MALTIZ KEÇİM ELMAS

MALTIZ  KEÇİM  ELMAS

 

Yedi – sekiz yaşlarındayken, babamın sağdıcı

Özcan benim keçi doğursun, yavrularından bir tanesini sana vereceğim demişti. Aradan bir hayli zaman geçmesine rağmen, vaat edilen oğlaktan hiç ses seda çıkmamıştı. Sormaya utandığımdan umudumu kesmiştim. Bir gün yine karşılaştık.

Hadi gel de oğlağını al dedi. Sevinçten uçuyordum adeta. İki yüz – iki yüz elli metrelik yol sanki hiç bitmeyecekti. Neyse eve vardık. Hanımına seslendi

Hanım getir bakalım bizim Özcan’ın oğlağını. Biraz sonra hanımı beyaz bir oğlakla göründü kapıda. Hemen atılıp kucağıma aldım oğlağımı. Minicik, şirin mi şirin bir yavruydu. Koşarak eve götürdüm. Babam akşam eve geldiğinde,

Oğlum bu oğlak küçük, daha süt emmesi gerekir dedi. Üstelik dişi, iyi bakılmazsa yazık olur hayvana dedi. Babamın verdiği para ile gidip eczaneden bir biberon aldım. Oradan da doğru baba anneme. Daha içeri girmeden sokak kapısından bağırdım

Baba anne bana biraz süt versene diye

Süt ocakta kaynasın iç

Yok olmaz ben sütü eve götüreceğim.

Ne yapacaksın evde sütü, otur burda iç, hem sana üzüm, incir ve badem de veririm

Ben sütü hemen istiyorum, Hasan amca bana bir oğlak verdi ona içireceğim.

Hangi Hasan amca, amcanda keçi yok ki oğlağı nereden bulmuşta sana verecek.

Yok be amcam değil, babamın sağdıcı Hasan amca var ya o verdi.

Hadi be çocum, işin mi yok senin, Ne yapacaksın sütle beslenecek kadar küçük oğlağı. Kessin baban onu oturup yiyin.

Yok olmaz, o oğlak benim,kestirmem onu

Peki bekle de getireyim. Çok severdi baba annem beni. Ne zaman evine gitsem ceplerimi kuru incir, üzüm, badem ve iğde ile doldurmadan göndermezdi. Yine kilere gitti. Eteğine doldurduklarını getirdi.

Önce şunları ceplerine yerleştirelim, sonra da sütü alır gidersin dedi. Sonra da mutfağa yöneldi. Küçük bir tencereye koyduğu sütü uzattı

Tenceremi isterim ha demeyi de ihmal etmedi. On on beş gün kadar baba annemden aldığım sütle besledim oğlağımı. Adını da elmas koydum. Biri birimize öylesine alışmıştık ki, o bensiz ben onsuz duramıyorduk. Yaz sezonu bittiğinde ise kocaman bir keçi olmuştu. Hem de çok iyi cins bir maltız keçisi

Babam kışın iyi bakılmaz diye keçimi eniştesinin merasına gönderdi. İlkbahar geldiğinde babam bana bir müjdesi olduğunu söyledi. Merakla sordum ne müjdesi diye

Senin çepiç doğurdu.

Ne çepici diye sordum. Meğer bir yaşında doğum yapan keçilere çepiç denilirmiş. Çepicin benim keçim olduğunu öğrenince çok sevinmiştim.

Orman Bağları sebze bahçemize her yaz göç ederdik. Yılın hemen hemen altı ayını orada geçirirdik. Göç günü yaklaştığında evimizin bitişiğindeki hayvan damından gelen, keçi sesi duydum. Gidip baktığımda benim keçim Elmas’ı buldum karşımda. Hemen boynuna sarıldım. Bıraktığımda koca diliyle yüzümü yalamaya başladı. hayvan damından gelen, keçi sesi duydum. Gidip baktığımda benim keçim Elmas’ı buldum karşımda. Hemen boynuna sarıldım. Bıraktığımda koca diliyle yüzümü yalamaya başladı. Yavrusu yoktu yanında. Sonradan öğrendim ki, bir süre önce kesip yediğimiz oğlak  Elmas’ın yavrusuymuş. Üzülürüm ve eti yemem diye söylememişler.

Yaz boyunca en çok sevdiği otları toplayıp yedirdim. Bana yemem için verilen leblebi, akide şekeri gibi yiyecekleri onunla paylaştım. Oda karşılığında her gün üç dört litre süt veriyordu. Yıllar biri birini kovaladı. Her yaz Elmas ile olan arkadaşlığımız sürüp gidiyordu.

1942 de elden çıkardığımız koyun sürüsünün yerine1952 de  600 koyundan oluşan yeni bir sürü almıştık. Mevsim sonbahar. Pamu ve bağ yapraklarıyla iyice beslenen saürü, birkaç gün sonra Görece köyündeki kışlık meraya çekilecek. Son birkaç günü de sebze bahçemizin çevresindeki pamuk tarlalarında geçirecek. Hayal meyal hatırladığım eski sürünün yerine alınan bu sürüyü çok merak ediyordum. Nihayet sürü geldi. Sürüyü yabandan koruyan altı köpeğin en irisi sarı bir köpekti. O güne kadar gördüğüm köpeklerin en irisiydi. Ona özel bir ilgi gösterdim. Köpekler için özel üretilmiş kepek ekmeğiyle birlikte sofradan artanları da veriyordum. Onunla güreş tutardım. Keçim Elmas çok dikkatli seyrederdi güreşimizi. Alta düştüğümde ise acı acı melerdi ama köpeğe saldırmaya cesaret edemezdi. Birkaç günlük dostluktan sonra, sarı köpek te gidecekti kışlık meraya. Babama sarı köpeği sürüden ayırıp bahçede bırakmasını söyledim. Olmaz oğlum, zira o köpek sürünün göz bebeği. O varken sürüye kurt bile dalamaz demişti. Aradan iki yıl geçmişti. Bu ara babam “ ben ölürsem, oğlum ne koyunlarımızın ne de arazilerimizin nerede olduğunu bilemeyecek”  diye yakındığını söylediler bana. Sürüye gitmek istiyordum ama, at sırtında dört saatlik yolu göze alamıyordum. Bir gün babam

Senin Elmas ağır hasta. Bir daha görebileceğini sanmıyorum dedi. Nedir hastalığı diye sordum.

Kelebek

Nasıl bir hastalık bu

Akciğer veremi gibi bir şey, tedavisi de yok

Öyleyse ben yarın meraya gidiyorum. Ertesi gün Menemen’de namlı rahvan kısrağımızı eyerledim. Babam

Damaklı gem takmayı unutma,kısrak dinlenik ve oldukça besili. Dikkatli ol seni bir hendeğe atmasın dedi. Genelde çıplak ve gemsiz bindiğim bu kısrağa gem takmak istemiyordum ama, koca bir kış hiçbir iş yapmadan yedi içti ve yan gelip yattı. Fazlaca dinlenik oluşu ürkütmüştü beni. Naçar damaklı gemi taktım. Taktığım da isabet olmuş, aksi halde zapt etmem mümkün olmayacaktı.

Bir saatte Emiralem’e vardım. Meradan Emiralem Tiren istasyonuna sütlerimizi taşıyan Biko Ali’yi buldum. Sürüye beraber gideceğimizi söyledim. Emiralem regülatöründen sonra yo patika olarak devam ediyordu. Süleymanlı köyünde mola verdik. Atları köy meydanındaki çeşmede suladıktan sonra çeşme yakınındaki özel halkalara bağladıktan sonra köy kahve hanesine girdik. Selamlaştıktan sonra hal hatır sorma faslı başladı. Bir

Sen bizim Nevruz ağanın oğlu değilmin ula diye sordu.

Evet oğluyum

Ula… bak sen şu işe. Sizin koyunlar iki yıldır Görece merasında kışlıyor, biz seni hiç görmedik bile. Kahveciye döndü, gayfeci… yap ula bizim Nevruz oğluna bi şeyler, bak bakalım ne içiyo. Toprak bastı parasını almayı da unutma. Çay söyledim. Çayımı içip bitirdiğimde bir başkası

Gayfeci yap bi şeyler bizim Nevruz oğluna.

Sağol içmeyeceğim.

Gayfeci bi gayfe yap Nevruz oğluna. Çaresiz kahveyi de yudumlamaya başladım. Daha bitirmeden bir başkası

Yap misafire canı ne istiyorsa. Çattık dedim kendi kendime. Nereden girdik bu kahvehaneye.

İçmeyeceğim sağol ağa.

Öyleyse lokum ver misafire. Baktım diğerleri benden de, benden de. Kahveci masanın üzerendeki sararmış, bir hayli kirlenmiş gazeteden bir parça kopardı. İkram edilen lokumları koydu. Sarıp sarmalayıp verdi bana. Naçar lokumları cekedimin cebine koydum. Kalktım

Hadi ağalar benden eyvallah dedim. Hep birlikte

Bunu saymayız ha tekrar bekleriz dediler. Tekrar yola koyulduk. Tam öğle saatinde vardık meraya. Biko Ali attan inip hemen iaşe odasına girdi. Hesap etmemişti köpeklerin bana saldıracağını. Ağıla doğru birkaç adım atmıştım ki, etrafımı köpekler sardı. Hemen yere çöküp birkaç taş aldım. Taşları atıp ta savaşı başlatmak istemiyordum. Onlarda taşları atmamı, elim boşaldıktan sonra saldırmayı bekliyorlardı. Korkunç dişlerini göstererek habire havlayıp hırlıyorlardı Kuyruklarına bakıyorum hepsininkide dim dik. Bu da köpeklerin saldırma kararlığını gösteriyordu. Muçoya bağıracağım, korktuğumu anlayıp saldırıya geçmelerine neden olacağım. İleriden sarı köpeğin havlayarak, hışımla geldiğini gördüm. Eyvah şimdi ayvayı yedin Özcan diyorum kendi kendime. Bunun pençesinden ve dişlerinden ancak seni ölüm kurtarır seni. Sarı köpeğe doğru döndüm. Can alıcı bir yerine isabet ettire bilirsem belki köpekler cephesi bozula bilirdi. Ölümle yaşam arasında bir anlık bir mesafe vardı. Sarı köpek tam saldıracaktı ki birden yavaşladı. Burnunu bana doğru uzatarak kokladı. Yanı başındaki köpeğe döndü. Bir hamlede koca ağzıyla ensesinden kavradığı gibi birkaç adım öteye fırlatı verdi. Hemen ikinci bir köpeğe saldırdı. Onuda ensesinden kavrayıp fılatıp attı. Sonrada kuyruğunu sallayarak yanıma geldi. Çöktüğüm yerden ver elini bakalım sarı dedim. Ön ayağını uzattı tokalaştık. Kahvecinin verdiği lokumları cebimden çıkarıp yedirmeye başladım. Diğer köpekler bir hayli uzaktan seyrediyor bizi. Olanı biteni anlamaya çalışır gibi bir halleri var. Hiç birinde yanımıza gelecek cesaret yok. O sırada muço dışarı çıktı.

Ne oluyor yahu, köpekler niye havlıyorlar, kime sarıyorlar bu kadar.

Elinin körü kime saracaklar tabiki bana

Hadi yahu, sanki köpekler seni tanımıyorlar.

Elbette tanımazlar. Görmeyeli iki sene oldu.

Olsun yine de tanırlar. Demek ki tanıdıklarından bu kadar gürültüyle karşıladılar. Sen bana benim keçinin nerede olduğunu göster de gideyim. Yoksa çektiğim korkunun bedelini sana ödeteceğim.

Aha şu derenin içine bak. Orada bir pınar var. Pınarın başından hiç ayrılmaz. Sarı köpekle birlikte dereye yöneldik. Biraz sonra pınarın yanı başında sadece bir deri bir kemik kalmış keçimi gördüm. Elmas diye bağırdım. Bana doğru baktı. Yanıma gelmek için davrandı. Nafile. Ayakları taşıyamıyordu gövdesini. Oracığa yığılı verdi. Koşarak gittim yanına. Boynuna sarıldım. Bir ara göz göze geldik. Gözleri hüzün doluydu. Sanki ağlıyordu. Onun için aldığım, çok sevdiği leblebi şekerlerini çıkardım cebimden. Yanı başına oturdum. Bir avuç leblebi şekerini uzattım. Leblebileri ağzına aldı. Gücü çiğnemeye yetmiyordu. Sarı köpek dikkatle izliyordu bizi. Bir avuç ona da uzattım. Koca diliyle temizleyi verdi avucumdan. Biraz sonra ayrılmak için kalktım. Keçimin kalkmAsına da yardım ettim. Hayvanların ağlayıp ağlamadıklarını bilmem ama, bana ağlıyormuş gibi geldi. Belki de o hayvanlara özgü iç güdüsüyle biri birimizi bir daha göremeyeceğimizi sezmişti. Uzun kulaklarını okşadım. Yanından uzaklaşırken, arkamdan gelmek için davrandı. Boşuna… Yürüyecek mecali yoktu.

Ağıla döndüm. Muçoya sürünün nerede olduğunu sordum. İki saatten ötede olduğunu söyledi. Hesap ettim. Gidiş dönüş en az dört saat. Dört saatte dönüş yolu. Gözüm kesmedi. Geriye döndüm. Akşam geç saatlerde eve vardım. Kısrağı götürüp ahıra bağladım. Tımarını yaptıktan sonra, yemini ve suyunu verdim. Eve geldiğimde babam,

Nasıl geçti yolculuk, sürü nasıl diye sordu. Sürü iki saat uzaktaymış, bende gitmedim dedim. Babam,

Allah, allah meraya kadar gittin ve sürüyü görmeden döndün ha. Aradan yıllar geçti. Yeri geldiğinde halen başıma kakar bu sorumsuzluğumu.

Ertesi gün keçimin ölüm haberi geldi.

Nerede bir maltız keçisi görsem, upuzun kulakları ve koca memeleriyle Elmas gelir aklıma. Son görüşümdeki hüzün dolu gözleri beynime saplanır sanki. Üzüntüye boğar beni. O benim çocukluğumun en vefalı arkadaşıydı.

 

 

ÖZCAN  NEVRES

 

(Bugün 1, toplamda 96 kez ziyaret edildi.)