ONU UNUTAMIYORDU

Onu Unutamıyordu

Kalktığında gün yeni ışımaya başlamıştı. İyi uyuyamamanın neden olduğu bir yorgunluk vardı üstünde. Açılırım diye uzun süre yüzüne su çırptı. Buz gibi su az da olsa açılmasına yararlı olmuştu. Evden çıkıp yürümeye başladı. Nereye gideceğini kestirecek hali yoktu. Ayaklarına beyni kumanda edeceğine, sanki ayakları beynine kumanda ediyordu. Deniz kenarına geldiğini yüzüne vuran serinlikten anladı. Önünde uzanan deniz, ışıltılı dev bir çarşafı andırıyordu. Gözüne kestirdiği bir kayaya sırtını vererek çöktü. Denizin ufukla kesiştiği yere kadar gözleriyle taradı. İleride, körfezin açık denizle birleştiği yerde iki yunus balığı sanki bir tiyatro sahnesinde usta tiyatro oyuncularını kıskandıracak kadar mükemmel bir oyun sergiliyorlardı. Oyunlarında tam bir uyum içindeydiler.

Ya biz diye düşündü. Şu balıklar kadar olamıyoruz. Daha dün akşama kadar Nazan ile birbirimizi delicesine seviyorduk. İncir kabuğunu doldurmayacak bir nedenle kopuverdik birbirimizden. Neymiş, neden Aysel ile selamlaşmışım. Çocukluk ve okul arkadaşım olan Aysel ile selamlaşmamda ne gibi bir kötülük olurdu ki. Yoksa bıkmış mıydı benden. Ayaklarının iyice uyuştuğunu fark etti. Kumların üzerine oturup uyuşan bacaklarını uzattı. Böyle oturmak daha rahattı.

Akşamki o basit tartışmadan sonra aralarındaki sevgi bağlarını tümüyle koparmışlardı. Nazan hiçte hak etmediği şekilde çok iğrenç şeyler söylemişti kendisine. Avaz avaz bağırarak “sen adi, aşağılık, pis bir zamparasın. Senden iğreniyorum. Seni bir daha görmek istemiyorum”demişti. Onu susturmak için suratına bir tokat atmayı geçirmişti içinden. O canından çok sevdiği canı, ciğeri Necla sanki gitmiş, yerine çirkin, cadı görünümlü bir Necla gelmişti. Değmez bu acuzeye diyerek tokadı vurmaktan vazgeçmişti. Vedalaşmaya bile gerek görmeden ayrılmışlardı. İleride Yunusların gösterisi devam ediyordu. Akşam yaşadığı çirkinliği kafasından söküp atmak için tüm dikkatini yunuslara yönlendirdi. Akşamı aklından silemiyordu. Yaşadıkları cıva ağırlığıyla ha bire daha derinlere iniyordu sanki. Onu unutmalıydı. Ama nasıl? Çivi çiviyi söker derler ya, o da kavgadan sonra bir meyhaneye atmıştı kendisini. Alkolle esrikleşen kafalardan hep hüzün ve elem öyküleri fışkırırdı. Kimi sevgilisini unutmak için, kimi eşinin dırdırından kurtulmak için, kimi bıktığı sevgilisini terk edişini kutlamak için içtiğini anlatıyordu. O ise sadece o nedensiz kavganın yüreğinde açtığı derin yaranın acısını hafifletmek için içiyordu. Olasımıydı dertleri boş kadehlerde bırakıp dertlerden kurtulmak? Meyhanenin kapanış saati geldiğinde hesabı ödeyip çıktı. Unutmak istediği tüm dertleri peşinde evinin yolunu tuttu. Uykusuz geçen bir gecenin sonunda, buradaydı. Akşam yaşadığı o tatsız kavga yüzünden boğulacak gibiydi.

Yükselen güneş nedeniyle sabah serinliği yerini kavurucu bir yaz sıcağına terk ediyordu. Kayanın gölgesine kumlardan bir yükselti yaptı. Yükseltiye başını yaslayarak boylu boyunca uzandı. Bedeni iyice gevşedi. Göz kapakları kurşun ağırlığınca ağırlaştı. Gözlerini açamıyordu. Derin bir uykuya daldı.

Güneşin iyice yükselmesi sonucu üzerindeki gölge gitmiş, güneş yakıcı sıcağını boca etmişti üstüne. Doğrulup sığınacak bir gölge aradı. Bulamadı. Çaresiz kalkıp dalgaların dövdüğü kumların üzerine gitti. Ayakkabıların çıkarmadan su dizlerine çıkıncaya kadar yürüdü. İki avucuna doldurduğu serin deniz suyuyla yüzünü yıkayıp başını ıslattı. Suyun serinliği toparlanmasına büyük katkısı oldu. Kumsala döndüğünde ıslak paçalarını yukarıya sıvadı. Ne yapması gerektiğine bir türlü karar veremiyordu. Aç olduğunu fark etti. Midesi kazınmaya başladı. Yola çıkıp hızlı adımlarla ilerideki lokantaya yürüdü. Koyu gölgedeki masaya gidip oturdu. Garsonun sormasına fırsat vermeden,

Bir çorba getirir misiniz dedi? Garson,

Çorbanız nasıl olsun efendim? Mercimek, işkembe, tavuk suyu,

İşkembe dedi. Bol sirkeli ve sarımsaklı olsun. Az sonra çorbası geldi. Çorbayı hızla tüketti. Başka ne emredersiniz diye soran garsona,

Bir ufak rakı ve pirzola dedi. Yan masaya iki genç bayan oturdu. Belki de onun dikkatini çekmek için garsona yüksek sesle

İki buzlu çay lütfen dedi biri. Garson,

Bizde buzlu çay yok efendim dedi. Kız niye yok diye sordu. Garson,

Biz buzlu çayın nasıl yapıldığını bilmiyoruz efendim dedi. Kız kahkahayla gülerek ve cilveyle,

Biz sana öğretiriz canım dedi. Bunu söylerken gözlerini Selim’in üstüne kenetlemişti. Selim de kıza dikkatle baktı. Doğrusu Necla’yı aratmayacak güzellikteydi.

Nazan’ı unutmaya yarar mı acaba diye geçirdi içinden. Nazan yüreğinde öylesine derin yer etmişti ki onu hiçbir şeyin oradan söküp alamayacağını düşündü. Bu güzel sarışın onu yüreğimden söküp atmama yardımcı olabilir miydi? Kıza gülümsedi. Başını öne doğru hafifçe eğerek selamladı. Kızda aynı şekilde karşılık verdi. Kalkıp kızların masasına gitti.

Selam kızlar dedi. Benim masamın bulunduğu yerin  gölgesi oldukça yoğun. En serin yer orası. Hadi o gölgeyi hep beraber paylaşalım. Sarışın kız,

Ne fark eder? Hazır buraya kadar geldiniz, siz bizim konuğumuz olun.

Benim konukluğum ağır olur. Sizin gibi güzel kızları erkeklerin ağırlaması gelenektir. Hadi benim masaya gidelim. Kızlar itiraz etmeden kalktılar ve Selim’le birlikte masasına gittiler. Selim,

Masama hoş geldiniz. Yiyecek ve içecek olarak ne emredersiniz dedi? Kızlar,

Kola içelim dediler. Selim,

Böylesine güzel ve iç açıcı bir yerde kola mı içilir?

Ya ne içilir?

En azından bira. Esmer kız,

Doğrusu ben bira ile votka içmeyi yeğlerim. Gerçekten böylesine güzel bir yerde doyasıya içmek gerekir. Tüm olumsuzlukları ve dertleri unutmak için.

Sizde votka, bira içer misiniz?

Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın derler. Sizden ayrılacak değilim ya. Selim garsona işaret etti. Yanlarına gelen garsona,

Bir ufak votka ve üç bira, üçte karışık ızgara ve salata getirmesini söyledi. İçkiler geldiğinde Selim üç bardağa bira koydu. Üstlerini votka ile tamamladı. Kadehini kaldırıp,

İsimlerini bile bilmediğim güzel kızların şerefine içiyorum dedi. Kızlarda kadehlerini kaldırıp bir ağızdan

İsmini dahi bilmediğimiz yakışıklı erkeğin şerefine diyerek kadehleri tokuşturdular. Bardakları bir dikişte yarıya kadar boşalttılar. Sarışın kız,

Benim adım Selma, ya senin adın ne?

Benim de selim. Esmer kız,

Benimde Gülnihal dedi. Bu kez de kadehler tanışmanın şerefine boşaltıldı. Kadehler şerefe diye peş peşe kaldırılırken, bir ara Selma ile Selim’in bakışları birbirlerine kenetlendi. Gazinonun müzik setinde valsa benzer bir müzik çalıyordu. Selim ayağa kalkarak,

Hadi dans edelim dedi. Selma itiraz etmedi. Kalkıp kollarını Selim’in boynuna doladı. Selim’in kolları da Selma’nın incecik beline dolandı. Diğer masalardakiler de kalkıp onlar gibi, masalarının yanında dans etmeye başladılar. Gülnihal el çırparak arkadaşlarına eşlik ediyordu.Gazino bir anda düğün evine dönmüştü. İyice yorulduklarında gidip yerlerine oturdular.

Gece yarısı olmuştu. Garsonun durmadan taşıdığı yiyecekleri ve içkileri tüketecek halleri kalmamıştı. Gülnihal,

Hadi arkadaşlar vakit çok geç oldu. Artık gitmemiz gerekir dedi. Selma biraz daha otursaydık der gibi Gülnihal’a baktı. Gülnihal başını yana bükerek, sen nasıl istersen öyle olsun der anlamında bir hareket yaptı. Selim kızların gitmek istediklerini anlamıştı.

Kızlar az daha oturalım. Yarın ne yapacağımıza karar verdikten sonra kalkarız dedi. Selma,

O kadar çok yedik ve alkol aldık ki, yarın bir şey yapabileceğimizi hiç sanmıyorum dedi. Selim,

Hadi canım, acı patlıcanı kırağı çalmaz. Sabahleyin ya banyo yaparsın, yada denize dalarsın . Ne yorgunluk kalır ne de akşamdan kalmalık. Selma,

Ya…   sen öyle san. Biz böyle içmeye alışık değiliz. Bu nedenle yarın zor kalkarız.

Ne yani yarın buluşamayacak mıyız?

Öyle zannediyorum. Zira şu an ayağa kalkacak halim kalmadı. Hadi bakalım Selim bey, ikimize de destek ol da evimize ulaşabilelim. Selim,

Önce hesabı ödeyelim dedi. Garsona hesap diye işaret etti. Az sonra garson hesap pusulasıyla geri döndü. Hesabı ödedi. Kalktı. Kızları ellerinden tutarak kalkmalarına yardım etti. Kızlar kollarına girip yalpalaya yalpalaya yürüdüler. Az sonra Gülnihal’in evine vardılar. Gülnihal evine girdikten sonra yürüdüler. Sokağa döndüklerinde koyu bir karanlığın içinde buldular kendilerini. Selim eğilip Selma’yı dudaklarından öptü. Selma itiraz etmedi. Selim kollarını Selma’nın beline dolayarak gerdanından. Dudaklarından öptü, öptü. Çılgın bir arzu bedenlerini yakıp kavuruyordu. Nerdeyse yere uzanacaklar ve sevişmelerini sonuna kadar götüreceklerdi. Selma,

Selim yeter artık. Bende dayanacak hal kalmadı. Gidelim artık.

Tamam sevgilim gidelim dedi. Eve vardıklarında Selma,

Hadi sende gel, birer kahve içelim. Belki açılmamıza yardımcı olur.

Nasıl olur? Ailen  böyle bir şeye karşı çıkmaz mı?

Ailem mi? Ben bu evde yalnız yaşıyorum. Ailem arada bir gelir. Selma kapıyı açıp Selim’in içeri girmesini bekledi. İçeri girdiklerinde kapıyı arkadan sürgüledi.

Selim bey söyle bakalım kahveni nasıl içersin?

Sen nasıl içiyorsan öyle olsun. Aslında kahve yerine seni içmeyi yeğlerim.

Acelen ne şekerim. Daha ne oldu morartmadığın yer bırakmayalı. Önümüzde nice günler var. Acelen ne böyle?

Öylesine güzelsin ki, seninle bir bütün olmak istiyorum. Ölene dek tek parça gibi olmalıyız seninle.

Eski sevgilin Nazan’a da aynı şeyleri söylüyor muydun?

Ne… Sen Nazan’ı tanıyor musun?

Elbette tanıyorum. Seni ilk defa gördüğümü mü zannediyorsun?

Yoksa beni de mi tanıyorsun?

Ya ne zannediyorsun? Sana uzun zamandan beri sırılsıklam aşığım. Ama senin gözlerini Nazan kör etmişti. Ne beni, ne de başkalarını görecek halin kalmamıştı. Bu gün seni gazinoda görünce özellikle senin yakınındaki masaya oturduk. Neyse ki Nazan ile aranızın bozulması bizi görmene yaradı.

Demek Nazan ile bozuştuğumuzu da biliyorsun.

Selim sen hiçbir şeyin farkında değildin. Oysa ben sanki senin gölgendim. Sürekli gözetliyordum seni. Nazan ile bozuştuğunu öğrenince nasıl sevindiğimi anlatamam. Sana aşığım Selim. Ne olur anla beni. Nazan Selim’in gözlerinde canlandı. Hangisi daha güzeldi. İkisini yan yana koysalar, birini seç deseler ikisi arasında ayırım yapması olası değildi. Nazan’ın hakaret dolu sözlerini anımsadı. İçi bulandı. Ondan iğrenir olmuştu.

Onu unutmalıyım diye mırıldandı.

Ay… diye bir çığlık attı Selma. Selim merakla,

Ne oldu Selma, neden böyle çığlık attın.

Neden olacak? Aklım sende. Bu yüzden kahveyi taşırdım.

Hay Allah, ben de kötü bir şey oldu zannettim. Taşan kahve olsun. Böyle çığlık atmana ne gerek var güzelim? Bırak şu kahveyi, sen yanımda ol yeter.

Tamam şekerim. Kalanı bize yeter. Fincanlara doldurduğu kahveleri küçük bir sehpanın üzerine koyarak Selim’in önüne getirdi. Karşılıklı içerlerken gözler zaman zaman birbirlerine kenetleniyorlardı. Kahve fincanlarını kaldırdıktan sonra gelip Selim’in yanına oturdu. Selim dönüp kollarını Selma’nın beline doladı. Öpüşürlerken yere, halının üstüne yuvarlandılar.

Öğle vaktiydi uyandıklarında. Bacaklarındaki kurumuş kan lekelerini fark ettiğinde artık kadın olduğunu anlamıştı. Banyoya gidip şofbenden kovaya su doldurdu. Geri döndü.

Selim, banyoya giriyorum. Benden sonra sen banyo yaparsın. Sen banyodayken ben kahvaltımızı hazırlarım.

Selim banyodayken ocağa demliği koydu. Bir tabağa hıyar ve domates doğrarken geçirdikleri geceyi düşünüyordu. Bekaret bu kadar kolay mı yitiriliyor? Oysa o konuda neler anlatılıyordu. Çok acırmış, acısına dayanmak ölümden betermiş, daha neler neler. Oysa o hiçbir şey hissetmemişti. Delicesine sevişirken o acıyı anlamamıştı bile.

Kahvaltıda Selim düşünceliydi. Selma,

Ne düşünüyorsun? Yoksa halen Nazan’da mısın?

Yok be Selma, gece sevişirken çok ileri gittiğimin farkındayım. Bu durumda en kısa zamanda nikahlanmamız gerekecek, onu düşünüyorum.

Kızlığımı sana severek, isteyerek verdim. İstedim ki kadınlığa sevdiğim, beğendiğim erkekle geçeyim. Nikahın hiç önemi yok. Dilersen hemen terk edebilirsin beni. Neden terk ettin diye sitem bile etmem. Şunu iyi bilmeni istiyorum. Seni delicesine seviyorum ve bu sevgim yaşadığım sürece hiç eksilmeyecek. Sakın aklına getirme, başında kalmak için senin olduğumu. İyi düşün. Seni ömür boyu mutlu edeceğime inanıyorsan evlenirsin benimle. En ufak bir kuşku varsa yüreğinde bırak git. Arkana bile bakma.

Sen ne diyorsun be Selma? Benim düşündüğüm sana layık bir eş olabilecek miyim. Seni ölene dek mutlu edebilecek miyim?

Anlaşıldı, demek ki ikimiz de aynı şeyleri düşünüyormuşuz. Yerinden kalkıp Selim’in yanına gitti. Kollarını boynuna dolayıp dudaklarından uzun uzun öptü.

***

Selim ile Selma’nın nikahlanacaklarını işiten Nazan sanki delirmişti. Kafasını yumrukluyor, ben ne yaptım, göz göre göre onu ellere nasıl kaptırdım diye yana yakıla ağlıyordu. Onu o şıllığa yar etmeyeceğim diyordu. Selim ile Selma’nın nikah ve evlilik hazırlıkları hızla sürüyordu. Bunu bilmek Nazan’ı iyiden iyiye çıldırtıyordu.

Selim’le yüz yüze gelip konuşmaktan  korkuyordu. Kavga ettikleri gün Selim’e yaptığı hakaretlerin yenilir, yutulur gibi olmadığını biliyordu. Onun gururuyla çok kötü oynamıştı. Uzun bir mektup yazdı. Mektubunda “Selim ne olur affet beni. Sana karşı çok kaba davrandım. Seni ölesiye sevdiğimden çok kıskanıyorum. O gün yaptıklarıma kötü bir kıskançlık krizi neden olmuştu. Delicesine seven bir insan, elinde olmadan böyle densizlikler yapabiliyor. Tekrar tekrar özür diliyorum senden. Ne olur affet beni. Yine o eski güzel günlerimize dönelim….  “

Selim mektubu aldığında sadece başlığına göz attı. Tamamını okumadan yırtıp çöp sepetine attı. Nazan’sa boş yere mektubuna yanıt bekledi. Daha sonra yazdığı mektuplar da yanıtsız kaldı. Selim’i kaybettiği ve barışmak istemediği kesindi ama, yine de umut etmekten geri kalmıyordu. Selma ile yapacağı küçük bir tartışma bile onun kendisine dönmesine neden olabilirdi. Nikah gününe kadar tüm olumsuzluklara rağmen umudunu yitirmedi. Nikahlandılar haberini aldığında odasına kapanıp günlerce göz yaşı döktü. Ne yazık ki dökülen göz yaşları, yitirdiği sevgilisini geri getiremiyordu.

***

Nazan çalıştığı işten hiçbir neden göstermeden ayrıldı. Ne annesine ve ne de babasına işinden hangi nedenle ayrıldığını açıklamadı. Sabah erkenden evden ayrılıyor, Selim’le aşk yaşadığı günlerde gezdikleri yerlerde geziyor, bazen bir kayanın üstüne, bazen da bir ağacın gölgesinde oturuyor, gözleri sabit bir noktaya takılıyor, saatlerce bir heykel gibi kıpırdamadan oturuyordu. Selim’siz hayatın ne denli boş olduğunu düşündükçe, yaşamaktan nefret ediyordu.

Sabahtan beri oturduğu ağacın altından kalkıp kayalıklara doğru yürüdü. Ağır adımlarla zirveye tırmandı. Kayanın üstünde duran keçi, Nazan’ı dikkatle izliyordu. İyice yaklaştığında çevik hareketlerle sıçraya sıçraya uzaklaştı. Keçinin terk ettiği kayanın üstüne çıktı. Aşağıdaki koyu gölgeye baktı uzun uzun. Yüzünü kentin evlerine doğru çevirdi. İnsanlar kentin sahil caddesinde karıncalar gibi koşuşturuyorlardı. Yaşamak belki de şu koşuşturan insanların yaptıklarından ibaretti. Yaşamak, sadece nefes alıp vermek ve yiyip içmek miydi? Yitirilmiş en güzel umutların ardında yaşamak neyi ifade ederdi ki. Kendini boşlukta görür gibi oldu. Boşlukta uçtu, uçtu ve kayaların üstüne çakıldı. Bedeninin her yerinden kan fışkırıyordu. İnsanlar gelip cesedini kayaların üstünden alıp bir tabuta koyup götürüyorlardı. Tabuta konulduğunda eller üstünde mezarlığa götürülürken yakınları göz yaşlarında boğuluyorlardı. Ama biri vardı ki ölümüne kahkahalarla gülüyordu. Selma’ydı o. Ölmesi sadece Selma’nın işine yarayacaktı. Gözlerini tekrar koşuşturan insanlara çevirdi. Tüm olumsuzluklara karşın yaşamak belki de güzel şeydi. Onu unutamıyorum ama, onsuz yaşamaya alışacağım ve o Selma’ya ölümüme gülme şansı vermeyeceğim. Her şeye rağmen yaşamasının gerektiğine karar verdikten sonra, kayalardan aşağıya dikkatle inmeye başladı. Evine doğru yöneldiğinde,

Onu unutamıyorum, onsuz yaşamaya alışmak çok zor. Her şeye rağmen yaşamak güzel şey. Unutamıyorum işte, onu  unutamıyorum diye mırıldanıyordu. Evine girdiğinde açlık midesini kazımaya başladı. Dolabı açıp yiyecek bir şeyler hazırladı. Acısını yediklerine katık yaparak karnını doyurdu. Yaşamı bundan böyle onsuz devam edecekti. Buna alışacaktı.

Özcan NEVRES

 

 

 

(Bugün 1, toplamda 41 kez ziyaret edildi.)