YAZ GECELERİ

 

Her yıl yaz aylarında ovaya göç edilirdi. O yıllarda her arazide tek veya iki gözlü toprak evler vardı. Tütüncüler ise tütün kırma süresince kargı ve odunlarla inşa ettikleri çardaklarda kalırlardı. Evler genelde gemici fenerleri, gaz lambaları, kandil ve karpit lambaları ile aydınlatılırdı. Tek tük evlerde gramofon bulunurdu.

Hasan on yaşlarına geldiğinde, diğer çocuklar gibi erkenden yatmaktansa büyüklerin arasına katılır, sohbetlerini can kulağıyla dinlerdi. Hele o tütüncü Şaban ağanın anlattığı öyküler, onu yaşadığı ortamdan alır bambaşka dünyalara götürürdü. Bir gece hindistan’da bulunan bir yılandan söz etmişti. Yılanın boyu on onbeş metre olurmuş. Bir insanı bir ağaca dayar sonrada ağaçla birlikte insana sarılıp sıkmaya başlarmış. İnsanların kemiklerini çatır çatır kırdıktan sonra onu yutarmış. Çok etkilenmişti bu öyküdün. Her gece yatağının altına kocaman bir bıçak koyup yatardı. Gece rüyalarında, hayallerinde hep o yılanlarla boğuşurdu. Her gece o keskin bıçağıyla onlarca yılanı lime lime doğrardı.

Gece toplantılarında sayısı dört beşi geçmeyen plaklarını sırayla koyardı gramofona. Gramofonun başından hiç ayrılamazdı. Zembereği iyice kısaldığından bir plağı sonuna kadar çevirmeye yetmiyordu. Bu yüzden zembereğin sık sık kurulması gerekiyordu. Hafız Burhan’ın ve Hamiyet Yüceses’in plakları altlı üstlü defalarca dinlenilirdi. Sonunda hep aynı şeyleri dinlemekten bıkılırdı.

Hadi kapat artık gramofonu derlerdi. Sevinçle kapatıp hemen büyüklerin arasında oturacak bir yer bulurdu kendine. Zira gramofonun kapatılması yeni öyküler anlatılacağının deliliydi. Hemen başlarlardı öykü anlatmaya. Hani o koca tepenin altındaki küçük tepenin düzlüğünde yolun kenarında iki büyük zeytinlik varya, buradan kasabaya giderken sağ tarafta kalan zeytinlikte bir tavuk gördüm, arkasında tam kırk tane civcisi vardı. Onları görünce ödüm kopacaktı az daha. Zira o tavuk ve civcilerinin hepside cin. Ne olur ne olmaz beni çarparlar diye çok korktum ve koşarak uzaklaştım oradan diye anlattı biri. Bir diğeri

Tabi yahu orada cin olduğunu herkes biliyor. Çok kimse görmüş o cinleri. Ben de bir gece oradan geçerken bir dişi eşeğin arkasında tam kırk tane sıpa gördüm. Öyle korktum, öyle korktum ki oradan nasıl kaçtığımı anlatamam sizlere. Bir başkası anlatmaya başladı.

Bir gece ova tarafından eve geliyordum. Osman ağanın tulumbasının başında durup elimi yüzümü yıkadım. Kurulanmak üzere boynumdaki tartımakla silinmeye başladım. Birden karşıma güzeller güzeli bir peri kızı çıktı. Elimden tutup beni ilerdeki kürlüğün içerisine doğru çekti. Yeşil çimenlerin üzerine uzanıp gel dedi bana. Çok korkmuştum. Kaçmayı düşünüyordum ama, kaçmaya cesaret edemedim. Ya beni çarparsa diye ödüm kopacaktı sanki. Hadi hadi korkma gel sarıl bana, ben seni çok mutlu edeceğim deyince yanıbaşına çöküverdim. Öyle sarıldı ki boynuma. Orada ne kadar kaldığımı bilmiyorum. Gün ağarmaya başlayınca hiçbir şey söylemeden bir duman olup kaybolup gitti. Eve çok yorgun döndüm. Hemen yatağa uzanıp yattım. Taa öğlen vakti uyandım. Geceye kaldım mı o tulumbanın çok uzağından geçerim. Ne olur ne olmaz, bakarsınız bir daha yakalar beni. Tütüncü Şaban ağa

Abe ne korkarsın o tulumbadaki peri kızından ben hep giderim oraya onunla buluşmaya. O kaltak peri çok sever beni. Hasan merakla sordu

Şaban amca bu peri kızları çok mu güzel olurlar.

Güzel de laf mı be kızanım, sanki bir içim su. Bir göz var onlarda, insana bir baktılar mı erim erim eritirler insanları. Hasan’ın babası

Hadi arkadaşlar vakit geç oldu dağılalım artık dedi.

Doğru doğru geç oldu dediler komşular, hepimizin işi var. Sabah hepimiz erken kalkacağız. Esenlikler dileyerek dağıldılar.

Hasan yatağa girdiğinde, hele bir büyüyeyim. Ben de bir peri kızı ile evleneceğim. Bütün gece düşlerini peri kızları süsledi.

***

Her yıl hemen hemen aynı şekilde geçiyordu yaz ayları. Hasan büyümüş ortaokula gidiyordu artık. Son dersten sonra sınıfının eltopu maçı vardı. Maçları bittiğinde gün kararmaya başlamıştı. Hemen çantasını sırtına asıp yola çıktı. Dolaşımdan mı gitsem kestirmeden mi diye düşündü. Kestirimden gidersem eve yirmi dakikada varırım. Dolaşımdan gidersem en az kırkbeş dakika. Yönünü kestirme yola dönüp hızla yürümeye başladı. Az sonra yokuş başladı. Hele bir hıdırtepeye ulaşayım gerisi kolay. Oradan sonraki yokuşun hiç önemi yok. Sonra da iniş başlar. İnişte rüzgar bile tutamaz beni diye geçirdi içinden.

Son yokuş bitmiş iniş aşağı kayar gibi gidiyordu. Az ilerdeki yolun sağındaki ve solundaki zeytinliklere takıldı gözleri. Korkuyla içi ürperdi. O zeytinliklerin arasından geçmemek için çareler aradı. Başka geçit yoktu. Ya geri dönecekti, ya da zeytinliklerin arasından geçecekti. Derin bir nefes aldı. Tüm gücünü avurtlarında toplayarak, bağıra bağıra şarkı söylemeye başladı. İki yüz metrelik yol bitmek bilmiyordu bir türlü. Zeytinliklerin arasından çıkıp çıplak tepenin düzlüğüne geldiğinde şarkıyı kesip derin bir nefes aldı. Oh be kurtuldum diye sevindi. Az ileride evlerinin ışığı görünüyordu. Evlerine doğru uzanan inişte hızla koşmaya başladı. Etrafından yağmur gibi taş sesleri geliyordu. Hızını arttırdı. Taş sesleri daha da hızlandı. Durup beklemeye başladı. Bunca taş yağmuruna rağmen bana neden taş isabet etmiyor diye düşündü. Yavaşça yürüdüğünde ayaklarının altındaki taşların iniş aşağı yuvarlandıklarını gördü. Etrafından gürültülü bir şekilde kayan taşların sırrını çözmüştü. O zeytinlikteki cinler, tavuklar eşekler ve sıpalar, korkunun yarattığı hayal ürünleri mi yoksa diye düşündü. Hemen kararını verdi. Bir daha o zeytinliklerin arasından geçerken hiç korkmayacağım.

Okul dönüşü ve tatil günleri, maltız keçilerini otlatmaya çıkarırdı. Akşam karanlığına kadar yeşil çimenler üzerine uzanır, hayaline yerleştirdiği peri kızının gelmesini gözlerdi. Nedense hayalindeki perikızı çok vefasızdı. Bir türlü göstermiyordu kendisini.

Onbeş yaşına geldiğinde, tam bir delikanlı havasına girmişti. Bayağı da yakışıklı bir delikanlı olmuştu. Herkes öğlen uykusuna çekildiğinden etrafta kimsecikler yoktu. Sapanını boynuna asıp dut ağacının altına gidip oturdu. Cebinden çıkardığı yuvarlak taşları önüne koydu. Sıra ağaca konacak kuşları avlamaya gelmişti. Pat diye yanıbaşına bir taş düştü. Taşın nereden geldiğini araştırırken komşusunun genç karısını gördü. Sus ses çıkarma, bu tarafa gel diye işaret etti. Merakla kalkıp kadının işaret ettiği tarafa doğru yürüdü. Kadın işaretle patlıcanları gösteriyor ve oraya doğru yürü diye işaret ediyordu. Gidip patlıcanların arasına girerek beklemeye başladı. Az sonra patlıcanların öbür tarafından komşu kadın gelip girdi patlıcanların içine. Kuruca bir yer bulduğunda uzanıp yattı arığın içine.

Hadi ne duruyorsun gelsene dedi Hasan’a. Hasanın yüreği yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Ayakları dolanıyordu. Düşe kalka kadının yanına gitti. Kadın uzanıp bileğinden tutup hızla çekti kendine. Sarmaş dolaş oldular. Patlıcanların koyu gölgesinde iki saat kadar seviştiler.

Hadi artık sen git dedi Hasan’a. Ben biraz sonra çıkar giderim. Kimsenin şüphesini çekmeyelim Hasan patlıcanların arasından çıkıp dut ağacının gölgesine doğru giderken, Tütüncü Şaban amcanın anlattığı da böyle bir perikızı mıydı acaba  diye düşündü.

***

Hasan’ın kardeşi Mehmet, hadi sizi Foça’ya gezmeye götüreyim. Deniz kenarında çay içeriz. Vakit geçirmiş oluruz dedi. Ömer adındaki arkadaşlarını da aldılar arabaya. Vali çeşmesine varmadan araba bozuldu. Zaten arabaya adamın külüstür demeye dili varmaz. Külüstürden de öte bir şey. Kelimenin tam anlamıyla bir hurda. Mehmet

Ben gidip Deli Sinan’ın arabasını alıp geleyim. Siz burada beni bekleyin dedi. Çaresiz bekliyeceklerdi. Az sonra çok şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. Dağlardan gelen yağmur suları, yolun iki tarafında göl oluşturmaya başladı. Ömer çok korkmuştu.

Hadi ana yola gidelim dedi Hasan’a. Oradan kamyon geçer. Bir kamyona binip evimize gideriz

Tamam gidelim dedi Hasan. Hasan Ömer’in çok korktuğunu farketmişti. Yolda, karanlığa rağmen hızla ilerliyorlardı.

Arkamızdan bir ışık geliyor dedi Hasan. Ömer umutla baktı arkasına. Ne gelen var ne de giden.

Hani nerede ışık, arkamızda karanlıktan başka bir şey yok.

Anladıııım, şeytan bize oyun oynadı. Aslında ben de şeytanım. Şöyle ellerimi havaya kaldırıverirsem ortalığı ışığa boğarım. Ömer

Öyle şeyler konuşup durma, ödümü mü patlatmak istiyorsun sen.

Ben sana doğruyu söylüyorum. Bak şimdi ben yıldızlardan enerji topluyorum. Az sonra ortalığı ışığa boğacağım. Buruncuk tarafından gelen bir aracın hareketlerini takibe başladı. Aracın dönüşüne göre az sonra bulundukları yer iyice aydınlanacaktı. O anı çok iyi yakaladı ve bağırdı.

İşte şimdi yıldızlardan topladığım enerjiyle karanlıkları aydınlığa çeviriyorum. Ömer korkuyla baktı etrafına. Karanlık aydınlanmaya başlamıştı.

İmdaaaat kurtarın beni diye bağırıp Hasan’a sıkıca sarıldı. Ömer’in bedeninden çok kötü bir koku yayılıyordu. Birden etraf göz kamaştırıcı bir ışıkla aydınlandı. Mehmet’in getirdiği araba yanlarında durduğunda Ömer korkudan gözlerini açamıyordu.

Hadi binin arabaya diye seslendi Mehmet. Ömer güçlükle bindi arabaya. Mehmet direksiyona geçtiğinde

Öf bu koku ne böyle, Kim bukadar pis osurdu diye sordu. Hasan gülerek

Kokuyu boş ver, sen yola devam et dedi.

***

Arabanın yanına vardıklarında önüne geçip durdular. Mehmet getirdiği halatla külüstürü ön makastan bağladı. Halatın öbür ucunu da Getirdiği arabanın arka makasına bağladı. Hurdanın direksiyonuna Hasan Geçti. Ömer’le Mehmet Çalışan arabaya bindiler. Ağır bir gıcırtıyla hareketlendi külüstür. İlerideki geniş bir yerden dönüş yapıp kasabaya doğru yollandılar.

Ertesi gün Hasan Ömer’e sordu.

Neydi dün gece senden gelen o pis koku

Şey biraz ishal olmuşum da. Hem sana bir şey söyleyeyim mi. Öleceğimi bilsem seninle bir daha hiçbir yere gitmem. Sen gerçekten şeytan mısın yoksa. Ellerinden çıkan ışıkla nasıl ışığa boğdun o koskocaman ovayı.

Belli ki Ömer’in kafası şeytan öyküleriyle iyice yıkanmıştı.

 

Özcan NEVRES

(Bugün 1, toplamda 58 kez ziyaret edildi.)