BİLİM NEREYE GİDİYOR

BİLİM NEREYE GİDİYOR

Şüphesiz bilim adamlari 1700 yillarda da çok yogun bir tempoyla araştirmalarini sürdürüyorlardi. Matbaanin icadi iletişimi kolaylaştirmiş,bu da bilgi alişverişlerinde önemli adimlar atilmasinda en büyük etken olmuştur. Örnegin Italya’da Marconi, Almanya’da Hertz ayni keşif üzerinde ugraş veriyorlardi. Hani şimdilerde her evde birkaç tane bulunan radyo.

Marconi halen adı Marconi anteni olarak bilinen, cep telefonları, el telsizleri ve portatif radyolarda kullanılan teleskopik ( çubuk ) anteni kullanmıştı. İlk adımda frekans ile ilgili bir çalışma yapılması düşünülmemişti. Bu nedenle, yayın çok dar bir alanda kalıyordu. Daha uzaklarla iletişim sağlayabilmek için sadece antene yüklenilen voltajın yükseltilmesi ise yetersiz kalıyordu.

Hertz ise adı Hertz anteni olarak bilinen, eskilerin çok iyi anımsayacakları yatay antenlerdi. Hertz anten ne kadar uzun olursa, yayının daha uzaklara ulaşacağına inanıyordu. Hertz de  Marconi de bir türlü arzuladıkları başarıya ulaşamıyorlardı.

Hertz ile Marconi  bilgi alışverişine girdiler. Marconi’nin yüksek voltajı, Hertz’in uzun yatay anteni bir araya getirildiğinde yayın biraz iyileşmişti ama, yinede arzulanan verimlilik elde edilememişti. Ortak çalışmalarında, araştırmalarını frekans üzerinde yoğunlaştırdılar. Bu çalışmalarında da aşılması güç bir sorunla karşılaştılar. İnsan kulağı, 25 – 30 000 frekansın üzerindeki frekansları algılamıyordu.

Yılamadılar. Çalışmalarını bıkmadan usanmadan sürdürdüler. Osilatörlerde ürettikleri yüksek frekansları hamal ( taşıyıcı ) olarak kullanmayı düşündüler. Yüksek frekansa mikser ( karıştırıcı ) aracılığıyla ses frekanslarını yüklemeyi başardılar. Yayınlanan frekanslar ses frekanslarını bir hayli uzağa taşıyabiliyordu. Alıcının osilatöründe ürettiği frekans, yine alıcının mikserinde biri birlerini katlederlerken, ses frekansları hiçbir kayba uğramadan 428 – 490 arasındaki ara frekansın taşıyıcığıyla ara frekans trasformotorlarında güçlerini artırarak, sadece ses frekanslarının geçişine izin veren dedektöre ulaşır. Dedektör ses frekanslarını geçirir. Ara frekansın geçişine izin vermezler. Hamal frekanslar görevlerini tamamlamışlardır. Dedektörün giriş ucundaki bir kondansatör, hamal frekansları şaseye yönlendirirler ve yok olmalarını sağlar. Ses frekansları bir amplifikatörde güçlendirilerek hoparlöre ulaşır. İşte kulağımıza gelen o gür sesler, böylesine karmaşık bir sistemin ürünüdür.

Sistem ağır ve hantal bir sistemdir. Yakın bir zamana  kadar lambalı radyo olarak bilinen  radyolarda kullanılan lambalar ( tubes ) tüm gelişmelere rağmen, bu günkü hıza ulaşmaları mümkün değildi. Lambalarda her ne kadar ultra yüksek frekanslara ulaşılmış olsa da  yeterli değildi. Üstelik portatif cihazların üretimine de elverişli değildi.

1950 den sonra transistorun keşfi gerçekleşti. Çok kisa bir sürede lambalarin pabucu dama atildi. Transistorun yüzlercesi, hatta binlercesi kibrit kutusu genişligindeki bir alana, hem de yüzlerce mesai arkadaşlari kondanstorler ve rezistanslarla birlikte sigdirildilar. Bu daracik alanlara sigan entegreler sayesinde, hem cihazlarin boyutlari küçüldü. Hem de ultra ultra yüksek frekanslara ulaşildi.

Transistorların sayesinde radyolar, bilgisayarlar, hesap makinaları, kameralar cebe sığacak kadar küçüldüler. Duvara tablo gibi asılacak likit televizyonlar gündemde. Uçaklar hedeflerini gece bile tam isabetle vurabiliyorlar. Telefon santralları en az altı buçuk metre yüksekliklerdeki odalardan çanta büyüklüğündeki kasalara girdi. Hem de yüzlerce personelin görev alması gereken ve hata yapan sistemden arınıp, tek kişiyle kontrol edilebilen bilgisayar sistemine geçildi.

Robotlar en zor, en hassas ameliyatlarda dahi iş başinda. Göz ve beyin ameliyat lari robotlar sayesinde olabildigince risksiz gerçekleştiriliyor..

D.N.A. larla genlerle çok kısa bir süre önce tanışmıştı bilim adamları. Şimdilerde ise hastalık tedavisinde, kopyalamalarda, cinsiyet yönlendirmelerinde ve babalık testlerinde hep dijital teknoloji kullanılıyor.

Elektriğin icadıyla, insanlık yararına nice icatlar gerçekleştirildi. Telgraf, telefon, motor, radyo, telsiz telefon, cep telefonu, ampul, içten patlamalı motorlar, bilgisayarlar, hepsi insanlığın hizmetinde.

1940 lı yıllarda bir icad var ki; en az tanınan  ve çok az insan tarafından bilinen atomun parçalanması. Belki de insanlığın sonunu getirecek bir icad bu. Yakın zamanda onu Çernobil faciası olarak tanıdık. Daha eskilerde ise Japonya’daki Nagazaki ve Hiroşima şehirlerine atılan atom bombası olarak duyduk adını. Nasıl bir şeydi bu bombalar? Bu iki bomba da bu günkü nükleer bombaların yanında adeta bir oyuncak. Sadece on kilo tonluk. Şimdikiler gibi megatonluk değil. Atıldıkları iki şehirde, düştükleri yerlerde, yarı çapları iki kilometre olan bir dairede, önlerine gelen her şeyi canlı, cansız sürükleyip götürmüşler. Sonra da patlamanın neden olduğu hava boşluğu yüzünden, taşınanlar tekrar geriye sürüklenerek, bombaların ayıbını örtercesine patlama noktasına yığılmışlardı. Bu bombaların en acımasız oldukları etki alanlarıydı. İkinci etki alanlarıysa, on kilometre yarı çapındaki bir alanda tek bir canlıya dahi yaşam hakkı tanımıyorlardı. Üçüncü etkileri de neden oldukları radyasyondu. Japonlar yıllardır bu vahşetin yaralarını sarmakla uğraşıyorlar.

Artık on kilotonluk bombalar müzelik oldu. Günümüzdeki bombalar yüzlerce megatonluk. ( milyon ton ) Atom bombasının vahşetinden utanan Amerika, alternatif olarak, temiz bomba diye tanımladıkları Nötron bombasını gerçekleştirdiler. Bu bombalar sadece insanları öldürüyor. Binalara ise zarar vermiyor. Yeni bomba ne kadar temiz değil mi? Amaç dünya egemenliği olunca, Nötron bombası nasılda temiz bomba olarak tanımlanabiliyor. İnsan hayatının ne önemi var ki?

Peki bu korkunç güçteki bombaların kullanıldığı bir savaş sonrası ne olacak? İnsanların yaşama şansı var mI? İnsan yaşamının sürmesi için neler yapılması gerekir? Sıkı durun. Yaşama şansı canlılar içinde sadece hamam böceklerinde var. İnsanlar içinse en az altmış santim kalınlığında beton duvarları ve tavanı olan korunaklara sığınmaları gerekiyor. Ya sonra ne olacak? Yıllarca sürecek radyasyon etkisinden nasıl korunacaklar? Radyasyonun yok olmasını onlarca yıl nasıl bekleyecekler? Ne yiyip, ne içecekler? Gerçekçi bir deyimle yaşama şansı sıfır.

Ancak çok yüksek dağlarda, Ağrı, Himaliya, Alp ve Pirene dağlarının mağaralarında yaşayan insanlar varsa, onların bize göre biraz yaşama şansları  var. Ulaşılan ileri teknoloji ise aslına geri dönecektir. Yani yeni bir TAŞ DEVRİ başlayacaktır.

Dileğimiz böyle bir savaşa insanlığın tanık olmaması ve teknolojinin insanlık yararına kullanılması.

Özcan NEVRES

 

(Bugün 1, toplamda 156 kez ziyaret edildi.)