Ekonomimiz Neden Bu kadar Kötü

Ekonomimiz Neden Bu Kadar Kötü

Buna tek bir cümle ile yanıt verile bilir. Geçerli bir üretim planımız olmadığından. Bin dokuz yüz seksen dört yılında Datça’nın Reşadiye mahallesindeki kahvehanede arkadaşlarla taş konken oynamaktaydık. Bir hareketlilik oldu. Meğer Muğla Valisi gelmiş. Biz oyunumuza devam ederken Muğla’dan tanıdığım, hem de çok iyi tanıdığım motor sıkletime çarpan bir çocuğun babasını beni mahkemeye vermesi için teşvik eden, bu konuda yalancı şahitlik yapmaya hazır olduğunu söyleyen bir din hocası içeri girdi. Kazada ben haklı olduğum halde, çocuğun babası suç bizde, çocuğu elimizde tutamadık dediği halde, o komünistir. Elimize fırsat geçti. Ona ağır bir ceza verdirelim diyen biriydi bu hoca. Masamıza davet ettim. Yaptıklarından haberim olmadığını sandığından olsa gerek, gayet rahat gelip masamıza oturdu ve söylediğim kahveyi içerken hocam hayrola ne iştir? Ziyaretinizin nedeni nedir diye sorduğumda, vali beyin şoförlüğünü yapıyorum dediğinde hiç şaşırmadım. Bu ara vali mahallelilere ne sorununuz varsa söyleyin de bileyim ve sorunlarının çözümü için çare arayalım dediyse de mahallelinin yanıtı hep aynıydı. Sağlığınız paşam. Vali siz benim sağlığımı boş verin. Hamdolsun sağlığım yerinde. Siz kendi dertlerinizi, sorunlarını anlatınız bana dediyse de yanıt aynıydı. Sağ olun paşam. Bizim hiçbir derdimiz yok: arkadaşlarıma oyunu bırakalım. Vali ile ben konuşayım dedim. Oyunu bıraktık. Dışarı çıkıp Sayın Valimiz hoş geldiniz dedim. Vali de hoş bulduk dedi. Hemen söze girdim. Sayın Valimiz, deminden beri mahallelilerimize bir isteğiniz var mı diye soruyorsunuz ama aldığınız yanıt hep aynı. Hepsi sağlığınızı diliyor. Öncelikle şunu söyleyeyim. Tüm dünyadaki insanlarını eleseniz bu denli tembel insanları Datça’nın insanları gibi bir araya getiremezsiniz. Peki,  bu insanlar doğuştan mı bu denli tembeller? Yoksa çok daha başka bir nedeni mi var? Bu insanların tembelliği doğuştan değil Datça’nın doğal şartlarından kaynaklanmaktadır. Ne üretirlerse üretsinler. Ürettiklerine Pazar bulma şansları hiç yok. Bunun nedeni ise tüketim merkezi olan yerleşimlere çok uzak oluşudur. Ürettiklerini tüketim merkezlerine gönderecek olsalar gönderdikleri yol masrafını karşılamaz. Ürettikleri ellerinde kalacaksa niye üretsinler? Neyse ki doğa buraya çok önemli iki nimet vermiş. Birincisi badem, ikincisi ise harnuptur. Vali harnup dediğin nedir diye sorduğunda bildiğiniz keçiboynuzu dedim. Harnup ve badem ağaçları hiç bir bakım gerektirmeyen ağaçlardır. İlkbaharda badem ağaçları çağla verdiklerinde çağlaların en az dörtte üçünü toplayıp satarlar. Kalan çağlalar hızla gelişerek dünyanın en iri ve en kaliteli bademleri olurlar. Bu sayede çok iyi bir paraya satarlar. Harnuba gelince, o denli verimlidir ki, olgunlaştıklarında kendiliğinden yere dökülürler. Ağacın sahibine ağacın altına dökülenleri toplayıp çuvallara doldurmak kalır. İyi para eden yemeklikleri ayırmaya bile gerek görmeden tüccara satarlar. Bu da onların kıt kanat geçimlerini sağlar. Oysa Datça iklimiyle seracılığın merkezi olabilir ama önce ulaşım ve sulama sorunlarının halledilmesi gerekir. Datça yağmur fakiri bir yerdir. Bu sorunun çözümü için dere yataklarına bentler yapıp suyun denize akması önlenmelidir. Bentler su tutmasa da yer altı sularının zenginleşmesini sağlarlar. Sayın Bülent Ecevit döneminde tüm ovaya sulama kanaletleri döşemişlerdi. Kargı koyundaki havuzun suyunu bu kanaletlere pompalamışlardı. Havuzun kaynak suyu deniz suyundan bile daha sert olduğu için bu suyu arazilerinde kullananların ürünlerinin kurumasına neden olmuştu. Şimdi o kanaletler kaderine terk edilmiş durumda. Seracılıkta ise fazla suya gerek yoktur. Bu nedenle az su ile çok rahat sera ürünleri yetiştirile bilir. Seraları kurduk. Bol bol ürün yetiştirdik. Peki, bu ürünleri nasıl pazarlara göndere bileceğiz? Bunun tek bir çözümü vardır. Bu ürünleri deniz yolu ile pazarlara ulaştırılması gerekir. Öncelikle İsrail’in yaptığı gibi tarımda planlı üretim dönemi başlatılmalıdır. Üretici ne kadar ürün yetiştirir ise tamamını sata bileceğini bilmelidir. Bu konuda yine İsrail’i örnek vereceğim. İsrailliler üretecekleri ürünlerin pazarlamasını daha ürünleri dikmeden yaparlar. Ürün tanıtım ve pazarlamasını yapan elemanlar yaptıkları bağlantıları merkeze bildirirler. Talep edilen ürünlerin kaç dekar alanda yetiştirileceğinin hesabı yüzde yirmi toleransa göre yapılır. Ola ki iklim uygunsuz olur ve üretilecek ürün yüzde yirmi eksik olabilir. Peki, aksine olursa, yani olabildiğince bereketli bir yıl yaşanırsa ne olur? Limanda frigo firik gemileri vardır. Fazla gelen ürünler gemilere yüklenip Baltık denizine gönderilir. Çevre ülkelerinin gereksinimine göre alıcılara pazarlanır. Datça’da üretilenler için de uygulanması gereken tek model budur. Bu yapılmazsa hiçbir kimse üretim için yerinden bile kıpırdamaz. Lütfettiniz beni dinlediniz diyerek sözlerime son verdiğimde siz ne iş yapıyorsunuz diye sordu? Elektrik ve elektronik teknisyeniyim dedim. Muğla’ya geldiğin oluyor mu diye sorduğunda sık, sık gelirim dediğimde, geldiğinde bana uğra. Seninle uzun, uzun konuşalım dedi. Bir süre sonra gittiğimde valinin tayini çıkmış olduğundan görüşmemiz kısmet olmadı. Bu yüzden de Datça’da konuştuklarım havada kaldı.

Ülkemizde seracılığa gereken destek verilecek olsa Avrupa’nın sera ürünleri merkezi oluruz. Zira seracılığa elverişli o kadar çok arazilerimiz var ki. Seracılık Akdeniz bölgesi ile güney Ege ile sınırlı olmamalıdır.

Özcan Nevres

(Bugün 1, toplamda 23 kez ziyaret edildi.)