ONLAR DA İNSAN

ONLARDA İNSAN

Üst geçitten aşağıya inerken, bir kadının tiz çığlıkları kulaklarımı tırmaladı. Ne oluyor, bu çığlıkların nedeni ne diye dönüp baktım. Kırk yaşlarındaki bir kadın, kucağında bir tomar gazete taşıyan yetmiş yaşlarındaki, belki de çok daha yaşlı bir ihtiyara var gücüyle vuruyor ve habire,

Bir daha benim bulunduğum yerde gazete satarsan gebertirim seni diye bas bas bağırıyordu. Zavallı ihtiyar sımsıkı sarıldığı gazeteleri, daha doğrusu sermayesini elinden düşürmemek için gücünün yettiğince direnmeye, ayakta kalmaya çalışıyordu. Onca kalabalığa rağmen bir kişi dahi çıkıp kadına engel olmuyordu. Hızla aşağı inip kalabalığın içine daldım. Önüme gelenleri iterek kadına ulaştım. Kolundan sımsıkı yakalayarak ihtiyara vurmasını engelledim.

Bırak beni, bırak beni, bırak ta şu moruğu geberteyim diye bağırarak elimden kurtulmaya çalıştı. Elim kolunda bir mengeneden farksızdı. O kurtulmaya çalıştıkça ben daha çok sıktım. Canı yanmaya başlamıştı.

Bıraksana beni be herif, canımı acıtıyorsun, bela mısın sen be?

Bana iyi bak. Ben sana o ihtiyarı dövdürmem. Eğer bu yaptıklarını tekrar edersen, karşında yine beni bulursun. Sinirden tir tir titriyorsun ve ne yaptığının farkında bile değilsin. Hadi gel benimle şurada birer çay içelim. Sinirlerin yatışınca gidersin dedim ve yanıtını beklemeden sürüklercesine az ilerideki çay bahçesine doğru ilerledik.

Bıraksana be adam, canımı acıtıyorsun. Daha gazetelerimi bitiremedim.

Kaç tane gazete kalmış elinde? O kalanları da ben alırım olur biter. Uysal bir kedi gibi üstüme yaslandı. Ağır ağır masaların arasından geçerek denize yakın bir masaya oturduk.Garsona iki çay diye işaret ettim. Garsonun getirdiği çaylarımızı yudumlarken beni tepeden tırnağa inceledi. İncelemesini bitirmiş olacak ki sordu.

Sen kimsin be? Niye bırakmadın beni o ihtiyar bunağı parçalayayım. Hadi bırak artık beni, gidip o bunağı bulayım. Kaldığım yerden dayağa devam edeyim ki bir daha benim gazete sattığım yere gelmeye tövbe etsin.

Senin dövdüğün adam kaç yaşında biliyor musun?

Kaç yaşında olduğunu ne bileyim ben? Hem yaşından bana ne?

Adın ne?

Gülizar, seni ne ilgilendirir benim adım? Sana ne benim adımdan deyip kalkıp gitmeye davrandı.

Otur oturduğun yerde, daha konuşacaklarımız bitmedi dedim. Garsona iki çay diye işaret ettim. Ters ters baktı bana.Elimden kurtulamayacağını anlamış olacak ki itiraz etmeden yerine oturdu.

Bak Gülizar, o senin dövdüğün ihtiyar en az yetmiş, belki de seksen yaşlarında bir adam. O da senin gibi ekmek parası peşinden koşuyor. O nunda senin kadar bu dünyada yaşamaya hakkı var. Ekmek kavgasında bıçak kemiğe dayanmayı bir görsün hele, işte o zaman uysal bir kedinin nasıl bir canavara dönüştüğünü gördüğünde iş işten geçmiş olur. Sen mezara veya hastaneye o ceza evine. İnsanca konuşup anlaşmak varken neden bu zorbalık? Bu dünya sana da yeter, ona da. Hem nereden biliyorsun o ihtiyarın kalp hastası olmadığını? Sen onu döverken ya düşüp ölürse? Başına neler geleceğini biliyor musun?

Aman be ölürse ölsün. Tohumuna para mı verdim?

Öyle deme be Gülizar, can almak, ölüme neden olmak o kadar kolay mı? Hadi iç bakayım çayını. Söz ver bana, o ihtiyara bir daha çatmayacağına. Oda senin gibi ekmek parasının peşinde. Bir hayli sakinleşmişti. Benimle daha rahat konuşmaya başlamıştı. Nasıl evlendiğini, kocasının iki çocuğuyla birlikte kendisini nasıl terk edip gittiğini anlattı. Namusumla yaşamak için her gün gazete satarak nafakamı sağlıyorum dedi.

Ekmek parası için gazete de satarsın, jilette simitte. Ama sen satıyorsun diye başkalarının satmalarına engel olamazsın. Ekmek parası kutsaldır. Tabi başkalarının ekmek kavgasına saygılı olmak koşuluyla.

Çok haklısın diyerek gitmek için izin istedi.

Tabi gidebilirsin dedim. Senden rica ediyorum, ne olur o ihtiyara bir daha sataşma. Yanımdan hızla uzaklaşırken kendi kendine söyleniyordu.

Ah o moruğu elime bir geçirsem, göstereceğim ben ona. Anlaşılan döktüğüm bütün diller yabana gitmişti. Garsona bir çay daha getirmesini söyledim. Çayımı yudumlarken hayalimde çok eskilerde, çocukluğumda şahit olduğum bir cinayet canlandı.

İri yarı bir adam, ufak tefek bir adamı kıyasıya yumrukluyordu. Önceleri ufak adam iyi direniyordu. İri adamın vurduğu yumruklar daha etkili oluyordu. Ufak adamda yediği yumruklara dayanacak güç kalmamıştı. Sendelemeye başladı. Aldığı sert bir yumruktan sonra yere yıkıldı. İri adam üzerine çöktü. Var gücüyle vurmaya devam etti.Ufak yapılı adam,

Yeter, yeter artık, öldürecek misin beni diye inliyordu. İri adam altındaki adamın söylediklerini duymuyordu bile. Aklınca eline geçirdiği fırsatı iyi değerlendiriyordu. Vurdu, vurdu. Ufak adamdan ses çıkmaz olmuştu. Yediği yumruklara tepki göstermez olmuştu. İri adam hasmının ağzından boşalan kanı fark ettiğinde saçlarından tutup başını hızla caddedeki kaldırım taşına vurdu. Ayağa kalktı,

İşte bana çatanın hali böyle olur deyip hızla uzaklaştı. Seyirciler için bu muhteşem gösteri sona ermişti. Şahit gösterilme korkusuyla hızla dağıldılar. Ben de olay yerinden hızla uzaklaştım. Bu olay belleğimde çocukluk yıllarımın en kötü anısı olarak kalmıştı. O ufak tefek adama yardımcı olamamanın acısını hep içimde taşıdım. İkinci bir anım daha canlandı.

Bir sokak köpeğiyle, iri bir kurt kırması köpek bir kemik parçası yüzünden hırlaşıyorlardı. İkisi de kemiğin sahibi olmakta kararlıydılar. Çok kötü daldılar biri birlerine. Kimin altta kimin üstünde olduğu belli değildi. Çevredekilerin ayrılmaları için hoşt, hoşt diye bağırmalarına aldırmadılar bile. Kıyasıya, ölesiye dövüşüyorlardı. Sokak köpeği kurt kırması köpekle baş edemeyeceğini anladığında kaçmak istedi. Kurt kırması kaçmasına fırsat vermedi. Sokak köpeği kendini sırt üstü yere attı. Arka bacaklarını açabildiği kadar açıp cinsel organını gösterdi. Kurt melezi eğilip cinsel organı kokladı. Birkaç kez hırlayarak etrafında dolandı. Belki de bir daha karşıma çıkma diye uyarmıştı rakibini. Uğruna kapıştıkları kemiği arayıp  buldu. Ağzına alarak ilerideki parkın içine girdi. Koyu gölgeli bir ağacın altına çöktü. Ağzındaki kemiği çatır, çatır parçalayarak yuttu. Aldığı yaraları diliyle uzun uzun temizledi. Temizliği bitirdikten sonra uzanıp uykuya yattı.

Sokak köpeği yattığı yerden zorla kalktı. Rakibi tarafından çok kötü hırpalanmıştı. Kurt köpeğinin gittiği yönün aksine yürüdü. Kumsala vardığında kendine kuytu bir yer seçti. Kumların üstüne çöküp diliyle yaralarını temizledi. Temizliği bitirdikten sonra uzanıp yatmak istedi. Karnı çok acıkmıştı. İleride çocuklar ellerinde tuttukları yiyecekleri yiyorlardı. Havayı kokladı. Çocukların ne yediklerini anlamaya çalıştı. Kalkıp çocukların yanına doğru ilerledi. Bir çocuğun yanına vardığında kuyruğunu sallayarak cilveler yaptı. Çocuk köpeği sevmişti. Elindeki yarım sandviçi köpeğin önüne attı. Hemen kapıp birkaç lokmada yuttu. Arkadaşlarının köpekle ilgilendiğini gören diğer çocuklar koşarak yanlarına geldiler. Onlarda ellerindeki yarım tostları köpeğin önüne attılar. Atılan tostları parçalayarak çiğnemeden yuttu. Karnı iyice doymuştu. İlerideki sokak çeşmesine doğru ilerledi. Sokak çeşmesinin yalağındaki kirli suyla susuzluğunu giderdikten sonra, yatacak bir yer bulmak için yine sahile yöneldi. Kuytu bir yer bulduğunda uzanıp yattı ve derin bir uykuya daldı.

Kurt köpeği teslim olan sokak köpeğinin cinsel organını ısırıp kopararak onu öldürebilirdi. Yapmadı. Zira hayvanlar yasasında teslim olanı öldürmek yer almıyordu. O iri adamın yumruklarıyla ufak tefek adamı öldürüşünü tekrar anımsadım ve insanlığımdan utandım. Daldığım hayallerden kurtulmak için garsonu aradım. Tam bir çay söyleyecektim, vapurun iskeleye yanaştığını gördüm. Hemen kalkıp hesabı ödedim. Vapur iskelesine doğru ilerlerken, yolun öbür tarafındaki gazete satıcısı ihtiyarı aradı gözlerim. İhtiyar görünürde yoktu. Belki de kadından korkup gazetelerini satmak için başka bir yere gitmişti.

Özcan NEVRES

 

 

(Bugün 1, toplamda 35 kez ziyaret edildi.)