UĞURSUZ DEFİNE

Uğursuz Define

Osman günün yorgunluğunu atmak ve yakıcı öğlen sıcağından kurtulmak için koyu gölgeli bir ağacın altına uzanmış dinleniyordu. Yorgunluk ve sıcaktan gevşeyen bedeni yavaş yavaş uykuya teslim oluyordu. Uyku arasında ayaklarının önünden gelen hışırtıyla gözlerini açtı. Bu sesi çok iyi tanırdı. Tüm çiftçilerin korkulu rüyası kara yılanın sesiydi bu. Yılanın uzaklaşmasını bekledi. Gözden kaybolmadan yanı başında duran küreği kaptığı gibi yılanın peşine düştü. Ses çıkarmamaya çalışarak yürürken yavaş bir sesle söyleniyordu.

Ulan kara yılan, ulan kara şeytan, şart olsun bana çektirdiğin korkunun bedelini sana canınla ödeteceğim. Şart olsun, seni öldürmeden evime dönmeyeceğim. Yılan ileride bir delikte kaybolunca, deliği kürekle kazmaya başladı. Öğlen vaktinin yakıcı sıcağına, vücudunun her yanından fışkıran tere aldırmadan ha bire kazıyordu. Bir metre kadar derine indiğinde kürek sert bir şeye dayandı.

Hay Allah, bu da nesi. Bu civarda nice kuyular kazmıştı. Böyle bir taşa hiç rastlamamıştı. Çukuru biraz daha genişletti. Bir hayli açığa çıkan taşı dikkatle inceledi. Bu Boz köy tarafında rastladığı lahit taşlarına benziyordu. Aklına sıkça dinlediği define öyküleri geldi. Merakla küreğe sarıldı. Var gücüyle çukuru genişletmeye başladı. Etraftan gören olur korkusuyla taşın üzerinde parmak kalınlığında toprak bırakıyordu. Lahit kapağının üzeri tamamen açılınca, çukurdan çıkıp etrafı kolaçan etti. Hava kararmaya yüz tuttuğundan ovada kimse kalmamıştı. Tekrar çukura inip kapağın üzerindeki toprağı temizledikten sonra  kapağı kaldırmaya uğraştı. Tutabileceği bir aralık bulamadığından açmayı başaramıyordu. Aklına ağacın altında bıraktığı çapası geldi. Çukurdan çıkıp çapayı alıp çukura indi. Çapayı bula bildiği bir aralıktan iyice sokup kanırttı. Kapak iyice aralanınca elini sokup, var gücüyle asılıp kapağı kaldırdı. Lahitin içindeki parlayan şeyleri iyice görebilmek için çakmağını çıkarıp yaktı. Çakmak ışığında gördüklerine inanamadı. Pırıl pırıl parlayan bir taç ve bir sepet dolduracak kadar ziynet eşyası. Heyecandan kalbi sanki yerinden fırlayacaktı. İçini bir korku sardı.

Ya birileri görürse? Korkuyla ürperdi. Bu büyük defineyi kimseyle paylaşmaya niyeti yoktu. Kapağı yerine bırakıp, üzerine ince bir tabak toprak serdi. Çukurdan çıkıp ağacın altına gidip beklemeye başladı. Karısının merak edeceğini düşündü.

Aldırma be dedi. Bir gece meraktan kim öldü ki bu güne kadar. Onca yorgunluğuna rağmen bedeni dimdikti. Sanki saatlerdir kürek sallayan o değildi. Karşıdan bir ışık belirdi. Işık bulunduğu yere doğru ağır ağır yaklaşıyordu. Bedenini bir korku sardı. Dost muydu bu gelen? Yoksa bir düşman mıydı? Yoksa, yoksa in miydi cin miydi? Işık yaklaştıkça yüreği sanki yerinden fırlayacaktı. Işığın ardındaki karaltıyı seçmeye çabaladı. Gelen sanki bir hayaletti. İçindeki korkuyu yenmeye çabalarken ne bok yemeye küreği çukurun yanında bıraktım. Niye yanıma almadım diye söylenirken ışığın sahibi yüksek sesle bağırdı.

Üle Osman, ne cehennemdesin? Ünle de sesini duyam. Osman’ın yüreğine soğuk sular serpildi. Gelen karısıydı.

Üle Hatçe, çığrışıp durma. Ses etmeden gel bura.

Gecenin kaçı oldu len. Meraktan öldürecen mi beni?

Üle Hatçe ses etmeden gel bura. Kadın sesin geldiği yere yöneldi. Yerinden kalkmadan kendisini bekleyen kocasına,

Üle Osman, ne bok yemeye bekliyon burda?

Hele o feneri iyice kıs ta yanıma gel. Sana bir haberim var. Sıkı dur dilini yutmayasın. Ya da benim gibi kafayı üşütmeyesin.

Üle Osman ne haberi bu?

Sıkı dur. Sakın delleneyim deme. Kalbine de mukayyet ol. Küt diye gitmeyesin.

Hadi uzatma. Benim kalbimde, aklım da sağlamdır. Ne diyeceksen de de öğreneyim. Yoksa haber maber deyip te geç kalmanı mazur göstermeye mi çalışıyon.

Hatçe, çok büyük bir define buldum. İnan bana, bulduğum definenin parasıyla değil bu köyü, kasabamızı bile tümden satın alırız.

Atma be Osman, nasıl bir defineymiş bu?

Hele biraz daha bekleyelim. Tüm köylümüz derin uykuya dalsın. Defineyi çıkarıp eve götürelim.

Üle Osman, Saat kaç oldu biliyon mu? Yaz günü yoğun çalışmadan insanlarda ayakta kalacak hal mi kalıyor. Şu an tüm köylümüzün kıçında pireler uçuşuyor. Hangi uyumaktan söz ediyon sen? Hadi kalk ta bir an önce bulduğunu çıkarıp götürelim. Köfünün birini alıp çukura gittiler. Osman çukura inip taşın üzerine örttüğü toprağı temizledikten kapağı kaldırıp kıyıya dayadı.  Sonra köfünü çukura aldı. Önce ziynetleri köfüne doldurdu. Tacı alıp ziynetlerin üstüne dikkatle yerleştirdi. Köfünü dışarı çıkardıktan sonra kapağı yerine koyup üzerini toprakla örttü. Köfünü sırtına alıp ağacın altına götürdü. Eşeği bağlı olduğu yerden çözüp ağacın altına çekti. Önce boş olan köfünü semere bağladı.

Hatçe koş o küreği kap gel.

Netçen küreği ?

Boş tarafa ağırlık denklemek için toprak koyacam. Hatice koşarak küreği alıp geldi.

Hatçe, ben bunu yerine bağlarken sen boş olana toprak koy. Köfünler dengelensin.

Tamam anladım. Köfüne yeteri kadar toprak konulunca yola çıktılar. Bir hendekten el yordamıyla biçtiği otlarla köfünlerin üstünü örttü. Köye girdiklerinde köyde sanki hayat durmuştu. Köpeklerden gayri ortalıkta canlı yoktu. Evlerinin iki kanatlı kapısını açıp eşeği içeri çektiklerinde derin bir oh çektiler. Köfünleri çözüp definesini eve götürdükten sonra eşeği ahıra çekti. Döndüğünde eşi otları boşaltmış hayranlıkla defineyi seyrediyordu.

Hatçe bırak öyle aval aval bakmayı. Birkaç torba bul da bunları torbalara doldurup gizleyelim.

Nereye gizleyeceğiz?

Bacanın içine. Sakın unutup ta ateş yakmayasın ha.

Yok gari, devenin nalı. Üle aptal mıyım ben.

Aptal değilsin emme halen sallanıp duruyon. Hadi bulup getirsene torbaları.

Tamam ağam. Bunlar beni öyle şaşırttı ki, inan başımda akıl komadı. Ziynetleri eşinin getirdiği üç torbaya taksim etti. Ocağın içine girerek bacada daha önce çakmış olduğu çiviye torbaları astı. Tacı da mutfaktaki bir tencerenin içine koydu. İşi bitince,

Hatçe, sen bana iki tane kilim ver. Gidip o çukuru örttükten sonra birkaç saat yatayım. Gün ışıdığında bir sepet incir toplayıp dönerim.

Üle Osman sen delirdin mi? Gecenin bu saatinde ovaya gidilir mi?

Gitmeyip te ne edecem? El alem çukuru görüp te candarmaya ihbar mı etsinler.

Ederler mi be Osman?

Ederler, ederler. Elin oğlu zaten öküzün altında buzağı arıyor. Burada herkes kendi başına kazı yapıp domuz başlı İskender parası arıyo. Hemen işkillenirler.

Doğru diyon len Osman. Alıp gelem kilimleri. Hatice’nin getirdiği kilimleri eşeğin semeri üstüne attıktan sonra bir de sepet aldı. Hemen yola çıktı. Tarlaya varınca eşeği bol otlu hendeğe bağladı. Kilimleri zeytin ağacının altına bırakıp küreği bıraktığı yere gidip küreği aldı. Hemen işe girişip çukuru kısa zamanda örttü. Kilimin birini yere sermeden önce toprakla bir yığın yaptı. Kilimi yığdığı toprak yastık olacak şekilde serdi. Yattıktan sonra diğer kilimi üstüne örttü. Onca yorgunluğuna rağmen bir türlü gözüne uyku girmiyordu. Eline geçecek olan parayla hangi tarlaları satın alabileceğini ve daha başka neler yapabileceğini düşündü. Karar verdikten sonra vücudu gevşemeye başladı. Derin bir uykuya daldı.

Gün ışır ışımaz uyandı. Sepeti alıp incir ağacına gitti. Ürünün en bol olduğu zamandı. Sepet çabucak doldu. Kilimleri katladıktan sonra eşeği bağlı olduğu yerden çözüp ağacın altına getirdi. Kilimleri semerin üzerine attıktan sonra eşeğe bindi. Tümseğe bıraktığı sepeti eğilip aldıktan sonra köye doğru yollandı. Eve varınca eşini kendisini bekler buldu. Eşine,

Götür eşeği dama bağla. Ben hazırlık yapayım dedi. Eve girip incirleri bir tepsiye boşalttı. Tacı gizlediği tencereden çıkarıp bir kağıda dikkatle sardıktan sonra sepetin içine yerleştirdi. Üzerine incirleri dizdi. Avluya çıkıp asma ağacından filizler kesti. Sepetin ağzını filizlerle örttü. Üstündeki giysileri çıkarıp banyoya girdi. Soğuk suyla banyo yaptıktan sonra kurulanıp giyindi. Sepetin sapını koluna geçirdikten sonra,

Hatçe ben İzmir’e gidiyom. Sen eve mukayyet ol. Sakın bir yerlere ayrılma. Su uyur düşman uyumaz.

Üle Osman sen meraklanma. Ben deli miyim len? Hiç ayrılır mıyım evden?

Hadi hoşça kal.

***

Osman kolundaki sepetle asfalt yola doğru hızlı adımlarla ilerlerken, yolda karşılaştığı tanıdıkları,

Hayrola Osman? Sepeti takmışsın koluna. Nereye gidiyon len?

İzmir’e gidiyom Durmuş ağa.

Helalin var be Osman. Mutlaka fuara gidiyon demi len?

He ya Durmuş ağa, fuara gidiyom.

Hadi bakem. Hayırlı yolculuk olsun.

Sağ ol Durmuş ağa. Diğerleri ile de aynı şeyleri konuşarak yoluna devam etti. Aliağa- İzmir asfaltına çıktığında fazla beklemedi. İlk gelen otobüse bindi.

Garajda indikten sonra kuyumcular çarşısı yönüne ağır ağır yürüdü. Hızlı yürüyüp dikkat çekmek istemiyordu. Yirmi dakikada çarşıya vardı. Çarşıda tanıdığı tek bir kuyumcu dahi yoktu. Orta yaşı geçmiş bir Yahudi kuyumcu,

Kuzum bakarsın bana. O sepette uzummü var?

Hayır, incir var.

Satarsin mi onlari?

Satarım tabi.

Yel oyleyse içeri. İçeri girdiler. Asma filizlerini üstünden aldılar.

Aman bre kuzum. Ne guzel, ne taze bunlar. Kaça satarsin bunlari? Osman dikkatlice etrafa bakındı. Kendisini kimsenin izlemediğine emin olduktan sonra,

Bu sepetin içinde çok değerli bir şey var.

Ne var be kuzum? Yavaş bir sesle,

Taç dedi.

Taç mı? Açta bi yorelim bakalim. Tezgahın arka tarafına geçip incirleri boşalttıktan sonra tacı sarılı olduğu kağıttan çıkararak kuyumcuya gösterdi. Kuyumcu  tacı dikkatle inceledikten sonra sehpanın üstüne dışarıdan görülmeyecek bir şekilde bıraktı.

Kuzum sen buna çok deyerli diyorsun ama o kadar da deyerli değil be kuzum. Ama  yinede ben buna bi elli bin lira veririm. Yapmaz ama, sabah sabah bi siftah yapalım dedim.

Yok usta. O paraya mümkün değil veremem. Koyalım yine onu sepete.

Hemen kızma be yavrum. Pazarlik edelim.Sen ne istyosin?

500 bin.

Delirdin mi sen be kuzum. İzmir’i satarsin bana?

İşine gelirse be usta. Sıkı bir pazarlıktan sonra iki yüz bin liraya anlaştılar. Kuyumcu,

Bunun daha yerisi ( gerisi)yok mi?

Var.

Nedir onlar?

Takı, ziynet eşyaları.

Yetirsene onlarida be kuzum.

Haftaya getiririm. Kuyumcudan aldığı parayı boynunda taşıdığı keseye yerleştirdikten sonra dükkandan ayrıldı. Bu kadar büyük parayla sağda solda gezmesi doğru olmazdı. Doğruca garaja gidip ilk otobüse binip köyüne döndü.

***

Onca yorgunluğuna ve uykusuz geçirdiği geceye rağmen gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Koynunda sakladığı parayı nasıl kullanacağına bir türlü karar veremiyordu. Köylülerinin tarlalarını satın almaya kalksa, fakir olduğunu köyde herkes biliyordu. Allah korusun, biri define bulduğunu sezerde devlete bildirirse mahvolurdu. Devlet elinde ne bulursa tümüne el koyardı. Geride daha üç torba ziynet eşyası vardı. Onların taçtan çok daha fazla edeceğini seziyordu. Haftaya da bir torbasını götürüp aynı yahudiye satacaktı. Mümkünü yok onca parayı bu köyde kullanamazdı. En iyisi kendini tanımayan bir yere taşınmaktı. Ama nereye? Komşu Menemen ya da Aliağa’yı düşündü. İkisi de aha şuracıkta idiler. Orada her gün köylüleriyle karşılaşabilirdi. Çok daha uzaklara gitmeliydi. Söke, Aydın ovalarını hiç görmemişti ama çok büyük olduklarını duyuyordu. En iyisi definenin tümünü paraya çevirdikten sonra uzun bir geziye çıkıp yerleşeceği en uygun yeri arayacaktı. Büyük bir çiftlik satın alıp çiftliğe yerleşecekti.

Karısı Hatice’yi düşündü. Gahpe dinli karı çok iyi bir karıydı ama, büyük bir kusuru vardı. Kısırdı. Gerçi kusurun kimde olduğunu ikisi de bilmiyordu ama kendisinden hiç şüphesi yoktu. O sapına kadar bir erkekti. Çocuk uğruna onu boşamaya kıyamazdı. En iyisi onu bir kumaya razı etmekti. Köyün kızlarını düşündü. Çok güzel kızlar vardı. Hele içlerinde Arnavut Ömer’in kızı bir afetti. O fakir tanındığı haliyle o kızı karısının üzerine kuma olarak nasıl isterdi?. Zengin olduğunu söylese, define işi ortaya çıkardı. Adam sen de be dedi. Elin memleketinde kim bilir daha nice kızlar vardır. Arnavut kızı onların eline su bile dökemez. Kararını verdi. Çocuk sahibi olma kararını çiftliği satın alıp işi garantiye bağladıktan sonraki bir zamanda verecekti. Karar vermek olabildiğince rahatlamasına neden oldu. Derin bir uykuya daldı.

***

Kuyumcu Avram, tacı iyice temizleyip parlattıktan sonra kasasının içine görünmeyecek bir şekilde yerleştirdi. Antepli Hasan ağzı sıkı ve işini bilen bir eski eser kaçakçısıydı. Nedense birkaç günden beri görünmüyordu. Ola ki kaçak bir iş için yurt dışına çıkmıştır. Nasıl olursa gelir. Bu tacın değerini en iyi o bilir ve en iyi fiyatı verir. Onu beklemekten başka çaresi olmadığını düşündü. Beklemeye karar verdi.

Ertesi günü Antepli hasan koku almış bir tazıcasına erkenden dükkana geldi.

Avram bey ne haber? Hayırlı işler.

Sana da hayırlı işler be kuzum. Yel içeri. Sana yuzel bir iş var.

Hayrola Avram bey ne iştir.

Yir içeri be kuzum, ne dikiliyorsun orada kazık gibi?

İşte geldim, iyi bir şey mi var elinde?

Hem de nasıl iyi bir yorsen bayilacasin be kuzum. Kasayı açıp önce etrafı kolaçan etti. Tacı alıp tezgahın arkasına geçti.

Yel be kuzum, geç bu tarafa. Bak şu yuzelliğe. Hiç yordinmi böyle yuzel bir şey. Taç pırıl pırıl parlıyordu. Anteplinin aklı başından geçti. Gerçekten bu denli güzel bir taç görmemişti. Hemen pazarlığa girdiler.

Avram bey, gerçekten güzel bir taç ama senin zannettiğin kadar değerli bir taç değil. Fiyatı uygun olursa almayı düşünürüm.

Neeee bu mi kiymetli değil. Sen ne diyosun be kuzum?

Boş ver, şimdi değerini tartışmayalım. Ne istiyorsun?

İki milyon

İki milyon mu? Hadi canım sende. Bu tacın nesi yapar iki milyon? Para sokaktan mı toplanıyor sanıyorsun?

Arzun bilir be kuzum. Bunu kaç kisi istedi ama, senin yuzel hatirin için satmadim.

Buna yedi yüz bin vereyim.

Olmaz kuzum. Vallahi zarar eder.

Düş bakalım aşağıya.

Hatirin için bir buçuk olur.

Ver elini Avram. En son buna bir milyon iki yüz bin veririm. Verirsen ver. Vermezsen hayırını gör.

Kuzum para kazanmaz vallahi. Çık biraz.

Daha fazla veremem. Hadi sana hayırlı işler.

Dur be kuzum. Nereye yidiyorsun. Pazarlikta kizmak olurmu. Verdim yitti. Hayirini yor. Antepli cebinden çıkardığı bir tomar parayı tezgahın üzerine koydu. Bir milyon iki yüz bini ayırıp kuyumcuya verdi. Kalanı tekrar cebine yerleştirdi. Kuyumcu tacı birkaç kat gazeteye sardıktan sonra Antepliye verdi. Antepli hızla dükkandan uzaklaştı. Yolda aklından çok karlı bir iş düşürdüğünü geçirdi. Bunu hemen Avrupa’ya götürmesi gerekiyordu. Avrupa’da bu taca en az on beş milyona müşteri bulurdu. Hemen İstanbul’a gitmek için havaalanına gitti. Uçak biletini alıp uçağı beklemeye başladı. Birden etrafı sarıldı. Biri kimliğini çıkarıp gösterdi.

Polis. Bu elindeki ne senin?

Para, İstanbul’a alış verişe gidiyorum.

Aç görelim. Umutsuzca etrafına bakındı. Kaçma olasılığı yoktu. Çok fena kıstırılmıştı. Polis paketi alıp dikkatle açtı. Tacı görünce şaşırdı. Arkadaşlarına gösterdi.

Paraya bakın paraya: Siz ömrünüzde böyle güzel para gördünüz mü? Bir başka polis belinden çıkardığı kelepçeyi Anteplinin bileklerine taktı.

Kalk bakalım. Bunu nereden aldıysan bizi oraya götür.

Kimseden almadım. Bunu kendim buldum. İri yarı polis ense köküne okkalı bir tokat indirdi.

Bu masalı sen git çocuklara anlat. Ardından kıçına sert bir tekme indi. Etraftan olanları şaşkınlıkla izleyenler vardı. Bu siviller bu adamı niye böyle pataklıyorlardı? Elin önünde yediği dayağa mı yansın? Yoksa elinden kaptırdığı on beş milyon liralık büyük servete mi yansın. Polisin biri gürledi.

Bizi bunu aldığın yere götür. Aksi halde bak karakol nerede? Oraya bir girersek söylemediğine bin pişman olursun.

Tamam söyleyeceğim. Kuyumcu Avram’dan aldım. Doğruca Avram’ın dükkanına gittiler. Avram Anteplinin beş kişinin arasında dükkanına girdiğini görünce durumu hemen anladı. Korkudan hemen oracıkta düşüp bayılacaktı. Ayakta zor duruyordu. Gelenlerin sivil polis olduğunu anlamamak için aptal olmak gerekirdi. Adamlardan biri o iyi tanıdığı paketi açıp tacı tezgahın üzerine koydu.

Bunu sen mi sattın? İnkar etmenin yararı olmayacağının farkındaydı.

Evet kuzum ben sattım.

Kimden aldın bu tacı?

Bilmiyorum. İri olanı tezgahın arkasına geçip yakasından yakalayıp iki Osmanlı tokadı çaktı. Tokatların etkisiyle gözleri sanki yerinden fırlayacaktı. Korkuyla,

Vallahi bilmiyorum be kuzum. İnan bana bilmiyorum. Onu bir koylü yetirdi bana. Adını soylemadi.

Nasıl bir adamdı. Hangi köyden olduğunu söylemedi mi?

Ne ben sordim. Ne o soyledi. Peş peşe yediği tokatlarla iyice sersemledi.

Vurma be kuzum oldurecasin beni. Bak aklima ne yeldi. O adam buraya yine yelecek. Elinde daha başka şeyler var imiş.

Biz buraya bir adam gönderip bir tesisat kurduracağız. O adam geldiğinde tesisatın düğmesine basacaksın. Biz gelip o adamı yakalayacağız. Anladın mı?

Anladim be kuzum.

Sakın yamuk yapayım deme, çok pahalıya ödersin.

Yapar miyim be kuzum. Yaparmiyim. Alimallah oldürürsunüz beni.

Ha şunu bileydin. Antepliyle birlikte çıkıp gittiler. Ama o en az ikisinin yakında olduğunu biliyordu. Az sonra bir usta geldi. Kablolar döşedikten sonra, tezgahın arkasına bir düğme yerleştirdi.

Bu düğmeyi iyi belle. O adam geldiğinde, ya da şüpheli bir şey olduğunda düğmeye hemen basacaksın.

Tamam kuzum.

***

Osman kuyumcuya dediği gibi bir hafta dolduğunda, tarlasından bir sepet incir toplayıp evine götürdü. İncirleri bir tepsiye boşalttıktan sonra, ocağın içine girip bacanın içinden torbalardan birini aldı. Sepetin tabanına yerleştirdikten sonra incirleri üzerine sıraladı. Gece erkenden yattılar. Sabah erkenden kalkıp tarhana çorbasıyla kahvaltı yaptılar. Asmadan kestiği filizlerle sepetin ağzını örttükten sonra yola çıktı. Asfalt yola vardıktan sonra bir hayli bekledi. Gelen otobüse bindi. İzmir garajına vardıklarında herkesle birlikte indi. Yine yaya olarak yola devam etti. Kuyumcular çarşısına vardığında hemen geçen haftaki kuyumcu dükkanına girdi. Kuyumcu kendisini çok sıcak karşıladı. Tezgahın arkasındaki düğmeye bastığının farkında olması mümkün değildi. Rahatça tezgahın arkasına geçip incirleri boşalttı. Keseyi çıkarıp, bir avuç ziyneti kuyumcuya gösterdi. Kuyumcu,

Aman kuzum, ne yuzel şeyler bunlar boyle? Tam o sırada iri yarı üç adam içeri girdi. Hemen tezgah arkasına geçtiler. Biri elindeki kelepçeleri göstererek,

Uzat ellerini dedi. Osman ne olup bittiğini anlayamamıştı. Tezgahın arkasından çıkıp kaçması mümkün değildi. Çaresiz ellerini uzattı. Kelepçeler bileklerine takıldı. Hemen Mezarlık Başı Karakoluna götürdüler. Sorgulama odasının ağır demir kapısı gıcırdayarak açıldı. Işığı açtılar. Biri,

Bunları nereden buldun diye sordu?

Bir mezarın içinden çıktı.

Nerede bu mezar?

Bizim köyde.

Peki bunların gerisi nerede?

Gerisi yok. Hepsi bunlar. İçlerinden biri gelip yakasından tuttu.

Gerisi yok ha. Olup olmadığını şimdi anlarız diye suratına peş peşe tokatlar patlatmaya başladı. Apış arasına diziyle ağır bir darbe indirdi. Osman acıdan iki büklüm oldu. Ne olur vurmayın. Yemin ederim, bunlardan başkası yok. Böğrüne yediği bir tekmeyle yere yıkıldı. Bayılacak gibi oldu. Nede olsa köy çocuğuydu. Bu yüzden oldukça dayanıklıydı. Ölse bile gerisinin yerini söylemeyecekti. Biri ayağının topuğuyla göğsünü tekmelerken, bir diğeri böğrünü tepikliyordu. Daha fazla dayanamayıp bayıldı. Soğuk suyla kendine gelince biri eğilip,

Bak aslanım dedi. Buraya sağlam giren sakat çıkar. Gerekirse sağ giren ölü çıkar. Gerisi nerede ise söyle de boşuna daha fazla dayak yeme. Adamın dediği doğruydu. Buradan sağ çıkmak olası değildi.

Gerisi benim evimde ocağın bacasında asılı diye inledi.

Peki kuyumcudan aldığın bir milyon iki yüz bin lirayı ne yaptın? Boynundaki keseyi çıkarıp,

Burada dedi. Keseyi elinden alıp tutanağa geçirdiler.

Kalk bakalım dediler. Karakoldan çıkıp bir cipe bindiler. Helvacı karakoluna geldiklerinde cipten inip karakola girdiler. Uzman çavuşa,

Bu adam Kyme’lilere ait bir mezarda bir define bulmuş. Bir kısmına el koyduk. Orası sizin bölgeniz. Tahkikatın selameti için siz de gelin. Uzman çavuş,

Arabamız yok. Nasıl yapacağız?

Siz bir otobüse binip yol sapağına gelin. Biz sizi oradan alırız.

Cip evinin önünde durduğunda eşi durumu hemen anladı. Korkuyla evin içine kaçtı. Cipten inen Osman yediği dayak yüzünden yüzü gözü şişmiş perişan haldeydi. Doğruca ziynet torbalarının bulunduğu mutfağa gittiler. Osman,

Ellerimi çözün de torbaları alayım dedi. Kelepçeler çıkarıldı. Osman ocağın içine girip iki torbayı alıp çıktı. Polis torbaları aldıktan sonra,

Gerisi nerede diye sordu?

Gerisi yok efendim. Kalkmaya fırsat bulamadan böğrüne yediği tekmeyle olduğu yere yığıldı. Az sonra cipin alıp geldiği jandarmalar da eve girdi. Jandarma uzman çavuşu,

Ne oluyor diye sordu? Polis,

İki torba çıkardı. Gerisinin olmadığını söylüyor.

Ben onu şimdi konuştururum dedi. Ziynet torbalarından birinin diğerine boşaltılmasını istedi. Boşalan torbayı ere uzattı.

Al şunu. İçini kum doldur.

Komutanım kumu nerede bulacağım?

Bana mı soruyorsun? Koca köyde bir torba kum bulamayacak mısın? Er torbayı alıp çıktı. İleride bir inşaat vardı. Elenmiş kumdan bir miktar torbaya koydu. Bu gibi işlerde ustalaşmıştı. Torbayı götürüp komutanına verdi. Komutan elinde okkaladı. Kum biraz fazlaydı. Birazını boşaltıp ağzını düğümledi. Osman’ı yakasından tutup ayağa kaldırdı.

Nerede ulan bunların gerisi?

Vallahi, billahi gerisi yok komutanım.Torbayla birkaç kez sırtına vurdu. Vücudunun içindeki tüm organların yerlerinden fırladığını sandı. Yere düşerken komutan yakaladı.

Söyle ulan, gerisi nerede?

Vallahi, billahi başka yok komutanım. Getirin kitaba el basayım.

Nerede buldun bu defineyi?

Benim tarlada

Yürü bakalım senin tarlaya. Hep birlikte yola çıktılar. Tarlaya vardıklarında lahdin olduğu yeri gösterdi.

Kürek var mı?

Var komutanım.

Nerede?

Tütünlerin içinde. Jandarmaya işaret etti.

Gidin alın. İki jandarmayla birlikte küreği alıp geldiler. Komutan küreği Osman’a verdi.

Hadi kaz bakalım. Osman ayakta duracak durumda değildi. Küreği alıp toprağı açmaya başladı. Bir süre sonra olduğu yere yığılıp kaldı. Jandarmalar çukurdan çekip aldılar. Erler kazmaya devam ettiler. Lahdin kapağı meydana çıkınca kapağı kaldırdılar. Lahit gerçekten boştu. Komutan,

Bu böyle kalsın. Kaymakamlığa rapor edelim. Gerekeni yapsınlar. Ciple jandarmalar asfalt yola çıkarıldıktan sonra geri dönüp polisleri aldı. Doğruca jandarma karakoluna gittiler. Karakolda komutan ve ekibinin gelmesini beklediler. Geldiklerinde Osman’ı nezarethaneye kapattılar. Ziynetleri masanın üzerine boşaltıp dokümanını yaptılar. Kayda aldılar. Polisler ziynetleri müze müdürlüğüne teslim etmek üzere alıp götürdüler.

Polisler gittikten sonra komutan Osman’ı nezarethaneden çıkartıp odasına getirtti.

Bak Osman, sıkı adamsın. Yediğin onca dayağa rağmen definenin kalanını ele vermedin. Beni iyi dinle. Ben o polislere benzemem. Eğer buradan leşinin çıkmasını istemiyorsan bana karşı dürüst ol. Bu definenin gerisi nerede?

Komutanım yemin ediyorum başka yok diye. Bana neden inanmıyorsunuz?

Sana niye inanayım. Babamın oğlu musun? Hadi söyle de bu iş bitsin.
Neyi söyleyeyim komutanım?

Demek definenin gerisinin nerede olduğunu söylemeyeceksin.

Yok ki komutanım. Olmayan şeyin nesini söyleyeceğim?

Ben seni söyletmesini bilirim. Jandarmaya işaret etti. İki jandarma Osman’ı yere sırt üstü yatırdılar. Ayaklarındaki ayakkabıları çıkardılar. Erin biri mavzerinin kayışını ayaklarının altına geçirip mavzeri çevirmeye başladı. Ayaklar iyice sıkışınca komutan duvarda asılı olan sığır kuyruğu kamçıyı alıp Osman’ın  tabanlarına var gücüyle vurmaya başladı. Kısa zamanda ayakları mosmor oldu. Osman yarı baygın haldeydi. Bağırmaya bile gücü kalmamıştı. Komutan,

Tuz getirin dedi. Jandarma erinin getirdiği tuzdan bolca ayaklarına bastırdılar. Osman acıyla kıvrılıp bayıldı. Tüfek falakasını gevşetip ayaklarından çıkardılar. Erin getirdiği suyu kafasına boca ettiler. Gözlerini açtığında komutanı önüne diz çökmüş gördü. Komutan,

Hadi inat etme. Boşu boşuna dayak yeme. Söyle de bu iş bitsin.  Osman inleyerek,

Vallahi, billahi başka yok komutanım dedi. Komutan,

Kaldırın şunu ayağa dedi. Kum torbasını getirin. Komutan eline aldığı kum torbasıyla Osman!ı tehdit etti.

Hadi söyle. Yoksa bununla seni döve döve öldüreceğim. Osman boynunu büktü.

Öldürün komutanım. Öldürün ki kurtulayım.

Ne yani söylemeyecek misin?

Yok dedim ya komutanım. Neyi söyleyeyim? Komutan öfkeyle kum torbasıyla sırtına üç kez vurdu. Dördüncüsüne fırsat kalmadı. Osman bir külçe gibi yere yığıldı. Bayılmıştı. O halde götürüp nezarethaneye attılar. Osman’ı iki gün daha karakolda tuttular. Sonunda doğru söylediğine inanarak gerekli tutanak hazırlandıktan sonra ilçeye götürüp mahkemeye çıkardılar. Mahkeme suçunu sabit görerek üç ay hapis cezası verdi ve tecil etti.

***

Osman evine oldukça bitkin olarak döndü. Ayaklarının üzerinde duramıyordu. Yediği onca dayaktan sonra vücudunun her tarafı şişmişti. Çişe çıktığında idrarı kanlıydı. İkide bir ağzından da kan geliyordu. Eşi ne yapacağını bilemiyordu. Yaşlı komşusundan yardım istedi. Yaşlı kadın tulumbadan çekilen soğuk suya batırdığı bezleri şiş yerlere bastırdı. Osman’ın durumu giderek kötüleşiyordu. Bir ara eşiyle göz göze geldiler. Çok zor duyulan bir sesle,

Ne yapalım kısmet buraya kadarmış dedi. Eşi,

Kalbini bozma. İyileşeceksin ve tarlamızdaki işimizin başına yeniden döneceğiz dedi. Osman,

Artık çok geç dedi. Ölümün soğuk nefesi enseme yapışmış bir kere. Kurtulmak olası değil. Hakkını helal et karıcığım. Hatice eşinin buz gibi olmuş elini avucunun içine alıp ısıtmaya çalıştı.

Ayaklarım buz gibi, çok üşüyorum. Yaşlı kadın üzerindeki örtüyü kaldırıp ayaklarını tuttu. Ayaklar gerçekten buz gibiydi. Yaşlı kadın,

Kız hatçe bu adam gerçekten ölüyor dedi. Çabuk bir doktor çağıralım.

Çağıralım ama nasıl? At yok araba yok. Hem kimi gönderebiliriz.

Çabuk benim oğlanı çağır. Hatice koşarak yaşlı kadının evine gitti. Kapıyı açıp içeri seslendi.

Ahmet ağabey, Ahmet ağabey… Bahçe evinin kapısı açıldı. Dışarı çıkan Ahmet,

Ne var kız Hatçe, ne istiyon?

Çabuk Ahmet ağabey, Osman’ım ölüyor.

Ne Osman ölüyor mu? Ne oldu ki?

Polisler candarmalar çok kötü dövmüşler. Her tarafından kan geliyor. Ahmet ayak kaplarını giyip hızla Hatice’nin peşinden gitti. İçeri girip Osman’ın yanına çöktü. Elini tuttu. El buz gibiydi. Komşusuyla göz göze geldiler. Osman’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ne yapayım? Bu da başıma geldi” der gibiydi. Başı yana kayarken göğsünde ağır bir hırıltı çıktı. Bu son nefesiydi. Osman’ın umutları mezarı olmuştu.

Hatice Osman’ın soğuyan bedeni üzerine kapanıp uzun uzun, hıçkıra hıçkıra ağladı.

Özcan NEVRES    6 Şubat 2002

SİLİVRİ

(Bugün 1, toplamda 535 kez ziyaret edildi.)