ŞANSIN BÖYLESİ

ŞANSIN BÖYLESİ

Bahçemdeki erik ağaçlarını suluyorum. Bahçe sulayanlar bilirler. Yaz günleri lastik çizme giymek ayağı fena terletir. Bu yüzden genelde yalınayak oradan oraya koşup dururuz. Nemli toprağı sevmeyen akrepler hep arıkların su görmeyen üst bölümünde dolanırlar. İlk akrebi görmeden önce çok rahattım. Gördükten sonra bastığım yerlere dikkat etmeye başladım. Dikkatimi iki şeye yoğunlaştırmak zorundayım. Akrebe ve suya. O yıl büyük bir su sıkıntısı yaşanıyordu. Bizim süper beyinli yöneticilerimiz, Gediz’den alınan suyun tamamını pamukçulara vermeyi uygun görmüşlerdi. Ne yerel gazeteye yazdığım yazılar, ne de ilgili İlgisizlere!!! yaptığım tüm baş vurulardan sonuç alamamıştım.

Artezyenimde bir buçuk inçlik bir su geliri vardı. Üstelik su seviyesi, su motorunun çekebileceği altı metrenin altındaydı. Üç metre derinliğinde bir çukur açtırarak seviye işini hallettim. Zaten artezyenin tamamı sekiz buçuk metre. Yarım metresi toprak üstündeydi. Suyun en dip yeri beş metrede. Bir inçlik küçük benzinli su motorum vardı. İki yüz metre de hortum alınca, bulunmaz Hint kumaşı suya kavuşmuş oldum.

Her ağacın köküne havuz açtırdım. Her ağacın havuzunda hortumun ucunu dört dakika bırakıyorum. Bu da iki yüz yirmi litre suyun ağacın havuzuna akmasını sağlıyor. Gelen geçenin aklı ermiyor bu işe.

Ağaç doyar mı o kadarcık suyla diye soruyorlardı.

Doyar diyorum. İki yüz yirmi litre suyu az mı sanıyorsunuz. Toprağın tamamına su değmediği için ağaç kökleri daha iyi havalanıyor ve ağaç daha sağlıklı oluyor. Suyun boşa akıp gitmesi hem zarara, hem de boşa zaman kaybetmeye neden oluyordu. Bu yüzden ayağımın altını şişleyecek olan akrep kadar suya da dikkat etmem gerekiyordu.

Gözlerim ayaklarımın akrepsiz bir yere basmasını sağlama çabası içindeyken, yerde bir et parçası gördüm. Et ayak sesiyle kıpırdamaya başladı. Eğilip yerden aldım. Henüz tüylenmemiş bir üveyik yavrusuydu. Oldukça aç olduğu belliydi. Ağzını sonuna kadar açmış yem vermemi bekliyordu. Yanıma ekmek bile almamıştım. Yedirebilecek tohum aradım, bulamadım. Dut ağacının koyu gölgesine park ettiğim arabamın torpidosu üzerine bıraktım. Akşam olması yakındı. Motoru stop edip hortumdan ayırdıktan sonra, arabanın bagajına koydum. Hortumları toplamadan olduğu yerde bıraktığımdan, arabaya binip doğruca Menemen’ e gittim. Yemciden bir kilo mısır ve bir kilo da buğday aldım. Eczaneden de polivital damla aldım.O yıl Yeni Foça’da yazlık kiralamıştım. Hadi bakalım benim minik dostum, yarım saat sonra kursağın iyice dolacak diyerek yola çıktım. Yarım saat sonra Yeni Foça’daydık. Eşime,

Sana çok cici bir armağan getirdim. Onu çok seveceksin dedim. Elinden atar korkusuyla yavruyu eline bırakmadım. Eşim,

Nerden buldun bunu. Ne kadar küçük bu böyle. Daha tüylenmemiş bile dedi.

Yuvadan düşmüş, Yuvasını bulup koysam bile annesi kabul etmezdi. Çaresiz buraya getirdim.

Kedilere kaptırmayalım.

Kaptırmamaya çalışacağız. Sahil beldelerinde kediden bol ne olabilir ki? Çaresiz o sıcaklarda bile kapıyı kapatmak zorunda kalıyorduk. Neyse ki pencerelerde tel var. Ekmek kabuğunu ıslatarak vitaminle destekledikten sonra yedirmeye başladım. Açlıktan naz etmedi. Kolay alıştık biri birimize. Bir su bardağına buğday diğerine de mısır koyduktan sonra yeteri kadar su ilave ettim. Taneler kabarsın ve kolay hazmedilsin diye.

On beş gün sonra yavrumuz uçma talimlerine başladı. İki gün sonra masamızda bizimle birlikte yemeye başladı. Kedi korkusundan kapıyı kapalı tutmanın, yaz günü ne kadar zor olduğunu anlatamam. Erikleri sulamak için bahçeye götürürken onu da aldım yanıma. Dut ağacına uçurdum. Uzun süre beni izledi. Gitmekle kalmak arasında kararsızdı. Su motorunu yerine koyup hortum montajını tamamladıktan sonra çalıştırdım. Hortumun öbür ucuna giderek sulama işine başladım. Bir ara motor stop etti. Benzinli motorlar sık sık yapar bunu. Bujiyi temizleyip yeniden çalıştırmak gerekir. Kuşumuzun adını Garip koymuştuk. Adını seslendiğimizde gelmemezlik yapmazdı. Defalarca seslendim. Hiçbir kıpırtı olmadı. Belli ki iç güdüleriyle kendi cinslerini aramaya çıkmıştı. Belki de o artık bir üveyik sürüsünün üyesi olmuştu. Endişem, insana alışık olmasıydı. Gider de birinin omuzuna konmaya kalkar mıydı? Onu ait olduğu yere bırakmaktan başka bir çözüm yoktu. Bize çektirdiği eziyete değecek miydi, bilmiyorum?

***

Ertesi yıl Yine erikleri suluyorum. Su yine kıt. Geçen yılki metotla sulamaya devam ediyorum. Belki de geçen yıl yavru kuşu bulduğum ağacın altındaydım. Ağacın üzerinde kuru bir dal vardı. Dalın orada niye bırakıldığını düşünmeden çektim. Pat diye yere bir kuş yavrusu düştü. Yıkılan yuvaya ana kuşun dönme olasılığı yoktu. Zaten yuva yapma konusunda en beceriksiz kuş türü güvercingillerdir.Beş altı çırpıdan fazlasını koyma zahmetine katlanmazlar. Bu yüzden ikinci bir yavru var mı diye ağacın tümünü dikkatle aradım. Başka yavru yoktu. Yavruyu götürüp arabaya bıraktım. O yıl yazlık kiralamadığım için Menemen’deydik. Balkon kapısında da giriş kapısında da sineklik vardı. Bu yüzden ne kedi korkusu vardı. Ne de kaçma tehlikesi.

Beslenme için gerekenleri hazırladıktan sonra beslemeye başladım. Onunla da beslenme sorunu yaşamadık. Yirmi gün sonra uçarak evin tüm odalarını gezmeye başladı. Onunla aynı masada yemek yemek çok hoştu. Yemeğe dalması yok mu? İşte o zaman zevkin içine ediyordu. Onunla vedalaşmanın zamanı gelmişti. Balkona çıkarıp yemlerini ve suyunu da balkona koydum. Koca gün balkon korkuluğunda tünedi. Acıktığında ve susadığında aşağı indi. Ertesi gün henüz gün yeni doğduğunda, kumru sesleriyle uyandım. Balkona çıkıp baktım. Bizim manevi evlat yoktu. Belli ki kumrular onu ait olduğu yere gitmesi için uyarmışlardı.

Ağaçların tümünü söktükten sonra, her yaz manevi evlat edinme zahmetinden kurtulmuş olduk.

Özcan NEVRES

 

 

 

(Bugün 1, toplamda 53 kez ziyaret edildi.)