BEBEK CAN

1998 inKasım ayında geldi dünyaya. Özel bir hastanenin ilaç kokulu doğum odasında, merhaba dedi hiç tanımadığı evrene. Ağlıyordu, hem de ciyak ciyak. Dünyaya gelişine duyduğu pişmanlıktan mıydı, yoksa sevinçten mi bilinmez. Tanımadığı evrenin tüm sırları, sanki doğal gaz sobasının borularında gizliydi. Hiç ayırmazdı gözlerini sobanın borularından. Acıktı ağladı, kızdı ağladı, hastalandı ağladı. Karnı doyduğunda güldü, sevildiğini sezdiğinde de güldü. Ağlayarak, gülerek geçiyordu günleri ve geceleri.

Henüz kırk günlükken zıplamayı öğretti dedesi ona. Perdeleri çekiştirdi, evrenin tüm gizemleri perdelerin arkasındadır diye. Tatlı mamadan, yavan anne sütünden ibaretti emzirdikleri. Dedesi ona ekşi limonu tattırdı. Bebeğe limon tattırılır mı diye karşı gelenlere, bırakın onu, taşın ne denli sert olduğunu erken öğrensin dedi dedesi.

Aylar biri birini kovaladı. Denizin tuzlu, serin sularıyla tanıştırdı Can’ı dedesi. Ayaklarını vurdu denizin sularına var gücüyle. Sıçrayan sulara sevinç çığlıklarıyla merhaba dedi. Aaa bebeğe bak diye bağırdılar etraftakiler, sudan hiç korkmuyor dediler. Babaannesi geldi, çıkar o çocuğu denizden diye bağırdı. O daha çok küçük denize giremez dedi babaannesi. Kavga dövüş çıkarıldı denizden. Çok fena kızdı, neden çıkardınız beni denizden diye. Bir çocuk doktoru deniz kenarında güneşleniyordu. Bir dakika tuta bilirsiniz denizde. Fazla tutmasanız iyi olur dedi.

Her gün dedesi, birkaç kez ayaklarını denize sokup cump, cump yapmasını sağladı. Çevresindekiler onun kahkahalarını, sevinç çığlıklarını zevkle izlediler. Kendisini denize sokanlar onun en sevdiği dostları oldu. Onu çevrede küçük, büyük her kes tanıdı. Tanıyanlar, tanımayanlara, bakın denizi çok seven çocuk diye tanıttılar onu. Botu, kayığı, plastik kaplumbağası, deniz yatağı onun en büyük tutkusu oldu. Ah… bir de o kayığın küreklerini çekmeyi bir öğrene bilse. Kim bilir yaşam bin kat daha güzel olurdu.

Uykusu geldiğinde huysuzluk yapardı. İlk huysuzluğunda babaannesi onu hasta zannetti. Hemen doktora götürelim dedi dedesine. Yok dedi dedesi, o hasta değil. Halasına çekmiş. Arabada uyumak istiyor. Beni ne kadar da iyi tanıyor dedem diye düşündü minik can. Elbette arabada uyumak istiyorum diyecekti ama ne yazık ki henüz konuşmayı bilmiyordu. Sözcükler onun gözyaşlarında ve gülücüklerinde kümeleniyordu. Dedesi, babaannesinin kucağında arabaya bindirdi onu. Az sonra derin bir uykuya daldı. Arabadan indiklerini fark edememişti bile. Babaannesi onu yatağına yatırırken, gözlerini açıp tatlı tatlı gülümsedi babaannesine. Belki de nasıl dedem haklı mıymış demek istiyordu.

Yine bir gün uyku kavgası başladı. Babaannesinin işi vardı. Dedesi arabanın koltuğunu az geriye iterek, kucağını alıp yola çıktılar. İki kilometre kadar gittiler. Tam uykuya dalacağı anda koca bir kamyon, çok büyük bir gürültüyle yanlarından geçti. Çok korkmuştu kamyonun gürültüsünden. Hemen geriye dönüp dedesinin boynuna sarıldı. Dedesi arabayı yolun kenarına çekti. Korkma oğlum, bak ben senin yanındayım dediyse de o, kollarını dedesinin boynundan ayırmadan, başını dedesinin göğsüne dayadı, ağladı, ağladı. Gözyaşlarıyla ıslattı dedesini tişörtünü. Dedesi onu okşuyor, ona güven verecek nice güzel sözler söylüyordu. Ama o durmadan ağlıyordu. Sonunda gözlerinden yaş akmaz olmuştu. Belki de göz yaşı pınarları kurumuştu. Dedesine yapışmış olan vücudu, yavaş yavaş gevşemeye başladı. İç çeke çeke derin bir uykuya daldı. Arabayı eve doğru çevirdi dedesi. Ağır ağır ilerlediler. Eve geldiklerinde, yatağına yatırıldığında bile kollarını çözmek istemiyordu dedesinin boynundan.

Can her şeyden korkardı eskiden. Otoların marş dinamolarından, perdeler çekilirken raylardan çıkardıkları sesler, mobilet gürültüsü ve daha niceleri korkuyla ağlamasına neden olurdu. Dedesi bu tür korkularını yene bilmesi için, korktuklarının üstüne sürdü Can’ı. Perdeleri beraber çektiler. Masaları, kapıları, camları beraber yumrukladılar. Kamyonun çıkardığı sesin yabancısıydı Can. Bu nedenle çok korkmuştu. Henüz dokuz buçuk aylık yaşamının en büyük korkusunu yaşamıştı kamyon yüzünden. Emeklemeye yeni başladığından, zaman zaman başını sert yerlere vurdu. Bazen de ayağını, bacağını vurdu. Çok kısa sürer ağlaması. Hemen alışır oluşan ağrılarına.

Can acıkınca, susayınca ve uykusu geldiğinde çok huysuzlaşır. Her bebek gibi o da sıcaklara oldukça dayanıksız. Bu yüzden yattığı oda klimayla devamlı serin tutulur. Altının ıslaklığı Can’ı pek etkilemez. Babaannesi sık sık değiştirir primasını. Uykuya yatmadan önce babaannesinin E.S.M. maması, bebe biskivüsü ve yarım kaşık Sanasol vitamin şurubuyla hazırladığı mamanın tamamını yer ve üzerine iki yüz gram kadar su içer. Can iki kişilik koca bir yatakta yatmasına rağmen, karyoladan sık sık düşer.  O yalnız günlük hayatında değil, uykusunda bile dur durak bilmez. Dolaşır durur koca yatağın içinde.

Şimdilerde dedesi yeni bir şey öğretti ona. Komşu bakkalın çeşmesine takılı hortumla bakkal dükkânının önünü sulamak. Dedesinin kucağında, çeşmenin hortumunu sım sıkı tutmuş, suyun havada çizdiği kavislere, zerreciklere dönüşüp yere dağılışına zevkle bakarken, iki ayağı ve boşta kalan eliyle ha bire tepinir, çığlıklar atar. Can ne yapıyorsun orada diye takılanlara bakmaz bile. Can hortumdan fışkıran suyla sanki bir bütün olmuştur. Dedesi çeşmeyi kapattığında, dede-torun kavgası başlar. Çok zor olur minik ellerinden hortumu çekip almak. Dedesi bir bıraksa onu, ucundan su fışkıran hortumla yatıp kalksa. Hey gidi dünya hey. Meğer sende yaşamayı sevdirecek, ne kadar çok güzellikler varmış.

Özcan NEVRES

 

(Bugün 1, toplamda 82 kez ziyaret edildi.)