YanıltıcıReklamlar

Yanıltıcı Reklamlar
Aldatıcı reklamlar tam gaz devam ediyor. Bakanlığın toplatma kararı almış olduğu sözde gıda takviyesi ürünler için sanki öyle bir karar alınmamış gibi reklamlarına devam ediyorlar. Şimdide elektriğe yapılan zamdan bunalan elektrik abonelerini aldatma kampanyaları sürüyor. Okurlarımı bilgilendirmek için hiçbir işe yaramayacağını bildiğim halde www.yakaladinyakaladin.com dan bir elektrik tasarruf kutusu getirttim. Kutunun bedeli on beş lira. Aynı koli içinde iki de kamera göndermelerini istedim. Böylece üçüne birden altı buçuk lira kargo parası ödedim. Bu durumda bu uyduruk tasarruf kutusu bana on yedi liraya mal olmuş oldu. Üçlü prize iki bin vatlık bir güç bağlayıp çektiği amperi ölçtüm. Çektiği akım sekiz amperdi. Aynı üçlü prize tasarruf kutusunu taktım. Ampermetrenin ibresi oynamadı bile. Kutunun üzerinde yüzde otuz tasarruf yazıyor. Bu durumda altı yüz vatlık tasarruf için ampermetre ibresinin altı buçuk amperi göstermesi gerekiyordu ama bırakınız iki buçuk amper gerilemeyi, kımıldamadı bile. Aldığım tasarruf kutusunda artık piyasaya hâkim olmuş olan PRC yazıyordu. Yani bu kutu Hindistan’dan ithal edilmişti. Aklımın ermediği bir durum var. Ticaret Bakanlığı bu uyduruk cihazların ithaline nasıl izin verebiliyor. Üstelik cari açık yüz on milyar doları aştığı halde. Bu gidiş bana Demokrat Partinin bin dokuz yüz elli beş yılına kadar uyguladığı ithalat rejimini anımsatıyor.
Ben bu konuyu birçok defa yazmıştım ama bu defa daha anlaşılır bir şekilde yazacağım. Demokrat Parti iktidara gelmeden önce iktidara geldiklerinde Türkiye’yi Küçük Amerika yapacaklarını söylemişlerdi. Küçük Amerika olabilmek için ne yapılmalıydı? Amerika’da ne varsa Türkiye’de de olmalıydı. Bu yüzden ne buldularsa ithal ettiler. Ta ki CHP nin dolu bıraktığı hazineyi tamtakır bırakana kadar. Zihniyetleri tam bir miras yedi zihniyetiydi. Atalarımızın çok değerli bir sözü vardır. Hazıra dağ dayanmaz derlerdi. Dış ülkelere satacak mal üretmeden dış alımların bedelini borçtan hazır paralardan ödediler. Para bitince borçlanmaya yöneldiler. Tüketim çok hızlıydı ama üretim hemen, hemen yok gibiydi. Ürettiklerimiz iç piyasaya bile yetmiyordu. Dış ülkelere tarım ürünleri satan Türkiye, dış ülkelerden tarım ürünleri alan bir ülke oldu. Giderek önü alınamaz bir ekonomik çöküntüye uğrayan piyasa yüzünden Türkiye yoklar ve zamlar ülkesi oldu. Kilosu kırk kuruş olan fasulyenin kilosu yedi buçuk lira oldu. Fasulyeye oy fasulyem yedi buçuk lira diye ağıtlar yakıldı. Hükümet çaresiz Milli Korunma Kanununu çıkardı. Nice esnaf karaborsadan aldığı üreni ürünün narh bedelinden fazla bir bedelle sattıkları için yıllarca hapis yattılar ve para cezası ödediler. Bu yasa da ülkeyi yokluklar ülkesi olmaktan kurtaramadı. Çiftçi sabanının ucuna ekletebileceği bir demir parçasını bile bulamıyordu. Devlet dairelerinde iki evrakı biri birine tutturacak toplu iğne, yazışmalarda kullanmak için birinci hamur A4 kağıdı bulamıyorlardı.
Şimdi piyasada ne ararsan var. Peki, nereye kadar? Cari açık yüz on milyar doları aşmış. Sıcak para ekonomisi de soğumaya başladı. Demokrat Partinin uğradığı ekonomik hezimetin benzerine uğramamak için ithalatın frenlenmesi ve tasarruf tedbirlerinin alınması gerekir. Buna rağmen lüks tüketim tüm hızıyla devam ediyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde Türkiye’deki kadar resmi araç yok. Resmi araç sayısı üç yüz elli bini aşmış. Bırakınız bakanları, bakanlıkta görevli olanlara bile araba beğendiremiyorlar. Sayın Başbakanımıza yedinci uçak alınmış. Bir de helikopter alınmış. Bu yakınlarda özel işlerde kullanılmak üzere üç helikopter daha alınacak. Tüm bunlar israf değilse ne?
Bir Türk genci Amerika’da okumakta olduğu üniversiteyi birincilikle bitirir. Kural gereği göndere birinci olanın ülkesinin bayrağı çekilir. Mezun olan öğrenciye çok cazip iş teklifleri yapılır ama o kabul etmez. Benim ülkemin güneyinde petrol aranmaktadır. Ülkeme gidip bu çalışmalara katılacağım der. Gencimiz dediği gibi artık ülkesinde çalışmakta ve başarılarına başarılar katmaktadır. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e Amerika’dan bir mektup gelir. Mektupta ülkenizde petrol arama çalışmalarında olan kişi (Turgut Ergenol diye anımsıyorum ama yanlış olabilir) Öğrenciliği zamanında komünizm çalışmalarına katılmış azılı bir komünisttir denilmekte ve gereğinin yapılması istenilir. Gencin işine hemen son verilir. Genç tekrar işine dönmek için çok çaba sarf eder ama bir türlü işine dönemez. Sirkeci’de otel kâtipliği yaparak geçimini sağlarken patron aldığı talimatla genci işten atar. Sirkeci de hamallık yapmaya başlar. Hamal başı aldığı talimatla genci işten atar. Tam bu sırada gence Amerika Kiliseler birliğinden bir mektup gelir. Zarfın içinde uçak bileti ve para ile birlikte bir de mektup vardır. Mektupta biz kiliseler birliği olarak sizin üniversite yıllarındaki başarılarınızı yakından takip etmiştik. Eğer Amerika’ya gelirseniz işiniz hazır diye yazmaktadır. Genç mektubu alır ve Ankara’ya gider. Başbakan Adnan Menderes ile iki kez görüşme talep eder ama kabul edilmez. Bunun üzerine lanet olsun der ve Amerika’ya gider. Kendisine çok önemli bir iş sağlarlar. Amerikalı bir bayanla evlenince de dinini değiştirir ve tam bir Amerikan vatandaşı olur.
Yıllar sonra bu gencimiz Ergani Bakır İşletmesinin geliştirilmesi için gelen yabancı uzman ekibin içindedir. Bu arada ekip başı yemekte sofralarında havyar olmadığı için işletme müdürüne çok kızar. Gencimiz ekip şefine Türkler fakir insanlardır. Size sunmakta oldukları bu yemekler zenginliklerinden değil konuk severliklerindendir der. Bunun üzerine ekip başı geri adım atmak zorunda kalır. Ne yazık ki o günden bu güne kadar geçen yarım asırlık bir zamana rağmen halen içimizde açlık sınırları içinde yaşayan, nafakalarını çöp bidonlarından aramakta olan insanlarımız var. Bu olumsuzluklardan kurtulmanın tek yolu üretimdir. İthalat değildir. Zaman ayağımızı yorganımıza göre uzatmanın zamanıdır.
Özcan Nevres

KaçınılmazSon

Kaçınılmaz Son
Kayınvalidem Fatma Çiçek Çalkın sekiz yıldan beri Alzheimer hastasıydı. On dört şubat sevgililer gününde onu toprağa verdik. Ölen bir insanın evinde neler yaşandığını hemen, hemen hepimiz biliriz. Apartman yaşamından önce çok büyük bir komşu dayanışması vardı. Oysa günümüzde apartmanlarda yaşayanlar altındaki, üstündeki, hatta karşı komşularını bile tanımamaktadırlar. Oğlumun evinin kapısı balyozla kırılırken çıkardığı gürültüye bile koskoca apartman içinde bir tek kişi dahi ne oluyor diye bakmamıştı. Sanki aynı olayın kendi başlarına gelmeyecekmiş gibi.
Kayınvalidemin öldüğünü haber alan komşuların neredeyse tümü baş sağlığı dileğinde bulunmak üzere geldiler. Bizim için bu durum adeta sürpriz olmuştu. Bizim için en büyük sürpriz Gaziosmanpaşa belediyesinin örnek uygulamalarıydı. Kapı çalındığında kapıyı açtığımda karşımda iyi giyimli bir efendi vardı. Ben Gaziosmanpaşa Belediye Başkanının adına ölen teyzemizin ailesine şahsım adına da baş sağlığı dilemeye geldim. İçeriye girmeme izin verir misiniz dedi? Doğrusu böyle bir durumla karşılaşacağım aklımdan bile geçmediğinden bir hayli şaşırmıştım. Hemen içeri buyur ettim. Koltuğa yerleştikten sonra hal hatır soruldu. Daha sonra ölen bir insanın evinde geleneklerimize göre üç gün yemek yapılmaz. Bu nedenle belediyemiz size üç gün yetecek yiyecek göndermiş bulunuyor dedi. Tam o sırada belediyeden bir kazan pilav ve bir kazan da helva geldi. İzin verirseniz ölen annemizin ruhuna Kuranıkerim okuyacağım dedi. Sormanıza bile gerek yok dedim. Okumaya başladı. Aman Allahım o ses ne öyle? Muhteşem bir ses. Diyebilirim ki rahmetli Kani Karaca’yı bile aratmayacak bir ses.
Ben Küçükköy’deki evimize vardığımda kayınvalidemin cenazesi belediye tarafından alınıp gasil haneye yıkanmak üzere götürülmüştü. Yıkanıp kefenlendikten sonra cenaze arabasıyla tekrar evimizin önüne getirildi. Tüm bu işlemler için ise tek bir kuruş bile almadılar. Mezarlıklar Müdürlüğünün aldığı iki yüz lira mezar parasından başka hiçbir masraf çıkarmadılar. Böylesine güzel bir hizmeti acılı ailelere sundukları için Gaziosmanpaşa Belediye Başkanına, yönetimine ve tüm emeği geçenlere şükranlarımızı sunarız.
***
Bilindiği gibi yaprak dökümünde ve ağaçlara su yürümeye başladığında ölüm olayları artar. Şüphesiz ölüm yadırganılacak bir olgu değildir. Atalarımız ne güzel söylemişler. Az yaşa, çok yaşa, akıbet gelecektir başa. Yaşı ne olursa olsun her ölüm ölenin yakınlarına ve komşularına acı verir. Ama öyle ölümler var ki insanı isyan ettiriyor. Soğuklar başladığından beri gazetelerde sık, sık soba zehirlenmesi yüzünden ölüm olayları okuyoruz. Bu ne kaderdir, ne de şansızlık. Bu düpedüz ihmal ve sorumsuzluktur. Soba ile ısınanların öncelikle yapacağı iki önemli görevi vardır. Birincisi bacayı temizlemek ve bacanın üstüne rüzgârın baskı yapmasını önleyecek düzenek koymaktır. En iyisi bacaya fırdöndü veya H takılmalıdır. Bunu yapmakla da yetinmemelidirler. Sobanın bulunduğu odaya mutlaka bir gaz kaçağı ihbar aleti takmalıdırlar. Duman da gaz olduğundan bu cihazlar duman yoğunlaştığında kulakları tırmalayan çok yüksek bir sesle uyarı yapar. İsteyenler bu cihazı doğalgaz malzemesi satan iş yerlerinden kolayca satın alabilirler. En son sorduğumda kırk beş lira olduğunu söylemişlerdi. İnsanlarımız doksan liraya alabilecekleri cep telefonu olduğu halde binlerle ifade edilen telefonlar alabilmektedir ama elli liraya bir gaz alarm cihazı almayı gerekli görmezler. O elli liralık cihazı alıp evlerine takmadıkları için bir facia ile karşılaştıklarında boşuna dövünürler. Zira dövünmek gidenleri geri getirmez. Bunu göz önüne alarak lütfen bir gaz alarm cihazı alıp evinize mutlaka takın. Zira son pişmanlık para etmez.
Özcan Nevres

Çevre Kirliliğine İsyan

Çevre Kirliliğine İsyan
Bu gün posta kutuma bırakılmış olan Menemenin Sesi gazetelerini alıp okudum. Deri fabrikalarının birinde grev başlatmış olan işçiler uzun süren grevleri boyunca iş yerinin çevreyi kirletiyor olması nedeniyle davalar açmışlar. Bu işçi kardeşlerimize sormak gerekir. Grev başlatınca mı aklınız başınıza geldi? Yıllardan beri deri fabrikaları çevreyi kirletmiyorlar mıydı? Belediyenin denetim beceriksizliğinden mi, yoksa göz yumduğundan mı bilemem? Yıllardan beri deri fabrikaları mesai bitimine kadar biriktirdikleri atık sularını mesai bitiminden sonra Menemen halkının pis kanal dedikleri atık su kanalına boşaltmaktaydılar.
Yerel seçim çalışmaları sırasında Cumhuriyet gazetesinin Aliağa muhabiri benimle bir röportaj yapmak istemişti. İsteğini kabul ettim. Daha sonra Cumhuriyet Gazetesinde il belediye başkanlığı adaylarına dahi ayıramadığı kadar geniş sayılacak bir yerde röportajımı cömertlikle yayınlamıştı. Bunun nedeni ise Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinin Muğla temsilciliğini yaparken geçtiğim haberlerin birçoğu Cumhuriyet gazetesinde de yayınlanıyordu. Belli ki bu nedenle benim belediye başkanı adaylığım ile ilgili röportajı geniş bir şekilde yayınlamıştı. Bu röportajdan sonra muhabir ile arkadaş olmuştuk. Onu bir gün pis kanal kenarındaki Foçalı Ahmet’e ait olan deri fabrikasına götürüp mesai bitiminden sonra pis kanala arıtılmadan boşaltılan atık suyu göstermiş ve bu istenmeyen kirliliğin fotoğrafını çekerek haber yapmıştı. Bildiğim kadarıyla bu kirlilik, haberin yapıldığı bin dokuz yüz seksen üçten beri sürdürülmektedir.
Ne hikmetse Menemen’in Maltepe beldesinde çok geniş bir alanda organize sanayi sitesi kurulduğu halde üç deri fabrikası Menemen’de kuruldu. Foçalı Ahmet’in deri fabrikası ise Maltepe’de kurulan organize sanayi sitesinden çok önce kurulmuştu. İzmir Büyükşehir Belediyesinin İzmir’den kovduğu deri fabrikalarının Menemen’de kurulmasına karşı sessiz kalan, daha kötüsü inşaat ruhsatı veren Menemen belediyesini anlamak olası değil. Üstelik bu fabrikalar yaz aylarında Menemenlileri serinleten imbatın estiği yön üzerinde kuruldu. Menemen’in efsane bir belediye başkanı vardı. Ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın kayın pederi olan avukat İdris Tınaz, mezbahadaki pis kokuları, imbat rüzgârları Menemen’e taşıdığı için mezbahayı Menemen’in doğusuna inşa ettirmişti. Daha sonra bu mezbaha yerleşim yerine çok yakın olduğu için Demokrat Parti döneminde şimdiki yerine taşınılmıştı. Hem de mezbahanın neden olduğu pis kokuların Menemenlilere vereceği rahatsızlık hesap edilmeden. Mezbahanın kokusu yetmiyormuş gibi deri fabrikaları imbat rüzgârlarının etkili olduğu yönde mezbahanın yakınında inşa edilmesine izin verildi.
Menemenlileri ilgilendiren en büyük sorunları yaşatacak olan Aliağa’da kurulacak olan termik santrali var. Üstelik beş tane kurulacak. Daha önce de bu santrallerin neden olacağı sorunları yazmıştım. Aliağalıları, Menemenlileri ve Bergamalıları ilgilendiren bu sorundan, başka yerleşim birimleri de çok dertli. Samsun’un Gerze ilçesinde hem de doğa harikası olduğu için sit alanı ilan edilmiş olan bir alanda da başka alternatifi yokmuş gibi termik santral kurulacak. Gerzeliler bu santralin kurulmaması için tüm Türkiye’den çığlık çığlığa yardım bekliyor.
Bakınız bu konuda bana gönderdikleri mailde ne anlatılıyor.
Sevgili Özcan ,

Sevginin günü 14 Şubat’ta Gerze halkı sevdiklerini kaybetme korkusu içinde olacak. Sebebi Anadolu Grubu’nun ilçede yapmayı planladığı kömürlü termik santral. Bu korkuya son vermek için bir şansımız var, Anadolu Grubu 14 Şubat’ta bir toplantı yapacak. Bu toplantıdan iptal kararının çıkmasını sağlayabiliriz.

Gerzeliler sevgilileri gibi gördükleri memleketlerinden ayrılmak, çocuklarının geleceklerinin zehirli kömür dumanının gölgesiyle kararmasına izin vermek istemiyorlar.

Gerze’yi bu karanlık gelecekten kurtarmak için, Anadolu Grubu’ndan bu planın iptalini istedik.

Unutma; toplantıya sadece 4 gün kaldı! Hedefimiz 100.000 kişinin imzasıyla Anadolu Grubu’nu ikna etmek.

Gerzelilerin yardım çığlıklarına kulak ver, şimdi kampanyamızı paylaşarak seslerinin daha güçlü çıkmasına ortak ol.
Gerzelilerin bu feryadı Menemen liler için de geçerli. Menemenlilerin, Aliağalıların ve Bergamalıların Gerzelilerin başlattıkları mücadeleye ortak olmalıdırlar. Doğayı kirleten termik santrallere karşı güç birliği yapmalıdırlar. Ki çocuklarımıza ve torunlarımıza kirletilmemiş bir vatan bırakabilelim.
Özcan Nevres

Geçmişi Anımsamak

Geçmişi Anımsamak
Atmış, atmış beş yıl önce çok sıkı komşuluk ilişkileri vardı. Bahçe evimizin bulunduğu yüz elli metrelik bir daire içinde dokuz ev ve bir de beş altı tütüncü çardağı vardı. Komşular çoğunlukla bizim evde toplanırlardı. O sohbetlerde bazı yaşlılar konu edilir ve onların uzun yaşamasına gıpta ederlerdi. Gıpta ettikleri yaşlılar ise ortalama atmış beş yaşlarındaydılar. Zira o yıllarda insan ömrü ortalama elli yıldı. O yıllarda insan ömrünün bu denli kısa olmasının nedeni fakirlik miydi? Yoksa tıp ilminin gelişmemesi yüzünden hastalıklara deva bulunamadığından mı bilemem? Ağabeyim dokuz yaşındaydı menenjit hastalığına yakalandığında. Onun ölümünden bir yıl sonra penisilin keşfedilmişti. Çocuk ölümleri ise rekor seviyedeydi. Hemen, hemen bir veya birkaç çocuğunu toprağa vermemiş olan aile parmakla gösterilecek kadar azdı. Yani evlat acısını tatmamış bir anne yok denilecek kadar azdı.
Çocukluğumda sıtmanın girmediği ev yoktu. Sıtma Mücadele Derneği aralıksız olarak kinin dağıtırdı. Buna rağmen her yaz sıtma hastalığı insanları yoklardı. O hastalıktan ölen insanlar da oldukça çoktu. Öyle berbat bir hastalıktı ki anlatılacak gibi değil. Hastalığa yakalanan o kadar halsiz düşerdi ki parmağını dahi oynatacak gücü kendisinde bulamazdı. Bir de o yılların en berbat çocuk hastalıklarından biri de kabakulaktı. Kabakulağın ilacı penisilin olmasına rağmen aileler çocuklarını hocalara okutup şişmiş olan yanağa dualar yazdırırlardı. Kabakulak ölümcül olmasa da kalıcı olumsuzluklara neden olurdu. O yıllarda yanağının altında ikinci bir kafa gibi büyük bir şişlik taşıyan insanlara çok sık rastlanılırdı. Neyse ki insanlar kabakulağın okumakla, yazdırmakla geçmeyeceğini öğrendiklerinden hastalığı doktorlara tedavi ettirdiklerinden artık o tip insanlara rastlanılmıyor.
Güneydoğudaki salgın çiçek hastalığı Ege’de yoktu. Arada bir rastlanılsa da kalıcı bir etkisi olmuyordu. Kızamık hastalığını ise geçirmeyen yoktu. Hastalık üç dört gün içinde geçse de çok sıkıntı verirdi. Kızamığa yakalandığımda babam beni doktora götürdü. Doktor boğazıma bir kuş veya tavuk tüyü sokarak kusmamı sağladı. Kusmuğumda yediklerimden ilgisiz sapsarı bir şeyler çıkmıştı. Kustuktan sonra hastalığın nedeni olan tüm sıkıntılardan kurtulmuştum. O yıllarda verem hastalığını da göz ardı etmemek gerekir. Verem her ne kadar fakirlik hastalığı olsa da çok bulaşıcı bir hastalıktı. Veremin en iyi ilacı ise bol yemek ve temiz havaydı.
O yılların en öldürücü olan ve salgın olarak yayılan hastalıkları veba, tifo ve tifüs hastalıklarıydı. Neyse ki yaşamım boyunca o hastalıkla karşılaşmadığım gibi çevremizdeki insanlar da o hastalığa yakalanmamışlardı. Şüphesiz o yıllarda yeterli beslenememe insanları hastalıklara karşı dayanıksız olmasına neden oluyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla o yıllarda en uzun yaşayanlar Giritlilerdi. Şüphesiz bunun nedeni Giritlilerin hemen, hemen her türlü ottan yemek yapma becerilerindendi. En uzun yaşayan Giritli ise Mavraki idi. (Mavraki karaya yakın esmer anlamındadır) Kendisi yaşını yüz on dokuz dese de onu tanıyan eski insanlar daha yaşlı olduğunu söylüyorlardı. Mavraki’nin bakkal dükkânı Mavraki yokuşunun başındaydı. İlerlemiş yaşına rağmen ölünceye kadar dükkânında çalışmıştı. Toptancıdan aldığı malları sırtında taşıyarak dükkânına götürürdü. Bazen bu taşıma işini iki, üç kerede tamamlardı. Kesinlikle hamallara veya arabacılara taşıtmazdı. Peki, Mavraki’nin bu kadar uzun yaşamasının sırrı neydi? Kimse yağlı ve şekerli yemediği için diye düşünmesin. O da dedem ve babaannem gibi etin en yağlısını, tereyağının en alasını yerdi. Onu uzun yaşatan çok çalışkan olmasıydı. Geçen yıl doksan altı yaşında yitirdiğimiz amcamız da etliyi ve tatlıyı çok severdi. Her akşam bir küçük şişe rakısını içerdi.
Girit usulü beslenmenin adı Akdeniz usulü beslenme oldu. Girit usulü beslenmede en çok tüketilen doğadan toplanılmış otlarla yapılan yemeklerdir. Menemen’de yaşadığım yıllarda, mevsiminde yumurtalı hardal kavurması ile haşlanmış hardal salatasını soframızdan eksik etmezdik. Halen mevsimi geldiğinde Silivri’de bolca bulunan karaciğerin dostu gengel dikeninden bol, bol yerim.
İnsan ömrü tıp biliminin gelişmesiyle çok uzadı. Çocukluğumda ortalama elli yıl olan insan ömrü yetmiş beş yılı bile aştı. Eğer insanlar eskisi gibi doğal ürünlerle beslenebilse insan ömrü ortalaması yüz yılı bulur. Bu arada şunu da belirtmek isterim. Televizyonlardaki gıda desteği ürünlerin reklamlarından gına geldi. Üstelik o ürünleri mucize gibi tanıtıyorlar. Bir gün biri bir doktora sarımsağın kapsülünü kullansam daha iyi olmaz mı diye sormuştu? Doktor ülkemizde sarımsak oldukça bol olarak varken niye hapını kullanacaksın demişti. Doktorun dediği diğer gıda takviyesi dedikleri ürünler için de geçerlidir. Eğer evinizin uygun bir bahçesi varsa orada çim değil, doğal olarak tüketebileceğiniz ürünler yetiştirin. Onları yetiştirmenin zevki bile insanı mutlu eder. Mutluluk ise her türlü hastalığın panzehiridir.
Özcan Nevres

Tükeniş

Tükeniş
Bir Meddah Acar vardı. Çektiği onca acılara ve sıkıntılara rağmen neşesinden hiçbir şey kaybetmeyen. Çocuk denilecek bir yaşta Elazığ’da yayınlamakta olan Satveti-milliye gazetesinde fıkra yazarlığına başlamıştı. Türkiye genelinde bir ilkti onun yaptığı. Şimşir tahtasına oyduğu karikatürleri gazetede basılıp yayınlanıyordu. Gazetenin yayınlanmasında büyük zorluklarla karşılaşılıyordu ama onlar yılmıyorlardı. Gazeteyi basacak mürekkep bulamadıklarında kömür isiyle basıyorlardı. Meddah Hakkı boş durmayı sevmezdi. Bu yüzden o yılların en popüler aracı olan arabalara yağlı boya resimler ve figürler çizerdi. Ta ki yazdığı bir yazıdan dolayı hakkında idam kararı çıktığını öğrenene kadar. Hakkındaki idam kararını öğrendiğinde günlerce geceleri yol kat ederek Akdeniz’e varmış. Oradan da bir gemiye binerek İtalya’ya inmiş. Siyasi mülteci olarak İtalya’ya sığınmış. İtalya’da yapabileceği bir iş bulamadığı için yaşamını dilenerek sürdürmüştü. Ta ki Anadolu’da başlayan Kurtuluş Savaşına kadar. O günün şartlarına göre en hızlı bir şekilde Balkanlara geçerek Kuvveyi-milliye yararına casusluk yapmaya başlamıştı. Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlanınca Türkiye’ye dönmüştü. Kendisine yaptığı hizmetler karşılığında iki öneride bulunulmuştu. Birincisi ona madalya vermek, ikincisi ise para ödülü vermekti. Kaçak yaşadığı yıllarda parasızlık canına tak ettirdiği için madalyayı değil, parayı seçmişti. O gençlik yıllarında aklına gelir miydi bir gün ihtiyarlığın üzerine bir karabasan gibi çökeceğini? Bilseydi para yerine madalyayı almaz mıydı? Macar zade Hakkı Bey olarak tanınıyor olsa da o acıların insanıydı. Yerleşik bir iş kurmaktansa meddahlık yapmaya karar vermiş ve Türkiye’nin hemen, hemen her yerinde mesleğini icra etmiştir. Amacı savaşlar yüzünden her konuda geri kalmış olan ülkesinin insanlarını onlara keyif vererek aydınlatmaktı. Yaşlılık rüzgârları başında esmeye başladıktan sonra Menemen’de Sarraf hanının bir odasını kiralayarak yaşamını o küçücük odada sürdürmüştü. Zaman, zaman çevredeki ilçelere giderek meddahlık mesleğini sürdürüyordu. Geri kalan zamanında ise iş yerlerine tabelalar yazıyor. Cam üzerine ayetler yazıp satarak geçimini sağlıyordu. Yaz aylarında yaklaşık üç ay kadar Bozköy ılıcasında kalıyordu. Zira ılıcanın suyu onun romatizma ağrılarına çok iyi geliyordu. Ilıcaya gelenler onunla sohbet edebilmek için masalarına davet ederek hep birlikte yemek yiyorlar ve bir miktar da para veriyorlardı.
Bir gün traktörümüzde şoför olarak çalışmakta olan işçimizin o gün işe gitmediğini gördüm. Ona, hadi gel seni Bozköy ılıcasına götüreyim. Hem ılıcaya gireriz, hem de Meddah Hakkı ile sohbet ederiz dedim. Tamam dedi. Motor sıkletime binip Bozköy ılıcasına gittik. Motordan iner inmez ılıcayı işletene bize yirmi yumurtalı menemen yap dedim. İşçimiz ne yapıyorsun sen? O kadar yumurta yenir mi dedi? Az bile gelir dedim. Zira Meddah Hakkı amca konuğumuz olacak. Masamız hazırlanırken Hakkı amcaya seslendim. Hadi gel menemenimizi soğumadan yiyelim dedim. Yemeğimizi yerken bol, bol sohbet ettik.
Menemen’den ayrılıp Muğla’ya yerleştiğimde Hakkı amcadan bir mektup aldım. Mektubunda hasta olduğunu ve artık çalışamadığını yazmıştı. Menemen Devlet Hastanesi Başhekimine telefon edip Meddah Hakkı Acar’ı bu kış hastanenizde ağırlarsanız çok memnun olurum dedim. Başhekim yerimiz yok yatıramam dediğinde ona bir koridorda da mı yatıracak bir yer bulamıyorsunuz dedim? Tamam, öyle olur dedi. Bir arkadaşıma telefon edip Hakkı amcayı hastaneye götürmelerini ve bunun haber yapılmasını sağlamalarını söyledim. Dediğimi yaptılar. Haber gazetelerde çıkınca Menemen Belediyesi Hakkı amcaya üç yüz lira maaş bağladı. Menemen’e gittiğimde Hakkı amcayı ziyaret ederken başhekim yanımıza geldi. İyi ki Hakkı amcayı hastanemizde konuk ettik. O anlattığı fıkralarla hastalarımıza moral veriyor dedi.
Bir süre sonra Hakkı amcadan bir mektup daha aldım. Bu mektubu adeta bir tükenişin öyküsüydü. İlaçlarıma para yetiştiremiyorum. Muğla’ya gelip orada bir süre meddahlık yapmak istiyorum. Belki üç beş kuruş kazana bilirim diyordu. Nitekim geldi de. Ne yazık ki artık sinemalar meddahlık mesleğini yok etmişti. Ona Halk Eğitim Merkezi salonunda salon ücreti ödemeden meddahlık yapmasını sağladım. Belediye ses yayın sisteminde defalarca gösteriyi yayınlattığım halde ilk geceye onu yıllar öncesinden tanıyan beş yaşlı insan gelmişti. Bu kadar az insana gösteri yapılamayacağına karar verdik. Gelenler durumlarına göre hakkı amcanın eline para sıkıştırmıştı.
Gündüz okullarda temsil vermeye başlamıştı. Halk Eğitim Merkezinin salonunu Meddah Hakkı’ya bin nazla veren müdür, hakkı amcayı dinledikten sonra bana ne müthiş bir adammış bu dedi. Keşke onu okullarımız için kadrolu yapa bilseydik.
Hakkı amca okulun birinde temsil verirken birden ağzından burnundan kan gelmeye başlamış. Hastaneye kaldırmışlar. Duyar duymaz hastaneye gittim. Çok sevinçliydi. Zira Başhekim Ziya Özel onu ameliyat ederek kasıklarındaki otuz beş kiloluk urunu alacakmış. Bunun için de benden vasisi olarak olurumu alacakmış. Bevliye Uzmanı Doktor Saim Kuttaş ile konuştum. Sakın ha dedi. Karın kasları o yükten kurtulunca yukarı doğru kasılıp kalbe basınç yaparak ölümüne neden olur. O da biliyor böyle bir ameliyatın başarılı olamayacağını. Onun amacı otuz beş kiloluk uru ameliyat edip dünya tıp litarütürüne girmektir dedi. Ameliyata izin vermedim.
Hakkı amcaya Kurtuluş Savaşı gazilerine bağlanan maaşın ona da bağlanması için onlarca yazışma yaptım. Ulus gazetesine Kurtuluş Savaşı kahramanlarımızdan Meddah Hakkı Acar seksen dört yaşında gözleri iyi görmemesine ve hasta olmasına rağmen Tire de Kemer dereli Halil Efenin kahvesinde meddahlık yaparak yaşamını sürdürmeye çalıştığını haber yaptım. Bir süre sonra Hakkı amcanın ölüm haberini aldım. Aynı gün bana bakanlıktan bir mektup geldi. Mektupta başvurunuz üzerine Meddah Hakkı Acar’a maaş bağlanması uygun görülmüştür diyordu. Ne yazık ki kendisine maaş bağlanmasının mutluluğunu bir gün dahi yaşayamamıştı. Meddah Hakkı ile birlikte ne yazık ki meddahlık da ölmüş oldu.
Özcan Nevres

Yakamozları Çok Severmiş

Yakamozları Çok Severmiş
Evlilik programlarından biri kendisinin çok romantik olduğunu söylüyor ve en çok deniz kenarında yakamozları seyretmeyi sevdiğini söylüyor. Adama sormak isterdim. Denizlerimizde halen yakamozlar yaşıyor mu? Zira ben yıllardan beri sahillerde yakamoz görmüyorum. Deniz kirliliği denizlerin en güzel ışıltısı, karadaki ateş böcekleri gibi ışık saçan denizlerin ateş böcekleri tamamen yok olmamış olsa da sahillerdeki aydınlatmalar yüzünden görünemiyor. Çocukluğumda Karşıyaka vapur iskelesinde geceleri vapur beklerken sahildeki yakamozları ilgiyle izlerdim. Suyun içerisinde nasıl ışık saçtıklarını anlayamazdım. Bin dokuz yüz atmışlı yıllarda Foça’da yazlık ev kiralayıp yazları Foça’da geçirirken uykum kaçtığında sahile gider Ziraat Bankasının karşısındaki bankta oturup yakamozları seyrederdim. Gözle zor görülebilen o minik canlıların binlercesi bir arada yaşadıklarından yer değiştirdikçe saçtıkları ışık şekilden şekle girerlerdi. Bir bayan şairimiz bir şiirinde “yakamozlar gözlerimde usumca şekillendiler”diyor ve devem ediyor. “Bir inci miydi ki aradığımız kumlar içinde bulamadık” Gençlikte başımızda kavak yelleri eserdi. Yitik umutlarımız usumuzda gönlümüzce şekillenseler bile umutlarımızın gerçekleşmesi olası mıydı? Benim de usumda yakamozlar gönlümce şekillenirlerdi ama hüsranla sonuçlanmış olan aşklarımın anısını canlandırmaktan başka bir işe yaramazdı. Belli ki evlilik programındaki romantik adam revnaklarla yakamozları birbirinden ayıramıyor. Oysa birçok insanın yakamoz zannettikleri, ay ışığının veya sokak lambalarının etkisinden oluşan, göze hoş gelen parıltıların yakamozlarla hiçbir ilgisi yoktur. Örneğin karanlık bir gecede kürekle ilerleyen kayığın küreklerinin neden olduğu ışıltılar, her hangi bir ışık kaynağından almış olduğu ışığı yansıtmaktadır. Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı İstanbul’un güzelliklerini şu mısralarla anlatmıştır.” Nice revnaklı şehirler görülür dünyada/ Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan” Bir zamanlar büyük şairimizin dediği gibi İstanbul ışıl, ışıl bir şehirdi. Hele mehtaplı gecelerde boğazın ışıltılarını seyre doyum olmazdı. Bin dokuz yüz elli altı ve elli yedi yıllarında askerlik görevim nedeniyle yaşadığım İstanbul’un güzelliklerine doyum olmazdı. Ne yazık ki artık o güzelliklerden eser kalmadı. İstanbul’un kirlenen havası ve betonlaşma boğazdaki o güzellikleri yok etti.
Bin dokuz yüz elli yedide bir arkadaşımla Sarıyer’e gezmeye gitmiştik. Her taraf yemyeşil ormanla kaplıydı. Yol kenarında tulumbalar vardı. Tulumbanın kolunu hafifçe bastırdığınızda gürül, gürül su akardı. Akan su buzu aratmazdı. Askerlik anılarımı tekrar yaşamak için Sarıyer’e gittiğimde büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Zira o güzelim ormanların yerini iğrenç beton yığınları almıştı. Bırakınız tulumbaları, çeşmelerinden dahi o lezzetli sular akmaz olmuştu.
Aynı yıl Büyükada’ya da gitmiştik. Motorlu araçların olmadığı, yolları faytonların süslediği bir yerleşim alanıydı. Bir daha Büyükada’ya gitmek kısmet olmadı. Ergüder Yoldaş’ın inzivaya çekildiği Büyükada’yı onunla yapılan bir söyleşide çekilen filmde Büyükada’nın değişmediğini görmekten çok mutluluk duymuştum. Nalbantlık da birçok el sanatı gibi yok olmaktadır. Bu nedenle adalardaki faytoncular atlarını nallattıracak nalbant bulamamaktadırlar. Baldızımın Ergani’de yaşamakta olan dünürü halen nalbantlık mesleğini sürdürmektedir. Bu yüzden onu Büyükada’ya davet ettiler. Yakında o aile de İstanbullu, daha doğrusu Büyükadalı olacak.
Hey gidi günler hey. Babam tarım işini traktör ile yapmaya başlamadan önce çiftçiliği atlar ile yapardı. Üç atımız su dolabını çevirmede sabanları çekmekte kullanılırlardı. Bir atımız ise binek olarak kullanılırdı. O çok ünlü rahvan bir kısraktı. Babam onu yürüyüşü bozulmasın diye ağır işlere koşmazdı. Çiftçilikte at kullanılmasını sağlayacak semeri, kolanı, paldımı ve ne de hamutu yapan usta kalmadı. Artık ne iki tekerlekli, ne de dört tekerlekli araba yapan da yok. Adalarda ve bazı sahil şehirlerinde halen fayton kullanılmamış olsaydı at arabaları gibi faytonlar da tarihe karışırdı.
Özcan Nevres

Don Ve Aç Hayvanlar

Günlerdir don yüzünden çöp bidonlarından geçinen köpekler ve kediler oldukça aç. Küçücük sokağımızda onlarca kedi var. Sabah bahçe kapısını açtığımda sokak kapısının arkasında benim yiyecek vermemi bekleyen kediler hemen miyavlamaya başlıyorlar. Her sabah onları doyurmamın yeterli olması mümkün olamaz. Zira kedilerin bağırsakları çok kısadır. Bu nedenle çok sık acıkırlar. Bu gidişle onları günde en az ki kere doyurmak zorunda kalacağım. Neyse ki benim ev yapımı ekmeğimi severek yiyorlar. Bu nedenle ekmek makinemden her gün iki posta ekmek çıkarıyorum. Ekmek yapımında kesinlikle su kullanmam. Su yerine süt kullanırım. Belki de bu yüzden ekmeğimi severek yiyorlar. Evimin bahçesi biraz daha büyük olmuş olsaydı o sevimli hayvanlara barınak bile yapardım. Kediler artık bahçeme girmemeyi öğrendiler. Zira girdiklerinde bahçemdeki ekili olan rokalara, maydanozlara ve dereotlarına çok zarar vermektedirler. O nedenle onları bahçemin dışında tutmaya çalışıyorum. Bunu öğrenmeleri için çok uğraştım ama değdi.
Merak ettiğim çok daha önemli bir durum daha var. Onlarca insanımız nafakalarını çöp bidonlarından çıkarıyorlardı. Şüphesiz bu insanlar günlük yaşıyorlardı. Çöpten topladıklarını satarak para biriktirmeleri olası mı? Peki, her tarafın buz tuttuğu bu günlerde o insanlar ne yapıyorlar. Ne yiyip içiyorlar? Nasıl ısınıyorlar? İstanbul ve İzmir Büyükşehir Belediyeleri kimsesiz evsizleri barındırma evlerinde barındırıyorlar. Peki, ilçe belediyelerinde de barınma evleri var mı? Eğer yoksa vay o kimsesizlerin, evsizlerin haline.
Sayın Başbakanımız açıkladı. Açıklamasında dindar gençlik yetiştireceğiz diyor. Bildiğim kadarıyla hiçbir kimse, hiçbir kimsenin dinini sorgulayamaz. Eğer sorguluyorsa bu laikliğin kaldırılacağının ilk sinyali olabilir. İnsanlar din seçme özgürlüğüne sahiptir. Kimse, kimseyi şu dine gireceksin diye zorlayamaz. İnsanların ibadet edip etmeyeceğine karışamazlar.
Bin dokuz yüz kırk beşte Demokrat Partinin kurulmasıyla din istismarı başlamıştır. CHP nin insanların mevlit okumalarını bile yasakladığını iddia etmişler ve bunu sürekli gündemde tutmuşlardı. Oysa bizim evimizde de, komşularımızın evlerinde de her zaman mevlit okutulurdu. Tüm propagandalarında iktidara geldiklerinde Türkçe okunulan ezanı Arapçaya çevireceklerini söylediler. İktidara geldiklerinde ilk işleri ezanı Arapçaya çevirmek olmuştu. Bununla yetinmediler. Aydınlanmanın ve çağdaşlaşmanın en önemli okulu Halk Evlerini de kapattılar. Zira Halk Evlerinde güdülemeyecek aydın insanlar yetiştiriliyordu. Halk Evlerinde meslek edindirme kurslarıyla birlikte musiki dersleri de veriliyordu. O dönemin insanlarının birçoğu ustalıkla keman, cümbüş, ut ve bağlama çalabiliyorlardı.
Nişanımda çalgıcılardan bir hüzzam fasıl çalmalarını istedim ama beceremediler. Ut çalandan udunu vermesini rica ettim. Udu alıp akrabamız olan Kemal teyzemize verdim. Büyük bir ustalıkla hüzzam bir eser çaldı. Udu çalan çalgıcı, udu benim çaldığımı sandığından bana abe agam sen benden çok daha güzel ut çalıyorsun demişti. Kemal teyzemiz mükemmel bir şekilde ut çalmayı Menemen’in Halk Eğitim Merkezinde öğrenmişti.
Yirmi yedi mayıs darbesinden sonra Demokrat Partinin el koyduğu tüm emlakler CHP ye geri verildiğinde genel merkezden tepeden inme bir emir almıştık. Halk Eğitim Merkezinin binasını Sağlık Bakanlığına, CHP ilçe binasını da Milli Eğitim bakanlığına bağışlamamız istenmişti. Ben tepeden inme bu karara karşı çıkmıştım. Başkan Asım Dönmez genel merkezin kararına uymak zorundayız. Uymazsak bizi görevden alırlar. Yerimize atananlar karşı çıkmadan bağış kararını uygularlar demişti. O nedenle kararı onaylamak zorunda kalmıştım. Oysa ben Halk Evi binasının yine Halk Evi olarak kullanılmasını istiyordum. Daha sonra Halk Eğitim Merkezine destek olmak amacıyla kurulan Halk Eğitimi Ve Sosyal Geliştirme Derneğine kurucu üye olmuştum. İlk kongrede yapılan oylamada en çok oyu ben almıştım. Bu nedenle başkanlığı bana önermişlerdi. Seçilenlerden biri doktor bir ağabeyimizdi. Bu yüzden başkanlığa onun getirilmesini istedim. Doktor Güney İldiri başkan ben de başkan yardımcısı olmuştum. Ben yönetimden ayrılıncaya kadar çok güzel çalışmalar yapmıştık. Muğla’ya yerleştiğim için yönetimden ayrılmak zorunda kalmıştım. Ayrılmamı fırsat bilen Halk Eğitim Merkezi müdürü yöneticileri derneğin fesih edilmesini ikna ederek, kapatılmasını sağladı. Böylece çekirdeğini oluşturduğum özgür kütüphaneye kazandırdığım tüm kitaplar Halk Eğitim Merkezine geçmişti. Demokrat Partinin kapattırdığı Halk Evinin tüm kitapları ortaokulun kütüphanesinde çürümeye terk edilmişti. Aynı durumun derneğimizin başına gelmemesi için kütüphanesini Halk Eğitim Merkezinden ayrı olarak geliştirmiştim.
Özcan Nevres

CHP Kurultaya mı, Bölünmeye mi

Önce bölünmelerin geçmişime bakalım. Çok partili dönemde ilk bölünme Demokrat partide oldu. Demokrat Partiden ayrılanlar Hürriyet Partisini kurdular. Bin dokuz yüz elli yedideki genel seçimlerinde umdukları başarıyı sağlayamayınca bin dokuz yüz elli sekizde Hürriyet Partisini kapatıp CHP ye katılma kararı aldılar. Turan Güneş baba ocağı olan CHP ye geçince önemli görevlerin adamı oldu.
İkinci bölünme CHP de oldu. CHP de Milli Şef Genel Başkan İsmet İnönü, Ortanın solu lideri Bülent Ecevit’e yenilince, milli şefin istifasının ardından Turan Feyzioğlu’nun başı çektiği kırk yedi milletvekili ve senatör CHP den istifa ederek Güven Partisini kurdular. CHP deki tutucu kanadında Kemal Satır’cılar olarak tanınan Kemal Satır grubu Cumhuriyetçiler Partisini kurdular. Daha sonra Güven Partisiyle birleştilerse de seçimlerde umdukları başarıya ulaşamadılar. Eğer CHP de yeni bir bölünme olursa bölünme gidenlere hiç yaramayacaktır. Aksine kongreden birlik ve beraberlik çıkmasını sağlamalıdırlar.
Bin dokuz yüz seksen darbesinde tüm partilerle birlikte CHP de kapatıldı. Darbe yönetimi siyasi partilerin kurulmasına izin verince CHP nin oylarına sahiplenmek isteyen iki parti kuruldu. Halkçı Parti ile Demokratik Sol Parti. Darbeciler SODEP in seçime katılmasını veto etti. Ne yazık ki SODEP liler seçime girememelerinin faturasını seçime giren Halkçı Partiye kestiler. SODEP liler Halkçı Partilileri burjuva revizyoncuları olarak niteleyip Halkçı Partiye oy vermemek kararı aldılar. Darbenin başı Kenan Evren’e inat olsun diye CHP li olduklarını bildiklerine ANAP a oy vermeye teşvik ettiler. Eğer ANAP a oy vermek istemiyorsanız tak, tak yapın dediler. Yani geçersiz oy kullanmalarını önerdiler. Bu da eski CHP lilerin değişik partilere dağılmalarına neden olduğundan sosyal demokratlar çok büyük oy kaybına uğradılar. O dağılma değil midir ki sosyal demokratlar bir türlü iktidar olamıyor.
CHP nin dağılan oylarını toparlayabilmek için umutlar Demokratik Sol Partinin Genel Başkanı Rahşan Ecevit’in eşi Bülent Ecevit’e bağlanmıştı. Bülent Ecevit siyasi yasaklı olduğu için partinin başına geçemiyordu. CHP lilerin oylarını toparlayabilmek için gel Halkçı Partinin başına geç önerilerini CHP li hizipçilerden korktuğu için olsa gerek bu öneriyi kabul etmemişti.
Sosyal demokratların Halkçı Partiye oy vermeme kararı almalarına, eski bir CHP yöneticisi olarak karşı çıkmıştım. Bu nedenle ekonomik durumum elvermediği halde Halkçı Parti Menemen örgütünü kurmayı kabul ettim. Tüm çalışmalarımda SODEP lilerin engelleriyle karşılaştım. Buna rağmen yılmadım. Bilinen siyasetçilerden çok değişik söylemlerle propagandalarda çok başarılı oldum. Propaganda için gittiğim yerlerde bizi dinlemeye gelen üç kişi dahi olsa ortalama elli dakika süren konuşmalarımı yapmaktan kaçınmadım. Propaganda konuşmam bittikten sonra dinleyicilere lütfettiniz beni dinlediniz. Şimdi söz sırası sizde, ne sormak istiyorsanız sorun ben de yanıtlayayım derdim. Sorulanlara sabırla soranı aydınlatacak yanıtlar verirdim. Bu tarz çalışmam SODEP lilerin tek oy alamaz dedikleri Halkçı Partiye dokuz bin dokuz yüz seksen sekiz oy kazandırarak seçime katılan üç partinin en büyüğü olmasını sağladım. Bu seçimde ANAP altı bin beş yüz, MDP ise üç bin beş yüz oy almışlardı. Halkçı Parti on iki oy eksiğiyle iki partinin toplam olarak aldığı oy kadar oy almıştı.
O seçimle ilgili unutamadığım anılarım vardır. İl Başkanımız Foça’da örgütümüz yok. Seçim çalışmalarına Foça’yı da dahil edersen çok sevinirim demişti. Sakın Gerenköy’e gitme, tek oy alamazsın demişlerdi. Buna rağmen Foça çalışmalarımızı Gerenköy’den başlattık. Gittiğimiz kahvehanede sekiz kişi vardı. Halkçı Parti Menemen İlçe Başkanı olmama rağmen köylerine oy istemek amacıyla gelmediğimi söyledim. Ben de sizler gibi tarımcıyım. Gediz nehrinde su olmasına rağmen ne kanallara ne de kanaletlere su verilmemektedir. Bu yüzden sebzelerimiz bahçelerimizde kuruyor, meyvelerimiz dallarında buruşup dökülüyorlar. Eğer partimiz seçimi kazanacak olursa kanallardan ve kanaletlerden yaz kış su akıtacağız dedim. Biri abe sen ne sülersin. Gediz’de iki parmak sucaz yok. Sen ne suyu vereceksin dedi ama birden biri, bir sandalye kapıp adamın üzerine yürüdü. Senin paran var yüz elli metreden su çıkarttın. Bizde o para var mı? İsterse iki parmak su olsun. Yeter ki o su aksın dedi. Bu arada yanındakiler saldıran tutarak sandalyeyi elinden aldılar. Birden karşımızda saldırgandan başka kimse kalmadı. Biz gidelim bari dediğimde nereye gideceksiniz be dedi. Ben adamları geldiğinizi haber vermeleri için öteki kahvelere gönderdim dedi. Biraz sonra diğer kahvehanelerden bir- çok insan sandalyeleriyle geldiler. En uzun konuşmamı orada yaptım ve oyların üçte ikisinin Halkçı Partiye verilmesini sağladım. Tek oy alamazsın dedikleri bir de Kozbeyli köyü vardı. Köye gittiğimizde beni CHP de yöneticilik yaptığım zamandan beni tanıyanlar diğer kahvehanelerdekilerin konuşma yapacağım kahvehaneye gelmelerini sağladılar. Konuşmamı yaparken biri, başkanım çok güzel şeyler söylüyorsun ama bunun kaynağı var mı diye sordu. Sesler yükseldi. Başkan dinleme onu o delidir dediler. Aslında o kişiyi çok iyi tanıyordum ama belli etmedim. O kişiye nerelisin diye sordum? Buralıyım dedi. Bana söyler misin? Bir zamanlar dünyanın en kaliteli salebi nerede yetişiyordu? Bilmem dedi. Peki, bir zamanlar Çeşme’den sonra en çok sakız ağacı nerede vardı? Onu da bilmem dedi. Sen nasıl bir Foçalısın ki, bunların Foça da olduğunu bilmiyorsun. Tarihin babası Herodot der ki, Ege öyle bir beldedir ki, onun dağlarından yağ, ovalarından bal akar demişti. Eğer biz iktidar olursak yine dağlardan yağ, ovalardan bal akıtacağız. Köylüler abo dediler. Bu başkan köyümüzü bizden iyi biliyor. O köyün oylarının üçte ikisi partimize çıktı.
Özcan Nevres

Zayıflama Zırvaları

Uzun zamandan beri reklamı sürmekte olan zayıflama bandı reklamını dinlemeye bile gerek duymamıştım. İlk defa reklamı sonuna kadar bu gece izledim. Reklamda bir hanım efendi bir buçuk ayda tam on beş kilo verdim. Bandı bir buçuk ay kullandım. Bir buçuk aydan beri kullanmadığım halde hiç kilo almadım diyor. Bakınız bu konuda Onkoloji Profesörü Sayın Erkan Topuz ne diyor? Sağlıklı olarak zayıflayabilmek için ayda en fazla bir buçuk kilo verilmelidir. Bunun üzerinde kilo vermek kansere davetiyedir. Sağlıklı olarak zayıflamak için diyabet hastalarının kullandığı ana maddesi Metformin olan ilaçlarla gayet sağlıklı olarak ayda bir buçuk kilo verebilirsiniz. Yüz altı kilodan doksan altı kiloya ancak bir yılda inebilmiştim. Sayın Erkan Topuz’un önerdiği ilaç ayda bir buçuk kilo verdiriyorsa, o ilacı kullanacak olursam yılda on sekiz kilo verebilirim diye düşündüm ve eczaneden bir kutu ilaç satın aldım. İnternet’ten ilaç hakkında bilgi aradığımda bir sürpriz ile karşılaştım. Meğer TİP 2 diyabet hastası olduğum için kullanmakta olduğum ilacın da ana hammaddesinin Metformin olduğunu gördüm. Aldığım ilacı daha sonra kullanmak üzere ilaç dolabına kaldırdım. Almış olduğum ilacı Sayın Erkan Topuz önerdiği halde doktoruma danışmadan kullanmak istemedim. Zira en iyi ilacın dahi yan etkilerini olduğunu unutmamak gerekir.
Zayıflama konusunda o kadar çok mail alıyorum ki inanılacak gibi değil. Hepsi kendi pazarladıkları sözde mucize gıda takviyelerini öneriyorlar. Hele bir tanesi var ki bir ayda on beş kilo vereceğime garanti veriyor. Maile maille yanıt verdim. İlginize teşekkür ederim ama ben kanser hastası olarak ölmek istemiyorum dedim. Bu defa da biri Güneydoğu’da üretilmekte olan kırmız biber ile bir televizyon sunucusunun tam otuz beş kilo verdiğini yazıyor ve indirimli fiyatının elli dokuz lira olduğunu belirtiyor. Bu nasıl bir piyasadır ki insan sağlığıyla bu denli sorumsuzca oynanabiliyor. Peki, bu durum karşısında Sağlık Bakanlığının ne yapması gerekir? Tüm bu sözde gıda takviyesi bitkiselleri yasaklayıp toplatılmasını sağlaması gerekmiyor mu? Gerekiyor ama sayın bakanımız bu günlerde siyaset ile çok meşgul olduğundan olsa gerek sağlığa kesin olarak zararlı olan bu sözde gıda takviyelerine zaman ayıramıyor.
Geçmişte televizyon kanallarında türbe ziyaretleri yarışması vardı. Her kanal kameramanlarını ve muhabirlerini türbelere gönderip çekim yaptırıp izleyicilerine haber olarak sunuyorlardı. Bir türbe haberinde öyle bir sahne vardı ki gözlerimizle görmesek inanamazdık. Kadının biri ha bire göbek atıyor ve her göbek atışında al sana bir göbek ver bana bir bebek diye de çığlık atıyordu. Gerçek din adamlarımız ne dileyecekseniz Allah’tan dileyin, ölmüşlerden medet ummayın deseler de dinleyen kim?
Çok eskiden ülke genelinde hekim çok azdı. Üstelik insanlarda doktora gitme alışkanlıkları yoktu. Çoğunun hastalığı ne olursa olsun. Sıtma Mücadele Derneğinden parasız aldıkları sıtma ilacı kinini her derde deva bir ilaçmış gibi kullanırlardı. Neyse ki sıtma hastalığının kökü kazınıldı da, her derde deva olduğu sanılan bu ilaç unutuldu gitti. Doktor sayısı çok az olunca doktor bulamayanlar veya eski alışkanlıklarından kurtulamayanlar çareyi hocalarda arıyorlardı. Menemen’de çok ünlü bir hoca vardı. Üfürüğünün deva olmadığı!!! hiçbir hastalık yoktu. Evine elektrik tesisatı yaparken hastalarını okutmaya gelenlerin haddi hesabı yoktu. Hocam sizin nefesinizin her derde deva olduğuna dair yaygın bir kanı var doğru mu diye sordum? Öyle olmasa bu kadar insan kendilerini okutmaya gelirler mi dedi? Tesisatını tamamladıktan ve bağlantısını yaptırdıktan sonra onu bir süre görmedim. Bir gün iyi görüşmekte olduğum bir doktoru ziyarete gittiğimde bir de ne göreyim? Bizim nefesi her derde deva hocamızı doktorumuz muayene ediyor. Muayenesi tamamlandıktan sonra yanıma oturdu. Reçetenin yazılmasını bekliyordu. Yavaşça hocam ne oldu sana böyle? Senin nefesin senin bile hastalığını tedaviye yetmediğine gör sana kendilerini okutmaya gelenlerin hastalıktan kurtulmalarına yeter mi dedim? Kulağıma eğilip sus be evlat dedi. Enayiler olmasa biz nerden geçineceğiz? Bu söylediğinde yerden göğe kadar haklıydı ama kime anlatacaksın? O gibi insanlara inanmış olanları okumakla, üflemekle hastalıkların tedavi edilemeyeceğine inandırmak olası mı?
Özcan Nevres

Aldatıcı Reklamlar

Değerli okurlarım. Son günlerde televizyonlarda ve bazı alışveriş sitelerinde elektrik tasarruf cihazı adı verdikleri bazı cihazlar pazarlanmaktadır. Daha önce de belirttiğim gibi elektrik tasarruf kutusu saçmalıktır diye. Yine de okurlarıma daha sağlam bilgi verebi,lmekmek için internet üzerinden satış yapmakta olan bir firmadan bir adet elektrik tasarruf kutusu satın aldım. Uzun zamandan beri kullanmadığım bir ampermetreyi bir üçlü prize seri olarak bağladım. Üçlü prizin bir gözüne tasarruf kutusunu taktım. Diğer gözüne de iki kilovat güç harcayan su ısıtma cihazını taktım. Su kaynayıncaya kadar bekledim. Ampermetrenin ibresinde hiçbir sapma olmadı. Daha sonra prizden tasarruf kutusunu çıkarıp ısıtma cihazını açtım. İbrede hiçbir sapma olmadı. Bu da şunu gayet net olarak gösteriyor. Bu elektrik tasarruf kutuları aldatmacadan başka bir şey değildir. Birileri işe yaramıyorsa sen neden aldın diye sorabilirler. O kutuyu almamın tek nedeni aleti iyice kontrol edip okurlarıma en doğru bilgiyi vermek içindi. Elektrik tasarruf kutusunun üzerinde yüzde otuz tasarruf yazıyor ama bırakınız yüzde otuzu, yüzde bir bile tasarruf etkisi yok. Elektrik faturalarının yüklü olmasından şikâyetçi olanlar daha az ödeme umuduna kapılıp sakın bu hiçbir işe yaramayan sözde tasarruf kutusunu satın almasınlar. Verdikleri para yabana gider. Bazı firmalarda bu cihaz güya doksan dokuz liradan elli dokuz liraya indirilmiş olarak on iki ay taksitle satılmaktadır. Ben büyük bir indirimle www.yakaladinyakaladin.com adındaki pazarlama firmasından on beş liraya aldım. Okurlarıma bu konuda sağlıklı bilgi verebildiğim için paramı sokağa atmadığıma inanıyorum.
Televizyon kanallarında bal pazarlayan firmaların satışlarında düşüş olduğundan olsa gerek içlerinde fiyat düşürenler var. Örneğin dört kavanoz balı yüz liraya satan firma şimdi beş kavanoz balı yüz liraya satmaya başladı. Bu daha başlangıç. Yakında marketlerde satılmakta olan azami on bir buçuk liranın da altına düşmek zorunda kalacaklar. Zira reklamlara aldanıp o firmalardan bal alanlar, aldıkları ballardan hiç memnun değiller. Bir uyarıda bulunayım. Aldıkları ballar bu soğuklarda iki ay içinde donmayacak olursa o bal ya katkılıdır. Ya da kaynatılarak kavanozlara doldurulmuştur. Katkılı ballar sağlı için zararlıdır. Donmayan ballar sağlığa zararlı değildir ama sağlığa yararlı değildir. Zira kaynatılarak sağlık için gerekli olan ve donmaya neden olan maddeler yok edilmiştir. Kaynatılmış ballar sağlık için değil tatlandırmak için kullanılabilir.
Kış sebze fiyatlarını çok fena vurdu. Geçtiğimiz Salı günü Küçükküy’de Salı günleri kurulmakta olan semt pazarını gezdim. İnanılır gibi değil ama gerçek. Orta boy marul üç lira, büyük boyları ise üç buçuk liraya satılmaktaydı. Bu fiyatlar alanın elini yakmasa da cebini çok fena yakar. Semt pazarında ucuz sayılacak mevsimi geçmiş olsa da ayvalar ile henüz mevsiminde olan portakallar vardı. Bir demet roka bile bir buçuk liraydı. Bu fiyatlarla cepler yanmaz da ne olur? Geçmişte her yıl on beş yirmi dönüm, hatta daha fazlası marul dikerdim. Diktiğim marullar hep elimde kalırdı ve zarar ederdim. Zarar etmese de girdiğim kapıdan çıkardım. Bu günkü fiyatlarla üreticiden tanesini bir liraya dahi alsalar üretici çok büyük kazanç sağlar. Zira bir dönümde beş bin kıvırcık marul yetiştirilir. Otuz dönüm marul diktiğimde bu fiyata marul satabilseydim yüz elli bin lira alırdım. Bunun yirmi bini masraf olsa kalan para beni zengin ederdi. Ne yazık ki diktiğim marullar konu komşuya ve inekçilere yarardı. Zaten her yıl konu komşu için yaklaşık yüz metre kare yere maydanoz, dereotu, roka ve tere dikerdim. Komşularıma gidin istediğiniz kadar biçin derdim ama pek giden olmazdı. Zira pazarlarda demetlenmiş olarak yok pahasına satılmaktaydı. Biçmekle uğraşmaktansa satın almayı yeğlerdi. Oysa benim yetiştirdiklerimi yeğlemeleri gerekirdi. Zira bahçelerimin hiç birinde kanal kirli suyu kullanmazdım. Artezyenlerimden çektiğim su ile sulardım. Yetiştirdiklerimde kirlilikten söz edilemezdi.
Vakıf çayırındaki tarlamızı bahçe olarak kullanıyordum. Artezyen kuyusunu yanına dört buçuk metre kareye maydanoz dikmiştim. Bir kovada bulunan suni gübre taş gibi olmuştu. Maydanozları sularken kovayı akan suyun altına koymakla içindeki suni gübre eriyiverdi. Maydanozların yanmamaları için günde dört defa su vermek zorunda kaldım. Bir hafta içinde maydanozlar neredeyse diz boyu olmuştu. Tümünü biçip iki üzüm keleterine tepelemeye doldurdum. Nevres apartmanı üç ana caddenin kesiştiği yerde olduğu için gelen geçen çoktur. Her geçene koca bir demet veriyordum. Borcum ne diye soranlar da oluyordu. Bu ara biri geldi bana da verir misin dedi? Hemen koca bir demet verdim. Ne bu yahu, bunları demet bile yapmamışsın demez mi?. Siz demetli mi istiyorsunuz diye sorunca evet dedi. Siz yarın bu saatlerde gelin ben size demet edilmiş kurdele ile süslenmiş koca bir demet veririm dedim. Tamam dedi ve gitti. Ertesi gün aynı saatte geldi. Benim maydanozu getirdin mi diye sorduğunda, sorduğuna pişman ettim. Ne hikmetse bazı insanlar iyi niyeti bile istismar etmek istiyorlar. Bu olaydan ders almış olsaydım bari ama almadım. Halen gereksinimimden çok fazla maydanoz ve roka yetiştirip isteyenlere ücretsiz olarak veriyorum.
Özcan Nevres

Soğuk Havalarda Yaşam

Uzmanlar her ne kadar yaşlıların soğuk havalarda dışarı çıkmamasını önerse de yalnız yaşayan bir insan olarak sokağa çıkmamam olası mı? Belki okurlarımın aklına bu adam niye yalnız yaşıyor diye bir soru gelebilir. Eşim Gaziosmanpaşa Küçükköy’de yaşamakta olan Alzaymir (Alzheimer) hastası annesine baktığı için yalnız yaşıyorum. Yaşlılıkta mı böyle oluyor bilemiyorum? Nedense kendi evimden başka yerde kalmaktan çok sıkılıyorum. Kendi evimdeki rahatı başka evlerde bulmam elbet de olası değil. Kendi evimde istediğim zamanda, istediğim kanalda televizyon izliyorum. Müzik setini açıp müzik dinleyebiliyorum. Gerekli gördüğümde köşe yazısı veya öykü yazıyorum. Konuk olunan bir evde bunları yapmak olası mı? Elbet de değil. Böyle olunca da yalnız yaşamanın sıkıntılarına katlanmak zorunda kalıyorum.
Soğuk havalarda kar yağdığında tarım arazileri birçok zararlılardan arınır. Soğuk hava ve kar tarım alanlarına bereket getirir. Peki, sıcakkanlılar için öyle mi? Özellikle insanlarda başta grip ve nezle olmak üzere, bronşit ve zatürree gibi hastalıklar ölümlere dahi neden olurlar. Bu soğuk kış günleri sokağa bırakılmış evcil hayvanlar için de açlık ve hastalık demektir. Bu yüzden geçtiğimiz yaz sonunda yazlıkçıların çocuk istiyor diye aldıkları evcil hayvanları sokağa bırakırlar. Bu evciller kış koşullarına alışık olmadıklarından çok azı hayatta kalır. O nedenle değil mi ki kış başlangıcında gördüğümüz kedileri ve köpekleri yaz başlangıcında göremiyoruz. Buna neden olan soğuğa ve açlıklara dayanamamaları değil mi?
Dün evden çıktığımda etrafımı tam on bir kedi sardı. Tümü miyavlayarak benden yiyecek istiyorlardı. İstemeyip de ne yapacaklardı? Çöp bidonlarındaki çöpler bile donmuş. Bu nedenle yiyecek bulamıyorlar. Eve dönüp bir pet şişeden kesip yaptığım yem kabına bir litre süt döktüm. Yarım litre kadar da sıcak su ilave ettikten sonra ekmek makinesinde yapmış olduğum ekmeğin yarısını kesip içine doğradım. Yemek kabını sokağa bıraktığımda hepsi başına üşüştüler. Yaz aylarında pirzola artıklarından gayrisine burun kıvıran kediler verdiğim sütlü ekmeği iştahla yediler. Tam doymamış olacaklar ki yine etrafımda daha yok mu der gibi dolanmaya başladılar? Ne yazık ki daha fazlasını yapmaya olanağım da yok zamanımda.
Çocuk istedi diye evlerine kedi ve köpek alarak el bebek, gül bebek besleyenlere sormak gerekir. Bu denli kolay yaşamaya ve hazıra alıştırdığınız kedinizi veya köpeğinizi artık çocuk bıktı diye sokağa bırakırken vicdanınız hiç sızlamıyor mu? Sızlamıyor ki sokağa bırakabiliyorlar. Nedense Hayvanları Koruma Dernekleri yalnızca köpekleri korumaya çalışıyorlar. Gerçi halkımızın duyarsızlığı yüzünden korumayı başardıkları da yok. Zaman, zaman gazetelerde okuyup haberlerde dinliyoruz. Köpek barınağındaki köpekler açlıktan öldüler diye. Kediler sanki sokak hayvanı değilmiş gibi onlara barınak yapmayı düşünen bile yok. Birkaç kişinin sokak hayvanlarını zaman, zaman beslemeleri hiçbir şekilde doyurucu ve sağlıklı olamaz. Onları soğuktan ve sıcaktan koruyacak barınaklar da gerekir.
Ne hikmetse belediye yakalayabildiği sokak köpeklerinin kulaklarına aşılarının yapıldığını gösteren bir işaret koyduktan sonra sokağa bırakmaktadır. O aşılar köpekleri hastalıktan koruyabilir ama soğuktan ve açlıktan koruyamaz. O köpeklerin sokağa bırakılmaları değil, barınaklara konulmaları gerekir. Üstelik bu hayvanlar bazen oyun olsun diye insanlara havlamaktadırlar. Köpekler hakkında bilgileri olmayanlar bu yüzden çok korkarlar. Köpeğin insan üzerine havlayarak gelirken kuyruğunu sallaması dostluk işaretidir. Üzerine gittiği kişiyle oyun oynamak istediğini göstermektedir. Eğer bir köpek üzerinize kuyruğunu sallamadan geliyorsa o köpek tehlikelidir. O anda yapılması gereken yere çömelip yerden taş alıyor gibi yapmaktır. Ayağa kalksanız bile elinizde taş olabilir korkusuyla saldırmaktan vazgeçerler. Taşla yaralanma korkusuyla çekip giderler. Şunu aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Köpek korktuğunuzu sezdiği anda daha saldırgan olur. İki elinizin başparmağı ile işaret parmağını karşılıklı getirip bir halka oluşturup köpeğe karşı bir saldırı hamlesi yapar gibi yaptığınızda köpek tarafınızdan boğulmak istendiğini zannedip kaçmayı yeğleyecektir. Bir gün bahçemde çalışırken kaniş cinsi köpeğimin büyük bir korkuyla gelip bacaklarımın arasına sığınmasının nedenini anlayamamıştım. O sırada arazimin kenarındaki yoldan biri geçiyordu. Ertesi günler geçerken köpeğimin korkuyla kaçıp bana sığınmasının nedenini merak etmiştim. Köpeğimi korkutan adama köpeğimin neden korktuğunu sordum. Hangi köpek olursa olsun. Onu boğacak gibi bir hareket yaptığında korkuyla kaçacak delik arar dedi. Bu sayede saldırgan köpeklerden kurtulmanın en kolay yolunu öğrenmiş oldum.
Özcan Nevres

Soğuk Hava Dondururken

Bin dokuz yüz kırk dört yılında çok soğuk bir kış yaşamıştık. Saçaklardan akan kar suları yere damlamadan buz kitlesine dönüşüyordu. Kuşlar bile tünedikleri yerden çok zorunlu olmadıkça uçmuyordu. Çocuk aklımla nasıl bilirdim kuşların neden uçmak istememelerini? Bunun nedenini ancak yıllar sonra öğrenebilmiştim. Kuşlar her yerin don yüzünden kaskatı olması nedeniyle yem bulamayacaklarını bildiklerinden uçarak enerjilerini tüketmek istemiyorlardı. Uçarak kaybettikleri enerjiyi yerine koymak için beslenmeleri gerekiyordu. Yiyecek bulamayacağına göre zorunluluk olmadıkça uçmasının hiçbir nedeni yoktu. Bunu bildiğim için her yıl soğuk günlerde kuşları beslemek için evimde buğday ve mısır bulundururum.
Çocukluğumda en büyük hayalim bir kuşa sahip olmaktı. Bahar aylarında arazilerimizin hendeklerindeki çalılıklarda kuş yuvası arardım. Bulduğumda ise çok sevinirdim. Kısa zamanda yumurtalardan yavrular çıkacak. Yavrular tüylendiklerinde alıp bir kalbur altına koyup onları besleyecektim. Her gün gidip kontrol ettiğim yuvalardaki kuşlar için biraz daha büyüsünler diye beklemekteyken bir de bakarım kuşlar yuvalarından uçup gitmişler. Kuş sahibi olma hayalim bir dahaki bahara kalırdı. Birkaç kez yaralı olarak bulduğum kuşları tedavi etmeye uğraştıysam da hiç birinde başarılı olamamıştım. Buna rağmen yaşamımın her aşamasında kuş sevgisini hiçbir zaman içimden atamadım.
Güvercin tutkum bir dostumun bana hediye ettiği bir çift güvercinle başlamıştı. İki küçük oğlum da güvercinleri çok sevmişlerdi. Çiftin erkeği kaybolduğunda çok üzülmüşlerdi. İkisinin de gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Üzülmeyin, ben hemen ona bir erkek bulur satın alırım dedim. Nitekim buldum da. Yine aynı durumu bir daha yaşamamak için bir çift güvercin daha aldım. Kısa zamanda ambalaj kutularından yaptığım yuvalara yumurtlayıp kuluçkaya yatmışlardı ama iki dişi arasında önü alınmaz bir kavga başladı. İlk güvercinimiz sonradan aldığım güvercinin yuvasına dalıp dişiyi yumurtalarıyla birlikte dışarı atıyordu. Nedenin kısa zamanda anladım. İlk dişi yumurtadan çıkacak yavruları uçurduğunda onlara yuva hazırlamak için diğerinin yuvasına el koyuyordu. Hemen komşu marketten beş altı kutu alıp yuva olması için gerekli olan delikleri açtım. Bu sayede kavgayı sonlandırmıştım. Kısa zamanda balkonumuzda, balkonumuzun kaldıramayacağı kadar güvercinimiz olmuştu. Keresteciden aldığım morelyelerle terasımızda dokuz metre kare genişliğinde bir kümes yaptım. İçine de bulabildiğim kadar yuva koydum. Güvercinlerimin hızla çoğalması yetmiyormuş gibi başkalarına ait güvercinler yem bolluğunu ve banyo yapmaları için koyduğum iki leğen suyu gördüklerinde hemen benim kümese yerleşiyorlardı. Güvercin ticareti yapanlar kendilerine ait metotlarla başkalarına ait güvercinleri kendi kümeslerine indirebiliyorlardı. Kuşun sahibi kuşunu istediğinde beş kilo yem getir al kuşunu derlerdi. Güvercinlerim çoğaldığında yakın çevredeki kuş sahipleri kuşlarını uçuramaz olmuşlardı. Bu defa benim sürüye karışan kuşlarını geri alabilmek için onlar bana yem getirmek zorunda kalıyorlardı. Bu arada birkaç kuşum hiçbir hastalık belirtisi göstermeden avuçlarımın içinde can vermişlerdi. Ölüm nedeninin ne olabileceğini sorduğum veterinerlerden bile doyurucu bir yanıt alamadım. Ta ki Halkçı Parti ilçe başkanı olarak yaptığım seçim çalışmalarına kadar. Veteriner Profesör Mahmut Akkılıç ile seçim çalışmalarına başlayıncaya kadar. Bir fırsatını bulup hocamıza sordum. Hemen yanıtladı. Bunlar tanecil hayvanlardır. Bu yüzden yeteri kadar E vitamini alamamaktadır. E vitamini alamadıklarında sindirim sistemleri felç olmaktadır. Sindirim sistemleri felç olduğunda da hiçbir hastalık belirtisi göstermeden ölüverirler. Kumrular bile tel üzerinde sağlıklı bir görüntü içerisinde oldukları halde pat diye yere cansız olarak düşerler dedi. O bilgiden sonra suluklarından E vitaminini eksik etmedim.
Bir gece korkunç bir fırtına vardı. Evime döndüğümde terasa çıkıp kümesin ne durumda olduğuna bakmak istedim. Kümes fırtınanın etkisiyle üç kat altımızdaki iş yerinin üzerine düşmüştü. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Sabah olduğunda kedilerin karınlarının çok şişmiş olduğunu gördüğümde acı gerçekle karşılaşmıştım. O geceden kurtulmuş olanlardan bir çift mısıri güvercinimiz balkonumuza gelmişse de sığınacak yuva bulamadıkları için sonunda onlar da gelmez olmuşlardı. Aynı acıyı bir daha yaşamamak için balkona yuva koymamıştım. Daha sonra sevgimizi muhabbet kuşlarına yönlendirdik. Başta Atatürk’ü çok seviyorum olmak üzere bir çok cümle kuran Yeşimimiz kaçtıktan sonra, kuş sevgimizi torun sevgisine bıraktık.
Özcan Nevres

Evlilik Programları

RTÜK bu konuya neden el atmaz bilemiyorum. Gerçi hangi olumsuzluğa el atıyor ki buna da el atsın. Nasıl ki İnternet birçok yuvanın yıkılmasına, bazı saf, cahil kızların baştan çıkarılmasına neden oluyorsa, kanımca bu programlarda da sonuç aynı olur. Doğru dürüst gelinlik dahi giyememiş biraz da cahil bir kadını düşünün. Kendi kanısına göre eline su dökemeyecek dul kadınlar bile para babası birini bu programlar sayesinde bulabiliyor. O halde kendisi de boşanmış olsa mutlaka bir para babası bulabilirdi. En azından uzun bir zamandan beri hırlaşmakta olduğu eşinden daha iyi birini bulabilirim diye düşünebilir. Belki bulabilir ama bulabildiği kişi ile aynı yastıkta kocayabilecek mi? O programlarda debdebe ile evlenip üç gün sonra boşananların kaç kişi olduğunu bilen var mı? Zaman, zaman evlilik programında evlenmiş olanları konuk ediyorlarsa da, üç beş gün sonra boşananların yanında, konuk edilenler devede kulak gibi kalıyor. Şu kadar çifti evlendirdik demek kolay. Bir iki çifti konuk etmek daha da kolay. Hadi onlarcasını çıkarsınlar bakalım çıkarabilecekler mi? Bu programları izleyenler ister kadın ister erkek olsun eşlerinden boşanarak yaşantılarına sakın yeni bir yön vermeye kalkışmasınlar. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olurlar.
Ne yazık ki bu programlarda Türk insanının adap ve törelerine uymayan çok kötü olumsuzluklar sergilenmektedir. Yabancı bir ülkede yaşayan bir kadın evleneceği erkeğe kendince çok önemli bir şart koşuyor. Diyor ki; ben çok yüksek ev kirası ödememek için boşandığım eşimle beraber yaşıyorum. İzleyici kadınlardan biri öfkeyle bağırıyor ve olur mu öyle şey diyor? Kadın olabildiğince pişkin, neden olmasın diyor? Onun mazotu bitmiş. İşin en garip tarafı ise o kadına talip olan erkek olsun diyor olması. Aranızda cinsellik yoksa neden olmasın diyebiliyor? Bir kadının kocasından boşandıktan sonra eşiyle halen beraberliğini sürdürüyor olmasını bizim toplumumuz ahlaksızlık olarak niteler. Kadın yurt dışında çalıştığı için kendisine birçok talip gelmişti. Armutta sap, üzümde çöp var bahanesiyle tümünü reddetmişti. Zira gelenlerin hiç biri kadının eski eşiyle birlikte yaşamayı kabul etmemişti. Aklıma işin içerisinde sapıklık olduğu geliyor ama ne kadar doğru olduğunu bilemem. Toplumda sapıklık o kadar çok ki inanılacak gibi değil. Zaman. Zaman toplu seks partilerine davet ediliyordum. Tümünü engelleyerek kurtuldum. Bu günlerde de daha çok yabancı ülkelerin kadınlarından arkadaşlık talepleri alıyorum. Tümünü hemen siliyorum. Üç günden beri bir bayandan devamlı mail alıyorum. En sonunda elli yıl önce neredeydin diye mailine yanıt verdim? Umarım bir daha aramaz. Siteme girişte kırk beş yıl önce bir münazarada çekilmiş olan fotoğrafım var. O fotoğrafı görenler kanımca beni o fotoğraftaki gibi sanıyorlar. İngilizce okuryazarlığım olmadığı için onlara o fotoğrafımın kırk beş yıl öncesine ait olduğunu nasıl anlatabilirim?
Bilgisayar mühendisi olan oğlum Özgür Nevres’in yenilediği sitemde numaratör uygulaması var. Bu sayede yazılarımın kaç defa okunduğunu görebiliyorum. İlginçtir. Sitemde en çok tıklanan torunum Can Nevres’in fotoğrafları. Torunum Can başlığı tıklandığında Can’ın fotoğrafları ile birlikte bu güne kadar almış olduğu takdir ve üstün başarı belgelerinin kopyası var. Kanımca bunun iki nedeni var. Birincisi almış olduğu takdirnameler ve başarı belgeleri. İkincisi ise onun tarihi değeri olan yerlerde çekmiş olduğum fotoğrafları olabilir. Bu gün Can ile telefonla görüştüğümüzde sitemiz henüz çok yeni olmasına rağmen binden fazla tıklandın. İnşallah benim rekorumu kırarsın dedim. Gelirken yeni takdirnameni getirmeyi unutma ki onu da diğerlerinin yanına koyayım dedim. Bu takdirnameleri ise başka çocuklara örnek olması için koyuyorum.
Can Nevres’e babası her zaman çok çalış. Kendine halanı örnek al, halan gibi ol demektedir. Boynuz kulağı geçer derler. Halası halen Amerikan üniversitelerinde araştırma görevlisi olarak çalışmakta olan Boğaziçi Üniversitesi mezunu Doktor Hediye Nevres’tir. Can üst üste aldığı takdirnamelerle inşallah halasını geçecektir. Tüm çocuklarımızın yolları açık olsun. Ki başarıdan başarıya koşabilsinler.
Özcan Nevres

Sağlıksız Sağlık Ürünleri

Birçok televizyon kanalında hiçbir denetimden geçmeyen, ilaç olarak ruhsat alamadıklarından Tarım Bakanlığından gıda takviyesi adı altında ruhsat alan birçok ürün var. İşin en acı ve en düşündürücü yanı bu ne olduğu belersiz ürünlerin reklamlarında bırakınız doktorları profesörlerin bile alet ediliyor olmaları. Sağlık Bakanlığı geç de olsa bu tür ürünlere ve aktarların satmakta oldukları bitkilere büyük bir denetim kararı aldı. Bakalım alınan karar uygulana bilecek mi? Yoksa eski tas eski hamam deyimine uygun olarak satışlar devam edecek mi?
Kanser uzmanı profesörlerin süt hakkında ortaya attıkları iddialar kafaları iyice karıştırdı. Zira profesörler, sağlıklı diye satın alıp gönül rahatlığıyla içtiğimiz, tatlılarda, dondurmalarda kullanmakta olduğumuz kutu sütlerinin kanserojen olduğunu iddia ediyorlar. Profesör Erkan Topuz kutu sütlerini içmeyiniz. İçindeki kanserojen katkılar nedeniyle o sütlerden yoğurt bile yapılamıyor demektedir. Doğrudur. Yeni aldığım yoğurt makinesini denmemek amacıyla üzerinde günlük olduğu yazılı olan, buna rağmen kullanım süresi bir haftayı bulan cam şişe içinde satılmakta olan sütten aldım. Yeni makinem çok güzel işe yarıyor ama sütteki katkı maddeleri yüzünden istenilen randıman alınamıyor. Önümüzdeki haftayı İstanbul’da torunum can ile birlikte geçireceğim. Dönüşte süt üreticilerinin sağdıkları sütü günlük olarak satışa sunanlardan süt alacağım ve bundan böyle yoğurt ve dondurma yapımında pastörize edilmemiş süt kullanacağım.
İki yıl önce ünlü bir süt ürünleri üreticisi firmanın yoğurdunu almıştım. O da nesi? Son kullanma tarihine daha on beş gün olan yoğurt, yoğurt değil sanki sirke. Üretici firmayı aradım. Karşılaşmış olduğum durumu anlattım. Üretim sorumlusu gıda mühendisi hanım, o durum bizden değil, soğuk zincirden kaynaklanmaktadır dedi. Hanım efendi her ne kadar gazeteci olarak tanınıyorsam da ben koyun sürüsü sahibi bir babanın oğluyum. Doğup büyümüş olduğum Menemen’de birçok insan bana Kahyaoğlu diye seslenir. Bu nedenle bana masal okumayın. Süt ürünlerinin kısa zamanda bozulmasının tek nedeni hijyendir. Muğla’da yaşadığım yıllarda Ziraat Müdürlüğünün mandırasında üretilen yoğurt ve peynirlerden alırdım. Yoğurtta hiçbir katkı maddesi olmadığı halde buzdolabında yirmi günden fazla bozulmadan lezzetini korurdu. Bunun nedeni ise süt ürünlerinin üretildiği mandıradaki temizlikti. Bu arada size bir de bir soru yöneltmek istiyorum. Bu kutu sütlerden neden yoğurt yapılamıyor dedim? Biz kutu süt imal etmiyoruz. Bunun nedenini ben de bilmiyorum dedi. Beyefendi bana adresinizi verir misiniz? Hemen gelip elinizdeki bozuk ürünü alacağım. İnceleyip sorunun ne olduğunu ortaya çıkaracağım dedi. Adresi verdim. Geldiklerinde bana yarım kilo tereyağı, bir buçuk litre ayran ve bir de bir kilo yoğurt ile yarım kilo da kaymaklı yoğurt hediye olarak getirdiler. Gösterdiğim ilgiye de teşekkür ettiler.
Sanırım o üretici firmadan çok şikâyetçi olan olmuştu. Zira bir süre sonra o firmaya fason ürün ürettiren firma aralarındaki sözleşmeyi iptal etmişti. Peki, bu pazarlayıcı firma tarafından sözleşme iptal edilinceye kadar ne kadar sağlıksız ürün kullanmıştık bilen var mı? Oysa süt temel gıdadır. Sütü sağılan hayvanın sağlığından, beslenmesinden ve sağımından sonraki sütün tüketiciye ulaşım zinciri sürekli kontrol edilmelidir. Olumsuzluklar nerede başlıyorsa orada el konulmalıdır.
Bu arada üreticiden süt alacaklara çok önemli bir bilgi vereyim. Eğer bulabilirseniz süt yoğunluk derecesini ölçen aletten alın. Bulamıyorsanız başparmağınızın tırnağı üzerine bir damla süt damlatınız. Mandıracı ağzıyla tırnağınıza damlattığınız süt manda b.ku gibi dağılıyorsa o sütü almayın. O yayılma süte su katıldığı içindir. Hilesiz sütte tırnağınıza damlattığınız damla mercimek tanesi gibi bombeli olarak kalır.
Büyükçekmece’de dairemizin bulunduğu apartmanın önüne biri kamyonetle süt getirirdi. Komşularım aldıkları sütü öve, öve bitiremezlerdi. Ben de tenceremi alıp kamyonetin yanına gittim. Güğümün musluğundan tırnağımın üzerine bir damla süt damlattım. Sütçü kaç litre alacaksın diye sorduğunda vazgeçtim almayacağım dedim. Tırnağıma süt damlattığımı görmüştü. Size bu güğümden vereyim dediğinde istemem kalsın dedim. O günden sonra apartmanın sütçüsü apartmanın önüne bir daha gelmedi.
Özcan Nevres

Kumarbazların Sonu

Okumuş, kariyer sahibi biri olmasına rağmen şu kumar denilen illetten bir türlü kendisini kurtaramıyordu. Çoğu zaman kumarda kaybettiği için evinde büyük yokluk yaşanıyordu. Nadir de olsa kumarda kazandığı oluyordu. İşte o zaman evine eli oldukça dolu gidiyordu. Eşiyle bozulan arasını düzeltebiliyordu. Kumar yüzünden başına gelmedik kalmamıştı ama ne yaparsa yapsın bu pis illetten kurtulamıyordu. Kazandığı zaman eşine bolca para verirdi. Kaybettiğinde ise eşine verdiklerini geri alırdı. Eşinin ne olur bırak şu kumarı, bu kumar yüzünden yuvamızın yıkılacağını fark edemiyor musun diye yalvarmalarına çok kızardı? Sabret karıcığım, bir gün öyle bir vole vuracağım ki işte o zaman seni kraliçeler gibi yaşatacağım. Seni paraya, takılara, kürklere boğacağım. Seni çevremizde parmakla gösterilen bir kadın yapacağım derdi. Zavallı eşi, eşinin kendisine zaman, zaman vermiş olduğu paralara aldanarak eşinin vaat ettiği o lüks yaşamın bir gün gerçekleşeceğine inanırdı.
Yine kumar masasındaydı. Bir hayli de kazanmıştı. İçinden bir ses yeter artık. Al paranı git. Şansını daha fazla zorlama diyordu ama sanki iki el omzuna bastırmış, kalkmasına engel oluyordu. İçindeki ses onu tam zamanında uyarmıştı ama o, o sesi dinlememişti. Birden şansı dönüverdi. Hızla kaybetmeye başladı. Tüm kazandığı parayı kaybetmekle kalmamış, cebindeki paranın tamamını da kaybetmişti.
Orhan Bey tüm parasını kaybeden kumar arkadaşına bakarken sanki onun güzeller güzeli karısını görüyordu. Doğrusu o kadını elde etmek için ne yapsa her şeye değer diye düşündü. Uzun bir zamandan beri onun karısına kur yapmasına rağmen kadına bir türlü açılamamıştı. Zira kadın kendisine hiç yüz vermiyordu. Oysa o, o kadının şu bacaksız kocasından çok ama çok daha yakışıklıydı. Hani derler ya armudun iyisini ayılar yer diye. İşte o güzel kadını da bu ayı yiyordu. O güzel kadın bu adamın sözünden çıkar mı? Kocasının kendisine yapacağı iğrenç öneriye hayır der miydi? Diyeceğini sanmıyorum diye düşündü. Onu kendisine borçlandıracak, borcunu ödeyemediğinde ise karısıyla ödeşmeyi önerecekti.
Hasan Bey, ne oldu oyunun en zevkli anında oyundan çekiliverdin. Oyundan sıkıldın mı yoksa?
Hayır, sıkılmadım ama param bitti. Beş parasız oyuna giremem ki
Ben sana kredi verirsem devam eder misin?
Ederim tabi.
Al şu yüz lirayı ikimiz oyunumuza devam edelim.
Tamam, teşekkür ederim. Oyuna başlarken tüm umudu şansının dönmesiydi. Ne yazık ki şansı dönmedi. Orhan Bey oyun arkadaşına sürekli borç para veriyordu. Verdiklerini kısa zamanda geri alıyordu. Hasan Beyin borcu bin lira olduğunda Orhan Bey alaylı, alaylı
Hayrola oyuna niye devam etmiyorsun diye sordu?
Başka param kalmadı ki. Açtığın krediyi de tükettim.
Peki, oyuna paradan başka koyabileceğin bir şey yok mu?
Yok. Ne koyabilirim ki?
Karına bir binlik işler. Hasan Bey mosmor kesilmişti. Buna rağmen içinden bir ses al o parayı kazanacaksın diyordu.
Tamam dedi. Ver bakalım şu bin lirayı. Parayı aldıktan sonra oyuna devam ettiler. Kör olası şans bir türlü Hasan Beye gülmüyordu. Sonunda almış olduğu bin lira da gitti.
Aradan günler geçti. Orhan Beye yakalanmamak için köşe bucak kaçsa da içindeki kumar dürtüsü onu rahat bırakmıyordu. Maaşını aldığı günün gecesi yine kulübe gitti. Belli ki Orhan Bey onu dört gözle bekliyordu. Hasan Beyin kulağına eğildi.
Hani karınla beni buluşturacaktın ne oldu?
Orhan Bey bu iş o kadar kolay değil. Onu yavaş, yavaş ikna etmeye çalışacağım. İkna ettiğimde sana haber veririm dedi.
Fazla uzun sürmesin ha. Bu iş uzarsa icrayı kapına dayarım.
Dostum icraya ne gerek var? Elbet de sözümde duracağım. Erkek adam sözünden dönmez. Yine aradan günler geçti. Orhan Bey her karşılaştıklarına kendisine sözünde ne zaman duracaksın diye soruyordu. O da
Çok yakında eşim senin olacak. Merak etme diyordu.
Olanlar olmuştu. Oldukça dürüst olan eşine, ben seni bir geceliğine kumara bastım nasıl diyebilirdi? Diyemezdi ama Orhan Bey de çok kötü bastırıyordu. Eşini Orhan Beyin koynuna sokmazsa başına gelecekleri biliyordu. İcra kapısına dayanıp evinde ne varsa alıp götürecekti. Bu açmazdan kurtulmak için aklına gelen tek bir umar vardı. O da usturuplu bir şekilde Orhan Beyi ortadan kaldırmaktı. Onu evine davet edip öldürebilirdi. Yapmış olduğu plan aklına yatmıştı. Mesaisi bittiğinde ovaya gidip bir zeytin ağacından kalın bir dal kesti. Dalı iyice temizledikten sonra evine gitti. Sopa bir hayli ağırdı. Tek bir darbede bile Orhan Beyi öldürmesini sağlardı. Günlerce sopayla Orhan Beyin kafasını nasıl kıracağının antrenmanını yaptı. Artık sopayı kullanmakta usta olmuştu. Kendisinden çok daha iri olan Orhan Beyi bu ağır sopa ile çok kolay haklayabilirdi. Onu evinin kapısı önünde öldürecek ve öldürdükten sonra evinin içine çekecekti. Bu sayede haneye tecavüz nedeniyle çok az ceza alacaktı. Belki de hiç ceza almayacaktı.
Kulübe gittiğinde Orhan Bey işaretle nasıl oldu diye sordu? O da tamam diye işaret etti. Geç vakte kadar kumar oynayanları izlediler. Orhan Beyin içi içine sığmıyordu. İçinden şu oyun bir an önce bitse de ben de o güzeller güzeli kadına sahip olsam diye geçiriyordu. Oyun bitince kalktılar. Beraberce Hasan Beyin evine doğru yürüdüler. Hasan Bey, ben önden gideyim. Sen iki dakika sonra gelirsin dedi. Orhan Bey
Tamam dedi.
Hasan bey kapının önünde kumar arkadaşını beklemeye başladı. Orhan Bey geldiğinde iyice yaklaşmasını bekledi. Mesafenin uygun olduğuna karar verdiğinde sopayı kaldırdı. Sanki her tarafı tutulmuştu. Sopayı bir türlü Orhan Beyin kafasına indiremiyordu. Orhan Bey sopayı fark ettiğinde çevik bir hareketle elinden aldı. İteleyerek Hasan Beyi evine soktu. Hasan Beyin karısı ne oluyor diye merak edip mutlaka yanlarına gelecekti ama gelmedi. Kadın gelemezdi. Zira Hasan Bey eşini bir süreliğine annesine göndermişti. Orhan Bey oyuna getirildiğini anlamıştı. Çok öfkelenmişti. Hasan Beyin elinden aldığı sopayla Hasan Beyi evire çevire güzelce dövdü. Bir ara yeter artık. Bu kadar dayak yeter ona diye düşündü. Ne olur, ne olmaz diye sopayı da yanına alarak evden çıkıp gitti. Hasan Bey yediği dayak yüzünden bayılmıştı. Kendine geldiğinde başucunda kendisini ayıltmaya çalışan gece bekçisini gördü. Gece bekçisi Hasan Beyin kapısının açık olduğunu görünce bir süre bekledi. Giren çıkan olmayınca bu işte bir iş var diye düşünerek eve girdi. Bekçi, yerde perişan halde yatmakta olan Hasan Beyi gördü. Kimse yok mu diye seslendiyse sesine yanıt veren olmadı. Mutfaktan su alıp geldi. Hasan Beyin yüzünü ıslatarak ayılmasını sağladı. Bekçi,
Hasan Bey ne oldu sana böyle diye sorduğunda
Sorma dedi. Evime bir hırsız girmiş. Onunla boğuşurken düşüp bayılmışım dedi. Bekçi,
Hadi karakola gidelim. Nöbetçi polise hırsızın eşkâlini verirsin. Biz de onu yakalar cezasını çektiririz.
Tamam, ama çok perişan durumdayım. Yatıp dinleneyim. Sabah karakola gidip şikâyetimi yaparım dedi.
Sabah karakola gidip şikâyetini yaptı. Hırsızın eşkâlini verdi. Polis kısa bir soruşturmada onun evine Orhan Bey ile beraber gittiğini tespit etti. Polis Hasan Beyi sıkıştırınca gerçeği açıklamak zorunda kaldı. Polis Orhan Beyi yakalayıp karakola getirdi. Karakol amiri,
Ben bu şikâyetini işleme koyarsam ikinizin de memuriyet hayatınız sona erer. Şikâyetini işleme koymamak için bir şartım var. Ben ilçemde sizin gibi rezillerin barınmasını istemem. İkiniz de tayininizi isteyip bu ilçeden def olup gideceksiniz dedi. Yok, tayinimizi istemeyiz derseniz memuriyet hayatınız sona erer. Bu durumda sizi bu ilçede barındıracağımı sakın aklınızdan geçirmeyin der. Karakolun kâtibine yaz şunlar için birer istifa dilekçesi. Götürüp amirlerine versinler.
Tayin dilekçelerini alıp çalıştıkları daireye gittiler. Amirlerine dilekçelerini verdiler. Kısa zamanda ikisinin de tayini yapıldı ve kent hiç görmedikleri ve kulaktan kulağa yayılan bu rezaletten kurtulmuş oldu. Özcan Nevres

Komşuluk İlişkileri

Yıl bin dokuz yüz elli yedi. Türkiye Irak’da Başbakan Musaddık’a karşı yapılan suikast ile sarsılıyor. Musaddık’a karşı uygulanan vahşet tüyler ürpertici. Darbeciler Musaddık’ın naşını bir arabanın arkasına bir iple bağlayarak caddelerde sürüklüyorlar. Başbakan Adnan Menderes dostu Musaddık için Türk ordusuna Irak’a müdahalesi için emir veriyor. Orduda izinler kaldırılıyor. Hazırlıklar yapılırken, hatta Türk ordusu Irak sınırına yığınak yapmışken Amerika devreye giriyor ve Türkiye’ye benim verdiğim silahları benden izin almadan kullanamazsın diyor. Türkiye’nin yapabileceği bir şey yoktu. Zira Türk ordusunun kullandığı silahlar NATO nun kullandığı silahlara uygun olması için kimileri depolara kaldırılmış veya imha edilmişti. Amerika’nın talimatıyla Kayseri’deki top fabrikası bile kapatılmıştı. Irak’taki darbenin ceremesini benim de içinde bulunduğum 35/1 kurası çekmişti. En büyük ceremeyi ise ben çekmiştim. On beş günlük mükâfat ve on beş günlük izin hakkımı terhisime yakın kullanırım diye kullanmamıştım. Buna bir aylık mezuniyet izni de eklenince askerlik görevimi günü gününe yirmi dört ay yapmıştım. Neydi o günler. Biri mezuniyet izni çıkıyor diye bir balon uçuruyor. Bir süre sonra bu habere kendisi de inanıyordu. Birinci ordu muhabere Komutanlığında genel evrak müdürü olduğum için beni tanıyanlar gözümün içine bakarak mezuniyet izini haberi bekliyorlardı. Soranları başımdan savmak için yakında çıkacak dememe inananlar, çıkmayacak dememe inanmak istemiyorlardı. Neyse ki askerlik süresi uzatılmadan terhis olabildik.
Yıl bin dokuz yüz atmış üç. Kıbrıs Rumları iyice azıtmışlar, katliam üzerine katliam yapıyorlardı. Kıbrıs’ta görevli bir subayımızın eşi ve iki çocuğunun banyoda katledilmesi bardağı taşıran damla olmuştu. Başbakan İsmet İnönü NATO ya Kıbrıs’a Türk ordusunu göndereceğini bildirmişti. Yine Amerika devreye girdi. Çıkarma gemilerimiz geri döndürüldü. Savaş uçaklarımız belirlenen Rum mevzilerini bombalayarak Rumlara gözdağı vermekle yetinmişti. Türkiye’nin daha fazla yapabileceği bir şey yoktu. Daha sonra Başbakan Süleyman Demirel’de savaş ve çıkarma gemilerimizi Kıbrıs’a doğru yönlendirdiyse de Amerika’nın restiyle gemilerimiz geri dönmüştü.
Bin dokuz yüz yetmiş dörtte Kıbrıs yine karışmıştı. Bu defa Türkiye hazırlıksız yakalanmayacaktı. Tersanelerimizde harıl, harıl çıkarma gemileri imal ediliyordu. Kısa zamanda normal çıkarma gemilerine göre bir hayli küçük olan yeni çıkarma gemilerimiz gerekli silahlarla donatılmıştı. Eski emekliye ayrılmış olan denizaltı gemilerimiz de yenilenerek savaşa hazır hale getirilmişti. O güne kadar askerlerimizin elinde bulunan demode piyade silahlarının yerine son model Çekoslovak patenli silahlar verilmişti. Trakya’da koruganlar temizlenmiş, olası bir Yunan saldırısına karşı donatılmıştı. Trakya’da savaşa hazır bekletilen askerlerimizin elinde ise Kurtuluş Savaşımızdan kalma silahlar vardı. O bir aldatmacaydı. Savaş başladığı anda o demode silahların yerini modern silahlar alacaktı. Amaç Yunanistan’ın saldırmasını sağlayıp savaş suçlusu durumuna düşürmekti. Yunanistan ileri görüşlü genelkurmay başkanı sayesinde bu tuzağa düşmedi. Eğer düşmüş olsaydı, savaş sonrası barış için adalar masaya konulacaktı. Olası bir Yunan savaşına karşı İzmir’deki İkinci Yurtiçi Bölge Komutanlığı Ege Ordu Komutanlığına dönüştürülmüştü. Yapılan tüm hazırlıklar Amerika’ya boyun bükmemek içindi. Bu yüzden Amerika Türkiye’ye benim vermiş olduğum silahlarla savaş yapamazsın diyememişti. Böylece Kıbrıs’a çıkmamızın önü açılmıştı. Eğer Türk ordusu Kıbrıs’a çıkmasaydı. Kıbrıs’taki Türk katliamını hiçbir güç durduramazdı. Ecevit’in başbakanlığı sırasında dış ülkelerden silah satın alan Türkiye kısa zamanda silah satabilecek bir ülke olmuştu. Kıbrıs’ta zafer kendi silahlarımızla kazanılmıştı. Şüphesiz savaş hiçbir zaman istenilecek bir olgu değildir. Savaşmak zorunda kalmamak için ordumuzun her zaman caydırıcı bir güce sahip olmalıdır.
Özcan Nevres

Kar ve Yağmur Neden Yağmıyor

Kerem-Der Başkanı Sayın Faruk Cebi İstanbul’a neden kar yağmadığının açıkladığı basın toplantısında ormanların yok edilmesinden kaynaklandığını söylemiş. Açıklamasında İstanbul halen nefes alabiliyorsa bunu az da olsa var olan ormanlara borçlu olduğumuzu söylüyor. Sayın Çebi’ye bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. İstanbul’da yoğun göç oldukça hava kirliliği de artacaktır. Yoğunlaşan hava kirliliği var olan ormanları da yok edecektir. Bu nedenle bir taraftan ormanlar çoğaltılırken bir yandan da göçün durdurulması gerekir. Daha önceki yazılarımda defalarca yazdığım bir deyim vardır. Yağmur ormanın anasıdır. Orman varsa yağmur yağar. Tam yerinde kullanılmış olan bir deyimdir bu.
Çocukluğumda Yamanlar dağındaki ormanlar Menemen ovasına kadar inerdi. O yıllarda yağmur yağmaya başladığında günlerce dinmezdi. Orman Bağları mevkiinde yoğun yağışlar yüzünden kara suluk patlardı. Tevfik Göksu’nun arazisi içinde dağın yamacında bir kuyu vardı. Kış aylarında bu kuyudan insan beli kalınlığında su akardı. Yaz aylarında ise o kuyuda bir damla dahi su olmazdı. Bahçemizin kuyusu üç metre derinlikteydi. Kış aylarında kuyumuzun taştığı olurdu. Sakiyemiz (Su dolabı) çalıştığında su seviyesi iki buçuk metreden bir metreye düşerdi ama bir metreden sonra hiç azalmazdı. Taki Yamanlar dağındaki ormanlar azalıncaya kadar. Orman azaldıkça sular derine kaçmaya başladı. Kuyumuz yetersiz kaldığında babam sekiz buçuk metre derine vurdurduğu artezyen kuyusundan oldukça verimli su bulmuştu. Yirmi yıl önce o su da yok olmuştu. Son zamanlarda on bir buçuk metreden su çıkarılabiliyorsa da daha ne kadar süreceği bilinmez.
Marmaris’ten Datça’ya gidenler çok iyi bilirler. Ormanların yoğun olduğu yerlerde yol boyunda gürül, gürül akan maslaklar vardır. Ormanların kelleştiği alanlarda ise ne bir çeşme ne de bir maslak vardır. Datça’ya otuz beş kilometre kala yamaçta parmak kalınlığında akan ve suyu oldukça lezzetli olan bir maslak vardır. Beş kilometre sonra orman çeşmesine varılır. Çeşme denildiğine bakmayın. Suyu gürül, gürül akan bir maslaktır o. Arabasıyla seyahat edenlerden başka bazı yolcu otobüsleri bile mola verir o maslağın başında. Yolcular koyu gölgeli çınar ağaçlarının altında serinlerler. Mevsimine göre orada şifalı bitkiler satanlar da olur. Yolun devamında iki maslak daha varsa da suyu yavan olduğu için pek ilgi görmez. Tüm bu maslaklar hep orman ağaçlarının yoğun olduğu yerlerde vardır. Ormandan yoksun olan yerlerde ise toprak ana bir damla suya dahi muhtaçtır. Bu nedenle Datça’da su sıkıntısı yaşanmaktadır. Datça merkezinde bir, Kargı koyunda da bir tane olmak üzere değirmen taşlarını çevirecek güçte olan iki su kaynağı vardır. Eskiden bu iki su kaynağında iki değirmen vardı. Su halen gürül, gürül aksa da gücünden yararlanılmamaktadır. Bu kaynakların suları ise deniz suyundan bile daha serttir. İçilmez ve kullanılmaz.
Bir kış günü yağmurlu bir havada yağmur fakiri Datça’dan yola çıktığınızda toprağı dahi ıslatamayan çisentilerle yola devam edersiniz. Ormanların yoğun olduğu yerlerden geçerken yağmurun şiddeti artar. Marmaris ormanlarına vardığınızda ise yağan yağmurda arabanızın silgiçleri yetersiz kalır. Bu da yağmur ormanın anasıdır. Orman varsa yağmur yağar deyimini doğrulamaktadır.
Ormanlarımızı çoğaltmak için kuru dere yataklarına setler yapmak gerekir. Yağmur yağdığında bu setlerde birikecek su geçici de olsa ağaç yetişmesinde çok büyük katkısı olacaktır. Zira su olan yerde hayat vardır. Bu setlerde biriken sular yer altı sularının zenginleşmesine de katkı sağlar. Bu konuda bir örnek vereyim. Balıkesir yakınlarında Kurt deresi üzerinde küçük bir bent vardır. Bu bent sayesinde orada yeşil bir cennet oluşmuştur. Kimsenin şüphesi olmasın. İnşa edilecek her bendin çevresinde yeşil bir cennet olacaktır. Bu yeşil cennetlerde oluşan yeşil hayat giderek daha da genişleyecek ve zenginleşecektir.
Özcan Nevres

Denktaş’a Veda

Geçirdiği beyin kanamasından sonra uzun süre tedavisi süren Kıbrıs Türklerinin ulusal kahramanı Rauf Denktaş, yaşama veda ederken son sözleri Kıbrıs bağımsız bir devlettir oldu. Bu sözleri onun kurmuş olduğu Kuzey Kıbrıs Türk Devletine ne kadar bağlı olduğunu göstermektedir. Dileğim dünya var oldukça Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin varlığını sürdürmesidir.
Peki, bu günlere nasıl geldik. Yaklaşık üç yüz elli yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan Kıbrıs, Rusya’nın Doğu Anadolu’nun bir kısmının işgal etmesi yüzünden İngiltere Osmanlı yönetimine Kıbrıs’ı kiralama karşılığında yardım teklif etti. Ruslar Doğu Anadolu’dan çıkarıldıktan sonra İngiltere sözünde durmadı. Osmanlılar Almanların saflarında Birinci Dünya Savaşına katılınca İngiltere bunu bahane ederek Kıbrıs’ı ilhak etti. Lozan anlaşmasında Kıbrıs İngiltere’ye bırakıldı. Türkiye anlaşmada yer alan bir madde ile adanın statüsünde meydana gelecek değişikliklerde söz sahibi oldu. Bin dokuz yüz yirmi üç yılı sonrası Kıbrıs Türkleri için en zor dönemdir. Bir yandan İngilizlerin, bir yandan da Rumların tedhiş eylemlerine hedef oldular.
Makarios döneminde Rumlar iyice azıttılar. Türkleri adadan kaçırmak için her türlü zorbalığa başvuruyorlardı. Buna karşılık Türkler Rumlara karşı direnmeyi sürdürüyorlardı. Türklerin dirençleri kırılma noktasına geldiğinde Başbakan İsmet İnönü’nün emriyle donanmamız Kıbrıs’a doğru harekete geçtiyse de Amerika’nın karşı çıkmasıyla donanmamız geri dönmüştü. O dönemde uçaklarımızla bazı bölgelerin bombalanmasıyla yetinilmişti. Bin dokuz yüz atmış yılı ağustos ayında iki cemaatli Kıbrıs cumhuriyeti kurulmuşsa da olayların durulmasına hiçbir katkı sağlayamamıştı. Bin dokuz yüz yetmiş dört yılına kadar iki toplum arasında yapılan görüşmelerden hiçbir sonuç alınamamıştı. Bin dokuz yüz yetmiş dörtte Yunan cuntasının desteklediği Makarios’a karşı darbe sonrasında Cumhurbaşkanlığına Nicos Samson getirildi. Makarios ise Yunanistan’a kaçmak zorunda kalmıştı. Bin dokuz yüz yirmi üçten bin dokuz yüz yetmiş dörde kadar Rum ve Yunanlıların Türklere uyguladığı vahşet tek kelimeyle korkunçtu. Buna rağmen Kıbrıslı Türkler yıllarca yılmadan topraklarını savunmuşlardı. Bin dokuz yüz yetmiş dörtte Samson’un yaptığı darbe bardağı taşırmıştı. Ecevit hükümeti Kıbrıs’a müdahale kararı aldığında yine Amerika karşı çıkmıştı. Kıbrıs’a müdahaleye kalkışırsanız altıncı filoyu karşınızda bulursunuz demişti. Ecevit gemilerinizi karşımızda ateş ederken mi bulacağız diye sorduğunda hayır yanıtını almıştı. O zaman biz de aralarından geçerek müdahalemizi yaparız demişti. Dediğini de yaptı.
Savaş bilgilerine göre Türkiye’nin Yunanistan’a göre asker sayısından başka fazla bir üstünlüğü yoktu. O günkü verilere göre Türkiye’nin elinde üç çıkarma gemisi üç de denizaltı gemisi vardı. Kayınpederimin evi Darıca’daydı. Balkonda otururken Gölcük’ten hareket edip Marmara’ya açılan on bir denizaltı gemisi saymıştı. Çıkarma başladığında Kıbrıs’a doğru otuz beş çıkarma gemimiz harekete geçmişti. Otuz beş tane çıkarma gemimizse Çeşme limanında olası bir Türk Yunana savaşı için istim üzerinde bekletiliyordu. Bütün hesaplar Türk Yunan savaşı üzerine yapılmıştı. Bu yüzden gündüzleri uzun askeri konvoylar Çanakkale’den İzmir’e doğru hareket halindeyken geceleri geri dönüyordu. Amaç Trakya’yı askeri güç olarak çok zayıf göstermekti. Yunanistan Megalo ideası için İstanbul’a saldırmalıydı ki top yekûn bir savaşta tüm adalar sorununun çözümü sağlanmalıydı. Nitekim Yunan Genel Kurmay Başkanına saldırı emri verildiği halde Genel Kurmay Başkanı bu emri uygulayamam diyerek görevinden istifa etmişti. Gerekçe olarak da Trakya’nın askerden boşaltılmış olarak gösterilmesi Türklerin çok eski bir savaş tekniğidir. Trakya boşaltılmamıştır. Üstelik Çeşme körfezinde otuz beş çıkarma gemisi adaları işgal için istim üstünde bekletildiğini göstermişti.
Rauf Denktaş, Rum ve Yunan mezaliminin karşısında kahramanca direnen Türklerin simge ismiydi. Kıbrıs Türkleri onun sayesinde bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Tüm Türklerin başı sağ olsun.
Özcan Nevres

Yirmi Beş Bin Vat

Son günlerde televizyon yayınlarında gaf üzerine gaf yapıyorlar. Sunucu kablo çalmaya kalkan bir çocuk yirmi beş bin vat elektriğe çarpılarak öldü diyor. Sunucu şüphesiz yüksek öğrenim görmüş biridir. Merak ettiğim bu insanlara okullarda vatın, amperin ve voltajın ne olduğu öğretilmemiş mi? Elektrik çarpmasında bat hiçbir zaman etkili değildir. Etkili olan çarpılma sırasında vücuttan geçen elektrik akımıdır. Bir insanın kalbi üzerinden minimum atmış beş mili amper akım geçer ise o insan ölür. Voltajın ve vatın hiçbir önemi yoktur. Örneğin ben televizyon tamircisiydim. Televizyonlardaki tüpü aydınlatan voltaj on sekiz yirmi bin volttur. Bu voltaja kaç defa yakalandığımın sayısını bilemem. O kadar yüksek voltajın öldürmemesinin nedeni ise yüksek voltaj trafosunun ürettiği elektriğin amperinin çok düşük olmasındandır. Arabalarda bujilerdeki ateşleme voltajı eski arabalarda on bin volt yeni arabalarda kanımca yirmi bin volt civarındadır. Oto tamircileri kim bilir kaç defa bujilerdeki ateşlemeyi sağlayan voltajla çarpıldıkları halde hiçbir defasında ölümle karşılaşmamışlardır. Zira ateşleme elektriğini üreten bobinin ürettiği elektrikte amper çok düşüktür. Buna rağmen sağlıklı insanlarda ölüme neden olmayan bu yüksek voltaj kalp hastalarında çok zayıf bünyelilerde ölümcül olabilir. Bu nedenle dikkatli olmak gerekir.
Gelelim elektrik tasarruf kutusuna. Kutunun reklamını yapan ulema ne diyor? Kaçak elektriği absorbe eder. Peki, absorbenin anlamı nedir? Absorbenin anlamı herhangi bir şeyi içine çekip yok etmektir. Nasıl oluyor da yok edilen bir güç elektriği kullananın hanesine kar olarak yazılabiliyor? Tasarruf kutusunun her reklamını dikkatle izliyorum. Yanlışlarını anlayıp düzeltmiş olabilirler mi diye? Ne gezer? Eski hamam eski tas misali hala aynı yanlışı, daha doğrusu aldatmacayı sürdürüyorlar. Meslek aşkım, mesleğimi bırakalı uzun yıllar olmasına rağmen halen elimde en hassas ölçü aletleri var. Bu nedenle üşenmeden düzenek kurup otuz iki vatlık florisant ampulünün çektiği amperi ölçtüm. Yaklaşık on beş mili amper akım çekiyor. O da voltaj iki yüz yirmiden yükseksek ise. Normalde ise on dört buçuk mili amper çekiyor. Yani florisant ampulün çektiği akım ulema tanıtıcının dediği gibi elli sekiz mili amper çekmiyor. Açıkçası elektrik tasarruf kutusu aldatmacadır. O reklamlara aldanmamak gerekir. Benden uyarması. Gerisi alıcıları ilgilendirir.
Güler misin ağlar mısın? Yeşilciler üçüncü boğaz köprüsü karşıtı gösteri yaptılar. O köprü yapılırsa çevre yolları için binlerce ağaç katledilecek diye. Oysa atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş. Geçtiğimiz yaz Menemen’deki arsam için İstanbul Arnavutköy’deki Tankçılar kooperatifi ile bir görüşme yapmıştım. Onlara komşularımın arsaları için de yardımcı olacaktım. Bana ne kadar başarılı işler yaptıklarını göstermek için bitirdikleri inşaatlar ile halen inşaatı süren binaları görmem için tüm inşaat alanlarını gezdirdiler. Beni gezdirmekle görevli olan kişi orman içerisinden geçen yolu gösterdi. Yol çift gidiş geliş bir yoldu. Kılavuzum bu yolun ne yolu olduğunu biliyor musun diye sordu? Bilmediğimi söyleyince bu yol üçüncü boğaz köprüsünün bağlantı yoludur. Güya üçüncü köprüye bağlantı yolları çok gizli tutuluyordu. Bırakın gizliliğini, çevre yolu apaçık ortada duruyor dedi. Kılavuzum aşağıdaki düz ovayı göstererek bu ova tamamıyla AKP ye yakın kişilerce satın alındı. Biz de bin yüz dönüm yer aldık. Yakında burada da inşaata başlayacağız. İnşallah yakın zamanda senin arsada da inşaata başlarız dedi. Anlaşırsak neden olmasın dedim. Kat karşılığı karşılığında önerdikleri miktarı yeterli görmediğimden anlaşma sağlanamadı ama bana bir şey kazandırdı. Üçüncü boğaz köprüsü için ormanların ve tarım arazilerinin nasıl katledildiğini öğrenmiş oldum. Ne yazı ki yeşilciler bu konuda çok geç kalmışlar. Gerçi geç kalmamış olsalar da bu günkü iktidara seslerini duyuracaklarını sanmıyorum.
İlk köprünün yapılma kararı alındığında karşı çıkanların arasındaydım. O günlerde inşa edilecek köprünün trafik sorununu çözemeyeceğini, aksine daha da içinden çıkılmaz hale gelmesine neden olacağını söylemiştik. Ne birinci köprü, ne ikinci köprü İstanbul trafiğine çözüm olmadı. Üçüncü köprü de çözüm olmayacaktır. Ne yazık ki ülkemizin daha da fakirleşmesine neden olacaktır. Zira ülkenin zenginliğini üretim sağlar. Üretmeden tüketim ise fakirliği körükler.
Özcan Nevres

Sahilde Gezerken

Kazaya uğradıktan sonra bir süre minibüs ile çarşıya gidip geldim. Hava bahar günlerini andırmaya başlayınca çarşıya yürüyerek gidip gelmeye başladım. Önceleri beş kilometrelik gidiş gelişler yormuş olsa da artık alıştım. Geçen yıl da sahilde sık, sık yürüyüşe çıkardık. Kaldırımlardaki çukurlar yürümeyi zorlaştırdığı için asfalt yola iniyorduk. Orada da bisiklet ve motorsıkletler tehlike oluşturuyordu. Belediye kaldırımlardaki olumsuzluğu görmüş olacak ki kaldırımları beton dökerek yenilemiş. Bu sayede artık kaldırımlarda rahat yürüyebiliyoruz. Bir de Boğluca deresi ile Mimarsinan köprüsü arasındaki kaldırımlar da düzenlenirse o kaldırımlarda yürümek zorunda olanlar da rahatlayacaklardır. Belediyenin duraklara da gereken ilgiyi göstermesi gerekir. Dün pazara gideceğim için minibüse binmek zorundaydım. Durakta beklerken benim gibi minibüs bekleyen bir bayan vardı. Durağın sağlam olan camını kendisine ve çocuğuna siper etmişti. Bana amca sen de gel buraya, rüzgârda durma dedi. Dediğini yaptım. Bu arada belediyeye bu durağın camlarının kırık olduğunu duyurmak gerekir dediğimde zahmet etme. Belediye, geçen dönmemdeki belediyenin tüm alt yapı sorunlarını hallettiği için yapacak iş bulamıyor. Bu yüzden sapasağlam yolları ve kaldırımları bozup yeniliyor dedi. Bu konuda haklısınız diyemeyeceğim. Zira Silivri’nin o kadar çok sorunu var ki. Saymakla tükenmez. Öncelikle bu kente yakışacak bir sahil düzenlemesi yapması gerekir. Bundan önceki belediye RİSOS adındaki ucubeyi bu sahile sokmakla en büyük hatayı yaptı. Ne yazık ki bu belediye o ucubeyi kaldırma becerisini gösteremedi. O sırada minibüs geldiği için sohbetimiz sona erdi.
Hazır bu konuya değinmişken devamını da getireyim. Sahilin yerli ve yabancı turistlere iyi bir hizmet verebilmesi için bölünmesi gerekir. Sahilde ne kadar çok tesis olursa hizmet kalitesi de o denli artar. Sahil düzenlemesi ben yaptım oldu zihniyetiyle düzenlenmez. Üniversitelerin peyzaj mühendisliği bölümleri var. Sahilin kapladığı alan bilgileri üniversiteye verilir. Üniversite de öğrencilere değişik modeller hazırlatır. En uygun görülen uygulanarak iyi bir düzenleme yapılır. Gerçi sahil düzenlenmesinde örnek alınacak birçok sahil beldelerimiz var. En yakını Büyükçekmece’dir. Biraz uzağımızda ise Şarköy var. Daha uzağında ise Dikili ve Çandarlı var.
Dikili sahilinde geçmişte üç büyük çay bahçesi, belediyeye ait büyük bir gazino ve sahilde utanç verici bir tuvalet vardı. Tuvaletin tüm pislikleri denize akıyordu. Sayın Osman Özgüven göreve gelir gelmez başta tuvalet olmak üzere tüm çay bahçelerini ve gazinoyu yıktırmak oldu. Daha sonra sahilde on üç çay bahçesi yaptırarak ihaleye çıkardı. Bu sayede hem belediyeye daha iyi bir gelir sağladı. Hem de halka ve turistlere daha iyi hizmet edilmesini sağladı. Üstelik halkın ve turistlerin daha iyi bir deniz keyfi yaşamaları için çay bahçelerini denize sıfır yaptırdı. Çay bahçelerinin arkasındaki cadde yaz aylarında trafiğe kapatılarak yürüyüş yapanlara büyük kolaylık sağladı.
Silivri sahiline bir karabasan gibi çöreklenmiş olan RİSOS’un geniş bahçesi bakımsızlıktan iğrenç bir durumda. Gerçi artık o tesisin adı RİSOS değil ama dil alışkanlığından yeni adı hiç kullanılmıyor. Kullanılacak gibi de değil. Zira yeni adı akılda kolay kalmayacak yabancı bir isim. Peki, bakanlığın almış olduğu iş yerlerine yabancı isimler konulmayacak kararına ne oldu? Nereye baksanız hep yabancı kelimeler. İş yerlerinin adı yabancı olunca çok mu daha çok müşteri çekiyor? Bana göre tam aksi oluyor. Örneğin ben tabelasında Türkçe isim olmayan hiçbir iş yerinden alış veriş yapmam. Hiçbir çay bahçesinde çay içmem. Hiçbir lokantada yemek yemem. Kaldı ki ben dışarıda yemek, yemek zorunda kalırsam işkembe çorbasından başka bir şey yemem. Bunun da nedeni bende kalsın.
Özcan Nevres