. Ben seni ölesiye sevdim. İleride mutlaka evlenmeliyiz. Eğer beni terk edersen kendimi öldürürüm ve katilim olursun demişti. Adresini vermişti. Evlerini kolay bulmasını sağlamak için büyük bir bankanın ismini verip, bankanın karşısındaki sokakta otuz dört numaralı evde oturuyoruz. Seni her zaman bekleyeceğim. Ayrılırken ne de çok ağlamıştı. Kendileri de o gün evlerine geri dönmüşlerdi.

Evlerine döndüklerinde aklı fikri içmelerdeki o güzel kızdaydı. Büyüdüğümde mutlaka onunla evleneceğim diyordu kendi kendine. Bahçe işlerindeki yoğunluk nedeniyle, işinden bir türlü ayrılamıyordu. Sevgilisinin hasretiyle cayır cayır yanmasına rağmen kırk kilometre uzaklıktaki sevgilisine bir türlü ulaşamıyordu. İşlerin kolaylaştığı bir dönemde babasından izin alarak bahçeden ayrılıp, koşarcasına tren istasyonuna gitmişti. Tren saatini beklemeye başladı. Gişe açıldığında hemen gişeye koştu. Manisa’ya bir bilet istedi. Parasını ödeyip biletini aldı. Dışarıya çıkıp peronda gezinmeye başladı. Ne sıkıntılı, ne bitmek tükenmek bilmez dakikalardı onlar. Sonunda tren geldi. Hemen ilk vagona bindi. Kırk kilometrelik yol ne bitmez tükenmez bir yoldu. Zaman öldürmek için durmadan vagonları dolaşmıştı. Kondüktör Manisa yolcuları kalmasın diye bağırdığında hemen kapıya yönelip en önde trenin garda duracağı anı beklemeye başlamıştı. Tren durduğunda basamakları kullanmadan aşağıya atlamıştı. Kızın verdiği adrese doğru sora sora, hızla ilerlemişti.

Bankayı bulduğunda derin bir oh çekmişti. Verdiği numaradaki evi bulup kızın kapısını çalacaktı. İstenmeyen bir durum olursa af edersiniz yanlış adrese gelmişim deyip özür dileyecekti. Sokağa girip otuz dört numarayı bulduğunda donup kalmıştı. Zira o numara boş bir arsaya aitti. Sokağa paralel sokaklara girip otuzdört numaralı ev aramıştı Sokaklar kısa olduğundan otuzdört numaralı ev yoktu. Aldatıldığını, kendisine oyun oynandığını anladığında ağlamamak için kendisini zor tutmuştu. Belli ki yıldırım aşkıyla aşık olduğu o kız kendisiyle bir yaz bekarı macerası yaşamıştı.

Aldatılmışlığın bu denli acı olacağını nereden bilecekti. Daha on beş yaşında kendisine ilk aşkı tattıran o güzel kızın ihanetinin acısı çok ağır gelmişti ona. Bir daha mı aşık olmak, asla demişti o gün. Bundan böyle bu yıkılmışlığın acısını ben de başka kızlara tattıracağım. Onlar da öğrensinler terkedilmişliğin ne denli yıkıcı olduğunu.

***

Kapı karşı komşularının kendine yaşıt bir kızı vardı. Eve geliş gidiş saatlerinde hep yolunu gözlerdi. Belli ki kız, çocuk yaşına rağmen, kendisine aşık olmuştu. Eskiden evlerinin geniş beton avlusunda kaydırak oynarlardı. Yorulduklarında da oturma odasının önündeki kerevete oturup ablası ve kız kardeşiyle birlikte radyo dinlerlerdi. Annesi komşu kızıyla olan arkadaşlığına çok kızardı.

Gitme onlara seni ayartıp başında kalacak biri. Sen başına bela mı arıyorsun derdi. Kan kaynamıştı bir kere. Olacağın ve akacağın önüne geçmek olası mı. Kız yine kapıda kendisini bekliyordu. Yakınına geldiğinde kız

Gelsene dedi. Radyoda çok güzel türküler var. Evlerinin kapısına baktı. Kapı kapalıydı. Belli ki annesi evde yoktu. Bu fırsatı değerlendirmeliydi. Hemen kızın evine girmişti. Kız kapıyı kapattıktan sonra elinden tutup ilerlemeye başladılar. Kız onu doğruca misafir odasına götürmüştü. İçeri girdiklerinde kızın beline sımsıkı sarılıp kendine doğru çekmişti ve dudaklar birbirlerine hiç ayrılmayacak gibi kenetlenmişlerdi. Doyasıya, ölesiye sevişirken sokak kapısının açıldığını duydular. Kız avlu kapısına doğru baktığında,

Eyvah demişti, D.D.T. ciler ilaçlama yapmaya geldiler. Çabuk saklan bir yere. Odanın ortasındaki koca masanın altına girmeyi denerken kız

Orası olmaz buraya gel diyerek oda kapısının arkasında kalan küçük bir kapıyı açmıştı. Hemen girmişti oraya. Burası bir banyo odası idi. Oldukça küçük, ancak ayakta duş almaya elverişli bir odacık. İlaçlama sırası bulunduğu odaya gelmişti. Oda ilaçlandıktan sonra, ilaç atanın gözüne o küçük kapı ilişmişti. Burada ne var diye kapıya yöneldiğinde, kız önüne geçip orayı sakın açma, orayı ilaçlamaya gerek yok demişti.

Eyvah yakalandık demişti içinden. Gözüne yüklüğün altına giden geniş delik ilişmişti. Eğilip hemen dalmıştı oraya. Örümcek ağları öylesine yoğundu ki, göz gözü görmüyordu. Örümcek ağlarına aldırmadan ilerlemişti. Az sonra kız dışarıdan seslenmişti.

Nereye kayboldun öyle, hadi artık çık demişti. Geri geri giderek odacığa çıkmıştı. Ayağa kalkarak misafir odasına geçtiğindeki haline, kız katıla katıla gülüyordu.

Ne bu senin halin böyle. Ne bu üstündeki örümcek ağları. Kız sevgilisinin üzerine yapışmış örümcek ağlarını temizlerken yine sokak kapısı açılmıştı. Gelenler annesi ve yengesiydi. Önce kucaklarındaki uyuyan çocuğu yatak odasına götürüp yatırdılar. Sonrada kendileri küçük odaya girip oturdular. Annesi

Kızım ne bu koku böyle, ilaççılar ilaç mı attılar diye sormuştu.

Evet anne demişti kız.

Koş  Sevinay’ın odasının kapısını aç zehirlenmesin çocuk diye bağırmştı annesi. Koşup küçük kardeşinin yattığı odanın kapısını açtıktan sonra, misafir odasının da kapısını da açmıştı. Annesi yine bağırmıştı

Kızım sana Sevinay’ın yattığı odanın kapısını aç dedim, sen misafir odasının da kapısını açtın. Çabuk kapat orayı.

Anne açık kalsın orası. Havalansın içerisi. Zira bu ilaç çok pis kokuyor.

Peki nasıl istersen öyle olsun demişti annesi. Az sonra ana kız bir şeyler konuştular. Annesi neşeyle bağırdı gelinine

Gelin kızım hadi biraz daha dolaşalım seninle demişti gelinine. Beraberce sokak kapısını kapatıp gitmişlerdi. Örümcek ağı temizleme faslı yeniden başlamıştı. Ne kadar uğraşsalar boşuna. Tümden temizlenmesi olası değil. Yeter bu kadar temizlik deyip yine kızı belinden kavrayıp dudaklarını kızın dudaklarına kenetlemişti. Uzun uzun öpüşmüşlerdi. Veda edip ayrılmak istediğinde

Ne olur gitme. Temelli kal burada. Biliyorum ailen beni istemiyor. Babam sana nasıl olsa bir iş verir. Ömür boyu hep beraber yaşarız demişti.

Olur mu öyle şey demişti. Daha biz evlenme çağında değiliz. Hele yaşımız on sekizi doldursun. O zaman kimseden korkmadan evleniriz. Zor kurtulmuştu kızın kollarından. Uzun sürdü gizli gizli buluşmaları. Annesi bir gün babasına

Bizim oğlan çok azıttı. Hiç çıkmıyor komşu kızın evinden. Kız başında kalacak, bizim de başımıza bela olacak

Yine orada mı

Orada tabi, başka nerede olacak.

Git çağır onu. Annesi komşu kızın sokak kapısını açarak içeriye seslenmişti

Metin oradaysa gönderin gelsin.

Eyvah demişti. Babam geldi her halde ondan çağırıyordur annem. Hemen evden çıkıp evlerine gittiğinde, içeri girerken başının üstünde bir karaltı fark etmişti. Eğilip ileriye doğru bir hamle yaptı. O karaltı başına inerken, ufak bir sıyrıkla babasının kafasına vurmaya çalıştığı çoban cizmesinden kurtulmuştu. Koşarak odaya girip kapıyı kapatıp sürgülediğinde, babası bas bas bağırıyordu dışarıda.

Çabuk aç şu kapıyı. Senin o kemiklerini un ufak edeceğim. Ne işin var senin o komşu kızında. Memlekette kız kalmamışta ona mı mum oldun. Hele senin o eve bir daha girdiğini duyayım ve ya göreyim gebertirim seni. Bereket kapı çok sağlamdı. Bu yüzden feci bir baba dayağından kurtulmuştu. Bir süre sonra yeni inşa ettikleri eve taşındıklarından, komşu kızıyla ilişkileri tamamen kopmuştu. Hiç üzülmemişti bu ayrılığa. Zaten hiç sevmemişti o kızı.

***

Zaman hızla ilerleyip gidiyordu. Delikanlılığın saman alevi aşkları sürüp gidiyordu. Terk etmeler, terk edilmekler artık oldukça olağandı. Askerlik çağı geldiğinde o da her Türk genci gibi güle oynaya gitmişti askere. Yakışıklılığı yüzünden olsa gerek, izinli çıktığı günlerde edindiği kız arkadaşlarla tatil günlerini hoşça geçiriyordu.

Adanalı çok zengin bir ailenin kızı abayı fena yakmıştı kendisine. Götürüp ailesiyle tanıştırmıştı.

Kız ailem seni çok beğendi. Eğer evlenirsek otellerimizin birini bize verecek. Ailem sayesinde çok rahat bir yaşantımız olacak demişti.

Aileme durumu bildireyim. İzin verirlerse bende evlenmek isterim seninle demişti. Mektupla durumu ailesine bildirdiğinde babası küplere binmişti.

Biz fakir miyiz: Seni evlendirecek gücümüz yok mu ki iç güveyisi girmeye kalkışıyorsun. Eğer böyle bir evlilik yaparsan seni reddederim ve miras hakkından mahrum ederim diye yazmıştı mektubunda. Bir sürü Pazar aşkları yaşamıştı doyasıya. Onun için terhis edileceği zamanın hiç önemi yoktu. Onun için varsa yoksa Pazar aşkları. Her Pazar değişik kızlarla el ele dolaşmaktan doyumsuz bir zevk alıyordu. Bu yüzden Pazar günlerini iple çekiyordu. Arkadaşları soruyorlardı ona,

Bu kadar kızı nereden buluyorsun ve nasıl tavlıyorsun diye

Meslek sırrıdır açıklayamam diyordu arkadaşlarına. Cebindeki bozuk paraların çokluğu arkadaşlarının dikkatini çekmişti.

Ne yapıyorsun onca bozuk parayı. Cebini delecek o bozuk paralar. O yıl çok büyük bir bozuk para sıkıntısı vardı. Oysa bozuk paralar çok işine yarıyordu. Arkadaşlarına

O bozuk paralar öylesine işe yarıyor ki, öğrendiğinizde aptallığınıza çok yanacaksınız

Söyle de öğrenelim

Bedavaya öğrenmek nerede görülmüş?

Bedeli ne? Gerçekten işe yarıyorsa bedeli ne ise öderiz.

Mesai bitiminde, Harbiye’den tramvaya bindiğimizde, Sirkeci’ye kadar bu bozuk paraların ne işe yaradığını kanıtlayacağım. Kanıtlarsam siz bana bir ziyafet çekeceksiniz. Kanıtlayamazsam, ben size ziyafet çekeceğim.

Tamam anlaştık demişlerdi. Tramvaya Harbiye durağından binmişlerdi. Az ilerideki Radyoevi durağından tramvaya çok güzel bir kız girmişti. Kızın harika uzun saçları vardı. Biletçi bilet için yanına geldiğinde elindeki iki buçuk lirayı uzatmıştı. Biletçi önceden kestiği bileti kıza verdikten sonra, aldığı iki buçuk lirayı çantasına atmıştı. Çantanın içine baktığında, paranın üstüne verecek bozuk parasının kalmadığını görmüştü.

Paranın üstünü idareye gider alırsın diyerek diğer biletsizlere bilet kesmek için uzaklaştığında, kız

Biletçi bey paramın üstünü niye vermiyorsunuz. Benim üzerimde ondan başka para yok ki. Kız neredeyse ağlayacaktı. Hemen kızın yanına gitmişti ve kıza

Size yardımcı olabilir miyim demişti. Paranızı biletçiden alın bozuvereyim. Hemen cebinden çıkardığı bozuk paralardan iki bir lira, dört on ve iki de beş kuruş seçip kıza vermişti.Kız bilet bedeli olan yirmi beş kuruşu biletçiye uzatıp iki buçuk lirasını geri almıştı. Kız

Nerelisiniz diye sormuştu.

İzmirliyim.

Belli

Neden belli

Tabi ki efendiliğinizden. İzmir çok güzel değil mi?

Her ne kadar İstanbul Boğazı gibi bir boğazımız yoksa da, çok güzel körfezlerimiz ve koylarımız var.

Çok görmek isterim İzmir’i.

Pazar günü buluşalım sizinle. Ben size İzmir’i anlatırım. Siz de benim İstanbul’un henüz tanıyamadığım yerlerini anlatırsınız.

Tamam buluşalım demişti kız. Buluşacakları yeri ve saati kararlaştırdıktan sonra daha fazla konuşma fırsatları kalmamıştı. Kızın ineceği Karaköy durağına varmışlardı. Kız tramvaydan uzaklaşırken gülerek el sallamıştı. Arkadaşları gülerek gelmişlerdi yanına

Ah ulan ah yine sen kazandın demişlerdi. Sirkeci’de inip, Sirkeci’nin ünlü işkembecisine gitmişlerdi. Yemekte bile arkadaşlarını iğnelemekten geri kalmamıştı. Sipariş almaya gelen garsona

Ustaya söyle, arkadaşların tuzlamasından kıssın ve kıstıklarını benim tabağıma koysun

Niye diye sormuştu garson.

Aramızda bir iddiaya girdik Ben kazanırsam yediklerimizin bedelini arkadaşlar ödeyeceklerdi. Onlar kazanırlarsa ikisinin de yediklerini ben ödeyecektim. Benim tabağımda işkembe daha çok olsun ki hak yerini bulsun. Garson gülerek aktarmıştı söylediklerimi ustaya. Usta üçümüze de kıyak yapmıştı. Üçümüzün de tabakları tepeleme işkembe doldurmuştu. İki duble tuzlamadan sonra üzerine birer de zerde yedikten sonra, arkadaşlarım hesabı ödemişlerdi. Ertesi gün komutanlığa gittiğimde mesai arkadaşım Talat ayakta karşılamıştı beni. Gülerek cebindeki bozuk paraları şıngırtadıyordu.

Zaman hızla akıp geçmişti. Eline terhis belgesini ve yol biletini sıkıştırdıklarında, doğrusu memleketine geri dönmeyi hiç arzulamıyordu. Bir hafta kadar avare avare dolaşmıştı İstanbul sokaklarında. İş arasa hemen iş bulabilecekti. Evlenmek istese, yolunu gözleyenler vardı. Evlilik yine dolaşıp dolaşıp iç güveyiliğine dayanıyordu. Geri dönmeye karar vermişti. Babasının çok güzel vaatleri vardı. Kendisine çok güzel bir iş yeri açacağını vaat etmişti.

***

Geri döndüğünde babası umduğu gibi sıcak karşılamamıştı kendisini. Belki de İstanbul’da kalmak istemesine gocunmuştu. On beş gün akraba ve arkadaş buluşmalarıyla geçmişti. Annesi babasına

Oğlumuz dükkan açmak istiyor. Yardım et te açsın dükkanını dediğinde

Benim bu kadar arazim var ve işimde hep eller çalışıyor. Dükkan açıp ta ne yapacak. Gelsin beraber çalışalım. Söyle ona ya işimde çalışır, ya da başının çaresine bakar. Babasının annesine söylediklerini annesinden öğrendiğinde, dünya sanki başına yıkılmıştı. İstanbul’a geri dönmeye karar vermişti. Gidiş hazırlıklarını yaparken, annesi sürekli yalvarmıştı

Ne olur bizi bırakıp gitme. Ben sensiz ne yaparım. Acele etme, belki babanı sana iş yeri açmana yardım etmesi için ikna edebilirim. Birkaç gün sonra babası eline bin lira sıkıştırmıştı.

Al bu parayı, görüp göreceğin mürüvvet bu. Sakın bir daha bana para için gelme demişti. O parayla ne yapılabilirdi. Çaresiz sokak içerisinde bir dükkan kiralamıştı. Tanıdığı bir marangoza raflar ve tezgah yaptırmıştı. İzmir’den alıp geldiği az miktardaki malzemeyi raflara sıralamıştı. Boş kalan rafları da boş kutularla doldurmuştu. Dükkanının çok sapa yerde oluşu yüzünden işleri bir türlü düzene girmiyordu. Çaresiz dükkanını kapatıp inşa halindeki hava alanına elektrikçi olarak girmişti. Vatan Cephesine girmeyi reddettiği için bir ayı doldurmadan işten kovulmuştu. Bu kez bedesten içerisinde bir dükkan kiralalamıştı. Yeni dükkanında işler iyi gitmeye başlamıştı. Yoğun bir şekilde çalışıyordu. Tüm aşklara kalbini kapatmıştı. Yalnızca işini düşünüyordu.

***

Annesi seni ille de evlendireceğim diye tutturmuştu. Öylesine övmüştü ki müstakbel gelinini peki demek zorunda kalmıştı. Kızı görmeye gittiklerinde şok olmuştu.

Anne bula bula bu kara kızı mı buldun bana. Ben onunla kesinlikle evlenmem demişti. Annesi gözyaşları içinde yalvarmıştı

Ne olur kırma beni. Kız esmer, çok ta güzel değil ama, çok iyi, çok tatlı dilli bir kız. Üstelik çok zenginlerde. Günlerce kavgası sürdü annesinin o kızla evlenmesini istemesinin.

Eğer sen o kızla evlenmezsen ben intihar ederim. Benim ölümüme neden olursun demişti annesi. Çaresiz peki demek zorunda kalmıştı. İş yeri açmakta oldukça cimri davranan babası çok görkemli bir nişan töreni yaptırmıştı. Aynı şekilde görkemli bir düğünle dünya evine girmişlerdi. Cicim ayı değil, cicim günleri dahi uzun sürmemişti. Gelin ve damat ailesi, genç evliler üzerinde otorite kavgasına girişmişlerdi. Bir aile damada, diğer aile de geline sahip çıkmaya uğraşıyorlardı. Gelin hanımın sivri dili çok çabuk çıktı ortaya. Evde huzur diye bir şey kalmamıştı. Eve biraz geç gitse, bir acuze kılığında karşılıyordu eşi kendisini.

Nerede kaldın bu saate kadar, hangi garılarlaydın yine.

Ne karısı hanım, işim uzun sürdü, bu yüzden biraz geciktim dediğinde

Ben seni bilmez miyim, sen az ceviz kırmadın o orospu garılarla. Kim bilir yine hangi orospu garıyla beraberdin.

Yeter be bıktım usandım senin bu kıskançlığından. Kapat artık o kırılasıca çeneni dediğinde

Dediklerim zoruna mı gitti ulan pezevenk. Tepesinden aşağı sanki bir kova buz gibi su dökülmüştü. Saçlarından yakalayıp hızla sarsmıştı karısını

Ne diyorsun sen be. Çabuk sözünü geri al yoksa beynini dağıtacağım dediğinde, aldığı yanıt çileden çıkmasına yetip artmıştı.

Pezevenk olmasaydın evine erken gelirdin. Yumruğunu var gücüyle vurmuştu yüzüne. Düştüğü yerde bas bas bağırıyordu.

Pezevenksin işte. Pezevenk olmasaydın evine erken gelirdin. Yumruğunu vurdukça burnundan kan fışkırıyordu. Zor toparlamıştı kendisini. Vazgeçti vurmaktan. O yine ayni sözleri söylemeye devam ediyordu.

Hadi kalk elini yüzünü yıka da seni babanın evine götüreyim. Daha fazla bir arada kalamayız demişti. Kalkıp elini yüzünü yıkadıktan sonra yine diklenmeye başlamıştı.

Ben seninle anamın evine gitmek için evlenmedim. Hiçbir yere gitmiyorum işte demişti. Bir an gırtlağını sıkıp öldürmeyi geçirdi içinden.

Deymez demişti kendi kendine. Maşa varken elimi ateşe niye sokayım. O geceyi ayrı odalarda geçirmişlerdi. Sabah ilk işi ailesine haber göndermek olmuştu, gelin kızınızı alın diye. Az sonra karısının annesi ve akrabaları gelmişlerdi. Hepsi de ne olur yuvanızı yıkmayın diye yalvarıyorlardı.

Bak karın hamile. Yakında doğuracak. Ayrılacaksanız yine ayrılın. Ama çocuğunuz analı babalı doğsun. Çok ısrar etmişlerdi. Sonunda,

Peki öyleyse ayrılmayı doğumdan sonraya bırakalım demek zorunda kalmıştı. Doğuma kadar ayrı odalarda kalmışlardı. Doğumdan sonra da bu ayrılık devam etmişti. Doğan bebeği bir kez dahi kucağına alıp sevmek gelmemişti içinden.

Hadi artık doğum oldu, bitirelim bu evliliği dediğinde,

Hele bir kırkı çıksın, düşünürüz diye yanıtlamıştı. Ne bitmez tükenmez kırk gündü o günler. Kırk gün doldu Hanım efendinin anasının evine gitmeye hiçte niyeti yoktu. On gün sonra bayramdı. Bayram günü geldiğinde,

Hadi annenlere gidip bayramlaşalım dediğinde

Hayır gitmeyeceğim. Gideyim de beni orada bırak değil mi ? Bu sülüğü başından atmanın tek çaresi onu annesinin evine bayramlaşmaya gitmeye ikna etmekti.

Mademki benden kuşkulanıyorsun al, evin anahtarı sende kalsın diye anahtarı uzattığında, geri döneceğine inanmıştı. Hemen anahtarı alıp çantasına koymuştu. Evlerine vardıklarında kapıyı açan annesi kızıyla damadını karşısında görünce hemen içeriye seslenmişti,

Çocuklar bakın kimler geldi. Bizim damadın burnu sürtülmüş, bayramlaşmaya gelmişler. Sinirden tir tir titriyordu. Az sonra kimin burnunun sürtüleceğini göreceksin diye geçirmişti içinden. Sessiz kalmayı yeğlemişti. Soğuk bir hal hatır sormaktan sonra,

Ben gidip çarşıyı dolaşacağım diye ayağa kalktığında, karısı önüne geçip

Hayır gitmeyeceksin. Niyetin beni burada bırakmak değil mi demişti.

Otur oturduğun yerde. Sakın arkamdan gelmeye kalkışma. Bu evliliğin bittiğinin halen farkında değil misin demişti. Hızla ayrılmıştı evden. Dükkanına gidip önceden aldığı asma kilidi ve bir de çekiç alarak evine gitmiş, eski kilidi çekiçle kırıp, yenisini taktıktan sonra tekrar dükkanına geri dönmüştü.

Ayrıldıklarında kızları elli günlüktü. Beş gün sonra komşularıyla bebeği gönderdiler. Komşuları

Bebeğin annesi istemiyor. Alsın da piçine kendi baksın diyor. Kusura bakmayın, elçiye zeval olmaz. Çok ısrar ettiler bebeği size getirmem için. Tekrar tekrar özür dileyerek ayrılmıştı evden. Bir hukukçuya danışmıştı ne yapayım diye. Hukukçu ben sana bir dilekçe yazayım, dilekçeyi savcılığa götürüp işlem yaptır. Ola ki bebek ölür . Ölümüne sen neden oldun diye seni mahkemelerde süründürmesinler. Savcılığın görevlendirdiği iki polisle ayrıldığı eşinin evine götürmüştü bebeğini. Polislere

O bebek artık benim değil, alsında piçine kendi baksın dediğinde,

Vah vah ne anneler varmış yer yüzünde. Yazıklar olsun sana diyerek bebeği alıp kendisine getirmişlerdi.

Eğer boşanmanız için şahit gerekirse bizi şahit yazmayı unutma demişlerdi

***

.

Uzun süre iki tarafta boşanma davasını karşı tarafın açmasını beklemişti. Babası bir gün

Oğlum madem ayrılmakta kararlısın, neden boşanma davası açmıyorsun demişti.

Baba benim bir daha evlenmeye niyetim yok. Bırak davayı onlar açsınlar. Böylece boşanmamız daha kolay olur. Ayrıldığı eşinin ailesi tarafından haber üstüne haber geliyordu

Ya boşanın, ya da barışın diye. O ise

Evlenmeye niyeti olan açsın davayı diye yanıtlıyordu. Sonunda davayı açtılar. Mahkeme günü gelip çattı. Hayatında hiç yargılanmamıştı. Bu nedenle heyecandan ölecek gibiydi. Yargıcın

Sen hanımın sağına geç dediğini anlayamamıştı. Yargıç yinelemişti,

Sen hanımın sağına geç diye.

Güçlükle yine anlayamadım efendim deyince boşanacağı eşi kolundan tutup öfkeyle

Sana bu tarafıma geç diyor be deyince hakim şok olmuştu.

Sen eşinden boşanmak için dava açmışsın. Ne söylemek istiyorsan söyle bakalım.

Efendim bu herif var ya, işi gücü garılarla gezip tozmak. Evi aklına bile gelmiyor. Üstelik tüm ziynetlerimi alıp sattı ve garılarla yedi. Yargıç

Biz burada ziynet davası görmüyoruz. Davanız boşanma davası. Boşanmak mı istiyorsun onu söyle.

Boşanmak istiyorum tabi Bu kez de kendisine sormuştu,

Bak eşin ne diyor, sen ne diyeceksin bu söylediklerine

Bütün söylediklerine aynen katılıyorum. Söylediklerinde eksikler var gerekirse ben tamamlayayım efendim.

Anlıyorum sizi, bir şey söylemenize gerek yok. Davacıya

Bak kızım sizin bu evliliğiniz bitmiş, dışarı çık ve iki şahit bul hemen boşayayım sizi. Dışarı çıkıp geri dönmesi bir olmuştu.

Şahit bulamadım hakim bey demişti. yargıç,

Araya adli tatil giriyor. İki buçuk ay ileriye atıyorum mahkemenizi. Gelirken iki şahit getir de boşayayım sizi.

***

İki buçuk ay sonra yine yargıç karşısındaydılar. Yargıç

Getirdin mi şahitleri diye sorduğunda

Getirdim efendim. Yargıç şahide sordu

Bunları tanıyor musunuz diye. Tanık

Tanıyorum efendim.

Bak bunlar geçinemiyorlarmış, bir araya gelseler geçinemezler değil mi?

Niye geçinemesinler efendim. İkisi de genç deyince yargıç diğer tanığa aynı soruyu sormuştu. İkinci tanıkta aynı şeyleri söyleyince öfkeyle katibe yaz bakayım demişti. Davalı ve davacının kesin ifadelerine tanıkların da ifadelerinden bir araya gelip geçinmeleri mümkün olmadığı görüldüğünden boşanmalarına karar verildi. Son sözünüz ne diye sormuştu taraflara.

Çocuğumu haftada bir gün görmek istiyorum. Yaz demişti yine katibe.

Çocuğun her cumartesi günü icra marifetiyle annesine gösterilmesine karar verildi. Senin bir diyeceğin var mı diye sormuştu yargıç

Var efendim demişti. Çocuğun her hafta annesi tarafından görülmesi onun psikolojik gelişmesini etkiler. Mümkünse bu kararın kaldırılmasını istiyorum.

Ben kararımı verdim. Beğenmezsen temyiz edersin. Birden bir sevinç dalgası sarmıştı benliğini. Her hafta icraya baş vuracak. Gerekli harcı yatırdıktan sonra icra gelip çocuğu alıp icra dairesine götürüp çocuğun annesine gösterilmesini sağlayacak. Ölme eşeğim ölme. Olacak bir iş değildi o. Yargıcın kendisine nasıl bir kıyak yaptığını fark etmekte gecikmemişti. Sonuç düşündüğü gibi olmuştu. Çocuk annesi tarafından hiç aranılmamıştı. Her hangi  bir düğünde rastlaştıklarında çocuğunu görmemek için sırtını dönerdi çocuğa.

***

 

Boşandıktan sonra uzun süre kadınlardan kızlardan uzak durmuştu. Tümünden nefret ediyordu. Bir gün minibüsle İzmir’e giderken genç bir kız oturdu yanına. Kız pek güzel değildi ama, oldukça konuşkan biriydi. Çabucak bir dostluk kurulmuştu aralarında. Kıza

İzmir’e mi gidiyorsun diye sormuştu.

Evet, Konak’ta bir sinemada İngiliz’ce bir film oynatılıyor. İngilizcemi ilerletebilmek için o sinemaya gidiyorum. Az sonra Konak’a vardıklarında minibüsten indiler. Kız sinemaya doğru yöneldiğinde kızın peşine takılmıştı. Sinemanın gişesi önüne geldiklerinde

İzin verirseniz biletleri ben alayım demişti kıza.

Siz zahmet etmeyin ben alırım. Kızdan önce davranıp gişeye yanaşmıştı. Gişe görevlisine iki bilet verir misiniz demişti. Gişe görevlisinin uzattığı biletleri ve paranın üzerini aldıktan sonra beraberce sinemaya girip, koltuklara yan yana oturmuşlardı. Film başladığında kızın elni sıkıca tutmuştu. Kız hiç itiraz etmemişti bu yaptığına. Zaman zaman elini kızın bacaklarında gezdirdiğinde, kız derin bir nefes alarak omuzuna dayanıyor ve ne olur yapma diye mırıldanıyordu. Oysa sesinin tonu yaptıklarına devam et diyordu. Duymamazlıktan gelerek bacaklarını okşamayı sürdürüyordu. Film bittikten sonra ilk pazar buluşmak için sözleşmişlerdi. Bir terslik olur düşüncesiyle, kıza iş yerinin adresini ve telefonunun numarasını vermişti.

Pazar günü Konak’ta buluşmuşlardı. Yürüyerek Basma neye gidip, oradaki motor sıkletçilerden bir motor sıklet kiralamıştı. Motorsıklete binip Belkahve’ye gitmişlerdi. Belkahve’de yanak yanağa,omuz omuza, bazen de dudak dudağa İzmir’i seyretmişlerdi. Motorsıklete binip daha ileriye ormanın daha yoğun ağaçlarla kaplı olduğu bir yere gitmişlerdi. Motor sıkleti yol kenarına park ederek ormana dalmışlardı. Çimenlerin yoğun olduğu bir yere uzanarak sevişmeye başlamışlardı. Zaman diye bir kavramları yoktu. Bir sesle irkilivermişlerdi.

Davranmayın yoksa yakarım. Hemen dönüp baktığında bir köy bekçisinin elindeki mavzerle burun buruna gelmişlerdi.

Sen köyünün hudutlarını şaşırdın galiba, burası orman bakanlığına ait, buraya karışmaya hakkın var mı diye sormuştu.

Ben orman morman anlamam arkadaş, hadi kalkın bakalım yürüyün karakola.

Gitmesine gidelim de, yalnız senin köy odana gitmeyeceğiz. İlerideki jandarma karakoluna gideceğiz. Orada senin bu gibi işlere karışmaya yetkin olmadığını iyice öğreteceğim sana.

Tamam, jandarma karakoluna gidelim.

Sen o silahın namlusunu niye bana doğru tutuyorsun. Benim babam koruma başkanı. Bekçilere verilen silahlarda mermi bulundurmanın yasak olduğunu adım gibi biliyorum. Sen benim belimdekinde kaç mermi olduğunu biliyor musun. Mavzerin namlusu yavaşça başka tarafa doğru dönmüştü. Daha evvel korkutup yanındaki kadını bırakıp kaçanlardan olmadığımı anlamıştı.

Hadi gidin, bir daha da sizi buralarda görmeyeyim.

Neden gidecekmişim. Önce karakola gideceğiz ve orada senin orman içerisindeki bu gibi durumlara karışmaya hakkın olmadığını öğreteceğim sana. Hak ettiğin cezanın verilmesini sağlayacağım. Kolundan tutup sürüklemeye başlamıştım. Korkma sırası ona gelmişti.

Ne olur bırak beni. Ben bir hata ettim. Bir daha böyle bir davranışta bulunmayacağına dair yemin üzerine yeminler sıralıyordu. Sevgilim ha bire dürtüyordu beni, bırak adamı da gidelim diye işaret ediyordu.

Sen bu hanım efendiye dua et. O ısrar ettiği için bırakacağım seni. Elindeki mavzeri alıp ne olur ne olmaz diye kontrol ettiğimde boş olduğunu görmüştüm. Mavzerini geri verdiğimde kurtulmanın sevinciyle hızla uzaklaşmıştı. Sevgilimse korkudan tir tir titriyordu. Bulunduğumuz yerin tadı kalmamıştı. Ola ki intikam almak için köyün delikanlılarını salardı üstümüze. Motorsıklete binip geri döndüğümüzde motor sıkleti sahibine teslim edip kirasını ödedikten sonra fuara girmiştik. Doğruca Palmiyeler restaurantına gidip oturmuştuk. Yemekten sonra yürüyerek minibüs durağına gitmiştik.

Her hafta buluşuyorduk. İlişkimiz belki de çok daha uzun sürecekti. Evlenmemiz için ısrar etmeye başlayınca terk etmiştim onu. Gömlek değiştirir gibi sevgili değiştirmeye başlamıştım. Suzan, fikriye, Cihangül, ve daha niceleri bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden. Cihangül’ü anımsadığında, bir burukluk çökmüştü içine. Çok yalvarmıştı, evlenelim diye.

Senden hemen nikah kıydırmamızı istemiyorum. Dilediğin kadar nikahsız yaşayalım. Seni mutlu edeceğime inandırdığımda kıydırırız nikahımızı. Biliyorsun nişanlıyım. Peki de, hemen bu yüzüğü parmağımdan çıkarıp bir zarfa koyup nişanlıma postalayayım.

Yapamam demişti kıza. Ben mutlu olacağım diye bir başkasının mutluluğuna engel olmak istemem. Tüm ısrarlarına rağmen beni kendisiyle evlenmem için ikna edememişti. Göz yaşlarıyla evimden ayrılırken

Yine de senden umutla peki demeni bekleyeceğim.

Evliliği nasıl gidiyor acaba diye düşündü. İnşallah mutlu olmuştur. O gerçekten çok iyi bir kızdı. Eğer mutlu olmuşsa çok sevinirim. Yıllar önce kucağında bebeğiyle yürürken görmüştü onu. Çok zayıflamıştı. Gözleri yürüdüğü yoldaydı. Etrafını görecek durumda değildi. Belki de ayağı bir yere takılıp, kucağındaki bebekle düşmekten korkuyordu. Ayrıldıktan sonra, ilk ve son görüşü olmuştu onu.

Gençlik sanki hiç bitmeyecekti. Hey gidi gençlik hey. Saman alevi miydin sen. Ne tez geçti o deli dolu günler. Saçlar ağarmış, yüzümde yığınla kırışıklar.Yine de eş dost

Vazgeç şu bekarlıktan, eş insana asıl ihtiyarlıkta gerekir diyorlardı.

Ne olur ısrar etmeyin. O evlilik denilen kazık bir defa yenilir diye yanıtlıyordu dostlarını. Yaşlandığından olsa gerek kadınlar da yüz vermez olmuşlardı. Haftada bir eve temizlik için gelen kadına bolca bahşiş vererek idare ediyordu durumu. Nedense bu parayla sağlanan ilişkiden de zevk almaz olmuştu. Koskoca evin içinde yalnızlıktan bunalan bir insan olmuştu. Hızlı yaşam kalp sağlığını da bozmuştu. Anılarından sıyrılıp kurtulmak için dikkatini, dolunayın ışıltılara boğduğu yere yönlendirdi. Dolunay ne kadar güzel dedi bu gece. Denizin yüzü sanki gümüşle kaplanmış. İçeride kısık sesle açık bıraktığı radyosunda çok sevdiği bir parça çalınıyordu.” Ah ediyor divane gönlüm eyvah eyvah aldanıyorsun. Tüm dikkatini bu hüzünlü şarkının nağmelerine vermek istedi. Ağır bir burukluk kaplamıştı yüreğini. Göğsünde bir sıkışma oluştu. Nefes almakta zorlanıyordu. Başını geriye dayayıp nefes almayı kolaylaştırmaya çalıştı. Gözleri sanki gökteki soluk yıldızlara takılmıştı. Öylece tüm bedeni hareketsiz kaldı. Ölüm onu dolunayın en güzel olduğu, gümüş rengi ışıklarını cömertçe denize ve yeryüzüne serpiştirdiği bir gecede yakalamıştı.

 

Özcan NEVRES

17. 2. 2000

(Bugün 1, toplamda 60 kez ziyaret edildi.)