GEÇİP GİDEN YILLAR

GEÇİP GİDEN YILLAR

Yıllar nasıl da geçip gidiyor? Hiç anlamadan. Sanki daha dün çocuktuk. Beş gün önce atmış altı yaşındaydım. Dört günden beri ise atmış yedi yaşındayım. İnanasım gelmiyor. Gerçekten koskoca atmış altı yıl mı geride bıraktığım?

Çocukluğumu anımsadım. Ne güzel bir dönemdi o çocukluk yıllarım. Her yaz ovaya göç ederdik. Yollarda at arabasından gayrı taşıt  hemen hemen yok gibi. Bağ yollarıydı en güzel oyun alanlarımız. Trafik derdi yok. Bir taşıt aracının altında kalarak yaşamı yitirme korkusu hiç yok. Yüzlerce metre ileriden duyulurdu at arabalarının traka sesleri. Tekerlek poyrasının karşısındaki çelik çanak, tekerlek dönerken çın çın öterdi. Araba ağır ağır geliyorsa yoldan kaçmazdık. Kimilerimiz arabanın arkasına dolanır, arabanın kasasında bir yere tutunup asılırdı. Arabacı arabaya yük olmasınlar ve ola ki tekerlek altına düşüp sakatlanmasınlar diye kırbacını geriye doğru savururdu. Kırbacın acısı dayanılacak gibi değildir. Çok acı verir. İsabet alan çocuk arabaya asılmaktan vazgeçer ve hıçkıra hıçkıra ağlardı. Hepimiz o kırbaçlardan payımızı almışızdır. Buna rağmen arabalara asılmaktan doyumsuz bir zevk alırdık. Tüm gün güneş altında oynamamız nedeniyle tenimizin rengi, esmerlikten öte, kapkara olurdu. Kayış gibi olurduk. Çıtkırıldımlık nedir bilmezdik.

Üzümler kesilip kurutulduktan sonra parasal gücü olanlar üzümlerini depolara kaldırırlardı. Olmayanlar ise hemen tüccara verirdi. İzmir Fuarı o yıllar çok popülerdi. O yıl fuara kaç kere gidildiği övünç kaynağıydı. Fuar süresince banliyö trenleri tıklım tıklım olurdu. Sahanlıklarda bile insanlar kaşık istifi gibi yığılırdı. Bu nedenle trene binmek te inmekte sorun olurdu. Banliyö treninin son durağı Menemen’di. Bu nedenle bizler için inip binme sorun olmazdı.

Yemeklik için ayrılan en güzel çekirdeksizler ile iri karalar, razakılar, misketler, tavşan böbreği ve kadın parmağı üzümleri özenle toplanır İzmir’deki akrabalar için sepetlere doldurulurdu. Babam,

Hediye üzüm götürmek çok iyi de, birde sepetler geri gelse derdi. Hayıt ve kargılardan örülmüş sepetler o yıllarda oldukça değerliydi. Bu nedenle hediye üzümü alanlar sepetleri de sahiplenirlerdi. Babamın teyze çocuklarının evi Basmane’ye yakındı. Basmane meydanından hiç eksik olmayan el arabalı hamallardan biriyle sıkı bir pazarlıktan sonra anlaşma sağlanır ve üzüm sepetleri arabaya yerleştirilip yola çıkılırdı. Üzüm sepetlerinin ağzı asma filizleriyle sımsıkı kapalı olurdu. Aksi halde, en azından sepetlerden birini yolda dağıtmak zorunda kalınırdı. Bazıları sorardı,

Amca sepettekiler üzüm mü diye. Babam

Hayır değil derdi. Bazıları fena yapışırdı,

Amca inkar etme, sepette üzüm var. Ne olur bir salkım ver derdi. Babam,

Bunlar hediye gidiyor. Bozulmaz. Hele sen Menemen’e bir gün gel, dilediğin kadar üzüm veririm derdi. El arabasının yükü babamın teyzesinin oğlu Hasan amcamızın evinde boşalırdı. Sepetler ait olacağı akraba evine oradan taşınırdı. Hasan amcamızın çevredeki evlere göre oldukça lüks ve büyük olan evinin üst katı bize tahsis edilirdi. Akrabalar orada toplanır hep beraber fuara gidilirdi. Akrabalar arasında candan bir bağlılık vardı o yıllarda. Şimdilerde öyle mi? Herkes geçim derdine düşmüş, rüzgarın önüne düşmüş bir kuru yaprak gibi oradan oraya savrulmuş. Benim çocuklarım hala, amca ve teyze çocuklarını ve torunlarını tanımıyorlar bile. Onlarda beni ve benim çocuklarımı tanımıyorlar. Öylesine kopmuşuz birbirimizden.

Dostluklar vardır unutulmayan. Ya da hiç unutulmayacağı sanılan. Yolculuk zamlar yüzünden hayal olmuş. Kimsede kimseyi arayacak güç bırakmamış. Akrabalar birbirlerinden kopmuş, dostluklar unutulmaya mahkum olmuş.Oysa öyle anılar vardır ki dostluklarda, unutmak olası mı? On bir yıl kaldığım Muğla’da nice dostlarım olmuştu. Kimin sağ, kimin hasta veya ölmüş olduğundan haberim bile yok.

Ömer Yalçın’ı anımsadım. O can dostu. Dükkanıma geldiğinde köşeye dayalı kilimi gördüğünde sormuştu,

Kaça aldın?

Doksan lira.

Tüh yahu amma da kazıklamışlar beni. Ben yüz yirmi beşe aldım.

Kazıklanan yalnız sen değilsin. Ben de kazıklandım.

Neden?

Başkaları yetmiş beşe almışlar. Nasıl yedim bu kazığı diye o gün çok dövünmüştü. Her gün yanıma uğramadan edemezdi. Ulus, Demokrat İzmir,  Devrim veya İlk Adım gazetelerindeki yazı ve şiirlerimi ya övmek, yada yerin dibine batırmak için gelirdi.

Sen adam olmazsın derdi. Bir gün seni kodese tıkacaklar hayatın kayacak. Bu kadar sert olma. Kulakları duymadığı için bazen sesini çok yükseltirdi. Sanki duyacakmış gibi bende yükseltirdim. Kızar ve bağırırdı.

Bağırma öyle ben sağır değilim. Arada bir Devrim’de çıkan yazıları hep o güzel günlerimizi anımsatır bana.

Bir gün Hüsnü Kıvırcık dostuma,

Hadi Pınarbaşı’na gidip bir şeyler yiyip içelim dedim. Kabul etti. Motor sıkletime binip yola çıktık. Bahçeyaka sapağında su borusu döşemek için hendek açılmış. Yan taraftan geçit verilmiş. Yemeğimizi yedikten sonra geri dönüş için yola çıktık. Boşuna dememişler alkol şişede durduğu gibi durmaz diye. Stabilize yolda hızla ilerliyoruz. Yola kazılmış hendeği fark ettiğimde iş işten geçmişti. Gaza yüklenip hendeği uçarak geçtik. Dengeyi sağlamak için ayaklarımı kullanıyorum. Düşmeden badireyi atlattık.Muğla’ya döndüğümüzde Hüsnü Kıvırcık dostumuz topallıyordu.

Ne oldu böyle bana yahu dedi. Ağrım sızım yok ama, yine de topallıyorum. Ayağını kaldırıp tabanına baktı.

Bak şu işe. Ayakkabımın tabanı tamamen yok olmuş. Tabi taban hendekteki badirede kopup gidince bacağının biri diğerine göre kısa kalmış. Topallaması o nedenleymiş. Çok gülmüştük o günkü halimize.

Muğla’da geçen yaşantımdaki anıların tümünü yazsam koca bir roman olur. Hüsnü Türkeş, Hüsnü Kıvırcık, Bahattin Uyar hocamız, Ünal Türkeş, Yükselecek Demirel, Ömer Yalçın, Rasih Tombak ve daha niceleri. Hüsnü Türkeş hocamızı yitirişimizi, Bahattin Uyar arkadaşımızın bel fıtığı ameliyatını hep Devrim gazetesinden okuyup öğreniyorum.

Tam yirmi dört yıl oldu Muğla’dan ayrıldığım. Anılarımsa daha dünmüş gibi taze. Unutmak olası değil. Ah o çocukluk ve gençlik yılları. Son zamanlarda çok popüler olmuş bir şiir var. Eğer, yeniden başlaya bilseydim yaşamaya / İkincisinden daha çok hata yapardım Jorge Luis Borges’in bu şiirinde dediği gibi hata yapmaya değil, Muğla’ya yerleşmek için başlardım yaşamaya.

 

Özcan NEVRES  2001/08 /20

SİLİVRİ

 

 

(Bugün 1, toplamda 99 kez ziyaret edildi.)