İnternet’teki tehlikeler

İnternet’teki Tehlikeler
Günlerdir üye olmadığım halde üye olmuşum gibi aralıksız mesajlar almaktayım. Mesajların tümü güya kadınlardan geliyor. Kimi yirmi iki yaşında olduğunu yazıyor. Kimi de otuz dokuz yaşında olduğunu. Bu arada kameralı görüşme talepleri geliyor. Talebi kabul ettiğim an aldatılmış olacağımı biliyorum. Birkaç dakika içinde yüzlerce liralık telefon faturası ödeyeceğimi biliyorum. Bana oynanmak istenen oyun birçok okuyucuma da oynanmak istenecektir. Okurlarıma sakın aldanmayın. Aldanırsanız bedelini çok ağır ödersiniz demekten başka bir şey gelmez. Bakınız adının Gülşen olduğunu yazan biri bana neler yazıyor.
Offff inanın evin duvarları üzerime geliyor. Oturuyorum olmuyor. Yatıyorum olmuyor. Aşırı bunaldım. Gündüzleri arkadaşlarım geliyor, ben gidiyorum ama olmuyor. Ne yapsam geçmiyor içimdeki sıkıntı. Anlayın artık ben siz yanımda olunca mutlu olacağım. Yemin ediyorum benle kötü bir şey yaşamazsınız. Her şey güzel olur. Hiçbir sıkıntımız olmaz. Şurada üyelik için çektiğiniz sıkıntıyı ben görüyorum. Bunların hiç birini yaşamazsınız. Kaybınız olmaz. Lütfen ya… Her gün aynı şeyleri okuyorsunuz. Yorulmadınız mı? Ben sizi istiyorum. Her gün bu mesaja benzer yüzlerce mesaj almaktayım. Mesajlarına yanıt vermediğim biri ise bana soruyor. Beni çok yaşlı mı görüyorsunuz diyor. Güya bu hanım otuz dokuz yaşındaymış.
Bir gün MSN den biri beni aradı. Ege Üniversitesinde öğrenci olduğunu ve benimle tanışmak istediğini yazdı. Makine mühendisliği bölümünde okuduğunu yazınca yeğenim Vedat Akman’ı tanıyor musunuz diye sordum? Tanımadığını yazınca benim bilgisayar mühendisi olan bekâr bir oğlum var. Sen en iyisi onunla tanış diye yazdığımda istemez kalsın dedi. Bir gün kendisinden görüntülü bir davet aldım. Benimle görüşmek istediği halde yüzünü göstermiyordu. Ben de göstermedim. O ara biri araya girdi. Muhatabıma görüştüğün kişi moruğun biri, boş ver onu dedi. Zaten onun bayan olmadığını ta baştan anlamıştım. Bunun üzerine onu MSN den sildim. Okurlarım olur olmaz davetleri sakın kabul etmesinler. Zira bu davetler kendilerine kurulmuş tuzaklar olabilir.
Bu gün çarşıya gitmek için minibüs beklerken önümde bir araba durdu. Nereye gittiğimi sorduğunda çarşıya gidiyorum dedim. Bin dedi. Bindim ama keşke binmeseydim. Meğer adam fanatik bir Demokrat Partiliymiş. Ona göre bu ülkeye Adnan Menderes’ten başka hiçbir lider gelmemiş. Onun sayesinde karnımız doydu. Onun sayesinde ayağımız çorap gördü. Zaten CHP lilerden hiç hayır gelmez. Bu güne kadar hep Demokrat Partiye ve onun devamı olan partilere oy verdim dedi. Silivri’nin CHP li belediyesine de verdi veriştirdi. Kendisiyle tartışmanın gereksiz olduğunu bildiğim halde yine de söylemeden duramadım. Eskişehir, Şişli, Dikili, Ordu gibi birçok belediye CHP li olmasına rağmen harikalar yaratıyor dediğimde ne olursa olsun ben CHP ye oy vermem dedi. Varacağım yere vardığım için arabadan indim. Tartışmayı sürdürmek mümkün olsaydı ona Demokrat Partinin bu ülkeye vermiş olduğu zararları anlatabilir miydim? Sanmıyorum. Muhatabım yetmiş sekiz yaşındaymış. O yaşta olan birinin Demokrat Parti döneminde yaşanan yoklukları bilmiyor olması olamaz.
İsmet Paşanın en büyük kusuru din istismarı ile siyaset yapan Demokrat Partiyi kapatmamış olmasıdır. Zaten Demokrat Partinin ülkenin kalkınmasını sağlayacak ekonomik bir politikası da yoktu. Her şeyi ben yaptım oldu ile halletmek istediler ama olmadı. Sonunda yaptıkları hatalarla yirmi yedi mayıs bin dokuz yüz atmış darbesine tosladılar. Özcan Nevres

Kazıklanıyor muyuz

Kazıklanıyor muyuz
Geçirdiğim kazada pert olan aracımdan sonra bir daha araba almama kararındaydım ama zamanla bu kararımdan cayma gereğini gördüm. Yedi yaşında bisiklet kullanmaya başlamış, yaşamı süresince motorsıklet ve araba kullanmış biri olmam nedeniyle duraklarda otobüs ve minibüs beklemek çok ağır geldi bana. İnternet’ten bulduğum bir arabayı satın almak için gittiğim Bahçelievler’de oto gaz fiyatlarındaki değişiklik dikkatimi çekti. Kimi benzin istasyonunda iki yüz yirmi kuruş, kimisinde ise iki yüz kırk kuruştu. Silivri’de ise iki yüz kırk kuruş. Torunum Can Nevres’in Zonguldak’taki kep giyme törenine gitmek için yola çıktığımızda oto gaz fiyatlarında inanılmaz değişiklikler gördük. Dönüşümüzün son durağı Gaziosmanpaşa’ya vardığımızda FULL benzin istasyonuna girip depomu ful yaptırdım. FULL da ise oto gazın fiyatı iki yüz bir kuruştu. Eğer oto gazın fiyatı FULL da iki yüz bir kuruş ise, Silivri’de iki yüz kırk iki kuruşa satılan oto gaz için ne demeli? Buna kazıklanıyoruz demekten başka bir söz bulabilir miyiz? Serbest piyasanın kazığı diyerek sineye çekmek zorunda mıyız?
Silivri’de yıkımlar sürerken bunu memnuniyetle karşılamıştık. Zira özellikle sahilde kaçak yapılan binaların da yıkılacağını sanmıştık. Oysa sahilde bir tek RİSOS adındaki hilkat garibesi bina yıkıldı. Güya vidalı olan ve istenildiği anda sökülüp başka bir yere taşınabilecek olan AVOLAN a ise hiç dokunulmadı. Bırakınız yıkılmasını, yeni ekler yaparak varlığını genişletmeyi sürdürmektedir. Görünen o ki, Cemal Gürsel’in yazlığının bitişiğinde inşa edilmiş olan ve neredeyse insanların denize girmelerine engel olacak olan üç bina için de hiçbir işlem yapılmıyor. Günü birlik dinlenme tesisi adıyla inşaat ruhsatı alınmış bu binalardan birine Atlı Spor Kulübü diye bir levha takılmış. Merak edilen ise bu atlı spor kulübü üyeleri atları nerede yarıştıracaklar? Sahildeki kumsalda mı? O kumsalda ancak deve yarışı düzenlenebilir. Zira kumsalda en iyi develer yarıştırılabilir. Üç evden birine satılık ilanı asılmış. Oturum ruhsatı alınamayan bir binaya alıcı çıkar mı bilemiyorum?
RİSOS un ivedilikle yıkılmış olmasının nedeni ne acaba? Sahilde göz doldurucu güzel bir yapılanma olacağı için mi? Yoksa RİSOS a sahip olanlar yüzünden mi erken yıkıldı? Zira RİSOS inşa edilirken defalarca İstanbul’un gürültüsü nedeniyle kovmuş olduğu bu tesise kucak açamazsınız diye yazmış olmama rağmen yazdıklarım dikkate alınmamıştı ve RİSOS inşa edilmişti. Üstelik RİSOS un kurulduğu yer Mimarsinan köprüsünün iki yüz metrelik koruma alanı içinde kalıyordu. O zaman dediler ki; RİSOS un ortakları içinde AKP liler var. O yüzden inşaatına izin veriliyor. Bu durumda sormak gerekir. Eğer RİSOS AKP li ortaklar yüzünden ilk yıkılanlar arasında yer aldıysa, AVELON ve diğer geçici ruhsatlı üç binada kimler var ki bu binalar yıkılamıyor.
Halk Bankası Bankacılık Okulunun az yukarısında kamuya ait boş bir alan vardı. Halen var ama etrafı tel örgüyle çevrilip sahiplenilmiş. Bu konuyu daha önce de yazmıştım ama dikkate alan olmadı. O boş alan oldukça dik olan yolun kenarındadır. O yolu kat etmek zorunda olan bırakınız yaşlıları, genç olanlar bile zorlanıyorlar. Bu nedenle oraya belediyenin bir mini, park haline getirmesi gerekir. Ki, yorulanlar o mini parka konulan banklarda oturup dinlenebilsinler. O araziyi sahiplenip tel örgü ile çeviren kişi arazinin kesin sahibi olmak için ağaç fidanları dikmişti. Araziye sahip olması kesinleşmiş olacak ki diktikleri ile ilgilenmemiş ve kurumalarına göz yummuştur. Benim oy verdiğim CHP de fırsatçılığa yer olmamalıdır. Aksine fırsatçıların çanına ot tıkamalıdır.
Özcan Nevres

Tatile Doğru

Salı günü torunum Can Nevres’in kep giyme töreninde bulunmak üzere Zonguldak’a gittik. Torunum üstün başarı ve takdir belgeleriyle süslediği sekiz yıllık ilköğrenimini tamamlamış oldu. Artık onun önünde daha zorlu bir süreç var. Lise ve üniversite yılları. Bakalım o yıllarda da sekiz yıllık eğitiminde olduğu gibi eğitimini takdirnamelerle ve üstün başarı belgeleriyle süsleyerek tamamlayabilecek mi? Halasının gösterdiği başarıyı onun da göstereceğinden eminim.

Torunum Can'ın Diploma Töreni
Torunum Can'ın Diploma Töreni için Zonguldak'a gittik.

Can-Diploma-Toreni-02

Bu yıl torunum Ege Nevres’te ilköğrenime başlayacak. Önümüzdeki yıllarda onun da başarılarını sitemde yayınlayacağımı ümit etmekteyim. Ömrüm yeterse neden olmasın? Bu arada eğitime yeni başlamış ve eğitimlerini sürdürmekte olan tüm öğrencilere başarılar dilerim. Geçtiğimiz yıllarda altı yaş uygulamasında büyük zorluklar yaşanmıştı. Beş yaş uygulamasının çok daha büyük sorunlar yaşatacağından eminim. Zira beş yaş grubu için hiçbir hazırlık yapılmamıştır. Beş yıl uygulaması için okullardaki sınıf sayılarını artırmak bile yetmez. Daha çok okul inşa etmek ve daha çok öğretmen sayısını arttırmak gerekir.
Durakta minibüs beklerken gözüm küçük çocuğa takıldı. Yaşını tahmin etmiş olmama rağmen annesine sordum. Küçük kız ilgimi çekmişti. Zira kıvır, kıvır saçlarıyla kızıma benziyordu. Dahası çocukta üstün zekâ belirtileri vardı. Annesi şu an dördü bitirip beşe girdi dedi. Demek ki önümüzdeki eğitim yılında o da okullu olacak dedim ve ekledim. Biz yedi yaşındaki torunumuzu tam dört yıl okula götürüp getirdik. Henüz beş yaşındaki çocuk okula nasıl gidip gelir anlamakta zorluk çekiyorum dedim. Çocuğun annesi biz de ne yapacağımızı bilemiyoruz dedi. Bilmemekte de haklıdır.
Çocuklarını fazlaca zeki bulup küçük yaşta okula gönderen aileler genelde hüsrana uğramışlardır. Zira sınıf arkadaşlarından küçük olması onların psikolojilerini olumsuz etkilemiştir. Oğullarım Özgür ile Barış daha ilkokul birinci sınıftayken okumayı kısa zamanda söktükleri için bir üst sınıfa almak istemişlerdi. Kabul etmedim ve bırakınız onları akranlarıyla okusunlar dedim. Okul yaşamında sürdürdükleri başarılar ne kadar haklı olduğumu göstermektedir. Üstün zekâlı çocuklar için özel sınıflar açılmış olsaydı bir üst sınıflara çocuklarımı göndermekte hiçbir sakınca görmezdim.
Yaşam bazı tutkularla güzelleşir. Bu tutkuların en başında çocuklarımızın ve torunlarımızın başarılarını izlemek gelir. Bu nedenle değil mi bu yaşımda Silivri’den çıkıp Zonguldak’a kep giyme töreninde bulunmak üzere gittim. Gittiğime de değdi. Çektiğim fotoğraflarla ve videolarla güzel anılarıma yenilerini kattım.
Torunum Can Nevres’in takdirnameleri ve başarı belgeleri ailelerin büyük ilgisini çektiği için sitemde en çok tıklanan torunum Can’ın fotoğraflar ve belgeleri oluyor. Her geçen gün tıklama sayısı artıyor. Dileğim tüm çocuklarımızın eğitimlerini takdirnamelerle ve üstün başarı belgeleri ile süslemeleridir.
Özcan Nevres

Bahçeli Evlerde Kuş Beslenemez mi

Halkçı Parti ilçe başkanı iken aynı zamanda partimizin belediye başkan adayı idim. En büyük destekçim ise Veteriner Profesör Mahmut Akkılıç idi. Mahmut Beyin en büyük destekçisi ise hayvancılıkla da ilgilenen çok büyük bir holdingdi. Bir sohbetimizde köylerde köylüleri gurk tavuk derdinden kurtaracak olan kuluçka makineleri üretmeyi düşündüğümü söylediğimde aman yapma bunu dedi. Salgın tavuk hastalıklarına neden olan köylerde yetiştirilen tavuklardır. Biz o tavukların kökünü kazmak istiyoruz. Söyledikleri pek inandırıcı gelmedi ama yine de inanmak zorunda kalmıştım. Hani derler ya, ak köpeğin pamuk tarlalarına zararı vardır. Meğer bu tavuk yetiştirmeyi önlemek işi tavuk çiftliklerine daha iyi bir getirim sağlamak içinmiş. Mahmut Beyin çabalamalarıyla evlerde kümes hayvanı beslemek yasaklanmıştı. Yasaklanmıştı ama yasak yalnızca kâğıt üzerinde kaldı.
Geçtiğimiz yıllarda tavuk gribi adını verdikleri bir salgın hastalık türemişti. O salgın hastalık yüzünden birçok tavuk çiftliğindeki tavuklar açılan derin çukurlara diri, diri gömüldüler. Tavuk çiftliklerinde salgın hastalığı önlemek için milyonlarca tavuk katledilirken bırakınız köyleri, şehir içindeki tavuklara dahi dokunan olmadı. İşin en ilginç yanı ise köylerde ve şehir içinde beslenmekte olan tavukların hiç birinde tavuk gribi hastalığı görülmedi.
Sağlık uzmanları sürekli hormonsuz gıda tüketilmesi gerektiğini söylüyorlar. Yaklaşık kırk yıl önce bir Fransız Profesör sağlıklı et yiyebilmek için evlerimizin balkonunda veya bodrumunda tavşan beslememiz gerekir demişti. Doğrudur. Zira yediğini ete en iyi çeviren hayvan domuzdan sonra tavşandır. Profesör doğru söylemiş ama ne yazık ki evlerde hayvan beslemek hiçbir ayırım yapmadan belediyelerce yasaklanmıştır. Yasaklara karşı saygılıyım ama adil olarak uygulanırsa. Bana yasak olan başkasına yasak değilse işte bunu kabul edemem. Bu nedenle belediyeye verdiğim dilekçeye bu gün yanıt geldi. Evim yerleşim alanı içinde olduğu için hayvan besleyemezmişim. Oysa çevremde birçok bahçeli evlerde tavuk, kaz, ördek ve köpek beslenilmektedir. Ne hikmetse onlara yasak uygulayan yok. Derler ya, tutulan kısrak harman döver. Bana uygulanan da öyle olmuş. Herkes evinin bahçesinde tavuk da besler köpekte. Bana gelince sen besleyemezsin diyorlar. Çünkü beni komşum şikâyet etmiş de ondan. Oysa bir konuda yasak varsa bu herkese eşit olarak uygulanır. Yasaklar şikâyet varsa uygulanır yoksa uygulanmaz diye bir kural olamaz. Gelişmiş ülkelerde de kümes hayvanı beslemek yasaktır. Buna rağmen çoğaltma amaçlı olmayan kümes hayvanları beslenmesine izin verilir. Yumurtası ve eti için tavuk beslenebilir. Yeter ki aralarında horoz olmasın.
Ne yazık ki ben sağlıklı et yiyebilmek için evimin terasında veya balkonunda ne tavuk, ne bıldırcın ve ne de tavşan besleyemeyeceğim. Bunun bir tek nedeni var. O da komşumun şikâyet etmesi. Komşuma sormaları gerekirdi. Komşunun terasında veya bodrumunda bıldırcın beslemesinin ne zararı var diye. Ama sormadılar. Bir zabıta ordusuyla evime gelip zabıt tuttular. Zabıt tutarlarken komşumun kayısı ağacının dallarının yarısının bahçeme sarkmış olduğunu görmediler bile.
Yasağa rağmen evimde dört tane keklik yavrusu besliyorum. Komşum şikâyet etse bile ben onları beslemeye devam edeceğim. Ya bu yasak tüm Silivri’de uygulanır.
Özcan Nevres

27 Mayıs Devrimi

27 Mayıs Devrimi
Bu gün yirmi yedi mayıs devriminin kırk ikinci yıl dönümü. Darbenin yapıldığı gün darbeyi yapanlara methiyeler yazanların bu gün kalemlerinden nefret akıyor. Demokrat Partiye yakınlığıyla bilinen bir gazetenin yazarı yirmi yedi mayısın bayram yapılmasını eleştiriyor. Doğal olarak eleştirecek tabi. Zira o Ege bölgesinde yayınlanan bir gazetenin patronunun hizmetindeydi. Yirmi yedi mayıs günü yayınlanan gazetenin ön sayfası tamamen Adnan Menderes’e övgüler ile doluydu. Zira gazete darbenin yapıldığı saatlerden önce baskıya girmişti. Darbeyi öğrenir öğrenmez de birinci sayfayı darbeyi yapanlara övgüler ile doldurmuşlardı. Darbeyi yapanlar ülkedeki kötü gidişe dur dediğini yazmıştı. O gazetenin patronlarının çıkardıkları ve Türkiye genelinde yayın yapmakta olan gazetesinde uzun yıllar köşe yazıları yazmış olan yazarı şimdi de yirmi yedi mayıs bayramının kaldırılmış olmasına alkış tutuyor. Peki, yirmi yedi mayıs darbesi gerekli miydi? Elbet de gerekliydi. Demokrat Partiyi yönetenler ülke ekonomisini batağa soktuklarında suçu kendilerinde aramamışlar, suçu CHP ye yüklemeye çalışmışlardı. Ülkeyi kardeş kavgasına sürklemişlerdi.
CHP nin devletçi ekonomisini beğenmeyen demokratlar akıllarınca liberal ekonomiye geçmişlerdi. Oysa ekonomisi gelişmemiş ülkelerde ekonomide devlet lokomotiftir. Yani ekonominin geliştirilmesindeki yükü devlet yüklenir. Yatırımlarda devletin eli çekilince yatırım yapılamaz olmuştu. On yıllık Demokrat Parti iktidarında devlet eliyle yapılmış tek bir fabrika yoktur. CHP nin demir ağlar ile ördüğü ülkemizde Demokrat Parti döneminde hemen, hemen hiç demir yolu yapılmamıştır. Gelişmiş ülkelerde ise en ağırlıklı ulaşım ağı demiryollarıdır. Zira demiryolları ile ulaşım ve nakliye karayollarına göre çok daha ekonomiktir. Demiryolu taşımacılığında karayollarındaki gibi her yıl model değiştirme gereği yoktur. Yetmiş küsur yılda demiryolu taşımacılığında bir tek kömürle çalışan lokomotifler yerine dizel lokomotifler çalışmaya başlamıştır. Bazı hatlarda ise elektrikli lokomotifler çalıştırılmaktadır. Görüldüğü gibi sık, sık model değiştirme zorunluluğu olmamıştır. Karayolları taşımacılığıyla rekabet edebilmek için yapılan yenilikler hiçbir şekilde karayollarında yapılanlarla kıyaslanamaz.
Demokrat Partinin toprak damlı ve kerpiç ev bırakmayacağız sloganıyla başlattığı sözde kalkınma programı adeta duvara toslamıştır. Beş yıl içinde savrukça harcanan paralar yüzünden ülke borç batağına saplanmıştı. Üstelik aldığı borçları zamanında ödeyemedikleri için de dış itibarlarını da yitirmişlerdi. Bu yüzden ülkede yokluklar yaşanmaya başlamıştı. O yıllardan günümüze gelen ve halen değerini kaybetmemiş olan oy fasulyem yedi buçuk lira/ hem kaynasın hem oynasın türküsü fasulye fiyatının otuz beş kuruştan yedi buçuk liraya fırlaması nedeniyle yazılıp bestelenmişti.
Yokluklar ve ekonomideki başarısızlıkları gözlerden kaçırmak için devlet radyosunda tüm yayın boyunca vatan cephesine iltihaklar adı altında aslı astarı olmayan kişilerin katılımları yayınlandı. Güdülen politika yüzünden insanlar demir kıratlar ve komünistler diye ikiye ayrılmışlar ve birbirlerine düşman olmuşlardı. Ülke büyük bir hızla kardeş kavgalarına sürükleniyordu. Yirmi yedi mayıs darbesini yapanlar bu kötü gidişe dur demekle kalmamış o dönemin en iyi Anayasasını bilim adamlarına hazırlatıp halk oylamasına sunmuşlardı. Tüm engellemelere rağmen halk Anayasaya kabul oyu vermişti. Ne yazık ki o çağdaş anayasa değiştirile, değiştirile kuşa döndürüldü.
Özcan Nevres

Ya Öyle mi Hanımefendi

Ya Öyle mi Hanımefendi
Şu evlenme programlarını eğlenceli bulduğum için izliyorum. Biraz da hep aynı konuyu işleyen, ağırlıklı olarak şiddet içeren dizi filmlerden nefret ediyor olmamdan kaynaklanıyor. Bu evlenme programlarında yurdum insanlarını çok daha iyi tanıma fırsatını buluyorum. Bu programları izlerken bir kadının eşine şirretçe hakaretlerini duyar gibi oluyorum. O ses diyor ki, adam bak şu kadına. Yaşı atmışı geçmiş ama evleneceği erkekten neler istiyor neler. Sen ne aldın bana be adam? Bedavaya gittim ben bedavaya. Adam bu hakaretleri sineye çekecek kadar sabırlıysa kavga çıkmaz ama mutlaka erkeğin içinde bir yara oluşturur. Eğer sabırsız biriyse sana yaptıklarım çok bile der ve esaslı bir kavga kızışır. Sonu boşanmaya kadar bile gidebilir. Bu nedenle bu programları yayınlatanları ve dolayısıyla RÜTÜK ü kınıyorum. Her kadın tam olarak olgunlaşmamış olabilir. Olgunlaşmamış olanlar bu programlardan çok kötü etkilenebilir. Bazı erkeklerin ve bazı kadınların bu evlilik programlarda aşağılanıyor olmaları da cabası.
Yirmili yaşlarda bir genç bir bayana talip olarak geliyor. Genç doğuludur ve doğulu geleneklerine ve göreneklerine göre yetişmiş. Bu nedenle talip olduğu hanıma ben evlendiğimde eşimin çalışmasını istemem deyince kıyamet kopuyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Oysa orada konuşması gereken talip olunan bayandır. Bir ara kıvrak bir hava çalındığında sahneye fırlayan, beyaz donunu göstere, göstere dans edip kıvıran bir hanım bu davranışlarıyla kendisini çok entel sayıyor ki delikanlıya bir hayli tepeden bakarak senin eğitimin ne diye soruyor. Delikanlı ilkokul deyince dansöz eskisi öyle bir burun kıvırıyor ki, inanılacak gibi değil. Mimikleri sanki ilkokul mezunundan adam mı olur diyor gibi. Delikanlı iyi bir yanıt veriyor ama dinleyen kim. Delikanlı yüksek okullarda okumakla adam olunmaz. Nice ilkokul mezunu var ki bazı üniversite mezunları eline su dökemez. Doğrudur. O bayana sormak gerekir. Gelmiş geçmiş yılların en büyük mimarı Mimar Sinan hangi üniversiteden mezun olmuştu? Ya on yıl iyi kötü Türkiye’yi yöneten Rahmetli Adnan Menderes ile Celal Bayar hangi üniversiteden mezundu? Ya medarı iftiharımız Yaşar Kemal hangi üniversiteden mezun olmuştu? Yaşar Kemal hayat üniversitesinden, yani Çukurova’nın pamuk tarlalarından mezun olmuştur. Yaşamın en ağır koşullarında yoğrularak kariyerini elde etmiştir. İlginçtir. Bu satırların yazarı da Yaşar Kemal gibi ortaokul ikiden terktir. Büyük yazarlarımızdan Orhan Kemal ise ortaokul üçten terktir.
İnsanın kendisini en iyi şekilde yetiştirmesi için ilkokul bir anahtardır. Bu anahtar iyi kullanılırsa her kapıyı açar. Bin dokuz yüz atmış altı yılında yüksek öğrenim gençleri bir münazara (tartışma) hazırlamışlardı. Dörder kişiden oluşan iki grup yarışacaktı. Grubun birinden son anda ayrılma kararı alan bir genç yüzünden tartışma programı başlamadan bitecekti. Son anda Halk Eğitim Merkezi Müdürü Kemal Bey beni önermiş. Grubun gençleri bana gelip katılmamı rica ettiklerinde ne yanıt vereceğimi bilemedim. Israr ettiklerinde tamam katılırım ama her bölümde son konuşmacı olursam dedim. Kabul ettiler. İş yerimi kapatıp tartışmanın yapılacağı salona gittim. Karşı grupta çok takdir ettiğim Sağlık Memuru Ahmet Özdemir adlı bir arkadaşım vardı. Sonradan iki dönem de Yatağan’a belediye başkanı seçilmişti. O gece çekilmiş olan fotoğraf halen www.ozcannevres.com adlı sitemde giriş sayfasında yayınlanmaktadır. Grubumdaki gençler dökülüyorlardı. Gerçi karşı grupta da durum pek farklı değildi. O grubun lokomotifi Ahmet Özdemir’di. Grubumda ise lokomotif bendim. Aldığım yüz puanla grubumun prestijini kurtarmış oldum. Bu da ilkokul eğitiminin yaşam boyu en iyi anahtar olduğunu gösterir. Gösterir ama o bayana bunu nasıl anlatabilirler?
Özcan Nevres

Saraçoğlu Stadyumunda Yaşananlar

Saraçoğlu Stadyumunda Yaşananlar
Önce Saraçoğlu kimdir ona bakalım. Şükrü Saraçoğlu 17 yıl boyunca Fenerbahçe Spor Kulübü’nün başkanlığını yapmıştır. 22 Temmuz 1998 yılında alınan kararla Fenerbahçe Stadı’nın adı Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu olarak değiştirilmiştir. Stadyuma adı verilen Şükrü Saraçoğlu’nun hizmetleri bu kadar mı? Onun en büyük hizmeti Varlık Vergisini koyarak sanayinin ve ticaretin Türk’lerin eline geçmesini sağlamasıdır. Şunu açıkça söylemekte yarar görüyorum. Ben yaşamımı radyo ve televizyon tamircisi olarak sürdürmemi Varlık Vergisine borçluyum. Geçimlerini sanatkâr, tüccar ve esnaf olarak kazananlar da mesleklerini bu yasaya borçludurlar. Zira o yasadan önce tüm ticari ve sanat işleri azınlıkların elindeydi. O yasa sayesinde bu tabu yıkılmıştır. Bu büyük devlet adamımızı tanımaya devam edelim..
1887 yılında İzmir’in Ödemiş ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Ödemiş’te okuduktan sonra İzmir İdadisi’ne girdi. Son derece zeki, çalışkan bir öğrenciydi. İzmir idadisini birincilikle bitirerek, Ankara’daki Mektebi-i Mülkiye’ye geçti. 1909 yılında Mektebi-i Mülkiye’ yi bitirerek İzmir Valiliği Maiyet Memurluğu’na atandı. İzmir Sultanisi’nde matematik-öğretmenliği yapan Saraçoğlu, 1911 yılında İttihat ve Terakki Ticaret Mektebi-i Müdürlüğü görevine getirildi.
Yurt dışında öğrenimini sürdürürken, İzmir işgal edilince Türkiye’ye gideceğini öğrendiği bir İtalyan gemisine kaçak binip yurda döndü. Ulusal Kurtuluş Hareketi’ne katıldı. Kuşadası, Nazilli ve Aydın yörelerinde kurulan Kuva-i Milliye hareketlerinin örgütlenmesinde çalıştı. Osmanlı Meclisi Mebus anı’na İzmir milletvekili olarak seçildiyse de, Saraçoğlu bu göreve katılmadı.
Saraçoğlu 1923’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne İzmir Mebusu olarak girdi.
Fethi Okyar kabinesinde Maarif Vekili, İnönü’nün 3 ve 4. hükümetlerinde Adliye Vekili ve 12’nci Refik Saydam hükümetinde Hariciye Vekili olan Mehmet Şükrü Saraçoğlu, 1942 yılında Refik Saydam’ın ölümü üzerine İnönü tarafından 9 Temmuz 1942 günü başbakanlığa atanarak hükümeti kurmakla görevlendirildi.
Fethi Okyar hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı yapan Saraçoğlu 1926’da Yunanlılarla kurulan Mübadele Komisyonu’na başkanlık etti. Başbakanlığına kadar kurulan bütün hükümetlerde görev aldı. Bu hükümetlerde Maliye, Adliye ve Hariciye vekilliklerinde bulundu. Saraçoğlu’nun 1932 yılında Paris’te Osmanlı borçlarının ödeme koşullarının saptanması görüşmelelerini Türkiye adına yürütürken görüyoruz. 1933’de bir antlaşma ile bu konuyu başarıyla ve batılı gözlemcilerin hayranlığı içinde bitirirken izliyoruz. Saraçoğlu’nun devlet adamlığı vitrinini süsleyen en değerli ve liyakatinin zirvesine vardığı bu anlaşma ile genç Türkiye Cumhuriyeti’nin maliyesi soluk aldı.
Genç Cumhuriyet’in devlet organlarının kurumlaşmasında da emeği geçen Saraçoğlu, bakanlıkları sırasında avukatlık, hâkimlik, İcra İflas Kanunlarını hazırlamış ve çıkartmış iş esasına dayalı cezaevlerinin oluşmasını ve ilk örnek olarak İmralı’nın kuruluşunu sağlamıştır. Barem ve Emeklilik kanunları da Saraçoğlu’nun zamanında oluşturulmuştur.
Refik Saydam’ın ölümü sonrasında Başbakan olan Saraçoğlu, bu döneminde de Cumhuriyet döneminin bütünsellik taşıyan seçim yasasını iki dereceli olarak hazırladı ve çıkarttı. Saraçoğlu istifa ederek Başbakanlığı Recep Peker’e devrettikten sonra 1 Kasım 1948 ve 22 Mayıs 1950 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yaptı.
1950 seçimlerinde parlamentoya giremeyen Saraçoğlu siyaseti bıraktı.
Saraçoğlu, 27 Aralık 1953’de İstanbul’da vefat etti.
Kadıköy’deki Fenerbahçe stadyumunda adı yaşatılan Şükrü Saraçoğlu tüm bu işleri başaran en değerli devlet adamlarımızdan biridir. O çağdaş bir Türkiye yaratmak için ömrünü adamış olan olağanüstü bir insandı. Stadyumda yaşanan olaylar mutlaka onun kemiklerini sızlatmıştır. Gerçi Demokrat Partililer onun kemiklerini çok sızlatmışlardı. Depremzedeler için inşa edilen bir mahalleye Saraçoğlu Mahallesi adı verilmişti. Demokrat Partili hatipler o evler Saraçoğlu’nun mülküymüş gibi propaganda yaparak geçmişteki büyük hizmetlerini karalamak istemişlerdir. Ne yazık ki seçmenlere bu yalanı inandırmayı başarmışlardır.
Not: Şükrü Saraçoğlu ile ilgili bilgiler www.kimkimdir.com sitesinden alınmıştır.
Özcan Nevres.

Anneler Günü

Anneler Günü
Öncelikle tüm iyi annelerin anneler günü kutlu olsun. iyi annelik topluma iyi ve hayırlı evlat yetiştirmekle mümkün olur. Dünkü Fenerbahçe-Galatasaray maçında yaşananlara baktığımızda iyi ve hayırlı evlat yetiştirmenin önemini çok daha iyi anlarız. O olayları yaratanlara sormak gerekir. Siz izleyici misiniz? Yoksa eşkıya mı? Onların yaptığını eşkıyalar bile yapmaz. Onları da doğuran eli öpelisi anneler değil mi? Demek ki o anneler çocuklarına topluma uyum sağlamanın ve saygılı olmanın erdemini kazandıramamışlar.
Bir zamanlar ben de gençtim. İnönü stadyumunda izlediğim maçların haddi hesabı yok. Hiçbir maçta dünkü maçtaki densizlikler gibi densizlik görmedim. Özellikle Fenerbahçe’nin hiçbir maçını kaçırmazdım. Bölük komutanım koyu bir Fenerbahçeli idi. Bir gün Fenerbahçe maçına gitmediğimi gördüğünde nedenini merak ettiğinden yanına çağırttı ve sordu? Neden maça gitmiyorsun diye? Her hangi bir nedeni yok dediğimde maça gidecek paran mı yok diye sordu. Hayır param var ama canım gitmek istemiyor dedim. İnanmamış olacak ki göster bakayım paranı dedi. Gösterince hadi bakalım doğruca maça, geldiğinde olanları bana anlatırsın demişti. Bölük komutanımın dahliyle hiçbir Fenerbahçe maçını kaçırmazdım. O dönemde de yoğun tezahürat olurdu. Ama hiçbir zaman kavgaya dönüşmezdi. En çok yuhalanan ve küfürlere maruz kalan maçın hakemleriydi.
Yıl bin dokuz yüz elli yedi. İnönü stadında milli maçımız var. Muhabere Komutanlığındaki subaylar, astsubaylar ve personel burası sana teslim deyip maça gittiler. Muhabere Komutanlığında tek başıma kalmıştım. Maça gidemeyeceğim için içim içime sığmıyor ama ne yapabilirdim. Komutanlığın kapısını kilitleyip gidemezdim. Tam o sırada komutan yardımcısı Binbaşı Ahmet Tunca geldi. Nerede bu millet dediğinde hepsi de maça gittiler dedim. Sen niye gitmedin deyince burayı kime bırakabilirim dedim. Hadi bakayım doğruca maça, ben burayı beklerim dedi. Harbiye binasının arkası zaten İnönü stadına bakıyor. Hemen arka kapıdan çıkıp koşarak stada giderken komutanlığımızın subayları ile karşılaştım. Komutanlığı biz sana bıraktık. Sen kime bıraktın diye sorduklarında Binbaşı Ahmet Tunca’ya dedim. İyi öyleyse dediler ve birlikte stada gittik. O maçta da çok büyük coşku vardı ama hiçbir olay olmadı.
Dünkü olayları yaratanlara sormak gerekir. Senin görevin olaylar çıkarıp tuttuğun takımın moralini bozmak mı? Yoksa oyuncuların moralini yükseltecek şekilde teşvik etmek mi? İlahi adalet diye bir kavram vardır. Siz maç öncesi hiçbir şekilde onaylanmayacak olayları yaratmamış olsaydınız belki de şampiyonluğu Fenerbahçe kazanacaktı.
Benim korkum stat yanındaki olayların yurt geneline yayılmasıydı. Şampiyonluğu kazanan Galatasaray taraftarlarının yapacakları taşkınlıklar büyük olaylara neden olabilirdi. Neyse ki korkulan olmadı. Ne yazık ki anneler günü öncesinde anneler ne evlatlar doğuruyor dedirtecek üzücü olaylar oldu. Bu nasıl taraftarlık ki devletin polisine saldıracak ve polis otolarını devirecek kadar gözleri dönüyor. Oysa polis orada o taraftarların can güvenliğini sağlamak için bulunuyordu. Heder edilen ulusal servete mi yanalım yoksa polisimizin uğradıkları saldırılara mı? Polis otolarını devirip zarar verenler yakalanıp zararı ödetmeli ki hak yerini bulsun.
Özcan Nevres

Anneler günü

Dünyanın en zor işi annelik ama dünyanın en zevkli işi de anneliktir. Bizi doğuran her şeyimizi paylaşan, yemeyen, yediren, hastalıklarımızda gözünü kırpmadan başımızda bekleyen tüm fedekar annelerimizin anneler günü kutlu olsun.

Yağmur Duası

Yağmur Duası
Silivri bölgesinde yağmur duasına çıkılacakmış. Yağmur duasında medet umanlara söylenecek sözlerim var. Bir kere yağmur bir doğa olayıdır. Yağış şartları oluşursa yağmur yağar. Yağış şartları oluşmuyorsa yağmuru yağdırmak için bulutlara soğutucu gaz püskürtmek gerekir. Geçmişte İstanbul belediyesinin yaptığı gibi. Yağmura neden olan iki tür bulut vardır. Stratus kümülüs, yani yürüyen bulutlar. Diğeri ise kümülüs mümbüs bulutlarıdır. Yağış geçişlerine neden olan stratus kümülüs bulutlarıdır. Bulutlar gökyüzünde yoğunlaşmıyorsa ve yağışa neden olacak kadar soğumuyorsa yağmurun yağmasını beklemek hayal olur. Eğer bu şartlar oluşmadan dua ile yağmur yağdırmak mümkün olsaydı dünyada çöl kalmazdı.
Babam koyun sürüsü sahibiydi. Çobanlar gibi babam da çok iyi hava tahmini yapardı. Hava tahmininin nasıl yapıldığını bana da öğretmişti. Daha dört gün önce ayın etrafındaki haleyi gördüğümde eşime hava yağmura dönecek demiştim. İki gün sonra da meteoroloji benim söylediğimi doğrulamıştı. Bir gün sonrasının hava tahminini yapmak çok kolaydır. Sabah güneş kızıl olarak doğuyorsa, akşam kızıl olmadan batıyorsa yağmur yağacağına delildir. Eğer güneş kızıl olarak batmışsa, ertesi gün hava güzel olacak demektir. Ayın etrafında geniş bir hale varsa fırtınaya, çok parlaksa soğuğa delildir. Yağmur yağarken yağmur taneleri düştüğü yerde balon yapıyorsa dolu yağma olasılığı çok yüksektir.
Faruk Nafiz Çamlıbel’in Canavar adlı nefis bir piyesi vardır. Eseri öğrenciler müsamerelerde oynasınlar diye yazmıştır. Kitabın bir bölümünde yağmur duasını bakınız nasıl anlatıyor. Bir tarafta kuzular meliyor me, me diye. Bir tarafta çocuklar ağlıyor meme diye. Eğer yağmur Allah’ın gözyaşları olsaydı. Bir anda ortalığı sele boğmak kolaydı. Yağmurun dua ile yağmayacağını bundan daha güzel anlatılması olası mı?
Muğla’da yaşadığım yıllarda bir gün yağmur çiseliyordu. Nedense hocalar halkı böyle bir havada yağmur duasına çıkarırlar. Gazete bayisinden gazetelerimi alıp çıktığımda biri, koca usta hadi yağmur duasına gidelim dedi. Ben de git o hocaya söyle bu hava yağmur havası değil. Yağmur yağmayacak dedim. Oda bana de ula koca usta bunu sahibi bilir dedi. Koşarcasına gidip duaya gidenlerin arasına katıldı. Şemsiyeleri açık olarak duaya gidenler günlük güneşlik bir havada geri döndüler.
On beş gün kadar geçmişti. Batıda olabildiğince yoğun bulutlar vardı. Rüzgâr batıdan serin, serin esiyordu. Rüzgâr adeta yağacak olan yağmurun habercisiydi. Aynı adamla karşılaştığımda git hocaya söyle bu gün yağmur yağacak dedim. Gökyüzüne baktı. Delimin sen dedi. Bu havada yağmur mu yağar? Aradan ancak iki saat kadar geçmişti. Öyle bir yağmur yağmaya başladı ki göz açtırmıyor. Yoğun yağmur yüzünden oluşan selde Basmacı deresi taşmış ve iki küçük çocuğu sel suları alıp götürmüştü. Birkaç gün sonra adamımla yine karşılaştığımda bana yağmurun yağıp yağmayacağını nasıl bildiğimi sorduğunda uzun, uzun anlatmaya gerek görmedim. Anlatsam da anlayacağını sanmıyordum. Bu nedenle bana sahibi bildiriyor diye kestirip attım.
Meteoroloji yağmur ve sel uyarısı yapıyor ve yağışlı havanın on gün kadar sürebileceğini söylüyor. Bahar yağmurları kış yağmurları gibi sürekli olmaz. Çoğunlukla geçişlerle yağar. Eğer yağmuru Istranca dağları çekmezse yağmura çok gereksinim duyan orman fakiri bölgemize de inşallah yağar.
Özcan Nevres

Geçmişi Anımsamak

Geçmişi Anımsamak
Marketlerde gezerken en çok dikkatimi çeken çocuklar için olan oyuncaklardır. Günümüzün çocukları ne kadar şanslı diye düşünürüm ama kazın ayağı öyle değil. Zira o rengârenk oyuncaklarda bedeli ileri yaşlarda ödenecek olan nice sağlığa zararlı boyalar ve plastikler var. Babam orta halli varlıklı bir insandı. Buna rağmen en zengin ailelerin çocuklarının bile sahip olamadıkları kadar oyuncaklarım olurdu. Zira ağabeyim öldükten sonra evin tek çocuğu kalmıştım. Bu nedenle bir dediğim iki olmazdı. Gerçi benim çocukluğumda şimdiki gibi oyuncaklar yoktu. Tosun hanını yurt edinmiş yaşlı bir adam vardı. İnşaatçıların kullandığı el arabasına benzer tahtadan el arabası yapardı ve arabaları allı morlu boyardı. Çok çabuk parçalanan kırılgan bir oyuncaktı. Bu yüzden o arabaya sahip olmanın mutluluğu fazla sürmezdi. Buna rağmen kırılanın yerine hemen yenisi gelirdi.
Çocukluğumda şimdiki gibi abur cubur yiyecekler yoktu. O tür yiyeceklerin olmaması bizim kuşak için en büyük şanstı. Zira uzmanlar o rengârenk poşetler içinde satılan yiyeceklerin ileride çok büyük sorunlara, en başta kanser olmak üzere birçok hastalıklara neden olacağını söylemektedirler. Bizde üzüm, incir, badem ve iğde çok boldu. Bunlar kilerimizde hiç bitmezdi. Bitse bile babaannemden ve anneannemden yenileri gelirdi. Annemin ev ekmeğimizden kestiği koca bir dilim ekmeğin üzerine bolca zeytinyağı ve bolca toz şeker dökmesi yok muydu? Ondan daha besleyici, ondan daha kaliteli bir yiyecek olabilir miydi? Sabahları kahvaltı nedir bilmezdi. Annem koca bir tencere tarhana kaynatıp önümüze koyardı. Tahta kaşıklarla doya, doya yerdik tarhana çorbasını. İlkbaharda babam arazi dönüşünde bir çuval dolusu gengel dikeni getirirdi. Biz Giritliler ona agavanes derdik. Hele fırınımızdan yeni çıkmış ekmeğimiz de varsa keyfimize diyecek olmazdı. Kocaman bakır, kalaylı bir sinimiz vardı. Masada yemek yemenin ne olduğunu bilmediğimizden o koca siniyle kurulmuş olan yer sofrasına çöküp agavanesleri zeytin ve ekmekle doya, doya yerdik. Gengel dikeni enginarın soyundandır. Bu nedenle en az enginar kadar karaciğerin dostudur.
Foça’daki yazlığımda ortanca oğlum Özgür ile beraberdik. Oğluma hadi koca bir o çizip gelelim dedim. Arabama binip yola çıktık. Kozbeyli sapağında Kozbeyli’ye doğru döndük. Kozbeyli’yi geçtikten sonra yol kenarında koca bir küme gengel dikeni gördüm. Arabamı park edip, torpido gözünden bağ testeresini alıp indim ve oğluma sen de in dedim. Oğlum ne yapacağımı anlamamıştı. Gengel kümesinin yanına gittim. Birini kesip soydum ve oğluma uzattım. Ne yapacağım bunu diye sorduğunda yiyeceksin dedim. Hemen ikincisini kesip soydum ve yemeye başladım. Oğlum tadar tatmaz, baba bu ne güzel şey böyle dedi. Çocukluğumda en çok yediğim ve en çok sevdiğim yiyecek buydu dedim. Oğlum baharda yanıma geldiğinde kırlara gider bol, bol gengel dikeni yeriz. Zira bölgemizde gengel dikeni bolca yatişmektedir.
Biz Giritliler en çok ot yemeklerini severiz. Giritliler Ege’ye ilk yerleştiklerinde yerliler Giritlilerin ot yemeği yapıp yemelerini çok yadırgamışlar. Akıllarınca giritlileri aşağılamak için bir eşeğin semerine bir karton yerleştirip İzmir Valisinin konağının bahçesine sürerler. Kartonda Giritliler geldiğinde beri açız diye yazmaktadır. Bunun üzerine vali birkaç Giritli çağırılmasını emreder. Getirilen Giritlilere sorar, siz ot yer misiniz diye? Giritliler evet biz otlardan türlü yemekler yapıp yeriz derler. Vali birkaç türlü ot yemeği yaptırıp getirin der. Yemekler yapılıp valiye sunulur. Vali yemeklerin tümünü çok lezzetli bulur ve adamlarına çevirin o kartonu ve yazın der. Ya bu otları yemeyen eşekleri ne yapmalı?
Girit’e bir doktor atanmıştır. Aylar geçer ama kapısını bir tek hasta bile çalmaz. Bir gün eşine hadi seninle çıkıp bir kır gezisi yapalım der. Beraberce çıkarlar. Ovaya vardıklarında kadınların ot topladıklarını görürler. Kadınlara bu otları niye topluyorsunuz diye sorduğunda yemek yapmak için yanıtını alır. Bunun üzerine doktor eşine, hadi hanım gidelim. Yolculuk için denklerimizi hazırlayalım. Buranın insanları ilaçlarını kendileri yapıyorlar. Buradan bize ekmek çıkmaz der ve Girit’ten anavatana dönüş yaparlar.
Giritliler yıllarca ot yemeği yapıp yedikleri için horlandılar. Oysa şimdilerde tutturmuşlar bir Akdeniz beslenme tarzını, herkese sağlık için öneriyorlar. Oysa o diyet yemekleriyle yapılan beslenme Akdeniz usulü beslenme değil, Girit usulü beslenmedir. Giritlilerin uzun yaşamalarının sırrı ise Girit usulü beslenmekten kaynaklanmaktadır.
Sağlıklı çocuk yetiştirmek isteyen aileler, mutfaklarında mutlaka Girit usulü yemekler ve salatalar hazırlayıp hep beraber yesinler.
Özcan Nevres

Arayış

Arayış
Bin dokuz yüz elli sekiz yılında, nisan ayının üçünde CHP ye üye oldum. O günler CHP den kaçış günleriydi. İlçe başkanı ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın kayınpederi Avukat İdris Tınaz idi. O kaçış günlerinde benim gibi henüz yirmi üç yaşındaki bir gencin partiye üye olması başkanı çok sevindirmişti. Üyeliğimden kısa bir süre sonra gençlik kolu yönetimine seçildim. Üç yıl sonra da ilçe yönetimine girerek parti çalışmalarımı sürdürdüm. Partimizin hurda bir cipi vardı. O hurda cipi ise benden başka kullanabilen yoktu. Partinin cipini evimizin önüne çekmiştim. Henüz bir buçuk yaşında olan kızımı kucağıma oturtmuş direksiyonla oynamasını izliyordum. Bunu gören biri hemen parti binasına giderek partili arkadaşlara partimizin cipini özel işlerinde kullanıyor diye jurnallemiş. Başkan Asım Dönmez bunun hesabını sormaya kalktığında kontak anahtarını eline sıkıştırıvermiştim. Bu güne kadar bu cipe yakıt alan ve arıza sorunlarını çözen bendim ama bunda böyle ben bu cipi bırakınız kullanmayı binmeyeceğim bile demiştim. Birkaç gün sonra başkanımız yanıma geldi. Cipin anahtarını uzatarak, cip Ayvacık’ta kaldı. Ne olur, al gel onu dedi. Kabul etmedim ama çok ısrar etti. Sonunda cipi gidip almak zorunda kaldım. Yönetimdeki arkadaşlarımın ısrarı ile köylere ulaşımda cipi kullanmaya başladım. Milletvekillerini ve milletvekili adaylarını köy, köy hep o hurda cip ile gezdirmiştim. Doğup büyüdüğüm Menemen’den ayrılıp Muğla’ya yerleştikten sonra CHP yönetiminden ayrılmış oldum. Benden sonra o cipi kullanabilen biri çıkmadığından cipi elden çıkarmak zorunda kaldılar. Mamak Muhabere Okulunda elektrik, elektronik ve güç kaynakları teknisyenliği eğitimi aldığım için motor arızalarından iyi anlıyordum. Direksiyonunda neredeyse bir tur boşluk olan bu hurda aracı bu nedenle benden başka kimse kullanmaya cesaret edemiyordu. CHP üyeliğim CHP Genel Başkanlığından istifa eden Sayın Deniz Baykal’ın partiye yaşattığı hezimete rağmen geri döndüğü güne kadar sürdü. Sayın Deniz Baykal’ın tekrar parti başkanlığına seçilmesini içime sindiremediğimden CHP den istifa ettim. CHP Menemen ilçe yönetimi istifamı kabul etmese de ben istifada kararlı olduğumu bildirdim. Buna rağmen yönetim partiye kaydımı onursal üye olarak sürdürmüştü Ta ki doğuluların yönetimde ağırlık kazandıkları güne kadar. Yeni yönetim onursal üyeliğimi kaldırarak partili olmama son vermişti. Üyeliğim sona erdirildi de ne oldu? Bin dokuz yüz elli sekizden bu yana oyumu hep CHP ye verdim. Peki, oyumu içime sindirerek mi verdim? İçime sindiremediğim halde en ehveni şer olarak CHP yi gördüğüm için oy vermeye devam ettim.
Ben Atatürk Türkiye’sinde doğup büyüdüm. Atatürk’ün işaret ettiği yolda yürüdüm. Atatürk ilkelerini savundum. Peki, bu günkü CHP aynı yolda mı? En başta siyasi bir simge haline getirilmiş olan türbanı savunmak Atatürk’ün kurduğu CHP nin genel başkanına mı kaldı? Ben bin dokuz yüz elli beş yılında yapılan seçimde meclise ancak otuz dört milletvekili sokabilen CHP yi arıyorum. O, otuz dört milletvekili muhalefette bir tarih yazdırmıştı. Oysa bu günlerde mecliste tek başına muhalefet Muharrem İnce’den başkasını göremiyorum. Zaman, zaman başkalarının çıkışları olsa da hiç biri Muharrem İnce kadar ses getiremiyor.
Çıkarılacak yeni bir yasaya göre askerliğini yapanlar üniversite mezunuysa subay olabilecekler ve orduya katılabilecekler. Bu da imam hatiplilere subay olma yolunu açmış olacak. Ne yazık ki uyan be Türkiye, uyan demekten başka elden bir şey gelmiyor.
Özcan Nevres

Ben Kimim

Ben Kimim
Silivri’ye yerleştikten sonra zaman, zaman CHP ye uğrayıp sekiz yıl yönetici olarak hizmet ettiğim CHP ye gönül vermiş olanlarla birlikte olmak istedim. Bu arada CHP li arkadaşlar bilgi edinirler diye Bir Zamanlar Ben de politikacısıydım başlıklı siyasi yaşamıma ait öykümü yönetime verdim. Hem de iki kez. Bu öyküm üç yerel gazetede de yayınlandı. Okuyan oldu mu bilmiyorum. CHP Silivri yönetiminden bir partili Foça gezisi sırasında, yazdıklarımın ve söylediklerimin doğru olup olmadığını merak etmiş olacak ki Menemen’e geçip hakkımda bilgi toplamıştı. Rastlantı bu ya, hakkımda bilgi aldığı kişilerden biri can dostum Seyrek Belediye Başkanı Nurgül Uçar’dı. O Nurgül Uçar ki, nar bahçeme giden yolun Menemen belediyesince onarılmadığını öğrendiğinde bana telefon açıp, ağabey, senin nar bahçesinin yolunu onarmak amme hizmetidir. Benim bölgem olmadığı halde belediyemizin greyderini gönderip yolunuzu onartacağım demişti. Demişti ama bir yerden konu ile ilgili bir tüyo alınmıştı ki, yol göle döndürülmüştü. Bu yüzden greyder hiçbir şey yapmadan geri dönmüştü. İşte bu partilimiz öğrenmek istediklerinin tümünü Nurgül Uçar kardeşimden öğrenmiştir.
Ben hiçbir zaman çıkar için gazetecilik yapmadım ve siyaset ile uğraşmadım. Sekiz yıllık CHP yöneticiliğimde ne belediye yönetimine, ne de İl Genel Meclisi üyeliğine aday olmadım. Akla o halde neden Halkçı Parti ilçe başkanıyken belediye başkanlığına aday oldun diye bir soru gelebilir. Onun gerekçesini de bir fıkra ile özdeşleştirerek açıklayayım. Adamın biri denize düşmüş. Biri denize atlayıp adamı kıyıya çıkarmış. Toplanan kalabalık adamı alkışlamaya başlamış. Adam öfkeyle topluluğa dönüp, alkışlamayı boş verin. Siz bana beni denize kim itti onu gösterin yeter demiş. Benim adaylığım da tıpkı o denize itilen adam gibi oldu. Yani adaylığım isteğimle değil adaylığa itildiğim için oldu. Belediye başkanlığına aday gösterdiklerim SODEP lilerin baskısıyla adaylıktan çekilince son çare olarak aday olmak zorunda kalmıştım.
Yıl bin dokuz yüz atmış altı. Doğup büyüdüğüm Menemen’den ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştim. İlk işim Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinin temsilciliğini üstlenmek olmuştu. Ayrıca yerel Devrim gazetesinde de ara sıra köşe yazıları yazıyordum. Siyaset iliklerime kadar işlemiş ya, bu nedenle CHP ye üye olmaya karar verdim. Merkez ilçe başkanı Müştak Hükkamoğlu’na üye olmak istediğimi söylediğimde ummadığım bir durum ile karşılaştım. Senin hakkında bize rapor geldi. Sen komünistsin. Bu nedenle seni partiye üye kaydedemem dedi. Ben sosyal demokratım. Ama siz öyle diyorsanız öyle olsun dedim ve bir daha üyelik konusuna hiç değinmedim.
CHP İl Başkanının iş yeri iş yerim ile karşı karşıya. Gece olduğu halde il başkanının bürosunda büyük bir hareketlilik var. Bu ara bürodan çıkıp yanıma geldiler. İl Başkanı Avukat Fevzi Özer, Nevres, genel başkanımız İzmir’de ama ona bir türlü ulaşamıyoruz. Bize yardımcı olur musunuz dedi. İlçe başkanınıza komünistliğim bulaşmazsa neden olmasın dedim? Dönem manüel santral dönemi. Santralı arayıp İzmir’deki Büyük Efes otelinde kalmakta olan Sayın Bülent Ecevit’i ihbarlı olarak aramalarını söyledim. Karşıma sekreteri çıktı. Genel Başkanımız ile görüşmek istediğimi söylediğimde sayın genel başkanımız hiçbir görüşmeyi kabul etmiyor dedi. Lütfen genel başkanımıza sizi Özcan Nevres arıyor diye söyler misiniz dediğimde, söyleyeyim ama kabul edeceğini sanmıyorum dedi. Az sonra sekreter, belli olan bir şaşkınlık içinde sayın genel başkanımız sizinle görüşmeyi kabul etti efendim dedi. Kısa bir hal hatır sormasından sonra, Muğla il örgütü sizi Muğla’ya davet etmek istiyor. Buyurun görüşün dedim ve ahizeyi il başkanına verdim. Görüşme bittikten sonra merkez ilçe başkanı yarın partiye gel de kaydını yapalım dediğinde gerek yok dedim. Bana Menemen’deki kaydım yeter.
Neyse ki Bir Zamanlar Ben de politikacıydım başlıklı öykümde yazdığım gibi artık hiçbir partiye üye değilim. İnşallah bir daha da üye olmak zorunda kalmam.
Özcan Nevres

Tiyatro Ve Devlet Desteği

Tiyatro Ve Devlet desteği
Kanımca tiyatro sanatçılığı yazının icadından hemen sonra başlamıştır. Başladıktan sonra da ilk gününden bu güne kadar hep devlet desteği almıştır. Zira o üç binden on bine kadar izleyici alan muazzam anfi tiyatroların bireyler tarafından yapılma olasılığı yoktur. Antik yerleşim alanlarını ziyaret etmeyi sevenler o antik kentlerdeki amfi tiyatroları çok iyi bilirler. Önce halen dimdik ayakta olan Bergama’daki anfi tiyatrolara bir göz atalım. Küçük bir krallık olan Bergama krallığı kısa bir zamanda oldukça genişleyen ve zenginleşen bir krallık olmuştu. Bergama Zeus heykeli ile ünlü olduğu kadar birkaç ilki gerçekleştirmesi ile de ünlüdür. Dünyada ilk defa dev boyutta bir hastanede psikolojik tedavi uygulanmıştır. Yüksek bir tepenin üzerinde kurulu olan Bergama’ya içme ve kullanma suyu bu günkü emme basma tulumbalara benzer bir sistem ile çıkarılmıştı. Kademeli kuyular bir birlerine künklerle bağlanmış ve bu kuyulara keçe kapaklarla basınç uygulanmıştı. Kapağın üzerine ağır bir taş konuluyor ve ağırlık altında kapak suya basınç yapıyordu. Bu şekilde kuyudaki su bir ötede, daha yüksekteki kuyuya boşaltılıyordu. Her kuyuda aynı işlem yapılarak suyun tepeye ulaşması sağlanıyordu. Bu tüm dünyada bir ilkti. Bergama krallığı sanata da çok önem veriyordu. Tepedeki kentin surları içinde üç bin kişilik bir amfi tiyatro vardı. Güzellik ılıcasının yakınında da beş bin kişilik bir amfi tiyatro vardı. Bu da Bergama krallığının sanata ne kadar büyük bir önem verdiğini gösterir.
Site devletlerinin tümünde anfi tiyatrolar vardı. Fethiye’den Kaş’a giderken Eşen çayı üzerindeki köprüyü geçer geçmez sol taraftaki Likyalıların başkenti Ksantos’un yakınından geçilir. İlk göze çarpan ise amfi tiyatrosudur. Ya on bin kişilik Aspendos’a ne demeli. Günümüzde dahi birçok kültür etkinliklerinin düzenlendiği bu muhteşem eser döneminin görkeminin tanığıdır. Bu dev eserlerin hangisi devlet desteği olmadan yapıla bilir ki? Antik kentlerdeki amfi tiyatrolar tiyatro sanatının tarih boyunca tiyatroya verilen değerin göstergesidir. Oysa Sayın Başbakan tiyatroculara ver yansın ediyor. Tiyatrolara devlet desteği yapılamaz diyor. Neden acaba? Tiyatro sanatçıları AKP ye ters düştükleri için mi? AKP yi desteklemedikleri için mi? Tiyatro sanatını yaşatmak tarih boyunca olduğu gibi devletin görevidir. Tiyatrolardan devlet desteği çekilmemelidir. Aksine destek arttırılmalıdır. Zira tiyatrolar en iyi eğitim veren okullardır.
Menemen’de belediye başkanlığına aday olduğumda programımda Menemen’e bir amfi tiyatro kazandırmak vardı. Tasarladığım yer ise Diyem Kâhyanın mezbaha yakınındaki güney ucu tepeye yaslanmış olan tarlaydı. O tarlada arazi tepenin altına doğru bir kavis yapıyor. O kavis düzenlenerek en azından bin kişilik bir anfi tiyatro yapılmasını sağlayacaktım. Ne yazık ki şimdi o tarlada olmaması gereken bir deri fabrikası var. Belediye Başkanı olan bir arkadaşıma düşüncemi açıklamıştım ama sıcak bakmamıştı. Oysa Menemen’in bir kültür şehri olması için atılacak ilk adım o amfi tiyatro olacaktı.
İzmir Büyükşehir belediyesi kültüre verdiği değerle İzmir’imize çok güzel sanat binaları kazandırmaktadır. İzmir’i yönetenlere bu konuda teşekkür etmeyi borç bilirim. Keşke tiyatro binaları tüm yerleşim yerlerine yayılsa da, televizyon kanallarının yarattığı tele voleci toplum olmaktan, tiyatrolar sayesinde kurtulsak.
Özcan Nevres

Nasıl Bir Ülkede Yaşıyoruz

Nasıl Bir Ülkede Yaşıyoruz
Bakanlıkça yapılan bir açıklamaya göre çevreyi kirleten eski otoların vergi düzenlemesiyle trafikten çekilmesi sağlanılacakmış. Sayın bakana sormak gerekir. Eksoz ölçümleri niye yapılıyor? Yağ yakarak doğayı kirleten otoların vizeleri yapılıyor mu? Elbet de yapılmıyor. Bu durumda eski arabaların doğayı kirlettiği kabul edile bilir mi? Üstelik o eski arabaları tamir eden on binlerce oto tamirhanesi var. Yeni arabalar ise yetkili servislerde tamir edilmektedir. Her tamirhane sahibi yetkili servis olamayacağına göre, o insanlar ne olacaktır? İşsizler ordusuna mı katılacaklar? Eğer bir araba gerektiği şekilde bakım görüyorsa, o arabanın yaşı ne olursa olsun hava kirliliğine neden olmaz. Kazaya uğrayıp parçalanan arabam tam on üç yaşındaydı ama bir gram dahi yağ eksiltmiyordu. Yani on üç yıllık bir hayli eski olan arabam çevre kirliliğine neden olmuyordu. Anlaşılacağı gibi amaç daha çok sıfır arabanın satılması ve bu sayede devlet kasasına daha çok vergi girmesinin sağlanmasıdır. Oto üretiminde olabildiğince dışa bağımlı olduğumuzdan ithalata daha çok döviz ödeyeceğimiz açıkça ortadadır.
Nasıl bir ülkede yaşadığımız anlaşılacak gibi değil. Seksen beş yaşındaki hastayı ameliyat eden doktor, hasta ölünce on yedi yaşındaki bir cani tarafından katledildi. Doktor bu hastanın ameliyatını ölüm riski yüksek diye yapmaya bilirdi. Ama o yapmış olduğu Hipokrat yemini gereği ameliyatı yapmıştı. Nereden bilirdi ki bu hastadan nemalanların olduğunu? Hastanın yakınları devletten hasta bakım parası alıyordu. Hasta ölünce haliyle bu yardım parası kesilecektir. Bunu hazmedemeyen on yedilik cani, doktoru bıçaklamakla kalmamış, doktora yardım etmek isteyenleri bıçağıyla tehdit ederek yaralının kan kaybından ölmesini sağlamıştır. Üzerinde durulması gereken on yedi yaşındaki, henüz çocuk yaştaki biri böyle planlı bir cinayeti nasıl işleyebiliyor. Onu bu konuda eğiten kim olabilir? O çocuğu kim azmettirdiyse mutlaka cezasını çekmelidir.
Gazetelerde ve televizyonlarda her gün kadına şiddet olaylarını izliyoruz. Bu olayların en acı yanı, bazı kadınlar eşi tarafından öldürüleceğini bildiği için devlete sığınmak istiyor ama ne yazık ki devlet onları koruyamıyor. Konu ile ilgili bakanlar ise havanda su dövmeyi sürdürüyor. Anlaşılması zor olan ise dayakçı kocaların savcılar tarafından dışarıdan yargılamak üzere serbest bırakılmaları. Bir insanı öldüresiye dövenler bile dışarıdan yargılanmak üzere serbest bırakılıyorsa, o dövülen insan nasıl bir ruhi çöküntüye uğradığını düşünmek bile istemiyorum. Yaşadığı sürece o olayı unutamayacaktır. Eğer bir gün fırsat bulursa mutlaka intikamını alacaktır. Hukuk onun cezasını vermiyorsa cezasını ben vereceğim diyecektir.
Bir tarafta işlediği suçun bedelini ödemeyenler, diğer tarafta ne ile suçlandığını dahi bilmeyen zanlı insanlar aylardır değil, yıllardır ceza evlerinde yatıyorlar.
Özcan Nevres

Din ve Siyaset

Din Ve Siyaset
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk demokrasinin ve cumhuriyetin garantisi olarak yönetime laiklik ilkesini koydurtmuştu. Çok gerilere gittiğimizde Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı zapt ettikten sonra halifeliğini ilan etmesi geriye gidişin başlangıcı olmuştu. Yani din ile siyaset birbirine karışınca Osmanlı devletinin çöküşü başlamıştır. Bu durum net olarak bilindiği halde son günlerde Sayın Başbakan din üzerine sürekli dalaşma yapmaktadır. Sayın Başbakan diyor ki, CHP tek parti döneminde birçok camiyi satmış ve birçok camiyi depo ve kışla olarak kullanmıştır. Yaşım yetmiş yedi olduğu için CHP nin son yıllarını çok iyi anımsıyorum. Anımsadığım kadarıyla cami satıldığını hiç duymadım. Menemen’de kiliselerin ve bir de bir caminin depo olarak kullanıldığını biliyorum. Bunun nedeni ise ikinci dünya savaşı nedeniyle mevcut zorunlu asker sayısına fazladan üç dört kura askerin eklenmesiydi Asker sayısı dört katına çıkınca barınak için mevcut her türlü olanaktan yararlanmak zorunlu olmuştu.
Kurtuluş Savaşından sonra İzmir’e vali olarak atanan General Kazım Dirik görev günlerini makamında geçirmemiş, at ve eşeksırtında gitmediği ve hizmet götürmediği tek köy kalmamıştır. Halen İzmir ilçelerinin ulaşım yollarında onun yaptırttığı çeşmelerden sular gürül, gürül akmaktadır. Bir tek Foça yolundaki çeşmenin suyu, kaynağının sulamada kullanılması nedeniyle kurumuştur. Anıtsal değeri olan çeşmenin kaidesi de bazı kadir bilmezler yüzünden harap olmuştur. Vali Kazım Dirik en küçük köylerde bile kışla büyüklüğünde okullar yapılmasını sağlamıştır. Nedeni ise bir savaş çıktığında askeri barınak olarak kullanılması içindi. Savaşların ağır şartları gerektiğinde okulların da ibadethanelerinde barınak olarak kullanılmasını zorunlu kılabilir. Bu nedenle bu durum yüzünden hiçbir yönetim kusurlu sayılamaz, yargılanamaz. Ne hikmetse Demokrat Parti kökenliler bu durumu hep istismar etmişlerdir. Bir gün koyu demokrat biriyle bu konuyu tartışmıştık. Kiliselerin askeri barınak olarak kullanılmasına karşı değildi ama camilerin kullanılmasına karşıydı. Peki, askeri nerede barındıracaklardı diye sorduğumda, gelsinler evimde barındırsınlar demiştim. Senin dediğin olacak iş değil ama yine de sorayım dedim. Evinde barınacak olan askerler aylardır, hatta yıllardır kadın yüzü görmemiş genç insanlar. Bu durumda eşinin ve kızlarının başına neler geleceğini düşünmek bile istemem dediğimde ne olursa olsun. Yeter ki camilerimize dokunmasınlar dedi. Bu durumda ona söyleyebileceğim hiçbir şey kalmamıştı.
Almanların Fransa’yı işgal ettiği yıllarda genç ve güzel bir kadın on altı yaşındaki kızını olası bir asker tecavüzüne karşı evinin çatı arasına saklamış. Kadının korktuğu başına gelmiş. Kendisini sık, sık ziyarete gelen askerler kadına tecavüzü sürdürmüşler. Zamanla kadın bu duruma alışmış ve zevk almaya başlamış. İlişki sırasında çıkardıkları sesler genç kızı tahrik etmiş ve çatıdan aşağı inerek askerlere ben de varım demiş. Bu hikâyecikten de anlaşılacağı gibi ateş ile barut yan yana durmaz. Bu nedenle sekerler kesinlikle evlerde barındırılamaz.
Demokrat Parti kökenlerinin her zaman istismar ettikleri bir konu da on iki ada sorunudur. İtalyanlar on iki adaları boşaltırlarken Türk hükümetine biz gidiyoruz. Adalar sizin olsun demişlerdi. Bu Türkiye için korkunç bir tuzaktı. O adaları işgal etmeye kalkıştığımızda Almanların safında savaşa katılmış olacaktık. Alman yenilgisiyle birlikte ülkemiz de yenik sayılacaktı. Bunun nasıl bir felaket olacağını düşünmek bile istemem. Nitekim savaşı kazanan taraf olan Rusya’nın ilk işi Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istemek olmuştu. İsmet İnönü Ruslara çok sert bir yanıt vererek gel de al demişti. O günün olanaklarının elverdiğince silahlı kuvvetlerimiz doğuya kaydırılmıştı. Savaş bulutları başımızda esmeye başlayınca NATO ya girme kararı alınmıştı.
CHP ye saldıranlar CHP nin ülkemizi savaşa sokmaması nedeniyle takdir etmeleri gerekir ama nerede o mantık?
Özcan Nevres

Doğanın İntikamı mı

Doğanın İntikamı mı?
Dünyanın en uygar! ülkesi ve dünyanın efendisi Amerika’nın bir türlü imzalamayı kabul etmediği sanayi kirliliğini önleme anlaşması sayesinde sanayi artıkları ve atıklarıyla dünyamız büyük bir felakete hızla ilerliyor. Ağır sanayilerin neden olduğu kirlilik yüzünden iklimlerde önlenemez bir düzensizlik başladı. Hiç görmediğimiz ve alışık olmadığımız bir şekilde fırtınalarla çatılar uçuyor. Asırlık ağaçlar kalın gövdelerine rağmen kökünden sökülüp devriliyor. Çölden geçen fırtınaların taşıdığı kumlar yüzünden göz gözü görmez oluyor ve bu nedenle karayollarında kazalar oluyor. Bir hafta önce yağan yağmur sanki asit yağmuruydu. Birçok yerde otların ve çiçeklerin kurumasına ve sararmasına neden oldu. Yağmurla karışık yağan bu asit için henüz hiçbir açıklama yapılmadı. Fırtına bu asitleri nereden koparıp almıştı. Siyanür havuzlarından mı? Çevrecilerin uyarılarına kulak asmayan çevreci düşmanları hadi bakalım açıklasınlar bu asit olayını? Şu durum da çok iyi bilinmelidir. En az siyanür havuzlarında biriktirilen siyanür atıkları kadar termik santrallerin külleri de tehlikeli ve zararlıdır.
Dünya İnka’ların tahminini doğrularcasına hızla bir felakete doğru sürükleniyor. Ağır sanayiler kadar, termik santraller doğayı kirletiyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi deprem kuşakları üzerine ve doğa harikası yerlere nükleer santral kurma çalışmaları sürdürüyorlar. Nedense son günlerde onkoloji profesörleri adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Kanserden korunmak için şunu yeme bunu yeme diye fetva üzerine fetva veriyorlar. Nedense Çernobil faciasını göz ardı ediyorlar. Şüphesiz yediklerimizde de kanserojen etkiler var ama hiç biri Çernobil’in neden olduğu kadar etkili değildir. Eğer yenilene bilir enerjilerimizden yeteri kadar yararlanmayı becerebilsek ne termik santrallere ne de nükleer santrallere gerek kalmaz. Termik ve nükleer santral konusunda atacağımız her adımda dünyanın akciğerleri olan Amazon ormanlarının yavaş, yavaş yok edilmekte olduğunu göz ardı edemeyiz.
Yıllar önce İzmirli iş adamlarımız Çeşme’de rüzgâr santralleri kurmuşlardı. Bedava ürettikleri elektrik enerjisini Türkiye Elektrik kurumuna satmak istediklerinde reddedilmişlerdi. Yıllardan beri Aydın Germencik’de su buharı boş yere fışkırıp duruyor. O buhardan elektrik üretimi için neden yararlanılmıyor? Sonuçta termik santrallerindeki türbinlerin dönüşü su buharı ile sağlanılmıyor mu? Doğal buharla elektrik üretimi doğayı kirletmediği için mi yeğlenmiyor? Hidroelektrik santralleri kurmak için ille de büyük barajlar kurulması gerekmiyor. Düşük debili santrallerle de elektrik üretimi yapılabiliyor. Rüzgâr ve güneş zengini olan ülkemizde bu güçlerden elektrik üretmek en akılcı yoldur. Aldığım duyumlara göre Menemen Çukurköy’de bazı iş adamlarımız rüzgâr tribünleri kurmaya başlamışlar. Okurlarım Çukurköy’ün adına aldanmasınlar. Çukurköy Dumanlı dağların zirvesine yakın bir yerdedir. Bin iki yüz metre yüksekliğe çıkıldıktan sonra yaklaşık iki yüz metre inilerek köye varılır. Etrafı dağlarla çevrili olduğu için çukurda kaldığından bu ismi almıştır. Çevresindeki dağlar rüzgâr tribünleri kurulmasına çok elverişlidir. Rüzgâr Tribünü kurulmaya elverişli olan yer yalnızca Çukurköy mü? İstanbul nedeniyle en çok elektrik tüketilen koskoca Trakya’da olabildiğince çok güçlü rüzgâr alanları var. Rüzgârlarımız gerektiği şekilde değerlendirildiğinde ne termik, ne de nükleer santrallere gerek kalmaz.
Özcan Nevres

Utanılması Gereken Bir Durum

Utanılması Gereken Bir Durum

Türkiye hileli ve sağlığa zararlı ürünlerin serbestçe satılabildiği ülkeler arasında dünya üçüncüsü. Buna rağmen halen hileli ve sağlığa zararlı ürün üretenlerin teşhir edilmesine yasalar izin vermiyor. Bu konuda Tarım Bakanlığına başvuruda bulunan Avukat Erol Çiçek bakanlıktan firma isimlerinin açıklanamayacağı yanıtını almış. Bunun üzerine mahkemeye başvuruda bulunan Avukat Erol Çiçek’i mahkeme haklı bulmuş ve bakanlığın hileli ve sağlığa zararlı ürün üretenlerin isimlerini açıklamasının zorunlu olduğuna dair karar vermiş. Bunun üzerine bakanlık Erol Çiçek’e firmaların isimlerini zata mahsus notuyla göndermiş. Bu durumda yasa gereği Sayın Erol Çiçek’in bu isimleri kamuoyu ile paylaşması mümkün olmuyor. Bunun üzerine Erol Çiçek aynı mahkemeye isimlerin açıklanması için başvuruda bulunuyor ama mahkeme bu talebi reddediyor. Hadi bakalım buyurun cenaze namazına demekten başka elden ne gelebilir? Nasıl oluyor da tüketicilerin sağlıksız ürünler hakkında bilgi alması yasaklanıyor?

Televizyon kanallarında gıda takviyesi adı altında sözde sağlığa yararlı ürünlerin reklamları, halen sürüyor. Yasaklanmış ve toplatılma kararı alınmış ürünlerin reklamları böyle bir karar alınmamış gibi tam gaz devam ediyor. Koskoca bakanlık aldığı kararın takipçisi olamıyorsa buna söyleyebilecek bir söz bulamıyorum. Tarım Bakanı bizzat kendisi açıklamıştı. Televizyonlarda reklamı yapılan balların sahte ve sağlığa zararlı olduğunu. Oysa bu balların reklamları halen bazı televizyon kanallarında sürüyor. Bunlara bakanlık dur diyemiyorsa kim dur diyecek? Her gün televizyon haberlerinde ünlü sanatkârların birer, birer kanserden yaşamlarını yitirdiklerini izliyoruz. Bunlar ünlü oldukları için ölümleri haber oluyor. Ya ünlü olmayanların kanser hastalığı yüzünden sessizce kara toprağa verilişlerinin sayıları tam olarak biliniyor mu? Bilinse bile biliniyor olmasının hiçbir önemi yok. Eğer önemi olsaydı hileli ve sağlığa zararlı ürün üretenlerin adlarının açıklanması için ne gerekiyorsa en kısa zamanda yaparlardı. Kanserin en önemli belirtisi ani kilo kaybıdır. Bu nedenle hızlı kilo kaybedenlerin hemen doktora başvurmaları gerekir. Kanser hastalığında erken teşhis çok önemlidir. Bende de son bir hafta içinde üç kilo kaybı oldu. Haftayı çok hareketli geçirdim, ondandır demedim ve bu gün sağlık ocağına gidip kan örneği verdim. Sonuçları ise yarın alacağım. Sağlık ihmale gelmez. Şüpheye neden olacak durumlarda ilk işimiz doktorumuza başvuruda bulunmak olmalıdır.

Yıllardır sağlıklı yaşamamız için hep tavuk eti yememiz önerilmişti. Son günlerde kanser ve beslenme uzmanlarının yaptığı açıklamalar dudak uçurucu. Bakınız uzmanlar ne diyor? Civcivler yumurtadan çıkar çıkmaz hastalanmamaları için antibiyotik veriyorlar. Çok hızlı büyümeleri için de bol, bol hormon veriyorlar. Üstelik hareket edemeyecekleri kadar dar bir alanda besleniyorlar. Hareket edemedikleri için de kemik yapıları gelişmeden et yapıyorlar. Tavuk kesimhanesinde çalışan biri kesimlik tavukları tuttuğumuzda kemikleri kırılıyor diyor. Bu da kanser ve beslenme uzmanlarının söylediklerini doğruluyor.

Son günlerde pet shoplarda yavru tavşan satışları hız kazanmış bulunuyor. Kanımca bunları sağlıklı et yiyebilmek için satın alıyorlar. Satıcıların tavşan yetiştirilmesi konusunda gerekli bilgilerden yoksun olmaları tavşan besicilerini zor durumda bırakabilir. Bu nedenle bu konuda kısa bilgiler vereceğim. Tavşan yiyecek konusunda seçici değildir. Ne verirseniz yer. Üstelik yediğini ete çeviren domuzdan sonra ikinci hayvandır. Tavşanın sağlıklı büyümesi ve yaşaması için mutlaka kemirecek bir şeyler bulması gerekir. Eğer kemirecek bir şeyler bulamazsa kemirici dişleri aşınmadığı için beyne doğru büyümeye başlayacaktır. Büyüyen dişler beynine dayandığında hayvan büyük acılar içinde can verir. Bunun için tavşan besleyenlerin tavşanlarının önüne mutlaka kemireceği bir şeyler koymaları gerekir.

Özcan Nevres

Aman Uyanmayalım

Aman Uyanmayalım
Yunanistan’da ne zaman işler ters gitse Türkiye’ye karşı savaş çığlıkları atmaya başlardı. Sanki ters giden işlerin sorumlusu Türkiye imiş gibi. Oysa Yunanistan’da ekonominin çıkmaza girmesinin nedeni uyguladıkları iflas politikasıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında savaş sırasında çöken ekonomisini düzeltmek için lüksten uzak durmayı yeğlemişlerdi. Savaş sırasında savaş dışı kalmış olan askeri cemselerin motorlarını elden geçirdikten sonra şaselerinin üzerine otobüs kasası koyarak uzun yıllar şehir içi ve şehir dışı ulaşımda kullanmışlardı. Gerektiği gibi yatırım yaparak kişi başına düşen ulusal geliri on bin dolara yükseltmeyi başarmışlardı. Oysa savaşa girmemeyi başarmış olan Türkiye Duyunu umumiye borçlarını ödemeye devam etmesi yüzünden kişi başına düşen ulusal gelirini bin doların üstüne bile çıkarmayı başaramamıştı. Başaramamış olmasının bir nedeni de Rusların Kars ve Ardahan üzerinde hak iddia etmeleriydi. Türkiye savaş sonrası tam bir nefes alacakken tekrar kendisini bir savaş ortamında bulmuştu. Savaş sırasında en az dört kura genci askere alıp her an bir savaşa hazır olarak bekletmişti. Rusların Kars ve Ardahan üzerinde talepleri olmasaydı üç kurayı terhis edip ekonomideki yükünü bir hayli hafiflete bilecekti.
Avrupa’yı cehennem ateşine çeviren İkinci Dünya Savaşı İsmet İnönü’yü çok korkutmuştu. Alman saldırısına karşı Trakya’yı koruganlarla donatmıştı. İtalyanlar on iki adadan çekilirken Türkiye’ye alın adalar sizin olsun dediğinde İsmet İnönü bu öneriyi elinin tersi ile itivermişti. Dahası Almanya’dan kaçan iş adamlarının fabrikalarını Türkiye’ye taşımalarını da kabul etmemişti. Eğer bu önerileri kabul etseydi Türkiye Almanların safında savaşa girmiş olacaktı. Bu da Türkiye’nin felaketi olurdu. Tüm bu yaşananları dikkate aldığımızda ülkemizin kişi başına ulusal gelirinin bin doların altında olmasını yadırgamamak gerekir. Ülkemizin en büyük şansızlığı da bin dokuz yüz ellide Demokrat Partinin iktidara gelmesi olmuştu. Liberal ekonomiyi savundukları için devletçilikten uzaklaşmışlardı. Bu nedenle iktidarları boyunca bırakınız yeni fabrikalar ve demir yolu yapmayı, yapılmış olan demir yollarına dahi hiç değer vermemişlerdi. Liberalizm politikaları ise dört yılda tökezlemişti.
Yunanistan kalkınmayı borç ekonomisine yöneltince ekonomi ters gitmeye başlamıştı. Her terslikte sanki Türkiye suçluymuş gibi bir hava yaratarak savaş çığlıkları atmaya başlıyorlardı. Bu sayede ters giden işleri Yunan halkının görmesini engelliyorlardı. Şimdi de Türkiye aynı yolda. Bizim dışarıda kavga eder gibi görüneceğimiz düşmana gereksinimiz yok. Kedi içimizde yarattığımız olaylarla tüm terslikleri gözden uzak tutabiliriz.
Bozuk giden ekonomiyi gözlerden saklamak için ne Ergenekon ne Deniz Feneri ne de Suriye yetmez oldu. Son yapılan zamlar halkın tepkisine neden olmasın diye yine iyi bir uyku ilacı keşfettiler. Ergenekon yetmediyse alın size darbecileri yargılama dediler. Peki, darbeciler yargılandıklarında ne olacak? Biri seksen yedi yaşında, diğeri ise doksan beş yaşında. Özellikle on iki eylül darbesinin lideri ayakta durabilecek halde değil. Bu insanları yargı idama mahkûm etse ilerlemiş yaşları nedeniyle uygulanamaz. Hapis kararı verseler o yaştaki mahkûmları ceza evine koyamazlar. Ancak ev hapsi uygulaya bilirler. Doğalgaz ve elektrik zedeler bu yaygara yüzünden yedikleri kazığı bile fark edemediler. Uyumak iyidir ama uyutulmak çok kötüdür. İnşallah bir gün uyanmayı başarabiliriz ve Cezayirliler kadar olabiliriz.
Özcan Nevres

Geçmişi Yargılamak

Geçmişi Yargılamak
Bin dokuz yüz seksen yılında yapılan on iki eylül darbesini yapanlardan hayatta kalan Evren İle Şahinkaya’yı yargılanması için ilk adımlar atılmış bulunuyor. Bu yargılamaya alkış tutanlara sormak gerekir. Bu darbeden önce neler yaşandığını biliyor musunuz? Bilseler bile güçlünün yanında olma alışkanlığı yüzünden o yıllarda yaşanan olayları görmezden geliyorlar. Bana öyle geliyor ki, bu davada birçok kişi kahraman olma sevdasında. O kişilere sormak gerekir. Mademki on iki darbesinden bu denli rahatsız oldunuz. Neden Anayasa oylamasında evet oyu verdiniz?
Gelelim on iki eylül bin dokuz yüz seksen öncesine. Günde ortalama yirmi insanımızın katledildiği ölüm korkusunun kol gezdiği sancılı günlerdi o günler. Lafı evirip çevirip sağ sol çatışmasına getiriyorlar. Oysa birçok insan ne sağa ne de sola yandaş olmadığı halde oturdukları kahvehanede hedefsiz açılan ateşler ile katledilmişlerdi. O günlerin iktidarları ise acz içindeydiler. Başbakan Süleyman Demirel bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsin diyerek yanan ateşi daha da körüklemişti. Partisinde gerektiği kadar disiplin sağlayamamış olan Bülent Ecevit iktidarda olduğu halde Süleyman Genç ve yandaşları yüzünden Muhsin Batur’un Cumhurbaşkanı olmasını sağlayamamıştı. Eğer CHP milletvekilleri ve senatörleri tam bir birlik sağlayabilmiş olsaydı o beş oy yüzünden kaybedilen seçim zaferle sonuçlanırdı. Büyük bir olasılıkla on iki eylül askeri darbesi de yapılmazdı. Muhsin Batur’un seçilememesi, yapılan ara seçimde beş senatörden beşinin de kaybedilmesi, Milliyetçi Cephenin kurulmasına ve Süleyman Demirel’in tekrar başbakan olmasına neden olmuştu.
Bazı kişiler diyorlar ki, on iki eylül öncesi kan muslukları bazı çevrelerin elindeydi. On iki eylül darbesinin yapıldığı gün tek bir kişinin dahi öldürülmediğini söyleyerek darbeyi yapanları suçlu göstermeye çabalıyorlar. On iki eylül darbesini yapıldığı gün sokağa çıkma yasağı konulmuştu. Askeri bir yönetimin başladığı ve o yönetimin koyduğu sokağa çıkma yasağını ihlal etmek olası mı? Sokağa çıkamayanlar cinayet işleyebilir mi?
On iki eylül öncesinde benim kızım da Boğaziçi Üniversitesinde öğrenciydi. Boğaziçi Üniversitesi diğer üniversitelere göre çok sakin olmasına rağmen gözümüz televizyonda, kulaklarımız radyoda öldürülenler arasında bziim çocuğum da var mı diye diken üzerinde oturuyorduk. Nevres Apartmanı üç ana caddenin kesiştiği merkezi bir yerdedir. Bu nedenle apartmanımızın önünde gürültü hiç eksik olmazdı. Gece yarısından sonra saat üç dört sıralarında pavyonlardan dönenler, matah bir işmiş gibi pavyondan döndüklerini duyurmak için olabildiğince gürültü yaparlardı. On iki eylül sabahı uyandığımda caddede alışılmadık bir sessizlik vardı. Nedenini merak ettim ve balkona çıktım. Tam karşımızda iki asker tam silahlı olarak nöbet tutuyorlardı. Hayrola? Darbe mi oldu diye sorduğumda evet diye yanıtladılar. O an duyduğum sevinci anlatmama kelimeler yetmez. Zira o darbe evlat acısı çekmeyeceğimizin garantisiydi. Belki akla Anayasa oylamasında neden hayır oyu kullandın diye bir soru gelebilir. Hayır, oyu vermemin tek nedeni başta sürekli ben imam çocuğuyum diyerek din bezirgânlığı yapan Kenan Evren olmak üzere, İhtilal Konseyi üyelerinin tutumuydu. Halkçı Parti İlçe Başkanı olduğum sırada seçim propagandaları başladığında ilk üç gün adeta polis kordonu altına alındık. Zira benim de solcu olarak namım vardı. Bu nedenle darbecilere çatacağımı düşünüyorlardı. Daha sonra konuşmalarımda orduya çatmayacağımı anlamış olduklarından polis kordonu kalktığı gibi sivil polislerin dışında toplantılarımıza resmi elbiseli polisler katılmaz olmuştu.
Eğer On iki eylül darbecileri yargılanacaksa, darbecilerden önce o olaylara neden olanlar ile işkenceciler yargılanmalıdır.
Özcan Nevres