BİR TURİZM ÖYKÜSÜ

Bir Turizm Öyküsü
Delikanlı köyün kahvehanesine girdiğinde, kahvehanede oturanların gözleri ona çevrilmişti. Delikanlı meraklı bakışlara aldırmadan boş masalardan birine oturdu. Masalardan birindeki yaşlı adam delikanlıya seslendi. De baken ülen Faruk, imtihan nasıl geçti? Eyi havadisler va mı len? Delikanlı saygılı bir şekilde,
Daha belli değil be Mustafa amca. Sonuçları önümüzdeki ay bildirecekler.
Ülen gappe dinliler, senin sesinden daha güzel ses mi bulacaklar? Ne poh yemeye önümüzdeki aya salladılar?
Yalnızca ses güzelliği yetmiyor be Mustafa amca. Diksiyon, davranış, kulağın ses algılaması gibi bir çok faktörler var aradıkları. Nasipse olur. Nasip değilse elden ne gelir?
Ülen Faruk, kazanamazsan sakın üzülme. Sende o ses varken kazinoların tümü sıraya geçerler vallaha. Mustafa ağayla aynı masada oturan bir yabancı, Mustafa ağanın kulağına eğilerek,
Ne iştir bu?
Radyo evine ses sanatkarı alacaklarmış. Bu delikanlının çok güzel sesi var. Gel gör ki, köyümüzün yaşlısı genci onun köyden biri olması nedeniyle harcandığına inanıyorlar. Şehirde onca uyanık varken Faruk gibi bir köylü parçasını elinden kim tutup da onu ses sanatkarı yapar diyorlar.
Mustafa ağa, benim tanıdığım bazı saz sanatçıları var. Ben bunun adını soyadını bir kenara yazayım. İleride belki bir yararımız olur bu gence.
Adı Faruk Kavalcı. Eğer öyle bir iyilik yapma olasılığı olursa bana haber ulaştır. Onu hemen gönderirim. Çok da severim keratayı. Sessiz, sakin ve de çok bilgili bir oğlan. Hele onunla bir konuşsan, inan ona köy çocuğu demezsin.
Öyle bir genci elinden tutmak ve yardım etmek sevabın en büyüğünü kazandırır insana. Ben elimden geleni yapacağım.
Sağ ol Haldun bey. Köyümüzden büyük bir şarkıcı çıkması, köyümüzün yararınadır. Köyümüz denize ne kadar yakın. Hal böyleyken ne yerli ne yabancı turist uğramaz bizim köye. Köyümüzün adı bir dillense, zengin takımı, turist takımı hücum ederler bizim köye. Köyümüzde iş alanları açılır, arazilerimiz değer kazanır. Say say bitmez faydaları.
Çok haklısın Mustafa ağa. İnşallah onun ses sanatkarı olması için gerekeni yaparız.
***
Haldun bey, İzmir’e döndüğünde ilk işi Mezarlıkbaşı’ndaki çalgıcılar kahvehanesine uğramak oldu. Onu iyi tanıyan çalgıcılardan bir kısmı ayağa kalkarak karşıladılar.
Oooo Haldun bey, hangi rüzgar attı sizi buraya. Yine düğün dernek mi var yoksa?
Bu sefer düğün dernek için değil, hayırlı bir iş için geldim. Köyde bir yazlık ev yaptırıyorum. Köylülerden bazı arkadaşlar edindim. Bir delikanlıyı gösterdiler. Delikanlı radyo evinin açtığı ses sınavına girmiş. Delikanlı gariban. Arkasında destek olacak kimsesi yokmuş. Ben de söz verdim ona yardımcı olacağıma. O delikanlı aranıza katılsa, müzik bilgisini biraz arttırsa iyi olur kanısındayım. Bir ay sonra ikinci bir imtihana girecekmiş. Zaman çok dar ama, yine de faydadan ari olmaz.
Al gel delikanlıyı, bir ayda üç beş şarkıyı pekiştirir. Utangaçlığı varsa utangaçlığını atar. Bildiklerimizi de kısa zamanda öğretmeye çalışırız.
Tamam Hüseyin bey. Yarın köyden dönerken onu da getiririm. Bu yakın otellerden birinden bir oda ayırtayım. Yeme içme işini de bizim Şevket ustanın lokantasında hallederiz. Ha Şevket ustanın lokanta dedim de aklıma geldi. Öğlen vakti geldi. Hem karnımızı doyururuz, hem de bir iki tek de atarız.
Bir iş çıkar diye bekliyorum. Yemek uğruna işi kaçırmayayım. Hadi size afiyet olsun.
Sen olmadan yemeğe gitmem. Garson çocuğa tembihleriz. Arayan oldu mu? Gelip çağırsın diye.
Tamam, öyle olur. Sizi ziyana sokacağız be Haldun bey.
Ne ziyanı canım. Altı üstü bir yemek. Senin güzel sohbetin her şeye bedel.
Lokantaya gittiler. Arka tarafta bir masaya oturdular. Garson gelip ne yiyeceklerini sordu. Haldun bey,
Bizim Şevket ustamızın elbasanı ünlüdür. İki elbasan, bir de duble salata, ayrıca masa altı bir yedi yüzlük. Garson masa altı yedi yüzlüğü anlayamamıştı.
Beyim bizde öyle bir şey yok dedi. Haldun bey gülerek,
Oğlum sen Şevket ustaya benim söylediğimi söyle. O gerekeni yapar. Garson tezgaha dönüp siparişleri söyledi. Şevket usta yemek ve salataları hazırlayıp garsona götürmesini söyledi. Şevket usta zuladan bir yedi yüzlük çıkarıp açtıktan sonra gazete kağıdına sarıp sürekli müşterisinin oturduğu masaya gitti. Rakıyı verirken,
Benim dublemi ayırmayı sakın unutma diyerek masadan ayrıldı.
Dükkanda müşteriler iyice azalınca gidip Haldun beyin masasına oturdu. Çalgıcı Hüseyin’e,
Bak Hüseyin bey, bu Haldun beyi çok severim. Onun hatırına zulada hep rakı bulundururum. Müşteriler ellerini ayaklarını çektiler mi? gel keyfim gel. Keyfimizce demleniriz.
İnsanın Haldun bey gibi bir dostunun olması çok güzel. Sağ olsun. Ne zaman bir yakınının ya da komşusunun düğünü derneği olsa gelip beni bulur. Allah ondan razı osun. Onun sayesinde çok ekmek yedik.
Haldun bey çok can bir insandır. İyilik severdir.
Ha Şevket usta, az daha unutuyordum. Yarın bir delikanlı getireceğim. Bizim Hüseyin ustanın yanında bir ay kurs görecek. Otelde yerini ayırttım. Yemeğini de burada yer. Ben her hafta hesabını öderim.
Aman Haldun bey, hesabın sözü mü olur? Madem bu işin içinde bir hayır var. Yemeği de benden olsun.
Çok sağ ol Şevket usta. Bu işi ben üstüme aldım. Yediklerinin bedelini öderim. Hadi bakalım, akşam vakti yaklaştı. Neredeyse müşteriler sökün eder. Hesabı getir de kalkalım.
Hesap olup da ne olacak be Haldun bey At bir onluk. Masrafı alalım yeter. Haldun bey,
Bir onluk az be şevket usta. Hiç olmazsa iki onluk olsun diyerek cüzdanından çıkardığı iki on liralığı masanın üzerine bıraktı.
***
Haldun bey inşaat işçileri öğlen molası verdiğinde köy kahvehanesine gitti. Doğruca Mustafa ağanın oturduğu masaya gidip oturdu. Elinde taşıdığı paketi masanın üzerine koyup açtı. Mustafa ağa,
Hayrola Haldun bey, köyde kıtlık varmış gibi azığınla gelmişsin. Benim evden kuru yavan bir şeyler getirirdik.
Çocukluğumda evimizin bahçesindeki fırında pişirdiğimiz ekmekleri yerdik. Koca bir tepsi ekmeği kolayca tüketmek olası mıydı? Ekmek üç dört gün sonra tuğla gibi olurdu. Harç yap tuğla niyetine kullan. Ara sıra babam kazamızdan çarşı ekmeği getirirdi. Ailece bayram ederdik. Şimdilerde sizin köy ekmeklerinizin özlemini çeker olduk. Hep ev ekmeği yemeğe gına gelmiş olacağız ki, çarşı ekmeği bize çok değişik ve lezzetli gelirdi. Aslında onun lezzeti hemen taze tüketilmesinden kaynaklanıyordu. Evden çıkarken benim hanım gelirken bula bilirsen köy ekmeği getir diye tembihledi. Böreği ikimiz yeriz diye çokça aldım. Hadi bakalım çayları söyle de yemeğe başlayalım. Yemekten sonra bir iki yere soralım. Yeni ekmek yapan varsa ederi neyse bir tane alayım.
Sormaya hacet yok Haldun bey. Bizim evde hamur karmışlardı. Biraz sonra fırına atarlar. Çıktığında getiririm.
Desene şanslı günümdeyim.
Ne şansı bey, eni konu bir ekmek. Hele sen inşaatı bitirip köyümüze taşın. Avratlarımız beraberce bizim fırında istediğin kadar pişirirler.
Bizim fırın dedin de aklıma geldi. Benim evin inşaatında çalışanlara bahçeye bir fırın yapalım dedim. O iş bizim işimiz değil dediler. Bağarası’nda bir demirci Ali usta var. O fırın işini çok iyi beceriyor.
Tanırım Ali ustayı. Çok tembeldir. Onu öyle boş çalıştıramazsın. Açacaksın önüne şarabı. Hem içecek, hem bol bol fıkra anlatacak.Ağzı doluyken iyi çalışır. Fıkra anlatmakta da çok bitirimdir.
Yarın erken gelirim. Beraberce Bağarası’na gider o ustayı alır geliriz.
Gitmesine gideriz de, sakın şarapsız gelme. Malum, bizim köyde şarap satmazlar.
Tamam gelirken bir kasa getiririm.
Yok canım o kadar da değil.
Yabana mı gidecek? Kalanının da biz tepeleriz.
Olur tabi. Neden olmasın?
Aklıma gelmişken söyleyeyim. Dün gösterdiğin sesi güzel dediğin delikanlı için gerekeni yaptım. Bu akşam giderken onu da götüreyim.
Götürmek kolay da o meteliksizin bir. Cebinde çay parası bile yoktur. Ne yer, ne içer şehir hayatında?
Ben ona otelde yer ayırttım. Çalgıcılar kahvesinin hemen yakınında. Otelin karşısındaki lokantada da yiyip içecek. Onu bir ay bakmak benim boynumun borcu. İş bulup çalıştığında çalıştığından kazandığı yanında kar kalır.
Desene be Haldun bey, bizim Faruk dört ayak üstüne düştü. İnşallah kadir kıymet bilir ve bu iyiliğini unutmaz.
İsterse unutsun be Mustafa ağa. Biz bir maya çalacağız. Tutarsa iyi olur. Tutmazsa dert edinmeyiz.
Ha işte, köyümüzün bekçisi geldi. Şuna bir sesleneyim.
Mahmut, üle Mahmut!!!!
Hayrola Mustafa emmi, nasırına basılmış gibi ne ünleyip duruyon. Yoksa adımı mı belliyon?
Hele gel bakayım. Önce bir çayımızı iç. Sonra da bizim şu şarkıcı Faruk’u bulu ver bize.
Ne etçen o haylazı?
Hele sen bi gel bakayım. Bekçi gelip selam vererek masaya oturdu.
Bu bey şu Hüsnü’lerin o geniş bahçeli viraneyi alan değil mi?
O ya.
Beyim netçeniz o viraneyi?
Her tarafını yenileyip ilaveler yapıyoruz. Saray yavrusu gibi bir ev oluyor. Hem de aslına uygun olarak. Damı yine toprak. Duvarları kireçli samanlı sıva. Yanı başına bir salon ve tuvalet ilave ettik. Bahçesine bir de fırın yaptıracağım. Doğraması hazırlandı. Boyası badanası yapılırken kol duvarları da onarılacak. Kısmet olursa bu yaz köyünüzün sefasını yaşayacağız.
Masraf çok olmuştur ama değer. Zira köyümüzün en havadar yeri orası. Bir de bahçesini ağaçlandırdınız mı? meyveye para vermezsiniz.
İnşallah. O konuda sizlerin bilgisinden yararlanacağım. Bekçi kahvecinin getirdiği çayı içtikten sonra kalktı.
Bana müsaade edin. Biraz işim var. Bu arada Faruk denilen o haylazı da bulup göndereyim.
***
Faruk çekingen adımlarla kahvehaneye girdi. Mustafa ağayı görünce yanına yöneldi.
Buyur Mustafa amca beni istemişsin.
Ben değil oğlum, Haldun bey seni çağırmamı istedi. Otur da anlatsın sana.
Buyur beyim dedi heyecanla.
Bak oğlum, Mustafa ağa senden övgüyle söz etti. Radyo evinin açtığı sınava girmişsin. İkinci sınav çok önemli. Göz doldurman gerekir. Ben senin için bir keman ustasıyla görüştüm. Seni de çalıştıkları yere götürmeyi kabul etti. Bir aylığına otelde yer ayırttım. Bu bir ay içinde otelin karşısındaki lokantada karnını doyuracaksın. Bu bir ayın içindeki tüm masrafların bana ait. Sen çayını içtikten sonra gereken hazırlığı yap. İşçiler paydos ettiğinde beraber gideriz.
İyi ama beyim, ben borcumu size nasıl öderim?
Ne borcu oğlum? Sana bir şans kapısı açmak istiyorum. Adam ol. Şansını iyi kullan. Seni iyi bir ses sanatçısı olarak görmemizle bize olan borcun biter.
Çok teşekkür ederim. İyiliğinizi ömrüm boyunca unutmayacağım. Çayını hızla yudumlayıp gitmek üzere izin istedi.
***
Faruk sevincinden uçacak gibiydi. Bu iyi yürekli adam nasıl oldu da böyle birden karşısına çıkıvermişti. Evine gidip işe yarar giysilerini bir torbaya yerleştirdi. Hazırlığını yaparken avaz avaz şarkı söylüyordu. Ocağa baktı. Hiç odunu kalmamıştı. Oysa gitmeden önce banyo yapmam gerekir diye düşündü. Çıkıp ormana yöneldi. Yanında getirdiği çuvala çam kozalakları doldurdu. Çuvalı sırtına vurup evine yöneldi. Neyse ki iniş aşağı yol aldığından fazla zorlanmıyordu. Eve geldiğinde çuvalı ocağın yanına koydu. İçinden aldığı kozalaklarla ocağı doldurdu. Ocağın üstüne koyduğu kazana su doldurduktan sonra ocağı ateşledi.
Banyosunu yaptıktan sonra torbasını alıp kahvehaneye gitti. Banyodan sonra sobasız evinde üşütebilirdi. Bu nedenle geri kalan zamanını kahvehanede geçirmeyi yeğledi. Sobaya yakın bir yere oturup beklemeye başladı. Dakikalar sanki hiç ilerlemiyordu. Aklına bazı kuşkular çöreklendi. Ya kendisiyle dalga geçtilerse? Yüreğinde alevlenen umutlar sönüverecek miydi? Bu adam kendisini tanımıyordu. Üstelik birbirlerine bir merhabaları bile olmamıştı. Neden bu tanımadığı adam bana böyle bir iyilik yapmaya kalkıyor? Mutlaka benimle dalga geçti bu adamlar. Ama Mustafa amca oturaklı adamdır. Başı kıçı oynamayan bir adam olarak tanırdı onu. Neden kendisine boş yere böylesine bir ümit versinler? Sobanın sıcağında bedeni iyice gevşemişti. Gözlerine çöken uyku isteği dayanılacak gibi değildi. Kalkıp dipteki masaya gidip oturdu. Üzerine çöken uyku isteğini bir türlü def edemedi. Kalkıp ocağa gidip bir bardak su içti. Biraz da avucuna döküp yüzünü ıslattıktan sonra gidip yerine oturdu. Karşısına geçip oturan Mustafa ağayı fark ettiğinde yüzü kıpkırmızı kesildi. Kalkıp yanına gidip elini öptü.
Kusura bakma Mustafa amca, çok kötü dalmışım. Geldiğini fark etmedim.
Aldırma be evlat. Şimdi sende merak var. Şehirde neler olacak diye düşünüyorsundur. Ben de yengenin taze pişirdiği ekmekten getirdim. Haldun beye vereceğim. Malum, şehirliler bizim köy ekmeğini pek severler.
Severler tabi. Yengem de ekmeği çok iyi pişirir. Haldun beyin hanesi ekmeği görünce kim bilir ne kadar sevinecekler.
Ne yapsınlar be oğlum. Şehirde köy ekmeğe nerede yapacaklar. Şehir kadını ekmek yoğurmayı bile bilmez. Bilse de o zahmete girmez.
Haklısın Mustafa amca. Haldun beyin kapıdan girdiğini görünce kalkıp ayakta karşıladılar. Haldun bey kahveciye üç çay diye işaret edince, Mustafa ağa,
Acelen ne Haldun bey. Biz ölmedik daha. Sen köye taşınıncaya kadar konuğumuzsun. Senin paran bu kahvede geçmez.
Mustafa ağa mahcup ediyorsun beni.
Niye mahcup olacaksın ki? Biz senin oraya gelsek elimizi cebimize atmayız. Bunu böyle belle.
Hele sen gel bizim oraya, gerisini düşünme. Masanın üzerinde torba içinde duran ekmeğin kokusunu ancak fark etti. Torbanın üzerine elini koydu. Sıcacıktı.
Ekmek mi bu?
Evet. Hanım yeni çıkardı fırından. Torbaya koyduk. Soğumadan eve ulaşsın diye.
Çok sevindim buna. İnan evde çocuklar bayram yapacaklar.
Desene bundan sonra çocuklar çok çok bayram edecekler. Haldun bey torbanın ağzını açıp iri bir parça kopardı. Sıcak sıcak yedikten sonra,
Hadi bakalım Faruk bey, yolcu yolunda gerek. Çaylarımızı da içtik. Şimdi yolculuk vakti geldi. Mustafa ağayla esenleşip ayrıldılar. Arabanın yanına vardıklarında Haldun bey bagajı açtı. Faruk hemen torbasını bagaja koydu. Arabaya binip yola çıktılar. İzmir’e vardıklarında doğruca Mezarlıkbaşı’na gittiler. Arabayı çalgıcılar kahvehanesinin yakınındaki benzin istasyonuna park ettiler. Anahtarı benzinlikte çalışana vererek,
Motor yağını değiştir. Yağ kontrollerini ve alt yağlamasını yap. Depoyu fulle dedi. Benzinci,
Baş üstüne efendim dedi. Haldun bey,
Hadi bakalım önce bagajdan torbanı al. Kalacağın otele bırakalım. Otel çıkışı karşıdaki lokantayı göstererek ,
Yemeğini bu lokantada yersin dedi. Az sonra çalgıcılar kahvehanesine vardılar. İçeri girdiklerinde kemani Hüseyin’in yanına gidip oturdular.
Hoş geldiniz.
Hoş bulduk Hüseyin bey. İşte size sözünü ettiğim delikanlı bu. Babalarımızın çocuğunu öğretmene teslim ederken bir sözü vardı. Eti senin kemiği benim. Senden ricam bu delikanlıya öğretebileceğin her şeyi öğret.
Ona hiç şüphen olmasın.
Şüphem olsaydı onu size getirmezdim.
Delikanlı adın ne?
Faruk efendim.
Çaylarımız gelmeden şöyle ufaktan bi asıl bakalım. Nasıl bir cevherin var anlayalım. Faruk şaşkınlıkla,
Burada mı diye sordu?
Abe aslanım burası çalgıcılar kahvehanesi. Burada şarkı söylemenin ayıbı olmaz. Hadi bakalım biraz cesaret. Çekinme. Faruk etrafına bakındı. Her kes kendi havasındaydı. Kimi sazına akort yapıyordu. Alçak bir sesle ada sahillerinde bekliyorum şarkısını söylemeye başladı. Hüseyin bey eliyle yükselt, yükselt diye işaret etti. Faruk şarkıyı daha yüksek bir sesle okumaya başladı. Yan masalarda oturan birkaç müzisyen kalkıp masalarına geldiler. Hayranlıkla Faruk’u dinlediler. Şarkı bittiğinde kahvehanede alkış ve bravo sesleri yükseldi. Meraklılar sordular.
Hüseyin bey kim bu delikanlı diye soranlar oldu? Helalin var be delikanlı diye bağırılmalar oldu. Faruk şaşkın ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilemez haldeydi. Masaya gelenler sözleşmişler gibi,
Hadi be agam çek bir tane daha dediler. Hüseyin bey,
Agalar, çaylarımız geldi. Çayımızı içelim. Faruk’un biraz daha heyecanı yatışsın, devam ederiz söylemeye dedi.Çaylar içildikten sonra kemeni Hüseyin kılıfından kemanını çıkardı. Kemanının çıktığını görenler hemen kendi çalgılarını çıkardılar. Kahvehane bir anda konser salonuna dönüştü. Şarkılar peş peşe söylenildi. Haldun bey,
Hadi beyler delikanlının ilk günde gözünü korkutmayalım. Bu günün yarını da var. Bana müsaade edin diyerek ayrıldı. Haldun bey gittikten sonra sohbet daha da koyulaştı.
***
Haldun yattığında ikircikliydi. Yarın ne olacak düşüncesi kafasına öyle bir yerleşti ki, bir türlü söküp atamadı. Bu yüzden geceyi uykuyla uyanıklık arasında geçirdi. Sabahı zor etti. Kalktığında yanında getirdiği tıraş takımlarını torbanın içinden bulup çıkardı. Tuvalete giderek lavoba aynasından yararlanarak tıraş oldu. Odasına dönüp takımı yerine koyduktan sonra otelden çıktı. Karşıya geçip lokantaya girdi. Çorba söyledi. Çorba nefisti. Belki de uzun zamandan beri böyle sıcak bir çorba içmediğinden olacak doymamıştı. İkinci bir çorba içmek yüzsüzlük mü olur diye düşündü. Daha ilk günde kötü bir başlangıç mı olurdu? Ne olursa olsun ikinci çorbada karar kıldı. Garsona bir çorba diye işaret etti. İkinci çorbayı da tükettikten sonra açlık duygusu sona ermişti. Çalgıcılar kahvehanesine gitti. Kahvehane çok tenhaydı. Girip girmemekte tereddüt etti. Kahveci,
Ne dikiliyorsun orada? Geçsene içeriye. Kemancı Hüseyin’i arıyorsan o daha gelmez. O biraz ehli keyiftir. Ne yapayım sana? Çay mı kahve mi?
Çay deyip içeri girdi. Dip masalardan birine oturdu. Kahveci çayı getirip masasına bıraktı.
Dün elimdeki işi bırakıp seni dinledim. Sesin gerçekten çok güzel. Sakın ucuza satma kendini. Önüne gelen her kağıda çakma imzayı. Bu çalgıcıların alemi bambaşka bir alemdir. Paranın çoğuna azına bakmazlar. Onlar için yaşamak günü gün etmekten ibarettir. Çok fazla uyma onlara. Para gençlikte kazanılır. Kazandığını bir kenara yığmazsan ihtiyarlıkta perişan olursun. Gençliğimde çeşmeler hep aynı şekilde akacak sanırdım. Kazandığımı har vurup harman savurdum. Memur değilim ki emekliliğim olsun. Şimdi gördüğün gibi el ocağında bu yaşta hizmetkarlık yapıyorum. İyi bak benim halime. İleride benim düştüğüm duruma düşme. İstemez miydim ben böyle bir mekanım olsun. İstemez miydim ben kendi işimin patronu olayım. Olmadı işte. Olması gerekeni gençlikte beceremedim. Hadi bu gün elim ayağım tutuyor. Ya yarın? Yarın ne olacak. Bu sesle sen mutlaka başarılı olacaksın. Ne yap yap, çeşmeler akarken küpünü doldur. İleride sen de benim gibi pişmanlık acılarıyla kıvranmayasın.
Sağ ol usta. Dediklerini kafamın içine kazıdım. Hiç unutmayacağım. Çayını içip bitirdiğinde sandalyasının arkalığına iyice yaslandı. Gözü karşısında oturan adama takıldı. Keyifle sigarasını içiyordu. İçine çektiği dumanı ağzından boşaltırken duman halka olarak çıktı. Genişledi, genişledi. Sonra da dağılıverdi. Ne keyif verici bir şeydi bu sigara içmek. Oysa kendisi bu keyifi hiç yaşamayacaktı. Zira sigara ses tellerine zarar verip sesinin bozulmasına neden olabilirdi. Sigaranın cazibesinden kurtulmak için yönünü caddeye çevirdi. Caddede yoğun bir insan kalabalığı vardı. Arada bir belediye otobüsleri, taksiler ve özel arabalar geçiyordu. Köyünü düşündü. Kim bilir kaç zamandır köyünde Haldun beyin arabasından başka araba görülmemiştir. Oysa bu koca kentte her taraf araba kaynıyordu. Kim bilir? İleride belki kendisinin de bir özel arabası olabilirdi. Geleceğine dalıp gitmişti. Tanıdık bir sesle irkildi. Dönüp baktı. Seslenen kemani Hüseyin beydi. Hemen kalkıp bir sandalyeyi düzelterek buyur etti.
Kusura bakma ustam. Dalıp gitmişim. Buyur otur.
Bakıyorum köye hasret erken başladı gibi.
Yok be usta, geçip giden arabalara dalmışım.
Sen gençsin. Üstelik sesin istikbal vaat ediyor. Gün olur senin de araban olur.
Yok be usta nerde bende o şans?
Moralini bozma. Bir işi başarmak için azimli olacaksın. İşi şansa bırakmayacaksın. İnşallah bu gün hayırlı bir iş çıkar da nafakamızı çıkarırız.
İnşallah be usta. Faruk ustasına çay söyleyecek ama beş parası yok. Bu ara garsonun iki çayla geldiğini görünce rahatladı. Garson,
Aslanım, belli ki paran yok diye çekiniyorsun. Bizde adettir. Parası olmayanların içtiklerini ocak kenarına yazarız. Paraları olduğunda öderler. Ne istediğini çekinmeden söyle. Bu çaylar yedekten. Hadi afiyet olsun diyerek uzaklaştı. Kemani Hüseyin,
Anladın mı bu kahvehanede neden toplandığımızı. Buranın sahibi musikiye çok meraklı. Bu merakı yüzünden hepimizi korur ve destekler. Biz de burayı evimiz gibi bellemişizdir. İçimizden hiç biri bu mekana yamuk yapmaz. Aylarca borçlanırız. Kıyak bir iş yakaladığımızda ilk işimiz buraya borcumuzu üdemek olur. Bu sırda içeri yabancı biri girdi. Ocakçıya bir şeyler sordu. Ocakçı bulundukları masayı işaret etti. Kalkıp adamı ayakta karşıladılar. Adama oturduktan sonra kendileri de oturdular.
Efendim önce ne içersiniz? Onu soralım. Daha sonra iş görüşürüz.
Bir çay alayım.
Emredersiniz efendim. Kemani Hüseyin garsona bir çay diye işaret etti. Yabancı,
Bu gün işim çok. Hem çayımı içeyim, hem konuşalım. Bizim bir düğünümüz var. İlle de şarkıcı ve köçek isteriz diye tutturdular. Bu kahvehaneden sağlayabileceğimi söylediler. Doğru yere gelmişim. Ocakçı da hemen sizi önerdi.
Tamam beyim. Bizim ekibin şarkıcısı da var, küçeği de. Düğün ne zaman?
Önümüzdeki Cuma başlayacak, Pazar akşamı son bulacak.
Tamam efendim. O güne hazır oluruz. Yalnız bizim çalgı takımı zengindir. Bir arabayla bizi aldırmanız gerekir.
Tabi aldırırız. Nereden almamızı istersiniz?
Buradan efendim.
Tamam da bir de ücreti konuşalım.
Yedi kişi geleceğiz. Üç gün yüğmiye yüz lira desek iki bin yüz lira eder. Bahşişler de bizim olur.
Tabi ki bahşişler sizin olacak. İki bin yüz çok değil mi?
Ekibimizi gürdüğünüzde az verdim bile diyeceksiniz.
Tamam size hemen yüz lira kaparo vereyim. Üstünü düğün sonunda alırsınız. Yüz lirayı verdikten sonra izin isteyip ayrıldı.
Hadi bakalım Faruk efendi iyi bir iş kaptık. Şimdi doğruca bizim eve. Evde iki gün sıkı bir çalışma yapacağız. En az elli şarkıyı hatasız okuman lazım. Gerçi o hengamede kimin ne yaptığı, ne söylediği belli olmaz ama, biz yinede hazırlıklı olalım.
***
Düğün gününe kadar çok sıkı bir çalışma yaptılar. Kemancı Hüseyin çırağından çok memnundu. Eşine,
Bakasın be hanım, anlarsın bu Faruk’taki cevheri?
Anlamaz olur muyum be Üsiyin. Mübarekte ses ses değil sanki bir ırmak çağlar. Bakarım kulakları çok iyi alır sesleri. Büyük şarkıcı olacak bu şopar. İnşallah sonradan unutmaz bizi. Faruk kızararak,
Yok be yenge unutur muyum hiç.
Hadi bakalım size hayırlı işler. İnşallah kalabalığı görünce heyecanlanıp bildiklerini unutmazsın.
Yok be yenge unutur muyum hiç?
Evden çıktıktan sonra doğruca Çalgıcılar Kahvehanesine gittiler. Çoktan beri işsiz olan sazendeler, işi kaçırma korkusuyla kahvehaneye erkenden gelmişlerdi. Kemancı Hüseyin buyur edildiği yere otururken, kahveciye seslendi.
Abe yapasın bize yedi çay dedi. Sazendelerin arasında oturan kadına dönüp,
Abe Güllü, almışsın paracıkların kokusunu erkenden gelmişsin. Bak aramızda taze bir şopar var. O artık bizim şarkıcımız. Allah ona üyle ses vermiş ki anlatamam.
Abe Üsiyin agam, bu elli kiloluk çiroz için mi sülersin bunları.
Bakma sen ona, ufak tefek ama, ciğeri mangal gibi. Çekti mi gazeli yer yerinden oynar.
Ayda be çok büyütürsün adamı.
Bu gece gürürsün. Bak yutmayasın dilini.
Abe niye yutayım dilimi? Hiç mi şarkıcı gürmedik?
Gürdün gürmesine ama, bunun gibisini gürmedin.
Abe akşam ola hayrola. Güreceğiz bu gece rüzgar gütürür kopili.
Güreceksin Güllü güreceksin. Çok şarkıcıya eşlik ettim ama, bunun gibisiyle ilk kez karşılaştım.
Akşam yemeği için hazırlıklar tamamlandığında saz takımı yerini aldı. Koro halinde bir süre devam eden programdan sonra Kemani Hüseyin Güllü’ye
Hadi sen çık dedi.Güllü
Ne… ben bu şopardan önce mi Çıkacam? Ülürüm vallahi çıkmam. Abe nasıl istersin benden bu dünün şoparından önce çıkmamı? Güllü’nün itirazı üzerine mikrofonu eline alarak,
Kıymetli konuklar, huzurunuza büyük ses, istikbalin büyük radyo sanatçısı Faruk Kavalcı’yı davet ediyorum. Onu radyo dinleyicilerinden önce ilk olarak bu güzel ve sanat sever topluluk dinleyecek. Cılız bir alkıştan sonra Faruk Kavalcı sahneye çıktı.
Aziz dinleyicilerim, programıma başlamadan önce hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum. İlk okuyacağım eser yılların eskitemediği Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına. Yine cılız alkışlar. Şarkıyı okumaya başladığında en umursamayanlar bile ellerindeki çatalı kaşığı bırakıp dinlemeye başladılar. Şarkılar peş peşe devam ediyordu. Konukların Rumelili olduğunu sezen Faruk, Rumeli türkülerine başlayınca davetliler coştukça coştu. Silahını çekip havaya ateş eden edene. Programı sona erdirmek istediğinde alkışların ardı arkası kesilmedi. Sahneye tekrar çıkmak zorunda kaldı. Konuklardan kolay kurtulacak gibi değildi. Kemani Hüseyin,
Değerli konuklar, arkadaşımız biraz dinlendikten sonra programına devam edecektir. Şimdi huzurlarınızda büyük oryantal dansöz Güllü. Hep beraber alkışlayalım der demez Güllü sahneye fırladı. Bu büyük sesin ardından sahneyi doldurmanın güç olacağını bildiğinden programa en kıvrak danslarla başladı. Buna rağmen, Faruk, Faruk diye tutturulan temponun ardı kesilmiyordu. Güllü buna rağmen dansını sürdürdü. O gece Güllü’den sonra Faruk defalarca sahneye çıkmak zorunda bırakıldı.
Gece yarısından sonra düğüne ertesi gün devam edilmek üzere son verildi.
Konuk olacakları eve doğru giderlerken Güllü,
Abe Üsiyin, ne halt etmeye bu şoparı benden önce çıkardın. Neredeyse davetliler beni sahneden atacaklardı.
Abe Güllü ben sana demedim mi ilk sen çıkasın diye. Tutturmuşsun o daha dünkü şopar. Herkes haddini bilsin diye. Şimdi de bana sitem edersin. Boşuna demezler deveden büyük fil var diye. Şopar üğretti sana Hanya’yı Konya’yı. Olanlar hepimize oldu. Abe doğru dürüst paracık takan bile olmadı.Yarın sen çıkarsın. Güsterirsin tüm hünerlerini.
Güstericem, güstericem hünerlerimi. Siyircilerin ağzını bir karış açık bırakacağım.
***
Güllü geceyi neredeyse uykusuz geçirdi. Bunca yıl köçeklik yapıyordu. Böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştı. Gün ışırken,
Abe Güllü çok fena taktın kafanı bu şopara. Biraz zıbar da program başladığında sütçü beygiri gibi ayakta uyumaasın. Diyerek başını yastığa gömdü. Günün yorgunluğuna uykusuzluğun yorgunluğu da çökünce uyuya kaldı.Derin uykusundan kemani Hüseyin’in dürtmesi ve seslenmesiyle güçlükle uyandı.
Abe Güllü, bu ne uykusu böyle? Gürenler üç gündür uyumamış sanacaklar. Hadi kalk artık. Neredeyse üylen olur. Güllü uzun uzun gerindikten sonra kalktı. Elini yüzünü yıkadıktan sonra kendisi için bekletilen yemek masasına oturdu. Aç olmasına rağmen lokmalar sanki boğazında düğümlenmişti.
Abe Üsiyin, bakasın bana. Bulasın bana bir kadeh rakıcaz.
Bu saatte rakı mı içilir be güllü. Yediğin kadar ye. Biraz sonra üylen yemeği başlayacak. Yemekte istediğin kadar tıkınırsın. Güllü kemancı Hüseyin’den ümidini kesince dışarı çıkıp yemeğin ne tarafta yapıldığını araştırdı. Nerede olduğunu keşfedince oraya gitti. Yemek kokuları nefisti. İçme arzusu daha da körüklendi. Mutfağa girip kadınlara seslendi.
Abe güzeller, rakı yok mu burada? Kadınlar gülüşerek Güllü’ye baktılar. Biri,
Var, hem de istediğin kadar. Dip taraftan alıp geldiği bir yedi yüzlük rakıyı Güllü’ye uzattı. Güllü,
Abe bana şişeyi verirsin. Napçam ben şişeyi. Bana bir bardak koy yeter. Kadın çakının ucundaki burgunun ucunu tapaya sokarak çevirdi. Burgu iyice yerleşince asılıp tapayı çıkardı. Masanın üzerindeki bardağı doldurdu. Güllü bardağı alıp bir dikişte içti. Genzi kötü yanmıştı. Gözlerinden yaşlar gelmeye başladı.
Abe ablalar, yaktı bu meret beni. Veresiniz bir bardak su, sündürsün bu ateşi. Kadın aynı bardağa su doldurdu. Güllü onu da bir dikişte içtikten sonra,
Oh be dünya varmış diyerek uzaklaştı.
***
Öğlen vakti yaklaşınca hummalı bir faaliyet başladı. Masalar yan yana diziliyor ve bir taraftan servis tabakları taşınıyordu. Bu arada gelen konuklar hemen yemek masasına davet ediliyorlardı. Masalara yeteri kadar konuk yerleşince servis başladı. Saz ekibi yerini alarak çalmaya başladı. Güllü gözüne kestirdiği orta yaşlı birinin yanına oturup,
Abe paşaların paşası, duldur bir tane de bana beraber parlatalım. Adam biraz şaşkın, biraz da etrafındakilerden tedirgin, Güllü’nün onca kişinin arasından kendisini seçmiş olmasından da memnun, heyecandan titreyen eliyle şişeyi alıp bardağa yarılanıncaya kadar boşalttı. Su şişesini eline aldığında Güllü,
Abe kuyma su, kaçıracaksın rakının tadını. Bardağı alıp bir dikişte içti. Çatalın birini alıp büyükçe bir et parçasına sapladıktan sonra çatalı kendisine rakıyı sunana verdi.
Ayda be, besleyesin biraz Güllü’nü. Çatalı alıp Güllünün ağzına uzattığında, kıskanç gözlerin kendi üzerine kenetlendiğini fark etti. Kendisine bakanlara inat edercesine Güllü’nün bardağına rakı koyduktan sonra kendi bardağını kaldırıp,
Hadi bakalım Güllü hanım şerefine deyince, Güllü’de bardağını kaldırıp bardakları tokuşturdular. Kadehler üçüncü kez kalktığında Güllü adamın iyice erdiğini fark etti. Bu aşamadan sonrası tehlikeli olurdu. Bunu geçmişte yaşadığı bir çok olaydan biliyordu. Rakılar içildikten sonra Güllü kolunu adamın omzuna atarak, yanağına bir öpücük kondurdu.
Abe agam hoşça kalasın. Programdan sonra gürüşürüz gene. Adamda konuşacak hal kalmamıştı. Güllü’nün yanağına kondurduğu öpücük, içtiği rakıdan beter sarhoş etmişti kendisini. Güllü’nün kıvırta kıvırta yürüyüşüne takıldı gözleri. Bardağını yeniden doldurup bir dikişte içti. Kolunu masanın üzerine dayayıp alnını kolunun üzerine koydu. Kendi kendine konuşmaya başladı. Ah ulan Recep ah. Gençlik denen güzelliği hiç yaşamadın ki, böyle cilveli, erkeğin ruhunu okşayan kadınlarla yaşamış olasın. Askere gitmeden baş göz edildin. Askerlik dönüşü, çoluk, çocuk geçim derdi derken hayatın büyük bölümü uçup gitti. Eli karısından başka bir kadına değmemişti. Başka bir kadınla ilişki nasıl olur hiç öğrenmemişti. Güllü’nün öptüğü yanağı sanki cayır cayır yanıyordu. Yanağından yayılan ateş dalga dalga tüm bedenini sarıyordu. Onca yıl kendisine karılık eden Hatçe’si neden o denli soğuktu. Neden bu yabancı kadın kadar sıcak, cilveli ve okşayıcı değildi.
Sazlar hareketli bir parça çalmaya başladığında başını kaldırıp baktı. Bir öpücüğüyle tüm bedenini ateşe boğan kadını seyre başladı. Alkolün etkisiyle tüm bedeni uyuşmuş olmasına rağmen vücudunun bir yerinde bir kıpırdama başladı. Kıvrak dansını yaparken etekleri savrulan ve bu savrulma sırasında ara sıra görünüp kaybolan bacaklara dayanılmaz bir özlemle baktı, baktı.
Güllü sahnedeki kıvırmalarının ve çatlak sesiyle söylediği şarkılarının bedelini, saz arkadaşlarının hakkıyla birlikte toplamak için konukların arasına girdi. İlk yanağına öpücük kondurduğu Recep’in yanına gitti. Önünde kıvıra kıvıra, zillerini şakır şakır şaklatarak,
Hadi aslanım, tak bakalım Güllü’cüğüne paracığını. Recep elini cebine atıp bir beş yüzlük çıkarıp ucunu tükürükledikten sonra Güllü’nün alnına yapıştırdı. Recep’in beş yüz lira yapıştırdığını görenler altta kalmamak için ellilikleri, yüzlükleri peş peşe yapıştırmaya, iğnelemeye başladılar. Bahşişin bolluğunu gören saz ekibi coştukça coştu. Güllü yorgunluktan ve fazlaca içtiği içki yüzünden ayakta duramayacak hale geldi. Konukları selamladıktan sonra üstünde ve koynunda biriken paraları Kemancı Hüseyin’in keman kutusuna doldurdu. Faruk’a dönüp küçümser bir edayla
Hadi bakalım şoparım benim. Başla artık ukumaya. Faruk mikrofonu kendine göre ayarladıktan sonra,
Değerli konuklar, Bu gün aranızdaydım. Bazı dostlar edindim. Rumeli göçmeni olan dostlarım için bu gece programımda Rumeli türküleri söyleyeceğim. Konuklar çılgınca alkışlamaya başladılar. Oynak Rumeli türküleriyle kendilerinden geçip, oyunlar oynadılar. Gecenin ilerlemiş saatine rağmen kimsenin yerine oturmaya niyeti yoktu. Gülü’nün öpücüğü nedeniyle halen kendini toplayamamış olan Recep yerinden kalkıp Faruk’un yanına gitti. Avucunun içinde tuttuğu beş yüz lirayı Faruk’un alnına yapıştırdı. Bunu görenler bir taraftan Recep’i alkışlıyorlar bir taraftan da para yapıştırma yarışına giriyorlardı. Coşku olanca hızıyla sürüyordu. Bu ara köy bekçisi muhtarın emriyle düğünün sona erdirilmesi gerektiğini söyledi. Bekçiyi umursayan yok. Bunun üzerine düğün sahibi mikrofona çıkıp eğlenceyi sona erdirmek zorunda olduklarını söyledi. Çalgıcılara da kesin diye işaret etti. Sazlar susunca konuklar dağılmaya başladı.
Recep evine gittiğinde karısı hışımla karşıladı. Hırsından neredeyse Recep’in yakasına sarılacaktı.
O köçek karıdan nasıl ayrılıp da evinin yolunu buldun? Halini gören de ömründe karı görmemiş sanacak. Aferin sana. Bu gece çok güzel nam yaptın. Konu komşuya beni de kendini de rezil ettin. O karının koynuna girip eve gelmez diyordum ama, karı seni koynuna almadı olsa gerek.
Kes be, amma da uzun ettin. Para benim pul benim. Sana ne, el aleme ne? Yıkıl karşımdan. Bunca yıl yapmadığımı yaptırma bana. Biraz daha dilin uzarsa ya keserim, ya da seni ayaklarımın altında ezerim.
Kör olasıca herif, Allah versin senin cezanı diyerek yatak odasına gitti. Uzanıp pikeyle her tarafını örttü. Recep önce avludaki kuyuya gidip kovadaki suyla elini yüzünü yıkadı. Yatak odasına girip soyundu. Karısının yanına uzandı. Gözüne uyku girmiyordu. Nasıl girsin di? Güllü’nün tombul bacakları sanki gözlerinin içine yerleşmişti.
***
Düğün sahibi sabah erken saatte çalgıcıların yattığı odanın kapısını çaldı. İçeriden ses gelmeyince birkaç kez daha hızlı çaldı. İçeriden biri,
Kim o diye seslendi.
Ben, düğün sahibi
Tamam patron geliyorum. Kemani Hüseyin kapıyı açıp
Buyur patron dedi. Gözlerinden halen uyku akıyordu. Düğün sahibi Arif ağa,
Hüseyin efendi, akşam durumu gördünüz. Bu gün de aynı programı yaparsak bu insanların isteklerinin sonu gelmez. Hır çıkar, düğün aksar. Ben arabayı hazırlattım. Hemen gidin buradan. Kemancı Hüseyin şaşırmıştı.
Olmaz bişi be patron.
Olur, olur. Görünen köy kılavuz istemez. Gece bile zor dağıttık insanları. Cebinden çıkardığı iki bin lirayı uzattı. İyice say, sonra eksikti demiyesin.
Estağfurullah ağam.
Hadi oyalanmayın. Kaldır adamlarını bu iş bitsin.
Abe agam kalsaydık biz. Günderirdik şarkıcıyla Güllü’yü. Adet yerini bulsun diye tıngırtadırdık yine bir şeyler. Düğün evi epten de sessiz kalmasın.
Kasabadan davul zurna gelecek. Bu gün de onlarla sürsün.
Sen işini iyi bilirsin be agam. Hemen arkadaşlarını seslenerek, dürterek uyandırdı. Uyananlar,
Ne dürtersin be sabah, sabah. Uyanacak hal mi kaldı bizde.
Hadi kalkın. Biz gütürecek araba azırlanmış bile. Hemen giyinip kuyu başına gittiler. Tulumbadan çektikleri buz gibi suyla ellerini yüzlerini yıkadılar. Gülü yanlarına geldiğinde,
Abe Üsiyin, ne iştir bu büyle. Abe uykusunu alamadan apar topar kaldırırlar adamı.
Patron sezmiş işte bi şeyler. İster buradan bizi bir an önce postalasın.
Abe gideriz işte. Kalmadık onun düğününe.
Abe var ünemli bir şey ki ister bizi postalasın.
Aldın mı bari kalan paracıklarımızı.
Abe adam dürüst. Emen verdi paracıklarımızı. Ellerini yüzlerini kuruladıktan sonra kendilerini bekleyen minibüse bindiler.
Abe Üsiyin, üyle yorulmuşum, üyle yorulmuşum ki, aha şuraya uzanıp uyuyacam.
Abe Güllü epimiz üyleyiz. Evimize dönünce rahat rahat uyuruz. Nasıl olsa aldık paracıklarımızı. Kaç ay idare eder bizi aldıklarımız.
Abe üyle sülersin ama, bilmeyiz bile ne kadar alacağımızı.
Parayı sayıp hesaplayınca üğrenirsin. Uykuyla uyanıklık arasında geçti yolculukları. Minibüs şoförü,
Haydi be uyanın artık. Ne çaldınız, ne söylediniz. Kuru kuruya geçti yolculuk.
Abe şuför abi, bizde kıpırdayacak hal mi kaldı. Bakarız bir an önce varalım evimize. Kalan uykuyu tamamlayalım.
Tamam, tamam. Hadi söyleyin de gideceğim yeri bileyim.
Abe yine gütüreceksin bizi aldığın yere, çalgıcılar kavesine. Az sonra minibüs İkiçeşmelik caddesine saptı. Mezarlıkbaşı’nın ünlü kahvehanesi çalgıcılar kahvehanesinin önünde durdu. Minibüsten inip kahvehaneye girdiler. Pazar günü iş günleri olduğundan kahvehane tenhaydı. İki masayı birleştirip oturdular. Kemancı Hüseyin kemanının kutusunu masanın üzerine koyup açtı. Paraları dikkatle saydı. Tam yirmi üç bin üç yüz otuz lira toplanmıştı. Kahveciye,
Abe toplayasın bizim hesapları. Elimize para geçince ilk iş üdeyelim onları. Kahveci hesabı çıkardı.
Hepinizinki yüz on beş lira dedi.
Alasın sen şu yüz otuz lirayı. Yapasın bize birer çay daha. Üstü sana kalsın. Çok emeğin geçer bize.
Sağ ol Hüseyin bey.
Kemani Hüseyin önce iş veren hakkı olarak paranın yüzde onunu kendisine ayırdı. Kalanını yediye bölüp dağıttı.
Hakkınızı helal edin.
Hep birden helal olsun dediler. Nasıl helal etmesinler di. Bu güne kadar gittikleri hiçbir düğünde bu kadar çok para toplamamışlardı. Güllü,
Abe Allah razı olsun o yanacığını üptüğüm adamdan. Bir üpücük kondurdum yanağına, sanki ona dünyaları verdim. Açtı kesenin ağzını. Ütekiler altta kalır mı?
Allah hepisinden razı olsun. Kemani Hüseyin,
Hadi artık dağılalım. Bu gün iyice dinlenelim. Bakarsınız yarın ufak tefek işler çıkar. Dağıldılar.
***
Faruk sabah bir hayli geç kalktı. Otelciye bu güne kadar olan hesabını ödemek istediğini söyledi. Otelci,
Sizin hesabınız bir aylığına Haldun bey ödedi dedi. Faruk,
Peki öyleyse diyerek otelden ayrıldı. Karşı lokantaya girip çorba söyledi.
Çorbanız nasıl olsun efendim?
Her zamanki gibi işkembe. Bol taneli ve bol sirkeli olsun.
Emredersiniz efendim. Çorbasını içtikten sonra çalgıcılar kahvehanesine gitti. Caddeyi gören masaya oturup çay söyledi. Çayını yudumlarken düşünüyordu. Şu Haldun bey ne iyilik severmiş. Onun yaptığı iyiliği insana babası bile yapmaz. Vefa borcumu nasıl ödeyeceğim ben bu adama? İnşallah bir gün bir düğün yapar, saz arkadaşlarımla gider, hiçbir ücret almadan düğünü şenlendiririz. Öğlen vakti yaklaşmasına rağmen arkadaşlarından halen gelen giden yoktu. Can sıkıntısıyla masanın üzerindeki gazeteyi eline alıp okumaya başladı. Gazetenin bir yerindeki haber dikkatini çekti. Haberde hükümet turizmi geliştirmek için otel inşa edeceklere ve pansiyonculuk yapacak olanlara uzun vadeli ve düşük faizli kredi verecek diye yazıyordu. Aklına babasından miras kalan yamaçtaki otuz dönüm arazisi geldi. Yamaç olduğu için hiçbir işe yaramıyordu. Denize uzaktı ama, deniz iyi görünüyordu. Ah… şöyle çok para kazansa neler yapabilirdi o verimsiz arazide. En yüksek yerine bir ev yapardı. Alt tarafı teraslatıp verimli topraklar taşıtıp terasları verimli hale getirirdi. Bir de bir kuyu kazdırıp su çıkardı mı? cennet gibi bir yer olurdu. Sebzeler, meyveler, güller ve çiçekler yetiştirirdi. Evin önüne bir de kameliye yaptırırdı. Öyle bir durumda köyünün en güzel kızlarından biriyle evlenmesi işten bile değildi. Kemancı Hüseyin’in sesiyle daldığı hayal aleminden çıktı.
Bu ne hal böyle Faruk? Denizde gemilerin mi battı da bu denli düşüncelere dalmışsın?
Yok be usta dalmışım işte. Ne var ne yok geceden beri?
Ne ulacak be Faruk? Yurulmuşum çokça Biraz dirsek kiyfi yaptım yatakta. Baktım vakit üylen olmuş. Kalkıp geldim.
Gerçekten yorulmuşuz be usta. Ben de geç kalktım.
Abe Faruk, bu haftaki gibi beş altı iş yakalasak, küşe ulamayız ama, kimseye de muhtaç kalmayız. Ama senin istikbalin parlak. Radyo sanatçısı oldun mu? Gerisi kendiliğinden gelir. O zaman sakın bizi beğenmezlik yapmaasın.
Yok be usta, bizim dostluğumuz mezara kadar sürecek. Bu gün elim ekmek tutmaya başladıysa sayende odu be usta.
Abe bu cevher var ya sende, biz ulmasak da senin önün açıktı.
Şu geçen bir hafta içinde bana o kadar çok şey öğrettin ki, sana olan minnetim ölünceye kadar sürecek.
Boş ver be Faruk, içelim birer çay daha. Biraz daha bekleyelim kısmetimizi, çıkmazsa eve gidip sürdürelim çalışmamızı.
Olur be usta. Çaylarını yudumlarlarken ummadıkları bir konuk belirdi kapıda. Gelen Haldun beydi. Çok neşeli bir hali vardı. Hemen gelip masalarına oturdu.
Oğlum Faruk müjdemi isterim diyerek bir kağıt uzattı. Faruk kağıdı okurken oldukça heyecanlandı. Radyo evine çağrılıyordu. Haldun bey,
Hadi bakalım bana da bir çay söyleyin müjdelik olarak.
***
Faruk artık Radyo evinin korosundaydı. Bir taraftan ustalardan ders alıyor, nota öğreniyor, diğer taraftan Kemancı Hüseyin’le de çalışmalarını sürdürüyordu. Kısa zamanda radyonun solist kadrosuna geçmeyi başardı. Şöhrete adım adım ilerliyordu. Şöhrete tırmanış yavaş bir yükselişti. O daha hızlı yükselmek istiyordu. Babasından kalan o yamaç arazi rüyalarına giriyor, arazi dile geliyor, sen her şeyi boş ver, bana bak diyordu. Bu tarlada bir keramet vardı ama neydi? Haldun bey çok bilgili bir adamdı. En iyisi bu konuyu ona danışmaktı.
Köye gidip Haldun beyi buldu. Ona arazisini anlattı. Devlet gerçekten turizmi teşvik için iyi şartlarla kredi veriyorsa neden ben de yararlanmayayım dedi. Haldun bey,
Kaç dönüm bu arazi?
Otuz dönüm.
Arazi tapulu mu? Hazine arazisi olmasın?
Hayır efendim, babamın adına kayıtlıydı. Babam ölünce bana geçti.
Kalk gidelim. Senin şu araziyi görelim. Kahvehaneden çıktılar. Haldun bey gidip arabasını garajdan çıkardı. Faruk ön koltuğa oturduğunda kısa sürecek yolculuk başladı. Ham yolda ağır ağır ilerlediler. Yamacın başladığı yerde Faruk,
Haldun bey, işte bak şu görünen yamaç benim arazinin olduğu yer. Faruk’un gösterdiği yere yaklaştıklarında arabayı uygun bir yere çekip indiler. Arazinin olduğu yere çıktılar. Arazi minik ovanın yeşil bir halının ayaklar altına serildiği izlenimi veren bir görüntüdeydi. Denizi görmeyi engelleyecek hiçbir engel yoktu.
Deniz ve ovanın iç içe olduğu bu manzara enfes bir şey. Deniz buraya biraz uzak olsa da sorun değil. Bence buraya turistik tesis için kredi verirler. Sen buradan resimler çektir. Arazinin dört tarafını da iyice görüntület. Tapunun kopyasını çıkart ve İl Turizm Müdürlüğüne baş vur. Müdürlük görevlileri ne yapman gerektiği konusunda sana gereken bilgileri verirler. Aman dikkat et. Birileri çeşitli vaatlerle araziyi elinden kapmaya kalkar. Sakın yaş tahtaya basma.
Hiç basar mıyım? Zaten buraya tek başıma tesis kurmakta kararlıyım.
Başlamak bitirmenin yarısıdır. Hadi bakalım göreyim seni.
Ben köye dönmeyeyim. Köyden araba çıkmıyor. Buradan yürüyerek İzmir yoluna çıkarım.
Buradan İzmir yoluna çıkılıyor mu?
Elbette. Yayan yarım saatlik bir yol.
Bu yol oraya kadar kesintisiz gidiyor mu?
Evet.
Bin arabaya. Oraya kadar seni götüreyim. Yolu da öğrenmiş olayım. Tütün ve pamuk tarlalarının arasından kıvrıla kıvrıla giden yol Haldun beyin çok hoşuna gitmişti.
Faruk, bu yol ne kadar güzel böyle. Fazla bozuk da değil. Sayende bu yolu öğrendim. Bundan böyle köye bu yoldan da gider gelirim. Asfalt yola vardıklarında durdular. Faruk arabadan inip teşekkür etti.
***
Sabah İl Turizm Müdürlüğüne gitti. Görevli memur hanıma yapacağı bir turistik tesis içi kredi konumunu öğrenmek istediğini söyledi. Görevli memur ne yapması gerektiğine dair bir liste ile bu işlemler için doldurulması için bir tomar kağıt verdi. Verilenleri dikkatle katlayıp cebine koydu. Bunca kağıdı cepte taşımanın yıpranmalara neden olacağını düşünerek Kemeraltı’na doğru yürüdü. Çanta satan bir dükkandan kaliteli bir çanta aldı. Cebindekileri çantaya yerleştirdikten sonra çalgıcılar kahvehanesine gitti. Masaya oturup çay söyledi. Çantasını açıp kağıtları çıkardı. Çayını içerken kağıtları tek tek inceledi. Listeye göre ilk yapacağı tapusunun bir kopyasının çıkartmasını gerekiyordu. İşin zor yanı, kuracağı tesisin projesi olacaktı. Bu iş için belki de çok para gerekecekti. İncelemeye kendisini öylesine kaptırmıştı ki, masasına gelip oturan kemani Hüseyin’i fark etmedi.
Kolay gelsin. Boşta bulunup ürkünce kemani Hüseyin,
Bu ne dalgınlık böyle, denizde gemilerin mi battı? Gelip yanına oturmamı bile fark edemedin.
Ustacığım, daha önce sözünü ettiğim arazim var ya, o araziye kredi sağlaya bilirsem bir turistik tesis kurmayı düşünüyorum. Hatta adını bile şimdiden koydum. Faruk Kavalcı Otel, motel ve dinlenme tesisleri. Nasıl, ismi beğendin mi?
Sen uygun gürdüysen ben niye beğenmeyeyim? Şimdiden hayırlı ulmasını ve başarılı ulmanı dilerim.
Eğer bu tesisi kurmayı başarırsam, müşterilere her gece müzik ziyafeti veririz.
Veririz be çocuk veririz. Yeter ki sen iste. Üsiyin abin seni boşlamaz.
Boşlamayacağını bilirim be usta.
E.. anlat bakalım bana. Bu iş için neler yapmak gerekiyor?
Önce tapunun kopyalarını çıkartacağım. Sonra da bir inşaat mühendisine tesisin projesini yaptırmam gerekecek. Bu proje işi beni fazla sıkacak. Zira bu işi pek öyle az parayla yapmazlar.
Tanıdığım bir mühendis var. Ona gidelim. Taksitle, ya da kredi aldığında üdemek üzere belki anlaşırsın.
Gidip şansımızı bir deneyelim.
………..
Mühendis dışarı çıkmıştı. Sekreteri,
Hemen döneceğini söylemişti. Siz oturun. Size çay söyleyeyim. Sanırım siz çayınızı içinceye kadar Tahir bey gelir. Geniş deri koltuklara oturdular. Faruk koltukları dikkatle inceledi. Turistik tesisi kurmayı başardığında yazıhanesini belki de bu tür pahalı koltuklarla döşeyecekti. Çaycının getirdiği çayları yudumlarlarken şık giyimli biri geldi.
Hoş geldiniz diyerek koltuğuna oturdu.
O… Hüseyin bey, hangi rüzgar attı sizi buraya. Şaşırttınız beni.
Abe agam çok severim seni ama, uyalamak istemem sizi. Allah versin. Ne zaman geçsem burada ep bir şeyler çiziktirirken gürürüm sizi.
Olsun be Hüseyin bey. Arada bir dostlarla laflamak dinlendirir bizi. Hayrola, bir isteğin mi var? Bu genç arkadaş kim? Tanıştırmadın beni.
Abe bu arkadaşı belki tanaarsın sen. Radyoda şarkı süyler.
Adı ne bu arkadaşın?
Faruk Kavalcı be agam. Dinlemediysen hele bir dinleyesen, ne ses var onda şaşarsın.
Birkaç kez denk gelip dinledim. Hatta aklımdan geçerdi hep. Kim bu güzel sesin sahibi diye?
Abe gürüp üğrendin işite.
Genç arkadaş, hiç sesin çıkmıyor. Ses tellerin bozulur diye mi korkuyorsun?
Yok efendim. Bir sıkıntım var da.
Nedir sıkıntın?
Babamdan kalma otuz dönümlük bir arazim var. Yamaç bir yer. Tarıma elverişli değil. Bu yüzden oraya bir turistik tesis kurmayı düşünüyorum. Tesis için kredi alacağım. Turizm müdürlüğü proje istiyor. Bende bu projeyi yaptıracak para yok. Takıldım kaldım.
Bende güzel bir proje var. Daha evvel birine yapmıştım. Aynı projeye ufak değişiklikler yaparız. Olur biter.
Borcumu nasıl ödeyeceğim? Param yok ki.
Üzülme kardeş. Kredini aldığında bir kısmını ödersin. İş bitip tesis çalışmaya başladığında, tesisine konuk olur ödeşiriz. Sen bana bir hafta izin ver. Ben projeyi son şekline sokayım.
Çok sağ olun efendim.
***
Haftayı iple çekti. Projeyi yine kemancı Hüseyin ile almaya gittiler. Ne olur ne olmaz, bakarsın vadeyi Hüseyin beyin yüzüne karşı hayır diyemediği için yapmıştır diye düşünüyordu. İş yerine girdiklerinde mühendis bey sevgiyle karşıladı kendilerini. Bu durum Faruk’u iyice rahatlattı. Mühendis beyin söylediği çayları içtikten sonra dosyayı alıp çıktılar. Doğruca çalgıcılar kahvehanesine gittiler. Ocakçıya teslim ettiği çantayı alıp oturdular. Turizm müdürlüğünce istenilen tüm evrakları listeye göre sıraladı. Kahvecinin getirdiği çayı içtikten sonra bir süre gelecek üzerine sohbet ettiler.
Ustam hadi kalk, gidip Şevket ustanın lokantasında yemek yiyelim.
Abe Faruk, bu günler işler kesat. Yük olmaayım sana.
Bir yemeğin yükü mü olur be usta. Her şey inceldiği yerden kopsun. Kemani Hüseyin itiraz etmedi. Lokantaya gidip yemeklerini yediler. Yemekten sonra,
Hüseyin usta, ben Turizm Müdürlüğüne kadar gideyim. İstedikleri evrakları teslim edeyim, bu iş bitsin.
Tamam be Faruk. Ben de gidip bir kısmet bekleyeyim.
Faruk Turizm Müdürlüğüne girip evrakları aldığı memur hanımın yanına gitti.
Buyurun, ne istediniz?
On beş gün kadar önce bir kredi baş vurusunda bulunmuştum. İstenilen evrakları tamamlayıp getirdim.
Ha tamam, şimdi hatırladım sizi. Kendisine uzatılan evrakları alıp inceledi.
Sizin radyoda dinlediğimiz Faruk Kavalcı ile bir akrabalığınız var mı?
Ben Faruk Kavalcı’yım efendim.
A….. demek siz osunuz. Sesinizi çok beğeniyorum. İleride çok tanınmış bir sanatçı olabilirsiniz. Bu turizmcilik hevesine niye kapıldınız? Bence sanatınızı sürdürseniz çok daha iyi olur.
İkisini birlikte yürüteceğim efendim.
Turizm işi öyle basit, kolay bir iş değildir. Hele böyle kredilerle uğraşmak daha da zor. Kim bilir kaç ay oradan oraya süründürecekler sizi. Oysa sanatınıza ağırlık verseniz, kredi almadan da kurabilirdiniz bu tesisi.
Hanım efendi, iyi söylüyorsunuz ama, ben kafama koydum bir kere bu işi. Mutlaka başarmalıyım.
O halde ben size bir öneride bulunayım. Siz bu evrakları elden Ankara’ya götürüp işi kendiniz takip edin. Aksi halde bu kredi işi aylarca, hatta yıllarca sürer. Ben evrakların kaydını yaptıktan sonra size elden verildiğine dair bir belge vereyim. Bu şekilde kredi tahakkukunu hızlandırmış olursunuz.
Çok sağ olun efendim. Az sonra daktiloda yazdığı bir yazıyı evraklarına ekleyip verdi. Alıp teşekkür etti.
Her hangi bir zorluk gösterirlerse beni ara. Belki yardımcı olabilirim.
Tamam efendim. İlginize çok teşekkür ederim.
***
Geceyi kabuslarla geçirdi. Kafasında düğümlenen bir sorunu bir türlü çözemiyordu. Anlatılanlara göre bu kredi işleri rüşvetsiz yürümüyordu. Oysa uzun zamandan beri işler iyi gitmiyordu. Radyo sanatçısı olarak aldığı aylık günlük harcamalarına bile yetmiyordu. Gittikleri düğünlerde toplanan bahşişler, ufak tefek harcamalara bile yetmiyordu. Rüşvet ne kadar olacaktı? Biraz para arttırmıştı ama, yeterli olacağını sanmıyordu. Ankara’da ne kadar kalacaktı? Eğer çok kalması gerekirse cebindeki para o masrafları karşılamaya bile belki yetmeyecekti.
Sabah kalktığında dayak yemiş bir hali vardı. Ağrımayan bir yeri yoktu. Giyinip çıktı. Bakkala girip iki gripin aldı. Çorbasını içtikten sonra kahvehaneye gitti. Kemani Hüseyin’in yanına gidip oturdu. Cebinden gripinleri çıkarıp masanın üzerine koydu.
Hayrola be Faruk gripinleri ikilemişsin.
Sorma be Hüseyin abi, dayak yemişten beterim. Ağrımayan yerim yok.
Abe havadan mıdır? Yoksa son günlerde işler kütü gider ondan mı bilmem? Benim de üyle. Ağrımayan yerim yok. Uzanıp gripinin birini aldı.
Abe çaylar gelsin içelim. Belki faydasının gürürüz.
İçelim be usta. Şu Ankara’da olacakları düşünmekten huzurum kalmadı. Batacak mıyız, çıkacak mıyız?
Abe niye batacaksın. Senin arazi ot bitmez bir yamaç. Kaybetsen ne olur. Sana ne getirdi bu güne kadar?
Öyle deme be usta. Baba yadigarıdır. Onu hiç uğruna elimden çıkarmak istemem.
Abe Faruk, korkak bezirgan ne kar eder ne ziyan. Kısmetinde varsa kazanırsın. Yoksa elden ne gelir. Kaderde ne varsa o ulur. İsterim bu iş hemencecik bitsin. Abe bu işe kafan takıldığından beri kısmetimiz bile kesilmiştir. Bitsin bu iş. Uturalım burada, bakliyelim kısmetimizi.
Ben de bitmesini istiyorum be usta. Bu iş kafama takıldığından beri uyku bana haram oldu. Derim ki bu gece yola çıkayım. Otobüste uyurum. Yarın işe koyulurum. Bir gecenin otel masrafından kurtulmuş olurum.
Abe iyi düşünürsün.
***
Turizm Müdürlüğüne girip danışmaya krediler bölümüne gitmek istediğini söyledi. Görevli,
Ne amaçla diye sordu.
Turistik bir yatırım projesiyle geldim. Projeme kredi talebinde bulunacağım.
Şu karşıya git. Orada sana yardımcı olurlar.
Teşekkür ederim. Gösterilen bölüme gitti. Masadaki memur,
Gel bakalım, istediğin nedir diye sordu?
Kredi talebi için geldim efendim.
Geç otur bakalım.
Oturmadan önce dosyayı masanın üzerine koydu. Çekinerek gösterilen koltuğa oturdu. Memur belgeleri dikkatle inceledi.
Sen bu krediyi almaya zorunlu musun?
Evet efendim.
Bu iş sana biraz pahalıya patlar.
Kaça patlar efendim.
Gerçekleştirilecek kredinin yüzde yirmisine.
Çok değil mi efendim?
Az bile. Vereceğimiz krediye çok düşük faiz ödeyeceksin. Üstelik ödemeler beş yıl sonra başlayacak. Daha sonra yine kredi talebin olacak. O zaman biraz düşürürüz.
Gerçekten düşürür müsünüz?
Şüphen mi var? Biz namuslu adamlarız. Verdiğimiz sözü mutlaka tutarız.
Ya sizi başka bir göreve verirlerse?
Hiçbir şey değişmez. Zira düzen bu şekilde kurulmuş. Senin yapacağın tek şey bize güvenmek olacak.
Tamam efendim size güveniyorum. Kredim kaç günde çıkar?
Aksilik olmazsa bir haftada çıkar. On beş gün de olabilir. Sen nereden geldin?
İzmir’den efendim.
Telefonun var mı?
Yok efendim.
Yakınlarından sana ulaşabilecek birinin?
Yok efendim.
O halde ben adresine telgrafla bildiririm.
Öyle olsun efendim.
Sen buralarda boşuna takılma. Bu işi kendi işim gibi takip edeceğim. Gözün arkada kalmasın.
Sağ olun efendim.
***
İpotek işi tamamlanıp krediyi aldığında, kredinin yarısına yakını uçup gitmişti. Elde kalan parayla inşaata kalkışmak çılgınlıktı. Zaten kredi almak için attığı temelin temel olarak hiçbir değeri yoktu. Otuza kırk bir taş yığının dan ibaretti. Devletin memuru beni kazıklarken ben de devleti kazıklayacağım. Bu işin denetiminde büyük bir boşluk vardı. Bu boşluğu iyi yakalarsa bu kredilerin ardı arkası kesilmezdi. Bu oyunun kuralı, alacaksın, aldığının yarısını dağıtacaksın. İleride bir yerde tıkanacaktır ama, gittiği yere kadar kardır.
Çok olmuştu bir kadınla birlikte olmadığı. Aklına süslü Şükrüye geldi. Onun elinde çok iyi mallar var diye düşündü. İçindeki kadın dürtüsü dayanılacak gibi değildi. Hemen yola çıktı. Eve vardığında kapıdaki zil düğmesine kesik kesik üç defa bastı. Kapı aralandı.
Kimi arıyorsun?
Şükriye ablayı.
Ne için arıyorsun.
Ne için olacak, iş için arıyorum.
Geç içeri. Süslü Şükrüye merakla gelenin kim olduğuna baktı. Hemen yerinden fırladı.
Amanın kimi görüyorum? Hangi rüzgar attı seni buraya?
Ablamı özledim. Hem biraz laflarız, hem de temiz bir parça varsa gönül eğleriz diye düşündüm.
Senin için parça olmaz mı be? Olmasa bile hemen bir tane yaratırız.
Sağ ol abla.
Nasıl gidiyor radyo çalışmaları?
O iş bitti be abla, doğru dürüst bir para vermiyorlar. İşin yoksa karın tokluğuna çalış.
İyi ama bu işin ilerisi var. İyi tanındığında çok para kazanırsın. Çok acele etmişsin.
Yok be abla bu iş kadınların işi. Erkeğe pek rağbet yok.
Bak onda haklısın. Hadi bakalım üst kata çık. Tam karşıdaki odada tam sana göre bir fıstık var. Hadi bakalım kolay gelsin.
Üst kata çıkıp karşı odaya gitti. Kapı açıktı. Kapıyı tıkladı.
Kapı açık ne tıklayıp duruyorsun? Girsene. İçeri girdi. Karşılaştığı kadın yatağa uzanmış tamamen çıplaktı. Harika bir kadındı. Belki de hayatında bu denli güzel bir kadınla ilk kez karşılaşıyordu. Kadın,
Hadi ne oyalanıyorsun? Soyun da gel. Hemen soyunup kadının üzerine çıktı. İşi bittiğinde derin derin soluyordu.
Çok, çok güzelsin. İnan sana aşık olmaktan korkuyorum.
Ne iş yapıyorsun?
Radyo sanatçısıyım.
Hadi canım benimle dalga geçiyorsun. Adın ne?
Faruk Kavalcı.
Koskoca bir radyo sanatçısının böyle bir randevu evinde ne işi var?
Neden? Olamaz diye bir kural mı var?
Yok ama sizin için elini sallasa ellisi diye düşünüyorum. Bilirsin bizim kızlarımız ses sanatçılarına, artistlere çok hevesi vardır.
Benim kıza değil, kadına gereksinimim vardı. İstediğimden alasını buldum. Bu işin burada kalmasını istemiyorum. Sen boş ver burada çalışmayı. Gel benim sekreterim ol. Senin özel hayatına karışmam. İş olmadığı zamanlarda dilersen gelip burada çalışmanı sürdürürsün.
İyi ama ben sekreterlik nasıl olur bilmem ki.
Ben sana öğretirim.
Peki seni nerede bulacağım.
Şimdilik Mezarlıkbaşı’ndaki Çalgıcılar kahvehanesinde. Yazıhane için yer arıyorum. Bulur bulmaz seni ararım.
Tamam anlaştık.
***
Pasaj içerisinde bir dükkan kiraladı. Büro malzemeleri satan bir dükkandan gösterişli bir masa, döner koltuk, sekreterler için iki masa, iki küçük döner koltuk ve müşterileri için de dört koltuğu üç ay vadeyle alıp dükkana yerleştirdi. Tabelacıya Otel, motel, kamping Faruk Kavalcı tesisleri irtibat bürosu diye bir tabela yazdırdı. Kırtasiyeciden aldığı sümenler, kalemlikler ve diğer aksesuarları masaların üzerine yerleştirdi. Her masanın üzerine birer de telefon koydu. İşlerini tamamladıktan sonra çalgıcılar kahvehanesine gitti. Kemancı Hüseyin’in yanına gidip oturdu.
Hoş geldin.
Hoş bulduk.
Abe neredesin. Güzel bir kancık seni arıyor. Beklemesini süledim. Biraz sonra yine gelirim dedi gitti.
Uzun boylu mini etekli biri miydi?
Evet üyledir.
O benim eleman olacak. Bir yazıhane tuttum. Yazıhanemde sekreterliğimi yapacak.
Abe çok yaman bi gaci. Millet onu gürmek için sıraya girer.
Aman ne iyi. Bana da öylesi lazım.
Abe Faruk bakasın, geldi seninkisi. Başını çevirip baktı. Gelen Süslü Şükriye’nin sermayesi olan kadındı. Hemen ayağa kalkıp buyur etti.
Hoş geldin. Tanıştırayım. Büyük keman ustası Hüseyin Gülaçar. Bu da sekreterim Hülya Kırıkdal. Kemancı Hüseyin kalkıp elini uzatıp tokalaştılar. Konuk bacaklarının tüm güzelliğini sergilercesine oturdu. Kahvehanedekiler meraklı gözlerle gelene bakıyorlardı. Faruk üç çay diye işaret etti. Gelen çayları içtikten sonra,
Hadi benim yazıhaneye gidelim. Kalktılar ve yakındaki yazıhaneye gittiler. Kemani Hüseyin,
Abe Faruk millet telefon için yıllarca sıra bekler. Sen hemen kıvırmışsın telefonu.
Yok be usta. Nerede bizde o şans. Süs olsun diye koydum onları oraya.
Süs de olsa yakışıyor masaya.
Bundan böyle işimiz olmadı mı burada toplanırız. Zaten Hülya hanım hep burada olacak.
Desene işimiz iş be Faruk. Bu güzel hanımı gürmek için her gün uğrarım buraya. Hülya oldukça cilveli,
Yalnız buraya gelmekle kalma, yatılıya da beklerim.
O kadar değil be Hülya hanım. Seni gürmek yeter bana. Ben izin isteyeyim. Gideyim bizim ekmek teknesine. Bakarsınız bir kısmet çıkar. Kemani Hüseyin gidince Faruk,
Hülya hanım, senin kadar güzel olmasa da, sana yakın güzellikte tanıdığın biri var mı?
Var tabi. Ne yapacaksın? Ben sana yetmem diye korkuyorsan aldanıyorsun. Seni hamur eder ayakta duracak hal bırakmam. Sakın söylemedi deme.
Yok be Hülya, o işi bu işle karıştırma. İki ve daha fazla güzelle daha çok iş kotarırız. İş için gerekli. Şimdi sana iki yüz lira avans vereyim. Aldığımız her işten komisyonunu alacaksın. Arkadaşını bulup yarın iş başı yapması için ayarla. Aman sakın kız olmasın. Bazı kelekleri keleklemek için yatağa girebilecek biri olmalı.
Merak etme sen. Bizim dünyada kızlara yer yoktur. Hepsi açık kapıdır.
Hadi öyleyse hemen işe giriş. Bu gece beraber olalım. Sana ihtiyacım var. Çok tahrik ettin beni.
Geceye sakla iştahını. Yarın hamur gibi olursun. Yalnız evin nerede bilmiyorum.
Sen buraya gel. Buradan gideriz.
Oldu anlaştık. Hülya gidince çıktı. Matbaaya giderek sipariş verdiği fatura, irsaliye ve sözleşme belgelerini alıp dükkana döndü. Matbaadan aldıklarını çekmecelere yerleştirdi. Kızların elleri boş olamazdı. Çantacıya gidip kendi çantasına benzer iki çanta daha aldı.
Akşam üstü Hülya yanında bir kızla geldi. Kız gerçekten en az Hülya kadar güzeldi.
Patron sana Gülcan Güldal’ı getirdim. Nasıl beğendin mi?
Beğendim tabi. Hem de çok beğendim. Yarın hemen işe başlasın.
Tamam patron başlarım.
Paran var mı?
Yok be patron. Bu günlerde işler kesat. Faruk cebinden çıkardığı bir demet paradan elli lira ayırıp uzattı.
Şimdilik bunu avans olarak al dedi. Gülcan teşekkür ederek parayı aldı.
Hadi sen git artık. Yarın sabah gelirsin.
Patron be gidecek yerim yok benim. Otellerde kalmak istemiyorum. Sizinle kalayım. Hülya ile aranızdaki işe karışmam ben.
Ne dersin Hülya?
Kalsın derim. Benim için sorun olmaz.
Peki öyleyse, gidip akşam yemeğimizi yiyelim. Bir iki tek attıktan sonra eve gideriz. Doğruca Şevket ustanın lokantaya gittiler.
***
Sabah iş yerine gittiler. Daha önce hayali motelden görüntüler içeren bir broşür hazırlatmıştı. Bu broşürle hayali motele ortak aramaya başlayacaklardı. Ortaklığa davet başlıklı bir ilanı sekreterlerin biriyle iki yerel gazeteye gönderdi. Kimi komşular hayırlı olsun ziyaretine gelmeye başladılar. Gelenlerin gözleri sekreterlerden ayrılmıyordu. Sekreterlerin sıcak gülüş ve bakışları, çoğunda bir ümit kapısı aralıyordu. Hani hadi deseler, yatağa koşacak gibi bir halleri vardı.
Akşam olduğunda,
Ben bu gece Ankara’ya gideceğim. En geç yarından sonra burada olacağım. Gazetede çıkacak ilanlarla ilgili olarak gelen olursa, gelenlere o kadar çok başvuru var ki, kimi ortak edeceğimize karar vermek zorlaşıyor. Siz bize adresinizi bırakınız. Gereken değerlendirmeler yapıldıktan sonra size gereken bilgiyi vereceğiz dersiniz. Beni sorduklarında çok acele bir iş için Ankara’ya gittiğimi, gerekirse Amerikalı bir şirketin davetine katılmak üzere Amerika’ya gidebileceğimi, bu durumda ancak bir hafta sonra burada olabileceğimi söylersiniz. Ankara dönüşü, ortaklık talebi için başvuru çok ise, bir süre ortalıkta görünmeyerek Amerika’da olduğumu söyleyerek güvenirliliğimizi pekiştiririz. Sekreter,
Patron bu işten ben bir şey anlayamadım. Ne gereği var bu yalanların?
Ah be güzelim halen anlayamadın mı? Para babası olup da parasını yiyemeyenlere, bir tür yardımımız olacak. Onun yiyemediği paraları biz yiyeceğiz. Anladın mı artık?
Tamam anladım efendim.
Bu gece gerçekten Ankara’ya gidiyorum. Yarın işletmemizin ikinci dilim kredisini almak için başvuruda bulunacağım. İnşallah bir aksilik çıkmaz. Yoksa yaptığımız bu masraflar boşa çıkar. Kız bir şey anlayamamıştı ama,
Anladım demekle yetindi.
Ha aklıma gelmişken söyleyeyim. Ankara’dan gelecek olası konuklarımız için Efes Otelde çift yataklı bir odayı aylık olarak kiralayın.Al şu bin lirayı. Odayı beğenirsek sürekli kiralayacağımızı söylemeyi unutma. Odayı ona göre düzenlesinler.
Tamam efendim.
***
Faruk Turizm Müdürlüğüne otelin kaba inşaatının tamamlandığına dair bilgilerle yeni bir başvuruda bulundu. Evrakları inceleyen memur,
Tamam efendim. Eksperimiz inşaatı yerinde görüp raporunu verdikten sonra ikinci dilim krediniz adınıza tahakkuk ettirilir. Eksperimiz en kısa zamanda inşaat mahallinde olacaktır. Çantasını açıp iki kart adres çıkardı. Bunun biri eksperiniz için. Diğeri de size. Tesisimiz tamamlandığında sizi konuk etmek bize onur verir.
Çok sağ olun efendim. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
Teşekküre gerek yok efendim.
***
Eksper karttaki adresi kolayca buldu. Büroya girdiğinde şaşkınlığını gizleyemedi.
Ne harika bir yer burası böyle. Her şey harika ama kızlar daha harika. Siz Faruk beyin nesi oluyorsunuz?
Sekreterleri efendim.
Faruk bey gerçekten ağzının tadını bilen bir insan. Doğrusu onun yerinde olmak isterdim. Kızlardan biri işve ile fıkırdadı,
Neden olmasın efendim. Siz de her kızın yüreğini hoplatacak kadar yakışıklısınız. Aman Allah’ım neler duyuyordu. Bu güzel kız neredeyse açıkça kendisini yatağa davet edecekti. Bu sırada Faruk büroya girdi. Bürodaki adamın kim olduğunu anlamıştı ama anlamazdan göründü. Masanın arkasına dolanıp koltuğa oturdu.
Beyefendi ne istiyor.
Ankara’dan gelmiş. Bizim tesisi denetlemekle görevlendirilmiş.
Ya.. öyle mi? Çok af edersiniz efendim diyerek konuğun yanına gidip elini uzattı. Tokalaştılar. Yerine dönüp oturdu.
Sekretere,
Kızım beyefendiye bizim otelde iki yataklı bir oda hazırlatın. Bey efendiyi ağırlamayı da ihmal etmeyin.
Emredersiniz efendim.
Aman efendim, iki kişilik odaya ne gerek var? Ben tek geldim.
Bey efendi, Ankara’dan ta buraya kadar gelmişsiniz. Sizi İzmir’imizin çok güzel bir kızıyla yatırmazsak ayıp olur. Baksanıza şu Hülya hanımın baygın bakışlarına. Gözleri akşam olsa da şu yakışıklıyla sarmaş dolaş olsam diyor.
Aman efendim beni mahcup ediyorsunuz.
Görevimiz efendim. Siz yorgunsunuzdur. Önce Kordon’da bir lokantada yorgunluk atalım. Daha sonra odanıza çekilirsiniz.
Siz neyi uygun görürseniz öyle olsun.
Kordon boyundaki lüks lokantalarından birine girip oturdular. Yemek yerlerken tesislerinin görkeminden uzun uzun söz etti.
İddia ediyorum. İzmir İzmir olalı beri bu denli büyük ve lüks bir turistik otel görmedi.
İnanıyorum efendim. Sizin gibi ileriyi gören zevk sahibi bir insandan başka ne beklenilir ki?
Gösterdiğiniz güvene teşekkür ederim. Yorgun olmasaydınız devam edelim derdim ama yolculuk insanı yoruyor. Bir de sizi odanızda bekleyen o müthiş dilberi de fazla bekletmemek gerekir.
Ne diyorsunuz siz. İnanayım mı?
Gidince görürsünüz.
Garsondan bir taksi çağırmasını rica etti. Bu arada hesabı ödedi. Gelen taksiye binip otele gittiler. Resepsiyon memuru saygıyla karşıladı.
Bey efendiye odasını gösterir misiniz?
Emredersiniz efendim.
Size iyi uykular efendim.
Size de, çok sağ olun.
Komi müşterisini kapıya kadar götürdükten sonra,
İçerideki bayan sizi sabırsızlıkla bekliyor efendim.
Evet biliyorum evladım diyerek elini cebine sokup çıkardığı on lirayı uzattı. Komi parayı teşekkür ederek aldı.
Kapıyı açıp içeri girdiğinde az daha düşüp bayılacaktı. Sekreter Hülya olabildiğince seksi bir gecelikle kendisini bekliyordu. Hemen soyunup yatağa girdi. Sabah yataktan çıkacak hali kalmamıştı. Banyodan su sesi geliyordu. Yattığı yerden su sesini dinlerken Hülya’nın çırılçıplak bedenini hayal etti. Çok yorulmuştu. Yeni bir yorgunluğa dayanacak gücü bulamadı kendinde. Hülya beline sardığı peştamalla çıktı. Peştamalı öyle bir sarmıştı ki, bacaklarının güzelliğini sergiliyordu sanki.
Hayatım niye gelmedin. Beraber yıkanırdık.
Çok yordun beni. Daha fazla dayanamayacağım. Yarınki gazetelerde Turizm Müdürlüğünün eksperi sevgilisinin kolları arasında can verdi diye yazmalarını istemem.
İzin verirseniz giyinip işimin başına gitmek istiyorum. Siz dinlenmenize bakın.
İyi olur güzelim.
***
Üç gün üç gecedir eksper peri masallarını aratmayacak bir yaşam tarzının içinde yaşıyordu. Dördüncü gün yine büroya gitti.
Faruk bey, üç gündür bana hayatımda bir daha göremeyeceğim güzellikler yaşattınız. Benim Ankara’ya dönmem gerekiyor. Şu tesisi görseydim iyi olurdu.
Aman efendim tesis dediğin şey ne ki denize nazır bir yamaçta ham bir bina. Görüp de ne yapacaksınız. Dostunuza güveniniz yok mu yoksa?
Olmaz olur mu efendim.
O halde görülmüştür diye atın imzayı gitsin. O tozlu yollarda zaman yitirmeye değer mi? Hem bu gece size müthiş bir sürprizim var. Bu geceyi Hülya’dan daha güzel bir dilberle geçireceksiniz.
Kim o dilber?
Büroda gördüğünüz müthiş sarışın. Tel kadayıfı niyetine ye.
O nerede?
Bu gece sizin için iyi bir hazırlık yapmakla meşgul. İşi bitince otele gidip sizi bekleyecek.
Bu adam öylesine candan davranıyordu ki ondan kuşku duymasına gerek yoktu. Dediği gibi kabası bitmiş ham bir bina görse ne olur, görmese ne olur. Sekreter masasına geçip oturdu.
Evrakları verir misiniz?
Aman efendim, siz buraya buyurun. Burası geniş. Daha rahat çalışırsınız. Kalkıp büyük masanın arkasına geçip oturdu. Evrakları çıkarıp gerekenleri yazıp imzaladı. Hayırlı olsun diyerek kalktı. Koltuklardan birine oturdu. Faruk,
Gösterdiğiniz güvene nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Cebinden iki beş yüzlük çıkarıp güzelce katladıktan sonra ekspere uzattı.
Lütfen bunu yol harçlığı olarak kabul edin efendim.
Teşekkür ederim diyerek parayı cebine koydu.
Hadi efendim. Bu saatte kordon boyu çok güzel olur. Hem demleniriz. Hem de İzmir’imizin güzel kızlarını seyrederiz.
Gidelim efendim.
***
Mönü oldukça zengindi. Kordonun meltem serinliğinde içmenin ise tadına doyum olmuyordu. Eksper Mahmut bey içinden,
Keşke bir daha ki sefere yine beni görevlendirseler diye geçirdi. Üstelik ne kadar da konuk sever bir insandı bu. Kim derdi ki bu adama radyo sanatçısı olarak şöhretin zirvesine doğru tırmanan biri olduğunu. Doğrusu yemek arasında ağzından kaçırmasaydı, onun radyo sanatçısı olduğunu öğrenemeyecektim. Belki de yatağına giren kızlar onun ününden yararlanmak isteyen artist olma meraklısı kızlardı. İster öyle ister böyle olsun. Tek bir cümleyle harika bir dosttu. Bir taraftan da bu gece yatağına girecek olan o sarışın afete bir an önce kavuşmayı arzuluyordu. Bu son geceydi. Bu geceyi en iyi şekilde değerlendirmesi gerekirdi. Saat yirmi ikiye geldiğinde,
Faruk bey, hadi kalkalım. Bildiğiniz gibi yarın yolcuyum.
Haklısınız Mahmut bey, o sarışın afeti fazla bekletmeye gelmez. Yine bir taksi çağırıp otele döndüler. Otel lobisinde sarılıp öpüşerek vedalaştılar. Faruk otelden çıktıktan sonra derin bir nefes aldı.
Oh be bu vartayı da kazasız belasız atlattık. Gelsin artık milyonlar.
***
Kredinin çıkmasını beklerken boş durmaya gelmezdi. Gazetelere verdiği ilan üzerine ortaklık başvurusunda bulunanların listesini çıkarttı.
Hülya hanım, bu listedeki adamlar hakkında bir tahkikat yapalım. Tesisimize en iyi yatırım yapabilecek olanları tespit edelim. İşe yaramaz gördüklerimizle temas kurmayı daha sonraya bırakalım.
Emredersin patron.
O ne demek kız. Öyle olsun sevgilim demeni beklerim.
Peki sevgilim.
Hele şu işi iyice kotaralım. Yaşayacağımız yeri sen beğen. Seni orada kraliçeler gibi yaşatacağım.
İnşallah sevgilim.
Gülcan ne zaman gelir dersin.
O ayı beni fena parçaladı. Adamdan tiksinmesem koca gün yataktan çıkmayacaktım. Kurtulmak için işi bahane edip çıkıyordum. Bu gece son gece diye kim bilir neler yapmıştır kıza.
Ne olduysa oldu. Evrakları imzaladı ya. Günü geldiğinde ben ne yaptım diye kim bilir kaç yıl dövünecek. Hayatının kayacağından haberi yok.
Çok gaddarsın sevgilim. Anladığım kadarıyla sende acıma duygusu hiç yok.
Niye acıyacağım. Çocukluğum sefalet içinde geçti. Delikanlılığı hiç yaşamadım. Kadın özlemimi gazetelerde çıkan kadın resimlerinde giderdim. Bana acıyan oldu mu ki, ben acıyayım.
Sen de haklısın.
Hadi Şevket ustaya gidelim. Hem öğlen yemeğimizi yeriz. Hem de masa altından demleniriz.
O masa altından demlenmek olayına bayılıyorum. En lüks gazinolar bile o zevki bana vermiyor. Nedense insanlar yasak olanı daha çok seviyor. Gün gelir planların gerçekleşirse sakın nikah diye tutturma. Beraberliğimiz ömür boyu sürecek olsa bile bunun nikahsız gerçekleşmesini isterim. Kim bilir? Belki bu şekilde birbirimize sevgi ve saygımız ömür boyu eksilmeden sürer.
Bu işler bitti mi, yalnız bana ait olacaksın. Aksi halde kıskançlık krizine tutulur seni öldürebilirim.
Sen de başkasına bakarsan ben de seni öldürürüm.
Tamam anlaştık.
Şevket ustanın lokantada yemeklerini yerlerken masa altında kadeh tokuşturdular. Müşteriler dağılınca Şevket usta da gelip alemlerine katıldı. İçki alemi akşam servisinin başlama saatine kadar sürdü. Hesabı ödedikten sonra büroya döndüler. Gülcan’ı büroda buldular. Gülcan,
Ne cehennemdesiniz be? Teslim ettiniz beni bir ayıya, anamı ağlattı be. Sabaha kadar uyutmadı. Sevişelim güzelim, sevişelim güzelimden başka şey öğrenmemiş ayı oğlu ayı. Perişan etti beni. Faruk cebinden çıkardığı paralardan iki yüz lira ayırıp Gülcan’a uzattı.
Al bakalım. Bu gece çektiğin çileyi belki unutturur sana. Gülcan parayı teşekkür ederek alıp süt yeninin içine yerleştirdi.
Hadi Şevket ustada yemeğini ye de gel. Daha sonra eve gideriz.
Siz yemeyecek misiniz?
Biz o işi yaptık. Öğlenden beri oradaydık. Tamam diyerek ayrıldı. Daha sonra hep beraber eve gittiler.
***
Adreslerini belirledikleri iş adamlarını ziyaret etmeye başladılar. İş adamlarına hazırladıkları broşürleri vererek kendilerini bu muazzam tesise ortak etmek istediklerini söyleyerek, inşaatın yapılacağı araziyi görmeleri için on beş hazirandaki tanıtım şölenine davet ettiler.
Kızlar siz tanıtıma devam edin. Ben arazide birkaç yer kazdırıp temel atma görüntüsü sağlayayım.
Birkaç çukurla zokayı yutacaklarını mı zannediyorsun?
Zannetmek ne kelime? Yutacaklarından eminim.
Hadi hayırlısı. Bürodan çıkıp inşaat malzemesi satan bir mağazaya gitti. Beş kazma, beş kürek iki de kireç ve harç karma küreği almak istediğini söyledi. İstedikleri hazırlanırken,
Lütfen saplarını da taktırın dedi.
Mağaza sahibi,
Aldıklarınızı satacak mısınız?
Hayır efendim. Yeni bir inşaata başlıyorum.
İnşaat oldukça büyük galiba.
Evet, otel, motel ve kamping inşaatı. Size de tanıtım broşürlerinden vereyim. Bakarsınız siz de ortak olmak istersiniz. Dükkan sahibi projeyi dikkatle inceledi.
Proje hem büyük, hem de çok güzel. Tamamlandığında güzel iş yapacağı kanısındayım. Gerekli malzemeleri benden alırsanız, hem indirimden yararlanırsınız. Hem de inşaata teslim ederim.
Sizden alışveriş etmek beni memnun eder. Aldıklarımın hesabını çıkarıverin de ödeyeyim.
Aman efendim hesabın lafı mı olur. Bunları yazarız hesap açılmış olur. Nasıl götüreceksiniz bunları.
Garajda otobüse koyup köye götüreceğim.Yarın köyden alacağım amelelerle iş başı yapacağız.
Siz zahmet etmeyin. Ben garaja kadar gönderirim. Teşekkür ederek on beş hazirandaki şölene davet etti.
***
O gece köyündeki evinde kaldı. Gece kahvehaneye gelen işçilerden on kişi ayarladı. Sabah hep beraber yola çıktılar. Yarım saat sonra arazideydiler. Önce temel görüntüsündeki taşları söktürüp bir araya toplattı. Taşlarla bazı yerleri işaretledi. İşçiler iş başı yaptıktan sonra yürüyerek İzmir asfaltına çıktı. Bir kamyonu durdurup bindi. Buruncukta indi. Oradaki taş ocağını sorumlusuyla iki kamyon taş ve bir kamyon kum için anlaştı. Taşların bedelini ödeyerek ana yola çıktı. Otobüse binip İzmir’e döndü. Çoktandır çalgıcılar kahvehanesine uğramamıştı. İçeri girip kemani Hüseyin’in yanına oturdu. Kemani Hüseyin,
Abe agam nerelerdesin? Çok oldu gürüşmeyeli.
İşler çok yoğun. haziranın on beşinde benim tesisin temel atma merasimini yapacağız. O gün için bana iki davul, iki de zurna ayarla. Sen de takımını o gün için hazırla. Köçek olmasın. Konuklar nasıl olsa kendileri oynarlar.
Uynarlar be agam. Üyle parçalar çalarız, kimse yerinde uturamaz.
Sen işini bilirsin be abi. Çok iyi bir şölen olsun ki, müşteriler kesenin ağzını açmakta kusur etmesin.
İnşallah be Faruk bey. Allah günlüne güre versin.
Boş kaldığında büroya uğra da biraz laflayalım.
Abe agam ayrılamayız buradan. Malum burası bizim ekmek teknesidir.
***
İki sekreterle birlikte Turgutlu’ya gittiler. İlk fabrikaya girip patronu sordular. Biri,
İşte orada yazıhanede oturuyor. Yazıhaneye girdiler. Kızlar hemen bacaklarını cömertçe sergileyerek oturdular. Patron,
Buyurun efendim oturun. Önce sizlere bir şeyler ikram edeyim, sonra da iş konuşuruz. Çay yeni demlendi. Çay mı ikram edeyim? Yoksa soğuk bir şey mi tercih edersiniz?
Çay olsun efendim.
Kızlar ne emrederler? Kızlar utangaç bir tavırla,
Çay olsun efendim dediler. Patron dışarı çıkıp yan tarafa seslendi.
Çaylar olduysa dört tane getirin. Dönüp yerine oturdu. Faruk çantasını açıp inşa edeceği tesisin projesini çıkarırken,
Efendim önce size kendimi tanıtayım. Ben Radyo ses sanatçısı Faruk Kavalcı’yım. Sizi ziyaretimizin nedeni bu projedeki tesis için gerekecek tuğlaların ilk partisini sipariş etmek içindir. Sizin tuğlalarınızın çok kaliteli olduğunu söylediler.
Evet efendim, söyleyen doğru söylemiş. Bu yüzden mal yetiştiremiyoruz. Fiyatta anlaştıktan sonra kamyonların izleyecekleri yolun krokisini çizdi. Orada kime sorsalar radyo sanatçısı Faruk Kavalcı’nın inşaat alanı neresi diye, bilmiyorum diyen çıkmaz. Zaten orada çalışan işçileri görecekler. Bir de şunu size arz etmek istiyorum. Bakanlığın vereceği kredi eli kulağında, bu gün veya yarın çıkar. Bir söz vardır. İşini kış tut, yaz çıkarsa bahtına. Bu nedenle sizden üç ay vade yapmanızı isteyeceğim. Patron peki demek için tereddüt etti. Gözü kızların nefis bacaklarına takıldı. Hayır olmaz diyemedi. Çekmeceyi çekip senet defterini çıkardı.
Senedi nasıl yazayım efendim.
Senete gerek yok. Bakarsınız yarın kredi çıkar, hemen bedeli takdim ederim. Yine kızlara gözü takıldı. Kızlar kendisine öyle davetkar bakıyordu ki, hayır diyemedi. Üstelik karşısındaki kişi koskoca bir radyo sanatçısı. Her halde on kamyon tuğlaya tenezzül etmezdi.
On beş haziran günü temel atma şölenimiz var. Gelirseniz mutlu edersiniz bizleri.
Ne demek efendim? İki elimiz kanda bile olsa yine geliriz. Gitmek için izin istediler. Tokalaştılar. Kızlar da masanın önüne geldiler. Önce Hülya elini uzatıp tokalaştı. Ardından Gülcan. Gülcan adamın elini sımsıkı tutup gözlerinin içine öyle bir bakış baktı ki, bu açıkça bir davetti. Patronun bedenini sanki ateş basmıştı. Kulaklarına kadar kızardı. Kız,
En kısa zamanda görüşme dileğiyle deyip elini çekti. Konuklar giderken patron mırıldandı.
Bu güzeller güzeli kıza değil on kamyon tuğla, yüz kamyon, hatta fabrika helal olsun.
***
Sabah minibüse binip Bornova’ya gittiler. Oradan da yürüyerek kireç ocaklarına. En büyük kireç ocağını gözüne kestirdi. Hemen ocağa yöneldiler. Ocakta derme çatma bir kulübe vardı. Kulübedeki adama seslendi. Buranın sahibi ve ya müdürü kim diye sordu?
Adam dışarı çıkıp,
Benim efendim. Bir istediğiniz mi var?
Evet efendim. Önce kendimi tanıtayım. Ben İzmir radyosu solistlerinden Faruk Kavalcı’yım.
Aman efendim hoş geldiniz. Hangi rüzgar attı sizi buralara. Sizin programınızı hiç kaçırmazdım. Son zamanlarda hiç dinleyemiyoruz efendim.
Ben büyük bir turizm işletmesi inşa ediyorum. İşlerim o kadar yoğun ki, inan radyoya zaman ayıramıyorum. Hele şu işi bitireyim. Yine dinlersiniz.
Buyurun sizleri içeri alayım. Gerçi size layık değil ama, neylersiniz, bu Allah’ın dağında bununla yetiniyoruz.
Gönüller bir olunca samanlık seyran olur derler. Gönüllerimiz bir osun. İçeri girdiklerinde iş yeri sahibi kirli bir bezle sandalyelerin tozunu aldıktan sonra oturmaları için buyur etti. Oturdular. Kızlar yine en çarpıcı şekilde cömertçe oturdular.
Kızlar sekreterlerimdir efendim. Önce sizi on beş hazirandaki temel atma şölenimize davet edeyim. Sonra da iş konuşuruz diyerek çantasını açıp projeyi çıkardı.
Efendim, projeden anlaşılacağı gibi çok büyük bir tesis inşa ediyorum. Bu tesis için çok kirece gereksinimiz olacak. Kireç söndürme çukurlarını açtırıyorum. Bildiğiniz gibi söndürülmüş kireci dinlendirmede büyük yarar vardır. Bu nedenle ilk parti olarak beş kamyon kireç almak istiyorum.
Emredersiniz efendim. Fakat şu anda beş kamyon kireci veremem. Bu kireci üretmek en az bir hafta sürer.
O zaman şöyle yapalım. Siz ilk kalemde elde olduğu kadarını gönderin. Daha sonra peyderpey gönderirsiniz.
Öyle olur efendim.
Borcumuz ne olacak?
Size birinci kalite mal vereceğiz. Tonu yüz lira.
Tamam anlaştık. Yalnız bedelini malı tamamen teslim aldıktan sonra ödeyeceğim. Daha önce inşa ettiğim otelde çok sıkıntılar yaşamıştım.
Paranın sözü mü olur efendim. Malı teslim ettikten sonra tümünü birden alırız. Kamyonun izleyeceği yolun krokisini çizip verdikten sonra ayrıldılar.
***
On beş haziran sabahı için ayarladığı otobüs büronun karşısındaki benzin istasyonunda park etti. Davulcular, çalgıcılar ve bazı konuklar otobüse bindikten sonra otobüs hareket etti. Davetlilerin çoğu kendi arabaları ile gitmeyi yeğlemişlerdi. Faruk bey bu işle kızları görevlendirip inşaat alanına bir gün önce gitmişti. Önce kazılan yerleri, tuğlaları ve kireçleri inceledi. Sonra köye döndü. İşçilerin hesabını ödedikten sonra, ertesi gün de çalışacaklarını söyleyerek evine çekildi.
Sabah işçilerle birlikte araziye gittiler. İşçiler büyük bir çukur açmak için işe giriştiler. Az sonra kasap besili ve iri bir danayla geldi. İki işçi ateş yakmak için ocaklar hazırladılar. Bir işçi de kömür tutuşturmak için kuru ot ve çalı toplamaya gitti. Oturacak yer sorunu hiç aklına gelmemişti. İşçiler çukur kazmayı bırakmalarını söyledi. İşçilere tuğla harmanından alacakları tuğlalar ile oturulacak yerler hazırlamalarını söyledi. Az sonra otobüs geldi. Ardından da arabalı konuklar. Davulcular davullarını gümbürdeterek konukları karşıladılar. Bu arada iki işçi sembolik temel atma için küçük bir öbek harç kardı.
Kasap danayı temel olarak belirlenen çukurun yanına çekerek ayaklarını ve gözlerini bağladıktan sonra danayı devirdi. Çevik bir hareketle dananın iki şah damarını kesti. Kanını çukura akıttı. Otobüsün bagajından çıkarılan odun kömürleri ocak olarak hazırlanan yerlere taşındı. İşçiler hemen hazırladıkları kuru ot ve çalıların üzerine kömür istifleyerek tutuşturdu. Kasap deriyi yüzdükten sonra etini parçalayıp iki büyük leğene yerleştirdi. Kemiklerden sıyırdığı etleri üçüncü leğene doldurmaya başladı. Leğen dolunca etler çomaklara dizildi. Kömürler iyice köz olunca çomaklar ateşin üzerine konuldu. Konuklar tuğlalardan yapılmış masaların yanına yine tuğlalardan yapılmış oturulacak yerlere yerleştiler. Davullar susturuldu. Kemancı Hüseyin’in yönetimindeki saz heyeti fasıla başladı. Ekmekler masalara dağıtıldı. İçki içmek isteyenler yanlarında getirdikleri şişeleri ve bardakları masaların üzerine koydular. Pişen etlerin kokusu dayanılacak gibi değildi. Herkes sabırsızlıkla et bekliyordu. Etler tepsi içinde masalara taşındı. Konuklar iştahla etleri yiyip bitirdiler. İçen de içmeyen de saz heyetinin çaldığı oynak havalara kaptırmışlardı kendilerini. Şölen akşama kadar neşe içerisinde sürdü. Son olarak davulların eşliğinde horonlar oynandı. Konuklar iyice yorgun düşmüşlerdi. Hava kararırken dağıldılar.
***
Faruk Kavalcı inşaatların yoğun olduğu yöreleri gezip inşaat sahiplerine elinde çok tuğla ve kireç olduğunu, nakliye ve yükleme alana ait olmak üzere yarı fiyatına vereceğini söyledi. İnşaat sahipleri tuğla ve kireç almak için verilen adrese üşüştüler. Kısa bir zamanda tuğlalar ve kireçler tükendi. Kızları yanına alarak başka tuğla fabrikalarıyla uzun vadeli bağlantılar kurdu. Fabrikalar durmadan inşaat alanına tuğla taşıyorlardı. İndirilen tuğlalar hemen yarı fiyatına başka kamyonlara yükleniyordu. Kamyonlar dolusu kireçler hemen başka inşaat alanlarına gönderiliyordu.
Kızlar aralıksız çalışıp turistik inşaata ortak kaydediyorlardı. Peşin ne koparırlarsa. Kalan için senet alıyorlardı. İşler oldukça iyi gidiyordu.
Dosyaları toplayıp Ankara’nın yolunu tuttu. İnşaat tamamlanmış ve telefon bile bağlanmıştı. Faruk Kavalcı’nın turistik tesislerinin telefonunun numarası, Turizm Müdürlüğünün Turizm Tanıtma Kılavuzu adlı kitabın hem Türkçe, hem de İngilizce olarak yayınladığı kitaplarda 135 olarak yazılmıştı. Oysa köyün bağlı olduğu nahiyedeki santral sadece on abonelikti. Üstelik hatsızlıktan nahiye içine bile telefon bağlanamıyordu. Müdürlüğe götürdüğü proforma faturalar hemen onaylanmıştı. Kendisine kalan iş proforma faturaları veren mağazadan malları talep etmekti.
Mağaza fatura karşılığı olan karyola, yatak, çarşaf, battaniye, pike, nevresim ve havluları bir kamyona yükleyip verilen adrese gönderdi. Faruk Kavalcı kamyonu yolda karşılayıp eşyaların köydeki evine indirilmesini sağladı. Kendi köyü ile birlikte komşu köylere haberci gönderdi. Haberciler köy kahvelerinde gereken duyuruyu yaptılar. Faruk Kavalcı’nın tuğla fabrikalarını ve kireç ocaklarını dolandırdığı kulaktan kulağa yayılmıştı. Üç beş kişi bir olup traktörlerle Kavalcı’nın köyüne gittiler. Her şey inanılmaz ucuzlukta kapanın elinde kalıyordu. Eşyalar kısa zamanda tükendi. Geç kalanlar köylerine eli boş döndüler.
***
Söz verilen paraların günü geldiği halde ödenmediğini öğrenen fabrika ve ocak sahipleri Faruk Kavalcı’yı aramaya başladılar. İnşaat adresine gidenler gözlerine inanamadılar. Gönderdikleri tuğlalardan ve kireçlerden eser yoktu. Büro olarak bildirdiği adrese gittiklerinde büronun da boşaltılmış olduğunu gördüler. Komşulara sordular. Komşular,
On gün kadar oldu. İş yerimize geldiğimizde büronun boşaltılmış olduğunu gördük. Soyulmuş olabileceğini düşünerek sahibini aradık. Bulamayınca da polise bildirdik. Polis kapının zorlandığına dair iz bulamayınca, sahibi tarafından boşaltılmış olabileceğine karar verdiler. O günden bu yana sadece sizin gibi alacakları için arayanlar var.
Tüm aramalar boş çıktı. Sanki yer yarılmış Faruk Kavalcı içine girmişti. Bazen bir haber alınıyordu Antalya’da, ya da Denizli’de görüldü diye. Aramalardan hiçbir sonuç alınamıyordu. Yıllarca Faruk Kavalcı’nın izine rastlanamadı. Turizm rehberindeki telefon numarası ise hiç silinmedi.
***
Hazır paraya dağlar dayanmaz derler. Onca para saman alevi gibi tükendi gitti. Yeni bir iş kurması gerekiyordu. En kolayı, sermaye gerektirmeyeni seksüel prodüktörlüktü. Ama o sıradan bir seksüel prodüktör olmayacaktı. Zira o iş belalı bir işti. Yaşlı erkeklere genç kadın, yaşlı kadınlara da genç ve yakışıklı delikanlılar pazarlayacaktı. Hemen işe girişti.
Caddede yürürken elektrikçi dükkanındaki yakışıklı delikanlı gözüne ilişti. Hemen dükkana girdi.
Hayırlı işler, telefon edebilir miyim? Delikanlı,
Buyurun edin diyerek telefonu gösterdi. Aradığı santral memuresiydi.
Güzel kızım, ben ses sanatçısı Faruk kavalcı’yım. Nasılsınız?
………….
Eğer özlediğiniz bir şarkı varsa emredin okuyayım.
…………..
Adam harika sesiyle kıza iki şarkı söyledikten sonra,
Sizden bir istirhamım olacak efendim. Bana İstanbul’dan ………..numaralı telefonu bağlar mısınız. Lütfen etiket tutmayın. Daha sonra ödeşiriz.
…………..
Adam İstanbul ile bir hayli uzun konuştu. Delikanlının içi gidiyordu. Ya etiket tutarlarsa? Bu denli uzun konuşmanın bedeli çok ağır olurdu. Adam konuşmasını bitirince telefonu kapattı.
Efendim çok teşekkür ederim. Aklınıza ya etiket tutmuşlarsa diye bir şey gelmesin.
Yok efendim niye gelsin?
İzin verirseniz size çay ikram edeyim.
Konuğumsunuz. Sizin ikramınız ayıp olur. Ben ikram edeyim. Dışarı çıkıp kahveciye iki çay söyledi.
Çaylar içilirken Faruk Kavalcı, az para verdikleri için radyo sanatçılığını bıraktığını, şimdilerde ise ticaret ile uğraştığını anlattı. Küçük bir rastlantı bana sizin gibi bir dost kazandırdı. İnşallah dostluğumuz kalıcı olur dedi.
O günden sonra Faruk Kavalcı elektrikçi Özkan’ı sık sık ziyaret etti. Bir konuşma sırasında,
Uygun bir zamanda iki kadın alıp papaz uçuralım dedi. Elektrikçi Özkan,
Benim sokak kadınlarına düşkünlüğüm yok. O tip kadınlarla ilişkiye girmek bana ters geliyor dedi.
Benim sözünü ettiğim kadınlar zannettiğin gibi sokak kadınları değil. Parası bol, genç ve yakışıklı düşkünü kadınlar.
Ne olursa olsun. Gönlümün sarmadığı kadınlar beni açmaz.
Biraz sabret. Seni öyle biriyle tanıştıracağım, hem parasını yiyeceksin, hem de zevkini yapacaksın.
Kusura bakma, benim işim jigololuk değil.
Günü geldiğinde kadını sana göstereceğim. Bak o zaman kadına nasıl balıklama atlayacaksın.
Boş ver arkadaş. Bu işler bana göre değil. Zaten ayağıma gelenlere ancak yetiyorum.
***
Elektrikçi Özkan Manisa Mesir’i için trene bindi. Ayakta duracak yer bile yoktu. İtiş kakış pencere önünde bir yere sıkıştı. Tren hareket ettikten sonra koridorlardakilerden bir kısmı kompartımandaki yerlerine oturunca, koridordakiler biraz rahatladı. Diğer pencerede üç kız pencereden dışarıya bakıyorlardı. Tren Emiralem durağında durunca, çilek satıcıları vagonların yanına gelip çilek satmaya başladılar. Özkan bir sepet çilek aldı. Penceredeki kızlarda biri çileği alan kim diye merak edip bakınca göz göze geldiler. Özkan sepeti uzatarak
Buyurun siz de alın dedi. Kızlar gülümseyerek uzandılar. Çilekleri yerlerken aradaki mesafe kapandı. Özkan,
Yolculuk nereye diye sordu. Kız,
Manisa Mesir’ine.
Ben de oraya gidiyorum. Manisa’ya yaklaştıklarında Özkan cebinden çıkardığı kart adresini kıza uzattı. Mesir şenliği alanı çok kalabalık oluyor. İstesek de orada bir birimizi bulamayız. Kartım sizde bulunsun.
Çok teşekkür ederim ama, benim size verecek kartım yok.
Telefon edersiniz.
Tamam ararım.
Şenlik dönüşü her şeyi unutmuştu. Zira bu tür tanışmalar genelde iyi sonuç vermiyordu. Gece yattığında aklına trendeki kız geldi. Kız gerçekten kendisini arar mıydı? Kızlara güvenmemek gerektiğini yaşadığı deneyimlerle çok iyi biliyordu. Henüz on beş yaşındayken annesiyle Urla içmelerine gitmişlerdi. Daha ilk gün çok güzel bir kızla tanışmışlardı. Kız elinden tutup,
Hadi şu kayalığa tırmanalım. Bakalım kayalıkların arkasında ne var demişti. Koşarak kayalara tırmanıp arka tarafa geçmişlerdi. Kız boynuna sarılıp dudaklarını dudaklarının üzerine yapıştırdığında heyecandan ölecekti. İlk defa dudakları bir kızın dudaklarına değmişti. Hiç ummadığı bu durumdan çok heyecanlanmıştı. Çevreden görülmeyecek bir yer bulup uzanarak uzun uzun sevişmişlerdi. İçmeler’de kaldıkları yedi günü hiç boş geçirmemişlerdi. Son gün,
Artık ayrılıyoruz. Ben seni gerçekten çok sevdim. Gerçi evlilik için çok erken. Ama biz evlilik çağımız gelinceye kadar kaçak aşk yaşamayı sürdürürüz. Evimiz Manisa’da Ziraat Bankasının karşısındaki sokakta 58 numaralı ev. Geldiğinde ıslık çal. Senin geldiğini anlar ve evden çıkar gezmeğe gideriz. Kızın verdiği adresi unutması olası mıydı? Bir hafta zor sabretmişti. Manisa’daki akrabalarımıza gidiyorum. Birkaç gün kalabilirim diye izin almıştı. Manisa’da trenden indiğinde akrabalarına gitmeden Ziraat Bankasını sora sora bulmuştu. Bankanın karşısında ne bir sokak vardı. Ne de bankanın paralelindeki sokaklarda 58 numaralı kapı. Belli ki bir yaz aşkı uğruna hayatının ilk kazığını yemişti. Aldatılmak çok ağır gelmişti. Bu nedenle trendeki kıza fazla ümit bağlamanın gereksiz olduğuna karar verdi.
Telefon çaldı. Ahizeyi kaldırıp kulağına dayadı.
Alo buyurun efendim.
Ben Nermin. Birden toparlayamadı. Bu isimde birini tanımıyordu. Kız,
Trendeki, trendeki deyince toparlandı.
Kusura bakma, çok şaşırttın beni. Doğrusu arayacağını hiç ummuyordum.
Neden? Ben vefasız mıyım?
Hayır öyle demek istemedim.
Ben seni Konak’ta Arap Fırını sokağındaki 335 numaralı evde bekliyorum. Gel, her şeyi konuşalım.
Tamam hemen yola çıkıyorum. En geç iki saat sonra oradayım.
***
Konak’ta minibüsten indi. Taksicinin birine Arap Fırınını sordu. Taksici,
Ne işin var senin Arap Fırını sokağında? O sokak İzmir’in en belalı sokağı. Gençsin, yakışıklısın. O sokakta senin başın belaya girer dedi.
Beladan korktuğum yok, silahım var.
Silah ne işe yara be kardeşim. Ölsen sana yazık. Öldürsen yine sana yazık. Vazgeç o sokağa gitmekten.
Gitmek zorundayım, bir kıza söz verdim.
Ah be kardeşim, bu yakışıklılığınla sana kız mı yok? Bula bula belalı sokağın kızını mı buldun? Madem gitmekte kararlısın. İşte bak şu karşıdaki sokağa gir. O sokak boydan boya Arap Fırını sokağı olarak anılır. Teşekkür ederek Arap Sokağına yöneldi. 335 numaralı kapıyı buldu. Kapıdaki zil düğmesine bastı. Kapıyı orta yaşlı, oldukça dekolte giyinmiş bir bayan açtı.
Buyurun efendim.
Nermin hanım bu evin adresinde beklediğini söylemişti.
Özkan bey değil mi?
Evet efendim.
Buyurun, geçin içeri. O da sizi sabırsızlıkla bekliyor. Avludan geçip büyük bir salona geçtiler. Nermin ayakta bekliyordu. İçeri girer girmez boynuna sarıldı.
Sevgilim, gelmeyeceksin diye öyle korktum ki anlatamam. İkili bir koltuğa oturdular. Özkan’ın gözüne duvara asılı ut ve cümbüş takıldı. Yaşlı bir kadın odadan çıkıp geldi.
Hoş geldin evladım dedi. Özkan kalkıp kadının elini öptü.
Nasıl evimizi beğendiniz mi?
Aman teyzeciğim siz buna ev mi diyorsunuz? Burası ev değil saray.
Demek evimizi çok beğendin. Nermin’i kızım kadar severim. Kısmet olur evlenirseniz bu evin damadı sayacağız seni.
Kısmetse olur efendim.
Nermin kızım hadi kalk ta bize kahve yap.
Hemen anneciğim. Kapıyı açan hanım salona girip Özkan’ın tam karşısına oturdu. Otururken bacaklarını cömertçe sergilemeye özen gösterdi.
Nermin’in anlattığından da daha yakışıklısınız. Müzikle aranız nasıl?
İyi bir dinleyiciyim.
Çaldığınız saz var mı?
Yok efendim. Bir ara cümbüşe özendim. Beceremedim.
Annem de ben de ut ve cümbüş çalarız. Kalkıp duvardan önce udu alıp annesine verdi. Sonrada cümbüşü alıp yerine oturdu. Nermin kahve tepsisiyle görününce sazları yanı başlarına koyup kahvelerini aldılar. Kahveler içildikten sonra tekrar sazları kucaklarına yerleştirip çalmaya başladılar. Kadını sesi oldukça güzeldi. Nermin fincanları toplayıp mutfağa gitti. Bir süre sonra geri döndüğünde elinde yemek tabakları vardı. Tabakları masanın üzerine koyduktan sonra tekrar mutfağa gitti. Dönüşünde bir tepsi içinde bardaklar ve içki şişelerini getirip masanın üzerine koydu. Ev sahipleri sazlarını bırakıp kalktılar. Yaşlı kadın,
Hadi evladım, önce yemeğimizi yiyelim ve birazda demlenelim. Özkan,
Efendim ben içki kullanmıyorum. Üstelik karnım da tok. Siz buyurun yemeğinizi yiyin.
Yo olmaz dedi kadın. Bizde adettir. Konuğumuzu doyurmadan göndermeyiz. Israr üzerine masaya oturdu. İçmesi için çok ısrar ettiler ama kabul etmedi. Yemekten sonra yaşlı kadın,
Hadi siz şu odaya geçip iki sevgili baş başa kalın dedi. Nermin hemen yanına gelip elinden tuttu.
Hadi sevgilim, aşk yuvamıza gidelim dedi. Odaya girdiklerinde Nermin soyunmaya başladı. Özkan nasıl bir belaya çattım diye düşünmeye başladı.
Bak Nermin ben buraya seninle konuşmaya geldim. Sevişmeye değil. Önümüzde sevişeceğimiz çok zaman var.
Ama sevgilim bu gün burada senin olup işi garantilemek istiyorum. Zira ailemin beni sana vermek istemediğinden korktuğum kadar senin ailenden de korkuyorum. İçimi kemiren bir kuşku var. Ya ailen beni istemezse?
Ailem benim istediğim biriyle evlenmek istememe karışmaz. Bu nedenle benim tarafımdan bir sorun çıkmaz.
O halde neden hemen senin olmamı istemiyorsun?
Bak Nermin, ailem geleneklere oldukça bağlıdır. Bu nedenle ailem için zifaf sabahı çok önemlidir.
Ailene açıkça söylersin.
Hayır Nermin. Acele işe şeytan karışır derler. Bu söz boşuna söylenmemiştir. Bu nedenle ben her şeyin kurallara ve geleneklere uygun gelişmesini isterim.
Eğer bu gün senin olmazsam bir daha benim yüzümü göremezsin.
Eğer ilerideki beraberliğimize bu durum engel olacaksa, bu ilişkinin bitmesini daha uygun görürüm. İzin ver gideyim.
Eğer bu işi bitirmeden gidersen beni bir daha göremezsin.
Zaten artık ben de seni görmek istemiyorum. Bu anlamsız ısrarın yüzünden bu iş burada biter.
Git öyleyse ne duruyorsun? Özkan kapıyı açıp salona geçti. İki kadın da ne oldu der gibi yüzüne baktılar.
Efendim ben izin istiyorum. Gösterdiğiniz ilgiye ve yakınlığa çok teşekkür ederim. Çok sağ olun efendim diyerek kapıya yöneldi. Orta yaşlı olan uğurlamak üzere kalktı. Avluya çıktıklarında kadın yavaş bir sesle,
Ne oldu, anlaşamadınız mı? Diye sordu.
Evet efendim anlaşamadık. Evlenmeyi düşünen bir kız bu denli hafif olamaz. Bu durum benim yuva kurma anlayışıma ters düşer.
Yakışıklı, bu ev Nermin’in değil. Onun babası bir zamanlar yanımızda çalışıyordu. O nedenle bize gelir gider. Aslında ben seni başka şartlarda tanımak isterdim. Kısmette bu şekilde tanışmak varmış. Bu evin kapısı sana her zaman açık. Hem ben ille de evlenelim demem. Canın ne zaman isterse gel. Seni çok mutlu ederim.
Sağ olun efendim. Teşekkür ederim. Arap Fırını sokağından çıkıp Konak meydanına ulaştığında oh be diye derin bir nefes aldı. Taksicinin dediği kadar varmış. Ne biçim kızmış bu böyle. Üstümde kalmak için her yolu denedi. İyi ki içmedim. Eğer içseydim sarhoş kafayla bana zokayı yuttururlardı.
***
Yılbaşından bir gün önceydi. Faruk Kavalcı Özkan’ın dükkanına geldi. Ardından kahveci iki çay getirdi. Çayları içerlerken Faruk Kavalcı,
Yarın gece neredesin, ne yapmayı düşünüyorsun?
Bizim öyle yılbaşına fazlaca önem verdiğimiz yok. Adet yerini bulsun diye çerez, tatlı gibi şeyler alır ailece yeriz. Radyodan, teypten müzik dinleriz. Bizim için yeni yıl kutlaması o kadar olur.
Ben sana bir adres vereceğim. Yarın akşam saat tam altıda o adrese gel. Geceyi fıstık gibi bir hatunla geçireceksin ve karşılığında da iki bin lira para alacaksın.
Bu bir yeni yıl şakası mı yoksa?
Hayır, neden şaka olsun? Oldukça ciddiyim.
İyi de hem fıstık gibi bir hatun diyorsun, hem de karşılığında iki bin lira alacağımı söylüyorsun.
Bu kadın seni çok iyi tanıyor.
Kimmiş bu kadın?
Söylemem, sürpriz olsun. Özkan’ın bedeninde dayanılmaz bir arzu depreşmeye başladı. Zira üç dört günden beri her hangi bir kadınla yatmamıştı.
Kadın gerçekten güzel mi?
Bana inanmıyor musun?
İnanmak isterdim ama, açıkça söyleyeyim, inanamıyorum. Kadın hem fıstık gibi, hem de üste para verecek.

Bu kadın dediğin gibi güzel olsa bir işaretle onlarca erkeği peşine takar.
Sen beni dinlemiyorsun galiba. Ne dedim sana? Bu kadın seni bir yerde görmüş, çok beğenmiş. Bir sohbette senden söz edildi. Senin arkadaşım olduğunu söyledim. O da, ne yap yap onu bana getir dedi. Ben de vaz geçsin diye o bu işleri bedava yapmaz dedim. Ama ısrar etti. Ona param değil canım feda olsun dedi. Bana da gelip bunu söylemekten başka umar kalmadı.
Bak bu iş belalı bir iş olabilir. Zaten bu günlerde işler kesat. Senetleri bile ödemekte çok zorlanıyorum. Böyle bir sıkıntım olmasa zaten böyle bir şeye evet demem.
Sen arkadaşına güven. O kadın para babası. Her beraberliğinizin bedelini öder ve seni bu sıkıntılardan kurtarır.
Madem o kadına bu kadar güveniyorsun tamam derim.
***
Ertesi gün saat beş sıraları dükkanını kapatıp minibüs durağına gitti. Sıradaki Karşıyaka minibüsüne bindi. Karşıyaka’ya vardığında saat altıya on vardı. Son durak verilen adrese çok yakındı. Hemen adresteki apartmana gitti. Dördüncü kattaki dairenin zil düğmesine bastı. Sokak kapısı hemen açıldı. Apartmana girip dört kat merdiveni hızla çıktı. Dört no lu dairenin kapısı açıldı. Kapıyı açan kadını hemen tanıdı. Bu kadın Arap Fırını sokağındaki kadındı. Çok af edersiniz yanlış gelmişim diyerek merdivenlerden hızla indi. İnerken kadın arkasından bağırıyordu.
Yabani ne kaçıyorsun?
İki gün sonra Faruk Kavalcı yine geldi.
Yaktın beni Özkan, Marmara çırasından beter ettin beni.
Esas sen beni yaktın. İşimi gücümü bırakıp dediğin adrese gittim. Ne bilirdim onun Arap Fırını sokağındaki evde oturan kadın olduğunu.
Ne olmuş o kadınsa?
O kadın annesiyle birlikte trende tanıştığım bir kızın benim başımda kalması için bir tezgah kurmuşlardı. Onlar Arap Fırını sokağının sakinleri. Onlardan her türlü melanet beklenir.
Hiçbir bela çıkmazdı ama senin gözün korkmuş. Hadi seninle gidip bana bir buz dolabı alalım.
Peşin mi alacaksın yoksa taksitle mi?
Peşin alacak olsam seni peşime niye takayım. O adamlar beni tanımazlar. Beni tanıdığımı söylersin
Tamam gidelim. Mağazaya gittiler. Dükkan sahibi buyur etti. Özkan,
Sizi tanıştırayım. Arkadaşım Faruk Kavalcı. Türkiye’nin en ünlü ve en cingöz dolandırıcısıdır. Faruk Kavalcı’nın yüzü kıpkırmızı kesildi.
Bu ne biçim tanıştırma böyle dedi.
Tam sana layık bir tanıştırma değil mi? Faruk Kavalcı hızla mağazayı terk etti. O günden sonra Faruk Kavalcı’yı gören olmadı.
Özcan Nevres
20 Şubat 2003 Perşembe

Büyükçekmece

 

(Bugün 1, toplamda 152 kez ziyaret edildi.)