ONU ÖLESİYE SEVMİŞTİ

Onu Ölesiye Sevmişti

Çantasını koltuğunun altına sıkıştırmış, ağır ağır ilerliyordu. İş yerine geldiğinde tanıştığı genç iş adamının iş yeri öğrenebildiği kadarıyla buralarda bir yerde olacaktı. Caddenin sağında kalan dükkanların içine dikkatle bakıyordu. Bir an kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu.

İşte dedi kendi kendine. Aradığım adam işte orada. Nasıl yapsam da onunla konuşabilsem. Dükkana sapmadan yürümeye devam etti. İçinde fırtınalar esiyordu.

Ne oldu bana böyle? Bu adamı ilk görüşte yıldırım çarpmıştan daha beter oldum. Aşk mıydı yüreğindeki bu fırtınayı estiren? Yoksa bir heves miydi? Hayır, hayır bu geçici bir heves değildi. Nice geceleri uykusuz geçirmişti. Onun hayali bir an için bile olsun gözünden gitmiyordu. Unuttuğu bir şeyi anımsamış gibi geri döndü. Onun dükkanının önüne geldiğinde daha da yürüyüşünü ağırlaştırdı. Onunla bir kez karşılaşmışlardı.

Beni anımsar mı acaba? Diye dükkanın içine dikkatle baktı. Onun kendisini görme olasılığı yoktu. Dükkanın içi müşterileriyle doluydu. Başını kaldırıp dışarı ile ilgilenmesi olanaksızdı. Yürümeye devam etti. Yarım saat kadar gittikten sonra geri döndü. Dükkanın önüne geldiğinde dükkanda müşteri olmadığını gördü. İçinde bir sevinç dalgası oluştu. Heyecandan kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Oysa onun evli, ya da bekar olduğunu bile bilmiyordu.

Ya evliyse? Tüm umutları suya düşmeyecek miydi? Girsem mi? acaba diye düşündü. Ne diyecekti Ona?

Sen benim çalıştığım yere geldiğinde bir görüşte aşık oldum mu? Diyecekti. Kapıya doğru geldiğini gördü.

Buyurun efendim. Aradığınız her şey burada dedi. Onu ilk defa görmüş gibi,

A…. ne rastlantı bu böyle. Siz burada mı çalışıyorsunuz? Dedi. Belli ki genç adam onu anımsayamamıştı.

Buranın sahibiyim efendim. Gelin bakın, size uygun çeşitlerimiz mutlaka vardır. Dükkana girdi. Oldukça geniş bir dükkandı. Manifaturadan tuhafiyeye, oyuncaktan kozmetiğe kadar her şey vardı.

Ne emredersiniz efendim?

Siz çalıştığım bankanın müşterisisiniz. Dükkanınız ilgimi çekti. Şöyle bir bakayım dedim.

Anımsayamadım sizi efendim. Hangi bankada çalışıyorsunuz?

Akbank’ta

Ha…. evet, evet şimdi anımsadım sizi. Şöyle oturur musunuz? Gösterilen yere geçip oturdu.

Size ne ikram edeyim efendim?

Zahmet olmazsa bir çay içeyim.

Ne zahmeti efendim? Emriniz olur. Dışarıya çıkıp kahveciye iki çay diye seslendi. Belma,

Keşke müşteri gelmese de onunla konuşma fırsatı bulabilsem diye düşündü. Görünüşe göre şansı yaver gidecekti. Akşam saatinin yaklaşmış olması nedeniyle olacak, çarşı giderek tenhalaşıyordu. Çaylar geldiğinde karşısındaki koltuğa oturdu. Çayları yudumlarken bir süre konuşmadılar. Dükkan sahibi sessizliği bozdu.

Çok af edersiniz efendim. Sakıncası yoksa adınızı öğrenebilir miyim?

Elbette, adım Belma.

Benim de Hamdi

İşlemlerinizi ben yaptığım için adınızı biliyorum. Üstelik adınız hafızada kolay tutulacak bir ad.

Ne rastlantı. Sizinki de kısa ve çok güzel. Bu güzel rastlantıyı neye borçluyum?

Babam da memur olduğu için ailem yanıma gelemiyor. Bu nedenle yalnız yaşıyorum. Ev sahibim oldukça mızmız ve sevimsiz bir kadın. Emlakçi vitrinlerine bakarak küçük ve bağımsız bir ev arıyordum ama bulamadım.

İzin verirseniz o işle ben ilgileneyim. Bulur bulmaz size haber veririm. Teşekkür ederek kalktı.

Geç oldu. İzin verirseniz gideyim.

Nasıl isterseniz öyle olsun efendim. En kısa zamanda sizi mızmız ev sahibinden kurtarmak için gerekeni yapacağım. Siz o işi düşünmeyin.

İlginize teşekkür ederim. Hoşça kalın.

Güle güle efendim. Yine beklerim.

***

Gece erken yattı. Zaten evde bir radyosu bile yoktu. Üstelik henüz kitaplarını da getirmemişti. Gidip o mızmız kadının çenesini dinlemektense, erkenden yatmayı yeğlemişti. Hamdi’nin yüzü sanki gözlerine çivilenmişti. Gözlerini nereye çevirse Hamdi oradaydı.

Nedir bu adamdaki beni böylesine etkileyen? Ya evliyse? Evli bir adama aşık olmak olmaması gereken bir duyguydu. Ölürüm ama evli bir erkeğin hayatına girerek yuvasını yıkmam. Bekar olmasını dileyerek hayallere daldı. Uyumuştu. Uykusunda rüyalar aleminde buldu kendisini. Beyaz gelinlik giymişti. Hamdi ise koyu lacivert elbisesiyle göz kamaştırıyordu. Davetlilerin alkışları arasında salona girdiler. Komparsita ile başladıkları dansa bir çok davetli katıldı. Pistte çılgınlar gibi dönüyorlar, dönüyorlardı. Birden müzik durdu. Bir koşuşturma başladı. İnsanlar korkuyla, çığlıklar atarak kaçıyorlardı. Donup kalmıştı. Salon tamamen boşalmıştı. Her tarafını koca yeleli aslanlar sarmıştı. İmdat diye bağırmak istedi. Sesi çıkmıyordu. Hamdi’yi aradı gözleri. Hamdi görünürlerde yoktu. Aslanın bir tanesi üstüne atladı. Aslanla ölümüne boğuşuyordu. O koca aslana dayanacak gücü kalmamıştı. Yere yıkıldı. Aslan koca ağzını açıp, dişlerini gırtladığında acı bir çığlık attı. Çığlığı öylesine keskin çıkmıştı ki aslanlar korkudan birbirlerini ezerek kaçıyorlardı. Korkudan açamadığı gözlerini açtı. Neredeyim diye etrafını araştırdı. Ne salon vardı, ne de diğerleri. Yatağından doğrulup dikkatle o korkunç aslanları aradı. Gırtlağını yokladı. Ne yara vardı, ne de bere. Nerede olduğuna karar veremiyordu. Kim bilir belki de ölmüştü. Uzanıp elektrik düğmesine bastı. Yatağında olduğunu fark ettiğinde rahatlar gibi oldu. Karma karışık olmuş olan yatağının sırrını çözmeye uğraştı. Yaşadığına bir türlü inanamıyordu. Bacağına bir çimdik attı. Müthiş canı yandı. Demek ben ölmemişim. Gördüğüm olabildiğince korkunç bir rüyaydı diye mırıldandı. Kalkıp masanın üstündeki bardağa sürahiden doldurduğu suyu bir dikişte içti. Su susuzluğunu gidermedi. Bir bardak daha doldurup içti. Bu ne biçim rüyaydı? Gerçek zannedip neredeyse kalp sektesinden ölecekti. Halen yaşadığına inanamıyordu. Tekrar yatağa uzandı. Göz yaşları yastığını ıslatıyordu.

Nedir bu başıma gelenler böyle? İnsan bir görüşte ve bu denli kısa bir süre içinde, böylesine ölümüne aşık olabilir miydi? Benimki çılgınlık değil de ne? Uyanıkken hayallerimden, uyuduğumda ise rüyalarımdan çıkmıyor. Ya evliyse? Onun yuvasını yıkacak kadar ahlaksız olabilir misin? Diye kendini sorguladı.Hayır, hayatına bile mal olsa, onun yuvasını yıkacak kadar ahlaksız olamazdı. Onu geçici olarak unutmalıyım. Ancak bekar ise onu düşünmeliyim. Bir türlü gözüne uyku girmiyordu. Belki de o görmüş olduğu korkunç rüyanın tekrarlanacağından korkuyordu. Yorgun bedeni uykuya teslim olduğunda neredeyse sabah oluyordu. İşe gitme saati geldiği halde ancak ev sahibinin seslenmesiyle uyanabildi. Kalkıp elini yüzünü yıkadı. Başı kazan gibiydi. Kahvaltı edecek zamanı yoktu. Apar topar giyinip yola çıktı. Bankaya girdiğinde yüzündeki perişan ifadeyi arkadaşları hemen fark etti. Arkadaşlarından Semra,

Kız ne bu halin senin böyle? Hani evli olsan kocasından dayak yemiş diyeceğim.

Sorma be abla, gece öyle bir rüya gördüm ki, sabaha kadar uyuyamadım. Sabaha karşı dalmışım. Uykumu alamadığımdan olacak yüzüm gözüm şişmiş.

Ne rüyasıymış o gördüğün rüya.

Sorma abla, onlarca aslanın arasında kaldım. Sabaha kadar onlarla boğuşmaktan olabildiğince yorgun düşmüşüm. Korkusu da cabası. İnan bana abla, hayatım boyunca böyle korku yaşamamıştım.

E…. kızım, yalnız yaşamanın ceremesi bu. Evli olsaydın sarılı verirdin kocana, ne korku kalırdı ne de rüya.

Ne yapalım be abla, gün olur kısmetimiz çıkar o da olur.

İnşallah diyelim, belki dileğimiz tutar. Aklına Hamdi geldi yine.

Ya şu anda geliverirse? Beni bu halde görürse ne düşünür acaba? En iyisi gidip makyaj yapmak. Çantasını alıp tuvalete gitti. Aynaya baktı. Yüzündeki ifade perişandı. Mümkün olduğu kadar özen göstererek makyajını tamamladı. Eh, en azından makyajsız halinden daha iyitdi. Gidip masasına oturup çalışmaya başladı. Akşama kadar umutla Hamdi’nin gelmesini bekledi ama, umudu gerçekleşmedi.

***

Hamdi sabah dükkanını erkenden açıp, gereken temizlik ve düzenlenmeyi yaptıktan sonra pastaneye iki poğaça getirmelerini söyledi. Çaycıya da bir duble çay diye işaret etti. Siparişleri geldikten sonra kahvaltısını hızla tamamladı. Akşamdan beri bankacı kızı bir türlü aklından silemiyordu. Ne vardı bu kızda kendisini böylesine etkileyen? Oysa ondan daha güzel nice kızlarla arkadaşlık etmiş ve gezip tozmuştu. Gönül bu dedi. Ota da konar boka da.

Müşterilerine hizmet verirken bir hayli dalgındı. Bu yüzden bazı şeyleri yanlış algılıyor, para alıp verirken yanlışlıklar yapıyordu. Her fırsatta kızı düşünüyordu. Yalnız yaşadığına göre bekar olması gerekiyor. Ya değilse? Ya dulsa? Ah benim geri kafalı ailem, bir dul ile evleneceğim desem etmediklerini koymazlar. Yahu ne dar kafalı adamım ben? Dükkanıma geldi diye hemen sana aşık mı oldu? Be adam. Belli ki o yüksek öğrenim görmüş biri. Sense ortaokulu bile yarım bırakmış birisin. Boşuna mı söylemişler? Davul bile dengi dengine diye. Çıkar onu kafandan. Olmayacak duaya amin denilmez. Bana nice güzel kızlar can atarlarken, ille de o diye niye düşünüyorum? Kalkıp tezgah üzerinde yayılanları toplayıp raflara ve kutulara yerleştirdi.Yerleştirme sırasında bile sakarlığı devam ediyordu.

Akşam vakti olmuştu. Gelir diye umduğu bankacı hanım gelmemişti. Dükkanını kapatıp kararsız adımlarla yürümeye başladı. Yüreğimdeki sıkıntıyı atabilmem için biraz içsem mi? diye düşündü. Yolunu değiştirdi. Eve gitmeyecekti. Ne olur ne olmaz, annesi yine birini bulup niye evlenmiyorsun diye kafa ütülemeye başlayabilirdi. Kendi sıkıntısı kendisine yeterdi. En iyisi bir gazinoya gidip kafayı bulmaktı. İlk gazinoya irip tenha bir masayı seçti. Garsona siparişini verdi. Gece yarısına kadar içmeye devam etti. Tüm bedeni iyice gevşemesine rağmen, kafasının içinde sanki bir dizel motor çalışıyordu. Ama bu motor o bildiğimiz motor sesi yerine Belma, Belma diye ses çıkarıyordu. Düşüncelerine başka yere kaydırmak istediyse de başarılı olamadı. Hesabı ödedikten sonra kalktı. Ağır adımlarla yalpalaya, yalpalaya evine doğru yürüdü. Eve vardığında annesi onu merakla bekliyordu. Zira oğlunun  geç vakitlere kadar dışarıda kalmasına alışık değildi. Merakla,

Nerde kaldın be oğlum? Meraktan çatlatacaktın anneni.

Arkadaşlarla biraz içelim demiştik. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamışız.

Oğlum zorun ne ki böylesine gece yarılarına kadar içiyorsun?

Ne yapayım be anne? Oldu bir kere.

Tamam, tamam hadi git yat artık. Baban uyuyor, uyanmasın. Giiidip yattı. İçkinin etkisiyle sızıp kaldı. Sabah kalktığında başı kazan gibiydi. Canı dükkana bile gitmek istemiyordu. Annesinin hazırladığı kahvaltıyı isteksizce yedi. Dükkanına doğru yürürken ne bu halim? Diye düşündü. Sanki ben değil de ölüm gidiyor. Aşk denilen bu mu yoksa? Daha ilk görüşte insan böylesine aşık olunabiliyor mu? Bu gerçekten aşk. Öyle kolay geçip gidici bir heves değil bu. Nasıl açılırım bu kıza? Hangi cesaretle ona seni seviyorum, hem de deliler gibi diyebileceğim? Bu düşünceler içinde yolun sonuna geldiğini anlamamıştı bile. Cebinden çıkardığı anahtarlarla önce kepengin asma kilidini açtı. Diğer anahtarla da kapıyı açtı. Dükkanın tabanını hafifçe su serptikten sonra, tabanın tümünü süpürüp temizledi. İşini bitirir bitirmez kahvecinin çırağı gelip dükkanının önüne dikildi.

Hamdi ağabey, bir şey istiyor musun? Çay, kahve. İstersen poğaça da söylerim.

İyi ki geldin be Osman. Ben de kahve diye seslenecektim. Bana sade bir kahve getir.

Hayrola abi? Sen kahveyi sade içmezdin. Yoksa sen de mi akşamdan kaldın.

Hadi Osman uzatma. Sen çaycı mısın, yoksa sorgulama memuru mu? Hadi durma, al gel kahvemi. Az sonra getirilen kahveden bir fırt çekti.

Amanin… nasıl içerler zıkkımı böyle? Zehir gibi acı bu be. Fincandaki kahveyi güçlükle içti. Müşteriler gelmeye başladığında sokağa göz attı. Alışılmışın üstünde, ancak bayram arifelerinde rastlanabilen kalabalık vardı.

Bu gün yoğun bir kalabalık var. İşler yoğun olacak gibi. Bu gün beni iyi yoracaklar diye düşündü. Gerçekten gün boyu, müşterilerinin ardı kesilmedi. Akşam üstü, saat on altı sıralarında müşteri gelişi durdu.Günün hasılatını sayarak topladı. Kasayı açıp, dünden kalanları da ekledi. Bir gazeteye sarıp bankanın yolunu tuttu. Bankaya girdiğinde Belma ile göz göze geldiler. Belma, buraya gel diye işaret etti. Hemen oraya gitti. Banka cüzdanıyla birlikte parayı da verdi. Belma,

Siz niye zahmet edip buraya kadar getiriyorsunuz? Biz her gün elemanımızı gönderip günlük hasılatınızı alıp hesabına geçiririz dedi. Hamdi,

Böylesi daha iyi. Siz hasılatı aldırdığınızda buraya gelmeme gerek kalmaz ama, sizi görmekten mahrum olurum dedi. Bunu nasıl söylediğine kendi de şaşırdı. Yüzü kıpkırmızı kesildi. Belma da şaşırmıştı. İçten bir tebessümle,

Sen de haklısın. Bu akşam erken çıkacağız. Senin dükkanına gelir biraz laflarız dedi. İşlemleri tamamlayıp hesap cüzdanını uzatan Belma’ya nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. Kekeleyerek yavaşça,

Sizi özlemle bekleyeceğim dedi.

Saat on dokuza geliyordu ama Belma görünürlerde yoktu. Acaba gelmeyecek mi? Diye düşünürken Belma kapıda göründü. Hemen kalkıp buyur etti. El sıkıştılar.

Önce size ne ikram edeyim.

Hiçbir şey. Sabahtan beri çay içe içe midemiz çay gölü odu.

İyi de adettendir. Mutlaka bir şeyler içmeniz gerekir. Hadi söyle de kahveciye bildireyim.

Varsa sade gazoz alayım.

Olmaz mı efendim? Hemen getirirler. Dışarı çıkıp kahveciye,

İki sade gazoz diye seslendi. Belma’nın karşısındaki koltuğa oturdu.

Ne var, ne yok görmeyeli beri?

Ne olacak? Bankada işlerin tükeneceği mi var? Bu gün güya fazla mesai yapmayacaktık ama, yine de bir saat mesaiye kaldık. Sizin işler nasıl?

Sizi düşünmekten işi düşünecek hal mi kaldı bende?

Aaaa beni niye düşünüyorsun ki?

Bilmiyorum. Daha doğrusu nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Söylemek istedikleri sanki boğazında düğümlenmişti. Durakladığını gören Belma,

Hadi ne duruyorsun? Ne söyleyeceksen söyle. Çekinilecek ne var bunda?

Ne bileyim? Kızarsınız diye korkuyorum.

Karşılıklı konuşuyoruz işte. Bunda kızılacak ne olabilir ki?

Kızmayacaksınız değil mi?

Başıma gelene bak. Ayol niye kızayım?

Belma hanım, sizi ilk gördüğümden beri, size çılgın gibi aşığım.

Bir görüşte, hem de ilk görüşte öyle mi?

Evet, ilk görüşte. Yorumunuz ne olursa olsun, bu bir gerçek.

Peki ilerisi için ne düşünüyorsunuz. Yuva kurmak mı, yoksa gönül eğlendirmek mi?

Delicesine aşık bir insan, gönül eğlendirmeyi nasıl düşünür ki? Elbette sizinle yuva kurmayı düşünüyorum.

Hamdi bey, inanın beni çok şaşırttınız. Bu kararınıza aileniz ne diyecek? Ya senin değil de, kendi düşündükleri birinin gelinleri olmasını düşünüyorlarsa? Ya benim ailem seninle evlenmeme karşı çıkarsa? Bunların hepsi olası şeyler değil mi?

Ailemin bu konuda bana karşı çıkması olası değil.

Ne mutlu sana. Oysa benim ailem, ille de sevemeyeceğim biriyle ille de evleneceksin diye tutturmuşlardı. Baskılarından kurtulmak için buraya atanmamı istedim. Ben de sana bir şey itiraf edeyim. Seni ilk gördüğümde, işte hayallerimi süsleyen erkek demiştim. Yine de hemen evlenmeye kalkışmanın gereksiz olduğuna inanıyorum. Önce yeteri kadar birbirimizi tanımamız gerekir. Evlilik pazara kadar değil, mezara kadar olmalıdır derler. Evlilik öncesi, bir süre arkadaşlık etmenin yararını tartışmak bile istemiyorum.

Çok haklısınız. Peki bu Pazar beraberce Çeşme’ye gidebilir miyiz?

Elbette neden olmasın?

***

Pazarı adeta iple çekti. Sabah erkenden arabasıyla dükkanının önüne geldi. Kararlaştırdığı saatten tam yarım saat önce gelmişti. Az sonra karşıdan Belma göründü. Arabasını çalıştırıp hareket etti. Tam Belma’nın yanında durdu. Belma kapıyı açıp içeri girerken,

Acelen ne böyle? Dükkanının önüne gelmemi bile bekleyemedin. Gören de kızı kaçırıyor diyecek.

Aşk bu Belma’cığım. Amaç bir an önce sana kavuşmak.

Gün gelir usanırsın. O zaman da bu davranışını anımsatırım sana.

Usanmak mı? Senden mi usanacağım? Ne olur Belma’cığım benimle dalga geçme. Şuna kesin olarak inanmanı isterim. Yaşadığım sürece sana tapacağım.

Ne demişler Hamdi’ciğim? Bütün aşklar tatlı başlar ama, sonu genelde hüsranla biter.

Hayır Belma’cığım, bizimki tatlı başladığı gibi ömür boyu tatlı sürecek.

İnşallah dedi Belma.

Araba hızla ilerliyordu. Hamdi,

Belma’cığım, Çeşme’ye daha önce gitmiş miydin?

Hayır Hamdi’cim hiç gitmedim.

O halde eski yoldan gidelim mi? O yolun zirveye ulaştığı yerde Manzara Kahvesi diye bir yer var. Görülmeye değer. O kahveden aşağıdaki doyumsuz güzellikteki manzaraya bakıyorsun. Olağan üstü güzel bir yer.

Sen nasıl istersen öyle olsun. Konuk umduğunu değil bulduğunu yer derler. Bu gün senin konuğunum. Sence nasıl uygunsa öyle yap.

Belma’cım, biz artık bir bütünüz. Konukluktan söz eden kim? Bu yolu çok iyi bilirim. Paralı yol hız manyaklarıyla dolu oluyor.Kaza riski çok yüksek olan bir yol. Bu nedenle daha tenha ve daha az riski olan bu yolu yeğliyorum.

Tamam şekerim. Nasıl istiyorsan öyle olsun. Urla’yı geçtikten sonra araba dik ve uzun bir rampaya tırmanmaya başladı. Kamyonlar olabildiğince yavaş ilerliyorlardı. Zirveyi aşar aşmaz yolun solunda kalan boşluğa saptılar. Arabalar arasında bir yer bulup arabayı park ettiler. Arabadan indiklerinde Belma kahvehaneye çıkacağına yolun karşı tarafına geçti. Aşağıya baktığında yüzlerce metre derinlikteki bir uçurumun kenarında olduğunu fark etti. İçini bir ürperti kapladı. Düşmekten korkar gibi geri çekildi.

Hamdi…. ne egzotik bir yer burası. Ay vallahi, bir daha uçağa bindin mi? diye sorarlarsa, binmedim demeyeceğim. Şuraya baksana. Buranın uçaktan ne farkı var?

Beğendiğine çok sevindim sevgilim. Hadi kahvehaneye çıkıp soğuk bir şeyler içelim. Kahvehaneye çıkıp, manzaranın iyi göründüğü bir masaya oturdular. Soğuk kolalarını ağır, ağır yudumladılar. Hamdi, “hadi gidelim” demese Belma’nın kalkıp ta gitmek aklına gelmeyecek.

Ay hamdi, buranın güzelliği ne böyle? Ya havası? Ne kadar serin bir yer burası?

Serinliği iyi depola. Zira Çeşme’nin sıcağında pişeceğiz. Arzu edersen dönüşte yine bu yoldan döneriz. Yine burada oturup iyice serinleriz.

Tamam sevgilim.

***

Çeşme’de kale yakınlarında arabalarını park edebilecekleri bir yeri zorlukla buldular. Hamdi fotoğraf makinesini sehpasıyla birlikte yanına aldı. Kalenin kapısına doğru yöneldiler. Kapı önündeki aslan heykellerinin yanına geldiklerinde, Belma’ya,

Hadi sevgilim, aslanlardan birinin yanına geç. Makineyi hazırladıktan sonra beraberliğimizin ilk resmini çekelim dedi. Belma aslanın yanına gidip durdu. Sağ kolunu aslanın yelesi üstüne koyup beklemeye başladı. Hamdi makineyi sehpasına takıp gerekli ayarları yaptıktan sonra deklanşöre basıp, hızla aslanın yanına gidip kolunu Belma gibi aslanın yelesi üstüne koydu. Az sonra, makine çıt diye bir ses çıkardı. Resim çekilmişti. Makineyi toplayıp çarşı içine yürüdüler. Kaleyi geçtikten sonra sol taraftaki sokağa saparken bir köpeğin havlaması ilgilerini çekti. Nedense ortalıkta her hangi bir köpek yoktu. Belma,

Hamdi’ciğim yukarıya baksana. Hamdi yukarıya baktığında havlayanın köpek değil de kafesindeki bir papağanın havladığını gördüğünde çok şaşırdı. Bir süre durup papağanı seyrettiler. Daha sonra sokağa girip ilerlediler. Sokağın sonundaki lokantaya girdiler. Lokanta tıklım tıklım doluydu. Boşalacak bir masa beklemek zorunda kaldılar. Uygun bir masa boşaldığında oturdular.

Burası Çeşme’nin en çok iş yapan bir lokantası. Sapa bir yerde kalmasına rağmen, yemeklerindeki lezzet yüzünden her zaman dolu oluyor. En nefis et yemeklerini bu lokantada yemek mümkün oluyor.

Belli oluyor zaten. Diğer lokantalar bomboş dururken burada oturulacak yer bulunmuyor.Garsona iki birer buçuk döner ve iki de ayran söylediler. Yemek sonrası arabanın  yanına döndüler. Arabalarına binip Dalyan’a gittiler. Oradan da sahildeki bir gazinoya. Soğuk biralarını yudumlarken, gelecekleri üzerine uzun uzun söyleştiler. Zamanın hızla akışını fark etmemişlerdi. Neredeyse akşam olacaktı.

Hadi kalkalım sevgilim. Birazdan sarhoş araba kullananlar yüzünden trafikte zor anlar yaşarız. Gerçi yine geldiğimiz yoldan döneceğiz ama, yolcu yolunda gerek. Manzara kahvesinde canımız istediği kadar kalırız. Hesabı ödedikten sonra kalktılar. Arabaya binip geri dönüşü başlattılar. Çeşme’nin dışından geçen caddeye saptılar. Ana yola çıktıklarında trafik iyiden iyiye hareketlenmişti. Manzara kahvesine vardıklarında mola verdiler. Yine manzaraya hakim bir masada oturdular.

Sevgilim, buranın Menemeni ünlüdür. Menemeni sever misin?

Hem de çok severim. Yaz yemeklerinin en lezizidir. Garsona Menemen ve yanında iki de bira getirmesini söylediler. Belma,

Ne yapıyorsun sen? Zaten sahilde yeteri kadar içtik. İçkinin fazlasına haram derler.

Sevgilim sen birayı da mı içkiden sayıyorsun?

Tabi içkiden sayıyorum. Bira da alkollü değil mi?

Biranın alkolünden ne olur sevgilim?

Sevgilim niye öyle söylüyorsun? Alkol alkoldür. Üstelik alkaol şişede durduğu gibi durmaz derler.

Aldırma be sevgilim. Alkol da olsa midemizde uslanır.

Sen öyle de. Hele alkolün etkisiyle olur olmaz yerde hız yap. İlk kavgamızı arabada başlatırız.

Ben seni kırar mıyım sevgilim? Hız yapıp da seni niye korkutayım.

Tamam bu gelenleri içelim ama sakın başka söyleme. Yakında gerçekleştirecekleri evlilikler şerefine kadehleri kaldırdılar. Gecenin yarısı geçmişti. Belma,

Hadi sevgilim kalkalım artık. Gerçi manzara doyulacak gibi değil ama, yarın sabah görevimin başında olmam gerekiyor. Öyle olmasaydı sabaha kadar buradan ayrılmak istemezdim. Hamdi,

Tamam sevgilim kalkalım dedi. Hesabı ödedikten sonra arabaya binip hareket ettiler.

 

***

Belma’nın evine vardıklarında saat ikiyi bulmuştu. Ev sahibinin kendilerini gözettiğinden habersiz, kısa bir veda öpüşü yaptılar. Ev sahibi kiracısının tanımadığı bir erkekle öpüştüğüne çok kızmıştı. Kiracısı eve girer girmez,

Kız sürtük, ne bok yemeye bu saatlere kadar sokaklarda kadın? Hiç utanma sıkılma yok mu sende? Belma bu ağır sözler karşısında şok olmuştu.

Hanım efendi sen ne diyorsun? Ağzından çıkanları kulakların duyuyor mu? Senin kiracınsam esirin değilim ya. Sen ne karışıyorsun benim özel hayatıma? Söylediklerinin tümünü iade ediyorum sana. Sürtük sensin. Ev sahibi sanki kudurmuştu. Hani gücünün yeteceğine inansa, belki de Belma’yı dövmeye kalkışacaktı.

Sabah ola hayrola. Yarın ilk işim seni sokağa atmak olacak.

Haddine düşmüşse bir dene. Burası dağ başı mı be? Hemen ev aramaya başlayacağım ve senin bu lanet evinden çıkacağım.

Utanmadan bir de ev tutup çıkacağım diyor. Hemen çıkacaksın diye bağırıp odasına çekildi. Belma ne olur ne olmaz diye kapısını arkadan kilitledikten sonra, kapının arkasına açılmasını önlemek için eşya yığdı. İçkinin etkisiyle olanları değerlendirmeye gerek görmeden derin bir uykuya daldı.

Sabah iş saatine ucu ucuna uyandı. Kapının arkasına yığdıklarını çektikten sonra, makyaj bile yapmadan yola çıktı. İş başı yaptığında eli işe varmıyordu. Her yaptığı işi isteksizce yapıyordu. Aklı ev sahibinin söylediklerindeydi.

Ah diyordu. Akşam olsa da Hamdi’ciğime bir kavuşsam. O gün akşamın olması sanki çok uzun sürmüştü. Gün bitmek bilmiyordu. Hele şu bir saatlik fazla mesai yok mu? İşin tuzu biberiydi sanki. Mesai bitiminde doğruca Hamdi’nin dükkanına gitti. Olanı biteni anlattı. Hamdi,

Birbirimizi yeteri kadar tanımış bulunuyoruz. En iyisi yıldırım nikahı için başvuruda bulunmak. Böylece ev sorunundan kurtulmuş oluruz.

İyi be Hamdi’cim, evlilik için hiçbir hazırlığım yok ki.

Ona bakarsan benim de yok. Zira seni tanımadan önce evlilik düşüncem yoktu. Bu devirde evlilik için hazırlık yapmaya gerek yok ki. Ne ararsan her şeyin hazırı var. Gücümüzün yettiğini peşin alır, yetmediğini de taksitle alırız.Fırsat bu fırsat, hadi gidip beyaz eşyalara bakalım. Vestel, Profilo ve Arçelik mağazalarını gezdiler. Sonunda Arçelik te karar kıldılar. Buzdolabı, çamaşır makinesi ile fırını taksitle aldılar. Belma mağaza içerisinde diğer ev aletlerini incelerken Hamdi eşyaların götürüleceği adresi yazdırdı. Rondo, fritöz, mikser ve bir de çay makinesi seçen Belma,

Hamdi’ciğim, biz bu eşyaları aldık ama nereye koyacağız? Önce ev tutmamız gerekmez miydi?

Ev tutmamıza gerek yok sevgilim. Bizim evimiz var. Evimiz kiradaydı. Kiracı yeni çıkmıştı. Dip temel boya badana yaptırdığım için henüz kiraya vermemiştim. Şimdilik oraya taşınırız. O evi beğenmezsen, ileride daha büyük bir ev satın alırız.

Evin beğenilmeyeni olurmu? Başımızı sokacak yerimiz olsun yeter. Hele ev kendinin oldu mu? Onu istediğin gibi donatıp güzelleştirirsin.

Evimiz aslında yabana atılacak bir ev değil. İki oda bir salon. Üstelik yeni sayılır. Henüz beş yıllık bir bina.

Hınzır, bunu bana daha önce niye söylemedin?

Ne bileyim ben? Öğünmüş olurum diye düşünmüş olabilirim.

Desene her zamanki mütevazılık halin.

Hadi artık boş verelim artık ev muhabbetini. Mağazalar kapanmadan mobilyalara bakalım. Bir mobilya mağazasına girdiler. İkili baza, çift kişilik yaylı yatak, gardırop, şifoniyer ve tuvalet masası beğendiler. Hamdi ödemek istediğinde,

Hele sen şöyle kenarda dur biraz. Yatak odasını döşemek gelin hanımın yükümlülüğüdür. İzin ver de bunları ben ödeyeyim.

Sen ben var mı sevgilim? Ha sen ödemişsin, ha ben. Ne çıkar bundan?

Olsun biz yine de kurallara, geleneklere uyalım. Mağaza sahibi,

Hanım efendi ödemeyi hemen yapmanıza gerek yok ki. Biz sizi sıkıştırmayız. Elinize geçtikçe ödersiniz.

Yol yürümekle, borç ödemekle tükenirmiş. Bir an önce ödeyeyim ki, iş başında birde bunu düşünmeyeyim.

Peki hanım efendi siz bilirsiniz.

Eşyaları mesai sonunda gönderirseniz memnun olurum dedi. Adresi verdikten sonra iş yerine geri döndüler.

***

Hamdi sabah erkenden dükkanını açtı. Saat sekiz buçukta cama az sonra geleceğim diye yazdığı bir kağıdı selobantla yapıştırdıktan sonra tanıdığı bir avukata gitti.Avukata yıldırım nikahı yaptırmak istediğini, bu nedenle nikah için ne gerekeceğini sordu. Avukat,

Öyle her isteyene yıldırım nikahı kıymazlar. Yıldırım nikahı için bazı gerekçeler vardır. Örneğin, ölümcül bir hastalık, ağır hasta bir ana veya baba veya bunlara benzer haklı nedenler olabilir. Ama tanıdığın bir doktor varsa, öyle bir raporu kolayca alabilirsin. Doğal olarak bu doktorun resmi bir yerde çalışıyor olması gerekir. Sen raporu al gel, ben geriye kalanını tamamlarım dedi.

Hükümet tabibiyle iyi görüşüyordu. Hemen gidip durumu anlattı. Doktor,

Kolay iş o dedi. Avukat gerekeni yapsın. Davayı açsın. Mahkeme bizden resmi rapor ister. Ben de gerektiği şekilde raporu yazarım. Daha sonra mahkemenin istediği rapora Hamdi için, “ileri derecede kalp hastasıdır” diye yazıldı.

Rapor işi hal olduktan sonra, sıra gelin hanımın doğum yeri olan Demirci Nüfus Dairesine telgraf çekmeye geldi. Hamdi,

Kaç gün sürer bu işlemler diye sordu?

Üç günden fazla süreceğini sanmam.

O halde ben nikah davetiyelerini hemen bastırayım.

Sakın ha.

Neden?

Olur mu hiç? Çektiğimiz telgrafa “Hüseyin oğlu Belma Tanrıkulu’nun evlenmesinde sakınca yoktur” diye karşılık gelirse, nikah memuru bu nikahı kıyar mı sanıyorsun?

Hadi canım sende. Böyle saçmalık olur mu?

Olur Hamdi bey olur. Burası Türkiye. Bu ülkede her şey olur.

***

Çektikleri telgrafın karşılığı aynen şöyle gelmişti. “Nüfus müdürlüğümüz kütüğünde kayıtlı Hüseyin oğlu Belma Tanrıkulu’nun evlenmesinde sakınca yoktur” Telgrafı okuduğunda yüzü renkten renge girdi.

Vay be dedi. Avukat bey ne denli haklıymış. İsmiyle cismiyle kız oğlan kızı erkek yapıp çıktılar. Bir de askere çağırsalardı bari. Doğruca avukata gitti. Avukat,

Telgrafı yenileyelim ve telefonla da uyaralım dedi. Hazırlanan telgraf örneğiyle yine postaneye gitti. Rehberden nüfus dairesinin telefon numarasını bulup telefon açtı. Görevliye yapılan yanlışlığı anlattı. Görevli,

Özür dilerim. İşler öylesine yoğun ki, dikkatimden kaçmış. Gerekeni hemen yapacağım. Gelen yanıt telgrafında hata düzeltilmişti. Davetiye bastırmak için sakınca kalmamıştı.

Ev sahibi Saime hanım, kiracısının sabah erkenden çıkıp, akşamları geç gelmesine çok fena bozuluyordu. Konuk gelen karşı komşusu Fatma hanıma dert yanıyordu.

Bu ne biçim kız a kardeş. Ağzıma yakıştıramadığımdan söylemek istemiyorum ama yine de söyleyeceğim. Bu ne iştir böyle kardeş? Bunun yaptığı fahişelik değil de ne? Geçen gün gece yarısı geçtiği halde gelmemesi beni meraklandırmıştı. Gözüme uyku girmedi. Saat ikiyi geçtiğinde evimin önünde bir araba durdu. Bir de baktım bizim küçük hanım arabadan iniyor. Arabayı sürende arabadan inip yanına geldi. Perdenin aralığından dikkatle izliyorum. Aaa kardeş ne göreyim? Dudak dudağa öpüşmüyorlar mı? Hem de sokağın ortasında İnan dondum kaldım. Eve girmesini bekledim. İçeri girince açtım ağzımı yumdum gözümü. Sen ne biçim kızsın böyle? Sende hiç utanma arlanma yok mu diye verdim veriştirdim. Ay kardeş bana “sen ne karışıyorsun” demez mi? Cinler tepeme toplandı. Tez evimden çık dedim. Çıkmazsan eşyalarını evimden atarım dedim. “ Sıkıyorsa at” demez mi? Vallahi kardeş bu kadar da yüzsüzlüğü beklemiyordum. Evimden defolup gitmesini dört gözle bekliyorum.

Ay… Saime kardeş, hani sen anlatmasan yalan diye inanmayacağım. Ama sen anlatınca doğruluğundan hiç şüphe etmem. Oysa gelip giderken ne kadar hanım, hanımcık bir hali var. Allah var, ne saklayayım. İçimden Allah inşallah bu kızı benim oğluma kısmet eder demiştim.

Aman kardeşim tövbe de. Ağzından yel alsın inşallah. Senin oğlun altın değerinde bir çocuk. Altından da öte pırlanta gibi maşallah. Bula bula oğluna bu fahişeyi mi buldun? Aman aklından geçeni kimse duymasın. Oğlunun itibarı beş paralık olur alimallah.

Tövbe de Saime hanımcığım. Bunu senden başkasına söyler miyim? Fatma hanım, aldığı bilgileri geç kalmadan yaymak için kalktı.

Bana müsaade kardeş. Varam gidem, evde iş bitmiyor ki.

İzin senin Fatma hanım. Doğru söylüyorsun. Ev işi biter mi kardeş? Kapıyı ardından kapatırken söyleniyordu.

Gidinin kaltağı, aldığın bilgileri yaymak için nasıl da acele ediyorsun?

***

Bastırdığı davetiyeleri Belma’ya götürdü. Belma,

Benim burada tanıdığım kimse yok. Sadece bankamızdaki arkadaşlarıma fazlaca vereceğim. Belki arkadaşlarını da nikahımıza getirmek isterler. Yalnız bir tanesini özellikle benim ev sahbime beraberce götüreceğiz. Davetiyeyi verirken nikahımıza seni de bekliyoruz dediğimizde acuze karının yüzünün ne hale geleceğini görmek istiyorum.

Aman be Belma, sen halen orada mısın? Boş ver. Herkes yaptığından utansın.

O herkes gibi olsaydı belki utanmayı bilirdi. Onun utanacağını hiç sanmıyorum. Olsa olsa evlendiğimize bozulacaktır. Nasıl bozulduğunu görmekten büyük haz alacağım. Az buz değildi söyledikleri.

Deymez ama, nasıl istersen öyle olsun. Davetiyeyi beraberce götürüp verdiler. Verirken,

Saime teyzeciğim, O gece Hamdi ile öpüştüğümüzü görmeni kapı kapı gezip anlatmadığın komşu bırakmamışsın. Sokaktan geçenleri bile çevirip anlatmışsın. Sen her şeyde kötülük arar olmuşsun. Zira senin için kara. Sen genç bir kızın namusuna çamur atmanın ne denli büyük bir erdensizlik olduğunu nereden bileceksin? Namus senin defterinde yazmıyor ki. Nikahıma bir çok genç kız gelecek. Gel ki dedikodu defterinde yeni sayfalar açasın. Hoşça kal bile demeden ayrıldılar. Saime hanım söylenenlere çok bozulmuştu. Arkalarından,

Bu gördüğünüz en son mürüvvetiniz olur inşallah diye beddua etti.

***

Nikah salonu oldukça kalabalık ve o denli seçkin konuklarla doluydu. Hamdi’nin şahitliğini Ticaret Odası başkanı, Belma’nın şahitliğini ise çalıştığı bankanın müdürü yapmak üzere nikah masasına davet edildiler. Nikahı kıymak üzere belediye başkanı masadaki yerini aldı. Nikah sonrası kutlamaların ardı arkası kesilmiyordu. Takılar için ne gelinin, ne de damadın göğsünde yer kalmamıştı. Nikah için hazırlanmış araba nikah salonunun önünde genç evlileri bekliyordu. Arabaya bindiler. Arkalarında uzun bir konvoy oluştu. Şehir içinde atılan turdan sonra evlerine geldiler.

Sabah erken kalktılar. Balayına çıkacakları için arabasına bakım yaptırmıştı. Önce dükkanına gitti. Cama 10. 07. 1990 dan 10. 08. 1990 tarihine kadar kapalıdır  Müşterilerimden özür dilerim diye bir yazı yapıştırdı. Sanayi sitesine giderek tamir haneden arabasını alıp evine döndü. Yanlarına almaları gerekenleri arabanın bagajına yerleştirdikten sonra yola çıktılar. Hamdi,

Hadi sevgilim, söyle bakalım nereden başlıyoruz.

Sen nereden istiyorsan oradan sevgilim.

Hadi canım nazlanma.Söyle de oradan başlayalım.

Madem ki ısrar ediyorsun, Manzara kahvesinden.

İnan bana sevgilim ben de aynı şeyi düşünmüştüm. İzmir’in sıkışık trafiğinde bir hayli sıkıldılar. İnciraltı’ndan sonra trafik rahatladı. Urla’dan sonra ise neredeyse yol tamamen boştu. Manzara kahvesinde durdular. Manzarayı en iyi görebilecekleri bir masaya oturdular. Menemen ile iki de bira söylediler. Yemekten sonra geri döndüler. Seferihisar sapağından saptılar. Sağı solu marul tarlaları ve çiçek bahçeleriyle dolu yoldan ilerlediler. Yol oldukça bakımlıydı. Kuşadası’na vardıklarında gözlerine inanamadı.

Ay hamdi’ciğim ne muhteşem ter burası.

Arabamızı yatak ayırttığımız otele bıraktıktan sonra kenti doya doya gezeriz. Burası öyle yoğun kalabalık ki, arabayla gezmek olası değil.

Sen nasıl istersen sevgilim. Arabayı otel park yerine bıraktıktan ssonra el ele tutuşup kenti gezmeye başladılar. Belma Güvercin adasını olağan üstü güzellikte buldu. Gördüklerine hayran olamamak mümkün değildi. Akşam yemeğini sahildeki bir lokantada yediler. Belma Hamdi’nin içki siparişine karşı çıktı.

Hamdi’ciğim, gerçekten beni seviyorsan içki içme dedi.

Bak sevgilim burası ne kadar güzel. Hava desen olağan üstü güzellikte. Şu serinliğe bak. Burada içmeyeceksin de nerede içeceksin?

Alkolik olmaya hiç niyetim yok. İkimiz de içmeyeceğiz.

Tamam sevgilim, seni kırar mıyım ben? Gece yarısından sonra otele döndüler. Kuşadası’nda üç gün kaldılar. Dördüncü gün yine yola çıktılar. Bu kez yolculukları Bodrum’aydı. Bafa gölündeki balık lokantasında mola verdiler. Göl kenarındaki gazinoda nefis balıklarla karınlarını doyurdular. Belma, Hamdi’ye içkinin adını bile anmasına izin vermiyordu. Yine yola koyuldular. Milas’ı  geçtikten sonra, Güllük yoluna saptılar.

Burada Kaptan oteli diye bir yer var. Boş odaları varsa bir gece de burada kalırız sevgilim.

Sana baştan söyledim sevgilim. Sen nasıl istersen öyle olsun diye.

Kalacağımız otel lüks değil ama, insanın kendi havasındaki bir yer.  Beğenmezsen yola devam ederiz. Otel küçük bir tepenin üzerinde, Güllük körfezine hakim bir yerdeydi. Boş oda vardı. Komi arabaya gidip bagajdaki valizi odaya taşıdı. Balkona oturdular. Hem körfez, hem kentin bazı evleri sanki ayaklarının altındaydı. Akşam yemeğini otel sahibinin hazırladıkları köy sofrasında yediler. Bu tarz yemek Belma’nın çok hoşuna gitmişti.

Hamdi’ciğim, buradan sonra nereye gidiyoruz?

Tabi ki Bodrum’a.

Peki Bodrum’a gitmesek olmaz mı?

Tabi olmaz sevgilim. Otelde yerimizi ayırtmıştık.

Telefon edip iptal ettirirsin.

Burası küçük bir yer. Çabuk bıkarsın.

İnsaf et sevgilim. Şu güzelliğe bak. Böyle bir yerden bıkılır mı? Ama sen bıkarsan bir şey diyemem.

Yanımda sen varken benim için her yer cennet. Dilersen emekliliğimizde buraya yerleşiriz.

Olabilir. Neden olmasın?

Hadi öyleyse bir tekne kiralayıp Bodrum’a kadar olan koyları görelim.

Bodrum buraya uzak mı?

Yanılmıyorsam yirmi beş kilometre kadar.

Desene çok yakınmışız Bodrum’a

Aslında koylar karayolundan da görülüyor. Denizden görmek çok daha güzel.

Hadi öyleyse güzel olanı yapalım. Limandaki teknelerden birini kiralayalım.

Bu saatten ve bunca yorgunluktan sonra mı? Bu gezinin yarını yok mu? Bu gece iyice dinlendikten sonra tekne kiralarız. Zaten gün kavuşmasına ne kaldı?

Haklısın sevgilim.

***

Sabah limandaki bir tur teknesiyle anlaşıp denize açıldılar. Öğlen ve akşam yemekleri teknedendi. Üstelik tekne gece yarısına kadar hizmetlerinde olacaktı. Koyların güzelliği karşısında sanki büyülenmişlerdi. Geziyi gece yarısına kadar sürdürdüler. Yorgunluklarını ancak otele döndükten sonra fark ettiler. Alışık olmadıkları deniz yolculuğuyla çok sarsılmışlardı. Hele Belma’nın baş dönmesi geçmek bilmiyordu. Yatar yatmaz derin bir uykuya daldılar. Sabah yine erken kalktılar. Sahile inip bir süre gezdikten sonra bir balıkçı lokantasında kahvaltı yaptılar. Kahvaltı sonrası kahvelerini yudumlarlarken,

Nasıl buldun Güllüğü? Hoşuna gitti mi?

Hoşuma gitmez olur mu sevgilim? Olağan üstü bir yer.

Burada kalmaya devam edelim mi? Yoksa gezimizi sürdürelim mi?

Bilmem ki, gideceğimiz yerler de bu denli güzel ise devam edelim.

Güzel olmasa gidelim der miydim?

O halde yolcu yolunda gerek. Hemen yola çıkalım.

Çıkalım sevgilim. Otele dönüp hesabı keserken komi valizi arabaya taşıyıp bagaja yerleştirdi. Komiye yüklü bir bahşiş verdikten sonra hareket ettiler. Hamdi üzerinde gittikleri yolu göstererek,

Ne kadar geniş ve bakımlı yol değil mi? Eskiden Milas Bodrum arasındaki yol yetmiş kilometre idi. Bu yol ile kırk kilometreye düştü. Bodrum ile Milas gidiş gelişlerini çok rahatlattı. Oysa ben o eski yolu arıyorum. Orman içinden kıvrıla kıvrıla giden yol Mumcular’dan geçerdi. Hani Karaova düğünü diye bir türkü var ya, türküdeki Karaova Mumcular’ın eski adı. Türküde anlatılanların yaşandığı yerdir.

Ya öyle mi? Ben de merak ediyordum, bu Karaova dedikleri yer neresi diye.

Muğla folkloru için başta Ferayi olmak üzere Karaova düğünü ile Bodrum hakiminin çok özel bir yeri vardır.

Desene bu yörenin insanları olabildiğince duygulu insanlar. Baksana her olaya bir türkü yapmışlar.

Belki de insanlarının çok duygulu ve sevecen olmaları nedeniyle ülkemizde ilk turizm hareketinin Bodrum’da başlamasına neden olmuştur. Gerçi Bodrum’un turizme açılmasında Balıkçı’nın etkisi çok büyük olmuştur.

Balıkçı da kim?

Halikarnas Balıkçısı, Yani Cevat Şakir Kabaağaçlı.

Ha.. öyle de de anlayayım. Sadece Balıkçı deyince algılayamamıştım. Az sonra Bodrum kalesi göründüğünde Belma,

Kaleye baksana sevgilim. Resimlerde görüp hayran kaldığım bu kaleyle karşılaşmak ne güzel bir durum. İnan gözlerime inanamıyorum.

Sana gideceğimiz her yer birbirinden ilginç ve değişik güzelliklerle dolu olduğunu söylemiştim değil mi sevgilim?

Evet sevgilim söylemiştin ama ben bu kadarını ummuyordum.

Arabamızı park ettikten sonra dünyanın en ünlü su altı müzesini de gezeriz. Sonra da öğlen yemeğimizi yer otelimize çekiliriz. Zira Bodrum’da hayat gece yarısından sonra başlar. Bodrum’un geceleri olağan üstü hareketlidir. Gündüzün sıcağı nedeniyle hareketlilik gece başlar.

Kılavuzum sensin sevgilim. Bana hiçbir şey sorma. Ne yapmak gerekiyorsa kararını sen ver. Kaleyi ve su altı müzesini gezdikten sonra kale yakınlarındaki çarşı içindeki bir köfteciye girdiler. Masaya oturup siparişlerini verdikten sonra, Hamdi,

Bu dükkandaki sadelik seni aldatmasın sevgilim. Bodrum’da en lezzetli köfteyi ancak bu dükkanda yiyebiliriz.

Kokusundan belli sevgilim. Hani çok aç olsam açlıktan diyeceğim. Oysa aç değilim. Köfteler gerçekten nefisti. Köfteciden çıktıktan sonra otele gittiler. Odalarındaki klimanın serinliği bedenlerini harekete geçirdi. Soyunup yatağa girdiler. Doyumsuz ir hazla uzun uzun seviştiler. Karınları acıkıncaya kadar da yataktan çıkmadılar. Banyo yaptıktan sonra giyinip çıktılar. Orhan’ın yerine gidip oturdular. Balıktan sonra karışık ızgara söylediler.

Sevgilim, içki de söylemem kızmazsın değil mi?

Aslında kızmam gerekir ama, nasıl olsa araba kullanmayacaksın. Bu gecelik idare ederiz. Yemekten sonra diskoya gittiler.Gece boyunca doyasıya dans ettiler. Disko sabaha karşı dağıldığında kaldıkları otele döndüler. Ertesi gün öğlen vakti kalktılar. Bir hafta boyu doyasıya eğlendiler.

***

Sabah erken kalktılar..

Sevgilim, Bodrum’da yaşam güzel ama, senin görmeni istediğim başka güzellikler de var. Buradan Muğla’ya, oradan da Dalyan’a geçeceğiz. Dalyan’ın güzelliklerine doyamayacaksın. Marmaris’e bir başka zaman gideriz. Marmaris’e gidip te Datça’ya gitmemek olmaz. Bu nedenle Marmaris’e gitmeyi başka bir zamana bırakacağız. Zira gezi programımız çok zengin. Marmaris ve Datça’yı dar bir programa sıkıştırmayalım.

Ta… baştan söylemiştim sevgilim. Sen nasıl istiyorsan öyle olsun diye.Muğla’dan sonra çıktıkları uzun rampadan sonra zirveden aşağıdaki ovanın görüntüsü anlatılamayacak kadar güzeldi. O korkunç yükseklikten aşağılara bakmaktan çok etkilenmişti.

Sevgilim, burası neresi?

Devrant güzelim. Aşağıda gördüğün o yeşillikler içindeki köyün adı Gülağzı köyü.

Sevgilim burası ne enteresan bir yer böyle. İnsanı sanki büyülüyor.

Hele biraz sabret sevgilim. Az sonra Sakar’a çıkacağız. Gökova ayaklarının altına serilmiş gibi olacak. Manzara kahvesinde sanki uçaktayım gibiyim demiştin. Oysa orada gerçekten uçaktaymışsın gibi olacaksın. Zira Sakar’ın yüksekliği Manzara kahvesinin hemen hemen iki katı. Gökova’ya altı yüz atmış metre yükseklikten bakacaksın. Sakar’da zirveye ulaştıklarında, orman idaresinin mini parkında arabayı park ettiler.

Hadi gel sevgilim. Şuradan aşağıya bak bakalım ne hissedeceksin? Belma aşağıya bakar bakmaz.,

Ay….  bir çığlık atarak eşine sarıldı.

Sevgilim burası ne böyle. Hayatımda bu kadar derin bir uçurum görmedim.

Korkmana gerek yok sevgilim. Yeter ki kenara çok yaklaşma.

Kıyıya yanaşmak kimin haddine? Sanki buradan aşağı uçacakmışım gibi oluyorum. Sen bu ova için Gökova demiştin değil mi?

Evet sevgilim.

Ayol neresi gök bunun. Olabildiğince yemyeşil bir ova.

Haklısın sevgilim. Yöre dilinde gök yeşil anlamında kullanılmaktadır. Bu nedenle Gökova demişler.

Anladım sevgilim. Peki şu aşağıda daha değişik tondaki yeşil şerit ne öyle.

Orası Marmaris yolu. Geçmişte yolun geçtiği yer bataklıkmış. Muğla’nın Recai Güreli adında çok çalışkan ve bilgili bir valisi varmış. Bataklığı kurutmak için Avustralya’dan getirttiği Okaliptüs fidanlarını yol boyuna dikerek bataklığın kurumasını sağlamış. Gördüğün o değişik tondaki yeşil şeridi o Okaliptüs ağaçları oluşturuyor. Çokça resim çektikten sonra yola devam ettiler.

Bak sevgilim, şimdi eski yola girip azmağın yanından yola devam edeceğiz. Orada da ummadığın güzelliklerle karşılaşacaksın. Düzlüğe iyice yaklaştıklarında yolun solundaki fırının önünde durup ekmek aldılar. Belma,

Bu ekmeği nereye götüreceğiz diye sordu.

Ne götürmesi güzelim, yolda giderken yiyeceğiz.

Böyle kuru kuru mu?

Hele sen o ekmeğin tadına bak, yenip yenmeyeceğini sonra konuşuruz. Belma küçük bir parça koparıp ağzına attı.

Hamdi’ciğim ne kadar lezzetli bu ekmek böyle.

Lezzetli olmasa alır mıydık sevgilim. Azmakla dağın arasındaki yoldan biraz gittikten sonra, azmağın bittiği yerde durdular. Arabadan indiler.

Bak sevgilim, burada ne çok su kaynakları var. Sahil boyunca bu kaynaklardan on binlerce var. Kimi kış aylarında kaynar, kimi de yaz aylarında. Kiminin tadı güzeldir kimi de yavandır. Yaz aylarında akanların kaynağı karlı dağlardır. Sıcaklar bastırıp karlar erimeye başladı mı akmaya başlarlar. Hadi bakalım buraya kadar gelmişken değirmene de gidelim diyerek ağaçlardan oluşmuş bir tünel gibi yere girdiler. Tünelin sonunda gözlerine inanamadı. Büyükçe bir havuzun yükseltisinden düşüp hızlanan su bir değirmenin çarkını döndürüyordu. Kendilerini Yeşil gözlü bir kadın karşıladı.

Hoş geldiniz dedi kadın.

Hoş bulduk dediler. Biz yeni evliyiz. Balayı seyahatine çıktık. Geçerken değirmeninizi görelim dedik.

Çok eyi ettiniz dedi kadın. Siz eğelene durun deyip değirmene girdi. Az sonra elinde kocaman bir ev yapımı ekmek parçasıyla döndü.

Alın bakayım diyerek ekmeği uzattı.

Bu değirmenin öğüttüğü undan yapılan ekmeğin tadına doyum olmaz. Şimdilerde evlerde artık ekmek yapiliymaz. Sizin şeherliler bu ekmeği biliymazlar dedi. Teşekkür ederek ekmeği aldılar. Orada da değirmenci kadını da aralarına alıp resim çektiler. Belma,

Ablacığım bu konuk severliğini ömrümce unutmayacağım. Bir dahaki gelişimizde sana çektiğimiz resimlerden getireceğim. Gelemeyecek olursak posta ile gönderiz.

Eh, siz bilin gari. Vedalaşıp ayrılılar. Yine o yeşil tünelden geçerek arabaya gittiler. Ulu Okaliptüs ağaçlarının olduğu yola geldiklerinde Belma,

Ne olur sevgilim şu yola girip biraz gidip dönelim dedi. Hamdi hemen direksiyonu o yola kırdı. Yolun sonuna kadar gittikten sonra geri döndüler. Köyceğiz Fethiye yazan levhadan dönüp yollarına devam ettiler. Köyceğizi geçtikten sonra Kaunus ve Dalyan yazılı levhanın gösterdiği yola saptılar. Yol doyumsuz güzellikte yeşilliklerin içinden geçiyordu.

Bak sevgilim Dalyan’a geldik. Dalyan Köyceğiz gölünü denize bağlayan boğazda kurulu olan bir yerleşimdir. Göl hemen şuradan başlar ve Köyceğiz’e kadar uzanır. Ülkemizin büyük gölleri arasında sayılır. Bu boğazın adı Dalyan boğazıdır. Görmüş olduğun tekneler boğazın denize bağlandığı yerdeki kumsala yolcu taşırlar. Teknenin hızına göre yaklaşık kırk dakikalık bir yolculuktan sonra denize ulaşılır. Yemyeşil bir doğanın içerisinde ilerlenildiğinden zamanın nasıl geçtiğini anlayamazsın. Yolculuğun bitmemesini dilersin.Şu karşıda gördüklerin de Likyalılara ait kaya mezarları. Bu mezarların Kaunus kralları ve yakınları için yapıldığı bilinmektedir. Antik Kaunus kalıntıları ise şu karşıdaki görünen harabelerdir. Arkeolojiye merakın varsa gider gezeriz. Önce ileride Ada gazinosu var. Orada seni çok güzel bir sürpriz bekliyor. Tekrar arabaya bindiler. İki yüz metre kadar gittiler. Yolun sağındaki limon bahçesinin önünde durdular. Limon ağaçlarının altında masalar ve sandalyeler vardı. Bahçeye girdiler. İleride bağ evini andıran bir ev vardı.

Sevgilim Ada gazinosu dediğin yer yoksa burası mı?

Evet sevgilim burası. Binaya girdiler. Mutfak bölümünde yaşlıca bir adam vardı. Kendilerini görünce elindeki işi bırakıp yanlarına geldi.

Vay… kimleri görüyorum diyerek Hamdi’nin boynuna sarıldı. Uzunca bir süre ayrılmadılar. Hamdi,

Tanıştırayım dedi. Bu benim hasan ağabeyim. Bu da eşim Belma.Tokalaştılar.

Sizi şöyle boğaz yanına alayım diyerek boğaza oldukça yakın, büyük bir limon ağacının altındaki masaya buyur etti. Ağaca uzanıp portakal büyüklüğündeki limonlardan koparıp masanın üstüne koydu ve,

Oturun bakalım. Tekrar hoş geldiniz dedi. Hal hatır sorulduktan sonra,

Bak işte Hamdi, şimdi size darılmayayım da ne yapayım? Benim can kardeşim evleniyor ama, ağabeyinin haberi olmuyor ve düğününe davet edilmiyor.

Ağabey çok haklısın ama, yıldırım nikahıyla evlendiğimizi söylersem kırgınlığın geçer değil mi?

Hamdi’cim şaka söyledim. Hasan ağabeyin sana hiç darılır mı? Davet ve katılma önemli değil. Yeter ki siz mutlu olun. Ne yiyeceksiniz diye sormayacağım. Ağabeyiniz size özel bir mönü hazırlar. Siz keyfinize bakın. Limonlarımı size anlatmama gerek yok. İlk iş size bıçak göndereyim diyerek kalktı. Hamdi,

Bak sevgilim bu limonlar yedi veren limonları. Bunları kabuğunu soyarak portakal gibi yemeyi çok severim. Hasan ağabeyim unutmamış sevdiğimi. Bıçak gelsin soyar yeriz.

İyi hoş ta, her gelenin önüne böyle limon yığarsa kendisine kalmaz.

Yok canım sende. Adı üstünde yedi veren limonu. Yıl boyu üzerlerinde limon hiç eksilmez. Kestikçe meyve döker. Garson tabak ve bıçak getirdi. Hamdi limonlardan ikisini incecik soydu ve dilimledi. Belma bir dilimini alıp ağzına attı. Yüzünü ekşitti. Çiğnediklerini yuttuktan sonra,

Hamdi’ciğim bu nasıl bir limon böyle. Diğer limonlar kadar ekşi değil ama tatlı da değil.

Bergamotla limon arası bir meyve bu. Çok severim bu limonu. Geçmişte bu yörede bir süre kalmıştım. Beşer, onar kilo alır portakal niyetine yerdim.  Belki bunlar yüzünden hiç grip olmazdım. Zaten giderken en az on kilo toplayıp götüreceğim.

Hadi canım, aç gözlü mü dedirteceksin kendine.

Niye desin ki? O beni öz kardeşi kadar sever. Ben de onu öz bir ağabey gibi severim. Konuşurlarken, garson kocaman bir tabak içerisinde getirdiği balıkları masanın üzerine bıraktı. Çatal ve peçeteleri önlerine koydu. Diğer garson büyük bir tabakta salata ve bir sürahi de su getirdi.

Belma’cığım, acele etmemize gerek yok. Nasıl olsa bu geceyi burada geçireceğiz. Kumsala yarın gideriz.

Nasıl istersen canım. Garson önlerinde dikilmiş, başka bir istekleri var mı? diye bekliyordu. Neden sonra garsonun beklediğini fark ettiler. Garsona sordu,

Niye bekliyorsun?

İçki olarak ne almak istersiniz? Söylemediniz de.

Bir ufak şişe votka ve iki de bira

Baş üstüne efendim.

Sevgilim, kaç defa söyleyeceğim sana. İçki içmeni istemiyorum diye? Bu gidişle ikimiz de ayyaş olacağız.

İyi de bu gün araba kullanmayacağım ki.

İyi be araba kullanılmayacak diye durmadan içelim

Balayımızdan sonra nasıl olsa işten başımızı kaldıramayacağız. O zaman içmek kimin aklına gelir ki.

Ayyaş olmandan korkuyorum. Tiryakilik yaparsa kolay beri bırakamazsın.

Korkmana gerek yok canım.

Ara sıra kalkıp ağaçlar arasında gezindiler. Gece yarısına kadar orada kaldılar. Fırsat buldukça Hasan ağabeyi de yanlarına geliyordu. Kalktıklarında hesap istediler. Hasan ağabeyi,

Ne hesabı? Gördüğüm kadarıyla gidecek gibi bir haliniz var. Nereye gitmeyi düşünüyorsunuz?

Çıkıp bir oda bakacağız.

Hamdi kardeş, ayıp olmuyor mu? Yengeniz yatağınızı çoktan hazırladı. Siz bizim konuğumuzsunuz. Gerçi bizim malikane lüks değil ama idare eder.

Hasan ağabey, inan bizi mahcup ediyorsunuz.

Hadi canım uzatmayın. Uykunuz geldiyse gidip yatabilirsiniz. Yok daha oturacağız derseniz, kapı açık. Ne zaman isterseniz gider yatarsınız. Bak karşıda ki evde bir oda sizin için hazırlandı.

Ağabey, niye bu kadar zahmete giriyorsunuz?

Oradaki odayı yalnızca sizin gibi değer verdiğim konuklarım için hazırladım. Uykunuz geldiğinde gider yatarsınız. Fazla uzatmanıza gerek yok.

Size teşekkür etmekten başka bir şey elimizden gelmez. Emir demiri keser derler. Biz de ağabeyimizin emrine uyacağız.

Hadi Allah rahatlık versin.

Size de ağabey.

***

Bindikleri tekne boğazda ağır, ağır yol alıyordu. Kimileri ayaklarını boğazın ılık sularına sarkıtmış, neşe içinde çığlık atıyor, kimi ise gönlünce şarkılar söylüyorlardı. Belma Hamdi’ye sımsıkı sarılmış, gördükleri karşısında büyülenmiş gibi hareketsiz duruyordu.Sazların arasında kaybolurcasına gitmek ne hoş bir olguydu. Boğazın sonunda tekneden indiler. Belma ayakkabılarını ayağından çıkarmıştı. Denize bir an önce ulaşmak için hızla kumda yürümeye başladı. Üç beş adım attıktan sonra bir çığlık atarak geriye döndü. Hamdi eşinin haline kahkahalarla gülüyordu.

Ne oldu sevgilim?

Yandım Hamdi’ciğim, inan ayaklarım yandı kavruldu. Ne bu kumların sıcaklığı böyle. Kum değil sanki kor ateş.

Burada Akdeniz iklimi hakim. Elbette kumlar yakıcı olacak. Avrupalılar boşuna mı? buralara geliyor. Karettakarettalar bahane. Amaçları bu yakıcı kumlarda kavrulup bronzlaşmak.

Aman sevgilim, bu kumlarda yalınayak dolaşamam.

Ayaklarını yavaş, yavaş alıştıracaksın. Önce soyunabileceğimiz boş bir kabin bulalım. Kumsaldaki gazinonun soyunma odası olarak müşterilerine sunduğu bir barakaya girerek soyunup mayolarını giydiler. Duşta ayaklarını serinlettikten sonra ,

Hadi sevgilim, ayaklarımız yanmadan koşup denize dalalım. Hızla koşarak denize ulaştılar. Kendilerini denizin serin sularına bıraktılar. Öğlen sıcağı iyice bastırdığında denizden çıkıp, gazinonun hasır ve sazlarla örtülü çardağının altında boş buldukları bir masada oturdular. Saat on altıda tekrar denize girdiler. On sekize kadar da hiç çıkmadılar. Denizden çıktıktan sonra duş alıp giyindiler. Gazinonun hesabını ödedikten sonra dönüş için yine tekneye bindiler. Dalyan’a vardıklarında Belma,

Sevgilim ben inmiyorum. Tekrar kumsala kadar gidip gelmek istiyorum.

Tamam sevgilim. Yalnız bu tekneden inmemiz gerekiyor. Sırada olana bineceğiz. Bu teknenin sırası gelinceye kadar çok beklememiz gerekir. Sırada olana geçtiler.  Boğazın sonunda hemen dönüş yapacak olan tekneye geçtiler. Ada gazinosuna döndüklerinde, Hasan ağabeyleri onları bekliyordu.

Nerede kaldınız yahu. Öğlen yemeği için balık ve yemek hazırlamıştım. Yengeniz ne güzel Dümbelek (Esas adı Düğerek’tir. Düğerekliler köylerine Dümbelek derler) yemeği hazırlamıştı. Gelmediniz. Akşama da gelmeyeceksiniz sanıp merakta kaldım. Belma,

Ay Hasan ağabeycim, o boğazın güzelliğine doyamadım. Boğazda tekneyle gidip gelmeye bayıldım. Bu yüzden iki kere gidip geldik.

Hadi bakalım, nereye oturacaksanız oturun da servis yaptırayım. Hamdi,

Hasan ağabey, hani senin burada hiç müzik çalmıyor ya.

Sorma be hamdi’ciğim. Benim o emektar teyp yine bozuldu da.

Ben biliyordum zaten. Bu yüzden hazırlıklı geldim. Gel bakalım beğenecek misin? Arabanın yanına gittiler. Bagajı açıp kocaman bir kutu çıkardı.

Al bakalım beğenecek misin?

Bu ne böyle yahu? Kocaman bir müzik seti. Ne olacak bu?

Sana getirdim.

Olmaz vallahi, kabul etmem.

Edeceksin ağabey, edeceksin. Yıllardır süren dostluğumuzun hatırına kabul edeceksin.

Tamam, tamam aldım kabul ettim. Garsona gel diye işaret etti. Elindeki kutuyu uzatıp,

Al bakayım bunu. Tez zamanda eşek cennetine göndermeyin sakın. Zira sizin sakarlığınızdan bıktım usandım.

Garson müziğe hasret kalmış olsa gerek, sevinçle kutuyu aldı. Eski müzik setini yerinden çıkarıp yenisini koydu. Gerekli bağlantıları yaptıktan sonra bir kaset koyup tuşuna bastı. Sesi ayarladı.

Oh be dedi garson. Kulaklarımızın pası silinsin. Yemeklerini yerlerken armağan olarak getirdikleri teypten çıkan müziğin sesi, meltemin ağaç yapraklarına sürterek çıkardığı sesle karışıyor ve duygularında doyumsuz bir haz yaratıyordu. Hamdi,

Bu gece buradaki son gecemiz. Yarın Pamukkale’de oluruz.

Niyeymiş o?

Pamukkale’yi de görmek istersin diye düşündüm de.

Bu olağan üstü güzellikler karşısında ne Pamukkale’yi, ne de bir başka yeri düşünmek bile istemem. Madem ki beni bu olağan üstü güzelliklerle tanıştırdın, balayımızın kalan kısmının tamamını burada geçirelim sevgilim.

Peki sevgilim. Madem ki öyle istiyorsun, öyle olsun

***

Sayılı günler çabuk geçer. Bir aylığına çıktıkları balayı seyahati sanki bir günde bitmişti. Pazar akşamı yola çıktılar. Gece yarısından sonra evlerine vardılar. Sabah iş başı yapacaklarından erkenden yattılar. Yorgunluklarını gideremedikleri halde erken kalktılar. Kahvaltı sonrası Hamdi eşine sarılarak,

Belma’cığım, bir aydan beri ilk defa ayrı bir gün geçireceğiz. Öyle alıştım ki sana, bu koca gün nasıl geçecek diye kara kara düşünüyorum.

Benim için de aynı şeyler geçerli sevgilim. Neylersin? Yaşamak için gerekenler ancak çalışarak kazanılır. Uzun uzun öpüştüler. Evden beraberce çıktılar. Eşine bankaya kadar yoldaş olduktan sonra, ayrılıp kendi işyerine geldi. Aradan geçen bir aylık süre içinde her taraf iyice tozlanmıştı. Önce görünür yere astığı on temmuzdan on ağustosa kadar kapalıyız yazısını çıkarıp çöp sepetine attı. Tabanı hafifçe ıslatıp dışarı çıktı.

Kahveciye, Bir orta kahve diye seslendi. Kahvecinin getirdiği kahveyi içtikten sonra tabanı dip temel süpürdü. Toz beziyle de rafları temizlemeye çalışırken konu komşu evliliğini kutlamak amacıyla dükkana dolmaya başladı. Gelen giden müşterileriyle yeteri kadar ilgilenmesine fırsat bırakmıyorlardı. Akşama yakın el ayak çekildi. Tezgah üzerine yayılanları toplarken içeri tanımadığı bir genç girdi.

Hamdi bey siz misiniz diye sordu?

Evet benim. Bir emriniz mi var dedi.

Biraz konuşabilir miyiz?

Tabi konuşabiliriz diyerek tezgahın ön tarafına geçti. Gence oturması için koltuğu gösterdi. Yabancı genç koltuğa oturunca kendisi de karşısındaki koltuğa oturdu. Yabancı,

Siz yeni evlenmişsiniz, eşinizin adı Belma Tanrıkulu değil mi?

Evet efendim. Belma hanım ile evleneli bir ay oldu.

Ben onun akrabasıyım. Bir haftadır buradayım ve sizin balayı seyahatinizden dönmenizi bekliyordum.

Hayrola niye beklediniz ki?

Sizinle görülecek bir hesabım var diyerek elini beline atti. Belinden çıkardığı tabancayla iki el ateş etti. Hamdi bacaklarına yediği iki kurşun yüzünden yere yığıldı. Acıdan kıvranırken yabancı ayağa kalktı.

O belma denilen kaltak sana “beni bir akrabama sözlemişlerdi. Beni başkasına yar etmeyeceğine dair yemin etmişti demedi mi?”  Hamdi’nin yanıt verecek hali yoktu.  Yabancı devam etti.

Şimdi sana öyle bir ders vereceğim ki acısını ömür boyu çekeceksin. O kaltak ta ömür boyu dul kalacak diyerek namluyu Hamdi’nin iki bacağı arasına hedefleyip peş peşe iki kez tetiği çekti. Hamdi can acısıyla bayıldı. Silah sesine koşan komşular, dükkandan çıkan adamın silahını gelenler üzerine çevirmesi, korkuyla geriye çekilmelerine neden oldu. Bu ara yabancının kafasına kimin attığı belli olmayan bir tabure çarptı. Yabancı yere düştü. Elindeki tabanca kalabalığın arasına fırladı. Biri eğilip yerden tabancayı aldı. Gidip yabancının yanına çöktü.

Kalk ulan oradan diye bağırdı. Yabancıdan ses gelmedi. Zira tabure kafasına çok sert vurduğundan bayılmıştı. Dükkana giren komşular Hamdi’yi kanlar içinde görünce ne yapacaklarını bilemez oldular. Komşulardan biri hastaneye telefon ederek ambulans çağırdı. O sırada polisler geldiler. Öfkeli kalabalık Hamdi’yi vuranı ölmüş olduğunu fark etmediklerinden ha bire tekmeliyorlardı. Polisler öfkeli kalabalığı yatıştırmaya çalışırlarken, gelen ambulansın sedyesine Hamdi’yi yatırıp ambulansa koydular. Yabancıyı da sedyenin yanına yatırdılar. Yanlarına iki polis bindi. Hastane oldukça yakındı. Hastaneye ulaşmak beş dakika sürdü. Nöbetçi uzman doktor ambulanstan indirilen yaralıyı dikkatle muayene etti. Yaralı çok kan kaybediyor. Bunu Üniversite hastanesine göndersek yolda ölür. Siz yaralıyı hemen ameliyathaneye taşıyın dedi. Sedyenin yanında yatana baktı. Bu ölmüş, bunu morga kaldırın dedi.Doktor koşarak soyunma odasına gidip ameliyat elbisesini giydi. Önce yaraları tamponlayıp kan kaybını azaltmaya çalışırken, hemen kan tahlili yapılmasını istedi. Kısa zamanda kan grubu tespit edildi. Yardımcılarına,

Hemen kan bağlamalarını söyledikten sonra yaraları temizleyip dikmeye başladı.

Yazık dedi. Çok ta genç. Ne yazık ki yaşama dönmeyi başarsa bile ömür boyu erkekliğini yaşayamayacak. Kurşun takımları kötü parçalamış. Uzun süren ameliyatta üç şişe kan takviyesi yapıldı. Hısım, akraba ve komşular hastaneye doluşmuşlar, Hamdi’nin sağlığıyla ilgili haber bekliyorlardı. Doktor kapı önüne çıkarak kalabalığa,

Arkadaşlar, ben yaralının hayatını kurtarmak için elimden geleni yaptım. Ben genel cerrahi uzmanı değilim. Ürologum. Hamdi benim çok sevdiğim bir kardeşimdir. Bu nedenle yetkilerimi aşarak onu ameliyat ettim. Üniversite hastanesine gönderseydim, onu mutlaka yitirirdik. Gereken yapılmıştır. Allah’tan ümit kesilmez. Hamdi’yi vuran için yapılacak hiçbir şey yoktu. Ölüsü morga kaldırıldı. Lütfen evinize dönünüz. Buraya bu şekilde yığılarak çalışmalarımıza engel olmayınız. Yaşıyor haberi kalabalığı rahatlatmıştı. Sessizce dağıldılar. Belma’ya haber tez ulaştı. İş yerinden deli gibi fırlayıp hastaneye koşacağına dükkana koştu. Dükkana vardığında dükkanın önünün çok kalabalık olduğunu gördü. Kalabalıktan bir,

Hanımefendiye yol verin diye bağırdı. Kalabalık açılarak yol verdi. Belma dükkana girdiğinde yerdeki kan gölünü görünce çılgına döndü. Bas bas bağırarak,

Hamdi’me ne oldu? Söyleyin bana Hamdi’me ne oldu? Yoksa onu vurdular mı? Hamdi’mi öldürdüler mi yoksa? Biri,

Evet abla dedi. Hamdi kardeşimizi namussuzun biri vurdu. Çok şükür yaşıyordu. Hastaneden henüz haber gelmedi. Dükkanı boş bırakmamak için buradan ayrılamıyoruz.

Yaşıyor mu? Nerede şimdi o?

Devlet Hastanesinde. Dışarı çıkmak istedi. Biri önledi.

Abla nereye gidiyorsun? Dükkanı kilitledikten sonra hastaneye gidelim dedi. Belma konuşanın komşu dükkanın sahibinin oğlunu tanıyordu.

Mehmet sen gerekeni yap. Anahtarlar sende kalsın diyerek dükkandan çıkıp koşarak hastaneye gitti. Hastaneye vardığında koşmaktan soluk soluğa kalmıştı. Biraz soluklandıktan sonra salona girip ilk rastladığı hemşireye,

Hamdi’m nerede? Ne olur söyleyin bana Hamdi’m yaşıyor mu? Hamdi’m ölmedi değil mi? Hemşire,

Hanımefendi, ne olur bağırmayın. Sessiz olmaya çalışın. Eşiniz yaşıyor. Şu anda ameliyatta. Sessiz kalmayı başarırsanız, ameliyathaneden çıkarılır çıkarılmaz sizi onun yanına götüreceğim. Ama böyle bağırıp çağırırsanız sizi dışarı çıkarmak zorunda kalacağım. Üstelik bu durumda eşinizin yanına götüremem sizi.

Tamam, söz veriyorum bağırmayacağım. Ne olur beni Hamdi’min yanına götür. Hemşire,

Benimle gelir misiniz diyerek Belma’yı hemşire odasına götürdü. Burada biraz bekleyeceğiz. Zira şu anda ameliyathaneye kimseyi almazlar. Az sonra onu odasına götürecekler. Zaten siz onun yanında refakatçi olarak kalacaksınız. Ne olur sakin olun. Böyle ağlayarak, bağırarak hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Belma’nın durumu acınacak haldeydi. Telefonla acildeki doktoru çağırdı. Doktor Belma’yı o halde görünce,

Hanımefendiye bir iğne yapın dedi. Deneyimli hemşire ecza dolabından aldığı diyazemi enjektöre çekip kabasına enjekte etti. Belma iğneye rağmen bir türlü sakinleşemiyordu. Sürekli ağlıyordu. Zaman sanki durmuştu. Hamdi’nin ameliyathaneden çıkarılması geciktikçe kuşkusu artıyordu. Hemşire sürekli moral vermeye çalışıyordu.

Hiç endişe etmeyin. Eşiniz genç. Ölüme direnecektir. Kesinlikle onun yaşayacağına inanıyorum.

Yaralının ameliyathaneden çıktığı bildirilince hemşire,

Gel benimle dedi. Ne olur sessiz olun. Sakın eşinizi gördüğünüzde ağlayıp bağırmayın. Şu sırada zaten baygınlığı sürüyor olacak. Ayılıncaya kadar geçecek süreç içinde alışmaya çalış. Zor duyulan bir sesle,

Tamam anlıyorum dedi. İçeri girdiklerinde eşini yattığı yatakta sargılar içinde görünce dayanamayıp bayıldı. Hemşire koltuk altlarından tutarak dışarı sürükledi.  Kapıyı kapattıktan sonra diğer hemşirelerden yardım istedi. Gelen hemşirelerin yardımıyla acil odasına taşıdılar. Bir süre ayılmasını beklediler. Ayıldığında  doktor,

Bir sakinleştirici daha yapın dedi. İğnelerin etkisiyle derin bir uykuya daldı. Uyandığında,

Ben neredeyim, Hamdi’m nerede diye sordu.Hemşire,

Hastanedesin. Seni eşinin yanına götüreceğim ama bir şartla sakin olacaksın. Bağırıp çağırmak yok dedi. Ölenle ölünmez diye bir söz vardır. Kaldı ki senin eşin yaşıyor. Bünyesi de oldukça güçlü. Bu nedenle bu badireyi kesinlikle atlatacak. Beraberce yürüdüler. Odaya girdiklerinde taşkınlık yapmadan eşini alnın dan öptü. Refakatçılar için konulmuş olan divana oturdu. Hemşire,

Telaşlanmana gerek yok. Yavaş yavaş kendine geliyor. Sakın ona bir şey sorma. Hiçbir şekilde yorulmaması gerekir. Hele bu günü atlatsın. Daha sonra onunla doya doya konuşursunuz dedi. Çıkarken geri döndü.

Her hangi bir gereksinimin olursa bize seslenin. Tüm arkadaşlar size yardımcı olurlar. Bak göreceksin. Eşiniz sağlam bünyesi sayesinde hızla iyileşecektir.

Belma eşinin hastanede yattığı on beş gün içerisinde, eşinin başından hiç ayrılmadı. Nöbeti ne kayınvalidesine, nede kayınpederine devretmedi. Hamdi taburcu edildikten sonra da işine dönmedi. İşinden istifa ederek eşinin bakımını üstlendi.

***

Belma’nın eski ev sahibi komşusu Hatice hanımla konuşuyordu.

Ah Hatice hanım ah. Şu benim eski kiracım Belma hanım aklıma geldikçe kahroluyorum. Konu komşu onun hakkında ne kötü sözler etmiştik. Meğer o bir melekmiş ayol. Kocasını tam edep yerinden vurmuş adam. Erkeklik diye bir şeyi kalmamış zavallının. Belma hanıma “boşan bundan” demişler de, ne demiş biliyor musun?

Nereden bileyim ayol? Söylemedin ki.

Bana onun yaşıyor olması yeter. Onun hayatı kurtuldu ya. Allah’ımdan daha ne isteyebilirim.Elin kadını kocası iki yıllığına ceza evine düştüğünde hemen mahkemeye koşuyor. Bu yanı başında yatan kocasının erkekliğinden ömür boyu yararlanamayacak. Açıkçası kocası yanındayken bile dul hayatı yaşayacak. İnan bana Hatice hanım, melek bu kadın melek. Onun için söylediklerim ve yaptıklarım aklıma geldikçe kahroluyorum. Kabir azabı çekiyorum vallahi. İlk fırsatta gidip ondan af dileyeceğim.

Ya…. Saime hanım, gerçekten hepimiz onun hakkında az şeyler söylemedik. Cümle alem o yüzden günaha girdik.  İlk fırsatta geçmiş olsuna gidip af dileyelim ondan. Yoksa hiç birimiz kabir azabından kurtulamayız. İki yakamız bir araya gelmez alimallah.

***

Belma Hamdi’ye karnını gösterdi.

Ne kadar şiştiğinin farkında mısın sevgilim dedi?

Evet, farkındayım güzelim.

Hayrola, ne oldu sana böyle? Eskiden sevgilim derdin. Şimdilerde ise güzelim diyorsun? Ne değişti ki bana sevgilim demeye çekiniyorsun?

Durumumu biliyorsun. Bir gün beni terk edip gidersin korkusuyla ölüp ölüp diriliyorum.

Seni terk etmek mi? Ben seni ölesiye sevdim. Ölene dek te seni seveceğim. Hayat arkadaşlığı pazara kadar değil, mezara kadardır. Yaşadığımız sürece biz sevgili olacağız. Yakında bebeğimiz olacak. O bize her şeyi unutturacak sevgilim. Uzanıp kollarını eşinin boynuna doladı. Dudaklarından uzun uzun öptü ve kadınlığımı yaşamam için bu bana yeter sevgilim dedi.

Özcan Nevres    4 Nisan 2002

 

 

(Bugün 1, toplamda 161 kez ziyaret edildi.)