ÇILDIRTAN AŞK

ÇILDIRTAN AŞK

 

Muzaffer on dokuz yaşını doldurduğunda iri yarı ve oldukça yakışıklı bir delikanlı olmuştu. Baba mesleği olan marangozluğu seçmişti meslek olarak kendine. Babası atölyedeki tüm işleri ona bırakmıştı. Hele bir askere git gel, seni bir evlendireyim. Atölyeyi sana devredeyim. Benim emeklilik zamanım geldi artık diyordu.

Bir komşu düğününde ablasıyla dans ederken, kız kıza dans eden bir çift gördü. Birinin yeşil gözlerine takıldı gözleri. Sımsıcak bir şeylerin aktığını hissetti içinde. Kız gülümseyerek bakıyordu kendisine. Ayakları dolaştı birbirine. Kızın gülümsemesine nasıl karşılık vereceğini bilemiyordu. O da gülümsedi kıza. Atölyelerinden başka bir düşüncesi olmamıştı bu güne kadar. Bir kıza nasıl yaklaşılır, onunla nasıl tanışılır, nasıl konuşulur bilmiyordu. Ablasının kulağına eğildi

Abla şu yan tarafımızda dans eden iki kız var. Sarışın yeşil gözlü olana dikkatlice bak.

Hayrola, ne yapacaksın o kızı

Abla ben aşık oldum galiba

Ne aşkı be oğlum, hemen bir görüşte mi

Evet abla, yıldırım aşkı dedikleri bu galiba. Ne olur abla onun kimlerden olduğunu öğreniver bana.

Peki öğrenelim bakalım dedi ablası. Kısa bir araştırmada kızın ailesini öğrendi. Kardeşine müjdeledi

O senin bir görüşte aşık olduğun kız nalıncıların Şükrü efendinin kızıymış. Çok temiz bir aile onlar. Hele seninkinin hiçbir şekilde adı dillenmemiş. Anlayacağın temiz bir ailenin temiz kızı. Babama da açtım konuyu. Eğer mutlaka o kızı istiyorsa gidip isteyelim. Verirlerse kızı nişanlarız. Askerliğini bitirir bitirmez eveririz onları.

Abla doğru mu söylüyorsun, gerçekten isteyecekler mi bana kızı. Sevinci kısa sürdü. İçini bir şüphe kemirmeye başlamıştı. Ya vermezlerse kızı. Atölyesinde çalışırken bile bu karamsarlığı atamıyordu kafasından

Kız tarafına haber salındı, kızınıza görücü gelmek istiyoruz diye. Kız tarafı olumlu karşıladı bu isteği. Muzaffer sevincinden uçuyordu. Hemen pastaneye gidip koca bir tepsi baklava ısmarladı. İlçelerinde çiçek satıcısı yoktu. Devlet Su İşlerinin bahçıvanından kendisine bir demet çiçek toplamasını rica etti.

Hayrola dedi bahçıvan, ne yapacaksın çiçekleri

Bana kız istemeye gidiyoruz da

Anlaşıldı, anlaşıldı heyecanından belli. Kocaman bir demet gül hazırladı bahçıvan. Gül demetini verirken,

Hadi bakalım hayırlısı, Allah tamamına erdirir inşallah. Muzaffer teşekkür ederek demeti kaparcasına aldı bahçevanın elinden. Yolunun üzerindeki kırtasiyeciden jelâtin kâğıdı aldı. Eve gittiğinde çiçek demetini jelâtin kağıdıyla güzelce sardı. Tuhafiyeciye gidip yeşil kordela aldı. Çiçek demetinin sap kısmına özenle bağladı. Ablası gülüyordu kardeşinin bu heyecanına.

Muzaffer bu ne telaş, bu heyecan, hemen damat olacaksın sanki.

Ne yaparsın be abla aşk bu dedi ablasına.

Akşam yemeğinden sonra, hadi davranın bakalım, gidelim müstakbel gelinimizin evine dedi babası. Bakalım talih baba ne gösterecek. Hazırlıklar tamamdı zaten. Hemen yola çıktılar. Bir hayli aralıydı kızın evi. Eve varıp kapıyı çaldıklarında, Muzaffer’in yüreği yerinden fırlayacaktı sanki. Kapıyı gelin adayının kardeşi açtı. Buyur etti konukları. İçeriye girdiklerinde ev sahipleri ayakta karşıladılar konuklarını. Baklava tepsisi ve çiçekler için

Niye zahmet ettiniz dediler. Gelin adayının gözlerinin içi gülüyordu. El öpmeler tokalaşıp sarılmalar sona erdikten sonra oturdular. Gelin adayı ve kardeşi kahve yapmak için mutfağa gittiler. Kahveye ne gerek vardı, şuraya oturup seni doya doya seyretseydim daha iyi olmaz mıydı diye geçirdi içinden. Öf be ne zormuş bu damat adaylığı. Az sonra elinde tepsiyle geri döndü gelin adayı. Kahve fincanları dans ediyordu sanki tepsinin içinde. İkram sırası Muzaffer’e geldiğinde, güçlükle alabildi kahve fincanını tepsiden. En az sevdiği kız kadar titriyordu onun da elleri. Kahveler içilip fincan lar toplandıktan sonra sohbet faslı başladı.

Hadi be diyordu içinden, isteyin artık şu kızı ne uzatıp duruyorsunuz böyle. İçinden geçenleri babası okumuştu sanki

Hasan efendi diye seslendi babası kızın babasına. Biz buraya hayırlı bir iş için geldik.

Bir dakika dedi kızın babası ve kızına işaret etti sen içeriye git diye. Kız kalkıp yan odaya giderken kız kardeşide arkasından gitti. İki kız tüm dikkatlerini kulaklarında toplamışlar, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Muzaffer’in babası

Hasan efendi, biz Allahın izni, peygamber efendimizin kavliyle kızınız Ayşe’yi oğlumuz Muzaffer’e istemeye geldik. Uygun görürseniz çok mutlu edersiniz bizi dedi. Hasan efendi

Biraz düşünelim diye yanıtladı bu isteği. Malum bizimde hısımımız, akrabamız var. Onlarla bir görüşelim, gereken haberi salarız size.

Elbette gerekeni yapacaksınız. Bizim nasıl insanlar olduğumuzu araştırmanız en doğal hakkınız. Lütfen fazla uzatmayalım. Dileğimiz haberinizin olumlu olması. İnanın bana çok sevdim sizleri. İnşallah dünür oluruz dedi Muzaffer’in babası

İnşallah diye yanıtladı kızın babası. Vedalaşıp ayrıldılar kız evinden. Yolda babası takıldı oğluna, hadi oğlum muradına ereceksin gibi geliyor bana. Nedenini sorarsan çok sıcak karşıladılar bizi.

Günler bir türlü geçmiyordu. Kos koca bir hafta geçmesine rağmen, kız tarafından hiçbir ses gelmemişti. Onuncu gün beklenen haber geldi. Gelip isteyebilirler diye. Haber gelir gelmez gerekli hazırlıkları yaptılar. Götürecekleri hediyeleri güzelce süslediler. Akşam yemeğinden sonra yine düştüler yollara. Kız evi olabildiğince sıcak karşıladı gelenleri. O gece söz kestiler. Nişan tarihini gelecek ay içerisinde belirlemeye karar verdiler. Kızın babası kızlarına seslendi

Haydi bakalım kızlar bu iş oldu. Getirin bakalım tatlıları. Tatlı yiyelim, tatlı gitsin işimiz. Kızlar mutfağa gittiler tatlıları hazırlamak için. Amcakızı kulağına eğildi Ayşe’nin,

Amcakızı ne kadar da şanslıymışsın, eniştemiz ne kadar da yakışıklı. Nasıl buldun bu kadar yakışıklı delikanlıyı. İnan bana imreniyorum sana. İnşallah darısı da benim başıma olur dedi

Kız ben bulmadım onu, o buldu beni.

O buldu sen buldun ne fark eder ki. İnan bana ikiniz de birbirinize çok yakışıyorsunuz. Amcakızının söyledikleri çok mutlu etmişti Ayşe’yi. O gece geç vakte kadar şarkılar söyleyip dans ettiler ve doya doya eğlendiler.

Nişan gecesi bir peri kadar güzeldi gelin Ayşe. Damada da siyah giysiler çok yakışmıştı.

Tüh tüh maşallah, Nede yakışmışlar birbirlerine, aman nazar ilmesin diyordu yaşlılar.

Gelinle damat sımsıkı sarılmışlar birbirlerine, durmadan, yorulmadan dans ediyorlardı. Daha çok beraber olmak için bu nişan düğününün hiç bitmemesini arzuluyorlardı. Gece yarısında polislerin uyarısıyla sona erdirdiler düğünü.

Kız ailesi tutucuydu. Kızlarının nişanlısıyla yalnız gezmesine izin vermiyordu. Bu yüzden baş başa kalma olanağını bulamıyorlardı. Ah şu askerlik olmasaydı hemen düğünümüzü yapar biribirimize tezden kavuşurduk diye fısıldıyordu nişanlısının kulağına. Ayşe

Muzaffer’cim, sabreden derviş muradına erermiş derler. Çaresi yok bekleyeceğiz derdi

Askerlik günü geldi çattı Muzaffer’in. Bir veda gecesi düzenlediler Muzaffer’in baba evinde. Ayşe nişanlısı için hazırladığı yolluğu verirken,

Güle güle git, güle güle gel sevgilim, seni değil iki yıl, ömür boyu bile beklerim. Gözün arkada kalmasın dedi. Muzaffer Ayşe’sine sımsıkı sarıldı. Gözlerinden akan yaşı gizlemeye bile gerek görmeden      Sana güveniyorum sevgilim, hep aklımda olacaksın. Hep hayalinle yaşayacağım. Ne olur yazacağım mektupları yanıtsız bırakma. Askerlik bu, belli olmaz, göndereceğim mektuplar kaybolabilir. Sen hep yaz bana.      Hiç merak etme çok sık yazacağım sana. Zor ayrıldılar birbirlerinden.                                                                                                                                   ***

Günler su gibi akıp gidiyordu. Mektupların biri gidip biri geliyordu. Mektuplar açılıp okunduğunu bildikleri için, havadan sudandı hep yazdıkları. Gün geçtikçe yazacak bir şeyler bulamadıklarından olacak, mektupların arası uzamaya başlamıştı. Bir yılın sonunda, aylık izinle geldiğinde büyük bir sevinçle karşıladı nişanlısını Ayşe. Ne yazık ki bir gün gibi gelip geçti o bir ay. Doyamadan ayrıldılar yine birbirlerinden.

***

Ayşe’lerin karşılarındaki kiralık eve yeni bir komşu taşınmıştı. Komşularının oldukça yakışıklı bir oğulları vardı. Lacivert elbisesinin altına kar gibi beyaz gömlek giyerdi. Beyaz gömleğinin üstüne çizgili bir kravat takardı. Bu yakışıklı genç aklını almıştı başından Ayşe’nin. Hep onu düşünüyordu. Muzaffer’i ise aklına bile getirmek istemiyordu. Aşk bu mu yoksa diye soruyordu kendi kendine. Kapının önüne çıktı. Delikanlının işe gitme saatıydı. Karşı kapının açıldığını gördüğünde kalbi yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Delikanlı dışarı çıktığında Ayşe ile göz göze geldiler.

Günaydın komşu diyerek selamladı Ayşe’yi. Yürüyüp giderken, gözden kayboluncaya kadar baktı Ayşe arkasından. Ne kadar yakışıklı ve ne kadar da güzel giyiniyor diye geçirdi içinden. Her gün aynı saatte evin önünü süpürmeye çıkıyordu. Amacı evin önünü mü süpürmek, yoksa o yakışıklı delikanlıyı görmek mi bir türlü karar veremiyordu. Bazen bana ne o delikanlıdan demek istiyordu ama diyemiyordu. Her gün aynı saatlerde kapının önündeydi. Delikanlı evinden çıkıp kendisine günaydın deyinceye kadar sürdürürdü bu temizlik işini.

Yine evinin önünü süpürüyordu. Yine heyecanla delikanlının evinden çıkıp günaydın diyeceği anı bekliyordu. Delikanlı yine çıktı evinden. İyice yakınına gelerek

Günaydın dedi ve yere önüne bir kibrit kutusu attı. Ayşe bakakaldı delikanlının arkasından. Kibrit kutusunu diğer çöplerle birlikte faraşa doldurdu. Götürüp çöp tenekesine boşaltırken kibrit kutusunu alıp koynuna yerleştirdi. Hemen avluyu geçip evine girdi. Kız kardeşine

Bu gün keyfim yok her halde, girip biraz uzanacağım, bu gün yemeği sen yap dedi ve yatak odasına girip uzandı. Dışarıdan kardeşi sesleniyordu

Sen merak etme ablacığım ben yemeği de yaparım temizliği de. Kardeşinin kendisini gözetlemediğine emin olduktan sonra, koynundan kibrit kutusunu çıkarıp içindeki mektubu aldı. Heyecanla okumaya başladı. “ Güzeller güzeli komşum benim. Seni ilk gördüğümde, işte hayallerimi süsleyen kız demiştim kendi kendime. Her gün işe gitmek üzere evimden çıkarken, heyecanla yine görecek miyim o güzel kızı diye soruyorum kendime. Seni görmek öylesine mutlu ediyor ki beni. Nişanlı olduğunu öğrenince inan bana dünya başıma yıkıldı. Acabalar takıldı kafama. Boş bir umudun peşinde mi sürükleniyorum diye. Umutsuz bir aşkın peşinde harap olup gitmektense sana duygularımı açmayı uygun gördüm. Seni ölesiye, çıldırasıya seviyorum. Nişan nedir ki. Atarsın olur biter. Bu satırları yazdığım için belki kızacaksın bana. Ne olur kızma bana sevgilim. Bil ki seni çooook, çoook seviyorum. Sensiz yaşamaktansa ölmek bir kurtuluştur benim için. Seni delicesine seven Murat” diye noktalamıştı mektubu. Dudaklarına götürdü mektubu. Uzun uzun öptü. Dikkatlice yine koynuna yerleştirdi. Bir yerlere saklasa bulunabilir ele geçer diye düşündü. Ne yapacaktı şimdi? Bir tarafta nişanlısı Muzaffer, diğer tarafta kendisine sırılsıklam aşık olduğunu yazan Murat. Bu ikilem arasında yatağın içine iyice gömüldü ve uzun uzun ağladı.

Her geçen gün Murat’a olan aşkı dayanılmaz bir hal alıyordu. O da Murat’ın mektuplarını yanıtlıyordu. Annesiyle konuşmaya karar verdi.

Anne seninle konuşmak istiyorum dediğinde heyecandan boğulacak gibiydi. Annesi nasıl bir tepki gösterecekti. Hele babası, belki de kızını öldürmek bile isteyecekti. O Murat’ı için ölmeye bile razıydı.

Hadi konuşsana be kızım, niye konuşmuyorsun?

Anne ben nişanımı atmak istiyorum

Neden, ne oldu kızım. Muzafferi çok seviyordun. Seni kıracak bir şey mi yazdı sana.

Yok anne, öyle bir şey yapmadı ama ne bileyim işte, birdenbire soğudum ondan.

Peki kızım babanla konuşurum bu gece. Sabırsızlıkla bekledi geceyi ve yatma zamanını. Zira biliyordu annesi yatınca kocasına açacaktı kızının isteğini. Kulağı kirişte, yatak odasından gelecek gürültüye vermişti tüm dikkatini. Hayret hiçbir ses gelmemişti yatak odasından. Sabaha kadar uyuyamadı. Sabah kalkıp kahvaltı masasına oturduklarında, babası dikkatle baktı kızının yüzüne

Kızım annen bana bu gece senin nişanı atmak istediğini söyledi. Neden ayrılmak istiyorsun? Sana kırıcı bir şey mi yazdı nişanlın

Yok baba, öyle bir şey yapmadı. Nedense soğudum ondan.

Peki kızım sen bilirsin. Zorla güzellik olmaz. İyi düşün, sonra pişman olmayasın.

Hayır baba, pişman olmayacağım.

Hanım, nişan için gelenleri topla ve iade et onları. Zararları neyse bildirsinler, ödeyelim.  Annesi hemen yaşlı komşuları Şakire teyzeye gitti. Hoş beşten sonra erkenden kendisini ziyarete gelişinin nedenini açıkladı

Kızım nişanını atmak istiyor. Ben nasıl gider alın hediyeliklerinizi biz nişanı atıyoruz derim. Ne olursun yardım et bana dedi. Şakire teyze

Anlıyorum seni kızım dedi. Sen üzülme ben giderim oraya ve gerekeni söylerim. Şakire teyze komşusunun kendisine verdiği bohçayı alıp Muzaffer’in baba evine gitti. Buyur ettiler yaşlı kadını.

İnsanlar hiç tanımadığı insanların yanına iyi haberler için gitmek isterler. Ne yazık ki ben size kötü haberle geldim. Gelininiz Ayşe nişanını atmak istiyor. Bohçada takılarınız ve kullanılmamış eşyalarınız var. Bir de soruyorlar zararınız ne kadar diye. Söylesinler karşılayalım diyorlar.

Ama neden, neden atmak istiyorlar diye sorarken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Muzaffer’in annesi. Ben ne diyeceğim oğluma.

Nedenini bende bilmiyorum. Elçiye zeval olmaz. Ne diyelim Takdiri ilahi bu. Bana müsaade diyerek kalktı Şakire teyze. Anne yıkılmıştı iyiden iyiye. Kalkıp uğurlayamadı bile Şakire teyzeyi. Elleriyle yüzünü kapattı.

Nasıl, nasıl anlatacağım ben bunu oğluma. O Ayşe’yi ölesiye seviyor. Yıkılacak benim dağ gibi oğlum. Kocası eve gelinceye kadar sürdü ağlaması. Kocası, karısını ağlamaktan kızarmış ve şişmiş gözlerini görünce merakla sordu

Karıcığım ne oldu sana böyle. Ne oldu ki böylesine gözlerin şişinceye kadar ağlamışsın.

Ben ağlamayayım da kimler ağlasın.

Hayrola ne oldu anlatsana be kadın. Meraktan öldüreceksin beni. Oğlumuza bir şey mi oldu.

Gelinimiz nişanı attı. Ona ağlıyorum.

Hay allah ben de oğlumuza bir şey mi oldu diye meraktan ölecektim.

Daha ne olsun efendi. Nasıl anlatacağız bunu oğlumuza. O nun nişanlısını ne kadar çok sevdiğini sen de bilirsin.

Neden atmışlar nişanı, bizim oğlan bir densizlik mi yapmış yoksa

Bir şey söylemediler.

Ne yapalım, Amasya’nın bardağı, biri olmazsa biri daha. Bizde oğlumuza başka birini buluruz. Ekmek aslanın ağzında bu zamanda. Bizim oğlumuzun evi de var işide. Kimin kapısını çalsak boş çıkmayız her halde. Ama yinede oğlumuzdan nişanının atıldığını gizleyelim bir süre. Şurada askerliğinin bitmesine ne kaldı ki. Hadi kes artık ağlamayı, sofrayı hazırla, yemeğimizi yiyelim. Oğlumuz gelince uygun bir dille olanları anlatırız.

Muzaffer nişanlısından gelen mektupların birden kesilmesine bir anlam veremiyordu. Mektupların kaybolduğuna inandırmak istiyordu kendisini. İple çekiyordu terhis olacağı günü. Terhisinde gerekir diye her zamankinden daha çok para göndermişti babası. Posta kutusuna bir mektup daha attı. Terhis oluyorum, az kaldı kavuşmamıza diyordu mektubunda.

Terhis belgesini aldığında yol için kesilecek sülüsü beklemedi bile. Otobüs garına gidip biletini aldı. Otobüs sanki hiç kalkmayacakmış gibi geliyordu ona. Otobüs hareket ettikten sonra bile zaman sanki durmuştu. Nişanlısı Ayşe’ye kavuşacağı anı düşlüyordu. Sımsıkı sarılacaktı boynuna. Bak artık terhis oldum ve sana kavuşmanın mutluluğunu yaşıyorum diyecekti. Askerliği kadar uzun gelmişti otobüs yolculuğu. Ah diyordu ah bitse şu yolculuk.

Evinin sokağına girdiğinde, komşu çocukları çığlıklar atarak koştular babasının evine. Müjdeeee, müjdeee, müjdemizi isteriz diye bağırıyorlardı. Annesi hazırlıklıydı. Elindeki paraları dağıtmaya başladı çocuklara Önüne gelip dikilen oğlunun boynuna sarıldı sımsıkı

Oğlum, oğlum diyordu şükür bizi kavuşturana. Gözlerinden akan sevinç göz yaşları oğlunun ensesini ıslatıyordu.

Anne yeter artık deyip kollarından tutup ayırdı annesini. Bak artık kavuştuk biribirimize neden ağlıyorsun? Ben sevinmeni görmek istiyorum, ağlamanı istemiyorum. Hadi bakalım içeri girelim. Muzaffer önde annesi arkada girdiler eve. Gözleri nişanlısını aradı. Göremeyince haberi yoktur diye düşündü. Babasına da müjdeciler gitmişti. Soluk soluğa geldi evine

Hoş geldin oğlum diye sarıldı oğlunun boynuna.

Baba sende mi ağlıyorsun. Ben sevineceğinizi zannediyordum. Ne bu ağlamalar böyle. Hadi bakalım sevinin artık. Ayrılık bitti. Hep beraber olacağız bundan sonra.

Aç mısın oğlum diye sordu annesi. Kavuşmamızın sevinciyle düşünemedim aç olacağını.

Yok be anne aç değilim. Yolda gelirken yemiştim bir şeyler. Ben gidip nişanlıma da haber vereyim geldiğimi.

Dur oğlum diye bağırdı annesi. Sakın gitme oraya

Ne oldu be anneciğim, neden gitmeyeyim nişanlıma.

Gitme oğlum o artık senin nişanlın değil: O bir başkasıyla evlendi bile.

Ne diyorsun sen Anne, benim Ayşe’m bir başkası ile mi evlendi. Dönüp annesinin boynuna sarıldı. Ne olur anneciğim söyle bana. Söylediğim doğru değil de anne. Söyle anne, hadi söyle doğru mu söylediğin anne diye sarsıyordu annesini. Annesi boynunu büktü, gözyaşları sanki sel olmuştu gözlerinde.

Doğru oğlum, ne yazık k doğru. Ayşe artık bizim için öldü. Ben de çok sevmiştim onu. Ne yazık ki vefasız çıktı. Muzaffer gidip divana oturdu. Daha fazla ayakta kalacak gücü kalmamıştı. Başını divanın arkalığına dayadı. Uzun uzun ağladı. Ben Ayşe’siz ne yapacağım, Ayşesiz bir hayat yaşamaya değer mi diye düşündü. Gidip onu ellerimle boğacım dedi yavaş bir sesle. Başını kaldırdığında babasının ağlayan gözleriyle karşılaştı gözleri

Ne olur yapma oğlum aklından geçenleri seziyorum. Gençliğine yazık. Sana biz Ayşe gibi ne kızlar buluruz dedi babası.

Haklısın baba, ben bu acıyı içime gömeceğim. Hadi atölyemize gidelim ve çalışmaya başlayalım.

Dur oğlum gidip çalışman için çok erken, hele bir dinlen bakalım.

Yok baba yorgun değilim, bu acıyı kalbime gömebilmek için çalışmalıyım. İş yapmak acılarımı unutturur belki.

Peki gidelim oğlum diyerek kalktı babası.

Baba oğul yoğun bir çalışmanın içinde buldular kendilerini. Oğlu durmadan çalışıyordu. Kimse ile konuşmak istemiyordu. Varsa iş, yoksa iş. Komşular merak ediyorlardı, nişanının atılmasını nasıl karşıladı oğlun diye soruyorlardı. Komşularının yakışıklı oğullarını kendi kızlarına uygun bulan anneler, ayrılmaz olmuşlardı Muzaffer’in annesinden.

Hadi bir kız bul oğluna artık. Daha tez unutur acısını.

Söyledim be komşularım, söyledim ama nuh diyor peygamber demiyor. Ben evlenmek istemiyorum, işimle evliliğim yeter bana diyor da başka bir şey demiyor. Ne yapayım, zorla da evlendiremem ki.

***

Akşam olmuştu. Canı eve gitmek istemiyordu. Gidip bir lokantada yiyeyim yemeğimi diye düşündü. Evine telefon etti. Telefona çıkan annesine

Anne beni yemeğe bekleme, bu akşam yemeğimi dışarıda yiyeceğim dedi. Kapattı telefonu. İş yerini kapatıp, askere gitmeden önce takıldığı içkili lokantaya doğru yürüdü. Lokantaya girdiğinde lokantanın sahibi sevgiyle karşıladı.

Ne o be evlat özlettin kendini, hayli zaman oldu terhis olman, daha yeni görüyoruz yüzünü. Geç bakalım şöyle. Yakınıma otur, fırsat buldukça laflarız. Gösterilen yere oturdu. Yemeğini yerken içkisini de yudumluyordu. Karşı masada oturan çocukluk arkadaşı alaylı alaylı bakıyordu kendisine. Anlam veremedi çocukluk arkadaşının yüzündeki ifadeye. Belki yapısı öyledir diye aldırmadı. Çocukluk arkadaşı kadehini kaldırdı ve yüksek sesle

Bu kadehimi boynuzluların şerefine içiyorum dedi. Söylenenler bana mı yoksa başkasına mı diye bakındı etrafına, kendinden başka kimsenin olmadığını gördü. Belli ki bu ağır taş kendisineydi.

Kime dedin ulan o sözleri sen diye sordu Muzaffer.

Sana dedim ulan sana. Nasıl terk etti seni elin kızı, ne yüzle sokağa çıkıyorsun sen ulan boynuzlu Adam olsaydın sokağa bile çıkmazdın ama sende nerde o adamlık. Ayağa kalktı ve gidip kendisine laf atanın karşısına dikildi.

Sözünü geri al ulan. Yoksa senin beynini dağıtırım. İt oğlu it Sataşan da ayağa kalktı

Almazsam ne yaparsın ulan boynuzlu. Önce sen boynuzlarını kır, sonra bana cevap ver. Gözleri karardı Muzaffer’in, başı döndü. Düşmemek için masaya tutundu. Habire konuşuyordu karşısındaki. Ne söylediğini duymadı bile. Yumruğunu sıktı, vurmakla vurmamak arasında kararsız kaldı. Tam,

Hadi benden bulma diyecekti, karşısındaki bağırdı

Ne bakıyorsun ulan aval aval, yoksa söylediklerimden bir şey anlamıyor musun. Yumruğunu var gücüyle vurdu çocukluk arkadaşının suratına. Sırtüstü yıkılırken duvara çarptı kafası. Düştüğü yer bir anda kan gölüne dönmüştü. Lokanta sahibi düşenin yanına gitti, kaldırmak istedi. Kaldırmanın gereksiz olduğunu anladı. Müşteri sataşmanın bedelini hayatıyla ödemişti. Yapacağı bir şey yoktu. Ayağa kalktığında Muzaffer’in yerinden fırlamış, boş bakan gözleriyle karşılaştı. Çok korkmuştu Muzaffer’in boş bakışlarından. Dışarıya çıkıp devriye gezen polisleri aradı. Yakındaymış polisler. Kısaca anlattı olanları. Polisler lokantaya girdiklerinde halen Muzaffer’in boş gözlerle baktığını gördüler. Polis dürttü Muzaffer’i

Hey arkadaş, kendine gel bakalım, hadi yürü karakola gidelim. Hiç tepki göstermedi. Yzünü tokatladı polisler, tokatlandığını hissetmedi bile. Polislerden biri beraber devriye gezdikleri bekçiye

Hadi git bir taksi bul gel dedi.

Baş üstüne diyerek koşar adımlarla uzaklaştı bekçi. Az sonra bir taksiyle geri döndü. Taksiye binidrdiler Muzaffer’i. Karakola götürüp nezarete kapattılar. Polisler bekçiye sordular

Tanıyor musun bu delikanlıyı

Tanıyorum efendim.

Hadi git te babasına haber ver.

Baş üstüne efendim. Bekçi çok iyi biliyordu muzaffer’in evini. Gidip kapıyı çaldı. Babası çıktı kapıya. Bekçiyi görünce şaşırdı

Hayrola bir şey mi var diye sordu bekçiye

Benimle karakola kadar gelir misin?

Geleyim ama neden?

Oğlunuz birini öldürdü de.

Ne dedin, ne dedin sen anlayamadım. Oğlum adam mı öldürmüş

Maalesef öyle. Duyduklarına inanmak istemiyordu. Eve girip ceketini giydi Bekçiye

Hadi gidelim dedi. Karakola gittiklerinde nezaret haneye götürdüler marangoz Recep ustayı. Gözetleme penceresinden oğluyla konuşmasını söylediler.

Oğlum benim sen ne yaptın böyle. Doğru mu bana söylenenler. Yanıt vermiyordu oğlu. Gözleri yine bir noktaya takılmış boş boş bakıyordu.

Konuş be oğlum konuş, bak ben geldim. Ben senin için canımı bile veririm. Söyle bana nasıl yaptın bu işi. Konuşmuyordu oğlu. Nöbetçi polise gitti.

Ne olmuş benim oğluma böyle. Dövdünüz mü yoksa onu.

Ne dövmesi Recep usta, neden dövelim biz senin oğlunu. Buraya getirildiğinden beri kimseyle konuşmuyor.

Oğlum belli ki şokta. Ona bir doktor getirebilir miyim?

Kurallara aykırı ama getir bakalım. Hızla çıktı karakoldan. İyi tanıdığı bir doktor vardı. Evinde buldu doktoru, durumu anlattı.

Şoka girmiştir dedi doktor, çaresine bakarız. Çantasını aldı  ve beraberce karakola gittiler. Daha görür görmez

Ne oldu bu çocuğa böyle. Çok ağır bir şoka girmiş dedi. Çantasını açıp iki iğne yaptı. Vurduğu iğnelere bile tepki göstermemişti hasta.

İğnelerin etkisiyle derin bir uykuya dalacak, uyandığında şoktan kurtulmuş olur inşallah. Doktor uzaklaşmak istediğinde

Bir dakika doktor bey diye seslendi Recep usta. Size borcumu ödeyeyim.

Ne borcu Recep usta, bu delikanlı bizim de çocuğumuz. Ben şimdi eve gidiyorum. Gerek duyulursa yine çağır beni. Donup kaldı Recep usta

Ne iyi insanlar var diye geçirdi içinden

***

Sabah mahkemeye çıkardılar Muzafferi. Sorulara yanıt vermek bir tarafa, sorulanları anlamıyordu bile

Konuş be oğlum, niye konuşmuyorsun diye üsteledi hakim. Duvardan ses gelirdi ama Muzaffer’den ses gelmiyordu.

Yahu bu çocuk aklını duygularını yitirmiş, yok mu bunun bir yakını. Bir avukat tutsunlar buna. Tam o sırada avukat Tamer Muhtar girdi duruşma salonuna

ayın mahkeme heyeti, ben bu çocuğa vekil atandım. Noter sözleşmesi duruşma sonrası konulacaktır dosyasına. Uygun görürseniz savunmasını hemen üstlenmek istiyorum. Hakim

Tamam dedi, vekâletnameyi daha sonra koyarsın dosyaya. Ne biliyorsan anlat bakalım

Sayın yargı üyeleri, gördüğünüz gibi müvekkilim ağır bir şokta, önce onun ahstaneye kaldırılmasını, sağlığına kavuştuktan sonra duruşmaya devam edilmesini diliyorum. Kısa bir aradan sonra mahkeme heyeti kararını bildirdi. Sanığın hastaneye sevki uygundur.

Hemen hastaneye götürdüler. Hastanın durumunu ağır gören doktorlar Manisa Sinir ve Ruh Hastalıkları hastanesine sevkettiler hastayı. Dört yıl sürdü tedavisi. Taburcu edilirken cezai ehliyeti yoktur diye rapor verdiler hastaya. Muzaffer özgürdü artık. Oysa o özgürlüğün ne olduğunu anlayacak durumda değildi. Bu arada oğlunun başına gelenlere çok üzülen babası, kalbine yenik düşmüştü. Annesinin de kendisine hayrı yoktu. Tek dayanağı ablasıydı artık.

Evlerinin az ötesindeki caddede duvara yaslanır, gelene geçene boş gözlerle bakardı. Bir yumrukta adam öldürene çıkmıştı namı. Bu yüzden kimse onunla konuşmaya cesaret edemiyordu. Annesinin ölümüyle iyice yıkılmıştı. İyice saldırgan olmaya başlamıştı. Yine Manisa’ya gönderdiler. İki yıl kaldı hastanede. Taburcu edildiğinde çok bitkindi. İyice zayıflamış, yürüyecek hali kalmamıştı. Hastalığı kanserdi. Çok az yaşadı hastaneden çıktıktan sonra. Ölüm daha otuzuna girmeden yakalamıştı onu.

Son günlerini yaşıyordu yatağında. Durmadan Ayşe’sini sayıklıyordu. Artık belleğini de kaybetmişti. Ablası çok üzülüyordu kardeşinin haline. Hasta ziyaretine gelen komşu kızına

Emel tut ağabeyimin elini. Ben Ayşe’yim. Bak sana geldim de.

Nasıl olur abla ya anlarsa benim Ayşe olmadığımı?

Anlamaz, artık kimseyi tanıyamıyor. Emel hastanın üzerine eğildi. Elini tuttu,

Bak ben geldim. Ben senin Ayşe’nim. Yine seninle beraber olacağız dedi. Yüzünü sese doğru çevirmeye çalıştı. Bir tebessüm kapladı yüzünü. Bir şeyler mırıldandı. Ne söylediğini anlamak olası değildi. Bütün bedeni sarsıldı ve gözleri bir noktaya saplandı. Ölmüştü. Ölüm yüzündeki tebessümünü silememişti.

 

Özcan NEVRES

 

 

 

.

(Bugün 1, toplamda 132 kez ziyaret edildi.)