DİLİNİN BELASI

DİLİNİN BELASI

Koy Enstitüsünden sağlık memuru olarak mezun olduktan sonra atandığı köyde hemen göreve başladı. Koylülerin buldukları bir eve yerleşti. Koyun geniş bir bahçesi vardı. Bahçe ola bildiğince bakımsızdı. Bahçe içindeki kuyunun suyu oldukça yakındı. Kuyudaki tulumba bakim görmediğinden köselesi kurumuş ve klapeside is görmeyecek kadar eskimiş olduğundan kuyudan su çekemiyordu. Koy Enstitüleri çok yönlü eğitim verdiğinden, daha öğrencilik yıllarında günlük hayatta gerekecek bazi aletleri satın almış ve bunlari kendi eliyle yaptığı bir tahta sandığa yerleştirmişti. Takım çantasından kurbağacık ile penseyi çıkarıp aletlerin yardımıyla tulumbayı vidalı yerlerinden soktu.

Kasabada Perşembe günleri Pazar kurulduğundan, köyden kasabaya giden çok oluyordu. Gece, tulumbadan soktuğu klape ve suyu emen köseleyi yanına alarak koy kahvesine gitti. İçeri girdiğinde kahvede oturanların tümünü selamlayarak, gidip muhtarın oturduğu masaya oturdu. Elindekileri masanın üzerine bıraktı. Muhtar,

Hayrola Ekrem, ne bunlar boyle,

Muhtar etme gözünü seveyim, bilmez gibi bir de soruyorsun.

Yahu Ekrem, ben nereden bileceğim bunun ne olduğunu?

Muhtar senin evinde tulumba yok mu?

Tulumbasız ev olur mu be Ekrem?

Oyleyse ne soruyorsun? Yoksa senin tulumbada hic bozulmaz mı bunlar.

Yahu Ekrem sen bana, bağ ve pamuk arası nasıl sürülür? Atlar ise nasıl koşulur, bunlari sor. Sut sağmak, tulumba onarmak benim dâhiliye vekilinin isi. Ne etmeye getirdin bunlari?

Yarın kasabanın pazarı. Is yapacak birine verelim bunlari. Aynısından ali versin.

Yarın benim birader pazara mutlaka gider. O is bitirmeyi de sever. Ona verelim alsın. Hele sen ne içeceksin bi yol onu söyle. Araya laf girdi. Sormayı unuttum.

Orta bir kahve içerim. Muhtar,

Kahveci!! İki orta kahve Getir, deve batmaz olsun dedi kahveciye. Kahveleri getiren ayakçıya masanın üzerindeki parçaları verdi.

Bak benim birader orada dipte oturuyor. Bunlari ona ver. Bizim sağlıkçının olduğunu söyle. Aynısından yarin ali versin. Ayakçı,

Bas üstüne muhtar ağa diyerek parçaları alıp götürdü.

***

Muhtarın kardeşi Salih pazardan erken dondu. Kasabadan aldığı parçaları, muhtarlığın bitişiğindeki sağlık memuru ve ebe için ayrılmış odaya götürdü. Ekrem,

Hoş geldin Salih, sana zahmet oldu. Kaça aldın bunlari?

Ne parası be sağlıkçı? Kırk yılda bir isin düşecek, ona da para mi olur?

Olur, olur. Sen bunlari bedava almadın.

Para için sakin üsteleme, yoksa alır geriye götürürüm. Hem sen bunlari nasıl takacaksın?

Soktuğum gibi.

Etme be sağlıkçı. Bu isler erbap isidir. Bu namussuz tulumbalar, iğne deliği gibi bir yerden hava alsın, suyu, oldur Allah çekmezler. Cebinden küçük bir paket çıkardı.

Bak sen bundan istemedin ama ben aldım. Belli ki sen hic tulumba tamir etmemişsin. Hadi gidelim de sunu beraber onaralım. Bekçiye sağlıkçının evine gittiklerini, arayan olursa oraya göndermesini soylediler. Salih eve giderken gerekir diye yerde bulduğu kiremit parçalarından birkaç tanesini aldı.

Kuyunun yanına vardıklarında Salih,

Çekiç var mi diye sordu?

Var tabi.

Al gel. Küçük paketi açtı. İçindeki kuyruk yağını çıkarıp tasın üzenine koyup iyice ezdi. Üzerine kiremit parçaları koyup kiremitleri yağla birlikte iyice ezdi. Hazırladığının bir kısmini tulumbanın takılacağı demirin üzerine yaydı. Demir ağırlıklı klapeyi üzerine yerleştirdi. Kalan eziği köselenin üzerine yaydı. Tulumbayı delikler denk gelecek şekilde yerleştirip vidaları takti. Boşluklarını aldıktan sonra, yumuşak bir şekilde sıktı.

Bak Ekrem bey, bu vidaları fazla şıklarsan, tulumba dokum olduğundan kolayca kırılır. Buna kaynakta olmaz. Yenisini almak zorunda kalırsın. Kolun vidasını sokup köseleyi yerleştirdikten sonra vidayı sikti. Köseleli kısmi tulumbanın içine sokup destek vidasını deliğinden geçirip somununu takti. Hadi bakalim Ekrem bey, az su al gel. Ekrem evden getirdiği testiden tulumbaya su doktu. Salih’in kolu birkaç kez kaldırıp indirmesiyle tulumbadan gürül, gürül su akmaya başladı.

Ooo Ekrem Bey, bu su ne boyle? Sen bu su ile koca bir bahçeyi sularsın. Su yakın olduğu için yormaz bu kol insani. Ekrem,

Eline sağlık,hadi bakalim Salih ağa, kahvehaneye gidip kahvelerimizi içelim. Nasıl olsa saat beşe geldi. Rahat rahat otururuz.

***

Ekrem mesai saatinin bitmesini iple çekerdi. Mesai biter bitmez evine gider, evin geniş bahçesini beller ve tarhlar hazırladı. Bütün tarhları kışlık sebzelerle doldurdu. Tarhların birinde açtığı tavaları önce suya doyurdu. Sonra da maydanoz, dereotu, roka ve tere tohumlarını ayrı tavalara serpti. Üstlerine toprakla karıştırdığı yanık gübreleri eledi. Gece kahveye gittiğinde muhtarın Kardeşi Salih oturduğu yere davet etti kendisini.

Gel bakalim gel, koca bahçıvan. Ne bu yahu, bir bahçedir tutturdun. Yüzünü görene aşk olsun. Neler yaptın bu gün?

Tarhların birine dört tava yaptım. Her birine tere, dereotu, maydanoz ve roka diktim.

Roka ve tere nazlanmaz hemen çıkar ama maydanozla dereotu çok nazlanır. Hele maydanoz ya çıkar ya çıkmaz.

Çıkar, çıkar. Sen hele dikmesini bil.

Ne yani bizim diktiğimiz maydanozların çıkmaması dikmesini bilmediğimizden mi?

Tabi ki bilmediğinizden. Siz tavaya tohumu serptikten sonra tırmıkla karıştırıyorsunuz. Tırmık kimilerini derine gömüyor, kimilerini de dışarıda bırakıyor. Bu yüzden diktikleriniz bozuk çıkıyor. Kimi yerleri bos oluyor. Kimileri ise ola bildiğince sik.

Peki sen nasıl yapıyorsun?

Sen yer hazırlıyordun. Tohumları attin mi?

Tava hazırlamayı bu gün bitirdik. Yarın gidip tohumları atıp tırmıklayacağız.

Yarın Pazar. Ben de geleyim sizinle. Suyumuz var degil mi?

Ne yapacaksın suyu? Sulayıp dikersek o tohum kaymağı nasıl kırar?

Ben yarin sana nasıl yapacağını öğretirim. Yarın bahçeye bir kalbur getirmeyi unutma.

O ne ise yarayacak?

Yarın öğrenirsin.

Ülen.  Sağlıkçı, basımıza bahçıvan kesildin be.

***

Ertesi gün beraberce Salih’in bahçesine gittiler. Su kuyusundaki su dolabına ati koştular. Tavaları suyla doldurdular. Suyun emilmesini beklerken, bire bir gübreyle toprağı karıştırdılar. Suyu emmiş olan tavalara Salih tohum serperken, Ekrem tohumların üzerine toprak gübre karışımını eledi.

Bir hafta sonra Salih arkadaşlarına Ekrem’in metoduyla maydanoz ve dereotlarının kılavuz verdiğini, diğerlerinin ise tavaları tamamen örttüğünü anlatıyordu. Üstelik çıkanların ayni sıklıkta olduğunu söylüyordu. Hele bi gelsin o, iki eline birer kahve söyleyeceğim. Ben, sen ne anlarsın bahçeden demiştim ona. Meğer ben bilmiyormuşum bahçe isini. O sırada Ekrem kahvehaneye girdi. Masadakiler hep birlikte ayağa kalkıp,

Gel bakalim büyük bahçıvan. Gel de bize de öğret bu bahçıvanlığı. Hemen orta kahvesini soylediler. Keçici Kazım,

Ülen sağlıkçı, ne biçim is bu. Salih ağamıza çok değişik bir dikim öğretmişsin. Tohumlar kısa zamanda tavayı örtmüşler. Üstelik te eksiksiz çıkmışlar.

Siz sulamadan dikiyorsunuz. Tohum çıkması için gereken tavı bulamıyor. Çıkmak için yağmurları bekliyor. Yağmurun kararı olmuyor. Azı da çoğu da zarar. Zaten bir kısmini tırmık bozuyor. Kalanını da yağmur. Kuşlar cabası. Benim diktiğimde ise sansa bırakılmış bir şey yok. Siz bir dekardan ne kadar domates alıyorsunuz?

Ne dekarı?

Siz donum diyorsunuz, biz dekar. İkisi de ayni kapıya çıkar. Hadi söyleyin bakalim, bir dönümden kaç ton domates topluyorsunuz.

İki bilemedin uc ton.

Sizin diktiğiniz yerden ben sekiz on ton alırım.

Atma be sağlıkçı. Ne len bu. Tarladan tas mi topluyorsun.

Hayır domates topluyorum.

Nasıl oluyor bu?

Seneye burada olursam size onu da öğretirim. Ama ben yinede nasıl olacağını anlatayım. Bizimki memuriyet. Bu gün burada, yarin kim bilir nerede oluruz.

He ya dediler. Doğru söylüyorsun.

İyi ama bu öğreti size pahalıya mal olur.

Kaça mal olur?

Yahu ağzımız kurudu. Ha bire bedava konuşturuyorsunuz beni. Çayları ben söyleyeceğim ama malum ay sonu. İncelerin Mehmet,

Ülen sağlıkçı, cayın lafı mı olur. Hemen kahveciye cay getir diye işaret etti. Ekrem anlatmaya başladı.

Siz domatesleri ikinci çapada yatırıyor musunuz?

Yooo

İste sizin az urun almanızın nedeni burada yatıyor. Domatesler ikinci çapadan sonra diz boyu olurlar. Yeriniz azsa yatırma isini çapa ile yaparsınız Domates kökeninin arkasındaki toprağı çeker oyarsınız. Domatesin gövdesini bu çukura yatırırsınız. Üstüne yumuşak nemli toprak çeker, çapayla guzelce sıkıştırırsınız. Domatesin çok az bir kısmi dışarıda kalır. Yeriniz çoksa ayni işlemi sabanla yaparsınız. Sabanla domates fidelerinin arkasını oyarsınız. Dönüşte saban kulağının kaldırdığı topraklar gövdenin üzerine yığılır. Sabanın arkasından gelen bir kisi, çok gömülmüş olanların üzerindeki toprağın bir kısmini kaldırır. Bu gömülen gövdeler, kısa zamanda kok atar. Buda hızlı büyümesini ve bol urun vermesini sağlar.

Doğru ülen sağlıkçı. Mantığa uygun.

***

Kışa doğru yaz günlerinde yetiştirdiği domates, patlıcan ve biber fidanlarını en çok güneş alan bir tarhın içine dikti. Kasabadan getirttiği morelyelerle tarhın üzerine bir iskelet kurdu. Yapacağı is için sergi naylonu da getirtmişti. Tek başına iskeletin üzerini kapatmak çok zor olacaktı. İsi ertesi güne bıraktı. Gece kahvehanede masa arkadaşlarına,

Yarına isi olmayan var mı diye sordu? Arkadaşlarından Recep,

Benim isim yok. Hayrola hayırlı bir is mi var?

E… söyle bakalim, koyumuzun hangi şanslı kızı bu?

Ne kızı be arkadaşım? Benim evde yapılacak bir isim var. Tek basıma çok zor olacak. Bu yüzden bana bir yardımcı gerekli.

O ise de yardımcı oluruz da, is önceki dediğim is olsaydı sevindirirdi bizleri. Hiç olmazsa omur boyu koylumuz olurdun.

Yahu Recep ağa, benim etim ne, butum ne? Küçük bir devlet memuruyum. Kendime zor yetiyorum. Birde kambur mu yükleyeceksiniz sırtıma.

Ne kamburu be sağlıkçı? Maşallah evde radyo var. Buzdolabı da almışsın. Tüplü ocak ta almışsın gecende. Ne kaldı geriye? Senin evinde olanlar ancak koyumuzun en zengininin evinde var. Yatak yorgan desen o da var. Ne kaldı geriye. Bir tek avrat. Hadi gari, erken kalkan yol alır. Eh de bu ise de hemen köyümüzden bir kızla evlendirelim seni Muhtarın kardeşi Salih,

Ülen Recep, senin dilinin altında bir bakla var ama ha bire geveliyorsun. Çıkar su baklayı ağzından. Hangi kızı layık gördün sağlıkçımıza.

Ben yarin ona söylerim. Siz meraktan çatlaya koyun.

Ertesi gün Recep ağa doğruca sağlıkçı Ekrem’in evine gitti. Ekrem sergi naylonunu bir tarhın yanına uzatmış, yardımcısının gelmesini bekliyordu.

Hoş geldin Recep ağa. Hadi bir el at bakalim, su örtüyü barakanın üzerine çekelim. Birer ucundan tutup kaldırdılar. Örtüyü barakanın obur tarafına kadar çektiler. Naylon örtüyü çıtalarla barakanın üzerine sabitlediler. Dar tarafları havalandırma için boşta bıraktılar. Iş bitiminde

Sağlıkçı be, ne olacak bu örtü burada?

İçindekileri soğuktan koruyacak.

Koruyup ta ne olacak?

Kara kışta taze sebze yiyeceğim.

Hadi be sağlıkçı, kıs aylarında sebze yetişir mi? Sen iyiden iyiye benimle kafa buluyorsun.

Hele kış bir gelsin. Yetiştirdiklerimi beraberce toplar yeriz.

İnşallah derim ama, yine de benim aklim bu ise yatmadı.

Sen cam altında hiç fidan yetiştirmedin mi?

Cooook.

Senin o fideliğinden ne farkı var bunun?

Doğru ya.

***

Kış geldiğinde Sağlıkçı Ekrem’in yetiştirdiği sebzeler tum koylüleri hayrette bırakmıştı. Koylülerin bir çoğu, köylerinde ilk kurulan bu serayı görmeye geliyorlardı. Merakla soruyorlardı,

Aynisini biz de yapsak olur mu diyorlardı.

Olmayıp ta ne olacak. Bizi koy enstitülerinde boşuna mı okuttular. Önümüzdeki yıl orman idaresinden seracılık için kerestelik odun tahsisi istersek, orman idaresinin vereceği tomrukları biçtiririz. Seraları tomruklardan elde ettiğimiz morelyelerle inşa ederiz. Artıklarını, çok soğuk geçecek günlerde ısıtmada kullanırız.

Ertesi yılın ilkbaharında muhtara bir ihtiyaç belgesi hazırlattılar. Yaz başlangıcında tomruklar geldi. Traktör arkasına bağlana bilen bir pula aracılığıyla çalışan bir eski hızar bulup köye getirdiler. Onu sağlam bir yere betonladılar. Orman islerinde çalışmış olan Hatiplerin Mahmut, hızarın basına geçerek ağaçları biçmeye başladı. Zamanı uygun olanlar da kendisine yardim ediyorlardı. Elde edilen morelyeler hemen tarlalara taşınarak, seranın ağaç iskeletini kurmaya başladılar. Traktörleri olanlar çevredeki koyun ağıllarından satın alınan gübreleri taşıyorlardı.          Taşınan gübreler, iskeleti tamamlanan tarlalara kalın bir tabaka halinde serildikten sonra bellenerek toprağa karıştırılıyordu. Belleme isi bitenlerde ise dikim için gerekli arıklar açılıyordu. Bu sera isi gündeme gelmeden önce herkes sadece kendi yaptığı isi biliyordu. Oysa simdi tüm seralar sıra ile islenerek hazırlanıyordu. Tüm seralar tamamlanıp dikim is bittikten sonra örtü için gereken sera naylonlarını satın aldılar. Havalar serinleyince naylon örtüler seraların üzerine çekildi.

Soğuk gecen gecelerin sabahında sera sahipleri merakla seralarına gidip soğuğun olumsuz etkisinin olup olmadığını kontrol ediyorlardı. Bu ara çobanlar koylülerin göz bebeği olmuştu. Zira en doğru hava tahmin raporlarını onlardan alıyorlardı. Kıs yumuşak geçtiğinden seralarda kullanmak üzere satın aldıkları talaş sobalarına gerek duyulmamıştı.

Kahvehanede derin bir sohbet vardı. Urun hasatı için gün sayılıyordu. Tek tuk kızaran domatesler vardı. Muhtarın Salih,

Ekrem Bey, benim anlayamadığım bir şey var. Nasıl oluyor da bu seraların içi bu denli sıcak oluyor.

Sera örtüsü olan naylonun özelliği güneş ısınlarını iyi geçirmesi. Toprağın içinde bol gübre var. Toprak ısınırken gübrelerde kızışıyor. Bu da seranın içinde yaz sıcağına yakın bir sıcaklık oluşuyor. Naylon hava geçirmediği için, sıcaklık uzun sure içeride hapis oluyor. Soğumaya fırsat kalmadan güneş doğuyor ve kaybolan sıcaklık yeniden kazanılıyor. Çok soğuk olursa naylon örtüde oluşan su damlaları buz tanecikleri halinde urunun üzerine düşer ve hasar yapar. Yapraklar ve urun üzerinde kara lekeler yapar. O lekelerin oluşmasını önlemek için seranın içinde soba yakılması gerekir.

Ekrem Bey siz nerede öğrendiniz bunlari?

Ben Koy Enstitüsü mezunuyum dedim ya size. Bizi orada çok yönlü yetiştirdiler. Sizler Koy Enstitüleri kapatılırken bayram yapmıştınız. Halkın kalkınmasından korkanlar, okulumuzu komünist yuvası diye karalayarak kapatılmalarını sağladılar. Tümü birden

Deme yahu, deseniz ya biz iyi kazıklanmışız.

***

Haşata hızlı girdiler. Alici hızlı. Gelir ise oldukça yüksekti. Koylu sağlık memurlarına büyük saygı gösteriyorlardı. Koyun ileri gelenleri

Ne yapsak ta bu değerli adamı köyümüzden kaçırmasak diyorlardı. Kız verelim dedik istemedi. Arazi verelim dedik istemedi. Üstelik yaptıklarının karşılığında da hiçbir şey istemiyor. Bu durumda yapa bileceğimiz tek şey buradan başka tarafa tayin edilmemesi için dua etmek.

***

Köye yeni bir ebe atandı. Uzun boylu, ince yapılı, esmer ve oldukça guzel bir kızdı. Ekrem hös geldin diye uzattığı elini tutan kızın elinden elini ayırmak istemiyordu. İçinden sim sıcak bir şeylerin aktığını hissetti.

Kız insanin içini yakan bir sesle

Hoş bulduk dedi.

Ben koyumuzun sağlık memuruyum. Uzun zamandır ebe tayin edilmesini bekliyorduk. Sizin gibi bir hanimin tayini beni çok sevindirdi. Koyumuz insanları çok can insanlar ama meslektaş arkadaşlığı çok daha guzel. Buraya tayin olduğumdan beri ilk defa bir meslektaşım ile birlikte çalışacağım. Önce size bir ev bulalım. Ev buluncaya kadar benim evde kalırsınız. Ben konuk odasında kalırım. Ev ayarlamamız uzun sürmez. Belki bu gece bile size ev bulurum. Koylu aksama tarlalardan döner. Geceleri kahvehanede toplanıyoruz. Çocukları için ev yapıp bos tutanlar var. Onlardan birini tutarız. Benim hatırımı kırmak istemezler. Size iyi bir ev bulurum.

Çok memnun oldum. Siz rahatsız olmasaydınız. Nasıl olsa muhtar ev isini hal eder. Hem annem bu ise ne der?

Çok af edersiniz efendim Size hös geldiniz demekte geç kaldım Ne olursunuz teyzeciğim kusuruma bakma.

Estağfurullah oğlum. Neden kusuruna bakayım?

Gece doğumlarında bana haber verirsen beraber gideriz doğuma. Ne olur ne olmaz. Bakarsın koyun delikanlılarından biri çılgınlık yapmaya kalka bilir.

Yardımınıza şimdiden teşekkür ederim.

Hadi simdi sizi kalacağınız eve götüreyim. Eve vardıklarında, genç ebe Nebahat evin bahçesine hayran olmuştu. Sokak kapısından eve kadar olan yolun iki yanında güller renk açmışlar. Doyumsuz bir güzellik sergiliyorlardı. Baharla birlikte yeni dikilen sebzelerin yeşili henüz toprağı örtmemişti.Toprak rengiyle yeşil tam bir uyum içerisindeydiler.

Ekrem Bey bu bahçe de sizin mi?

Evet, benim efendim.

Annem de ben de bayılırız boyle bahçeli evlere.

Bahçe sizin efendim. Ne zaman isterseniz gelirsiniz. Burayı da kendi eviniz sayın. Biz zaten burada evlerde kilit bilmeyiz. Herkesin kapısı açıktır. Evin içini gösterdikten sonra izin isteyerek ayrıldı. Geceyi konuk odasında geçirecekti. Aksam iyice yaklaşmıştı. Koyun bakkalları, ekmek arası sucuk ve kasar yapıyorlardı. Ara sıra bunlardan birine uğrar, biri iki tek atardı. Bakkal dükkânına girdi. Bakkala,

Ver bakalim benim nevaleyi dedi. Bakkal ekmek arası sucuğu verdikten sonra bir bardağa doldurduğu rakıyı sobadaki masanın üzerine koydu. Bos bir bardak ve bir sise suyu da rakının yanına bıraktı.

Hadi bakalim basla demlenmeye. Bakalim bu yalnız hayata daha ne kadar dayanacaksın. Duyduğuma göre köyümüze atanan ebemiz çok guzelmiş. Koyumuzun kızlarından hiç birini beğenmedin. İnşallah bu senin aklını çeler de bu rezil bekârlıktan kurtulursun.

Etme Allah’ını seversen Mehmet Efendi. Ben bekârlığımdan memnunum. Kızcağız daha bu gün geldi. İse başlamadan dillendirmeyin kızın adini.

Kızma be Ekrem Bey, biz seni çok severiz. Hani dedim ki madem kız guzel. Eh sende yabana atılacak bir delikanlı değilsin. Aptala malum olur derler. Öyle geçti içimden. Sizin iyi olmanızı istemeyenin gözleri kor olsun. Az hizmetin geçmedi köyümüze. Hepimizin gözlerini açtın. Sayende hepimizin kazancı, eskisinden kat iyi. Evlenip burada kalmanız bizi çok memnun eder.

Mehmet Efendi, kapat artık bu konuyu. Fol yok yumurta yok. Duyan da bir şey var zannedecek.

Meraklanma Ekrem Bey, burada biz bizeyiz. Bir başkası olsa sana boyle takılır mıyım? İçkisini bitirinceye kadar konuşmadılar. Hesabi ödeyip kahvehaneye gitti. Kahvehaneye girdiğinde kahvedekilerin tümü kendisine gülerek bakar gibiydi. Sanki hepsi,

Hadi, hadi isin is. Beklemene değdi. Bu güne kadar evlenmeyi düşünmüyorum diyordun. Bakalim bu guzel kıza dayana bilecek misin? Her zaman yaptığı gibi gidip Muhtarın Salih’in oturduğu masaya oturdu. Selamlaşma sırasında ocakçıya kahve yap diye işaret etti. Kahvesini yudumlarken Salih kulağına eğildi. Sen gelmeden önce seni konuşuyorduk.

Neden?

Ebemize görenler hayran kaldılar. Bizim sağlıkçı aptallık etmese de bu guzel kızı kaçırmasa diyorduk.

Salih, seni çok severim. Dostluğumuzun devam etmesini istiyorsanız, bir daha boyle bir şey duymayayım.

Tamam arkadaş, madem sen öyle istiyorsun öyle olsun. Sözü yine seracılığa getirdiler. Gece geç vakit dağıldılar.

Ekrem konuk odasına girdiğinde yatak ve yorgan çarşaflarının değiştirilmiş olduğunu fark etti.

Ulan muhtar senin kadar anlayışlı insana çok az rastlanılır. Ben kalacağım diye her tarafı dip temel temizletmiş. Soyunup yatağa girdi. Yatağa uzanır uzanmaz Nebahat’in guzel yüzü gelip bir burgu gibi beynine saplandı. Ne yaptıysa onu beyninden çıkaramadı. Düşüncelerini yeni sezon için hazırlayacağı seraya kaydırmak istedi olmadı. Koyun saymayı denedi. Oda olmadı. Sabaha kadar uyumadı.

Sabah önce bakkala gitti. Kasar peyniri ve bir de ekmek aldı. Kahvehaneye uğrayıp kahveciye sağlık odasına bir duble cay göndermesini soyledi. Aldıklarını masanın üzerine açıp, getirilen duble çayla birlikte kahvaltısını yaptı. Az sonra ebe hanim geldi.

Günaydın Ekrem Bey.

Günaydın Nebahat hanim. Kahvaltı yaptınız mı?

Yok yapmadım. Bakkala gidip eve bir şeyler aldım. Geç kalmamak için kahvaltı yapmadan geldim.

Bakkala gitmene ne gerek vaadi? Dolapta her şey vardı. Rafta cay seker de var.

Gördük onlari ama, yinede bir şeyler alayım dedim.

Sen kahvaltı yapmadan gelmezsin diye duşundum. Bu yüzden kahvaltımı yaptım. Peyniri de ekmeği de çok almıştım. Sana da yetecek kadar var. Ben sana bir duble cay söyleyeyim.

Yok zahmet etme. Annem cay hazırlıyor. Demlenince getirecek.

Annene niye zahmet ettiriyorsun? Kahvehane hemen şurada, yakınımızda. Ne zaman istesek hemen getirirler.

Olsun canim, kahvehaneden gelen cay evde yap ilana benzer mi? Az sonra annesi çayla birlikte kahvaltılık ta getirdi. Daha iyi kaynaşmak için kahvaltısını yaptığı halde onlarla birlikte tekrar kahvaltı yaptı.

Gece yatağa girdiğinde dünkü geceyi uykusuz geçirdiği halde yine uyuyamıyordu. Olumsuz şeyler düşünüyorsun dedi kendine. O kız ola bildiğince guzel ve boylu poslu. Sense boy fakiri bir fukara. Gelenek olmuş erkek kadından uzun olacak diye. Sen bu boy fakirliğiyle vaz geç bu sevdadan. Uyumana bak. Boyle duşundu ama nedense bir turlu kafasından sokup atamıyordu bu guzel kızı.

Nebahat ilk gün yorgunluktan ve koy hayatini yadırgamaktan öte düşünecek hali kalmamıştı. Yatağa girer girmez hemen uyumuştu. Bu gece ise gözüne uyku girmiyordu. Ekrem takılmıştı kafasına. Kası gözü düzgün ve oldukça efendi bir insan. Ah biraz boyu uzun olsaydı ne olurdu sanki. Nedense aklından bir turlu çıkaramıyordu Ekrem’i. Mesleği mesleğime uygun. Herkes tarafından sevilen bir insan. Boyu biraz kısa olmuşsa ne olmuş yani? Gökten yıldız mı toplayacaklardı. Ne olursa olsun. Eğer kendisinden bir evlilik önerisi gelirse, nazlanmadan evet diyecekti. Bu düşünceyle rahatladı. Gözlerine bir ağırlık çoktu. Uyudu.

Kiralamak için koyun iyi evlerinden birini buldular. Eşya için acele etmiyordu. Zira Ekrem bahçesindeki çiçekler ve sebzelerin bakimi için evine geldiğinde onu mutlaka yemeğe ali koyuyorlardı. Bu da biri birlerine iyice kaynaşmalarına neden oluyordu. Bahçeye koydukları masada yemek yiyeceklerdi. Anne mutfakta yemek hazırlıyordu. Nebahat,

Ekrem Bey evlenmeyi düşünmüyor musunuz diye sordu.

Duşundum. Hem de çok duşundum. Kısmetime hep koy kızları çıktı. Ben, bir meslektaşımla ancak mutlu ola bilirim diye düşündüğümden evliliği bir turlu gerçekleştiremedim. Burada kendimi ise verdim. İlçeye maaş almak için bile gitmez oldum. Maaşımı muhtara aldırtıyordum. Olmadı iste.

Nasıl bir es düşünüyorsun. Belki benim donem arkadaşlarından birini ayarlarız sana. Ekrem bu cümleyi nasıl söylediğine kendisi bile sasırdı.

Sizin gibi birini. Nebahat şaşırmadı. Onun davranışlarından bu sözleri duyacağını tahmin ediyordu. Sasırmış gibi yaparak,

Benim gibi biri mi?

Evet sizin gibi biri.

Doğrusu beni çok şaşırttınız. Beni beğendiğinizi hiç ummuyordum. Ekrem heyecandan boğulacak gibiydi.

Seni beğenmekten öte, senin için çıldırıyorum. Seni ilk gördüğümden beri uyku haram oldu bana. Elini Nebahat’in elinin üstüne koydu. Eğilip dudaklarını Nebahat’in ensesine koydu. Ensede gezen dudaklarını yana kaydırarak dudaklarını aradı. Nebahat karsı koymadı. Dudaklar biri birlerine kenetlendi. O sırada Nebahat’in annesi elinde yemek tepsisiyle evden çıktı. Olanları fark edince geriye dondu. Biraz bekledikten sonra içeriden seslendi.

Nebahat! Hadi gel de yemekleri al. Nebahat,

Bırak artık beni. Bak annem beni çağırıyor. Koşar adımlarla eve gitti. Yemek sonrası anne kahve yapmak için eve gittiğinde Ekrem,

Nebahat, kahvelerimizi içerken annene seninle evlenmek istediğimi söyleyip seni isteyeceğim. Baban olmadığına göre, nasılsa kararı annen verecek.

Acele etmiyor musun?

Neden acele etmiş olayım. Aylardan beri biri birimizi yeterince tanıdık.

Ekrem, aylar önce kiraladığım eve taşınmakta neden ağırdan aldığımı simdi anladın mı? Senin bu teklifi bana yapacağını umuyordum. Annemin itiraz edeceğini sanmıyorum. Nisan, düğün gibi göstermelik şeylerle uğraşmayalım. Köyde pikaplı bir kına gecesi yaparız. Nikâhtan sonra bir haftalığına memleketimize gideriz. İlçelerimiz zaten biri birine çok yakın. Ekrem,

Hadi bu anlaşmamızı kutlayalım diye dudaklarına uzandığında, Nebahat,

Ne yapıyorsun? Neredeyse annem gelecek. Suçüstü yakalanmayalım. O sırada anne evden çıktı. Tepsiyle getirdiği kahveleri masanın üstüne koydu. Kahveler yudumlanırken Ekrem,

Anneciğim sizden Allah’ın emri, peygamberimizin kavliyle kızınızı istiyorum. Lütfedin evlenmemize izin verin.

Ben ne diye bilirim oğlum. İkiniz de okumuş insanlarsınız. En iyi kararı kendiniz verirsiniz. Nebahat peki dedikten sonra bana onaylamak düşer.

Nebahat, sen ne diyorsun kızım?

Sen peki dersen, ben de peki derim anne. Yeni sözlüleri bas basa bırakmak cin

Ben mutfağa, bulaşıkları yıkamaya gidiyorum diye kalktı. Kalkıp fasulyelerin gölgelediği yere gittiler. Doyasıya öpüşerek, anlaşmalarını kutladılar. Ertesi gün ilçeye giderek nikah işlemlerini tamamladılar. Okuntu dağıtmak üzere de iki kasa fıstıklı ve güllü lokum aldılar. Köye döndükten sonra sabırsızlıkla nikah işlemlerinin askıdan inme suresinin dolmasını beklediler. Nikâha beş gün kala, Salih’in ve muhtarın kızları birlikte lokumları torbalamaya başladılar. Ertesi gün koy bekçisi okuntu torbalarını dağıtarak tüm koylüleri kına gecesine davet etti. Davetsiz kimse kalmamasına özen gösterdiler. Kına gecesi pikaplı olmasına rağmen çok neşeli geçti. Ayni gece nikâhları da kıyıldı. Ertesi gün anneleriyle birlikte ilçeye gittiler. Oradan da otobüsle önce gelinin köyüne, oradan da damadın köyüne gittiler. Annelerini köyde bırakarak, Marmaris’e hareket ettiler. Bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitmişti sanki.

Köye döndüklerinde ilk isleri, Nebahat’in kiraladığı evdeki eşyaları Ekrem’in bahçeli evine taşımak oldu. Mesai sonrası Nebahat ev isleri ile uğraşırken, Ekrem marangoza biçtirdiği morelye ve çıtalarla kameriye inşa etmeye başladı. Kameriye tamamlandıktan sonra etrafına sarmaşıklar dikti. Kameriyeye birde çatma kapı yaptı. İçine masa ve sandalyeler yerleştirdi. Gerçi yaz geçmek üzereydi ama, kıs ortasında yazdan kalma günler olurdu. O günler kameriyede oturup, dogma ile iç içe yemeklerini yerler ve çaylarını içerlerdi. Bazı aksamlar, bira içerlerdi. Kadehlerini kaldırıp, şerefe derlerdi. Kadehler bazen evlilik yıl donumu, bazen tanıştıkları günün veya ulusal bir bayramın kutlanması için kalkardı. Ekrem evliliklerinin ilk günlerindeki gibi şiirler okurdu. Şiirler kendi yazdığı veya Karacaoglan’dan, Yunus Emre’den, Dadaloglu’ndan, bazen de Esref’ten olurdu. Seni çok seviyorum diyerek yanına iyice sokulur, başkalarının duymasından korkar gibi,

Ah Nebahat, benim sevgili kariciğim, seni nasıl sevdiğimi anlatamam sana. Sana olan askımı kanıtlamak için gökyüzünde gördüğün su yıldızların tümünü yolarda kucağına doldura veririm. Nebahat gülerek,

Yıldızların tümünü toplayıp kucağıma yığmana gerek yok sevgilim. Ben senin , beni çok sevdiğini biliyorum. Bu kez de kadehler yolunmaktan kurtulan yıldızlar için kalkardı. Mutluluklarının omur boyu kesintisiz sürmesini dilerlerdi.

 

***

Zaman akıp gidiyordu. Ekrem bin bir emekle yetiştirdiği sebzeleri çocuklarının talan etmesine aldırmadan gülüyordu. Dayanamadı.

Çocuklar, o patlıcanları biberleri domatesleri boyle ezip kırarsanız, anneniz size nasıl yemek yapacak. Hadi yeter artık yaptığınız yaramazlıklar. Anneniz görürse çok kızar. Hadi bakayım yemeğimizi kameriyeye taşımak için annenize yârdim edin. Çocuklar babalarının yüzüne,

Baba bu da olur mu? Ne guzel oynuyoruz der gibi baktılar. Yinede itiraz etmediler. Koşar adımlarla eve gittiler. Birinin elinde su sürahisi ve bardaklar, diğerinin elinde ekmek selesi ve çatal kasıklar geri döndüler. Anne yemekleri getirdi. Masaya yerleştirdi. Yemekler nefisti. Nebahat,

Ekrem, şehir ebeliği için kursa çağrıldım. Yakında koy hayatini terk edip ilçeye taşınacağız. Bu çocuklar nasıl alışacaklar şehir hayatına. Vazgeçeyim desem olmaz. Bunlarin orta öğretime başlamaları yaklaştı. Eninde sonunda ilçeye taşınacağız.

Hanim dert etme o kadar. Bahçeli bir ev bulur satın alırız. Şehirde bahçeler küçük olsa da çocukları yine de oyalar. Pek sorun çıkacağını sanmıyorum. Ben de ilçeye atanmamı isteyeyim. Bir an önce ilçeye yerleşelim.

İyi olur be Ekrem.

Pazar günlerini ilçede ev aramakla geçiriyorlardı. Satılık ev çoktu ama bahçeli olanı yoktu. Sonunda hastaneye yakın küçük bir bahçesi olan bir ev buldular. Pazarlikta anlaşarak kaparo verdiler. Ertesi gün yine ilçeye giderek tapu işlemlerini tamamlayarak evin anahtarını aldılar. Mobilyacıdan iki divan alarak eve koydular. Cumartesi ve Pazar tatilinde gerekli tamir ve boya islerini Ekrem kendisi yapacaktı. Kireççiden aldıkları sönmemiş kireci bakkaldan aldıkları iki yağ tenekesi içinde söndürdüler. Son arabayla köye döndüler. Çocuklar evi beğenmemişlerdi. Biri annesinin, diğeri babasının boynuna sarılarak,

Ne olur bu köyden ayrılmayalım diye ağlayarak yalvardılar.
Tamam, çocuklar, ağlamanıza gerek yok. Biz köyümüze sık sık geliriz dediler.

Sık sık geleceğimize hiç gitmesek daha iyi olmaz mı?

Gitmek zorundayız. Şurada ne kaldı sizlerin ortaokula gitmenize. Ha bu gün, ha yarın nasıl olsa gideceğiz. Orada da yeni arkadaşlar edinirsiniz. Oraya ısındığınızda, buraya bir daha gelmek bile istemezsiniz. Gece yattıklarında, çocukların biri birine sarılıp ağladıklarını fark eden Nebahat ‘in içi burkulmuştu. Alışırlar diye geçirdi içinden.

***

Şehir hayatına çocuklar çabuk alışmışlardı. Oysa Ekrem bir turlu uyum sağlayamıyordu. Bu yüzden içkiye verdi kendini. Is saatinde bile kaçamak yapıp içiyordu. Kotu, çıkarcı arkadaşlar edinmişti kendisine. Çıkarcılar onu hastane kapısında bekliyorlar, çıkar çıkmaz koluna girip doğruca gazinoya gidiyorlardı. Ne evi, ne esi, ne de çocukları bir hiçti gözlerinde. Varsa içmek, yoksa içmek. İçkiye para yetiştiremediğinden sürekli borçlanıyordu. Alacaklıları evinin kapısına, hastanenin kapısına dayanıp hem kendisini, hem de esini küçük düşürüyordu. Ayrılmaya karar verdiler. Bir sure ayrı kaldılar. Es, dost araya girdiler. İçkiyi bırakma şartı ile barıştılar. İçkisiz günler uzun sürmedi. Daha da azıtmıştı. Ulu orta dine imana ve devlet büyüklerine küfür ediyordu. Yine ayrıldılar.

Ekrem’i çok seven bir arkadaşı onu hastane kapısında bekliyordu. Hastaneden çıkınca koluna girip,

Hadi b akalım bu gece beraber içeceğiz. Hem de doyasıya.

Hastır ulan oradan, sen ilmekten ne anlarsın?

Niye, benim ağzım yok mu?

Hadi gidelim bakalim. Yolda iki gençle karsılaştılar. Gençler,

Ekrem abi, bu gece de içecek miyiz?

İçmez olur muyuz be. Hadi bakalim hep beraber gidelim. Gazinoda masayı donattıktan sonra içmeye başladılar. Gece yarısına doğru arkadaşı hesap istedi. Gelen hesap yüz yirmi liraydı. Arkadaşı Cevat,

Hadi bakalim beyler, pamuk eller cebe deyince iki genç,

Bizim paramız yok dediler.

Paranız yoktu da niye geldiniz? Ekrem,

Bırak çocukları yahu, onlar benim konuklarım. Benim üstüme yazsın hesabi.

Hayır, kimseye hesap yazılmayacak, her kes payını ödeyecek. Gençler paralarının olmadığını yinelediler. Cevat,

Gelin ulan buraya deyip gençleri dışarı çıkardı. İkisine de ikişer tokat patlattıktan sonra,

Bir daha sizi Ekrem’in masasında görürsem kemiklerinizi kırarım. Hadi bakalim, def olup gidin. Gençler hızla uzaklaştılar. Döndüğünde Ekrem ayağa kalkmış kendisini bekliyordu.

Ne yaptın çocuklara?

Biraz okşadım.

Niye yaptın öyle, onlar benim arkadaşlarım?

Onlar senin arkadaşların değil, senin leş kargaların. Hesap ne oldu?

Yazdırdım.

Garson gelir misin buraya?

Buyurun efendim. O hesabi defterden silin. Kasaya yöneldi. Kasada oturan patrona,

Ekrem’in tüm borcunun hesabini çıkar bana .O yazdığınız yüz yirmi lirayı silin. Hesap çıkarıldı.

Sonucu bir fişe yazıp verin bana. Yazılı fişi aldıktan sonra yuz yirmi lirayı ödedi. Kalan hesabi ay basında benden alacaksınız. Bundan boyle buna tek kuruş bile veresiye vermeyeceksiniz. Verirseniz alamazsınız ve sonuca katlanmak zorunda kalırsınız.

Bas üstüne efendim. Beraber gazinodan çıktılar. Cevat,

Yeni taşındığınız ev nerede diye sordu.

Niye sordun?

Seni evine götüreceğim de ondan.

Ben eve gitmiyorum.

Niye?

Hanımla kuşuz. Aylardır ayrıyız.

Bakmakla yükümlü olduğun iki çocuğun olacak, sen kendi maaşın yetmediğinden, esinin de maaşına el koyup, içki alemlerine yatıracaksın. Sattığın evin parasına ne oldu? Onu da mı içkiye yatırdın? Normal mi senin bu yaptığın. Hadi bakalim senin eve gidiyoruz.

Gitmem.

Hayır gideceksin. Cevat Ekrem’i hızla sürüklemeye başladı. Ekrem fazla direnemedi. Ev yakındı. Kapı önüne geldiklerinde,

Ne olur eve girmeyelim. Yatmışlardır.

Sen çocuklarında yatacak hal mi biriktin. Baksana ışık yanıyor. Cevat kapının ziline bastı. Kapı hemen acildi. Esi çıktı kapıya. Hiçbir şey olmamış gibi içeriye buyur etti. İçeri girdiler. Esi hemen mutfağa gidip kahve hazırladı. Kahveleri verdikten sonra geçip karsılarına oturdu.

Vay be beyimiz bizim evin yolunu biliyor muydu? Yoksa kadeh arkadaşların boşadılar mi seni diye sordu. Cevat,

Nebahat hanim, beni iyi tanırsınız. Ben bu gece Ekrem’e iyi bir ders verdiğimi sanıyorum. Bedavacı arkadaşlarının dostluk maskelerini yüzlerinden ali verdim. Ekrem’in bu geceki içtiği son içkisi olacak. Bırak ta onunla ben konuşayım.

Ekrem, karina söyle iyice bir bak. Siz kaç sene çok mutlu bir hayat geçirdiniz? O mutlu yıllarınızda ara sıra eşinle birlikte içtiğiniz  hafif içkilerin dışında içki içiyor muydun. Eminim içmiyordun. Köyden buraya taşındıktan sonra ne değişti ki boyle içkiye sarıldın. Evine bağlılığın kalmadı. Seni evinden koparan içki arkadaşlarına git. Benim param kalmadı. Bu gece senden içelim de bakalim, seni içmeye götürecek birini bula bilecek misin. Maaşların gitti. Evinin parası gitti. Gırtlağına kadar borçlandın. Yavaş yavaş kredi muslukların kapanıyor. İnsanlara ne olur bana içki parası verin diye yalvaracak mısın? Kendine, karina acımıyorsun. Bari çocuklarına acı. Yarin seni saat beste hastaneden alacağım. Köylere gidip çayımızı kahvemizi koylülerle birlikte içeceğiz. Ta ki tamam ben artık içki içmeyeceğim. İçmemeye alıştım deyinceye kadar. Ne dersin bu önerime? Ekrem ağlıyordu. Basını kaldırıp esine,

Sizden ve çocuklarımdan özür diliyorum. Yemin ediyorum bir daha ağzıma içki koymayacağım. Cevat ayağa kalkıp ikisiyle de tokalaştıktan sonra,

Dileğim içki yüzünden bir daha yuvanız dağılmasın dedi ve gitmek üzer izin istedi. Ekrem karisinin yüzüne dikkatlice baktı. Gitmesi mi, kalması mı gerekiyor, karar veremiyordu. Karisi,

Sözünde duracaksan kal, gitme dedi. Cevat’i beraberce kapıya kadar uğurladılar.

Cevat dediği gibi her aksam hastane önünden Nevzat’ı alıp köylere oturdu. Ay basında aylığını aldığında beraberce gazinoya gidip kalan borcu ödediler. Gazinodan çıkıp yine bir köye gittiler. Bir aydan fazla surdu köye gitmeler. Ekrem içkinin adini bile anmıyordu. Cevat yıkılacak olan bir yuvayı kurtarmanın mutluluğunu yasıyordu. Koy donuşu bazı kez eve beraber gidiyorlardı. Amacı evdeki tutumunu öğrenmekti. Esi,

Çok sağ olun Cevat bey, sayenizde yuvamız yıkılmadı diyordu.

***

Cevat uzun bir geziye çıkmıştı. Ekrem, içkiye tekrar başlamak için sanki onun gitmesini bekliyordu. Eski arkadaşlarıyla içmeye başladı. İçki çıkısı gittikleri kahvehanelerde ulu orta dine, imana ve devlet büyüklerine küfür ediyordu. Uyaranlara da ağır hakaretler yağdırıyordu. Arkadaşları ulu orta küfür ediyor diye kahvehaneye gitmektense, ilçenin içinden gecen şehirlerarası yolda gezmeyi kararlaştırdılar. Ana kanalın üzerindeki köprüde ayrıldılar. Ekrem kanal üzerindeki toprak yoldan evine doğru ilerlerken, yoğun karanlığın içinden çıkan biri gelip önüne dikildi.

Sen kimsin ulan Allah’a, dine, imana küfür ediyorsun. Dayı mısın sen diye sorduğunda Ekrem,

Seninde Allah’ını, kitabini sözünü tamamlayamadı. Karşısındaki adam üzerine atılıp kafasını koltuğunun altına aldı. Eliyle tuttuğu çenesini hızla geriye doğru cevirdi. Boynundan kükürt diye bir ses çıktı. Adam Ekrem’in cansız bedenini sulama kanalın içine itti.

Cesedi sabah erken saatte tarım isçileri tarafından bulundu. Savcılığa bildirildi. Ustun koru bir soruşturmadan sonra, tahkikat dosyası faili meçhuller dosyalarının arasına kaldırıldı.

Özcan NEVRES

DELİ METİN

DELİ METİN

Sürekli oturduğum kahvehanede görürdüm onu. Şişmanca, tombul yanaklı, kırmızı yüzlü, otuz beş kırk yaşlarında biriydi. Arkadaşlarla blüm oynarken, oyunu seyretmek için yanıma oturdu. Çay içmeyi sevmediğimden, çayımı başka masalarda oturan tanıdıklarıma gönderirdim. Gelecek çayı savmak için tanıdık aramama gerek kalmamıştı. Gelen çaylardan birinin ona verilmesini işaret ettim. Teşekkür ederek çayı aldı. Bir süre sonra yanımızdan ayrıldı. Ertesi gece oturduğum masaya geldi.

Oturmamda bir sakınca var mı diye sordu.

Buyur otur, garsona bak arkadaşa ne içeçek diye seslendim.

Yok olmaz dedi. Bu gece çaylar benden olacak.

Sen benim üstüme geldin. Başka zaman da senden içeriz.

Peki öyle olsun diyerek garsondan çay istedi. Gelen çay içerken sordum?

Yabancı olduğunuzu biliyorum. Hayrola ne iş için burada bulunuyorsun.

Ben alıp satıcıyım. Alıp satmaktansa kendi ürettiğim sebzelerin daha karlı olacağını düşünerek, yirmi dönümlük bir tarla kiraladım. Sebze yetiştirmekten anlamadığım için, sebzecilikten anlayan birini aradım. Cins lakaplı biriyle tanıştırdılar beni. Tarlayı sürdürdüm, ızgara çektirdim. Aldığım tohumları fidan olarak yetiştirmesi için kendisine verdim. Bana,

Sen bana para ve telefonunun numarasını bırak. Lahanalar yetiştiğinde ben seni ararım. İstediği kadar para bıraktım ona. Aradan çok zaman geçti . Ne arayan var ne de soran. Bindim otobüse geldim. Hemen tarlaya gidip baktım. Ne göreyim? Orada bir lahana, burada bir lahana. Saysan yirmi tana çıkmaz. Anlayacağın dönüm başına bin lahana yerine sadece bir lahana. Gidip adamı buldum, utanmazın biri. Pişkin mi pişkin. Evire çevire dövsem adamı, başıma bela. Bizim ikiyüz milyonumuz uçtu gitti. Aht ettim, ben bu parayı bu memlekette kaybettim, bu memlekette yine kazanacağım.

Nasıl kazanacaksın bu parayı? Yine tarımla mı kazanacağını umuyorsun?

Ama tarımla, ama ticaretle ne yapıp yapıp kazanacağım.

Tarımı aklından çıkar. Ben kendi arazimden para kazanamıyorum. Sen hem icar parası ödeyeceksin, hem işçi çalıştıracaksın. Ekipmanın yok. Hele çalıştırdığın işçiler tarımda acemi olduğunu anlasınlar, çalışacaklarına dalga geçmeyi yeğlerler. Tarımda yaşadıklarımı anlatayım sana. Domatesleri çapalatıyorum. İşçilere arık başlarındaki ve sonlarındaki mısırları gösterdim. Bakın bunlar mısır, bunlarda topalak otu. Bu topalakları keseceksiniz. Mısırların da diplerini domatesler gibi çapalayacaksınız. Su motorunu çalıştırıp salatalıkları sulamaya başladım. Öğle sıcağında sulama iyi olmadığı için motoru durdurup işçilerin yanına gittim. Mısırlar kesilmiş, topalakların dipleri çapalanmış. Tepem attı. Bağırıp çağırdım ama, neyi değiştirir bağırıp çağırmak. Az sonra domateslerin çapalanması bitti. İşçiler öğle yemeğine ve dinlenmeye çekildiler. Öğleden sonra lahanaları çapalattım. Lahana kesildiğinde diğer bitkiler gibi hemen buruşmaz. Ertesi gün bahçeye gittiğimde ne göreyim? Her üç lahana fidanının ikisi kesilmiş. Bir daha o işçileri işe almamam neyi değiştirir. Ben almasam başkası alıyor. Üzüm kesme zamanında tek bir amele bulamazsın. Onlarda haklı. Hem doya doya üzüm yiyecek, hem de evine birkaç salkım götürecek. Niye gelsin benim bahçeme.

Deme yahu. Sebzecilik bukadar zor demek.

Zor tabi. Zorluğunun yanında garantisi de yok. Hale götürdüğün sebze satılmazsa, boşu boşuna hamaliye ve dökme ücreti ödersin. Eğer ticaretten anlıyorsan anladığın işi yap.

Sağol arkadaş, ilk defa beni aydınlatan sen oldun. Daha sonra oyun arkadaşları gelince oyuna başladık. İzin isteyerek gitti.

***

Bir gün gelip dert yandı. İş yok, ekmek param bile kalmadı diye. Karşılıksız para yardımı yapmak, ileride ters tepkilere neden olur gibi bir saplantım var.

Eriklere gübre attıracağım. Yarın atmaya gelir misin diye sordum.

Gübre nasıl atılır bilmiyorum ama, öğretirsen atarım her halde.

Oldukça basit, avuçlayıp avuçlayıp ağaç diplerine atacaksın.

Tamam ben sabah erkenden gelirim buraya.

Çok erken gelmene gerek yok, güneş yükselince gideriz. Otların yaprakları , erken saatlerde nemli olur. Nem kalktığında atılırsa, toprağa daha iyi iner.

O zaman akşama geç döneriz.

O iş benim için iki saatlik. O halde beni neden çağırıyorsun deme sakın. Ben ameliyatlıyım. On kilodan fazla kaldırmam yasak.

İş yarım yöğmiyelik mi?

Hayır tam yöğmiyelik. Bahçelerde iş bitmez. Ben sana yöğmiyeni de peşin vereyim dedim ve yöğmiyesini hemen ödedim. Ertesi gün kuşluk vakti bahçeye gittik. Bir yere yığılmış olan gübre çuvallarını uygun gördüğüm yerlere dağıttırdım. Kovanın birine az miktarda gübre koydurdum. Avuçlayarak ağaç diplerine serptim. İki çuval gübreyi attıktan sonra ahlayıp oflamaya başladı. Öf be ne zor işmiş bu diye. İş zor değil sen işin acemisisin dediğimde küplere bindi.

Yahu bu işin de tekniği mi olur? Senin gösterdiğin gibi atıyorum işte.

Sen gübre atacağın alanı çok geniş tutuyorsun. Boşalan kovayı doldurmak için geri dönüyorsun. Dolu kovayı bıraktığın yerden başlamak için taşıyorsun. Atacağın alanı kovadaki gübreye uygun ayarlarsan, gübre çuvalının yanına geldiğinde kova boşalır. Böylece gereksiz gidip gelmeler ortadan kalkar dediğimde pek aklı yatmadı dediklerime. Yinede uygulamayı denedi. Kalan altı çuval önceki iki çuvaldan tez bitti. Benim iki saatte bitireceğim işi o ancak beş saatte bitirebildi. Yeter artık diyerek arabama binip geri döndük.

Onun parasız kaldığını, çevresine çay söylemekte isteksiz olduğunda hemen anlardım. Yine parasız bir günündeydi. Yanıma çağırdım. Yarın işin var mı diye sordum.

Yok be iş nerede.

Domates çapası yapabilir misin ?

Hiç yapmadım ama, öğretirsen yaparım.

Benim bahçede domatesler çapalanacak. Üç kadın bir yöğmiyede bitirir. Sana çapa işini götürü vereceğim. İşi iyi becerirsen sana dört kadın yöğmiyesi vereceğim.

Tamam patron, sen nasıl istersen öyle olsun. Ertesi gün erkenden bahçeye gittik. Çapalama işinin nasıl yapıldığını gösterdim. Domateslerin köklerine çok yakın olan otları elle alacaksın diye tembihledim. İşi bir an önce bitirmek için var gücüyle çalışmaya başladı. Bende küçük bir çapayla çiçek bahçesindeki çiçekleri çapalamaya koyuldum. Ameliyat sonrası çabuk yoruluyordum. Kendimi fazla zorlamak istemiyordum. Çardak altına gidip oturdum. Bir ara çapalanan yerlere baktım. Yer yer yeşil otlar görünüyordu. Yanına gittim. Geride kalan otları gösterdim.

Ne olur birkaç ot olursa diye terslendi. Bu kez de ben terslendim ona, otların zararı yoksa çapalamasak ta olur dedim. Küplere bindi. Hemen kalkıp gitmek istedi. Bırakmadım.

Gel sana yapabileceğin bir iş vereyim dedim.

Eksik olsun senin vereceğin iş, hadi gidelim.

Bak yol orada. Ben buraya çalışmaya geldim. Bu çiçek bahçesinin işini bitirmeden bir yere gitmem.

Ne yani akşama kadar burada seni mi bekliyeceğim.

İstersen bekleme. Görünen köy klavuz istemez. Bak karşıya gideceğin yer görünüyor. Korkma yolda kaybolmazsın. Beş kilometrelik yolu gözü kesmedi.

Ne iş yapacağım ben diye sordu.

Dama gir ve küreklerden geniş olanını al dedim. Girip küreği aldı. Bahçenin kuzey sınırına gittik.

Elindeki kürekle iki arteziyen arasına arık açacaksın. Asmaların dibine tam yaklaşmayacaksın. Ortalama yirmi santim ara bırakacaksın

Tamam dedi ve işe koyuldu. Çalışmasını izliyorum. Oldukça isteksiz çalışıyor. Öğlen paydosunda çardağın altına oturduk. Helva, peynir ve domatesten oluşan azığımızı yedik. İki litrelik termustan bol bol çay içtik. Ovaya çaysız gelmediğimi bilen iki komşu da çay içmeye geldiler. Ben komşularla sohbet ederken o kalktı ve

Ben çalışmaya  gidiyorum diyerek uzaklaştı. Komşularım sordular

Nereden buldun bu hımbılı. İşi gücü oturmak.

Sormayın be arkadaşlar, bu garibanı bizim buradan biri çok kötü kazıklamış, çok parasızlık çekiyor. Ona yardım etmek istiyorum ama, onda anlayacak kafa yok. Şu bahçe çapasını br öğrense hiç boş kalmaz. Gel gör ki Temel Reis gibi adam. Hep onun dediği dedik. Öğrenmek kim o kim.

Koyver yakasını yahu, allahın acımadığına sen mi acıyacaksın dediler. Paydos saati yaklaştığında yanına gittim.

Nasıl oluyor mu diye sordu.

Eh fena olmamış, bir yöğmiyelik bir işti bu, şimdi iki yöğmiyelik oldu dediğimde yine küplere bindi.

Bir daha senin işine gelirsem şu bıyıklarımı dibinden yolarım. Siz patron değilmisiniz? Adama kaşıkla verir sapıyla gözünü çıkarırsınız.

Tamam zırlama dedim. Ben de karar verdim, bir daha bahçelerimde erkek amele çalıştırmamaya. Bu yüzden ne benim sana işim düşer, ne de sen gelirsin işime. Arabadan inerken yöğmiyesini verdim.

***

Yine parasızlığı yüzünden okunuyordu. Benden iş istemeye yüzü yok. Yanıma çağırdım. Çay söyledim. Çayını içerken sordum?

Ne işler yapıyorsun ?

Ne işi yahu. Memlekette iş mi var?

Erik bahçesinde, iki metre uzunluğunda, bir metre genişliğinde ve iki metre derinliğinde bir çukur açılacak. Açabilir misin diye sordum.

Kazma kürek olduktan sonra niye açamayayım ki?

O halde yarın sabah buraya gel, ben seni bahçeye götüreyim. İşinin ehli için iş yarım günlük. Onun bir günde bitirebileceğinden kuşkuluyum. Ertesi gün, bahçeye giderken yanına yiyecek almadığını fark ettim. Bir bakkal dükkanının önünde durarak ekmek helva ve peynir aldım. Damdan kazma ve küreği çıkardım. Çalışmaya başlayınca, başka işlerim nedeniyle geri döndüm. Öğleden sonra yanına gittiğimde, çukur daha bir metre bile kazılmamıştı. Paydos saatinde geri döndük.

Yarın devam edecek miyiz diye sordu.

Yarın benim başka işlerim var, başka bir gün devam ederiz dedim.

İyi öyleyse, senin erik bahçesinin batısındaki tarlada da aynı şekilde bir çukur açılacakmış, iki yüz liraya anlaştım. Yarın onu kazmaya başlarım. Kendiliğinden ayağına gelen iş onu çok sevindirmişti.

***

Kardeşim onu bostan bekçisi olarak tuttu. Sabah bostan tarlasına gittiğinde, bostanın bir kısmına su bastığını gördü. Metin’e

Metin bu suyun bostana girmesini niye engellemedin. Kapak anahtarını vermiştim sana. Gidip kapağı niye kapatmadın dediğinde verdiği yanıt kimi olsa çıldırtırdı.

Bana ne yahu, ben bostan bekçisiyim. Su bekçisi değilim. Ona boşuna deli lakabı takılmamıştı. Bu tutumu nedeniyle kendisine kimsenin iş vermeyeceğini aklının kenarından bile geçirmiyordu.Onun kafasında tek bir düşünce vardı. O da

Ben bu memlekete milyoner geldim, milyarder gideceğim. Peki ama nasıl? Karnını dahi doyuracak bir iş bulamazken, bulduğu işi de başaramazken milyarder olmayı nasıl başaracaktı. Lafla peynir gemisi yüzer miydi? Birkaç kez belki taşın sert olduğunu anlamıştır düşüncesiyle ona iş verdim. İş bitmeden kavga dövüş ayrıldık.

Kahvehanede otururken tepeme dikildi.

Patron kestane vereyim sana. Bir torba beş yüz lira. Gırgır geçtiğini sanmıştım. Elindeki naylon torbaya göz attım. Gerçekten torbada kestane vardı.

Ocağa bırak giderken alırım dedim. Yanıma geldiğinde bedeli olan beş yüz lirayı verdim. Söylediğim çayı içerken, tüm kahvehanede duyulacak şekilde,

Gördün mü patron, ben artık tüccar oldum.

İzmir halinden mi aldın diye sordum

Yok dedi Zonguldak civarından satın alıp geldim. Yüz liradan aldım, iki yüz liradan satıyorum.

Hayırlı olsun, sakın elindeki paralarla yine lahana dikmeye kalkışma.

Yok yahu, adım Deli Metin ama o kadar da deli değilim. Kestane işi bitince, yine aynı bölgeden getirdiği peynir ve tereyağlarını pazarladı. Pazar yerinde kiraladığı bir dükkanı hem iş yeri, hem de yatacak yer olarak kullanıyordu.

Bir gün yine yanıma geldi.

Patron ben hastayım. Öyle zannediyorum bende yüksek şeker var.

Hadi hastaneye gidelim. Bakalım doktor ne diyecek. Beraberce hastaneye gittik. Başhekim yardımcısının odasına girdik. Birbirleriyle tanıştırdım ve Metin’in sorununu anlattım. Tıbbi bir şeyler söyledi.

Yarın aç karınla gelsin, gerekli tahlilleri yaptıralım dedi.

Bu arkadaş gariban, tahlil bedeli çok yüksekse, ödeyemez.

Gelsin ben ona yüzde elli indirim yaptırırım dedi. Teşekkür ederek ayrıldık. Dışarı çıktığımızda

Benim babam da şekerden öldü. Tahlil yaptırdı da ne oldu? Ölmedi mi. Tahlilden sonra bir sürü perhiz vereceklerini biliyorum. Aç ölmektense tok ölmeyi yeğlerim.

Metin deli olma. Parayı da düşünme. Gerekirse ben sana destek olurum.

Yok abi ben tahlile gitmeyeceğim. İnan bana iki ekmek, yanında yarım kilo helva, koca bir topan peynir yiyorum, yine de doymuyorum.

Birden kesme. Yavaş yavaş azaltırsan, daha az yemeye alışırsın.

Yok, yok ben yapamam onu diyerek yanımdan ayrıldı.

***

İstanbul dönüşü her zaman çıktığım kahvehaneye çıktım. O saatte Deli Metin’in orada olması gerekirdi. Masadaki arkadaşlarıma sordum.

Deli Metin yok ya, darılttınız mı yoksa. Biri,

Hem de ne darılma. Bir daha buraya gelemez.

Hayrola yahu, ne bu büyük dargınlık böyle.

Haberin mi yok, yoksa bizimle dalga mı geçiyorsun.

İstanbul’dan bu akşam geldim. Niye sizinle dalga geçeyim?

Metin pazaryerindeki dükkan ınında helva, peynir ve ekmekle sabah kahvaltısı yaparken birden fenalaşıp yere düşmüş ve düştüğü yerde can vermiş. Doktor, ölümüne yüksek tansiyonunun neden olduğunu söylemiş. Daha sonra kardeşi gelip, cenazesini Zonguldak’a götürmüş. Ölümü hiç şaşırtmadı beni. O motorlu araçların arkasındaki sloganın az değişiğini seçmişti kendine. Motorlu taşıtların arkasında, hızlı yaşa genç öl diye yazılı bir slogan vardır genelde. O ise çok  yiyip genç ölmeyi yeğlemişti. 2000-03-12

Tel ve Fax : 02328123173                                                               Özcan NEVRES

FOÇA

 

 

 

DELİ AHMET

DELİ AHMET

 

Bahçeme marul kesmeye gideceğiz. Marulları alacak olan manav,

Dur yahu, şu deli Ahmet’i alalım da  bize yardım etsin. Deli Ahmet’i zaman, zaman çarşıda görürdüm ama, ne kim olduğunu ne de ne iş yaptığını bilmezdim. Manavın seslenmesi üzerine yanımıza geldi. Manav

Hadi bin arabaya, marul kesmeye gidiyoruz. Hemen arabaya binmek için davrandı. Arabam tek kapılı olduğu için kapıyı bulamadı.

Hani len bunun gapısı, gapısı da yok bu cavurun diye avaz, avaz bağırmaya başladı. Manava

Şöyle öne doğru gel de geçecek bir yer açalım şuna dedim. Manav öne doğru kayarak Ahmet’in arkaya geçip oturmasını sağladı. Ahmet hala söyleniyordu.

Ula…. bu ne biçim araba, arka gapusu bilem yok. Ahmet’e arabanın tek kapılı olduğunu anlatana kadar bahçeye vardık bile. Manav önceden indiğinden Ahmet daha rahat indi arabadan. Hemen işe koyulduk. Ben marul kesiyorum, Ahmet arabaya taşıyor, manav da düzgün bir şekilde istif ediyor. Bir ara Ahmet

Ula patron ser bu marul kesme işini bilmiyor, ver bana o testereyi ben sana nasıl kesileceğini gösterem dedi. Al bakalım diye uzattım testereyi, hemen kesmeye başladı. Ben marulları toprak seviyesinden kesiyordum. Bazen biraz daha üstten kaçırıyordum testereyi, bu kez de kesilen marulun yaprakları kopup dağılıyordu. Ahmet ise testereyi toprağın içine sokarak üç dört santim derinden kesiyordu. Böylece kesilen marulda yaprak dağılması gibi istenmeyen bir durum olmuyordu.

Ahmet… televizyon tamircisinden çiftçi olursa bu kadar olur, tabi ki benim eksiklerim olacak, bundan böyle sen devamlı benim işime gel ki, çiftçiliği senden öğreneyim.

Gelem usta, zaten ben biliyom senin televizyon tamir ettiğini. Sen lüzum ettiğinde çağır beni ben gelirim. Bütün bahçe işlerini yaparım. Yeteri kadar marul kesince beraberce arabaya taşıdık.İki saatlik emeğine karşılık yarım yöğmiye verdim kendisine. Çok sevindi

Sağ ol be patron, başkaları beni işe alıyo, bi karnımı doyuruyo, para mara vermiyo.

Parasız iş olmaz Ahmet, ben seni ne zaman işe alırsam karnını da doyururum, paranı da veririm. Çok memnun olmuştu. Yol boyu anlattı durdu

Ben seni üryamda görmüştüm, sen zaten peygamber soyundan geliyon, sen ondan bana böyle çok para veriyon. Daha neler neler.

Marulları tohur olarak sattığımdan o kış Ahmet’le çalışma olanağını bulamamıştım.

***

 

Yazlık ürünleri yetiştirmiştim. Hasat zamanı başlamıştı. Toplanan ürünü kasalama işlemlerinin yapıldığı ağacın gölgesine taşıyacak bir elemana gereksinim vardı. Ahmet geldi aklıma. Kuşluk molasında arabama binim doğru çarşıya gittim. Garaja yakın bir kahvede buldum onu. Seslendim

Ahmet hadi bakalım bin arabaya işe gidiyoruz. Hemen geldi bindi ön koltuğa. Arabanın arka tarafında bir şeyler aradı. Belli ki aradığını bulamamıştı.

Ula patron hani ekmek almamışsın ya. Bahçede var biraz

Kaç tane

Kaç tane olacak bir tane almıştım.

Bir tane yetermi be patron, iki tane daha alalım. Bakkalın önünde durdum. Kendisine para verdim,

Sen üç tane al da iş sağlam olsun, bakarsın akşama kalmaz. Koşarak girdi bakkal dükkanına. Az sonra geri geldi. Yine oturdu ön koltuğa. Yol boyu katık bile aramadan ha bire tıkındı. Bahçeye vardığımızda ekmeğin birini bitirmişti bile.

Bahçeye vardığımızda amele iş başı yapmıştı. Sordum Ahmet’e

İş başı yapalım mı, yoksa oturup kahvaltı mı yapalım ?

Kahvaltı yapalım be patron, dün sokağa çıkma yasağı vardı. Dün bütün gün aç kaldım. Param da yoktu bu gün yiyecek bir şeyler almak için. Bu yüzden çok açım. Biraz daha yiyeyim. Bir gazete açtık önümüze, ekmekleri koyduk üstüne, tulumbada yıkadığımız biberleri, domatesleri, salatalıkları, çarşıdan aldığım peynir ve helvayı da koyduk gazetenin üzerine. Ahmet soluk almamacasına ha bire tıkınıyordu. Sanki yolda o bir ekmeği yiyip bitiren o değildi. Bir ekmek te yer soframızın başında tüketti. Gözü diğer ekmekteydi.

Devam et be Ahmet dedim. Doyuncaya kadar ye, sıkılmana gerek yok. Bu ekmekleri niye aldık. Tabi ki yiyip bitirmek için. Dönüşte ben sana istediğin kadar ekmek alırım.

Sağ ol patron dedi ve üçüncü ekmeğin yarısını kopardı. Onu da tükettikten sonra

Oh… be hele şükür doydum. Kalan ekmekleri ve katıkları gazeteye güzelce sardı ve zeytin ağacının dalları arasına koydu. Hemen işe koyulduk. Öğle tatiline kadar hiç mola vermeden çalıştık. Öğle tatili başladığında

Hadi Ahmet sen otur yemeğini ye. Ben arabaya yüklediklerimizi hale götüreyim.Beni yemeğe bekleme. Yemeğimi evde yer gelirim.Yemek dönüşü iki ekmek daha aldım. Ne olur ne olmaz, doymadım der. Akşam paydosunda Ahmet’i toplanan sebzelerin başında bekçi bıraktım. Ameleyi bırakıp traktörle döneceğim. Beraber traktöre kasaları, çuvalları yükler hale götürürüz.

Peki patron, ben seni beklerken ot yolarım boş oturmam dedi. Arabayı bırakıp traktörü aldım. Bahçeye döndüğümde Ahmet halen ot ayıklıyordu. Traktörü sebzelerin yanına iyice yaklaştırdım. Ahmet aşağıdan verdi, ben kasaya istifledim. Hale vardığımızda kendisine tam yöğmiye verdim, kalan ekmekleri de alıp götürmesini söyledim.

Ahmet’in iş bulamayarak aç kaldığı günler olurdu. Yanıma gelirdi iş var mı diye

İş olmaz mı be Ahmet, ben de seni arayacaktım. Hadi bakalım dükkanı güzelce süpürüp temizle. Hemen pastaneden börek getirtirdim, doyuncaya kadar ye derdim. Doymazsan söyle daha getirirler. Karnını doyurup, dükkanı güzelce temizledikten sonra giderdi.

Çok kere bahçemde iş olmasa da iş yaratırdım Ahmet’e. Kendisine verdiğim parayı hak ettiğine inandırırdım onu. Yine bir gün bahçeye götürdüm. Bahçenin etrafındaki hendek ve ağaç diplerindeki kındıralarla diğer yabani otları temizlemesini söyledim. Hendeklerdeki ve ağaç diplerindeki otlara baktı uzun, uzun

Patron be dedi, sende akıl mı yok, yoksa paran mı çok. Bu otların ne zararı var sana. Önümüz kış, zaten kuruyacak bu otlar.

Ahmet, bende akıl da var para da. Ben ne diyorsam sen onu yap. Bu otlar benim göz zevkimi bozuyor. Sen bu otları temizlemezsen başkasını bulur temizletirim.

Olmaz patron, bu otların sana hiçbir zararı yok. Bu otları temizlemem için vereceğin para haram olur. Ben temizlemem bu otları.

Amacım Ahmet’e iş çıkarmaktı ama, ne gezer, ne söylediysem kar etmedi. Çaresiz geri döndük

Bir gece kahvehanede oturuyordum. Her zamanki gibi blum oynuyoruz arkadaşlarla. Ahmet gelip yanıma oturdu. Çay söyledim kendisine. Çayını içerken, onun gibi oyunumuzu seyreden biri yerinden kalkıp Ahmet’in karşısına geçti, yakasını yakalayıp

Sittir ulan git buradan dedi. Ahmet ayağa kalktı, yumruğunu sıktı

Neden gideceğim ulan, sen sittir git buradan dedi. Yakasına sarılan belli ki alkollüydü.

Sana sittir git dedim ulan diyerek vurmak için elini kaldırmasıyla Ahmet’in yumruğunun suratında patlaması bir oldu. Saldırganın ağzından burnundan kan fışkırmaya başlamıştı. Bir daha vurmaması için Ahmetİ tutanlar oldu. Saldırgan bunu fırsat bilip saldırmak istedi. Bu defa ben sım sıkı tuttum saldırganı. Kanlarını temizlemesi için lavaboya doğru sürüklerken, Ahmet’e işaret ettim git diye. Saldırgan bu gibi darbelere alışkın olacak ki, çabuk dindi kanaması. Elini yüzünü yıkadıktan sonra, gelip yanımıza oturdu yine. Bana pis pis bakıyordu. Belki de bu kez bana saldırmaktı niyeti: Kavga sırasında onu öyle bir tutmuştum ki , kıpırdayamamıştı bile. Cesaret edemedi. Zamanla her karşılaşmamızda

Beni Ahmet’in dövmesine sen sebep oldun diye sitem ederdi. Bir gün tepem attı.

Gel seni Ahmet’le beraber benim bahçeme götüreyim. İkinizi orada baş başa bırakayım, bakalım kim kimi daha iyi dövecek. O gece bıraksaydık Ahmet’i senin ölünü serecekti. Dua etki ben önledim kavganızı. Bu zılgıt yetmişti ona. Bir daha sitem etmedi

Ahmet çok onurlu bir insandı. Kesinlikle dilenmezdi. Kendisine verilen bir topan ekmeğin bedelini mutlaka öderdi. .

Kış çok sert geçiyordu. Soğuktan korunmak için girdiği hurda kamyonun şoför mahallinde Ahmet’in ölüsünü buldular bir sabah.

 

Özcan NEVRES

 

 

DELİ AZİZ

DELİ  AZİZ

 

Ufak tefek ve oldukça zayıf bir adamdı. Dükkânımın önünüde durmuş dikkatle bakıyordu bana. Giysilerinin perişanlığından muhtaç biri olduğu anlaşılıyordu. Ne istediğini sorduğumda sadece omuzlarını silkti. Dönüp karşı duvara gitti. Sırtını duvara dayayarak çömeldi. Çırağıma al şu bir lirayı da git şu adama ver dedim. Çırağım

Yok usta o kimseden para almaz. Ona Deli Aziz derler dedi. Kimsenin verdiğini kabullenmeyen bu zavallı adam ilgimi çekmişti..O nu dikkatle izlemeye başladım. Ceplerini karıştırıyordu. Anlaşılan sigara arıyordu ama, belli ki sigarası kalmamıştı. Yanına gidip sigara uzattım. Paketi tümüyle elimden kaptı. Tepkim ne olacak diye birazda korkuyla yüzüme baktı. Kendisine gülümseyerek baktığımı görünce rahatladı. Hemen bir sigara yaktı. Karşısına çömeldim. Karnın aç mı Aziz diye sordum. Başıyla evet işareti yaptı. Çırağıma döndüm, hadi oğlum Aziz’e köfte ekmek yaptır dedim. Çırağım

Yok usta o öyle şeyler yemez dedi. Aziz’le göz göze geldik. Gözlerindeki anlam istemediğini anlatmaya yeterliydi. Çay içer misin diye sordum. Yine evet anlamında başını salladı. Çırağıma para verdim. Önce Aziz’e çay söyle duble olsun. Sonra da yüz gram bisküvi ile beş paket te üçüncü sigarası al dedim.

Çayla bisküviler aynı anda geldi. Aziz duble çayın içerisine şekerleri atarken yarısını dışarıya attı. Yere düşen şekerleri topladı. Dışarıya atmamaya gayret ederek çayına koydu. Baktım, parkenson hastalığının neden olduğu titreme yüzünden çayını karıştırmayı beceremiyordu. Yanına gittim. Çayını karıştırıverdim. O ise alışkın olmadığı davranışım karşısında gülümsemeye çalışarak, tatlı tatlı yüzüme bakıyordu.

Çayına bisküvileri batırarak yemeye çalışıyordu. Kahrolasıca titreme yüzünden yemeyi çok zor beceriyordu. Bisküvilerin yarısını dökerek kahvaltısını tamamladı. Cebine yerleştirdiği beş paket sigaranın beşini de çıkarıp önüne koyup bağdaş kurarak oturdu. Bir elinin dört parmağı arasına sıkıştırdığı üç sigarayı yaktı Her birinden birkaç nefes aldıktan sonra attı, yeni bir üçlü yaktı. Paketler bitinceye kadar da tekrarladı. Pakettekiler bitince yerdekileri toplayıp yakmaya başladı. Usanmış olacak ki, ayağa kalktı. İzmaritlerin tümünü ayaklarıyla çiğnedi. İzmaritleri iyice ezdikten sonra da yürüyüp gitti.

Aziz karnı iyice acıktığında doya, doya sigara içmeyi arzuladığında dükkânımın önüne dikilirdi. Bazen haftada bir, bazen de ayda bir iki defa gelirdi. Para vermek istediğimde kesinlikle kabul etmezdi. Komşularım biz ona ne versek kabul etmiyor, na hal oluyor da senin verdiklerini kabul ediyor, aklımız ermiyor derlerdi.

Sakat olmamalarına rağmen arsızca dilenenleri gördükçe hep Aziz gelir aklıma. Ona yeterince yardımcı olamadığım için buruk bir acı canlanır içimde. Keşke ona daha çok yardım edebilseydim diye düşünürüm. Olmadı. Zira o yaptıklarımın fazlasını hiçbir zaman kabul etmedi. Hep en azla yetindi.

Özcan Nevres

KARISINDAN ÇOK ÇEKMİŞTİ

KARISINDAN ÇOK ÇEKMİŞTİ

Az  önce eşiyle, yine kapışmışlardı. Her zamanki kavgaları gibi olmaması gereken nedenlerden çıkmıştı. Eşi iri yarı olmasının sağladığı avantajı çok iyi kullanıyordu. Doksan kiloluk bu azman kadına kırk kiloluk bedeniyle direnemiyordu. Her kavgada yenilip kıyasıya dayak yiyen taraf hep kendisi oluyordu. Komşularından bazıları,

Erkek adam karısından dayak yer mi diye takıldıklarında,

Karım tank gibi geliyor üstüme. Çok acı bir kuvveti var. Bu hastalıklı, zayıf halimle ne yapsam direnemiyorum ona diyordu. Bu son kavgada da karısı eline geçirdiği kalın topuklu terliğiyle çok acımasız vurmuştu yine. Terlik topuğunun isabet ettiği yerlerdeki acıları dayanılacak gibi değildi. Daha fazla dayak yememek için kurtuluşu sokağa kaçmakta bulmuştu. Evinin bulunduğu sokaktan hızla uzaklaştı. Çarşıya vardığında ara sıra uğradığı Çakırın Yeri adlı meyhaneye girdi. Bir ufak rakı ve meze istedi.

Karısının vurduğu yerlerdeki darbelerin acısını ve karısını unutmak için doldurduğu bardağı bir dikişte içti. Şişe boşaldığında yenisini istedi. İkinci şişe yarılandığında içinde müthiş bir öç alma duygusu belirdi. Sanki vücudu olağan üstü bir hal almıştı. O an kendisini karısından çok daha güçlü hissetti. Kalan rakıyı içip mezeyi bitirdikten sonra kalkıp hesabı ödedi. Meyhaneden çıkıp evinin yolunu tuttu. Yol boyunca karısını nasıl pataklayacağını düşünmüştü, Müthiş irileşmiş ve sertleşmiş pazılarından aldığı güçle yumruğunu karısının tam suratının ortasına patlatacak ve tek darbede onu yere serecekti. Karısını bir yumrukta yere serebileceğine öyle inanmıştı ki.

Eve vardığında kapıyı anahtarıyla açıp içeri girdi. Açık kapıya sert bir tekme vurarak kapanmasını sağladı. Kapı öylesine sesli kapanmıştı, çıkardığı güm!!! sesinden kendisi bile ürkmüştü. Karısı merakla dışarı fırladı. Karısı,

Ne oluyor diye bağırdı. Selim,

Elinin körü oluyor. Şimdi yanına geleceğim ve sana Hanya’yı da Konya’yı da öğreteceğim diyerek koşarcasına karısının yanına gitti. Sanki o koca avluyu üç adımda kat etmişti. Yumruğunu sıkarak karısının suratına doğru salladı. Yumruk hedefine varamadan karısı bileğinden yakaladı. Yakaladığı bileği kuvvetle bükerek Selim’i yere yıktı. Selim’in üzerine binerek,

Bana ha bana, bana vuracaksın ha diyerek rast gele vurmaya başladı. Hırsını alamayarak ayağından terliği çıkarıp burun tarafından tutarak topuğuyla rast gele vurmaya başladı. Ufak tefek bir adam olan Selim’in, alkolün etkisiyle var olduğunu sandığı gücü bir balon gibi sünüp gitmişti. Direnecek hali kalmamıştı.

Yeter be kadın yeter. Öldürecek misin beni diye inledi. Karısı söylenenleri duymadı bile. Bu dayak ona ders olmalıydı. Kocasının bayıldığını fark etmedi. Vurmaktan yorgun düşmüştü.

Bir daha bana el kaldıracak mısın diye sordu. Yanıt alamayınca saçlarından tutup yüzünü kendine doğru çevirmeye çalıştı. Kocasında hiçbir hareket görmeyince,

Hay Allah ölmüş mü bu? Ya öldüyse? İçini büyük bir korku kapladı.

Öldüyse ne yaparım ben. Hiçbir işe yaramayan bu pısırık yarım porsiyon bile olmayan bu adam yüzünden kalan ömrümü hapishanelerde mi çürüteceğim? Üzerinden inip sırt üstü çevirdi. Kulağını göğsüne dayadı. Kalp atışlarını duyunca,

Oh be iyi ki ölmemiş.Bu dayak iyi bir ders olmuştur ona. Kollarını ensesinden ve diz kapaklarının  altından geçirerek kucaklayıp kaldırdı. Oturma odasına götürüp divana yatırdı. Ayağındaki ayakkabıları çıkarıp avluya fırlattı.

Geberesice herif, geber ama benim elimden değil, ister bir arabanın altında kalarak, ister ecelinle geber. Yeter ki kurtulayım senden. Şu oturduğumuz evin hatırı olmasa seni bir dakika tutar mıydım evde. Ne çare ki ev de senin kira getiren dükkanlarda. Bu yüzden katlanmak zorundayım. Mutfağa gidip dolaptan soğuk su çıkardı. Bardağa doldurup geri döndü. Buz gibi suyu kocasının yüzüne boşalttı. Selim hafifçe gözlerini araladı.

Ne olur karıcığım vurma artık. Yeter vurduğun. Yoksa beni öldürmeye mi niyet ettin diye inledi.

Hele sen bir daha bana elini kaldır. İşte o zaman ölümlerden ölüm beğen. İki kadeh içince kendini Herkül’mü sandın ulan. Ben adamın paçasını böyle alırım aşağıya.

Bir daha yapmam karıcığım ne olur af et beni.

Başında dayanılmaz ağrılar vardı. Güçlükle elini başının arkasına götürdü. Başı yumru yumru şişliklerle doluydu.

Vay insafsız kadın vay. Amma da öldüresiye vurmuş. Yaşadığım belki de bir mucizenin sonucu olsa gerek. Aslında böyle yaşamaktansa ölmek belki de bu azaptan kurtuluşun en güzel yoludur. Ölmek ama nasıl? Bir ipte sallanır gördü kendini. Hiç iç açıcı değildi. Gidip bir yerlerden denize atlamak nasıl olur diye düşündü. Kendini düşledi denizin kirli suları içinde. Batıp çıktıkça o iğrenç suları yutuyordu. İçi bulandı ve bu hiç olmaz dedi. Akşama kadar  çeşitli ölümler düşündü. Hiç birini beğenmedi. Bu düşünceler içinde ağrılarını unuttu. Bedeni iyice gevşedi. Tam uykuya dalacağı anda karısının o gür ve korkunç sesiyle irkildi.

Hadi kalk bakalım sümsük herif. Her halde yemeğini yatağına getirmemi istemeyeceksin. Kalkmak için davrandı. Tüm vücudundaki ağrılar sözleşmiş gibi birden tüm bedenini kapladı. Ağrılarına rağmen kalkmazlık edemezdi. Bu kadının sağı solu belli olmazdı. Ne olur ne olmaz, yine terlik faslını başlatabilirdi. Dönüp ayaklarını aşağı indirdi. Divana dayadığı elinden destek alarak güçlükle kalktı. Sendeledi. Düşmemek için yakınındaki sandalyeye tutundu. Derin bir nefes almak istedi. Sırtındaki ağrılar yüzünden başaramadı. Karısı gök gürültüsünden beter sesiyle yine bağırdı.

Orada ne dikilip duruyon ülen sümsük? Hadi gelsene.

Geliyorum karıcım dedi güçlükle. Ağır ağır yürüyüp yemek masasının yanına gitti. Oturduğu sandalyede tamamen küçüldüğünü hissetti. Karısının uzattığı tabağı alıp önüne koydu. Birkaç lokma aldıktan sonra tıkandı. Canı yemek istemiyordu. Karısı ne oldu yemeği beğenmedin mi der gibi yüzüne baktı. Korkuyla kaşığını tabağa salladı. Yemeğini ağır ağır yerken düşünüyordu.

Şu cehennem zebanisi gibi kadına bak be. Sanki dünyada başka isim kalmamış gibi adını Munise koymuşlar. Munislik kim bu kadın kim? Sanki Japon güreşçisi. Eğer bu kadından kurtulmazsam mutlaka bir gün beni döve döve öldürür. Tabağındaki yemeği bitirdiği halde kalkmak istemiyordu. Hareket etmek tüm ağrılarını azdırıyordu. Karısı,

Bakıyom kalkmaya niyetin yok gibi. Canın bir de gayfe mi istiyo ülen dedi. Attığı dayaktan çok memnun olmuş olacak ki pişmiş kelle gibi sırıtıyordu.

Yok karıcığım, öylece dalıp gitmişim.

Hadi hadi belli etmemeye çalışıyon ama belli ki canın gayfe istiyo ama dilin varmıyo. Yeniden bir dayak faslı başlar korkusuyla,

Sana zahmet olmazsa içeyim bari dedi. Munise yeni yetme bir kız özentisi bir cilveyle,

Emrin olur kocacığım. Sen ne emrettin de yapmadım dedi. Karısı kahve yapmak için ocağa döndüğünde,

Bak şu kadına yahu. Nereden baksan en az senin ikin gibi. Kör müydün ulan bununla evlenirken. Bu evlilik sürdükçe kısmetinde kim bilir daha ne dayaklar var. Her şeyi bir tarafa bırak. Bir de ele güne rezil oldum. Adım kılıbık olarak ünlenir oldu. Bu kadından kurtulmalıyım ama nasıl? Boşanalım desem alimallah beni öldürür. Boşamasam bir gün yediğim dayaklardan öleceğim. Ne yapmalı? Nasıl yapmalı ve bu baş belasından kurtulmalı. İyiden iyiye dalmıştı. Munise’nin sesiyle kendine geldi. Karşılıklı kahveleri içtiler.

Gece yatağa girdiklerinde karısı hiçbir şey olmamış gibi boynuna sarıldı.

Benim aslan kocacığım. Yakışıklı kocacığım. Hadi bakalım sarıl karıcığına Dedi. Oysa Selim’in değil karısının istediği şeyi yapmak kolunu kaldıracak gücü kalmamıştı. Sırtını karısına dönünce karısı,

Sümsük herif, sen de erkek misin be? Şu haline bak. Bulmuş dalyan gibi karıyı, üstüne çıkıp tepine tepine gönlünü eğleyeceğine sırtını dönüyo. Hımbıl herif evlenmek senin neyineydi. Yaktın benim gibi gül gibi kadını. Ama kabahatin büyüğü bende. Ne yakışıklı, üstelik boylu poslu delikanlılar istemişti beni. Hiç birini beğenmedim de bu sümsük herife parası için peki dedim. Zengindir beni rahat ettirir diye düşünmüştüm. Karşı komşunun yakışıklı oğlu geldi gözlerinin önüne. Sandık üstündeki yastığı alıp bacak arasına yerleştirdi. Yastığı komşunun oğlu gibi belledi. Bir süre sonra rahatladı. Yastığı yerine atarak derin bir uykuya daldı.

***

Selim on günden beri evden dışarı çıkmamıştı. Kafasındaki şişlikler inmek bilmiyordu. Bu durumda sokağa çıksa elin maskarası olurdu. Bu arada karısından kurtulmak fikri bir türlü kafasından silinmiyordu. Bu kadından mutlaka kurtulmalıydı ama nasıl?  Ölmek veya öldürmek. Tek çözüm ikisinden biriydi. Ya sonrası. Kolay mıydı on beş yirmi yıl hapiste yatmak. Bu kadının her yerinde yağdan bir zırh var. Kurşun bile zor işler ona. Bir iki kurşunla işini bitiremezsen o senin işini bitirir. Ne olursa olsun deneyecekti. Kafasına kafasına sıkacaktı kurşunları. Şansı yaver gitmezse sonucuna katlanacaktı.

O gün erken kalktı. Tıraş olup giyindi. Uzun bir yürüyüşten sonra yakın arkadaşı Tornacı Kamil ustanın dükkanına vardı. İçeri girip selam verdi. Kamil ustayı sordu.

İşi vardı gitti. Öğlenden sonra gelecek dediler.

Öğlenden sonra yine uğrarım dedi ve çıkıp gitti. Bit Pazarının tüm sokaklarını gezdi. Vakit geçmek bilmiyordu. İçinde dayanılmaz bir dürtü vardı. İç diyordu bu dürtü. İçki yüzünden başına gelenler aklından çıkmıyordu. Var gücüyle bu dürtüye karşı koymaya çalıştı. Öğlen yemeğini arkadaşının torna dükkanına yakın bir lokantada yedi.

Tornacı Kamil ustanın bir müşterisi kendisine, ustabaşı Halil ustaya ve çalışanlar için büyükçe üç çömlek Menemen yoğurdu getirmişti. Çalışanlar paylarına düşen çömlekteki yoğurdu iştahla yediler. Biri,

Az sonra bizim patronun arkadaşı Selim ağabey gelecek. Ona bir oyun oynayalım dedi. Biri,

Ne oyunu diye sordu?

Bak şimdi bu çömleğe yarıya yakın demir talaşı koyalım. Üstüne de sıkı sıkı üstüpü koyalım. Sonra da ağzını mandıranın kağıdıyla kapatalım. Selim ağabeye,

Bunu sana Menemen’den biri gönderdi diyelim ve kendisine verelim. Usta başı Halil,

Bırakın yahu dedi. Adamın zaten karısından ödü kopuyor. Karısından dayak mı yedireceksiniz adama.

Boş ver be usta dediler. Bir şey olmaz. Yarın gelir bize çatar. Biz yapmadık deriz olur biter. Halil usta çaresiz,

Siz bilirsiniz dedi.

Selim ikindiye doğru yine arkadaşının torna dükkanına gitti. Kalfalar,

O… Selim abi hoş geldin. İyi ki geldin dediler.

Hayrola ne oldu?

Bak sana Menemenli bir arkadaşın Menemen yoğurdu getirdi.

Hadi yahu, dalga geçmeyin benimle. Benim Menemen’den arkadaşım yok ki.

Olur mu Selim abi. Allah çarpsın işte orada. Kalfalardan biri çömleği alıp getirdi ve Selim’e verdi. Selim çömleği okkaladı. Çömlek doluydu. İçini bir sevinç dalgası kapladı. Bunu götürüp karısına verecek ve diyecekti,

Sen kocanı bir şeye benzetemiyorsun ama bak, ta… Menemen’den hediye yoğurt getiriyorlar. Karısının yüzünün ne renk alacağını şimdiden görür gibiydi. Çömleği koltuğunun altına kıstırıp,

Hoşça kalın diyerek evinin yolunu tuttu. Bu gün canı durmadan yürümek istiyordu. Koltuğunun altındaki üç kiloluk çömleğe rağmen yürümeyi yeğliyordu. Yolunun üzerindeki bir kahvehanede oturup çay içti. Özellikle ağırdan alıyor ve evine tam akşam yemeği vaktinde ulaşmayı planlıyordu.

Hava kararmaya yüz tutmuştu. Evi pek uzak sayılmazdı. Kahvehaneden çıkıp ağır adımlarla ilerledi. Evine vardığında akşam olmuştu. Avlu kapısını açıp içeri girdi. Kapıya asılı çanın sesiyle karısı avluya çıktı.

Ne cehennemde geziyorsun be adam. Akşam olduğunun hala farkında değil misin. Hadi yürü, sofra hazır.

Tamam karıcığım geliyorum. Hızla avluyu geçip eve girdi. Koltuğunun altındaki çömleği gururla masanın üzerine koydu.

Bak karıcığım. Sen kocanı bir şeye benzetemiyorsun ama, ona ta Menemen’den hediye yoğurt getiriyorlar. Munise merakla çömleği masanın üzerinden alıp bankonun üzerine koydu. Kağıt kapağı tutan ipi çözüp kapağı çıkardı. Çömleğin içinde üstüpü vardı. Üstüpü o kadar ağır olmazdı. Merakla üstüpüleri çekip çıkardı. Altındaki demir talaşını görünce deliye döndü.

Al ulan yoğurdunu deyip çömlekteki talaşı masanın üzerine boşalttı.

Senin gibi adama hediye diye işte böyle pislik getirirler dedi. Talaşlar saçılıp yemek tabaklarının içine doldu. Selim başını korumak için ellerini başının üstüne koydu. Çömleğin kafasına inmesi kaçınılmazdı. Neyse ki çömlek kafasında değil de duvarda patladı. Selim yıkılmıştı. Oysa ne umutlarla o çömleği eve taşımıştı. Bu hediye sayesinde karısıyla arasında barış rüzgarları esecek ve belki de o eski mutlu günlerine geri dönebileceklerdi. Ama olmadı. Çok kötü bir oyun oynamışlardı kendisine. Üstelik karısının karşısında daha da küçülmüştü. Masadan kalkıp odaya geçti. Karısı mutfakta demir talaşı ve çömlek parçalarını temizlerken için için ağladı, ağladı.

Munise her yemeğe oturduklarında Selim’i o çömlek yüzünden ha bire aşağılıyordu. Dayanacak gücü kalmamıştı. Tanıdığı bir silah kaçakçısı vardı. Ona iyi bir tabanca istediğini söyledi.

Öyle bir tabanca bulacaksın bana. Çaktın mı elli santim duvarı delecek. Kaçakçı,

Hayrola yahu? Ne yapacaksın o kadar güçlü bir tabancayı?

Bir malı alırken iyisini alacaksın. Hem iyi delecek, hem de teklemeyecek. Tetiği çektin mi tüm mermileri sonuna kadar aksatmadan çakacak. Kaçakçı,

Tamam dedi. Sana istediğinden bile daha güzel bir tabanca bulacağım

***

Kaçakçı bir hafta sonra,

Aradığın gibi bir tabanca buldum sana. Benim eve gidelim. Ahırda denemesini bile yaparız dedi. Eve gittiler. Kaçakçı tüm özelliklerini gösterdikten ve evdeki müzik setinin sesini sonuna kadar açtıktan sonra ahıra gittiler. Kapısını iyice kapattılar. Selim kaçakçının uzattığı tabancayı alıp karşıdaki kalasa peş peşe beş el sıktı. Mermilerin tümü duvara saplandı. Kalasa isabet eden olmadı. Kaçakçı,

Böyle senin yaptığın gibi hedefe isabet ettiremezsin. Bana iyi bak. Öncelikle elin titremeyecek. Tabancayı gözünün hizasına kaldırıp gezle arpacığı aynı hizaya getirip tetiğe basacaksın dedi ve tetiğe peş peşe bastı. Kalan dört kurşunun dördü de kalasa isabet ettiği gibi delip öteye geçmişlerdi. Belli ki tabanca iyiydi. Ahırdan çıkıp eve girdiler. Fiyatında anlaşıp bedelini ödedikten sonra tabancayı beline soktu. Mermi kutusunu da cebine koydu. Düşünüyordu. Eve varır varmaz hiç yoktan karısını vurup öldürmeli miydi? Yoksa bir hır çıkmasını beklemeli miydi? Nasıl olsa hır çıkmayan günleri yoktu. Hır çıkar çıkmaz çekip  vurup öldürecekti.

Sabah erkenden karısının dırdırı başlamıştı. Tabancasını sakladığı yerden alıp beline soktu. Karısına,

Kes artık be dedi. Bıktım usandım senin bu dırdırlarından. Karısı,

Ne!!! Sen mi bıktın benim dırdırlarımdan. Şimdi senin kafanı kırayım da gör bak dırdır nasıl olurmuş. Öfkeyle avluya çıktı. Hızla gün olur gerekir diye duvara soktuğu sopaya doğru yürüdü. Ardından Selim de avluya çıktı. Karısı duvardan aldığı sopayla hışım gibi üstüne geliyordu. Tabancasını çekip peş peşe tetiğe bastı. Munise korkuyla kaçmaya başladı. Kaçıyordu ama nereye kadar. Başının üzerinden vınlayarak geçen kurşunların korkusuyla kendini yere attı. Selim karısının öldüğünden emindi. Yaşayıp yaşamadığını kontrole gerek görmedi. Elindeki tabancayı fırlatıp sokak kapısından çıktı. Munise’nin çığlıkları ve tabancanın sesi sokağı hareketlendirmişti. Komşular açık duran sokak kapısından içeri girdiler. Munise yattığı yerde donup kalmıştı. O korku nedir hiç bilmemişti ama başının üzerinden vınlayarak geçen kurşunlardan çok korkmuştu. Belki de vurulmuşumdur diye yattığı yerden kalkmaya korkuyordu. Komşular yattığı yerden kaldırdılar. Biri evden bir sandalye alıp geldi. Sandalyeye oturttular. Bir başkasının getirdiği suyla yüzünü yıkayıp başını ıslattılar. Munise kendine geldiğinde olan bitene halen akıl erdiremiyordu.

Neden yaptı bunu bana neden? Gül gibi karısını öldürüp te eline ne geçecekti. Yapılır mı bu benim gibi bir kadına ha? Yapılır mı? Komşuları koltuklayıp eve götürdüler. Kolonyayla bileklerini alnını ovarak açılmasını sağladılar. Polisler geldiler.

Kim kime ateş etti diye sordular. Çocuğun biri yerdeki tabancayı alıp polise uzattı.

Aha bununla ateş etmiş dedi. Polis,

Kim ateş etti. Çocuk,

Kocası Selim ağabey.

Neden ateş etmiş?

Bilmiyorum. Hemen telsizle Selim’in görüldüğü yerde yakalanması için bilgi verdiler.

***

Selim evden çıktıktan sonra bir süre koştu. Öldürdüğü karısı sanki peşindeydi. Oldukça yorulmuştu. Yavaşladı.

Kaç, kaç ama nereye kadar. Eninde sonunda yakalanmayacak mısın? Yakalanıp itiş kakış karakola götürüleceğine kendin gidip adam gibi teslim ol. Aklına yatmıştı. En iyisi gidip teslim olmaktı. Adımlarını sıklaştırdı. Karakolun önüne geldiğinde durakladı. Bir süre ne yapması gerektiğini düşündü. Teslim olmaktan başka bir umarı yoktu. Karakola girdiğinde nöbetçi polis,

Hey!! dur bakalım. Sen bizim aradığımız Selim değil misin.

Evet, aradığınız Selim benim. Birden içini bir güven duygusu kapladı. İçindeki tüm korkuları silip süpürdü. Polis içeri seslendi,

Aradığımız Selim bey teslim olmak için gelmiş. Onu içeri alın dedi. İki polis koşar adımlarla geldiler. Selim’i aralarına alıp karakol amirinin odasına götürdüler. Karakol amiri Selim’in başındaki belayı duymuştu. Karısının kendisini sık sık dövdüğünden haberi vardı. Oturması için yer gösterdi.

Selim bey, anlat bakalım, karını neden öldürmek istedin? Selim gözlerini komiserin gözlerinin içine dikti. Kararlı bir ses tonuyla,

Onu öldürmekten başka umarım kalmadı. Bu yüzden onu öldürdüm.

Ne öldürmesi Selim bey? Dokuz kurşundan hiç biri karına deymemiş bile. Hepsini ıskalamışsın. Selim,

Eyvah!!! komiserim. Ben şimdi öldüm diyerek koltuğa yayıldı. Koltukta dik oturacak hali kalmamıştı. İki yumruğuyla kafasını yumruklamaya başladı.

Al ulan, al sana: Ne işin vardı da kalkıp doksan kiloluk o azman kadınla evlendin ha. İşin yoksa ye dayağı otur kıçının üstüne. Komiserim ne olacak benim halim diyerek hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladı. Komiser kalkıp Selim’in yanına gitti. Onun nasıl bir acı çektiğinin farkındaydı. Saçlarını, ensesini okşadı.

Hadi kes bakayım öyle kadınlar gibi ağlamayı. Erkek adam ağlar mı yahu? Hadi bakalım toparla kendini. Dışarıya,

Bize iki çay gönderin diye seslendi. Az sonra çaylar geldi. Selim önüne konulan çay bardağına isteksizce baktı. İçmese komiser kızar mı diye gözlerini komisere çevirdi. Göz göze geldiler. Komiser sevecenlikle bakıyordu. Rahat bir nefes aldı. Çay tabağındaki şekerleri alıp bardağın içine attı. Çayı karıştırırken diğer eliyle gözlerinden akan yaşı sildi. Komisere dingin ve kısık bir sesle yaşadığı hayatı kısaca anlattı.

Anlattıkları komiserin işittikleriyle çakışıyordu. Çok çile çekmiş olan küçücük adama çok acımıştı. Kararını verdi. Ne yapacak edecek bu küçük adamın uzun süre hapis yatmamasını sağlayacaktı. Zile bastı. Gelen memura,

Zabıt memuru daktiloyu alıp gelsin dedi. Polis,

Baş üstüne diyerek uzaklaştı. Az sonra zabıt memuru daktilosuyla içeri girdi. Daktilosunu masada uygun gördüğü yere koyup koltuklardan birini çekip oturdu. Komiser Selim’e,

Sen karını neden öldürmek istedin diye sordu ve ekledi. Sen karına öldürmek için ateş etmedin değil mi? Zabıt memuruna,

İlk sorduğumu yaz, gerisini yazma dedi.

………..

Tamam yazdın mı?

Yazdım efendim.

Devam et.

Karım çok geçimsiz bir insan. Üstelik oldukça iri ve güçlü, kuvvetli. Bense gördüğünüz gibi minyon bir insanım. Güçsüz olmamdan yararlanarak bana her türlü hakareti yapıyor ve üstelikte kıyasıya dövüyordu. Yediğim dayaklar ve karşılaştığım hakaretler canımdan bezdirdi. Onu korkutmak için bir tabanca satın aldım. Amacım onu öldürmek olsaydı, dokuz kurşunun hiç birini boşa getirmezdim. Selim’e,

Başkaca söylemek istediğin bir şey var mı diye sordu? Selim komiserin kendisini az bir cezayla kurtarmak istediğini sezmişti.

Ağzınıza sağlık komiserim. Siz benim söyleyeceklerimden daha iyisini yazdırdınız. Sağ olun. Size minnettarım. Daha sonra dosyaya  tabanca için konulan bilirkişi raporunda tabancanın yiv ve setlerinin tamamen silinmiş olduğunu, öldürücü bir özelliği olmadığı yazıyordu.

Duruşmada hakim rapora ve Selim’in iyi haline bakarak beraatine karar verdi. Selim bu karar karşısında şaşırmıştı. Çok ağır bir ceza almayı bekliyordu. Oysa beraat etmişti. Mahkeme heyetine teşekkür etti. Tutukluluk halinin kaldırılması için savcılığa götürüldü. İşlemleri tamamlanınca serbest bırakıldı.

Ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Evine mi gitmeliydi? Yoksa başını alıp kendisini kimsenin tanımadığı bir yere mi gitmesi gerekiyordu. Evine gitmeye karar verdi. Adımlarını hızlandırdı. Evine vardığında kapıyı sert bir şekilde açıp, daha sert bir şekilde kapattı. Karısı korkuyla dışarıya çıktı. Kocasını görünce,

İmdat!!!! Yetişin komşular!!! Kocam beni öldürmek için hapisten kaçmış diye bağırmaya başladı. Selim kendinden emin adımlarla eve gitti. Açık kapıdan içeri girip salondaki divana oturdu. Ayaklarını uzatarak,

Munise!!! Diye bağırdı. Çıkar şu ayakkabılarımı. Munise korkuyla yanına geldi. Önünde diz çöküp ayakkabıların bağcıklarını çözdü. Ayakkabıları çekip aldı. Götürüp kapının önüne koydu. Ne olur ne olmaz diye kaçmayı planlıyordu. Selim’in sesiyle irkildi.

Munise gel buraya. Dönüp  Selim’in yanına gitti.

Buyur dedi. Bir şey mi istiyon?

Geç şuraya karşıma otur. Söyleyeceklerimi iyice belle. Eğer bir daha bana ters davranırsan, hele hele el kaldırırsan dokuz kurşun yetmez yüz kurşunla bin kurşunla bedenini delik deşik ederim.

Edersin beyim.

Dediğimi iyice anladın değil mi?

Anladım beyim. Kurbanın olayım senin. Öl de yoluna öleyim.

Madem ki dediklerimi iyi anladın. Kalk ta iki kahve yap içelim.

Emrin olur deyip kalktı.

***

Gece yatağa girdiklerinde Selim karısına sımsıkı sarıldı. Kollarında korkunç bir güç hissediyordu. Belki de bir sıkışta karısının tüm kaburga kemiklerini kırabilirdi. Karısının bacakları arasında kaybolmasına aldırmadan uzun uzun seviştiler.  Sabah doğan gün sanki bambaşka bir gündü. Soğuk bir kış gününde hani güneş açarda nasıl ısıtırsa insanın içini, gece aynen öyle olmuştu. Yıllardır çektikleri azap son bulmuştu. O gece birbirlerini bir daha incitmemeye birbirlerinden habersiz karar vermişlerdi. Yeni doğan gün onları çok eskilere, evlendikleri ilk günlere götürmüştü. İkisinin de içleri sımsıcak sevgilerle dolmuştu.

Özcan NEVRES     30/08/2001

                                                                                                                 SİLİVRİ

 

 

ÇOBAN KIZIN AŞKI

ÇOBAN KIZININ AŞKI

Emine henüz onaltı yaşlarında, sıradan bir kızdı. Üst baş perişanlığından başka ilgi çekecek hiçbir özelliği yoktu. Çoban bir babanın çoban kızıydı. Her gün sabahın erken saatlerinde küçük sürüsünü alır, akşamın geç saatlerine kadar, ova yollarının kenarlarındaki hendeklerde, boş bırakılmış tarlalarda otlatırdı koyunlarını. Koyunlar uysal ve ağır kanlı hayvanlar olduklarından, keçi sürülerinden daha kolay güdülürlerdi. Bu nedenle gün boyu yaz aylarında, ağaç gölgelerinde, kış aylarında da kuytu yerlere girer, iğiyle durmadan iplik bükerdi. Koyunlar ekili alanlara girmesin diye gözünü sürüsünden hiç ayırmazdı.

Hendekleri aşarken bazen göğsüne bir ağacın dalı değer, içinde anlam veremediği bir takım duygular filizlenirdi. Dalı yeni yetme bir delikanlının eliymiş gibi algılar, tüm vücudunu tatlı bir ürperti kaplardı. Ayaklarına takılırdı gözleri, topuklarında hendekler gibi açılmış çatlaklar, topuklarındaki ve bileklerindeki kirlerden kendisi bile iğrenirdi. İçini derin bir sızı ve umutsuzluk kaplardı.

Neylesinler benim gibi kirli, koyun kokulu yabaniyi, şehirlerde, köylerde mis kokulu ap ak, iyi giyimli kızlar varken, kim bakar benim gibi yabaniye. Yine de hayallere dalmaktan alıkoyamazdı kendini. Ah şu koyunlarımız her yıl ikişer koyun yavrulasalar, ne de tez büyürdü sürümüz. O zaman bu yaşadığımız çardak hayatından kurtulur, bizim de banyolu sıcacık bir evimiz olurdu diye geçirirdi içinden. Gözleri dolu dolu olurdu. Olumsuz düşüncelerden kurtulabilmek için iğini parmaklarının tüm gücüyle çevirir, hırsını yün topağından çıkarırdı.

Sabahın ilk ışıklarıyla sürüsünü sürdü ovaya. Yol kenarındaki ekmek fırınından çıkan bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlıyla göz göze geldiler. Şimdiye kadar hiçbir erkek böylesine bakmamıştı kendisine. Tüm bedeninin elektrik akımına kapılmış gibi titrediğini hissetti. Utanarak başını önüne eğdi. Adımlarını sıklaştırarak delikanlının bakışlarından kurtulmaya çalıştı.

Neden bu delikanlı bana böylesine çok dikkatli baktı. Neydi onun gözlerindeki güç ki kendisini tepeden tırnağa böylesine ürpertmişti. Elbisesine sıvanmış unlardan o fırında çalıştığı belliydi. Kimdi? Kimin nesiydi. Oldukça yakışıklı bir genç, benim gibi kirli, pasaklı bir çoban kızından ne ister ki. Beni beğenmiş mi ola diye düşündü. Yok canım, ben kim o kim. Ne edecek benim gibi kirli pasaklı bir çoban kızı. Delikanlıyı söküp atmak istedi düşüncelerinden. Delikanlının yüzü, sanki beynine kazınmıştı. Bir türlü söküp atamadı düşüncelerinden. Yeni terlemiş bıyıkları, gür siyah saçları ve kaşları, gözlerine çivilenen o kara gözleri, bir türlü gitmiyordu gözlerinin önünden. Akşama kadar hep o delikanlıyı aklından çıkaramadı. Akşam dönüşü, umutla baktı fırına. Ama aradığı orada yoktu.

Ertesi gün yine karşılaştı aynı delikanlıyla. Sanki kendisini görebilmek için özellikle dışarı çıkmıştı. Dikkatle baktı delikanlıya, o güzel yüzü sanki, gözlerine kazımak istemişti. Her baktığı yerde onu görmek istiyordu. Hızla uzaklaşırken, aşık mı oluyorum acaba diye geçirdi içinden. Ne vardı bu delikanlıda tüm duygularını alt üst eden. Hadi be sende, iki çıplak bir hamamda yakışır, iş mi benim kafama takılanlar. O çıplak, ben çıplak. Üstelik ikimizde çocuk denilecek yaştayız. Gel vaz geç sen bu sevdadan dedi kendi kendine. Akşam dönüşü, kendisini çok zorladı, fırına bakmamak için. Yine de gözlerini ayıramadı fırından. O yine yoktu.

Sabah sürüyü fırının önünden geçiriken omuzuna astığı örgü torbasını düşürdü omuzundan. Kasten yapmıştı bunu. Amacı onu biraz daha çok görebilmekti. O sırada elektrikçi Nevzat fırının önünde ekmek alıyordu. Çoban kızın gözleri torbadan ziyade, fırının önünde dikilen delikanlının üstündeydi. Bu durum Elektrikçi Nevzat’ın gözünden kaçmadı. Nevzat elektrik işleri yapan bir firmada çalışıyordu. Firmanın hem elektrikçisi, hem de arıza kamyonetinin sürücüsüydü.Fırından aldığı ekmekleri kamyonetine koyduktan sonra evine gitti. Çoban kızı kafasına takılmıştı. Kahvaltı süresince hep onu düşündü. Ne vardı o kızda kendisini böyle cezbeden. Güzellik yok, üst baş perişan, pisliğin diz boyu olduğu garip bir çoban. Ne istiyordu bu zavallıdan.

Son lokma ağzında iken çıktı sokağa. Kamyonete binip kızın koyunlarını otlattığı ova yollarını sürdü kamyoneti. Bir süre sonra kızın sürüsünü gördü. Kamyoneti durdurup indi. Etrafa bakındı kız ortalıkta yoktu.

Hatçe Hatçe diye ünledi. Hatice yakınlarda koyunların zarar vereceği ekili alan olmadığı için, koyu gölgeli bir çalılığın içine girip oturmuş, bir taraftan yününü eğirirken, bir taraftan o fırındaki göz göze geldiği delikanlıyı düşünüyordu. Tatlı hayallerle kendinden geçmişti sanki. Birinin kendisine seslendiğini duyuunca irkildi.

Kim beni arar bu bomboş ovada. Koyunlarım zarar mı yaptı acaba diye düşünerek fırlayıp ı çalıların içerisinden çıkt. Az ilerde kendisine seslenenin elektrıkçi Nevzat ağabeyinin olduğunu gördüğünde rahatladı.

Ne diye beni ünlüyon be Nevzat abi,bi şey mi diyecen bana.

Gel kız buraya, ne zamandan beri seni arıyorum ben.

Hayrola be abi bişey mi diyecen bana

Bir şey değil çok şey söyleyeceğim sana.

He geldim işte, de bakalım ne diyecen bana. Nevzat bir baba şevkatiyle tutarmış gibi tuttu kızı kolundan

Gel bakalım hele bir oturalım şuraya. Yakınlarındaki bir palamut ağacının gölgesine doğru ilerlediler. Ağacın gölgesine çöküp oturdular. Nevzat kızın yüzüne dikkatle baktı. Söyleyeceklerine nasıl bir tepki göstereceğini merak ediyordu.

Ne bakıyorsun kız o fırında çalışan oğlana öyle, aşık mı oldun yoksa? Hatice yüzünün güneşten yanıp köseleye dönmüş derisine rağmen kıpkırmızı kesildi. Çok heyecanlandı. Kalbi duracak gibiydi. Sesi titreyerek

Nerden çıkardın bunu be Nevzat abi diyebildi güçlükle

Hadi hadi inkar etme, o delikanlıya nasıl baktığını ben görmedim mi sanki. Ben buraya sana iyilik yapmaya geldim. Aranıza girip seni onunla evlendirmek istiyorum. Malum, iki genci birleştirmek, onların bir yuva kurmalarını sağlamak hacı olmaktan bile sevaptır derler. Ne dersin aranıza girip sizi birleştireyim mi.

Sen öyle istiyonsa öyle olsun be abi dedi utanarak.

Söz be kız sana. Bak seni nasıl o delikanlıyla evlendireceğm.

****

Günlerce kafasında planlar kurdu. Ne yapmalıydı da bu kıza sahip olmalıydı. Bir mektup yazdı delikanlının ağzından.

Güzel kız seni ilk gördüğüm günden beri sana deliler gibi aşığım. Ben de senin gibi toyum. Bir türlü yanına gelip seninle konuşmaya, aşkımı sana söylemeye bir türlü cesaret edemiyorum. Allahtan bizim elektrikçi Nevzat ağabeyimiz var. O bize babalık yapıp bizi everecek. Nevzat ağabey bana senin de bana ilgi duyduğunu söyleyince sevinçten deli gibi oldum. İnşallah Nevzat ağabeyimizin sayesinde bir yuva kurar ve ömür boyu beraber ve mutlu oluruz. Seni delicesine seven fırıncı Mehmet Dağgezen. İsmin altına uygun bir imza atıp tekrar kamyonetini bağ yollarına sürdü. Kızı bulduğunda

Hadi bakalım Hatçe kız muradın olacak. Bak yavuklundan mektup getirdim sana. Kız heyacanla kaptı mektubu elinden. Şöyle böyle okuma biliyordu. Kekeleyerek okumaya çalıştı. Beceremeyınce mektubu koynuna koydu.

Ver elini öpeyim be abi. Allah senden rezı olsun. İnşallah tamama erer bu iş

Sen hiç meraklanma kız senin Nevzat ağabeyin varken, senin sırtın hiçbir zaman yere gelmez. Hele o gün gelsin, gör bak düğününüzde delikli kalburla su bile taşıyacağım size.

Çok sağol abi. Gözlerinden akan sevinç gözyaşlarını gizlemek için koyunlara doğru koşarak uzaklaştı.

***

Nevzat hamurcu Mehmet’in işini ne zaman bitirdiğini biliyordu. İş bitimi sırasında fırına doğru yürümeye başladı. Ağır ağır ilerleyerek, Mehmet’in çıkmasını bekledi. Çıktığını görünce hemen yanına gitti.

Merhaba Mehmet, hamur hazırlama bitti mi

Bitti be abi

Hadi gel seninle şu kahvehaneye gidip oturalım. Sana anlatacaklarım var.

Gidelim abi. Gidip kahvenin bahçesindeki bir masaya oturdular. Kahveci

Ne içersiniz diye sorduğunda Elektrikçi Nevzat

İki kola getir dedi. Kolalarını içerlerken hemen konuya girdi.

Mehmet şu çoban kız var ya bildiğim kadarıyla sana deliler gibi aşık. Sen de az bakmıyorsun ona. Yoksa sende mi aşıksın ona.

Yok be abi, aşk kim, evlilik kim, biz kim. Kolay mı bu zamanda evlenmek. Hangi parayla eşya alacaksın, düğün yapacaksın.

Kolay be Mehmet. Kaçırırsın kızı, kıyarsın nikahı, yavaş yavaş eşya da alınır düğün de yapılır. Kaçmış kıza takı gerekmez, masraf gerekmez. Sen iyi düşün. Aklın yatarsa söyle ağabeyine. Ben senin ağabeyin sayılırım. Her şeyi. hallederiz

***

Birkaç gün sonra kızın ağzından yazdığı bir mektubu verdi Mehmet’e .Seni ilk gördüğümden beri aklım başımdan gitti. Her gece seni düşünmekten gözlerime uyku girmiyor. Benim malda, mülkte, eşyada gözüm yok. Benim gözümde yalnız sen varsın diyordu mektupta. Aldığı mektuptan cesaret alan mehmet kıza daha çok bakıyordu. Nevzat ağabeyleri uyarmıştı onları.

Sakın biribirinizle konuşmaya kalkışmayın. Burası ufak yer, başınız derde girer demişti. Bu yüzden mektuplaşarak idare ediyorlardı vaziyeti. Nevzat Mehmet’ten aldığı mektupları kendi yazdığı mektuplarla değiştirerek veriyordu çoban kızına. Çoban kız yazmayı beceremediğinden kızın mektuplarını Nevzat yazıyordu.

***

Mehmet’in her ay üç gün izini vardı. O üç günlük izini dört saat uzaklıktaki köyünde geçiriyordu. İzin günleri gelmişti. İzinini geçirmek için köyüne gitmesini fırsat bilen Nevzat Mehmet’in ağzından hemen bir mektup yazdı yine. Mektupta

Bu gece seni kaçırıp köyüme götüreceğim. Seni beklediğim yere Nevzat ağabeyimiz getirecek. Sonra da onun kamyonetiyle köyümüze gideceğiz. Çok çok öpücükler sana diyordu mektupta. Mektubu götürüp kıza verdi. Garip çoban zor etti akşamı. Koyunları götürüp ağıla kapattıktan sonra yemeğini yedi. Yatmaya gidiyorum diyerek çardağa girdi. Değer verdiği birkaç elişi eşyasını alıp bohçaladı. Gizlice çardaktan çıkıp, Nevzat ağabeyinin bekleyeceğim dediği yere gitti. Nevzat onu alıp kendi evine getirdi. Hanımına

Bak karıcığım, ben Hatice kızımızın çöp çatanlığını yapıyorum. Onu bu gece saat birde Mehmet’le buluşturup Mehmet’in köyüne götüreceğim onları.Karısı

Hadi hayırlı olsun dedi

Tabi hayırlı olacak dedi Nevzat. Hadi koy çayları da içelim. Kadın gidip çay hazırladı. Çaylarını yudumlarlarken uzun uzun sohbet ettiler. Vakit gece yarısını geçtiğinde Nevzat kalktı

Hadi bakalım Hatça kız yolcu yolunda gerek, bekletmeyelim damadımızı. Gidip kamyonete bindiler. Kamyonet ova yolunda ki ağaçlar arasında kayboldu. Ovanın dağ yamacına yakın yerine doğru ilerlediler. Çalılıkların ve ağaçların en yoğun olduğu bir yerde kamyoneti durdurdu. Hadi bakalım in dedi Hatice’ye. Hatice hiç şüphelenmeden atladı aşağıya. Ovada kurbağa sesinden başka çıt bile yoktu. Mehmet’ini aradı karanlık içerisinde. Görünürde kimse yoktu. Nevzat kızın yanına geldi. Belindeki tornavidayı çekip kızın karnına dayadı.

Yat aşağı. Kız duyduklarına inanamıyordu. Ağlamaya başladı

Ne diyorsun sen Nevzat abi, ben senin kızın değil miydim.

Hadi yat diyorum sana, senin tadına bakmadan o aptala teslim edeceğimi mi sandın. Yat yoksa deşerim karnını. Tornavidanın sivriltilmiş ucu tenine girmişti. Acıyla kıvrandı.

Yapma ne olursun. Beni kirletirsen ne geçecek eline. Ne olur acı bana bırak evime gideyim. Sen hep benim abim ol. Tornavida biraz daha girdi teninden içeri. Acısı dayanılacak gibi değildi. Acıyla büküldüğünde Nevzat hızla itti kızı. Yere düşen kızın üzerine abandı. Kızın şalvarını yırtarak çıkardı. Şalvarın altında külot yoktu. Yüklendi kızın üzerine. Kız var gücüyle direniyordu. Tornavidanın sapıyla kızın başına vurmaya başladı. Kızın yediği darbelerden direnecek gücü kalmamıştı.

Nevzat kızdan istediğini almıştı. Kızlık zarının yırtılması tornavida ucunun girdiği yerlerdeki ve başına yediği darbelerin neden olduğu ağrıların yanında çok hafif kalmıştı. Zaten o anda yarı baygın haldeydi. Çektiği acılar nedeniyle yumduğu gözlerini açtığında ağabey zannettiği alçağın yanında yattığını farketti. Belki uyur kalır diye düşündü. Ses çıkarmadan beklemeye başladı. Kendini toparlar gibi olduğunda yerinden fırlayıp kaçmaya başladı. Nevzat keyifle tüttürdüğü sıgarasını atıp ayağa kalkarak kızın arkasından koşmaya başladı.

Dur kaçma, kaçarsan öldürürüm diye bağırıyordu kızın ardından. Kıza iyice yaklaştığında bir daha uyardı kızı dur kaçma diye. Kız var gücüyle kaçmasını sürdürüyordu. Yerde kocaman bir taşın parladığını gördü Nevzat. Yerden aldığı taşı hızla fırlattı kızın kafasına. Tok bir ses cıktı kızın kafasından. Kapaklanıp yere düştü. Kızın yanına gitti. Yüzüstü çevirdi kızı. Yükselen ayın ışığı etkili olmaya başlamıştı. Ay ışığında kızın ağzından, burnundan ve taşın patlattığı yerden kan fışkırdığını gördü. Kızın hiç kıpırdamadığını farkettiğinde eğilip göğsüne dayadı kulağını. Kızın kalbi durmuştu. Az ilerideki  çalılık ilişti gözüne. Sürükleyerek götürüp çalıların içine attı cesedi. Kamyonetini bıraktığı yere gitti. Cesedi bulanları şaşırtmak için ova yollarında epeyce dolaştıktan sonra evine gitti. Her tarafına kan bulaşmıştı. Hemen soyunup banyoya girerken karısına

Hadi kalk ta şu benim elbiseleri yıka.

Bu saatte elbise mi yıkanır, nerden çıkardın şimdi bu elbise yıkamayı. Başka elbsen mi yok. Sabah birini giyer gidersin.

Sana kalk elbiselerimi yıka dedim, gelirsem yanına fena ederim seni. Kadın korku ve merak içerisinde kalkıp kocasının yanına gitti. Kocasını kanlar içinde görünce sordu.

Ne bu kanlar böyle, kavga mı ettiniz?

Kavga etsek iyi, o çoban kızı öldürdüm.

Peki ne olacak şimdi.

Olacak bir şey yok. Herkes o fırında çalışan salaktan şüphelenecek. Jandarmadan birkaç tokat, birkaç ta palaska yedimi, suçu alır üzerine. Sakın bu olanlardan kimseye söz etmeyesin, gebertirim seni. Kadın korkuyla titredi

Hiç söyler miyim, deli miyim ben söyleyecek. Nevzat banyoya girip yıkanırken kadın su koydu ocağa. Kocasının kanlı elbiselerini yıkayıp avludaki çamaşır tellerine asıp yattı. Korkuyla büzüldü yatağa. Az sonra kocası gelip yattı yanına. Hemen sırtını döndü kocasına. Sabaha kadar gözlerini yummadan kaldı yatakta. Sabah her zamanki gibi erkenden kalktılar. Kahvaltıdan sonra Kocası hiçbir şey olmamış gibi evinden çıkıp kamyonetini çalıştırıp iş yerine gitti.

***

Beş çocuk sığırlarını ovanın bitimindeki yamaca otlatmaya götürüyorlardı. Ellerindeki sapanlarla da kuş avlamaya çalışıyorlardı. Çalının tepesinde bir serçe kuşu vardı. Sapanını doğrulttu biri. Taşı fılattı. Kuş korkuyla uçup az ilerdeki bir çalılığın içine girdi. Kuşun yaralandığını sanan çocuklar, kuşun girdiği çalılığa koştular. Çalılığa daldıklarında korkuyla kaçtılar çalıların içinden. Çalıların içinde bir kadın cesedi vardı. Korkuyla köye doğru koşmaya başladılar. Çocuklardan biri koruma bekçisinin oğluydu. Hemen babasının yanına koştu. Uzaktan avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.

Baba, baba, Durmuş ağanın koca tarlasının hendeğindeki çalılıkların içinde bir kadın cesedi var. Kadını öldürmüşler baba

Ne cesedi oğlum, sabah sabah rüya mı görüyorsunuz.

Ne rüyası baba, vallahi, billahi orada Durmuş ağanın koca tarlasının hendeğinde çalıların arasında yatıyor kadının ölüsü.

Düş ulan kerata önüme. Hayvanları da bıraktınız orada, elalemin tarlasında zarar yapacaklar. Baba oğul ve diğer çocklar koşarak cesedi gördükleri yere gittiler. Bekçi çalılıkların içine girip cesedi inceledi. Çocuklara

Hadi siz hayvanları otlağa götürün ben gidip muhtara haber vereyim dedi.Hızlı adımlarla köye döndü. Muhtarın yanına gidip cinayeti haber verdi muhtara.

Kimmiş, tanıyabildinmi öldürüleni diye sordu muhtar

Ben bizim şu yukarıdaki çardakta yaşayan koyuncunun çoban kızına benzettim ama, kesin bir şey söyleyemem. Tanınacak bir hal kalmamış ki kızda, her tarafı kana bulanmış.

Tamam dedi muhtar. Jandarmayı aradı. Az sonra jandarmalar geldiğinde bekçiyi yanlarına aldılar. Cip hızla ilerledi bağ yollarının arasında. Cesedin bulunduğu yere iyice yaklaşıldığında

Aha şurada, şu çalıların dibinde yatıyor dedi jandarmalara. Cipi durdurup indiler aşağıya. Cesedi çalıların içinden çekip aldılar. Komutan

Gel iyice bak şuna, belki tanıdığın biridin dedi bekçiye. Bekçi eğilip dikkatle inceledi genç kızın cesedini.

Tanıdım komutanım dedi. Bu bizim köyün üst tarafındaki çardakta yaşayan koyun sürüsü sahibi Hüseyin’in kızı Hatçe. Komutan jandarmalara

Etrafı iyice araştırın, delil olacak ne bulursanız toplayın. Bu kız belli ki birilerinden kaçarken öldürülmüş. Kan izlerini iyi takip edin. Bakın kanlara. Kız burada öldürüldükten sonra çalılığın içine taşınılmış. Hemen burayla sınırlı tutmayın aramayı. İleri geri her tarafı iyice araştırın. Yamaca doğru ilerleyen jandarmalar, beşyüz metre kadar ileride kızın yırtık şalvarını buldular. Şalvarın yakınında çokça sıgara izmaritleri vardı. Komutan izmaritleri inceledi.

Bu sıgaraları içen, sıgarayı dudakları arasında tutmayan biri. Bakın diş izlerine. Sıgarasını dişleri arasında tutan birini tanıyor musunuz diye sordu. Jandarma erlerinden biri

Biri var ama o çok efendi bir insan, onun böyle bir cinayet işleyeceğini sanmıyorum.

Kim o

Çarşıda kocaman bir elektrikçi dükkanı var ya, o dükkanın kamyonetinde çalışan elektrikçi Nevzat. Komutan iki jandarmayı nöbetçi bırakıp karakola döndüler. Jandarmanın birini ambulans çağırması için  görevlendirdi. Buraya dönmene gerek yok, gider alıp gelirsiniz kızın cesedini

Emredersiniz diyerek uzaklaştı jandarma. Komutan,

Recep çavuşu çağırın diye emretti görevli ere. Hemen geldi Recep çavuş

Buyurun komutanım dedi

Elektrikçi Nevzat’ı bulup getirin bana.

Başüstüne komutanım deyip koşar adımlarla çıktı komutanının odasından. Yanına aldığı iki erle Nevzat’ın’iş yerine gitti. Nevzat çay bardağını bıraktı masanın üzerine, ayağa kalkarak buyur etti çavuşu.

Oturacak vaktim yok, komutanım çok acele seni istiyor, kalk hemen gidelim.

Bu kadar acele mi be komutanım, bari çayımı bitirseydim.

Çayını sonra içersin. Komutan çok sinirli, belli ki bir şeye çok kızmış.

Elektrikleriniz arıza mı yaptı yine,

Bana hiçbir şey sorma. Sen ne biliyorsan ben de o kadarını biliyorum.

Siz gidin ben kamyonetimle geleyim. Belki bir arıza vardır. Bildiğin gibi gerekli olanların hepsi kamyonette.

Bırak kamyoneti atla cipe, kaç defa söyleyeceğim sana, komutanım acele istiyor seni. Az sonra karakola ulaştılar. Komutanın odasdına girdiğinde komutan sert bir sesle sordu,

O zavallı çoban kızı niye öldürdün?

Kim kim öldürmüş çoban kızı dedi komutana. Oldukça şaşırmış bir hali vardı.

Hangi kızı komutanım

Hangi kızı olacak, senin oturduğun köydeki, koyun güden çoban kızı

Ben o kızı niye öldüreyim komutanım, benim o kızla ne alış verişim olur ki.

Peki sen öldürmediysen kim öldürdü.

Vallahi bilmem komutanım. Yalnız bir ara o kızın köyümüzün fırınında çalışan Mehmet adındaki işçiyle anlaştıklarını duymuştum. O öldürmesin zavallı kızcağızı? Komutan Nevzat’ın sğuk kanlılığı karşısında şaşırıp kalmıştı.

Doğru mu bu adamın dedikleri acaba diye düşündü. Bir sıgara ver bakayım, kafam iyice karıştı. Tüttürürsek belki toparlanırım. Nevzat cebinden çıkardığı Maltepe paketini uzattı

Buyur komutanım

Ne o yahu sen Samsun sıgarası içmiyor muydun.

Ohooo o eskidendi komutanım. Çok öksürtüyordu beni. Maltepeye döndüm, aylardır hep Maltepe içiyorum. Ya dedi komutan. Derin bir düşünceye daldı. Elektrikçi Nevzat uzun süre bekledi komutan ne diyecek diye. Komutandan ses çıkmayınca

Gidebilir miyim komutanım dedi. Komutan dalgın bakışlarla baktı Nevzat’ın yüzüne.

Gidebilirsin

***

Jandarma çavuşu aldığı emir üzerine doğruca fırına gitti. Patrona Mehmet’i sordu. Fırın sahibi

Bir şey mi var komutanım, Mehmet her ay sonunda üç günlüğüne izinli olarak köyüne gider . İzini yarın bitecek. Yarın gece burada olur.

Hangi köye gidiyor o

Kayadibi köyüne.

Sizden onun köyünü bilen biri var mı

Köylüsü var komutanım.

Çağır onu gelsin. Fırın sahibi içeriye seslndi

Ahmet, Ahmet gel bakayım buraya. Fırının imalathanesinden elleri hamurlu bir genç çıktı

Buyur patron dedi

Bak oğlum komutan seninle konuşmak istiyor.

Buyur komutanım

Sen burada çalışan Mehmet’in köylüsü müsün

Evet komutanım

Ellerini yıka da gel benimle, Seninle sizin köye gideceğiz

Baş üstüne komutanım. Ellerini yıkayıp dışarıya çıktığında

Hazırım komutanım gidebiliriz. Komutan fırıncıya seslendi

Kusura bakma Mehmet efendi, bir cinayetin tahkikatını yapıyoruz da. Donup kalmıştı fırıncı, kendine geldiğinde komutanın arkasından bağırdı

Komutanım, komutanım o çocuk, değil adam öldürmek, tavuk bile kesemez. Ne olup bittiğini merak eden fırıncı doğruca karakola gitti. İzin isteyip komutanın odasına girdi. Komutan

Ne istiyorsun dedi sert bir sesle. Fırıncı

Komutanım Mehmet daha çocuk yaşta benim yanımda çalışmaya başladı. Mümkün değil o adam öldüremez. Adam öldürmek kim o kim. O tavuk bile kesemez.

Emin misin

Adım gibi komutanım. Yola çıkmaya hazırlanan çavuşu çağırttı.

Delikanlıyı bulduğunuzda iyice araştırın, geceyi köyünde mi geçirmiş, eğer köyünde geçirdiğine dair tanıkları varsa, sakın yolda hırpalamayın çocuğu.

Baş üstüne komutanım. Yanına aldığı iki jandarma ile birlikte Ahmet’i de aldılar cipe. Dört saatlik br yolculuktan sonra Kayadibi köyüne vardılar. Mehmet’i köy kahvesinde buldular. Mehmet jandarmaların kendisini aradığını öğrenince oldukça şaşırdı. Hayatında böyle bir durumla karşılaşmadığı için çok ta korkmuştu. Çavuş, Mehmet’e

Dün gece neredeydin diye sordu.

Burada köydeydim komutanım

Burada olduğuna tanık gösterebilir misin. Mehmet’ten önce köylüler yanıtladılar soruyu,

Komutanım o dün geceden beri burada, hepimiz tanık oluruz ona.

Tamam, tamam anlaşıldı dedi çavuş, ama aldığımız emir gereği yine de alıp götüreceğiz onu. Hep beraber cipe binip yola çıktılar. Karakola vardıklarında geceyarısı olmuştu. Komutanlarını o saatte kendilerini karakolda bekler buldular. Komutan hemen sorgulamaya başladı Mehmet’i.

Dün gece neredeydin

Köyümdeydim komutanım. Çavuşa sordu

Doğru mu bunun söylediği, sordunuz mu köylülerine geceyi köyünde geçirip geçirmediğini

Doğru efendim, tüm köylüler tanıklık yaparız diyorlar.

Bırakın gitsin, yalnız bir yere ayrılmasın. Aradığımızda hemen gelsin buraya.

***

Komutan bu cinayetteki sırrı çözmekte kararlıydı. Gecenin bu ilerlemiş saatine ve onca yorgunluğuna rağmen karakoldan ayrılmamıştı. Nevzat’ düşünüyordu. Ben bu adamı sanki bir yerden tanıyor gibiyim ama bir türlü çıkartamıyorum.Çavuşa

Gidin şu Nevzat’ alın gelin evinden diye emretti. Masasının en alt çekmecesini çekti. Arananlar listesini çıkardı. Listeyi taramaya başladı. Aradığını bulmuştu. Samsunda işlenen bir cinayetin kaçak katilinin resmi Nevzat’ın sanki ikiz kardeşiydi. Arada bir benzerlik mi var, yoksa katilin kendisi miydi. Resime uzaktan baktı, yakından baktı. Bu Nevzat’ın ta kendisi diye mırıldandı. Çavuş açık olan kapıyı tıklattı. Bir rüyadan uyanır gibi oldu komutan

Gel dedi. Çavuşla beraber Nevzat’ta girdi içeriye.

Gel bakalım dedi Nevzat’a. Şu resime bir de sen bak bakalım. Nevzat dikkatlice baktı resime,

Kim bu komutanım diye sordu  komutana.

Bana ne soruyorsun, bunu senin iyi bilmen gerekir.

Nerden bileyim komutanım, ben o adamı hayatımda hiç görmedik ki.Komutan kalktı, Nevzat’ın tam karşısına dikildi.

Bu sen değilmisin ulan diyerek var gücüyle Nevzat’ın yanağına okkalı bir tokat patlattı.

Konuş ulan bu sen değil misin. O kızı da sen öldürdün değil mi.

Bana niye vuruyorsun komutanım, ben ne bu resimdeki adamı tanıyorum, ne de o kızı ben öldürdüm.

Ya öyle mi? Bak şimdi seni bülbül gibi öttüreceğim. Çavuş

Buyur komutanım

İki asker ve bir de uzun namlulu bir silah getir

Baş üstüne komutanım. Az sonra iki askerle geri döndü. Askerin birinin elinde uzun namlulu bir silah vardı.

Yıkın şunu yere, takın ayaklarına falakayı. Emir hemen yerine getirildi.

Çıkarın şunun ayakkabılarını ayaklarından. Verin benim sığır kuyruğu kamçımı. Kamçıyı eline aldı.

Kaldırın ayaklarını havaya. Kırbaç ıslık çalarak Nevzat’ın tabanlarında şaklıyordu. Acıyla kıvranıp çığlıklar atan sanığa

Konuş ulan konuş, yoksa geberteceğim seni.

Vallahi billahi komutanım ben bir şey bilmiyorum diye inledi. Komutan öfkesini frenleyemez olmuştu. Kırbacı çavuşa uzattı.

Acımayın bu namussuza. Konuşuncaya kadar vurun. Çavuşun kolları yoruldu kamçı sallamaktan ama Nevzat’ın ağzından hep aynı kelimeler dökülüyordu.

Ben suçsuzum. İşlemediğim bir cinayeti nasıl sahiplenirim? Çavuş

Bunca dayağa rağmen bir türlü itiraf etmiyor işlediği cinayeti. Ya gerçekten suçsuzsa diye korktu. Dışarıda gezinerek sanığın itirafını bekleyen komutanının yanına gitti. Selam verdikten sonra

Komutanım bu adam bunca dayağa rağmen halen suçsuzum diyor. Ölüverir diye korkmaya başladım.

Atın nezarete, belki aklı başına gelir ve konuşur. Komutan sabaha karşı evine yatmaya gitti. Yatağında bir sağa bir sola dönmekten yorgun düştü. Bir türlü uyku tutmuyordu. Kızın hayali canlanıyordu gözlerinde,

Beni o öldürdü, o öldürdü diyordu kızın hayali

***

Saat dokuzda kalkıp giyindi. Traş olduktan sonra karakola gitti. Masasına oturur oturmaz nöbetçi çavuşu çağırttı. Çavuşun selamına aldırmadan sordu

Ne oldu sanık konuştu mu?

Hayır komutanım ne yaptıysak inkar ediyor, tatlı söyledik olmadı, dövdük yine olmadı.

Gel bakayım buraya, arananlar listesindeki resmi gösterdi çavuşa

Çok dikkatli bak şu resime bu o değil mi Çavuş dikkatle inceledi resimi

Evet komutanım kesinlikle o

Ne halt ediyor bu adam, hadi cinayetten vaz geçtik, bu resimin kendisine ait olmadığını nasıl söyleyebiliyor. Üstelik bunca dayağa rağmen nasıl direnebiliyor ve itiraf etmiyor.

Komutanım bana kalırsa bu adam ölse de konuşmayacak. En iyisi cinayet bürosundan yardım istemek

Bence de öyle dedi komutan. Hemen arayın cinayet bürosunu gerekeni yapsınlar

***

Cinayet bürosunun gönderdiği dedektiflerden biri, mankenleri, film artistlerini dahi kıskandıracak kadar güzel bir bayandı. Üstelik görevini çok iyi başaran biriydi. Komutana

Beni cinayet mahalline götürecek birini verin dedi. komutan iki jandarma eriyle bir de çavuş görevlendirdi. On dakika sonra cinayetin işlendiğ yere ulaştılar.

Maktulün tecavüze uğradığı yeri gösterin bana

Baş üstüne dedi çavuş. Arabanın sürücüsüne işaret etti gel diye. Bayan dedektif itiraz etti

Hayır hayır araba orada kalsın. Burayı her türlü geçişe yasaklamanız gerekirdi. Gelen geçen yol geçen hanına çevirmiş burayı. Araba orada kalsın, daha fazla kanıt yok etmeyelim. Yol boyunca şüphelendiği her şeyi inceledi. Rastladığı taşları bile yerden alıp kan izi var mı diye yokladı. Tecavüzün gerçekleştiği çalılıklara gelddiklerinde daha da dikkatli sürdürdü araştırmasını. Yolun öbür kenarındaki çalıların dibinde bir sıgara paketi gördü. Buruşturularak atılmıştı oraya. Yerden alıp dikkatle düzeltti paketi. Paket dip tarafından açılmıştı. Paketin yanında sıgara izmaritleri de vardı. Onları da toplayıp inceledikten sonra

Hadi gidelim dedi jandarmalara. Arabaya bindiklerinde daha evvel bulduğu sıgara paketleriyle yeni bulduğu paketi yan yana koydu.

Bakınız çocuklar dedi. Bu paketi diğerlerinden ayıran birkaç özellik var. Önce bu paket herkesin yaptığı gibi üstten açılmamış. İkincisi bu paket diğer paketlerden çok daha yeni atılmış oraya. Paketin yanında bulduğum sıgaralarda da diş izleri var. Yani bu adam sıgarasını herkes gibi dudakları arasında tutarak içmiyor, paketi de kendine özgü bir şekilde dibinden açıyor. Bu tip paket açmaya pek az insanda rastlanır. Bir daha böyle bir durumla karşılaşırsanız mutlaka bu ayrıcalıkları iyi değerlendirin. Karakola geri döndüler

***

Güzel dedektif  nezarethaneden içeri girdiğinde, perişan bir halde buldu Nevzat’ı. Yediği dayaklardan, yüzü şişmişti. Yalın ayklarına takıldı gözleri. Ayakların hali yüzünden berbattı.

Vay be dedi, sen ne kadar da yakışıklıymışsın. Üstelikte hiç suç işleyecek birine benzemiyorsun. Nasıl kıydılar da sana bu kadar dövdüler seni. İnan bana çok üzüldüm. Çantasını açıp baktı. Hay allah sıgaram da kalmamış. Ver ordan bir sıgara da beraberce tüttürelim. Bu arada biraz da dertleşiriz.

Sıgaram yok dedi Nevzat

Neden yok?

Kalmadı efendim. Kapıdaki jandarmaya sert bir ses tonuyla çıkıştı.

Bu adamın sıgarası kalmamış, neden sıgara almadınız ona. Al şu parayı git bir sıgara al bize. Er parayı almak üzere uzandığında,

Bir dakika dur bakyım dedi ere Sanığa

Nasıl bir sıgara içiyorsun diye sordu.

Samsun olsun dedi sanık. Az sonra er samsun sıgarasını getirip bayan dedektife uzattı.

Sanığa ver dedi ere. Nevzat paketi aldı erin elinden. Dip tarafını ağzına götürerek dişleriyle kopardı jelatini. Paketin kağıdını açtı. Üstten vurarak birkaç sıgaranın paketten dışarı çıkmasını sağladı. Paketi dedektife uzattı. Dedektif bir sıgara çekip aldıktan sonra

Paket sende kalsın dedi ve sıgarasını sanığın çakmağıyla yaktı. Karşılıklı tüttürmeye başladılar sıgaralarını. Dedektif dikkatle inceliyordu sanığın sıgara içişini. Nevzat

Nasıl da bakıyor bu kadın bana, gerçekten kendisini çok mu yakışıklı bulmuştu diye düşündü. Derin bir nefes çekti içine. Ciğerlerinden boşalttığı duman bulut gibi yayılmıştı nezarethanenin içine. Dumanların arasında kalan kadına daha dikkatli baktı. Ne kadar da güzelsin diye geçirdi içinden. İçini bir sevinç kapladı.

Bu işten de yırttın be Nevzat dedi Canımı çok acıttılar ama değdi. Yediğin dayağın on gün sonra izi bile kalmaz. Ya tiraf etseydim, çürütürlerdi beni damlarda. Sıgarası tükendiğinde yere attı. Dedektif hemen eğilip sıgarayı yerden aldı. Çantasını açıp içinden çıkardığı sıgara paketi ile dişlenmiş izmaritleri çıkardı. Görevli erin oturması için getirdiği taburenin üzerine koydu. Bak buraya Nevzat, hem de çok dikkatli bak. Bu paket cinayetin işlendiği yerde bulunan paket. Elindeki paketi aynı buna benzer şekilde açtın. Bu izmaritler de aynı yerden alınma. Senin az önce yere attığın izmarit gibi dişlenerek içilmiş. Bunlar cinayetin senin tarafından işlendiğinin kesin kanıtı. Hadi artık cinayeti nasıl işlediğini anlat ta bu iş bitsin.

Tamam dedi Nevzat siz kazandınız. O kızı ben öldürdüm. O aranılanlar listesindeki kişi de benim. Benim adım, o listedeki ad. Yani benim gerçek adım Dursun Çatoğlu.

Komutanın makamına götürdüler sanığı. Tüm gerçekleri anlattı görevlilere. Ertesi gün yargıç önüne çıkarıldı. Tutuklanmasına ve suçunun ağır cezalık olması nedeniyle, Ağır Ceza Mahkemesine sevkine karar verildi.

***

Ağır Ceza Mahkemesinde idam talebiyle yargılandı. Bazı hafifletici nedenlerle otuz yıla hüküm giydirdiler. Çok sevindi verilen karara. Hafifletici ve meşruten tahliye gibi nedenlerle en fazla on yıl yatacağını biliyordu. Oysa kızın ailesi çok sevinmişti karara.

Oh iyi oldu namussuza, ırz düşmanı katile. Ömür boyu damlarda çürüsün diyorlardı. Bir bilselerdi kızlarını kirleterek katleden bu katilin on yıl sonra salıverileceğini, kim bilir ne denli kahrolacaklardı.

Özcan Nevres

 

 

 

 

ÇILDIRTAN AŞK

ÇILDIRTAN AŞK

 

Muzaffer on dokuz yaşını doldurduğunda iri yarı ve oldukça yakışıklı bir delikanlı olmuştu. Baba mesleği olan marangozluğu seçmişti meslek olarak kendine. Babası atölyedeki tüm işleri ona bırakmıştı. Hele bir askere git gel, seni bir evlendireyim. Atölyeyi sana devredeyim. Benim emeklilik zamanım geldi artık diyordu.

Bir komşu düğününde ablasıyla dans ederken, kız kıza dans eden bir çift gördü. Birinin yeşil gözlerine takıldı gözleri. Sımsıcak bir şeylerin aktığını hissetti içinde. Kız gülümseyerek bakıyordu kendisine. Ayakları dolaştı birbirine. Kızın gülümsemesine nasıl karşılık vereceğini bilemiyordu. O da gülümsedi kıza. Atölyelerinden başka bir düşüncesi olmamıştı bu güne kadar. Bir kıza nasıl yaklaşılır, onunla nasıl tanışılır, nasıl konuşulur bilmiyordu. Ablasının kulağına eğildi

Abla şu yan tarafımızda dans eden iki kız var. Sarışın yeşil gözlü olana dikkatlice bak.

Hayrola, ne yapacaksın o kızı

Abla ben aşık oldum galiba

Ne aşkı be oğlum, hemen bir görüşte mi

Evet abla, yıldırım aşkı dedikleri bu galiba. Ne olur abla onun kimlerden olduğunu öğreniver bana.

Peki öğrenelim bakalım dedi ablası. Kısa bir araştırmada kızın ailesini öğrendi. Kardeşine müjdeledi

O senin bir görüşte aşık olduğun kız nalıncıların Şükrü efendinin kızıymış. Çok temiz bir aile onlar. Hele seninkinin hiçbir şekilde adı dillenmemiş. Anlayacağın temiz bir ailenin temiz kızı. Babama da açtım konuyu. Eğer mutlaka o kızı istiyorsa gidip isteyelim. Verirlerse kızı nişanlarız. Askerliğini bitirir bitirmez eveririz onları.

Abla doğru mu söylüyorsun, gerçekten isteyecekler mi bana kızı. Sevinci kısa sürdü. İçini bir şüphe kemirmeye başlamıştı. Ya vermezlerse kızı. Atölyesinde çalışırken bile bu karamsarlığı atamıyordu kafasından

Kız tarafına haber salındı, kızınıza görücü gelmek istiyoruz diye. Kız tarafı olumlu karşıladı bu isteği. Muzaffer sevincinden uçuyordu. Hemen pastaneye gidip koca bir tepsi baklava ısmarladı. İlçelerinde çiçek satıcısı yoktu. Devlet Su İşlerinin bahçıvanından kendisine bir demet çiçek toplamasını rica etti.

Hayrola dedi bahçıvan, ne yapacaksın çiçekleri

Bana kız istemeye gidiyoruz da

Anlaşıldı, anlaşıldı heyecanından belli. Kocaman bir demet gül hazırladı bahçıvan. Gül demetini verirken,

Hadi bakalım hayırlısı, Allah tamamına erdirir inşallah. Muzaffer teşekkür ederek demeti kaparcasına aldı bahçevanın elinden. Yolunun üzerindeki kırtasiyeciden jelâtin kâğıdı aldı. Eve gittiğinde çiçek demetini jelâtin kağıdıyla güzelce sardı. Tuhafiyeciye gidip yeşil kordela aldı. Çiçek demetinin sap kısmına özenle bağladı. Ablası gülüyordu kardeşinin bu heyecanına.

Muzaffer bu ne telaş, bu heyecan, hemen damat olacaksın sanki.

Ne yaparsın be abla aşk bu dedi ablasına.

Akşam yemeğinden sonra, hadi davranın bakalım, gidelim müstakbel gelinimizin evine dedi babası. Bakalım talih baba ne gösterecek. Hazırlıklar tamamdı zaten. Hemen yola çıktılar. Bir hayli aralıydı kızın evi. Eve varıp kapıyı çaldıklarında, Muzaffer’in yüreği yerinden fırlayacaktı sanki. Kapıyı gelin adayının kardeşi açtı. Buyur etti konukları. İçeriye girdiklerinde ev sahipleri ayakta karşıladılar konuklarını. Baklava tepsisi ve çiçekler için

Niye zahmet ettiniz dediler. Gelin adayının gözlerinin içi gülüyordu. El öpmeler tokalaşıp sarılmalar sona erdikten sonra oturdular. Gelin adayı ve kardeşi kahve yapmak için mutfağa gittiler. Kahveye ne gerek vardı, şuraya oturup seni doya doya seyretseydim daha iyi olmaz mıydı diye geçirdi içinden. Öf be ne zormuş bu damat adaylığı. Az sonra elinde tepsiyle geri döndü gelin adayı. Kahve fincanları dans ediyordu sanki tepsinin içinde. İkram sırası Muzaffer’e geldiğinde, güçlükle alabildi kahve fincanını tepsiden. En az sevdiği kız kadar titriyordu onun da elleri. Kahveler içilip fincan lar toplandıktan sonra sohbet faslı başladı.

Hadi be diyordu içinden, isteyin artık şu kızı ne uzatıp duruyorsunuz böyle. İçinden geçenleri babası okumuştu sanki

Hasan efendi diye seslendi babası kızın babasına. Biz buraya hayırlı bir iş için geldik.

Bir dakika dedi kızın babası ve kızına işaret etti sen içeriye git diye. Kız kalkıp yan odaya giderken kız kardeşide arkasından gitti. İki kız tüm dikkatlerini kulaklarında toplamışlar, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Muzaffer’in babası

Hasan efendi, biz Allahın izni, peygamber efendimizin kavliyle kızınız Ayşe’yi oğlumuz Muzaffer’e istemeye geldik. Uygun görürseniz çok mutlu edersiniz bizi dedi. Hasan efendi

Biraz düşünelim diye yanıtladı bu isteği. Malum bizimde hısımımız, akrabamız var. Onlarla bir görüşelim, gereken haberi salarız size.

Elbette gerekeni yapacaksınız. Bizim nasıl insanlar olduğumuzu araştırmanız en doğal hakkınız. Lütfen fazla uzatmayalım. Dileğimiz haberinizin olumlu olması. İnanın bana çok sevdim sizleri. İnşallah dünür oluruz dedi Muzaffer’in babası

İnşallah diye yanıtladı kızın babası. Vedalaşıp ayrıldılar kız evinden. Yolda babası takıldı oğluna, hadi oğlum muradına ereceksin gibi geliyor bana. Nedenini sorarsan çok sıcak karşıladılar bizi.

Günler bir türlü geçmiyordu. Kos koca bir hafta geçmesine rağmen, kız tarafından hiçbir ses gelmemişti. Onuncu gün beklenen haber geldi. Gelip isteyebilirler diye. Haber gelir gelmez gerekli hazırlıkları yaptılar. Götürecekleri hediyeleri güzelce süslediler. Akşam yemeğinden sonra yine düştüler yollara. Kız evi olabildiğince sıcak karşıladı gelenleri. O gece söz kestiler. Nişan tarihini gelecek ay içerisinde belirlemeye karar verdiler. Kızın babası kızlarına seslendi

Haydi bakalım kızlar bu iş oldu. Getirin bakalım tatlıları. Tatlı yiyelim, tatlı gitsin işimiz. Kızlar mutfağa gittiler tatlıları hazırlamak için. Amcakızı kulağına eğildi Ayşe’nin,

Amcakızı ne kadar da şanslıymışsın, eniştemiz ne kadar da yakışıklı. Nasıl buldun bu kadar yakışıklı delikanlıyı. İnan bana imreniyorum sana. İnşallah darısı da benim başıma olur dedi

Kız ben bulmadım onu, o buldu beni.

O buldu sen buldun ne fark eder ki. İnan bana ikiniz de birbirinize çok yakışıyorsunuz. Amcakızının söyledikleri çok mutlu etmişti Ayşe’yi. O gece geç vakte kadar şarkılar söyleyip dans ettiler ve doya doya eğlendiler.

Nişan gecesi bir peri kadar güzeldi gelin Ayşe. Damada da siyah giysiler çok yakışmıştı.

Tüh tüh maşallah, Nede yakışmışlar birbirlerine, aman nazar ilmesin diyordu yaşlılar.

Gelinle damat sımsıkı sarılmışlar birbirlerine, durmadan, yorulmadan dans ediyorlardı. Daha çok beraber olmak için bu nişan düğününün hiç bitmemesini arzuluyorlardı. Gece yarısında polislerin uyarısıyla sona erdirdiler düğünü.

Kız ailesi tutucuydu. Kızlarının nişanlısıyla yalnız gezmesine izin vermiyordu. Bu yüzden baş başa kalma olanağını bulamıyorlardı. Ah şu askerlik olmasaydı hemen düğünümüzü yapar biribirimize tezden kavuşurduk diye fısıldıyordu nişanlısının kulağına. Ayşe

Muzaffer’cim, sabreden derviş muradına erermiş derler. Çaresi yok bekleyeceğiz derdi

Askerlik günü geldi çattı Muzaffer’in. Bir veda gecesi düzenlediler Muzaffer’in baba evinde. Ayşe nişanlısı için hazırladığı yolluğu verirken,

Güle güle git, güle güle gel sevgilim, seni değil iki yıl, ömür boyu bile beklerim. Gözün arkada kalmasın dedi. Muzaffer Ayşe’sine sımsıkı sarıldı. Gözlerinden akan yaşı gizlemeye bile gerek görmeden      Sana güveniyorum sevgilim, hep aklımda olacaksın. Hep hayalinle yaşayacağım. Ne olur yazacağım mektupları yanıtsız bırakma. Askerlik bu, belli olmaz, göndereceğim mektuplar kaybolabilir. Sen hep yaz bana.      Hiç merak etme çok sık yazacağım sana. Zor ayrıldılar birbirlerinden.                                                                                                                                   ***

Günler su gibi akıp gidiyordu. Mektupların biri gidip biri geliyordu. Mektuplar açılıp okunduğunu bildikleri için, havadan sudandı hep yazdıkları. Gün geçtikçe yazacak bir şeyler bulamadıklarından olacak, mektupların arası uzamaya başlamıştı. Bir yılın sonunda, aylık izinle geldiğinde büyük bir sevinçle karşıladı nişanlısını Ayşe. Ne yazık ki bir gün gibi gelip geçti o bir ay. Doyamadan ayrıldılar yine birbirlerinden.

***

Ayşe’lerin karşılarındaki kiralık eve yeni bir komşu taşınmıştı. Komşularının oldukça yakışıklı bir oğulları vardı. Lacivert elbisesinin altına kar gibi beyaz gömlek giyerdi. Beyaz gömleğinin üstüne çizgili bir kravat takardı. Bu yakışıklı genç aklını almıştı başından Ayşe’nin. Hep onu düşünüyordu. Muzaffer’i ise aklına bile getirmek istemiyordu. Aşk bu mu yoksa diye soruyordu kendi kendine. Kapının önüne çıktı. Delikanlının işe gitme saatıydı. Karşı kapının açıldığını gördüğünde kalbi yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Delikanlı dışarı çıktığında Ayşe ile göz göze geldiler.

Günaydın komşu diyerek selamladı Ayşe’yi. Yürüyüp giderken, gözden kayboluncaya kadar baktı Ayşe arkasından. Ne kadar yakışıklı ve ne kadar da güzel giyiniyor diye geçirdi içinden. Her gün aynı saatte evin önünü süpürmeye çıkıyordu. Amacı evin önünü mü süpürmek, yoksa o yakışıklı delikanlıyı görmek mi bir türlü karar veremiyordu. Bazen bana ne o delikanlıdan demek istiyordu ama diyemiyordu. Her gün aynı saatlerde kapının önündeydi. Delikanlı evinden çıkıp kendisine günaydın deyinceye kadar sürdürürdü bu temizlik işini.

Yine evinin önünü süpürüyordu. Yine heyecanla delikanlının evinden çıkıp günaydın diyeceği anı bekliyordu. Delikanlı yine çıktı evinden. İyice yakınına gelerek

Günaydın dedi ve yere önüne bir kibrit kutusu attı. Ayşe bakakaldı delikanlının arkasından. Kibrit kutusunu diğer çöplerle birlikte faraşa doldurdu. Götürüp çöp tenekesine boşaltırken kibrit kutusunu alıp koynuna yerleştirdi. Hemen avluyu geçip evine girdi. Kız kardeşine

Bu gün keyfim yok her halde, girip biraz uzanacağım, bu gün yemeği sen yap dedi ve yatak odasına girip uzandı. Dışarıdan kardeşi sesleniyordu

Sen merak etme ablacığım ben yemeği de yaparım temizliği de. Kardeşinin kendisini gözetlemediğine emin olduktan sonra, koynundan kibrit kutusunu çıkarıp içindeki mektubu aldı. Heyecanla okumaya başladı. “ Güzeller güzeli komşum benim. Seni ilk gördüğümde, işte hayallerimi süsleyen kız demiştim kendi kendime. Her gün işe gitmek üzere evimden çıkarken, heyecanla yine görecek miyim o güzel kızı diye soruyorum kendime. Seni görmek öylesine mutlu ediyor ki beni. Nişanlı olduğunu öğrenince inan bana dünya başıma yıkıldı. Acabalar takıldı kafama. Boş bir umudun peşinde mi sürükleniyorum diye. Umutsuz bir aşkın peşinde harap olup gitmektense sana duygularımı açmayı uygun gördüm. Seni ölesiye, çıldırasıya seviyorum. Nişan nedir ki. Atarsın olur biter. Bu satırları yazdığım için belki kızacaksın bana. Ne olur kızma bana sevgilim. Bil ki seni çooook, çoook seviyorum. Sensiz yaşamaktansa ölmek bir kurtuluştur benim için. Seni delicesine seven Murat” diye noktalamıştı mektubu. Dudaklarına götürdü mektubu. Uzun uzun öptü. Dikkatlice yine koynuna yerleştirdi. Bir yerlere saklasa bulunabilir ele geçer diye düşündü. Ne yapacaktı şimdi? Bir tarafta nişanlısı Muzaffer, diğer tarafta kendisine sırılsıklam aşık olduğunu yazan Murat. Bu ikilem arasında yatağın içine iyice gömüldü ve uzun uzun ağladı.

Her geçen gün Murat’a olan aşkı dayanılmaz bir hal alıyordu. O da Murat’ın mektuplarını yanıtlıyordu. Annesiyle konuşmaya karar verdi.

Anne seninle konuşmak istiyorum dediğinde heyecandan boğulacak gibiydi. Annesi nasıl bir tepki gösterecekti. Hele babası, belki de kızını öldürmek bile isteyecekti. O Murat’ı için ölmeye bile razıydı.

Hadi konuşsana be kızım, niye konuşmuyorsun?

Anne ben nişanımı atmak istiyorum

Neden, ne oldu kızım. Muzafferi çok seviyordun. Seni kıracak bir şey mi yazdı sana.

Yok anne, öyle bir şey yapmadı ama ne bileyim işte, birdenbire soğudum ondan.

Peki kızım babanla konuşurum bu gece. Sabırsızlıkla bekledi geceyi ve yatma zamanını. Zira biliyordu annesi yatınca kocasına açacaktı kızının isteğini. Kulağı kirişte, yatak odasından gelecek gürültüye vermişti tüm dikkatini. Hayret hiçbir ses gelmemişti yatak odasından. Sabaha kadar uyuyamadı. Sabah kalkıp kahvaltı masasına oturduklarında, babası dikkatle baktı kızının yüzüne

Kızım annen bana bu gece senin nişanı atmak istediğini söyledi. Neden ayrılmak istiyorsun? Sana kırıcı bir şey mi yazdı nişanlın

Yok baba, öyle bir şey yapmadı. Nedense soğudum ondan.

Peki kızım sen bilirsin. Zorla güzellik olmaz. İyi düşün, sonra pişman olmayasın.

Hayır baba, pişman olmayacağım.

Hanım, nişan için gelenleri topla ve iade et onları. Zararları neyse bildirsinler, ödeyelim.  Annesi hemen yaşlı komşuları Şakire teyzeye gitti. Hoş beşten sonra erkenden kendisini ziyarete gelişinin nedenini açıkladı

Kızım nişanını atmak istiyor. Ben nasıl gider alın hediyeliklerinizi biz nişanı atıyoruz derim. Ne olursun yardım et bana dedi. Şakire teyze

Anlıyorum seni kızım dedi. Sen üzülme ben giderim oraya ve gerekeni söylerim. Şakire teyze komşusunun kendisine verdiği bohçayı alıp Muzaffer’in baba evine gitti. Buyur ettiler yaşlı kadını.

İnsanlar hiç tanımadığı insanların yanına iyi haberler için gitmek isterler. Ne yazık ki ben size kötü haberle geldim. Gelininiz Ayşe nişanını atmak istiyor. Bohçada takılarınız ve kullanılmamış eşyalarınız var. Bir de soruyorlar zararınız ne kadar diye. Söylesinler karşılayalım diyorlar.

Ama neden, neden atmak istiyorlar diye sorarken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Muzaffer’in annesi. Ben ne diyeceğim oğluma.

Nedenini bende bilmiyorum. Elçiye zeval olmaz. Ne diyelim Takdiri ilahi bu. Bana müsaade diyerek kalktı Şakire teyze. Anne yıkılmıştı iyiden iyiye. Kalkıp uğurlayamadı bile Şakire teyzeyi. Elleriyle yüzünü kapattı.

Nasıl, nasıl anlatacağım ben bunu oğluma. O Ayşe’yi ölesiye seviyor. Yıkılacak benim dağ gibi oğlum. Kocası eve gelinceye kadar sürdü ağlaması. Kocası, karısını ağlamaktan kızarmış ve şişmiş gözlerini görünce merakla sordu

Karıcığım ne oldu sana böyle. Ne oldu ki böylesine gözlerin şişinceye kadar ağlamışsın.

Ben ağlamayayım da kimler ağlasın.

Hayrola ne oldu anlatsana be kadın. Meraktan öldüreceksin beni. Oğlumuza bir şey mi oldu.

Gelinimiz nişanı attı. Ona ağlıyorum.

Hay allah ben de oğlumuza bir şey mi oldu diye meraktan ölecektim.

Daha ne olsun efendi. Nasıl anlatacağız bunu oğlumuza. O nun nişanlısını ne kadar çok sevdiğini sen de bilirsin.

Neden atmışlar nişanı, bizim oğlan bir densizlik mi yapmış yoksa

Bir şey söylemediler.

Ne yapalım, Amasya’nın bardağı, biri olmazsa biri daha. Bizde oğlumuza başka birini buluruz. Ekmek aslanın ağzında bu zamanda. Bizim oğlumuzun evi de var işide. Kimin kapısını çalsak boş çıkmayız her halde. Ama yinede oğlumuzdan nişanının atıldığını gizleyelim bir süre. Şurada askerliğinin bitmesine ne kaldı ki. Hadi kes artık ağlamayı, sofrayı hazırla, yemeğimizi yiyelim. Oğlumuz gelince uygun bir dille olanları anlatırız.

Muzaffer nişanlısından gelen mektupların birden kesilmesine bir anlam veremiyordu. Mektupların kaybolduğuna inandırmak istiyordu kendisini. İple çekiyordu terhis olacağı günü. Terhisinde gerekir diye her zamankinden daha çok para göndermişti babası. Posta kutusuna bir mektup daha attı. Terhis oluyorum, az kaldı kavuşmamıza diyordu mektubunda.

Terhis belgesini aldığında yol için kesilecek sülüsü beklemedi bile. Otobüs garına gidip biletini aldı. Otobüs sanki hiç kalkmayacakmış gibi geliyordu ona. Otobüs hareket ettikten sonra bile zaman sanki durmuştu. Nişanlısı Ayşe’ye kavuşacağı anı düşlüyordu. Sımsıkı sarılacaktı boynuna. Bak artık terhis oldum ve sana kavuşmanın mutluluğunu yaşıyorum diyecekti. Askerliği kadar uzun gelmişti otobüs yolculuğu. Ah diyordu ah bitse şu yolculuk.

Evinin sokağına girdiğinde, komşu çocukları çığlıklar atarak koştular babasının evine. Müjdeeee, müjdeee, müjdemizi isteriz diye bağırıyorlardı. Annesi hazırlıklıydı. Elindeki paraları dağıtmaya başladı çocuklara Önüne gelip dikilen oğlunun boynuna sarıldı sımsıkı

Oğlum, oğlum diyordu şükür bizi kavuşturana. Gözlerinden akan sevinç göz yaşları oğlunun ensesini ıslatıyordu.

Anne yeter artık deyip kollarından tutup ayırdı annesini. Bak artık kavuştuk biribirimize neden ağlıyorsun? Ben sevinmeni görmek istiyorum, ağlamanı istemiyorum. Hadi bakalım içeri girelim. Muzaffer önde annesi arkada girdiler eve. Gözleri nişanlısını aradı. Göremeyince haberi yoktur diye düşündü. Babasına da müjdeciler gitmişti. Soluk soluğa geldi evine

Hoş geldin oğlum diye sarıldı oğlunun boynuna.

Baba sende mi ağlıyorsun. Ben sevineceğinizi zannediyordum. Ne bu ağlamalar böyle. Hadi bakalım sevinin artık. Ayrılık bitti. Hep beraber olacağız bundan sonra.

Aç mısın oğlum diye sordu annesi. Kavuşmamızın sevinciyle düşünemedim aç olacağını.

Yok be anne aç değilim. Yolda gelirken yemiştim bir şeyler. Ben gidip nişanlıma da haber vereyim geldiğimi.

Dur oğlum diye bağırdı annesi. Sakın gitme oraya

Ne oldu be anneciğim, neden gitmeyeyim nişanlıma.

Gitme oğlum o artık senin nişanlın değil: O bir başkasıyla evlendi bile.

Ne diyorsun sen Anne, benim Ayşe’m bir başkası ile mi evlendi. Dönüp annesinin boynuna sarıldı. Ne olur anneciğim söyle bana. Söylediğim doğru değil de anne. Söyle anne, hadi söyle doğru mu söylediğin anne diye sarsıyordu annesini. Annesi boynunu büktü, gözyaşları sanki sel olmuştu gözlerinde.

Doğru oğlum, ne yazık k doğru. Ayşe artık bizim için öldü. Ben de çok sevmiştim onu. Ne yazık ki vefasız çıktı. Muzaffer gidip divana oturdu. Daha fazla ayakta kalacak gücü kalmamıştı. Başını divanın arkalığına dayadı. Uzun uzun ağladı. Ben Ayşe’siz ne yapacağım, Ayşesiz bir hayat yaşamaya değer mi diye düşündü. Gidip onu ellerimle boğacım dedi yavaş bir sesle. Başını kaldırdığında babasının ağlayan gözleriyle karşılaştı gözleri

Ne olur yapma oğlum aklından geçenleri seziyorum. Gençliğine yazık. Sana biz Ayşe gibi ne kızlar buluruz dedi babası.

Haklısın baba, ben bu acıyı içime gömeceğim. Hadi atölyemize gidelim ve çalışmaya başlayalım.

Dur oğlum gidip çalışman için çok erken, hele bir dinlen bakalım.

Yok baba yorgun değilim, bu acıyı kalbime gömebilmek için çalışmalıyım. İş yapmak acılarımı unutturur belki.

Peki gidelim oğlum diyerek kalktı babası.

Baba oğul yoğun bir çalışmanın içinde buldular kendilerini. Oğlu durmadan çalışıyordu. Kimse ile konuşmak istemiyordu. Varsa iş, yoksa iş. Komşular merak ediyorlardı, nişanının atılmasını nasıl karşıladı oğlun diye soruyorlardı. Komşularının yakışıklı oğullarını kendi kızlarına uygun bulan anneler, ayrılmaz olmuşlardı Muzaffer’in annesinden.

Hadi bir kız bul oğluna artık. Daha tez unutur acısını.

Söyledim be komşularım, söyledim ama nuh diyor peygamber demiyor. Ben evlenmek istemiyorum, işimle evliliğim yeter bana diyor da başka bir şey demiyor. Ne yapayım, zorla da evlendiremem ki.

***

Akşam olmuştu. Canı eve gitmek istemiyordu. Gidip bir lokantada yiyeyim yemeğimi diye düşündü. Evine telefon etti. Telefona çıkan annesine

Anne beni yemeğe bekleme, bu akşam yemeğimi dışarıda yiyeceğim dedi. Kapattı telefonu. İş yerini kapatıp, askere gitmeden önce takıldığı içkili lokantaya doğru yürüdü. Lokantaya girdiğinde lokantanın sahibi sevgiyle karşıladı.

Ne o be evlat özlettin kendini, hayli zaman oldu terhis olman, daha yeni görüyoruz yüzünü. Geç bakalım şöyle. Yakınıma otur, fırsat buldukça laflarız. Gösterilen yere oturdu. Yemeğini yerken içkisini de yudumluyordu. Karşı masada oturan çocukluk arkadaşı alaylı alaylı bakıyordu kendisine. Anlam veremedi çocukluk arkadaşının yüzündeki ifadeye. Belki yapısı öyledir diye aldırmadı. Çocukluk arkadaşı kadehini kaldırdı ve yüksek sesle

Bu kadehimi boynuzluların şerefine içiyorum dedi. Söylenenler bana mı yoksa başkasına mı diye bakındı etrafına, kendinden başka kimsenin olmadığını gördü. Belli ki bu ağır taş kendisineydi.

Kime dedin ulan o sözleri sen diye sordu Muzaffer.

Sana dedim ulan sana. Nasıl terk etti seni elin kızı, ne yüzle sokağa çıkıyorsun sen ulan boynuzlu Adam olsaydın sokağa bile çıkmazdın ama sende nerde o adamlık. Ayağa kalktı ve gidip kendisine laf atanın karşısına dikildi.

Sözünü geri al ulan. Yoksa senin beynini dağıtırım. İt oğlu it Sataşan da ayağa kalktı

Almazsam ne yaparsın ulan boynuzlu. Önce sen boynuzlarını kır, sonra bana cevap ver. Gözleri karardı Muzaffer’in, başı döndü. Düşmemek için masaya tutundu. Habire konuşuyordu karşısındaki. Ne söylediğini duymadı bile. Yumruğunu sıktı, vurmakla vurmamak arasında kararsız kaldı. Tam,

Hadi benden bulma diyecekti, karşısındaki bağırdı

Ne bakıyorsun ulan aval aval, yoksa söylediklerimden bir şey anlamıyor musun. Yumruğunu var gücüyle vurdu çocukluk arkadaşının suratına. Sırtüstü yıkılırken duvara çarptı kafası. Düştüğü yer bir anda kan gölüne dönmüştü. Lokanta sahibi düşenin yanına gitti, kaldırmak istedi. Kaldırmanın gereksiz olduğunu anladı. Müşteri sataşmanın bedelini hayatıyla ödemişti. Yapacağı bir şey yoktu. Ayağa kalktığında Muzaffer’in yerinden fırlamış, boş bakan gözleriyle karşılaştı. Çok korkmuştu Muzaffer’in boş bakışlarından. Dışarıya çıkıp devriye gezen polisleri aradı. Yakındaymış polisler. Kısaca anlattı olanları. Polisler lokantaya girdiklerinde halen Muzaffer’in boş gözlerle baktığını gördüler. Polis dürttü Muzaffer’i

Hey arkadaş, kendine gel bakalım, hadi yürü karakola gidelim. Hiç tepki göstermedi. Yzünü tokatladı polisler, tokatlandığını hissetmedi bile. Polislerden biri beraber devriye gezdikleri bekçiye

Hadi git bir taksi bul gel dedi.

Baş üstüne diyerek koşar adımlarla uzaklaştı bekçi. Az sonra bir taksiyle geri döndü. Taksiye binidrdiler Muzaffer’i. Karakola götürüp nezarete kapattılar. Polisler bekçiye sordular

Tanıyor musun bu delikanlıyı

Tanıyorum efendim.

Hadi git te babasına haber ver.

Baş üstüne efendim. Bekçi çok iyi biliyordu muzaffer’in evini. Gidip kapıyı çaldı. Babası çıktı kapıya. Bekçiyi görünce şaşırdı

Hayrola bir şey mi var diye sordu bekçiye

Benimle karakola kadar gelir misin?

Geleyim ama neden?

Oğlunuz birini öldürdü de.

Ne dedin, ne dedin sen anlayamadım. Oğlum adam mı öldürmüş

Maalesef öyle. Duyduklarına inanmak istemiyordu. Eve girip ceketini giydi Bekçiye

Hadi gidelim dedi. Karakola gittiklerinde nezaret haneye götürdüler marangoz Recep ustayı. Gözetleme penceresinden oğluyla konuşmasını söylediler.

Oğlum benim sen ne yaptın böyle. Doğru mu bana söylenenler. Yanıt vermiyordu oğlu. Gözleri yine bir noktaya takılmış boş boş bakıyordu.

Konuş be oğlum konuş, bak ben geldim. Ben senin için canımı bile veririm. Söyle bana nasıl yaptın bu işi. Konuşmuyordu oğlu. Nöbetçi polise gitti.

Ne olmuş benim oğluma böyle. Dövdünüz mü yoksa onu.

Ne dövmesi Recep usta, neden dövelim biz senin oğlunu. Buraya getirildiğinden beri kimseyle konuşmuyor.

Oğlum belli ki şokta. Ona bir doktor getirebilir miyim?

Kurallara aykırı ama getir bakalım. Hızla çıktı karakoldan. İyi tanıdığı bir doktor vardı. Evinde buldu doktoru, durumu anlattı.

Şoka girmiştir dedi doktor, çaresine bakarız. Çantasını aldı  ve beraberce karakola gittiler. Daha görür görmez

Ne oldu bu çocuğa böyle. Çok ağır bir şoka girmiş dedi. Çantasını açıp iki iğne yaptı. Vurduğu iğnelere bile tepki göstermemişti hasta.

İğnelerin etkisiyle derin bir uykuya dalacak, uyandığında şoktan kurtulmuş olur inşallah. Doktor uzaklaşmak istediğinde

Bir dakika doktor bey diye seslendi Recep usta. Size borcumu ödeyeyim.

Ne borcu Recep usta, bu delikanlı bizim de çocuğumuz. Ben şimdi eve gidiyorum. Gerek duyulursa yine çağır beni. Donup kaldı Recep usta

Ne iyi insanlar var diye geçirdi içinden

***

Sabah mahkemeye çıkardılar Muzafferi. Sorulara yanıt vermek bir tarafa, sorulanları anlamıyordu bile

Konuş be oğlum, niye konuşmuyorsun diye üsteledi hakim. Duvardan ses gelirdi ama Muzaffer’den ses gelmiyordu.

Yahu bu çocuk aklını duygularını yitirmiş, yok mu bunun bir yakını. Bir avukat tutsunlar buna. Tam o sırada avukat Tamer Muhtar girdi duruşma salonuna

ayın mahkeme heyeti, ben bu çocuğa vekil atandım. Noter sözleşmesi duruşma sonrası konulacaktır dosyasına. Uygun görürseniz savunmasını hemen üstlenmek istiyorum. Hakim

Tamam dedi, vekâletnameyi daha sonra koyarsın dosyaya. Ne biliyorsan anlat bakalım

Sayın yargı üyeleri, gördüğünüz gibi müvekkilim ağır bir şokta, önce onun ahstaneye kaldırılmasını, sağlığına kavuştuktan sonra duruşmaya devam edilmesini diliyorum. Kısa bir aradan sonra mahkeme heyeti kararını bildirdi. Sanığın hastaneye sevki uygundur.

Hemen hastaneye götürdüler. Hastanın durumunu ağır gören doktorlar Manisa Sinir ve Ruh Hastalıkları hastanesine sevkettiler hastayı. Dört yıl sürdü tedavisi. Taburcu edilirken cezai ehliyeti yoktur diye rapor verdiler hastaya. Muzaffer özgürdü artık. Oysa o özgürlüğün ne olduğunu anlayacak durumda değildi. Bu arada oğlunun başına gelenlere çok üzülen babası, kalbine yenik düşmüştü. Annesinin de kendisine hayrı yoktu. Tek dayanağı ablasıydı artık.

Evlerinin az ötesindeki caddede duvara yaslanır, gelene geçene boş gözlerle bakardı. Bir yumrukta adam öldürene çıkmıştı namı. Bu yüzden kimse onunla konuşmaya cesaret edemiyordu. Annesinin ölümüyle iyice yıkılmıştı. İyice saldırgan olmaya başlamıştı. Yine Manisa’ya gönderdiler. İki yıl kaldı hastanede. Taburcu edildiğinde çok bitkindi. İyice zayıflamış, yürüyecek hali kalmamıştı. Hastalığı kanserdi. Çok az yaşadı hastaneden çıktıktan sonra. Ölüm daha otuzuna girmeden yakalamıştı onu.

Son günlerini yaşıyordu yatağında. Durmadan Ayşe’sini sayıklıyordu. Artık belleğini de kaybetmişti. Ablası çok üzülüyordu kardeşinin haline. Hasta ziyaretine gelen komşu kızına

Emel tut ağabeyimin elini. Ben Ayşe’yim. Bak sana geldim de.

Nasıl olur abla ya anlarsa benim Ayşe olmadığımı?

Anlamaz, artık kimseyi tanıyamıyor. Emel hastanın üzerine eğildi. Elini tuttu,

Bak ben geldim. Ben senin Ayşe’nim. Yine seninle beraber olacağız dedi. Yüzünü sese doğru çevirmeye çalıştı. Bir tebessüm kapladı yüzünü. Bir şeyler mırıldandı. Ne söylediğini anlamak olası değildi. Bütün bedeni sarsıldı ve gözleri bir noktaya saplandı. Ölmüştü. Ölüm yüzündeki tebessümünü silememişti.

 

Özcan NEVRES

 

 

 

.

CANİ SEVGİLİLER

CANİ SEVGİLİLER

Gülten’le Recep henüz onaltı yaşındaydılar. Uzaktan da akraba olurlardı biribirlerine. Köy evinin geniş bahçesindeki köylü düğününü beraberce seyrediyorlardı. Köylülerin ağızdan ağıza gezdirdikleri şarap testilerini ilgiyle izliyorlardı. Kimileri öylesine sarhoş olmuşlar ki, testiyi ağızlarına denk getiremeyerek üstlerine döküyorlardı. Aralarında sızıp arkadaşlarının omuzlarında uyuyanlar vardı. Kimisi yalpalaya yalpalaya, elleri yarı havada akıllarınca davulun temposunda oyun oynuyorlardı. Öylesine komikti ki halleri. Recep bunların haline ağlamak mı gülmek mi gerekir diye düşünüyordu. Asla böyle bir duruma düşmek istemem diye geçirdi içinden.

Gülten, hülyalara dalmış, olanları farketmiyordu bile. Onun aklı fikri Recep’tey di. Recep gerçekten çok yakışıklı bir delikanlı diye geçirdi içinden. Kendisini beyaz gelinlikler içerisinde, Recep’le kolkola, nikah masasına yürürken düşledi. Bir heyecan kasırgasıyla sarsıldı. Kolunu Recep’in boynuna dolayıp sordu?

Recep bizim düğünümüz ne zaman olacak. Recep’in ummadığı, beklemediği bir şeydi bu. Yaşı henüz onaltıydı ve evlilik gibi bir düşüncesi henüz olmamıştı. Akrabası olan Gülten’e de hep kardeş gözüyle bakmıştı. Öfkeyle

Çek kız kolunu boynumdan. Daha bizim yaşımız ne ki evliliği düşüneceğiz. Kızın boynuna sarılı kolunu iterek odadan çıkıp gitti. Zaman zaman Gülten’in davranışını anımsadığında,

Deli kız ne olacak diyerek, üzerinde durmak bile istemiyodu. O davranışını cahilliğine tutuyordu.

***

Kızlar erkeklere göre daha çabuk gelişirler ve genelde erkeklerden daha küçük yaşta evlenirler. Gülten’inkide öyle oldu. Zengin bir kısmeti çıktı. Aradaki yaş farkını önemsemeyerek, verdiler Gülten’i. Damat masraftan kaçmayarak muhteşem bir düğün yaptı. Kasabalılar böylesine bir düğünü hiç görmemişlerdi. Düğünde şarkıcılar, dansözler ve bir de oyun ekibi vardı. Recep oyun için ayrılan pistin yanında en önde oturmuştu. Gülten’in beyaz gelinliği içerisindeki nefis güzelliği, aklına köy düğünündeki, Gülten’in boynuna sarıldığı an geldi. Bir an damadın yerine kendini koydu.

Ne aptalmışım ben. Bu güzeller güzeli kızı bu kart herife kaptırdım.Ne yazık ki iş işten geçmişti. Ok yaydan çıkmıştı. Geriye dönüşün hiçbir olasılığı yoktu. Yemiyenin malını yerler diye geçirdi içinden. Çevresindekiler delicesine eğlenirlerken o, tüm servetini yitirmiş bir tüccar gibi kara kara düşünüyordu. Bir ara kalkıp gitmeyi düşündü. Ayıp olur diye vaz geçti. Düğün sona erdiğinde sıraya girip gelinle damada mutluluklar diledi. Evine giderek, pencere kenarına oturup, üst üste sıgara yakarak, caddeden tek tük gelip geçenleri seyretmeye çalıştı. Ne yapsa Gülten’i silip atamıyordu kafasından. Eve geldiğinde açtığı sıgara paketindeki son sıgarayı da yaktı. Hava ya üflediği sıgaranın dumanında bile Gülten’in hayali vardı. Son sıgarasını da bitirince gidip yatağına uzandı. Soyunmaya bile gerek duymamıştı. Uyumayı denedi olmadı. Gülten eşinin         kolları arasında mutluluktan uçarcasına dans ederken göz göze gelmişlerdi.Gülten’in gözlerinde hüzün dolu bir ifade belirmişti. Sanki gözleriyle beni ancak sen mutlu edersin diyordu. Gözleri yaşardı. Kafasını yumrukladı.

Aptal herif, nasıl da yedirdin güzelim kızı elin kartalozuna. Değil kahrolmak, gebersen bile ne yazar. Atı alan Üsküdar’ı geçti. Elin oğlu kasabanın en güzel kızını almış koynuna. Sen kaçan kuşun ardından ağla. Gözlerini kırpmadan sabahı etti. Gün iyice ışıdğında kalkıp elini yüzünü yıkadı. Yapacağı tek bir şey vardı. Gülten’i unutmak. İsteksiz adımlarla iş yerine gitti.

***

Beş yıl geçti aradan. Gülten ‘e olan aşkı söneceğine gittikçe alevleniyordu. Üstelik Gülten’in eşiyle sık sık kavga ettiğini, hatta birkaç kez annesinin evine kaçtığına dair duyumlar almıştı. Büyük bir umut doğmuştu içinde. Eğer kocasından ayrılırsa mutlaka evleneceğim onunla diyordu. Sık sık Gülten’in evi önünden geçmeye başladı. Kocasının baskısı yüzünden Gülten’in pencere kenarında oturmasına bile izin verilmediğinden, neredeyse onu görme umudunu tamamen kaybedecekti.

Gülten’in bir akrabası evleniyordu. Düğüne kendisi de davetliydi. Yeni bir umut doğdu içinde. Düğün günün iple çekiyordu. Bu düğün kendisi için büyük bir fırsattı. Ne yapıp yapıp Gülten’e, onu sevdiğini ve konuşmak istediğini işaretlerle anlatacaktı.

Düğün gecesi düğün evine erkenden gitti. Gülten geldiğinde nerede oturursa, ona yakın bir yere oturmaktı amacı. Bu yüzden oturmayıp gezmeyi yeğledi. Gülten eşiyle birlikte girdi salona. Düğün sahibi ön tarafta bir yer ayırmıştı onlara. Hemen gidip onlara yakın, Gülten’le göz göze gelebileceği bir yere             oturdu. Az sonra istediği oldu. Göz göze geldiler. Heyecandan kalbi duracak gibiydi. Hafifçe gülümseyerek selamladı Gülten’i. Gülten de gülümseyerek selamladı onu. İkisinin bakışları biribirlerine kilitlenmişti sanki. Pistte oynayıp tepinenler umurlarında bile değildi. Pistin çok hareketlendiği bir sırada, eliyle kendi ağzını, sonrada Gülten’ işaret edip iki elinin küçük parmaklarını yan yana getirerek, kendisiyle buluşup konuşmak istediğini anlatmaya çalıştı. Gülten olur anlamında bir işaret yaptığında, tüm dünya sanki onun olmuştu. Kabına sığamaz olmuştu. Çıkıp sokaklarda bağırmak geliyordu içinden.

Ben Gülten’i seviyorum. Yakında Gülten benim olacak diye.

***

Gülten’in yaşlı, gün görmüş bir komşusu vardı. Zamanında kötü giden evliliği yüzünden çok çile çekmiş, halen o günlerin acısını yüreğinde taşıyan bir ihtiyardı kadın. Gülten’in kocasıyla çok sık olan kavgalarına tanık oldukça, geçmişte kendi çektiği acıları anımsıyor ve Gülten’e acıyordu. Bir gün dertleşirlerken

Ne çekiyorsun bu adamın kahrını. Gençsin, güzelsin. Ne demişler, Amasya’nin bardağı, biri olmazsa bir başkası. Ayrılırsın bu kavgacı heriften, yaşına, gönlüne uygun birini bulur evlenirsin.Koca kıtlığına kıran mı girmiş. Benim kocam öldüğünde, kimler bana talip olmadı ki. Yaşlandığım için kabul etmedim. Senin gibi genç olsaydım evlenmez miydim. Senin bu güne kadar sabretmen bile delilik dedi. Gülten,

Ah Latife teyzeciğim ah, ben ayrılmak istemedim mi sanıyorsun. Kaç defa evden kaçtım. Yakamı bırakmıyor ki. Öldürürüm seni başkasına yar etmem diyor. Çok korkuyorum dediğini yapar diye.

Hadi kızım hadi, korkunun ecele faydası olmaz. Ben ayrılacağım diye diretirsen, hiçbir şey yapamaz. Bıraksın senin yakanı. Gitsin yaşına uygun birini bulup evlensin. Genç kadınla evlenmiş olmanın kıskançlık krizleri, ikinize de hayatı zehir ediyor. Bu işin tek çaresi arılıp herkesin dengini bulması.

Ah be Latife teyze bende şans mı var. Çocukluğumda uzak akrabalarımızdan birini sevmiştim. Yüz vermedi bana. Şimdilerde ise benim için yanıp tutuşuyor. Bir kopabilsem bu heriften, nikahımızı bile beklemeden ona gideceğim. Ne yazık ki kopamıyorum.

Git konuş onunla, alsın seni uzaklara götürsün. Bir müddet görünmeyin ortalıkta. Nasıl olsa umudunu kesince boşar seni. Boynuzlarıyla ortada dolaşacak hali yok ya.

İyi diyorsun be Latife teyze. Bu adam bana hiç göz açtırmıyor ki, gidip onunla konuşayım. Ya benimle boşanmadan bir arada olmak istemezse. Ya zina davasından hapise düşerim diye korkarsa?  Karşılıklı oturup konşup anlaşmadan nasıl giderim ona. Gerçi geçenlerde akrabamızın düğününde benimle konuşmak istediğini işaret etmişti gizlice. Ben de ona olur demiştim işaretle.

Sen bana kim olduğunu söyle. İşyerini de güzelce tarif et. Ben gider konuşurum onunla. A vallahi, senin derdin yüzünden ben dert sahibi oldum. Bitirin artık bu işi. Hem sen kurtul hem ben kurtulayım.

Kızma be Latife teyze. Benim cahilliğime tut bu çekimserliğimi. Ben senin gibi gün görmüş, deneyim sahibi biri değilim ki.

Hadi uzatma. Kim bu şanslı adam söyle de gidip konuşayım onunla. Unutma, demir tavındayken dövülür. Aldığı tarif üzerine doğruca Recep’in dükkanına gitti. Dükkana girip,

Oğlum hele şuraya bir oturayım deyip, Recep’e yakın olabileceği bir koltuğa oturdu. Recep oldukça saygılı,

Hoş geldin anneciğim, önce sana bir şeyler ikram edeyim, ne istediğinizi sonra öğreniriz.

Bir şey içmem şart mı. İçmesem olmaz mı?

İçmesem olmaz mı ne demek anneciğim. Siz ilk defa geliyorsunuz dükkanıma. Helebir şey iç. Birazda soluklan, sonra da konuşuruz.

Peki evladım, madem ki ısrar ediyorsun, bir şekerli kahveni içeyim. Recep dışarıya çıkıp çay ocağına seslendi iki şekerli kahve getir diye. Az sonra kahveler geldi. Höpürdete höpürdete kahvelerini içtiler. Recep merakla bekliyordu, bu yaşlı kadın ne isteyecek benden diye düşünüyordu . Yaşlı kadın hemen söze girdi

Bak oğlum Recep, ben Gülten hanımın komşusuyum. Evim onun eviyle yanyana. Bu yüzden iyi görüşüyoruz onunla. Her türlü derdini bana anlatır ve benden hiçbir sırrını gizlemez. Seni anlattı bana. Geçenlerde bir düğünde ona işaretle buluşup konuşmak istediğini söylemişsin. Ben onun kocasından neler çektiğini çok iyi biliyorum. Onun o haddini bilmez kart heriften kurtulmasını sağlamak istiyorum. Çocukluğunuzda sevmişsiniz biribirinizi ama kısmet olmamış evlenmeniz. Eğer onunula ciddi bir şekilde, daha doğrusu bir yuva kurmak amacıyla konuşmak istiyorsan, sizi benim evimde buluşturup konuşturacağım. Ama iyi bak bana. Ben osmanlı kadınıyım. Eğer niyetin ciddi değil ise, beni hiç buluştırma bu işe. Recep duydukları karşısında sevinçten uçacak gibi olmuştu. Ne diyeceğini bilemiyordu.

Anneciğim seni allah mı gönderdi bana. Söylediklerinin karşısında sevinçten delireceğimden korkuyorum. Ne olur bana güvenin. Ben gülten’e deliler gibi aşığım. Onun kocasıyla anlaşamadığını bildiğim için bu güne kadar evlenmedim. Ben onu sonuna kadar beklemekte kararlıyım. Uğruna ölümümü istesin öleyim.

Tamam oğlum tamam. Anlaşıldı. Ben yine gelip buluşacağınız günü ve saatı bildireceğim. Gitmek için ayağa kalktığında Recep, minnetle defalarca elini öptü yaşlı kadının.

Hadi kal sağlıcakla evladım.

Güle güle anneciğim. Allah ne muradın varsa versin. Saygıyla uğurladı yaşlı kadını.

***

Aradan üç gün geçti. Neredeyse yaşlı kadından umudunu kesecekti. Yaşlı kadın kapıda görününce sevinçten deli olacaktı. Hemen kadının yanına gidip elinden tutup oturacağı koltuğa kadar yardım etti. Yaşlı kadın koltuğa oturunca saygıyla elini öptü.

Anneciğim, önce ne içmek istersin onu söyle. Bu ara biraz dinlenmiş olursun. Sonra da rahat rahat konuşuruz.

Hiçbir şey içmeyeceğim. Az önce seninkiyle kahvelerimizi içtik. Fazlası dokunur bana. Ben hemen kalkıp gideceğim. Sen yarım saat sonra benim evime gel. Gülten de gelecek benim eve. Rahatça konuşursunuz orada. Neye karar verecekseniz verirsiniz. Benim evim Gülten’in evine bitişik, ondört numaralı kapıdan çekinmeden gir içeri Hadi bana müsaade diyerek kalktı. Ah dizlerim ah diyerek ahlayıp oflayarak iş yerinden ayrıldı.

Recep yarım saatı zor geçirdi iş yerinde. Bir an önce gidip Gülten’ine kavuşmak için can atıyordu. Saatına baktı daha on dakika beklemesi gerekiyordu.

Burada beklemektense gidip yaşlı teyzenin evinde beklerim. Bakarsın Gülten de erken gelir. Acele adımlarla Gültenin evine doğru yürüdü. Ondört numaralı kapıyı açıp içeri girerken kalbi yerinden fırlayacaktı sanki. Heyecanla,

Anneciğim ben geldim. Yaşlı kadın içeriden seslendi,

Gel oğlum gel, çekinme gir içeri. İçeri girdiğnde Gülten’i kendisini bekler buldu. Gülten ayağa kalkarak karşıladı onu. El sıkışırlarken, yaşlı kadın

Hadi hadi benden çekinmeyin, öpün biribirinizi. Sımsıkı sarıldılar biribirlerine. Yaşlı kadın ayağa kalktı.

Ben mutfağa gidiyorum. Orada yapacak işlerim var. Rahat konuşun burada. Ne ben ne de başkası duyar diye korkmayın. Gülerek çıktı odadan. Yaşlı kadın odadan çıkar çıkmaz dudakları birleşti. Uzun uzun öpüştüler. Gülten

Yeterartık dudaklarımı morartacaksın. Hem biz buraya konuşmak için gelmedik mi. Yoksa geçmişte beni reddetmenin hesabını sorarım diye korkuyor musun dedi. Recep

O günü anımsatma bana. Beş yıldır çektiğimi bir allah, bir de ben bilirim. O günden beri az yumruklamadım kafamı. Kötü günler geride kalacak, unutacağız o kötü yılları. Biz bu güne ve daha sonrasına bakalım. Sana söz veriyorum, bizi biribirimizden hiçbir güç ayıramıyacak. Gülten’in yanıt vermesine fırsat vermeden yine dudaklarını Gülten’in dudakları ile birleştirdi. Yere uzandılar. Vücutları biribirine kenetlendi. Seksin doruğuna ulaşırken çıkardıkları sesleri yaşlı kadının duyabileceğini umursamadılar bile. Doyuma ulaştıktan sonra, kollarını biribirlerinden ayırmadan uzandıkları yerde konuşmaya başladılar. Recep

Seni ne kadar sevdiğmi anlatacak kelime bulamıyorum. Gidip o kacan olacak herifi hemen öldürebilirim dedi. Gülten

Onu öldürmek neye yarar ki. Bu kez de hapishane yollarını gözletir bana. Sakın öyle bir çılgınlık yapma. En iyisi bunu zamana bırakalım. Kocamın benden vazgeçmesi ve beni boşaması için elimden gelen her şeyi yapacağım.

Gerekeni yapacağına inanıyorum sevgilim. Bu arada biz sık sık buluşmamızı sürdürelim. Biliyorsun ben evimde yalnız yaşıyorum. Koca apartman. Kimin girdiği kimin çıktığı belli değil. Bana geldiğini kimsenin anlaması olası değil. Evimi biliyorsun. Telefonumu az aralıkla bir defa çaldırman, buluşacağımızın işareti olsun. İşaretini alır almaz ben eve gider seni beklerim. Gülten

Tamam sevgilip anlaştık diyerek kalkmak istediğinde, Recep yine sımsıkı sarıldı, kalkmasını önledi. Yine delicesine sevişmeye başladılar. Gülten’in hiç tatmadığı coşku dolu bir cinsel birleşmeydi bu. Yaşamdan bambaşka bir haz algılamaya başlamıştı. Doyuma ulaştıktan sonra hiç konuşmadan uzun uzun bakıştılar. Doyuma ulaşmak ikisinin bedenlerini öylesine gevşetmişti ki, yattıkları yerden bir türlü kalkmak istemiyorlardı. Zaman ilerliyordu. Gülten için kalkıp gitmenin zamanı gelmişti.

Hadi bırak ta kalkıp gideyim. Senin evinde daha uzun kalmaya çalışırım. Sen şimdi hemen çık git, ben daha sonra giderim. Latife teyze ile vedalaşmana gerek yok. Ben selamını söylerim ona. Uzun uzun öpüşerek vedalaştılar.

***

Recebin telefonu bir kere çaldı. Az sonra bir kere daha çaldı. Sabırsızlıkla beklediği mesaj gelmişti. Hemen iş yerini kapatarak evine gitti. Kapıyı aralık bırakarak beklemeye başladı. Beklemesi fazla sürmedi. Gülten aralık kapıdan sessizce içeri girdi. Hemen yatak odasına giderek soyunup yatağa girdiler. Saatlerin nasıl ilerlediğinin farkına bile varmadılar. Gülten’in gözü bir ara duvardaki saate ilişti. Recebin kollarından sıyrılarak yataktan çıktı.

Eyvah biz ne yaptık böyle. Bu kadar geç kalmanın hesabını nasıl vereceğim ona. Recebin ne söyleyeceğini beklemeden acele giyindi. Uzun uzun öpüşerek vedalaştılar.

Eve geldiğinde kocasını kendisini bekler buldu. Kocası kıskançlık krizi içindeydi. Bas bas bağırmaya başladı.

Bu saate kadar nerelerde sürtüyordun pis fahişe. Bir daha benden habersiz bir yere gidersen , yemin ediyorum seni kıtır kıtır keserim. Hele bu yaptığını bir daha yinele, seni kesiyor muyum, kesmiyormuyum dedi. Gülten,

Ne bağırıyorsun be. Bıktım senin bu kıskançlığından. Yeter be, beş yıldır bana kan kusturdun. Hayatı zehir ettin, bana da kendini de. Ayrılalım diyorum ayrılmıyorsun. Anneme gitmeme bile karışıyorsun. En yakın arkadaşlarıma bile gitmeme izin vermiyorsun. Ya boşa ya öldür beni. Bitsin artık bu çektiğimiz azap diyie bağırınca kocası ummadığı bir durumla karşı karşıya kaldı. Daha önce ne söylerse söylesin eşi karşılık vermezdi. Öfkeyle karısının üzerine yürüdü. Elini kaldırıp hızla salladı tokadını. Gülten çevik bir hareketle geri kaçarak suratına inecek tokattan kurtuldu. Boşa giden tokat yüzünden kocası sendeleyerek yere düştü. Gülten

Bana bak bana, senin bana attığın o dayaklar artık geride kaldı. Fazla üstüme varma, yoksa hanım dayağı yemenin acısını çok kötü tattırırım sana. Ferhat beyin dili tutulmuştu sanki. Belliki bundan böyle karısını dövecek gücü kalmamıştı. Karısının kendisinin yaptığı gibi, üzerine çullanıp dövdüğünü düşledi. Korku ve çaresizlikle yastığa kapanıp uzun uzun ağaldı.

Ben bunlara müstahakım diye geçirdi içinden. Neden yaşına uygun bir eş seçmedin kendine. Gençle evlenirsem çoluk çocuk sahibi olurum diye düşünmüştüm. Hani nerede çoluk çocuk. Kuru çeşmeden testi dolar mı sanmıştın. Ne olacak benim halim. Onu çok seviyorum boşayamam. Boşamaya kalksam, bu yaştan sonra kim evlenir benimle. Ağlıyordu. Gözyaşlarını karısı görmesin diye yatak odasına gidip yattı. Akşam yemeği için bile yatağından çıkmadı. Sabaha karşı boşanmamaya karar verince biraz rahatladı. Rahatlama uykusunu getirdi. Karısı sabah kahvaltısı için çağırdığında,

Benim kahvaltı yapacak halim yok, sen ye diyerek tekrar uykuya daldı. Öğle vakti geldiğinde uyandı. Çok fena acıkmıştı. Açlıktan elleri titriyordu. Karısına seslendi.

Yemek hazırladıysan geleyim dedi. Karısı

Ben yemeği çoktan hazırladım, hadi gel dedi. Kalkıp giyindi. Karısının hazırladığı masaya oturdu. Karısına sen niye gelmiyorsun diye sordu.

Sabah iyi yemiştim, halen acıkmadım, sen ye dedi karısı. Lokmalar boğazına takıldı. Zorlukla yuttu yediklerini. Hüzünle karısına baktı. Belli ki bu evliliğin ipleri kopmuştu. Yarı aç yarı tok kalktı masadan.

Hanım ben gidiyorum, sakın evden ayrılma. Geldiğimde seni evde bulmak isterim diyerek sokak kapısını çarparak çıktı. Doğruca arabın meyhanesine gitti. Uygun bir yer bularak oturdu. Bir ufak rakı ve meze getirtti masasına. İçerken karısını düşündü. Ne olacaktı bu işin sonu. Tek çare ayrılmak mıydı. İçtikçe hüzünlendi. Bir ufak rakı kesmemişti. Bir ufak daha söyledi. Hava kararmak üzereyken meyhaneden ayrıldı. Evine geldiğinde karısı kendisiyle ilgilenmedi bile. Karısının kendisiyle ilgilenmemesi bir kez daha kahretti onu. Ağlamak istiyordu. Doğruca yatak odasına gidip yattı. Ağlamaya bile fırsat bulmadan sızıp kaldı.

Gülten’in Recep gözünde tütüyordu. Kocasına,

Sen dışarıya çıkacak mısın diye sordu.

Evet çıkacağım, niye sordun?

Ben biraz annemlere gitmek istiyorum da. İzin vermekle vermemek arasında tereddüt etti. İzin vermese ipler temelli kopacaktı.

Madem annene gitmek istiyorsun, bende çıkıyorum. Sakın geç kalma diyerek evden çıktı. Gülten hemen telefonu açıp Recep’in telefonunu bir kez çaldırıp kapattı. On saniye kadar bekleyip tekrar bir kez çaldırdı. Evden çıkıp Recep’in evine doğru yöneldi. Recep’in hemen eve gideceğini biliyordu. Eve vardığında, aralık kapıdan içeri girdi. Akşam saatine kadar doyasıya seviştiler. Eve döndüğünde yine kocasını kıskançlık krizleri içerisinde bulmuştu.

Yine nerelerde sürtüyordun kaltak

Nerede olacaktım annemlerdeydim.

Hayır annenlerde değildin. Ben annene uğradım, yoktun orada.

Bir arkadaşıma uğramıştım ne olmuş yani. Ne duruyorsun boşasana beni. Benim gibi bir kaltağı, orospuyu halen ne tutuyorsun evinde. Kan beynine sıçradı. Yine eskisi gibi dövmeyi geçirdi içinden. Gözü kesmedi. Birde bu yaşta karı dayağı yemekte var hesapta diye düşündü. Sokak kapısını çarparak çıkıp gitti. Gece yarısı evine döndüğünde, karısını divanda uyur buldu.

Hadi yatalım diye seslendi. Karısı

Sen git yat dedi. Ben burada yatacağım. Üstelemedi. Gidip yatağına yattı. Sabah kahvaltı yaparlarken karısına,

Bak canım, benim bir ayağım çukurda. Biraz sabret, nasıl olsa pek uzun yaşayacağımı sanmıyorum. Benden kalacak mirasla, benden sonra bolluk içerisinde dileğince yaşarsın. Sakın benden boşanıp kurtulmayı aklına getirme. Böyle her gün surat asarak, biribirimize hakaret ederek hayatımızı zehir etmeyelim. Ne derler sabreden derviş muradına ermiş. Sende biraz sabret. Ölüm mukadder, onun önüne geçmek olası değil. Ben artık seni serbest bırakıyorum. Dilediğin zaman annene de arkadaşlarına da gidebilirsin. Yeter ki gittiğin yerden benim haberim olsun. Tüm bu söyledikleri bile aralarındaki soğukluğu gidermeye yetmedi.

Recep’le buluşmaları daha da sıklaşmıştı. Özlemle sarılıyorlardı biribirlerine. Doyasıya sevişiyorlardı. Sevişmekten yorgun düştüklerinde dereden tepeden konuşuyorlardı. Recep

Senin kocan olacak o bunağın ölmeye niyeti yok. Sen de onu bir türlü ayrılmaya ikna edemiyorsun. Bir plan yapalım ondan kurtulmak için dedi.

Nasıl bir plan yapabiliriz ki.

Onu yavaş yavaş zehirleyerek, kimsenin sezmeyeceği bir şekilde ölümüne neden olalım.

Günah olmaz mı?

O bizim aşkımıza zarar veriyor. Zararlıyı ortadan kaldırmak tanrı emri. Bunun nesi günah olur ki?

Ya onu zehirleyerek öldürdüğümüz anlaşılırsa?

Yavaş yavaş zehirlersek o halsiz düşer. Halsizliği nedeniyle yataktan çıkamaz olur. Onu herkes hasta bildiğinden, ölümünden kimse şüphelenmez.

Sen ne istersen ben yaparım. Sana daha evvel de söyledim. Ben senin için canımı veririm. Bu işin sonunda ipe gitmek bile olsa sana hayır diyemem.

Tamam öyleyse anlaştık. Ben, kimsenin şüphelenmemesi için zehiri çalacağım. Kararları kesindi. Aralarındaki o karaçalıyı yakarak ortadan kaldıracaklardı.

***

Recep’in tornacı bir arkadaşı vardı. Bazı parçaları sertleştirmek için siyanür kullandığını ve onun çok kuvvetli bir zehir olduğunu biliyordu. Arkadaşının atölyesine gitti. Arkadaşı başını işinden kaldırmadan,

Ooo Recep bey, hangi rüzgar attı seni buraya. Senin bizim dükkanın yolunu unuttuğunu sanmıştım. Hangi rüzgar attı seni buraya? Elimdeki işin bitmesine az kaldı. Bitireyimde bir şeyler içelim. Recep yağlı bir sandelyenin üzerine bir gazete koyarak oturup beklemeye başladı. Sinan usta işini bitirince gelip karşısında durdu.

Hadi bakalım ne içersin, söyle de gidip çay ocağına söyleyeyim.

Bir şey içmesek olmaz herhalde. Şekerli bir kahve içeyim bari. Sinan usta çay ocağına gitmek için dükkandan çıkar çıkmaz hemen siyanürü koyduğu dolaba gitti. Yanında getirdiği küçük bir torbaya bir çorba kaşığı kadar siyanür koyup yerine oturdu. Eline zehir bulaşmış olması korkusuyla çeşmeye gidip ellerini sabunla yıkarken Sinan usta geri döndü.

Elime yağ bulaşmıştı da onu yıkayorum. Senin buraya gelen yağlanmadan gidemez her halde diye takıldı Sinan ustaya.

Eee ne yaparsın be Recep, allah bizim ekmeğimizi bu yoldan vermiş. Kahveler geldi. Karşılıklı içerlerken biraz da dereden tepeden konuştular. Az sonra Recep ayağa kalkarak,

Seni çok meşgul ettim. İş sahibini meşgul etmek günahtır derler. Hadi bana müsaade. Daha çok günaha girmeyeyim. Sinan usta kapıya kadar uğurladı Recep’i

***

Yine buluştular. Recep hazırladığı zehiri Gülten’e verdi.

Bak gülten bu zehir çok etkili bir zehir. Diğer zehirlerden ap ayrı bir zehir bu. Bunun bir özelliği var. Zehirlenene otopsi yapsalar bile ölümün zehirlenmeden olduğunu anlayamazlar. Bu zehiri çok az kulanacaksın. Bir kibrit başı kadar koyacaksın yemeğine. En geç onbeş günde götürür kocanı. Böylece kavuşmamızın  yolunu açmış oluruz. Gülten zehiri alıp çantasına koyduktan sonra yatak odasına gittiler ve yine doyasıya seviştiler.

Eve döndüğünde zehiri kimsenin eline geşmeyecek şekilde sakladı. Saklamadan önce o gün kullanması gerekeni ayırdı. Akşam yemeğine oturduklarında zehiri kocasının tabağına koydu. Yemekten sonra kocası terlemeye başladı. Karısına,

Hanım benim keyfim kaçar gibi oldu. Ben gidip yatıyorum. Hadi sana iyi geceler dedi ve gidip yattı. Sabah güçlükle kalktı yataktan. Kahvaltısını yaptıktan sonra tekrar yattı. Akşam yemeğinden sonra yine terlemeye başladı. Yatağına kadar güçlükle yürüyüp yattı. Her geçen gün sağlık durumu giderek bozuluyordu. Yatağından çıkamaz oldu. Karısının yatağına getirdiği yiyecekleri güçlükle yiyordu. Bir gece sabaha karşı yaşama veda etti.

Karısı gözyaşları içerisinde akrabalarına ve komşularına kocasının ölüm haberini verdi. Zaten yakın akrabaları kocasının sağlık durumunun çok bozulmuş olması nedeniyle, nöbetleşe evde kalıp Gülten’e yoldaş oluyorlardı.

Defin izini ve mezar için belediyeye başvuru yapıldığında, belediye doktoru ölüm raporu için öleni görmesi gerektiğini söyledi. Ölenin evine gittiler. Doktor ölüyü inceledi. Tam ölüm nedeni solunum yetmezliği diye raporunu yazacakken, ölünün tırnaklarındaki beyazlıklar dikkatini çekti. Ölünün tırnaklarını dikkatle inceledi.

Bu adamın ölüm nedeninde zehirlenme belirtileri var. Otopsi yapılması gerekir diyerek, raporu yazmadan evi terketti. Makamına döner dönmez savcılığı arayarak cenazeye otopsi yaptırılmasını istedi. Savcılık Devlet Hastanesinin ambulansını göndererek cenazeyi hastanenin morguna kaldırttı. Cenazeye gereken otopsi yapıldığında ölümün siyanür zehirlenmesinden olduğu anlaşıldı. Savcılık hemen soruşturma başlattı. Önce karısının ifadesini aldı. Gülten’in ummadığı bir durum du bu. Dili çabuk çözüldü ve gerçeği olduğu gibi anlattı. Savcılık Hemen Recep’i de tutakladı.Sevkediliği mahkeme suçun sabit olduğunu ve suçun ağır cezalık olduğuna karar vererek dosyayı ağır ceza mahkemesine sevketti.

Ağır ceza mahkemesinde fazla sürmedi yargılanmaları. Suç sabitti. Taammüden adam öldürmek. Bazı hafifletici nedenlerle Gülten’nin cezasını yirmibeş yıla indirdiler. Recep’e de suça iştirak ve öldürmeye azmettirmekten verilen on sekiz yıllık ağır hapis kararı hafifletici nedenlerle on yıla düşürüldü. Vuslat (kavuşma) bir başka bahara değil nice baharlara kalmıştı.2000-03-3

 

Tel ve Fax : 02122 8123173

FOÇA                                                                                                                  Özcan NEVRES

 

 

BİR TURİZM ÖYKÜSÜ

Bir Turizm Öyküsü
Delikanlı köyün kahvehanesine girdiğinde, kahvehanede oturanların gözleri ona çevrilmişti. Delikanlı meraklı bakışlara aldırmadan boş masalardan birine oturdu. Masalardan birindeki yaşlı adam delikanlıya seslendi. De baken ülen Faruk, imtihan nasıl geçti? Eyi havadisler va mı len? Delikanlı saygılı bir şekilde,
Daha belli değil be Mustafa amca. Sonuçları önümüzdeki ay bildirecekler.
Ülen gappe dinliler, senin sesinden daha güzel ses mi bulacaklar? Ne poh yemeye önümüzdeki aya salladılar?
Yalnızca ses güzelliği yetmiyor be Mustafa amca. Diksiyon, davranış, kulağın ses algılaması gibi bir çok faktörler var aradıkları. Nasipse olur. Nasip değilse elden ne gelir?
Ülen Faruk, kazanamazsan sakın üzülme. Sende o ses varken kazinoların tümü sıraya geçerler vallaha. Mustafa ağayla aynı masada oturan bir yabancı, Mustafa ağanın kulağına eğilerek,
Ne iştir bu?
Radyo evine ses sanatkarı alacaklarmış. Bu delikanlının çok güzel sesi var. Gel gör ki, köyümüzün yaşlısı genci onun köyden biri olması nedeniyle harcandığına inanıyorlar. Şehirde onca uyanık varken Faruk gibi bir köylü parçasını elinden kim tutup da onu ses sanatkarı yapar diyorlar.
Mustafa ağa, benim tanıdığım bazı saz sanatçıları var. Ben bunun adını soyadını bir kenara yazayım. İleride belki bir yararımız olur bu gence.
Adı Faruk Kavalcı. Eğer öyle bir iyilik yapma olasılığı olursa bana haber ulaştır. Onu hemen gönderirim. Çok da severim keratayı. Sessiz, sakin ve de çok bilgili bir oğlan. Hele onunla bir konuşsan, inan ona köy çocuğu demezsin.
Öyle bir genci elinden tutmak ve yardım etmek sevabın en büyüğünü kazandırır insana. Ben elimden geleni yapacağım.
Sağ ol Haldun bey. Köyümüzden büyük bir şarkıcı çıkması, köyümüzün yararınadır. Köyümüz denize ne kadar yakın. Hal böyleyken ne yerli ne yabancı turist uğramaz bizim köye. Köyümüzün adı bir dillense, zengin takımı, turist takımı hücum ederler bizim köye. Köyümüzde iş alanları açılır, arazilerimiz değer kazanır. Say say bitmez faydaları.
Çok haklısın Mustafa ağa. İnşallah onun ses sanatkarı olması için gerekeni yaparız.
***
Haldun bey, İzmir’e döndüğünde ilk işi Mezarlıkbaşı’ndaki çalgıcılar kahvehanesine uğramak oldu. Onu iyi tanıyan çalgıcılardan bir kısmı ayağa kalkarak karşıladılar.
Oooo Haldun bey, hangi rüzgar attı sizi buraya. Yine düğün dernek mi var yoksa?
Bu sefer düğün dernek için değil, hayırlı bir iş için geldim. Köyde bir yazlık ev yaptırıyorum. Köylülerden bazı arkadaşlar edindim. Bir delikanlıyı gösterdiler. Delikanlı radyo evinin açtığı ses sınavına girmiş. Delikanlı gariban. Arkasında destek olacak kimsesi yokmuş. Ben de söz verdim ona yardımcı olacağıma. O delikanlı aranıza katılsa, müzik bilgisini biraz arttırsa iyi olur kanısındayım. Bir ay sonra ikinci bir imtihana girecekmiş. Zaman çok dar ama, yine de faydadan ari olmaz.
Al gel delikanlıyı, bir ayda üç beş şarkıyı pekiştirir. Utangaçlığı varsa utangaçlığını atar. Bildiklerimizi de kısa zamanda öğretmeye çalışırız.
Tamam Hüseyin bey. Yarın köyden dönerken onu da getiririm. Bu yakın otellerden birinden bir oda ayırtayım. Yeme içme işini de bizim Şevket ustanın lokantasında hallederiz. Ha Şevket ustanın lokanta dedim de aklıma geldi. Öğlen vakti geldi. Hem karnımızı doyururuz, hem de bir iki tek de atarız.
Bir iş çıkar diye bekliyorum. Yemek uğruna işi kaçırmayayım. Hadi size afiyet olsun.
Sen olmadan yemeğe gitmem. Garson çocuğa tembihleriz. Arayan oldu mu? Gelip çağırsın diye.
Tamam, öyle olur. Sizi ziyana sokacağız be Haldun bey.
Ne ziyanı canım. Altı üstü bir yemek. Senin güzel sohbetin her şeye bedel.
Lokantaya gittiler. Arka tarafta bir masaya oturdular. Garson gelip ne yiyeceklerini sordu. Haldun bey,
Bizim Şevket ustamızın elbasanı ünlüdür. İki elbasan, bir de duble salata, ayrıca masa altı bir yedi yüzlük. Garson masa altı yedi yüzlüğü anlayamamıştı.
Beyim bizde öyle bir şey yok dedi. Haldun bey gülerek,
Oğlum sen Şevket ustaya benim söylediğimi söyle. O gerekeni yapar. Garson tezgaha dönüp siparişleri söyledi. Şevket usta yemek ve salataları hazırlayıp garsona götürmesini söyledi. Şevket usta zuladan bir yedi yüzlük çıkarıp açtıktan sonra gazete kağıdına sarıp sürekli müşterisinin oturduğu masaya gitti. Rakıyı verirken,
Benim dublemi ayırmayı sakın unutma diyerek masadan ayrıldı.
Dükkanda müşteriler iyice azalınca gidip Haldun beyin masasına oturdu. Çalgıcı Hüseyin’e,
Bak Hüseyin bey, bu Haldun beyi çok severim. Onun hatırına zulada hep rakı bulundururum. Müşteriler ellerini ayaklarını çektiler mi? gel keyfim gel. Keyfimizce demleniriz.
İnsanın Haldun bey gibi bir dostunun olması çok güzel. Sağ olsun. Ne zaman bir yakınının ya da komşusunun düğünü derneği olsa gelip beni bulur. Allah ondan razı osun. Onun sayesinde çok ekmek yedik.
Haldun bey çok can bir insandır. İyilik severdir.
Ha Şevket usta, az daha unutuyordum. Yarın bir delikanlı getireceğim. Bizim Hüseyin ustanın yanında bir ay kurs görecek. Otelde yerini ayırttım. Yemeğini de burada yer. Ben her hafta hesabını öderim.
Aman Haldun bey, hesabın sözü mü olur? Madem bu işin içinde bir hayır var. Yemeği de benden olsun.
Çok sağ ol Şevket usta. Bu işi ben üstüme aldım. Yediklerinin bedelini öderim. Hadi bakalım, akşam vakti yaklaştı. Neredeyse müşteriler sökün eder. Hesabı getir de kalkalım.
Hesap olup da ne olacak be Haldun bey At bir onluk. Masrafı alalım yeter. Haldun bey,
Bir onluk az be şevket usta. Hiç olmazsa iki onluk olsun diyerek cüzdanından çıkardığı iki on liralığı masanın üzerine bıraktı.
***
Haldun bey inşaat işçileri öğlen molası verdiğinde köy kahvehanesine gitti. Doğruca Mustafa ağanın oturduğu masaya gidip oturdu. Elinde taşıdığı paketi masanın üzerine koyup açtı. Mustafa ağa,
Hayrola Haldun bey, köyde kıtlık varmış gibi azığınla gelmişsin. Benim evden kuru yavan bir şeyler getirirdik.
Çocukluğumda evimizin bahçesindeki fırında pişirdiğimiz ekmekleri yerdik. Koca bir tepsi ekmeği kolayca tüketmek olası mıydı? Ekmek üç dört gün sonra tuğla gibi olurdu. Harç yap tuğla niyetine kullan. Ara sıra babam kazamızdan çarşı ekmeği getirirdi. Ailece bayram ederdik. Şimdilerde sizin köy ekmeklerinizin özlemini çeker olduk. Hep ev ekmeği yemeğe gına gelmiş olacağız ki, çarşı ekmeği bize çok değişik ve lezzetli gelirdi. Aslında onun lezzeti hemen taze tüketilmesinden kaynaklanıyordu. Evden çıkarken benim hanım gelirken bula bilirsen köy ekmeği getir diye tembihledi. Böreği ikimiz yeriz diye çokça aldım. Hadi bakalım çayları söyle de yemeğe başlayalım. Yemekten sonra bir iki yere soralım. Yeni ekmek yapan varsa ederi neyse bir tane alayım.
Sormaya hacet yok Haldun bey. Bizim evde hamur karmışlardı. Biraz sonra fırına atarlar. Çıktığında getiririm.
Desene şanslı günümdeyim.
Ne şansı bey, eni konu bir ekmek. Hele sen inşaatı bitirip köyümüze taşın. Avratlarımız beraberce bizim fırında istediğin kadar pişirirler.
Bizim fırın dedin de aklıma geldi. Benim evin inşaatında çalışanlara bahçeye bir fırın yapalım dedim. O iş bizim işimiz değil dediler. Bağarası’nda bir demirci Ali usta var. O fırın işini çok iyi beceriyor.
Tanırım Ali ustayı. Çok tembeldir. Onu öyle boş çalıştıramazsın. Açacaksın önüne şarabı. Hem içecek, hem bol bol fıkra anlatacak.Ağzı doluyken iyi çalışır. Fıkra anlatmakta da çok bitirimdir.
Yarın erken gelirim. Beraberce Bağarası’na gider o ustayı alır geliriz.
Gitmesine gideriz de, sakın şarapsız gelme. Malum, bizim köyde şarap satmazlar.
Tamam gelirken bir kasa getiririm.
Yok canım o kadar da değil.
Yabana mı gidecek? Kalanının da biz tepeleriz.
Olur tabi. Neden olmasın?
Aklıma gelmişken söyleyeyim. Dün gösterdiğin sesi güzel dediğin delikanlı için gerekeni yaptım. Bu akşam giderken onu da götüreyim.
Götürmek kolay da o meteliksizin bir. Cebinde çay parası bile yoktur. Ne yer, ne içer şehir hayatında?
Ben ona otelde yer ayırttım. Çalgıcılar kahvesinin hemen yakınında. Otelin karşısındaki lokantada da yiyip içecek. Onu bir ay bakmak benim boynumun borcu. İş bulup çalıştığında çalıştığından kazandığı yanında kar kalır.
Desene be Haldun bey, bizim Faruk dört ayak üstüne düştü. İnşallah kadir kıymet bilir ve bu iyiliğini unutmaz.
İsterse unutsun be Mustafa ağa. Biz bir maya çalacağız. Tutarsa iyi olur. Tutmazsa dert edinmeyiz.
Ha işte, köyümüzün bekçisi geldi. Şuna bir sesleneyim.
Mahmut, üle Mahmut!!!!
Hayrola Mustafa emmi, nasırına basılmış gibi ne ünleyip duruyon. Yoksa adımı mı belliyon?
Hele gel bakayım. Önce bir çayımızı iç. Sonra da bizim şu şarkıcı Faruk’u bulu ver bize.
Ne etçen o haylazı?
Hele sen bi gel bakayım. Bekçi gelip selam vererek masaya oturdu.
Bu bey şu Hüsnü’lerin o geniş bahçeli viraneyi alan değil mi?
O ya.
Beyim netçeniz o viraneyi?
Her tarafını yenileyip ilaveler yapıyoruz. Saray yavrusu gibi bir ev oluyor. Hem de aslına uygun olarak. Damı yine toprak. Duvarları kireçli samanlı sıva. Yanı başına bir salon ve tuvalet ilave ettik. Bahçesine bir de fırın yaptıracağım. Doğraması hazırlandı. Boyası badanası yapılırken kol duvarları da onarılacak. Kısmet olursa bu yaz köyünüzün sefasını yaşayacağız.
Masraf çok olmuştur ama değer. Zira köyümüzün en havadar yeri orası. Bir de bahçesini ağaçlandırdınız mı? meyveye para vermezsiniz.
İnşallah. O konuda sizlerin bilgisinden yararlanacağım. Bekçi kahvecinin getirdiği çayı içtikten sonra kalktı.
Bana müsaade edin. Biraz işim var. Bu arada Faruk denilen o haylazı da bulup göndereyim.
***
Faruk çekingen adımlarla kahvehaneye girdi. Mustafa ağayı görünce yanına yöneldi.
Buyur Mustafa amca beni istemişsin.
Ben değil oğlum, Haldun bey seni çağırmamı istedi. Otur da anlatsın sana.
Buyur beyim dedi heyecanla.
Bak oğlum, Mustafa ağa senden övgüyle söz etti. Radyo evinin açtığı sınava girmişsin. İkinci sınav çok önemli. Göz doldurman gerekir. Ben senin için bir keman ustasıyla görüştüm. Seni de çalıştıkları yere götürmeyi kabul etti. Bir aylığına otelde yer ayırttım. Bu bir ay içinde otelin karşısındaki lokantada karnını doyuracaksın. Bu bir ayın içindeki tüm masrafların bana ait. Sen çayını içtikten sonra gereken hazırlığı yap. İşçiler paydos ettiğinde beraber gideriz.
İyi ama beyim, ben borcumu size nasıl öderim?
Ne borcu oğlum? Sana bir şans kapısı açmak istiyorum. Adam ol. Şansını iyi kullan. Seni iyi bir ses sanatçısı olarak görmemizle bize olan borcun biter.
Çok teşekkür ederim. İyiliğinizi ömrüm boyunca unutmayacağım. Çayını hızla yudumlayıp gitmek üzere izin istedi.
***
Faruk sevincinden uçacak gibiydi. Bu iyi yürekli adam nasıl oldu da böyle birden karşısına çıkıvermişti. Evine gidip işe yarar giysilerini bir torbaya yerleştirdi. Hazırlığını yaparken avaz avaz şarkı söylüyordu. Ocağa baktı. Hiç odunu kalmamıştı. Oysa gitmeden önce banyo yapmam gerekir diye düşündü. Çıkıp ormana yöneldi. Yanında getirdiği çuvala çam kozalakları doldurdu. Çuvalı sırtına vurup evine yöneldi. Neyse ki iniş aşağı yol aldığından fazla zorlanmıyordu. Eve geldiğinde çuvalı ocağın yanına koydu. İçinden aldığı kozalaklarla ocağı doldurdu. Ocağın üstüne koyduğu kazana su doldurduktan sonra ocağı ateşledi.
Banyosunu yaptıktan sonra torbasını alıp kahvehaneye gitti. Banyodan sonra sobasız evinde üşütebilirdi. Bu nedenle geri kalan zamanını kahvehanede geçirmeyi yeğledi. Sobaya yakın bir yere oturup beklemeye başladı. Dakikalar sanki hiç ilerlemiyordu. Aklına bazı kuşkular çöreklendi. Ya kendisiyle dalga geçtilerse? Yüreğinde alevlenen umutlar sönüverecek miydi? Bu adam kendisini tanımıyordu. Üstelik birbirlerine bir merhabaları bile olmamıştı. Neden bu tanımadığı adam bana böyle bir iyilik yapmaya kalkıyor? Mutlaka benimle dalga geçti bu adamlar. Ama Mustafa amca oturaklı adamdır. Başı kıçı oynamayan bir adam olarak tanırdı onu. Neden kendisine boş yere böylesine bir ümit versinler? Sobanın sıcağında bedeni iyice gevşemişti. Gözlerine çöken uyku isteği dayanılacak gibi değildi. Kalkıp dipteki masaya gidip oturdu. Üzerine çöken uyku isteğini bir türlü def edemedi. Kalkıp ocağa gidip bir bardak su içti. Biraz da avucuna döküp yüzünü ıslattıktan sonra gidip yerine oturdu. Karşısına geçip oturan Mustafa ağayı fark ettiğinde yüzü kıpkırmızı kesildi. Kalkıp yanına gidip elini öptü.
Kusura bakma Mustafa amca, çok kötü dalmışım. Geldiğini fark etmedim.
Aldırma be evlat. Şimdi sende merak var. Şehirde neler olacak diye düşünüyorsundur. Ben de yengenin taze pişirdiği ekmekten getirdim. Haldun beye vereceğim. Malum, şehirliler bizim köy ekmeğini pek severler.
Severler tabi. Yengem de ekmeği çok iyi pişirir. Haldun beyin hanesi ekmeği görünce kim bilir ne kadar sevinecekler.
Ne yapsınlar be oğlum. Şehirde köy ekmeğe nerede yapacaklar. Şehir kadını ekmek yoğurmayı bile bilmez. Bilse de o zahmete girmez.
Haklısın Mustafa amca. Haldun beyin kapıdan girdiğini görünce kalkıp ayakta karşıladılar. Haldun bey kahveciye üç çay diye işaret edince, Mustafa ağa,
Acelen ne Haldun bey. Biz ölmedik daha. Sen köye taşınıncaya kadar konuğumuzsun. Senin paran bu kahvede geçmez.
Mustafa ağa mahcup ediyorsun beni.
Niye mahcup olacaksın ki? Biz senin oraya gelsek elimizi cebimize atmayız. Bunu böyle belle.
Hele sen gel bizim oraya, gerisini düşünme. Masanın üzerinde torba içinde duran ekmeğin kokusunu ancak fark etti. Torbanın üzerine elini koydu. Sıcacıktı.
Ekmek mi bu?
Evet. Hanım yeni çıkardı fırından. Torbaya koyduk. Soğumadan eve ulaşsın diye.
Çok sevindim buna. İnan evde çocuklar bayram yapacaklar.
Desene bundan sonra çocuklar çok çok bayram edecekler. Haldun bey torbanın ağzını açıp iri bir parça kopardı. Sıcak sıcak yedikten sonra,
Hadi bakalım Faruk bey, yolcu yolunda gerek. Çaylarımızı da içtik. Şimdi yolculuk vakti geldi. Mustafa ağayla esenleşip ayrıldılar. Arabanın yanına vardıklarında Haldun bey bagajı açtı. Faruk hemen torbasını bagaja koydu. Arabaya binip yola çıktılar. İzmir’e vardıklarında doğruca Mezarlıkbaşı’na gittiler. Arabayı çalgıcılar kahvehanesinin yakınındaki benzin istasyonuna park ettiler. Anahtarı benzinlikte çalışana vererek,
Motor yağını değiştir. Yağ kontrollerini ve alt yağlamasını yap. Depoyu fulle dedi. Benzinci,
Baş üstüne efendim dedi. Haldun bey,
Hadi bakalım önce bagajdan torbanı al. Kalacağın otele bırakalım. Otel çıkışı karşıdaki lokantayı göstererek ,
Yemeğini bu lokantada yersin dedi. Az sonra çalgıcılar kahvehanesine vardılar. İçeri girdiklerinde kemani Hüseyin’in yanına gidip oturdular.
Hoş geldiniz.
Hoş bulduk Hüseyin bey. İşte size sözünü ettiğim delikanlı bu. Babalarımızın çocuğunu öğretmene teslim ederken bir sözü vardı. Eti senin kemiği benim. Senden ricam bu delikanlıya öğretebileceğin her şeyi öğret.
Ona hiç şüphen olmasın.
Şüphem olsaydı onu size getirmezdim.
Delikanlı adın ne?
Faruk efendim.
Çaylarımız gelmeden şöyle ufaktan bi asıl bakalım. Nasıl bir cevherin var anlayalım. Faruk şaşkınlıkla,
Burada mı diye sordu?
Abe aslanım burası çalgıcılar kahvehanesi. Burada şarkı söylemenin ayıbı olmaz. Hadi bakalım biraz cesaret. Çekinme. Faruk etrafına bakındı. Her kes kendi havasındaydı. Kimi sazına akort yapıyordu. Alçak bir sesle ada sahillerinde bekliyorum şarkısını söylemeye başladı. Hüseyin bey eliyle yükselt, yükselt diye işaret etti. Faruk şarkıyı daha yüksek bir sesle okumaya başladı. Yan masalarda oturan birkaç müzisyen kalkıp masalarına geldiler. Hayranlıkla Faruk’u dinlediler. Şarkı bittiğinde kahvehanede alkış ve bravo sesleri yükseldi. Meraklılar sordular.
Hüseyin bey kim bu delikanlı diye soranlar oldu? Helalin var be delikanlı diye bağırılmalar oldu. Faruk şaşkın ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilemez haldeydi. Masaya gelenler sözleşmişler gibi,
Hadi be agam çek bir tane daha dediler. Hüseyin bey,
Agalar, çaylarımız geldi. Çayımızı içelim. Faruk’un biraz daha heyecanı yatışsın, devam ederiz söylemeye dedi.Çaylar içildikten sonra kemeni Hüseyin kılıfından kemanını çıkardı. Kemanının çıktığını görenler hemen kendi çalgılarını çıkardılar. Kahvehane bir anda konser salonuna dönüştü. Şarkılar peş peşe söylenildi. Haldun bey,
Hadi beyler delikanlının ilk günde gözünü korkutmayalım. Bu günün yarını da var. Bana müsaade edin diyerek ayrıldı. Haldun bey gittikten sonra sohbet daha da koyulaştı.
***
Haldun yattığında ikircikliydi. Yarın ne olacak düşüncesi kafasına öyle bir yerleşti ki, bir türlü söküp atamadı. Bu yüzden geceyi uykuyla uyanıklık arasında geçirdi. Sabahı zor etti. Kalktığında yanında getirdiği tıraş takımlarını torbanın içinden bulup çıkardı. Tuvalete giderek lavoba aynasından yararlanarak tıraş oldu. Odasına dönüp takımı yerine koyduktan sonra otelden çıktı. Karşıya geçip lokantaya girdi. Çorba söyledi. Çorba nefisti. Belki de uzun zamandan beri böyle sıcak bir çorba içmediğinden olacak doymamıştı. İkinci bir çorba içmek yüzsüzlük mü olur diye düşündü. Daha ilk günde kötü bir başlangıç mı olurdu? Ne olursa olsun ikinci çorbada karar kıldı. Garsona bir çorba diye işaret etti. İkinci çorbayı da tükettikten sonra açlık duygusu sona ermişti. Çalgıcılar kahvehanesine gitti. Kahvehane çok tenhaydı. Girip girmemekte tereddüt etti. Kahveci,
Ne dikiliyorsun orada? Geçsene içeriye. Kemancı Hüseyin’i arıyorsan o daha gelmez. O biraz ehli keyiftir. Ne yapayım sana? Çay mı kahve mi?
Çay deyip içeri girdi. Dip masalardan birine oturdu. Kahveci çayı getirip masasına bıraktı.
Dün elimdeki işi bırakıp seni dinledim. Sesin gerçekten çok güzel. Sakın ucuza satma kendini. Önüne gelen her kağıda çakma imzayı. Bu çalgıcıların alemi bambaşka bir alemdir. Paranın çoğuna azına bakmazlar. Onlar için yaşamak günü gün etmekten ibarettir. Çok fazla uyma onlara. Para gençlikte kazanılır. Kazandığını bir kenara yığmazsan ihtiyarlıkta perişan olursun. Gençliğimde çeşmeler hep aynı şekilde akacak sanırdım. Kazandığımı har vurup harman savurdum. Memur değilim ki emekliliğim olsun. Şimdi gördüğün gibi el ocağında bu yaşta hizmetkarlık yapıyorum. İyi bak benim halime. İleride benim düştüğüm duruma düşme. İstemez miydim ben böyle bir mekanım olsun. İstemez miydim ben kendi işimin patronu olayım. Olmadı işte. Olması gerekeni gençlikte beceremedim. Hadi bu gün elim ayağım tutuyor. Ya yarın? Yarın ne olacak. Bu sesle sen mutlaka başarılı olacaksın. Ne yap yap, çeşmeler akarken küpünü doldur. İleride sen de benim gibi pişmanlık acılarıyla kıvranmayasın.
Sağ ol usta. Dediklerini kafamın içine kazıdım. Hiç unutmayacağım. Çayını içip bitirdiğinde sandalyasının arkalığına iyice yaslandı. Gözü karşısında oturan adama takıldı. Keyifle sigarasını içiyordu. İçine çektiği dumanı ağzından boşaltırken duman halka olarak çıktı. Genişledi, genişledi. Sonra da dağılıverdi. Ne keyif verici bir şeydi bu sigara içmek. Oysa kendisi bu keyifi hiç yaşamayacaktı. Zira sigara ses tellerine zarar verip sesinin bozulmasına neden olabilirdi. Sigaranın cazibesinden kurtulmak için yönünü caddeye çevirdi. Caddede yoğun bir insan kalabalığı vardı. Arada bir belediye otobüsleri, taksiler ve özel arabalar geçiyordu. Köyünü düşündü. Kim bilir kaç zamandır köyünde Haldun beyin arabasından başka araba görülmemiştir. Oysa bu koca kentte her taraf araba kaynıyordu. Kim bilir? İleride belki kendisinin de bir özel arabası olabilirdi. Geleceğine dalıp gitmişti. Tanıdık bir sesle irkildi. Dönüp baktı. Seslenen kemani Hüseyin beydi. Hemen kalkıp bir sandalyeyi düzelterek buyur etti.
Kusura bakma ustam. Dalıp gitmişim. Buyur otur.
Bakıyorum köye hasret erken başladı gibi.
Yok be usta, geçip giden arabalara dalmışım.
Sen gençsin. Üstelik sesin istikbal vaat ediyor. Gün olur senin de araban olur.
Yok be usta nerde bende o şans?
Moralini bozma. Bir işi başarmak için azimli olacaksın. İşi şansa bırakmayacaksın. İnşallah bu gün hayırlı bir iş çıkar da nafakamızı çıkarırız.
İnşallah be usta. Faruk ustasına çay söyleyecek ama beş parası yok. Bu ara garsonun iki çayla geldiğini görünce rahatladı. Garson,
Aslanım, belli ki paran yok diye çekiniyorsun. Bizde adettir. Parası olmayanların içtiklerini ocak kenarına yazarız. Paraları olduğunda öderler. Ne istediğini çekinmeden söyle. Bu çaylar yedekten. Hadi afiyet olsun diyerek uzaklaştı. Kemani Hüseyin,
Anladın mı bu kahvehanede neden toplandığımızı. Buranın sahibi musikiye çok meraklı. Bu merakı yüzünden hepimizi korur ve destekler. Biz de burayı evimiz gibi bellemişizdir. İçimizden hiç biri bu mekana yamuk yapmaz. Aylarca borçlanırız. Kıyak bir iş yakaladığımızda ilk işimiz buraya borcumuzu üdemek olur. Bu sırda içeri yabancı biri girdi. Ocakçıya bir şeyler sordu. Ocakçı bulundukları masayı işaret etti. Kalkıp adamı ayakta karşıladılar. Adama oturduktan sonra kendileri de oturdular.
Efendim önce ne içersiniz? Onu soralım. Daha sonra iş görüşürüz.
Bir çay alayım.
Emredersiniz efendim. Kemani Hüseyin garsona bir çay diye işaret etti. Yabancı,
Bu gün işim çok. Hem çayımı içeyim, hem konuşalım. Bizim bir düğünümüz var. İlle de şarkıcı ve köçek isteriz diye tutturdular. Bu kahvehaneden sağlayabileceğimi söylediler. Doğru yere gelmişim. Ocakçı da hemen sizi önerdi.
Tamam beyim. Bizim ekibin şarkıcısı da var, küçeği de. Düğün ne zaman?
Önümüzdeki Cuma başlayacak, Pazar akşamı son bulacak.
Tamam efendim. O güne hazır oluruz. Yalnız bizim çalgı takımı zengindir. Bir arabayla bizi aldırmanız gerekir.
Tabi aldırırız. Nereden almamızı istersiniz?
Buradan efendim.
Tamam da bir de ücreti konuşalım.
Yedi kişi geleceğiz. Üç gün yüğmiye yüz lira desek iki bin yüz lira eder. Bahşişler de bizim olur.
Tabi ki bahşişler sizin olacak. İki bin yüz çok değil mi?
Ekibimizi gürdüğünüzde az verdim bile diyeceksiniz.
Tamam size hemen yüz lira kaparo vereyim. Üstünü düğün sonunda alırsınız. Yüz lirayı verdikten sonra izin isteyip ayrıldı.
Hadi bakalım Faruk efendi iyi bir iş kaptık. Şimdi doğruca bizim eve. Evde iki gün sıkı bir çalışma yapacağız. En az elli şarkıyı hatasız okuman lazım. Gerçi o hengamede kimin ne yaptığı, ne söylediği belli olmaz ama, biz yinede hazırlıklı olalım.
***
Düğün gününe kadar çok sıkı bir çalışma yaptılar. Kemancı Hüseyin çırağından çok memnundu. Eşine,
Bakasın be hanım, anlarsın bu Faruk’taki cevheri?
Anlamaz olur muyum be Üsiyin. Mübarekte ses ses değil sanki bir ırmak çağlar. Bakarım kulakları çok iyi alır sesleri. Büyük şarkıcı olacak bu şopar. İnşallah sonradan unutmaz bizi. Faruk kızararak,
Yok be yenge unutur muyum hiç.
Hadi bakalım size hayırlı işler. İnşallah kalabalığı görünce heyecanlanıp bildiklerini unutmazsın.
Yok be yenge unutur muyum hiç?
Evden çıktıktan sonra doğruca Çalgıcılar Kahvehanesine gittiler. Çoktan beri işsiz olan sazendeler, işi kaçırma korkusuyla kahvehaneye erkenden gelmişlerdi. Kemancı Hüseyin buyur edildiği yere otururken, kahveciye seslendi.
Abe yapasın bize yedi çay dedi. Sazendelerin arasında oturan kadına dönüp,
Abe Güllü, almışsın paracıkların kokusunu erkenden gelmişsin. Bak aramızda taze bir şopar var. O artık bizim şarkıcımız. Allah ona üyle ses vermiş ki anlatamam.
Abe Üsiyin agam, bu elli kiloluk çiroz için mi sülersin bunları.
Bakma sen ona, ufak tefek ama, ciğeri mangal gibi. Çekti mi gazeli yer yerinden oynar.
Ayda be çok büyütürsün adamı.
Bu gece gürürsün. Bak yutmayasın dilini.
Abe niye yutayım dilimi? Hiç mi şarkıcı gürmedik?
Gürdün gürmesine ama, bunun gibisini gürmedin.
Abe akşam ola hayrola. Güreceğiz bu gece rüzgar gütürür kopili.
Güreceksin Güllü güreceksin. Çok şarkıcıya eşlik ettim ama, bunun gibisiyle ilk kez karşılaştım.
Akşam yemeği için hazırlıklar tamamlandığında saz takımı yerini aldı. Koro halinde bir süre devam eden programdan sonra Kemani Hüseyin Güllü’ye
Hadi sen çık dedi.Güllü
Ne… ben bu şopardan önce mi Çıkacam? Ülürüm vallahi çıkmam. Abe nasıl istersin benden bu dünün şoparından önce çıkmamı? Güllü’nün itirazı üzerine mikrofonu eline alarak,
Kıymetli konuklar, huzurunuza büyük ses, istikbalin büyük radyo sanatçısı Faruk Kavalcı’yı davet ediyorum. Onu radyo dinleyicilerinden önce ilk olarak bu güzel ve sanat sever topluluk dinleyecek. Cılız bir alkıştan sonra Faruk Kavalcı sahneye çıktı.
Aziz dinleyicilerim, programıma başlamadan önce hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum. İlk okuyacağım eser yılların eskitemediği Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına. Yine cılız alkışlar. Şarkıyı okumaya başladığında en umursamayanlar bile ellerindeki çatalı kaşığı bırakıp dinlemeye başladılar. Şarkılar peş peşe devam ediyordu. Konukların Rumelili olduğunu sezen Faruk, Rumeli türkülerine başlayınca davetliler coştukça coştu. Silahını çekip havaya ateş eden edene. Programı sona erdirmek istediğinde alkışların ardı arkası kesilmedi. Sahneye tekrar çıkmak zorunda kaldı. Konuklardan kolay kurtulacak gibi değildi. Kemani Hüseyin,
Değerli konuklar, arkadaşımız biraz dinlendikten sonra programına devam edecektir. Şimdi huzurlarınızda büyük oryantal dansöz Güllü. Hep beraber alkışlayalım der demez Güllü sahneye fırladı. Bu büyük sesin ardından sahneyi doldurmanın güç olacağını bildiğinden programa en kıvrak danslarla başladı. Buna rağmen, Faruk, Faruk diye tutturulan temponun ardı kesilmiyordu. Güllü buna rağmen dansını sürdürdü. O gece Güllü’den sonra Faruk defalarca sahneye çıkmak zorunda bırakıldı.
Gece yarısından sonra düğüne ertesi gün devam edilmek üzere son verildi.
Konuk olacakları eve doğru giderlerken Güllü,
Abe Üsiyin, ne halt etmeye bu şoparı benden önce çıkardın. Neredeyse davetliler beni sahneden atacaklardı.
Abe Güllü ben sana demedim mi ilk sen çıkasın diye. Tutturmuşsun o daha dünkü şopar. Herkes haddini bilsin diye. Şimdi de bana sitem edersin. Boşuna demezler deveden büyük fil var diye. Şopar üğretti sana Hanya’yı Konya’yı. Olanlar hepimize oldu. Abe doğru dürüst paracık takan bile olmadı.Yarın sen çıkarsın. Güsterirsin tüm hünerlerini.
Güstericem, güstericem hünerlerimi. Siyircilerin ağzını bir karış açık bırakacağım.
***
Güllü geceyi neredeyse uykusuz geçirdi. Bunca yıl köçeklik yapıyordu. Böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştı. Gün ışırken,
Abe Güllü çok fena taktın kafanı bu şopara. Biraz zıbar da program başladığında sütçü beygiri gibi ayakta uyumaasın. Diyerek başını yastığa gömdü. Günün yorgunluğuna uykusuzluğun yorgunluğu da çökünce uyuya kaldı.Derin uykusundan kemani Hüseyin’in dürtmesi ve seslenmesiyle güçlükle uyandı.
Abe Güllü, bu ne uykusu böyle? Gürenler üç gündür uyumamış sanacaklar. Hadi kalk artık. Neredeyse üylen olur. Güllü uzun uzun gerindikten sonra kalktı. Elini yüzünü yıkadıktan sonra kendisi için bekletilen yemek masasına oturdu. Aç olmasına rağmen lokmalar sanki boğazında düğümlenmişti.
Abe Üsiyin, bakasın bana. Bulasın bana bir kadeh rakıcaz.
Bu saatte rakı mı içilir be güllü. Yediğin kadar ye. Biraz sonra üylen yemeği başlayacak. Yemekte istediğin kadar tıkınırsın. Güllü kemancı Hüseyin’den ümidini kesince dışarı çıkıp yemeğin ne tarafta yapıldığını araştırdı. Nerede olduğunu keşfedince oraya gitti. Yemek kokuları nefisti. İçme arzusu daha da körüklendi. Mutfağa girip kadınlara seslendi.
Abe güzeller, rakı yok mu burada? Kadınlar gülüşerek Güllü’ye baktılar. Biri,
Var, hem de istediğin kadar. Dip taraftan alıp geldiği bir yedi yüzlük rakıyı Güllü’ye uzattı. Güllü,
Abe bana şişeyi verirsin. Napçam ben şişeyi. Bana bir bardak koy yeter. Kadın çakının ucundaki burgunun ucunu tapaya sokarak çevirdi. Burgu iyice yerleşince asılıp tapayı çıkardı. Masanın üzerindeki bardağı doldurdu. Güllü bardağı alıp bir dikişte içti. Genzi kötü yanmıştı. Gözlerinden yaşlar gelmeye başladı.
Abe ablalar, yaktı bu meret beni. Veresiniz bir bardak su, sündürsün bu ateşi. Kadın aynı bardağa su doldurdu. Güllü onu da bir dikişte içtikten sonra,
Oh be dünya varmış diyerek uzaklaştı.
***
Öğlen vakti yaklaşınca hummalı bir faaliyet başladı. Masalar yan yana diziliyor ve bir taraftan servis tabakları taşınıyordu. Bu arada gelen konuklar hemen yemek masasına davet ediliyorlardı. Masalara yeteri kadar konuk yerleşince servis başladı. Saz ekibi yerini alarak çalmaya başladı. Güllü gözüne kestirdiği orta yaşlı birinin yanına oturup,
Abe paşaların paşası, duldur bir tane de bana beraber parlatalım. Adam biraz şaşkın, biraz da etrafındakilerden tedirgin, Güllü’nün onca kişinin arasından kendisini seçmiş olmasından da memnun, heyecandan titreyen eliyle şişeyi alıp bardağa yarılanıncaya kadar boşalttı. Su şişesini eline aldığında Güllü,
Abe kuyma su, kaçıracaksın rakının tadını. Bardağı alıp bir dikişte içti. Çatalın birini alıp büyükçe bir et parçasına sapladıktan sonra çatalı kendisine rakıyı sunana verdi.
Ayda be, besleyesin biraz Güllü’nü. Çatalı alıp Güllünün ağzına uzattığında, kıskanç gözlerin kendi üzerine kenetlendiğini fark etti. Kendisine bakanlara inat edercesine Güllü’nün bardağına rakı koyduktan sonra kendi bardağını kaldırıp,
Hadi bakalım Güllü hanım şerefine deyince, Güllü’de bardağını kaldırıp bardakları tokuşturdular. Kadehler üçüncü kez kalktığında Güllü adamın iyice erdiğini fark etti. Bu aşamadan sonrası tehlikeli olurdu. Bunu geçmişte yaşadığı bir çok olaydan biliyordu. Rakılar içildikten sonra Güllü kolunu adamın omzuna atarak, yanağına bir öpücük kondurdu.
Abe agam hoşça kalasın. Programdan sonra gürüşürüz gene. Adamda konuşacak hal kalmamıştı. Güllü’nün yanağına kondurduğu öpücük, içtiği rakıdan beter sarhoş etmişti kendisini. Güllü’nün kıvırta kıvırta yürüyüşüne takıldı gözleri. Bardağını yeniden doldurup bir dikişte içti. Kolunu masanın üzerine dayayıp alnını kolunun üzerine koydu. Kendi kendine konuşmaya başladı. Ah ulan Recep ah. Gençlik denen güzelliği hiç yaşamadın ki, böyle cilveli, erkeğin ruhunu okşayan kadınlarla yaşamış olasın. Askere gitmeden baş göz edildin. Askerlik dönüşü, çoluk, çocuk geçim derdi derken hayatın büyük bölümü uçup gitti. Eli karısından başka bir kadına değmemişti. Başka bir kadınla ilişki nasıl olur hiç öğrenmemişti. Güllü’nün öptüğü yanağı sanki cayır cayır yanıyordu. Yanağından yayılan ateş dalga dalga tüm bedenini sarıyordu. Onca yıl kendisine karılık eden Hatçe’si neden o denli soğuktu. Neden bu yabancı kadın kadar sıcak, cilveli ve okşayıcı değildi.
Sazlar hareketli bir parça çalmaya başladığında başını kaldırıp baktı. Bir öpücüğüyle tüm bedenini ateşe boğan kadını seyre başladı. Alkolün etkisiyle tüm bedeni uyuşmuş olmasına rağmen vücudunun bir yerinde bir kıpırdama başladı. Kıvrak dansını yaparken etekleri savrulan ve bu savrulma sırasında ara sıra görünüp kaybolan bacaklara dayanılmaz bir özlemle baktı, baktı.
Güllü sahnedeki kıvırmalarının ve çatlak sesiyle söylediği şarkılarının bedelini, saz arkadaşlarının hakkıyla birlikte toplamak için konukların arasına girdi. İlk yanağına öpücük kondurduğu Recep’in yanına gitti. Önünde kıvıra kıvıra, zillerini şakır şakır şaklatarak,
Hadi aslanım, tak bakalım Güllü’cüğüne paracığını. Recep elini cebine atıp bir beş yüzlük çıkarıp ucunu tükürükledikten sonra Güllü’nün alnına yapıştırdı. Recep’in beş yüz lira yapıştırdığını görenler altta kalmamak için ellilikleri, yüzlükleri peş peşe yapıştırmaya, iğnelemeye başladılar. Bahşişin bolluğunu gören saz ekibi coştukça coştu. Güllü yorgunluktan ve fazlaca içtiği içki yüzünden ayakta duramayacak hale geldi. Konukları selamladıktan sonra üstünde ve koynunda biriken paraları Kemancı Hüseyin’in keman kutusuna doldurdu. Faruk’a dönüp küçümser bir edayla
Hadi bakalım şoparım benim. Başla artık ukumaya. Faruk mikrofonu kendine göre ayarladıktan sonra,
Değerli konuklar, Bu gün aranızdaydım. Bazı dostlar edindim. Rumeli göçmeni olan dostlarım için bu gece programımda Rumeli türküleri söyleyeceğim. Konuklar çılgınca alkışlamaya başladılar. Oynak Rumeli türküleriyle kendilerinden geçip, oyunlar oynadılar. Gecenin ilerlemiş saatine rağmen kimsenin yerine oturmaya niyeti yoktu. Gülü’nün öpücüğü nedeniyle halen kendini toplayamamış olan Recep yerinden kalkıp Faruk’un yanına gitti. Avucunun içinde tuttuğu beş yüz lirayı Faruk’un alnına yapıştırdı. Bunu görenler bir taraftan Recep’i alkışlıyorlar bir taraftan da para yapıştırma yarışına giriyorlardı. Coşku olanca hızıyla sürüyordu. Bu ara köy bekçisi muhtarın emriyle düğünün sona erdirilmesi gerektiğini söyledi. Bekçiyi umursayan yok. Bunun üzerine düğün sahibi mikrofona çıkıp eğlenceyi sona erdirmek zorunda olduklarını söyledi. Çalgıcılara da kesin diye işaret etti. Sazlar susunca konuklar dağılmaya başladı.
Recep evine gittiğinde karısı hışımla karşıladı. Hırsından neredeyse Recep’in yakasına sarılacaktı.
O köçek karıdan nasıl ayrılıp da evinin yolunu buldun? Halini gören de ömründe karı görmemiş sanacak. Aferin sana. Bu gece çok güzel nam yaptın. Konu komşuya beni de kendini de rezil ettin. O karının koynuna girip eve gelmez diyordum ama, karı seni koynuna almadı olsa gerek.
Kes be, amma da uzun ettin. Para benim pul benim. Sana ne, el aleme ne? Yıkıl karşımdan. Bunca yıl yapmadığımı yaptırma bana. Biraz daha dilin uzarsa ya keserim, ya da seni ayaklarımın altında ezerim.
Kör olasıca herif, Allah versin senin cezanı diyerek yatak odasına gitti. Uzanıp pikeyle her tarafını örttü. Recep önce avludaki kuyuya gidip kovadaki suyla elini yüzünü yıkadı. Yatak odasına girip soyundu. Karısının yanına uzandı. Gözüne uyku girmiyordu. Nasıl girsin di? Güllü’nün tombul bacakları sanki gözlerinin içine yerleşmişti.
***
Düğün sahibi sabah erken saatte çalgıcıların yattığı odanın kapısını çaldı. İçeriden ses gelmeyince birkaç kez daha hızlı çaldı. İçeriden biri,
Kim o diye seslendi.
Ben, düğün sahibi
Tamam patron geliyorum. Kemani Hüseyin kapıyı açıp
Buyur patron dedi. Gözlerinden halen uyku akıyordu. Düğün sahibi Arif ağa,
Hüseyin efendi, akşam durumu gördünüz. Bu gün de aynı programı yaparsak bu insanların isteklerinin sonu gelmez. Hır çıkar, düğün aksar. Ben arabayı hazırlattım. Hemen gidin buradan. Kemancı Hüseyin şaşırmıştı.
Olmaz bişi be patron.
Olur, olur. Görünen köy kılavuz istemez. Gece bile zor dağıttık insanları. Cebinden çıkardığı iki bin lirayı uzattı. İyice say, sonra eksikti demiyesin.
Estağfurullah ağam.
Hadi oyalanmayın. Kaldır adamlarını bu iş bitsin.
Abe agam kalsaydık biz. Günderirdik şarkıcıyla Güllü’yü. Adet yerini bulsun diye tıngırtadırdık yine bir şeyler. Düğün evi epten de sessiz kalmasın.
Kasabadan davul zurna gelecek. Bu gün de onlarla sürsün.
Sen işini iyi bilirsin be agam. Hemen arkadaşlarını seslenerek, dürterek uyandırdı. Uyananlar,
Ne dürtersin be sabah, sabah. Uyanacak hal mi kaldı bizde.
Hadi kalkın. Biz gütürecek araba azırlanmış bile. Hemen giyinip kuyu başına gittiler. Tulumbadan çektikleri buz gibi suyla ellerini yüzlerini yıkadılar. Gülü yanlarına geldiğinde,
Abe Üsiyin, ne iştir bu büyle. Abe uykusunu alamadan apar topar kaldırırlar adamı.
Patron sezmiş işte bi şeyler. İster buradan bizi bir an önce postalasın.
Abe gideriz işte. Kalmadık onun düğününe.
Abe var ünemli bir şey ki ister bizi postalasın.
Aldın mı bari kalan paracıklarımızı.
Abe adam dürüst. Emen verdi paracıklarımızı. Ellerini yüzlerini kuruladıktan sonra kendilerini bekleyen minibüse bindiler.
Abe Üsiyin, üyle yorulmuşum, üyle yorulmuşum ki, aha şuraya uzanıp uyuyacam.
Abe Güllü epimiz üyleyiz. Evimize dönünce rahat rahat uyuruz. Nasıl olsa aldık paracıklarımızı. Kaç ay idare eder bizi aldıklarımız.
Abe üyle sülersin ama, bilmeyiz bile ne kadar alacağımızı.
Parayı sayıp hesaplayınca üğrenirsin. Uykuyla uyanıklık arasında geçti yolculukları. Minibüs şoförü,
Haydi be uyanın artık. Ne çaldınız, ne söylediniz. Kuru kuruya geçti yolculuk.
Abe şuför abi, bizde kıpırdayacak hal mi kaldı. Bakarız bir an önce varalım evimize. Kalan uykuyu tamamlayalım.
Tamam, tamam. Hadi söyleyin de gideceğim yeri bileyim.
Abe yine gütüreceksin bizi aldığın yere, çalgıcılar kavesine. Az sonra minibüs İkiçeşmelik caddesine saptı. Mezarlıkbaşı’nın ünlü kahvehanesi çalgıcılar kahvehanesinin önünde durdu. Minibüsten inip kahvehaneye girdiler. Pazar günü iş günleri olduğundan kahvehane tenhaydı. İki masayı birleştirip oturdular. Kemancı Hüseyin kemanının kutusunu masanın üzerine koyup açtı. Paraları dikkatle saydı. Tam yirmi üç bin üç yüz otuz lira toplanmıştı. Kahveciye,
Abe toplayasın bizim hesapları. Elimize para geçince ilk iş üdeyelim onları. Kahveci hesabı çıkardı.
Hepinizinki yüz on beş lira dedi.
Alasın sen şu yüz otuz lirayı. Yapasın bize birer çay daha. Üstü sana kalsın. Çok emeğin geçer bize.
Sağ ol Hüseyin bey.
Kemani Hüseyin önce iş veren hakkı olarak paranın yüzde onunu kendisine ayırdı. Kalanını yediye bölüp dağıttı.
Hakkınızı helal edin.
Hep birden helal olsun dediler. Nasıl helal etmesinler di. Bu güne kadar gittikleri hiçbir düğünde bu kadar çok para toplamamışlardı. Güllü,
Abe Allah razı olsun o yanacığını üptüğüm adamdan. Bir üpücük kondurdum yanağına, sanki ona dünyaları verdim. Açtı kesenin ağzını. Ütekiler altta kalır mı?
Allah hepisinden razı olsun. Kemani Hüseyin,
Hadi artık dağılalım. Bu gün iyice dinlenelim. Bakarsınız yarın ufak tefek işler çıkar. Dağıldılar.
***
Faruk sabah bir hayli geç kalktı. Otelciye bu güne kadar olan hesabını ödemek istediğini söyledi. Otelci,
Sizin hesabınız bir aylığına Haldun bey ödedi dedi. Faruk,
Peki öyleyse diyerek otelden ayrıldı. Karşı lokantaya girip çorba söyledi.
Çorbanız nasıl olsun efendim?
Her zamanki gibi işkembe. Bol taneli ve bol sirkeli olsun.
Emredersiniz efendim. Çorbasını içtikten sonra çalgıcılar kahvehanesine gitti. Caddeyi gören masaya oturup çay söyledi. Çayını yudumlarken düşünüyordu. Şu Haldun bey ne iyilik severmiş. Onun yaptığı iyiliği insana babası bile yapmaz. Vefa borcumu nasıl ödeyeceğim ben bu adama? İnşallah bir gün bir düğün yapar, saz arkadaşlarımla gider, hiçbir ücret almadan düğünü şenlendiririz. Öğlen vakti yaklaşmasına rağmen arkadaşlarından halen gelen giden yoktu. Can sıkıntısıyla masanın üzerindeki gazeteyi eline alıp okumaya başladı. Gazetenin bir yerindeki haber dikkatini çekti. Haberde hükümet turizmi geliştirmek için otel inşa edeceklere ve pansiyonculuk yapacak olanlara uzun vadeli ve düşük faizli kredi verecek diye yazıyordu. Aklına babasından miras kalan yamaçtaki otuz dönüm arazisi geldi. Yamaç olduğu için hiçbir işe yaramıyordu. Denize uzaktı ama, deniz iyi görünüyordu. Ah… şöyle çok para kazansa neler yapabilirdi o verimsiz arazide. En yüksek yerine bir ev yapardı. Alt tarafı teraslatıp verimli topraklar taşıtıp terasları verimli hale getirirdi. Bir de bir kuyu kazdırıp su çıkardı mı? cennet gibi bir yer olurdu. Sebzeler, meyveler, güller ve çiçekler yetiştirirdi. Evin önüne bir de kameliye yaptırırdı. Öyle bir durumda köyünün en güzel kızlarından biriyle evlenmesi işten bile değildi. Kemancı Hüseyin’in sesiyle daldığı hayal aleminden çıktı.
Bu ne hal böyle Faruk? Denizde gemilerin mi battı da bu denli düşüncelere dalmışsın?
Yok be usta dalmışım işte. Ne var ne yok geceden beri?
Ne ulacak be Faruk? Yurulmuşum çokça Biraz dirsek kiyfi yaptım yatakta. Baktım vakit üylen olmuş. Kalkıp geldim.
Gerçekten yorulmuşuz be usta. Ben de geç kalktım.
Abe Faruk, bu haftaki gibi beş altı iş yakalasak, küşe ulamayız ama, kimseye de muhtaç kalmayız. Ama senin istikbalin parlak. Radyo sanatçısı oldun mu? Gerisi kendiliğinden gelir. O zaman sakın bizi beğenmezlik yapmaasın.
Yok be usta, bizim dostluğumuz mezara kadar sürecek. Bu gün elim ekmek tutmaya başladıysa sayende odu be usta.
Abe bu cevher var ya sende, biz ulmasak da senin önün açıktı.
Şu geçen bir hafta içinde bana o kadar çok şey öğrettin ki, sana olan minnetim ölünceye kadar sürecek.
Boş ver be Faruk, içelim birer çay daha. Biraz daha bekleyelim kısmetimizi, çıkmazsa eve gidip sürdürelim çalışmamızı.
Olur be usta. Çaylarını yudumlarlarken ummadıkları bir konuk belirdi kapıda. Gelen Haldun beydi. Çok neşeli bir hali vardı. Hemen gelip masalarına oturdu.
Oğlum Faruk müjdemi isterim diyerek bir kağıt uzattı. Faruk kağıdı okurken oldukça heyecanlandı. Radyo evine çağrılıyordu. Haldun bey,
Hadi bakalım bana da bir çay söyleyin müjdelik olarak.
***
Faruk artık Radyo evinin korosundaydı. Bir taraftan ustalardan ders alıyor, nota öğreniyor, diğer taraftan Kemancı Hüseyin’le de çalışmalarını sürdürüyordu. Kısa zamanda radyonun solist kadrosuna geçmeyi başardı. Şöhrete adım adım ilerliyordu. Şöhrete tırmanış yavaş bir yükselişti. O daha hızlı yükselmek istiyordu. Babasından kalan o yamaç arazi rüyalarına giriyor, arazi dile geliyor, sen her şeyi boş ver, bana bak diyordu. Bu tarlada bir keramet vardı ama neydi? Haldun bey çok bilgili bir adamdı. En iyisi bu konuyu ona danışmaktı.
Köye gidip Haldun beyi buldu. Ona arazisini anlattı. Devlet gerçekten turizmi teşvik için iyi şartlarla kredi veriyorsa neden ben de yararlanmayayım dedi. Haldun bey,
Kaç dönüm bu arazi?
Otuz dönüm.
Arazi tapulu mu? Hazine arazisi olmasın?
Hayır efendim, babamın adına kayıtlıydı. Babam ölünce bana geçti.
Kalk gidelim. Senin şu araziyi görelim. Kahvehaneden çıktılar. Haldun bey gidip arabasını garajdan çıkardı. Faruk ön koltuğa oturduğunda kısa sürecek yolculuk başladı. Ham yolda ağır ağır ilerlediler. Yamacın başladığı yerde Faruk,
Haldun bey, işte bak şu görünen yamaç benim arazinin olduğu yer. Faruk’un gösterdiği yere yaklaştıklarında arabayı uygun bir yere çekip indiler. Arazinin olduğu yere çıktılar. Arazi minik ovanın yeşil bir halının ayaklar altına serildiği izlenimi veren bir görüntüdeydi. Denizi görmeyi engelleyecek hiçbir engel yoktu.
Deniz ve ovanın iç içe olduğu bu manzara enfes bir şey. Deniz buraya biraz uzak olsa da sorun değil. Bence buraya turistik tesis için kredi verirler. Sen buradan resimler çektir. Arazinin dört tarafını da iyice görüntület. Tapunun kopyasını çıkart ve İl Turizm Müdürlüğüne baş vur. Müdürlük görevlileri ne yapman gerektiği konusunda sana gereken bilgileri verirler. Aman dikkat et. Birileri çeşitli vaatlerle araziyi elinden kapmaya kalkar. Sakın yaş tahtaya basma.
Hiç basar mıyım? Zaten buraya tek başıma tesis kurmakta kararlıyım.
Başlamak bitirmenin yarısıdır. Hadi bakalım göreyim seni.
Ben köye dönmeyeyim. Köyden araba çıkmıyor. Buradan yürüyerek İzmir yoluna çıkarım.
Buradan İzmir yoluna çıkılıyor mu?
Elbette. Yayan yarım saatlik bir yol.
Bu yol oraya kadar kesintisiz gidiyor mu?
Evet.
Bin arabaya. Oraya kadar seni götüreyim. Yolu da öğrenmiş olayım. Tütün ve pamuk tarlalarının arasından kıvrıla kıvrıla giden yol Haldun beyin çok hoşuna gitmişti.
Faruk, bu yol ne kadar güzel böyle. Fazla bozuk da değil. Sayende bu yolu öğrendim. Bundan böyle köye bu yoldan da gider gelirim. Asfalt yola vardıklarında durdular. Faruk arabadan inip teşekkür etti.
***
Sabah İl Turizm Müdürlüğüne gitti. Görevli memur hanıma yapacağı bir turistik tesis içi kredi konumunu öğrenmek istediğini söyledi. Görevli memur ne yapması gerektiğine dair bir liste ile bu işlemler için doldurulması için bir tomar kağıt verdi. Verilenleri dikkatle katlayıp cebine koydu. Bunca kağıdı cepte taşımanın yıpranmalara neden olacağını düşünerek Kemeraltı’na doğru yürüdü. Çanta satan bir dükkandan kaliteli bir çanta aldı. Cebindekileri çantaya yerleştirdikten sonra çalgıcılar kahvehanesine gitti. Masaya oturup çay söyledi. Çantasını açıp kağıtları çıkardı. Çayını içerken kağıtları tek tek inceledi. Listeye göre ilk yapacağı tapusunun bir kopyasının çıkartmasını gerekiyordu. İşin zor yanı, kuracağı tesisin projesi olacaktı. Bu iş için belki de çok para gerekecekti. İncelemeye kendisini öylesine kaptırmıştı ki, masasına gelip oturan kemani Hüseyin’i fark etmedi.
Kolay gelsin. Boşta bulunup ürkünce kemani Hüseyin,
Bu ne dalgınlık böyle, denizde gemilerin mi battı? Gelip yanına oturmamı bile fark edemedin.
Ustacığım, daha önce sözünü ettiğim arazim var ya, o araziye kredi sağlaya bilirsem bir turistik tesis kurmayı düşünüyorum. Hatta adını bile şimdiden koydum. Faruk Kavalcı Otel, motel ve dinlenme tesisleri. Nasıl, ismi beğendin mi?
Sen uygun gürdüysen ben niye beğenmeyeyim? Şimdiden hayırlı ulmasını ve başarılı ulmanı dilerim.
Eğer bu tesisi kurmayı başarırsam, müşterilere her gece müzik ziyafeti veririz.
Veririz be çocuk veririz. Yeter ki sen iste. Üsiyin abin seni boşlamaz.
Boşlamayacağını bilirim be usta.
E.. anlat bakalım bana. Bu iş için neler yapmak gerekiyor?
Önce tapunun kopyalarını çıkartacağım. Sonra da bir inşaat mühendisine tesisin projesini yaptırmam gerekecek. Bu proje işi beni fazla sıkacak. Zira bu işi pek öyle az parayla yapmazlar.
Tanıdığım bir mühendis var. Ona gidelim. Taksitle, ya da kredi aldığında üdemek üzere belki anlaşırsın.
Gidip şansımızı bir deneyelim.
………..
Mühendis dışarı çıkmıştı. Sekreteri,
Hemen döneceğini söylemişti. Siz oturun. Size çay söyleyeyim. Sanırım siz çayınızı içinceye kadar Tahir bey gelir. Geniş deri koltuklara oturdular. Faruk koltukları dikkatle inceledi. Turistik tesisi kurmayı başardığında yazıhanesini belki de bu tür pahalı koltuklarla döşeyecekti. Çaycının getirdiği çayları yudumlarlarken şık giyimli biri geldi.
Hoş geldiniz diyerek koltuğuna oturdu.
O… Hüseyin bey, hangi rüzgar attı sizi buraya. Şaşırttınız beni.
Abe agam çok severim seni ama, uyalamak istemem sizi. Allah versin. Ne zaman geçsem burada ep bir şeyler çiziktirirken gürürüm sizi.
Olsun be Hüseyin bey. Arada bir dostlarla laflamak dinlendirir bizi. Hayrola, bir isteğin mi var? Bu genç arkadaş kim? Tanıştırmadın beni.
Abe bu arkadaşı belki tanaarsın sen. Radyoda şarkı süyler.
Adı ne bu arkadaşın?
Faruk Kavalcı be agam. Dinlemediysen hele bir dinleyesen, ne ses var onda şaşarsın.
Birkaç kez denk gelip dinledim. Hatta aklımdan geçerdi hep. Kim bu güzel sesin sahibi diye?
Abe gürüp üğrendin işite.
Genç arkadaş, hiç sesin çıkmıyor. Ses tellerin bozulur diye mi korkuyorsun?
Yok efendim. Bir sıkıntım var da.
Nedir sıkıntın?
Babamdan kalma otuz dönümlük bir arazim var. Yamaç bir yer. Tarıma elverişli değil. Bu yüzden oraya bir turistik tesis kurmayı düşünüyorum. Tesis için kredi alacağım. Turizm müdürlüğü proje istiyor. Bende bu projeyi yaptıracak para yok. Takıldım kaldım.
Bende güzel bir proje var. Daha evvel birine yapmıştım. Aynı projeye ufak değişiklikler yaparız. Olur biter.
Borcumu nasıl ödeyeceğim? Param yok ki.
Üzülme kardeş. Kredini aldığında bir kısmını ödersin. İş bitip tesis çalışmaya başladığında, tesisine konuk olur ödeşiriz. Sen bana bir hafta izin ver. Ben projeyi son şekline sokayım.
Çok sağ olun efendim.
***
Haftayı iple çekti. Projeyi yine kemancı Hüseyin ile almaya gittiler. Ne olur ne olmaz, bakarsın vadeyi Hüseyin beyin yüzüne karşı hayır diyemediği için yapmıştır diye düşünüyordu. İş yerine girdiklerinde mühendis bey sevgiyle karşıladı kendilerini. Bu durum Faruk’u iyice rahatlattı. Mühendis beyin söylediği çayları içtikten sonra dosyayı alıp çıktılar. Doğruca çalgıcılar kahvehanesine gittiler. Ocakçıya teslim ettiği çantayı alıp oturdular. Turizm müdürlüğünce istenilen tüm evrakları listeye göre sıraladı. Kahvecinin getirdiği çayı içtikten sonra bir süre gelecek üzerine sohbet ettiler.
Ustam hadi kalk, gidip Şevket ustanın lokantasında yemek yiyelim.
Abe Faruk, bu günler işler kesat. Yük olmaayım sana.
Bir yemeğin yükü mü olur be usta. Her şey inceldiği yerden kopsun. Kemani Hüseyin itiraz etmedi. Lokantaya gidip yemeklerini yediler. Yemekten sonra,
Hüseyin usta, ben Turizm Müdürlüğüne kadar gideyim. İstedikleri evrakları teslim edeyim, bu iş bitsin.
Tamam be Faruk. Ben de gidip bir kısmet bekleyeyim.
Faruk Turizm Müdürlüğüne girip evrakları aldığı memur hanımın yanına gitti.
Buyurun, ne istediniz?
On beş gün kadar önce bir kredi baş vurusunda bulunmuştum. İstenilen evrakları tamamlayıp getirdim.
Ha tamam, şimdi hatırladım sizi. Kendisine uzatılan evrakları alıp inceledi.
Sizin radyoda dinlediğimiz Faruk Kavalcı ile bir akrabalığınız var mı?
Ben Faruk Kavalcı’yım efendim.
A….. demek siz osunuz. Sesinizi çok beğeniyorum. İleride çok tanınmış bir sanatçı olabilirsiniz. Bu turizmcilik hevesine niye kapıldınız? Bence sanatınızı sürdürseniz çok daha iyi olur.
İkisini birlikte yürüteceğim efendim.
Turizm işi öyle basit, kolay bir iş değildir. Hele böyle kredilerle uğraşmak daha da zor. Kim bilir kaç ay oradan oraya süründürecekler sizi. Oysa sanatınıza ağırlık verseniz, kredi almadan da kurabilirdiniz bu tesisi.
Hanım efendi, iyi söylüyorsunuz ama, ben kafama koydum bir kere bu işi. Mutlaka başarmalıyım.
O halde ben size bir öneride bulunayım. Siz bu evrakları elden Ankara’ya götürüp işi kendiniz takip edin. Aksi halde bu kredi işi aylarca, hatta yıllarca sürer. Ben evrakların kaydını yaptıktan sonra size elden verildiğine dair bir belge vereyim. Bu şekilde kredi tahakkukunu hızlandırmış olursunuz.
Çok sağ olun efendim. Az sonra daktiloda yazdığı bir yazıyı evraklarına ekleyip verdi. Alıp teşekkür etti.
Her hangi bir zorluk gösterirlerse beni ara. Belki yardımcı olabilirim.
Tamam efendim. İlginize çok teşekkür ederim.
***
Geceyi kabuslarla geçirdi. Kafasında düğümlenen bir sorunu bir türlü çözemiyordu. Anlatılanlara göre bu kredi işleri rüşvetsiz yürümüyordu. Oysa uzun zamandan beri işler iyi gitmiyordu. Radyo sanatçısı olarak aldığı aylık günlük harcamalarına bile yetmiyordu. Gittikleri düğünlerde toplanan bahşişler, ufak tefek harcamalara bile yetmiyordu. Rüşvet ne kadar olacaktı? Biraz para arttırmıştı ama, yeterli olacağını sanmıyordu. Ankara’da ne kadar kalacaktı? Eğer çok kalması gerekirse cebindeki para o masrafları karşılamaya bile belki yetmeyecekti.
Sabah kalktığında dayak yemiş bir hali vardı. Ağrımayan bir yeri yoktu. Giyinip çıktı. Bakkala girip iki gripin aldı. Çorbasını içtikten sonra kahvehaneye gitti. Kemani Hüseyin’in yanına gidip oturdu. Cebinden gripinleri çıkarıp masanın üzerine koydu.
Hayrola be Faruk gripinleri ikilemişsin.
Sorma be Hüseyin abi, dayak yemişten beterim. Ağrımayan yerim yok.
Abe havadan mıdır? Yoksa son günlerde işler kütü gider ondan mı bilmem? Benim de üyle. Ağrımayan yerim yok. Uzanıp gripinin birini aldı.
Abe çaylar gelsin içelim. Belki faydasının gürürüz.
İçelim be usta. Şu Ankara’da olacakları düşünmekten huzurum kalmadı. Batacak mıyız, çıkacak mıyız?
Abe niye batacaksın. Senin arazi ot bitmez bir yamaç. Kaybetsen ne olur. Sana ne getirdi bu güne kadar?
Öyle deme be usta. Baba yadigarıdır. Onu hiç uğruna elimden çıkarmak istemem.
Abe Faruk, korkak bezirgan ne kar eder ne ziyan. Kısmetinde varsa kazanırsın. Yoksa elden ne gelir. Kaderde ne varsa o ulur. İsterim bu iş hemencecik bitsin. Abe bu işe kafan takıldığından beri kısmetimiz bile kesilmiştir. Bitsin bu iş. Uturalım burada, bakliyelim kısmetimizi.
Ben de bitmesini istiyorum be usta. Bu iş kafama takıldığından beri uyku bana haram oldu. Derim ki bu gece yola çıkayım. Otobüste uyurum. Yarın işe koyulurum. Bir gecenin otel masrafından kurtulmuş olurum.
Abe iyi düşünürsün.
***
Turizm Müdürlüğüne girip danışmaya krediler bölümüne gitmek istediğini söyledi. Görevli,
Ne amaçla diye sordu.
Turistik bir yatırım projesiyle geldim. Projeme kredi talebinde bulunacağım.
Şu karşıya git. Orada sana yardımcı olurlar.
Teşekkür ederim. Gösterilen bölüme gitti. Masadaki memur,
Gel bakalım, istediğin nedir diye sordu?
Kredi talebi için geldim efendim.
Geç otur bakalım.
Oturmadan önce dosyayı masanın üzerine koydu. Çekinerek gösterilen koltuğa oturdu. Memur belgeleri dikkatle inceledi.
Sen bu krediyi almaya zorunlu musun?
Evet efendim.
Bu iş sana biraz pahalıya patlar.
Kaça patlar efendim.
Gerçekleştirilecek kredinin yüzde yirmisine.
Çok değil mi efendim?
Az bile. Vereceğimiz krediye çok düşük faiz ödeyeceksin. Üstelik ödemeler beş yıl sonra başlayacak. Daha sonra yine kredi talebin olacak. O zaman biraz düşürürüz.
Gerçekten düşürür müsünüz?
Şüphen mi var? Biz namuslu adamlarız. Verdiğimiz sözü mutlaka tutarız.
Ya sizi başka bir göreve verirlerse?
Hiçbir şey değişmez. Zira düzen bu şekilde kurulmuş. Senin yapacağın tek şey bize güvenmek olacak.
Tamam efendim size güveniyorum. Kredim kaç günde çıkar?
Aksilik olmazsa bir haftada çıkar. On beş gün de olabilir. Sen nereden geldin?
İzmir’den efendim.
Telefonun var mı?
Yok efendim.
Yakınlarından sana ulaşabilecek birinin?
Yok efendim.
O halde ben adresine telgrafla bildiririm.
Öyle olsun efendim.
Sen buralarda boşuna takılma. Bu işi kendi işim gibi takip edeceğim. Gözün arkada kalmasın.
Sağ olun efendim.
***
İpotek işi tamamlanıp krediyi aldığında, kredinin yarısına yakını uçup gitmişti. Elde kalan parayla inşaata kalkışmak çılgınlıktı. Zaten kredi almak için attığı temelin temel olarak hiçbir değeri yoktu. Otuza kırk bir taş yığının dan ibaretti. Devletin memuru beni kazıklarken ben de devleti kazıklayacağım. Bu işin denetiminde büyük bir boşluk vardı. Bu boşluğu iyi yakalarsa bu kredilerin ardı arkası kesilmezdi. Bu oyunun kuralı, alacaksın, aldığının yarısını dağıtacaksın. İleride bir yerde tıkanacaktır ama, gittiği yere kadar kardır.
Çok olmuştu bir kadınla birlikte olmadığı. Aklına süslü Şükrüye geldi. Onun elinde çok iyi mallar var diye düşündü. İçindeki kadın dürtüsü dayanılacak gibi değildi. Hemen yola çıktı. Eve vardığında kapıdaki zil düğmesine kesik kesik üç defa bastı. Kapı aralandı.
Kimi arıyorsun?
Şükriye ablayı.
Ne için arıyorsun.
Ne için olacak, iş için arıyorum.
Geç içeri. Süslü Şükrüye merakla gelenin kim olduğuna baktı. Hemen yerinden fırladı.
Amanın kimi görüyorum? Hangi rüzgar attı seni buraya?
Ablamı özledim. Hem biraz laflarız, hem de temiz bir parça varsa gönül eğleriz diye düşündüm.
Senin için parça olmaz mı be? Olmasa bile hemen bir tane yaratırız.
Sağ ol abla.
Nasıl gidiyor radyo çalışmaları?
O iş bitti be abla, doğru dürüst bir para vermiyorlar. İşin yoksa karın tokluğuna çalış.
İyi ama bu işin ilerisi var. İyi tanındığında çok para kazanırsın. Çok acele etmişsin.
Yok be abla bu iş kadınların işi. Erkeğe pek rağbet yok.
Bak onda haklısın. Hadi bakalım üst kata çık. Tam karşıdaki odada tam sana göre bir fıstık var. Hadi bakalım kolay gelsin.
Üst kata çıkıp karşı odaya gitti. Kapı açıktı. Kapıyı tıkladı.
Kapı açık ne tıklayıp duruyorsun? Girsene. İçeri girdi. Karşılaştığı kadın yatağa uzanmış tamamen çıplaktı. Harika bir kadındı. Belki de hayatında bu denli güzel bir kadınla ilk kez karşılaşıyordu. Kadın,
Hadi ne oyalanıyorsun? Soyun da gel. Hemen soyunup kadının üzerine çıktı. İşi bittiğinde derin derin soluyordu.
Çok, çok güzelsin. İnan sana aşık olmaktan korkuyorum.
Ne iş yapıyorsun?
Radyo sanatçısıyım.
Hadi canım benimle dalga geçiyorsun. Adın ne?
Faruk Kavalcı.
Koskoca bir radyo sanatçısının böyle bir randevu evinde ne işi var?
Neden? Olamaz diye bir kural mı var?
Yok ama sizin için elini sallasa ellisi diye düşünüyorum. Bilirsin bizim kızlarımız ses sanatçılarına, artistlere çok hevesi vardır.
Benim kıza değil, kadına gereksinimim vardı. İstediğimden alasını buldum. Bu işin burada kalmasını istemiyorum. Sen boş ver burada çalışmayı. Gel benim sekreterim ol. Senin özel hayatına karışmam. İş olmadığı zamanlarda dilersen gelip burada çalışmanı sürdürürsün.
İyi ama ben sekreterlik nasıl olur bilmem ki.
Ben sana öğretirim.
Peki seni nerede bulacağım.
Şimdilik Mezarlıkbaşı’ndaki Çalgıcılar kahvehanesinde. Yazıhane için yer arıyorum. Bulur bulmaz seni ararım.
Tamam anlaştık.
***
Pasaj içerisinde bir dükkan kiraladı. Büro malzemeleri satan bir dükkandan gösterişli bir masa, döner koltuk, sekreterler için iki masa, iki küçük döner koltuk ve müşterileri için de dört koltuğu üç ay vadeyle alıp dükkana yerleştirdi. Tabelacıya Otel, motel, kamping Faruk Kavalcı tesisleri irtibat bürosu diye bir tabela yazdırdı. Kırtasiyeciden aldığı sümenler, kalemlikler ve diğer aksesuarları masaların üzerine yerleştirdi. Her masanın üzerine birer de telefon koydu. İşlerini tamamladıktan sonra çalgıcılar kahvehanesine gitti. Kemancı Hüseyin’in yanına gidip oturdu.
Hoş geldin.
Hoş bulduk.
Abe neredesin. Güzel bir kancık seni arıyor. Beklemesini süledim. Biraz sonra yine gelirim dedi gitti.
Uzun boylu mini etekli biri miydi?
Evet üyledir.
O benim eleman olacak. Bir yazıhane tuttum. Yazıhanemde sekreterliğimi yapacak.
Abe çok yaman bi gaci. Millet onu gürmek için sıraya girer.
Aman ne iyi. Bana da öylesi lazım.
Abe Faruk bakasın, geldi seninkisi. Başını çevirip baktı. Gelen Süslü Şükriye’nin sermayesi olan kadındı. Hemen ayağa kalkıp buyur etti.
Hoş geldin. Tanıştırayım. Büyük keman ustası Hüseyin Gülaçar. Bu da sekreterim Hülya Kırıkdal. Kemancı Hüseyin kalkıp elini uzatıp tokalaştılar. Konuk bacaklarının tüm güzelliğini sergilercesine oturdu. Kahvehanedekiler meraklı gözlerle gelene bakıyorlardı. Faruk üç çay diye işaret etti. Gelen çayları içtikten sonra,
Hadi benim yazıhaneye gidelim. Kalktılar ve yakındaki yazıhaneye gittiler. Kemani Hüseyin,
Abe Faruk millet telefon için yıllarca sıra bekler. Sen hemen kıvırmışsın telefonu.
Yok be usta. Nerede bizde o şans. Süs olsun diye koydum onları oraya.
Süs de olsa yakışıyor masaya.
Bundan böyle işimiz olmadı mı burada toplanırız. Zaten Hülya hanım hep burada olacak.
Desene işimiz iş be Faruk. Bu güzel hanımı gürmek için her gün uğrarım buraya. Hülya oldukça cilveli,
Yalnız buraya gelmekle kalma, yatılıya da beklerim.
O kadar değil be Hülya hanım. Seni gürmek yeter bana. Ben izin isteyeyim. Gideyim bizim ekmek teknesine. Bakarsınız bir kısmet çıkar. Kemani Hüseyin gidince Faruk,
Hülya hanım, senin kadar güzel olmasa da, sana yakın güzellikte tanıdığın biri var mı?
Var tabi. Ne yapacaksın? Ben sana yetmem diye korkuyorsan aldanıyorsun. Seni hamur eder ayakta duracak hal bırakmam. Sakın söylemedi deme.
Yok be Hülya, o işi bu işle karıştırma. İki ve daha fazla güzelle daha çok iş kotarırız. İş için gerekli. Şimdi sana iki yüz lira avans vereyim. Aldığımız her işten komisyonunu alacaksın. Arkadaşını bulup yarın iş başı yapması için ayarla. Aman sakın kız olmasın. Bazı kelekleri keleklemek için yatağa girebilecek biri olmalı.
Merak etme sen. Bizim dünyada kızlara yer yoktur. Hepsi açık kapıdır.
Hadi öyleyse hemen işe giriş. Bu gece beraber olalım. Sana ihtiyacım var. Çok tahrik ettin beni.
Geceye sakla iştahını. Yarın hamur gibi olursun. Yalnız evin nerede bilmiyorum.
Sen buraya gel. Buradan gideriz.
Oldu anlaştık. Hülya gidince çıktı. Matbaaya giderek sipariş verdiği fatura, irsaliye ve sözleşme belgelerini alıp dükkana döndü. Matbaadan aldıklarını çekmecelere yerleştirdi. Kızların elleri boş olamazdı. Çantacıya gidip kendi çantasına benzer iki çanta daha aldı.
Akşam üstü Hülya yanında bir kızla geldi. Kız gerçekten en az Hülya kadar güzeldi.
Patron sana Gülcan Güldal’ı getirdim. Nasıl beğendin mi?
Beğendim tabi. Hem de çok beğendim. Yarın hemen işe başlasın.
Tamam patron başlarım.
Paran var mı?
Yok be patron. Bu günlerde işler kesat. Faruk cebinden çıkardığı bir demet paradan elli lira ayırıp uzattı.
Şimdilik bunu avans olarak al dedi. Gülcan teşekkür ederek parayı aldı.
Hadi sen git artık. Yarın sabah gelirsin.
Patron be gidecek yerim yok benim. Otellerde kalmak istemiyorum. Sizinle kalayım. Hülya ile aranızdaki işe karışmam ben.
Ne dersin Hülya?
Kalsın derim. Benim için sorun olmaz.
Peki öyleyse, gidip akşam yemeğimizi yiyelim. Bir iki tek attıktan sonra eve gideriz. Doğruca Şevket ustanın lokantaya gittiler.
***
Sabah iş yerine gittiler. Daha önce hayali motelden görüntüler içeren bir broşür hazırlatmıştı. Bu broşürle hayali motele ortak aramaya başlayacaklardı. Ortaklığa davet başlıklı bir ilanı sekreterlerin biriyle iki yerel gazeteye gönderdi. Kimi komşular hayırlı olsun ziyaretine gelmeye başladılar. Gelenlerin gözleri sekreterlerden ayrılmıyordu. Sekreterlerin sıcak gülüş ve bakışları, çoğunda bir ümit kapısı aralıyordu. Hani hadi deseler, yatağa koşacak gibi bir halleri vardı.
Akşam olduğunda,
Ben bu gece Ankara’ya gideceğim. En geç yarından sonra burada olacağım. Gazetede çıkacak ilanlarla ilgili olarak gelen olursa, gelenlere o kadar çok başvuru var ki, kimi ortak edeceğimize karar vermek zorlaşıyor. Siz bize adresinizi bırakınız. Gereken değerlendirmeler yapıldıktan sonra size gereken bilgiyi vereceğiz dersiniz. Beni sorduklarında çok acele bir iş için Ankara’ya gittiğimi, gerekirse Amerikalı bir şirketin davetine katılmak üzere Amerika’ya gidebileceğimi, bu durumda ancak bir hafta sonra burada olabileceğimi söylersiniz. Ankara dönüşü, ortaklık talebi için başvuru çok ise, bir süre ortalıkta görünmeyerek Amerika’da olduğumu söyleyerek güvenirliliğimizi pekiştiririz. Sekreter,
Patron bu işten ben bir şey anlayamadım. Ne gereği var bu yalanların?
Ah be güzelim halen anlayamadın mı? Para babası olup da parasını yiyemeyenlere, bir tür yardımımız olacak. Onun yiyemediği paraları biz yiyeceğiz. Anladın mı artık?
Tamam anladım efendim.
Bu gece gerçekten Ankara’ya gidiyorum. Yarın işletmemizin ikinci dilim kredisini almak için başvuruda bulunacağım. İnşallah bir aksilik çıkmaz. Yoksa yaptığımız bu masraflar boşa çıkar. Kız bir şey anlayamamıştı ama,
Anladım demekle yetindi.
Ha aklıma gelmişken söyleyeyim. Ankara’dan gelecek olası konuklarımız için Efes Otelde çift yataklı bir odayı aylık olarak kiralayın.Al şu bin lirayı. Odayı beğenirsek sürekli kiralayacağımızı söylemeyi unutma. Odayı ona göre düzenlesinler.
Tamam efendim.
***
Faruk Turizm Müdürlüğüne otelin kaba inşaatının tamamlandığına dair bilgilerle yeni bir başvuruda bulundu. Evrakları inceleyen memur,
Tamam efendim. Eksperimiz inşaatı yerinde görüp raporunu verdikten sonra ikinci dilim krediniz adınıza tahakkuk ettirilir. Eksperimiz en kısa zamanda inşaat mahallinde olacaktır. Çantasını açıp iki kart adres çıkardı. Bunun biri eksperiniz için. Diğeri de size. Tesisimiz tamamlandığında sizi konuk etmek bize onur verir.
Çok sağ olun efendim. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
Teşekküre gerek yok efendim.
***
Eksper karttaki adresi kolayca buldu. Büroya girdiğinde şaşkınlığını gizleyemedi.
Ne harika bir yer burası böyle. Her şey harika ama kızlar daha harika. Siz Faruk beyin nesi oluyorsunuz?
Sekreterleri efendim.
Faruk bey gerçekten ağzının tadını bilen bir insan. Doğrusu onun yerinde olmak isterdim. Kızlardan biri işve ile fıkırdadı,
Neden olmasın efendim. Siz de her kızın yüreğini hoplatacak kadar yakışıklısınız. Aman Allah’ım neler duyuyordu. Bu güzel kız neredeyse açıkça kendisini yatağa davet edecekti. Bu sırada Faruk büroya girdi. Bürodaki adamın kim olduğunu anlamıştı ama anlamazdan göründü. Masanın arkasına dolanıp koltuğa oturdu.
Beyefendi ne istiyor.
Ankara’dan gelmiş. Bizim tesisi denetlemekle görevlendirilmiş.
Ya.. öyle mi? Çok af edersiniz efendim diyerek konuğun yanına gidip elini uzattı. Tokalaştılar. Yerine dönüp oturdu.
Sekretere,
Kızım beyefendiye bizim otelde iki yataklı bir oda hazırlatın. Bey efendiyi ağırlamayı da ihmal etmeyin.
Emredersiniz efendim.
Aman efendim, iki kişilik odaya ne gerek var? Ben tek geldim.
Bey efendi, Ankara’dan ta buraya kadar gelmişsiniz. Sizi İzmir’imizin çok güzel bir kızıyla yatırmazsak ayıp olur. Baksanıza şu Hülya hanımın baygın bakışlarına. Gözleri akşam olsa da şu yakışıklıyla sarmaş dolaş olsam diyor.
Aman efendim beni mahcup ediyorsunuz.
Görevimiz efendim. Siz yorgunsunuzdur. Önce Kordon’da bir lokantada yorgunluk atalım. Daha sonra odanıza çekilirsiniz.
Siz neyi uygun görürseniz öyle olsun.
Kordon boyundaki lüks lokantalarından birine girip oturdular. Yemek yerlerken tesislerinin görkeminden uzun uzun söz etti.
İddia ediyorum. İzmir İzmir olalı beri bu denli büyük ve lüks bir turistik otel görmedi.
İnanıyorum efendim. Sizin gibi ileriyi gören zevk sahibi bir insandan başka ne beklenilir ki?
Gösterdiğiniz güvene teşekkür ederim. Yorgun olmasaydınız devam edelim derdim ama yolculuk insanı yoruyor. Bir de sizi odanızda bekleyen o müthiş dilberi de fazla bekletmemek gerekir.
Ne diyorsunuz siz. İnanayım mı?
Gidince görürsünüz.
Garsondan bir taksi çağırmasını rica etti. Bu arada hesabı ödedi. Gelen taksiye binip otele gittiler. Resepsiyon memuru saygıyla karşıladı.
Bey efendiye odasını gösterir misiniz?
Emredersiniz efendim.
Size iyi uykular efendim.
Size de, çok sağ olun.
Komi müşterisini kapıya kadar götürdükten sonra,
İçerideki bayan sizi sabırsızlıkla bekliyor efendim.
Evet biliyorum evladım diyerek elini cebine sokup çıkardığı on lirayı uzattı. Komi parayı teşekkür ederek aldı.
Kapıyı açıp içeri girdiğinde az daha düşüp bayılacaktı. Sekreter Hülya olabildiğince seksi bir gecelikle kendisini bekliyordu. Hemen soyunup yatağa girdi. Sabah yataktan çıkacak hali kalmamıştı. Banyodan su sesi geliyordu. Yattığı yerden su sesini dinlerken Hülya’nın çırılçıplak bedenini hayal etti. Çok yorulmuştu. Yeni bir yorgunluğa dayanacak gücü bulamadı kendinde. Hülya beline sardığı peştamalla çıktı. Peştamalı öyle bir sarmıştı ki, bacaklarının güzelliğini sergiliyordu sanki.
Hayatım niye gelmedin. Beraber yıkanırdık.
Çok yordun beni. Daha fazla dayanamayacağım. Yarınki gazetelerde Turizm Müdürlüğünün eksperi sevgilisinin kolları arasında can verdi diye yazmalarını istemem.
İzin verirseniz giyinip işimin başına gitmek istiyorum. Siz dinlenmenize bakın.
İyi olur güzelim.
***
Üç gün üç gecedir eksper peri masallarını aratmayacak bir yaşam tarzının içinde yaşıyordu. Dördüncü gün yine büroya gitti.
Faruk bey, üç gündür bana hayatımda bir daha göremeyeceğim güzellikler yaşattınız. Benim Ankara’ya dönmem gerekiyor. Şu tesisi görseydim iyi olurdu.
Aman efendim tesis dediğin şey ne ki denize nazır bir yamaçta ham bir bina. Görüp de ne yapacaksınız. Dostunuza güveniniz yok mu yoksa?
Olmaz olur mu efendim.
O halde görülmüştür diye atın imzayı gitsin. O tozlu yollarda zaman yitirmeye değer mi? Hem bu gece size müthiş bir sürprizim var. Bu geceyi Hülya’dan daha güzel bir dilberle geçireceksiniz.
Kim o dilber?
Büroda gördüğünüz müthiş sarışın. Tel kadayıfı niyetine ye.
O nerede?
Bu gece sizin için iyi bir hazırlık yapmakla meşgul. İşi bitince otele gidip sizi bekleyecek.
Bu adam öylesine candan davranıyordu ki ondan kuşku duymasına gerek yoktu. Dediği gibi kabası bitmiş ham bir bina görse ne olur, görmese ne olur. Sekreter masasına geçip oturdu.
Evrakları verir misiniz?
Aman efendim, siz buraya buyurun. Burası geniş. Daha rahat çalışırsınız. Kalkıp büyük masanın arkasına geçip oturdu. Evrakları çıkarıp gerekenleri yazıp imzaladı. Hayırlı olsun diyerek kalktı. Koltuklardan birine oturdu. Faruk,
Gösterdiğiniz güvene nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Cebinden iki beş yüzlük çıkarıp güzelce katladıktan sonra ekspere uzattı.
Lütfen bunu yol harçlığı olarak kabul edin efendim.
Teşekkür ederim diyerek parayı cebine koydu.
Hadi efendim. Bu saatte kordon boyu çok güzel olur. Hem demleniriz. Hem de İzmir’imizin güzel kızlarını seyrederiz.
Gidelim efendim.
***
Mönü oldukça zengindi. Kordonun meltem serinliğinde içmenin ise tadına doyum olmuyordu. Eksper Mahmut bey içinden,
Keşke bir daha ki sefere yine beni görevlendirseler diye geçirdi. Üstelik ne kadar da konuk sever bir insandı bu. Kim derdi ki bu adama radyo sanatçısı olarak şöhretin zirvesine doğru tırmanan biri olduğunu. Doğrusu yemek arasında ağzından kaçırmasaydı, onun radyo sanatçısı olduğunu öğrenemeyecektim. Belki de yatağına giren kızlar onun ününden yararlanmak isteyen artist olma meraklısı kızlardı. İster öyle ister böyle olsun. Tek bir cümleyle harika bir dosttu. Bir taraftan da bu gece yatağına girecek olan o sarışın afete bir an önce kavuşmayı arzuluyordu. Bu son geceydi. Bu geceyi en iyi şekilde değerlendirmesi gerekirdi. Saat yirmi ikiye geldiğinde,
Faruk bey, hadi kalkalım. Bildiğiniz gibi yarın yolcuyum.
Haklısınız Mahmut bey, o sarışın afeti fazla bekletmeye gelmez. Yine bir taksi çağırıp otele döndüler. Otel lobisinde sarılıp öpüşerek vedalaştılar. Faruk otelden çıktıktan sonra derin bir nefes aldı.
Oh be bu vartayı da kazasız belasız atlattık. Gelsin artık milyonlar.
***
Kredinin çıkmasını beklerken boş durmaya gelmezdi. Gazetelere verdiği ilan üzerine ortaklık başvurusunda bulunanların listesini çıkarttı.
Hülya hanım, bu listedeki adamlar hakkında bir tahkikat yapalım. Tesisimize en iyi yatırım yapabilecek olanları tespit edelim. İşe yaramaz gördüklerimizle temas kurmayı daha sonraya bırakalım.
Emredersin patron.
O ne demek kız. Öyle olsun sevgilim demeni beklerim.
Peki sevgilim.
Hele şu işi iyice kotaralım. Yaşayacağımız yeri sen beğen. Seni orada kraliçeler gibi yaşatacağım.
İnşallah sevgilim.
Gülcan ne zaman gelir dersin.
O ayı beni fena parçaladı. Adamdan tiksinmesem koca gün yataktan çıkmayacaktım. Kurtulmak için işi bahane edip çıkıyordum. Bu gece son gece diye kim bilir neler yapmıştır kıza.
Ne olduysa oldu. Evrakları imzaladı ya. Günü geldiğinde ben ne yaptım diye kim bilir kaç yıl dövünecek. Hayatının kayacağından haberi yok.
Çok gaddarsın sevgilim. Anladığım kadarıyla sende acıma duygusu hiç yok.
Niye acıyacağım. Çocukluğum sefalet içinde geçti. Delikanlılığı hiç yaşamadım. Kadın özlemimi gazetelerde çıkan kadın resimlerinde giderdim. Bana acıyan oldu mu ki, ben acıyayım.
Sen de haklısın.
Hadi Şevket ustaya gidelim. Hem öğlen yemeğimizi yeriz. Hem de masa altından demleniriz.
O masa altından demlenmek olayına bayılıyorum. En lüks gazinolar bile o zevki bana vermiyor. Nedense insanlar yasak olanı daha çok seviyor. Gün gelir planların gerçekleşirse sakın nikah diye tutturma. Beraberliğimiz ömür boyu sürecek olsa bile bunun nikahsız gerçekleşmesini isterim. Kim bilir? Belki bu şekilde birbirimize sevgi ve saygımız ömür boyu eksilmeden sürer.
Bu işler bitti mi, yalnız bana ait olacaksın. Aksi halde kıskançlık krizine tutulur seni öldürebilirim.
Sen de başkasına bakarsan ben de seni öldürürüm.
Tamam anlaştık.
Şevket ustanın lokantada yemeklerini yerlerken masa altında kadeh tokuşturdular. Müşteriler dağılınca Şevket usta da gelip alemlerine katıldı. İçki alemi akşam servisinin başlama saatine kadar sürdü. Hesabı ödedikten sonra büroya döndüler. Gülcan’ı büroda buldular. Gülcan,
Ne cehennemdesiniz be? Teslim ettiniz beni bir ayıya, anamı ağlattı be. Sabaha kadar uyutmadı. Sevişelim güzelim, sevişelim güzelimden başka şey öğrenmemiş ayı oğlu ayı. Perişan etti beni. Faruk cebinden çıkardığı paralardan iki yüz lira ayırıp Gülcan’a uzattı.
Al bakalım. Bu gece çektiğin çileyi belki unutturur sana. Gülcan parayı teşekkür ederek alıp süt yeninin içine yerleştirdi.
Hadi Şevket ustada yemeğini ye de gel. Daha sonra eve gideriz.
Siz yemeyecek misiniz?
Biz o işi yaptık. Öğlenden beri oradaydık. Tamam diyerek ayrıldı. Daha sonra hep beraber eve gittiler.
***
Adreslerini belirledikleri iş adamlarını ziyaret etmeye başladılar. İş adamlarına hazırladıkları broşürleri vererek kendilerini bu muazzam tesise ortak etmek istediklerini söyleyerek, inşaatın yapılacağı araziyi görmeleri için on beş hazirandaki tanıtım şölenine davet ettiler.
Kızlar siz tanıtıma devam edin. Ben arazide birkaç yer kazdırıp temel atma görüntüsü sağlayayım.
Birkaç çukurla zokayı yutacaklarını mı zannediyorsun?
Zannetmek ne kelime? Yutacaklarından eminim.
Hadi hayırlısı. Bürodan çıkıp inşaat malzemesi satan bir mağazaya gitti. Beş kazma, beş kürek iki de kireç ve harç karma küreği almak istediğini söyledi. İstedikleri hazırlanırken,
Lütfen saplarını da taktırın dedi.
Mağaza sahibi,
Aldıklarınızı satacak mısınız?
Hayır efendim. Yeni bir inşaata başlıyorum.
İnşaat oldukça büyük galiba.
Evet, otel, motel ve kamping inşaatı. Size de tanıtım broşürlerinden vereyim. Bakarsınız siz de ortak olmak istersiniz. Dükkan sahibi projeyi dikkatle inceledi.
Proje hem büyük, hem de çok güzel. Tamamlandığında güzel iş yapacağı kanısındayım. Gerekli malzemeleri benden alırsanız, hem indirimden yararlanırsınız. Hem de inşaata teslim ederim.
Sizden alışveriş etmek beni memnun eder. Aldıklarımın hesabını çıkarıverin de ödeyeyim.
Aman efendim hesabın lafı mı olur. Bunları yazarız hesap açılmış olur. Nasıl götüreceksiniz bunları.
Garajda otobüse koyup köye götüreceğim.Yarın köyden alacağım amelelerle iş başı yapacağız.
Siz zahmet etmeyin. Ben garaja kadar gönderirim. Teşekkür ederek on beş hazirandaki şölene davet etti.
***
O gece köyündeki evinde kaldı. Gece kahvehaneye gelen işçilerden on kişi ayarladı. Sabah hep beraber yola çıktılar. Yarım saat sonra arazideydiler. Önce temel görüntüsündeki taşları söktürüp bir araya toplattı. Taşlarla bazı yerleri işaretledi. İşçiler iş başı yaptıktan sonra yürüyerek İzmir asfaltına çıktı. Bir kamyonu durdurup bindi. Buruncukta indi. Oradaki taş ocağını sorumlusuyla iki kamyon taş ve bir kamyon kum için anlaştı. Taşların bedelini ödeyerek ana yola çıktı. Otobüse binip İzmir’e döndü. Çoktandır çalgıcılar kahvehanesine uğramamıştı. İçeri girip kemani Hüseyin’in yanına oturdu. Kemani Hüseyin,
Abe agam nerelerdesin? Çok oldu gürüşmeyeli.
İşler çok yoğun. haziranın on beşinde benim tesisin temel atma merasimini yapacağız. O gün için bana iki davul, iki de zurna ayarla. Sen de takımını o gün için hazırla. Köçek olmasın. Konuklar nasıl olsa kendileri oynarlar.
Uynarlar be agam. Üyle parçalar çalarız, kimse yerinde uturamaz.
Sen işini bilirsin be abi. Çok iyi bir şölen olsun ki, müşteriler kesenin ağzını açmakta kusur etmesin.
İnşallah be Faruk bey. Allah günlüne güre versin.
Boş kaldığında büroya uğra da biraz laflayalım.
Abe agam ayrılamayız buradan. Malum burası bizim ekmek teknesidir.
***
İki sekreterle birlikte Turgutlu’ya gittiler. İlk fabrikaya girip patronu sordular. Biri,
İşte orada yazıhanede oturuyor. Yazıhaneye girdiler. Kızlar hemen bacaklarını cömertçe sergileyerek oturdular. Patron,
Buyurun efendim oturun. Önce sizlere bir şeyler ikram edeyim, sonra da iş konuşuruz. Çay yeni demlendi. Çay mı ikram edeyim? Yoksa soğuk bir şey mi tercih edersiniz?
Çay olsun efendim.
Kızlar ne emrederler? Kızlar utangaç bir tavırla,
Çay olsun efendim dediler. Patron dışarı çıkıp yan tarafa seslendi.
Çaylar olduysa dört tane getirin. Dönüp yerine oturdu. Faruk çantasını açıp inşa edeceği tesisin projesini çıkarırken,
Efendim önce size kendimi tanıtayım. Ben Radyo ses sanatçısı Faruk Kavalcı’yım. Sizi ziyaretimizin nedeni bu projedeki tesis için gerekecek tuğlaların ilk partisini sipariş etmek içindir. Sizin tuğlalarınızın çok kaliteli olduğunu söylediler.
Evet efendim, söyleyen doğru söylemiş. Bu yüzden mal yetiştiremiyoruz. Fiyatta anlaştıktan sonra kamyonların izleyecekleri yolun krokisini çizdi. Orada kime sorsalar radyo sanatçısı Faruk Kavalcı’nın inşaat alanı neresi diye, bilmiyorum diyen çıkmaz. Zaten orada çalışan işçileri görecekler. Bir de şunu size arz etmek istiyorum. Bakanlığın vereceği kredi eli kulağında, bu gün veya yarın çıkar. Bir söz vardır. İşini kış tut, yaz çıkarsa bahtına. Bu nedenle sizden üç ay vade yapmanızı isteyeceğim. Patron peki demek için tereddüt etti. Gözü kızların nefis bacaklarına takıldı. Hayır olmaz diyemedi. Çekmeceyi çekip senet defterini çıkardı.
Senedi nasıl yazayım efendim.
Senete gerek yok. Bakarsınız yarın kredi çıkar, hemen bedeli takdim ederim. Yine kızlara gözü takıldı. Kızlar kendisine öyle davetkar bakıyordu ki, hayır diyemedi. Üstelik karşısındaki kişi koskoca bir radyo sanatçısı. Her halde on kamyon tuğlaya tenezzül etmezdi.
On beş haziran günü temel atma şölenimiz var. Gelirseniz mutlu edersiniz bizleri.
Ne demek efendim? İki elimiz kanda bile olsa yine geliriz. Gitmek için izin istediler. Tokalaştılar. Kızlar da masanın önüne geldiler. Önce Hülya elini uzatıp tokalaştı. Ardından Gülcan. Gülcan adamın elini sımsıkı tutup gözlerinin içine öyle bir bakış baktı ki, bu açıkça bir davetti. Patronun bedenini sanki ateş basmıştı. Kulaklarına kadar kızardı. Kız,
En kısa zamanda görüşme dileğiyle deyip elini çekti. Konuklar giderken patron mırıldandı.
Bu güzeller güzeli kıza değil on kamyon tuğla, yüz kamyon, hatta fabrika helal olsun.
***
Sabah minibüse binip Bornova’ya gittiler. Oradan da yürüyerek kireç ocaklarına. En büyük kireç ocağını gözüne kestirdi. Hemen ocağa yöneldiler. Ocakta derme çatma bir kulübe vardı. Kulübedeki adama seslendi. Buranın sahibi ve ya müdürü kim diye sordu?
Adam dışarı çıkıp,
Benim efendim. Bir istediğiniz mi var?
Evet efendim. Önce kendimi tanıtayım. Ben İzmir radyosu solistlerinden Faruk Kavalcı’yım.
Aman efendim hoş geldiniz. Hangi rüzgar attı sizi buralara. Sizin programınızı hiç kaçırmazdım. Son zamanlarda hiç dinleyemiyoruz efendim.
Ben büyük bir turizm işletmesi inşa ediyorum. İşlerim o kadar yoğun ki, inan radyoya zaman ayıramıyorum. Hele şu işi bitireyim. Yine dinlersiniz.
Buyurun sizleri içeri alayım. Gerçi size layık değil ama, neylersiniz, bu Allah’ın dağında bununla yetiniyoruz.
Gönüller bir olunca samanlık seyran olur derler. Gönüllerimiz bir osun. İçeri girdiklerinde iş yeri sahibi kirli bir bezle sandalyelerin tozunu aldıktan sonra oturmaları için buyur etti. Oturdular. Kızlar yine en çarpıcı şekilde cömertçe oturdular.
Kızlar sekreterlerimdir efendim. Önce sizi on beş hazirandaki temel atma şölenimize davet edeyim. Sonra da iş konuşuruz diyerek çantasını açıp projeyi çıkardı.
Efendim, projeden anlaşılacağı gibi çok büyük bir tesis inşa ediyorum. Bu tesis için çok kirece gereksinimiz olacak. Kireç söndürme çukurlarını açtırıyorum. Bildiğiniz gibi söndürülmüş kireci dinlendirmede büyük yarar vardır. Bu nedenle ilk parti olarak beş kamyon kireç almak istiyorum.
Emredersiniz efendim. Fakat şu anda beş kamyon kireci veremem. Bu kireci üretmek en az bir hafta sürer.
O zaman şöyle yapalım. Siz ilk kalemde elde olduğu kadarını gönderin. Daha sonra peyderpey gönderirsiniz.
Öyle olur efendim.
Borcumuz ne olacak?
Size birinci kalite mal vereceğiz. Tonu yüz lira.
Tamam anlaştık. Yalnız bedelini malı tamamen teslim aldıktan sonra ödeyeceğim. Daha önce inşa ettiğim otelde çok sıkıntılar yaşamıştım.
Paranın sözü mü olur efendim. Malı teslim ettikten sonra tümünü birden alırız. Kamyonun izleyeceği yolun krokisini çizip verdikten sonra ayrıldılar.
***
On beş haziran sabahı için ayarladığı otobüs büronun karşısındaki benzin istasyonunda park etti. Davulcular, çalgıcılar ve bazı konuklar otobüse bindikten sonra otobüs hareket etti. Davetlilerin çoğu kendi arabaları ile gitmeyi yeğlemişlerdi. Faruk bey bu işle kızları görevlendirip inşaat alanına bir gün önce gitmişti. Önce kazılan yerleri, tuğlaları ve kireçleri inceledi. Sonra köye döndü. İşçilerin hesabını ödedikten sonra, ertesi gün de çalışacaklarını söyleyerek evine çekildi.
Sabah işçilerle birlikte araziye gittiler. İşçiler büyük bir çukur açmak için işe giriştiler. Az sonra kasap besili ve iri bir danayla geldi. İki işçi ateş yakmak için ocaklar hazırladılar. Bir işçi de kömür tutuşturmak için kuru ot ve çalı toplamaya gitti. Oturacak yer sorunu hiç aklına gelmemişti. İşçiler çukur kazmayı bırakmalarını söyledi. İşçilere tuğla harmanından alacakları tuğlalar ile oturulacak yerler hazırlamalarını söyledi. Az sonra otobüs geldi. Ardından da arabalı konuklar. Davulcular davullarını gümbürdeterek konukları karşıladılar. Bu arada iki işçi sembolik temel atma için küçük bir öbek harç kardı.
Kasap danayı temel olarak belirlenen çukurun yanına çekerek ayaklarını ve gözlerini bağladıktan sonra danayı devirdi. Çevik bir hareketle dananın iki şah damarını kesti. Kanını çukura akıttı. Otobüsün bagajından çıkarılan odun kömürleri ocak olarak hazırlanan yerlere taşındı. İşçiler hemen hazırladıkları kuru ot ve çalıların üzerine kömür istifleyerek tutuşturdu. Kasap deriyi yüzdükten sonra etini parçalayıp iki büyük leğene yerleştirdi. Kemiklerden sıyırdığı etleri üçüncü leğene doldurmaya başladı. Leğen dolunca etler çomaklara dizildi. Kömürler iyice köz olunca çomaklar ateşin üzerine konuldu. Konuklar tuğlalardan yapılmış masaların yanına yine tuğlalardan yapılmış oturulacak yerlere yerleştiler. Davullar susturuldu. Kemancı Hüseyin’in yönetimindeki saz heyeti fasıla başladı. Ekmekler masalara dağıtıldı. İçki içmek isteyenler yanlarında getirdikleri şişeleri ve bardakları masaların üzerine koydular. Pişen etlerin kokusu dayanılacak gibi değildi. Herkes sabırsızlıkla et bekliyordu. Etler tepsi içinde masalara taşındı. Konuklar iştahla etleri yiyip bitirdiler. İçen de içmeyen de saz heyetinin çaldığı oynak havalara kaptırmışlardı kendilerini. Şölen akşama kadar neşe içerisinde sürdü. Son olarak davulların eşliğinde horonlar oynandı. Konuklar iyice yorgun düşmüşlerdi. Hava kararırken dağıldılar.
***
Faruk Kavalcı inşaatların yoğun olduğu yöreleri gezip inşaat sahiplerine elinde çok tuğla ve kireç olduğunu, nakliye ve yükleme alana ait olmak üzere yarı fiyatına vereceğini söyledi. İnşaat sahipleri tuğla ve kireç almak için verilen adrese üşüştüler. Kısa bir zamanda tuğlalar ve kireçler tükendi. Kızları yanına alarak başka tuğla fabrikalarıyla uzun vadeli bağlantılar kurdu. Fabrikalar durmadan inşaat alanına tuğla taşıyorlardı. İndirilen tuğlalar hemen yarı fiyatına başka kamyonlara yükleniyordu. Kamyonlar dolusu kireçler hemen başka inşaat alanlarına gönderiliyordu.
Kızlar aralıksız çalışıp turistik inşaata ortak kaydediyorlardı. Peşin ne koparırlarsa. Kalan için senet alıyorlardı. İşler oldukça iyi gidiyordu.
Dosyaları toplayıp Ankara’nın yolunu tuttu. İnşaat tamamlanmış ve telefon bile bağlanmıştı. Faruk Kavalcı’nın turistik tesislerinin telefonunun numarası, Turizm Müdürlüğünün Turizm Tanıtma Kılavuzu adlı kitabın hem Türkçe, hem de İngilizce olarak yayınladığı kitaplarda 135 olarak yazılmıştı. Oysa köyün bağlı olduğu nahiyedeki santral sadece on abonelikti. Üstelik hatsızlıktan nahiye içine bile telefon bağlanamıyordu. Müdürlüğe götürdüğü proforma faturalar hemen onaylanmıştı. Kendisine kalan iş proforma faturaları veren mağazadan malları talep etmekti.
Mağaza fatura karşılığı olan karyola, yatak, çarşaf, battaniye, pike, nevresim ve havluları bir kamyona yükleyip verilen adrese gönderdi. Faruk Kavalcı kamyonu yolda karşılayıp eşyaların köydeki evine indirilmesini sağladı. Kendi köyü ile birlikte komşu köylere haberci gönderdi. Haberciler köy kahvelerinde gereken duyuruyu yaptılar. Faruk Kavalcı’nın tuğla fabrikalarını ve kireç ocaklarını dolandırdığı kulaktan kulağa yayılmıştı. Üç beş kişi bir olup traktörlerle Kavalcı’nın köyüne gittiler. Her şey inanılmaz ucuzlukta kapanın elinde kalıyordu. Eşyalar kısa zamanda tükendi. Geç kalanlar köylerine eli boş döndüler.
***
Söz verilen paraların günü geldiği halde ödenmediğini öğrenen fabrika ve ocak sahipleri Faruk Kavalcı’yı aramaya başladılar. İnşaat adresine gidenler gözlerine inanamadılar. Gönderdikleri tuğlalardan ve kireçlerden eser yoktu. Büro olarak bildirdiği adrese gittiklerinde büronun da boşaltılmış olduğunu gördüler. Komşulara sordular. Komşular,
On gün kadar oldu. İş yerimize geldiğimizde büronun boşaltılmış olduğunu gördük. Soyulmuş olabileceğini düşünerek sahibini aradık. Bulamayınca da polise bildirdik. Polis kapının zorlandığına dair iz bulamayınca, sahibi tarafından boşaltılmış olabileceğine karar verdiler. O günden bu yana sadece sizin gibi alacakları için arayanlar var.
Tüm aramalar boş çıktı. Sanki yer yarılmış Faruk Kavalcı içine girmişti. Bazen bir haber alınıyordu Antalya’da, ya da Denizli’de görüldü diye. Aramalardan hiçbir sonuç alınamıyordu. Yıllarca Faruk Kavalcı’nın izine rastlanamadı. Turizm rehberindeki telefon numarası ise hiç silinmedi.
***
Hazır paraya dağlar dayanmaz derler. Onca para saman alevi gibi tükendi gitti. Yeni bir iş kurması gerekiyordu. En kolayı, sermaye gerektirmeyeni seksüel prodüktörlüktü. Ama o sıradan bir seksüel prodüktör olmayacaktı. Zira o iş belalı bir işti. Yaşlı erkeklere genç kadın, yaşlı kadınlara da genç ve yakışıklı delikanlılar pazarlayacaktı. Hemen işe girişti.
Caddede yürürken elektrikçi dükkanındaki yakışıklı delikanlı gözüne ilişti. Hemen dükkana girdi.
Hayırlı işler, telefon edebilir miyim? Delikanlı,
Buyurun edin diyerek telefonu gösterdi. Aradığı santral memuresiydi.
Güzel kızım, ben ses sanatçısı Faruk kavalcı’yım. Nasılsınız?
………….
Eğer özlediğiniz bir şarkı varsa emredin okuyayım.
…………..
Adam harika sesiyle kıza iki şarkı söyledikten sonra,
Sizden bir istirhamım olacak efendim. Bana İstanbul’dan ………..numaralı telefonu bağlar mısınız. Lütfen etiket tutmayın. Daha sonra ödeşiriz.
…………..
Adam İstanbul ile bir hayli uzun konuştu. Delikanlının içi gidiyordu. Ya etiket tutarlarsa? Bu denli uzun konuşmanın bedeli çok ağır olurdu. Adam konuşmasını bitirince telefonu kapattı.
Efendim çok teşekkür ederim. Aklınıza ya etiket tutmuşlarsa diye bir şey gelmesin.
Yok efendim niye gelsin?
İzin verirseniz size çay ikram edeyim.
Konuğumsunuz. Sizin ikramınız ayıp olur. Ben ikram edeyim. Dışarı çıkıp kahveciye iki çay söyledi.
Çaylar içilirken Faruk Kavalcı, az para verdikleri için radyo sanatçılığını bıraktığını, şimdilerde ise ticaret ile uğraştığını anlattı. Küçük bir rastlantı bana sizin gibi bir dost kazandırdı. İnşallah dostluğumuz kalıcı olur dedi.
O günden sonra Faruk Kavalcı elektrikçi Özkan’ı sık sık ziyaret etti. Bir konuşma sırasında,
Uygun bir zamanda iki kadın alıp papaz uçuralım dedi. Elektrikçi Özkan,
Benim sokak kadınlarına düşkünlüğüm yok. O tip kadınlarla ilişkiye girmek bana ters geliyor dedi.
Benim sözünü ettiğim kadınlar zannettiğin gibi sokak kadınları değil. Parası bol, genç ve yakışıklı düşkünü kadınlar.
Ne olursa olsun. Gönlümün sarmadığı kadınlar beni açmaz.
Biraz sabret. Seni öyle biriyle tanıştıracağım, hem parasını yiyeceksin, hem de zevkini yapacaksın.
Kusura bakma, benim işim jigololuk değil.
Günü geldiğinde kadını sana göstereceğim. Bak o zaman kadına nasıl balıklama atlayacaksın.
Boş ver arkadaş. Bu işler bana göre değil. Zaten ayağıma gelenlere ancak yetiyorum.
***
Elektrikçi Özkan Manisa Mesir’i için trene bindi. Ayakta duracak yer bile yoktu. İtiş kakış pencere önünde bir yere sıkıştı. Tren hareket ettikten sonra koridorlardakilerden bir kısmı kompartımandaki yerlerine oturunca, koridordakiler biraz rahatladı. Diğer pencerede üç kız pencereden dışarıya bakıyorlardı. Tren Emiralem durağında durunca, çilek satıcıları vagonların yanına gelip çilek satmaya başladılar. Özkan bir sepet çilek aldı. Penceredeki kızlarda biri çileği alan kim diye merak edip bakınca göz göze geldiler. Özkan sepeti uzatarak
Buyurun siz de alın dedi. Kızlar gülümseyerek uzandılar. Çilekleri yerlerken aradaki mesafe kapandı. Özkan,
Yolculuk nereye diye sordu. Kız,
Manisa Mesir’ine.
Ben de oraya gidiyorum. Manisa’ya yaklaştıklarında Özkan cebinden çıkardığı kart adresini kıza uzattı. Mesir şenliği alanı çok kalabalık oluyor. İstesek de orada bir birimizi bulamayız. Kartım sizde bulunsun.
Çok teşekkür ederim ama, benim size verecek kartım yok.
Telefon edersiniz.
Tamam ararım.
Şenlik dönüşü her şeyi unutmuştu. Zira bu tür tanışmalar genelde iyi sonuç vermiyordu. Gece yattığında aklına trendeki kız geldi. Kız gerçekten kendisini arar mıydı? Kızlara güvenmemek gerektiğini yaşadığı deneyimlerle çok iyi biliyordu. Henüz on beş yaşındayken annesiyle Urla içmelerine gitmişlerdi. Daha ilk gün çok güzel bir kızla tanışmışlardı. Kız elinden tutup,
Hadi şu kayalığa tırmanalım. Bakalım kayalıkların arkasında ne var demişti. Koşarak kayalara tırmanıp arka tarafa geçmişlerdi. Kız boynuna sarılıp dudaklarını dudaklarının üzerine yapıştırdığında heyecandan ölecekti. İlk defa dudakları bir kızın dudaklarına değmişti. Hiç ummadığı bu durumdan çok heyecanlanmıştı. Çevreden görülmeyecek bir yer bulup uzanarak uzun uzun sevişmişlerdi. İçmeler’de kaldıkları yedi günü hiç boş geçirmemişlerdi. Son gün,
Artık ayrılıyoruz. Ben seni gerçekten çok sevdim. Gerçi evlilik için çok erken. Ama biz evlilik çağımız gelinceye kadar kaçak aşk yaşamayı sürdürürüz. Evimiz Manisa’da Ziraat Bankasının karşısındaki sokakta 58 numaralı ev. Geldiğinde ıslık çal. Senin geldiğini anlar ve evden çıkar gezmeğe gideriz. Kızın verdiği adresi unutması olası mıydı? Bir hafta zor sabretmişti. Manisa’daki akrabalarımıza gidiyorum. Birkaç gün kalabilirim diye izin almıştı. Manisa’da trenden indiğinde akrabalarına gitmeden Ziraat Bankasını sora sora bulmuştu. Bankanın karşısında ne bir sokak vardı. Ne de bankanın paralelindeki sokaklarda 58 numaralı kapı. Belli ki bir yaz aşkı uğruna hayatının ilk kazığını yemişti. Aldatılmak çok ağır gelmişti. Bu nedenle trendeki kıza fazla ümit bağlamanın gereksiz olduğuna karar verdi.
Telefon çaldı. Ahizeyi kaldırıp kulağına dayadı.
Alo buyurun efendim.
Ben Nermin. Birden toparlayamadı. Bu isimde birini tanımıyordu. Kız,
Trendeki, trendeki deyince toparlandı.
Kusura bakma, çok şaşırttın beni. Doğrusu arayacağını hiç ummuyordum.
Neden? Ben vefasız mıyım?
Hayır öyle demek istemedim.
Ben seni Konak’ta Arap Fırını sokağındaki 335 numaralı evde bekliyorum. Gel, her şeyi konuşalım.
Tamam hemen yola çıkıyorum. En geç iki saat sonra oradayım.
***
Konak’ta minibüsten indi. Taksicinin birine Arap Fırınını sordu. Taksici,
Ne işin var senin Arap Fırını sokağında? O sokak İzmir’in en belalı sokağı. Gençsin, yakışıklısın. O sokakta senin başın belaya girer dedi.
Beladan korktuğum yok, silahım var.
Silah ne işe yara be kardeşim. Ölsen sana yazık. Öldürsen yine sana yazık. Vazgeç o sokağa gitmekten.
Gitmek zorundayım, bir kıza söz verdim.
Ah be kardeşim, bu yakışıklılığınla sana kız mı yok? Bula bula belalı sokağın kızını mı buldun? Madem gitmekte kararlısın. İşte bak şu karşıdaki sokağa gir. O sokak boydan boya Arap Fırını sokağı olarak anılır. Teşekkür ederek Arap Sokağına yöneldi. 335 numaralı kapıyı buldu. Kapıdaki zil düğmesine bastı. Kapıyı orta yaşlı, oldukça dekolte giyinmiş bir bayan açtı.
Buyurun efendim.
Nermin hanım bu evin adresinde beklediğini söylemişti.
Özkan bey değil mi?
Evet efendim.
Buyurun, geçin içeri. O da sizi sabırsızlıkla bekliyor. Avludan geçip büyük bir salona geçtiler. Nermin ayakta bekliyordu. İçeri girer girmez boynuna sarıldı.
Sevgilim, gelmeyeceksin diye öyle korktum ki anlatamam. İkili bir koltuğa oturdular. Özkan’ın gözüne duvara asılı ut ve cümbüş takıldı. Yaşlı bir kadın odadan çıkıp geldi.
Hoş geldin evladım dedi. Özkan kalkıp kadının elini öptü.
Nasıl evimizi beğendiniz mi?
Aman teyzeciğim siz buna ev mi diyorsunuz? Burası ev değil saray.
Demek evimizi çok beğendin. Nermin’i kızım kadar severim. Kısmet olur evlenirseniz bu evin damadı sayacağız seni.
Kısmetse olur efendim.
Nermin kızım hadi kalk ta bize kahve yap.
Hemen anneciğim. Kapıyı açan hanım salona girip Özkan’ın tam karşısına oturdu. Otururken bacaklarını cömertçe sergilemeye özen gösterdi.
Nermin’in anlattığından da daha yakışıklısınız. Müzikle aranız nasıl?
İyi bir dinleyiciyim.
Çaldığınız saz var mı?
Yok efendim. Bir ara cümbüşe özendim. Beceremedim.
Annem de ben de ut ve cümbüş çalarız. Kalkıp duvardan önce udu alıp annesine verdi. Sonrada cümbüşü alıp yerine oturdu. Nermin kahve tepsisiyle görününce sazları yanı başlarına koyup kahvelerini aldılar. Kahveler içildikten sonra tekrar sazları kucaklarına yerleştirip çalmaya başladılar. Kadını sesi oldukça güzeldi. Nermin fincanları toplayıp mutfağa gitti. Bir süre sonra geri döndüğünde elinde yemek tabakları vardı. Tabakları masanın üzerine koyduktan sonra tekrar mutfağa gitti. Dönüşünde bir tepsi içinde bardaklar ve içki şişelerini getirip masanın üzerine koydu. Ev sahipleri sazlarını bırakıp kalktılar. Yaşlı kadın,
Hadi evladım, önce yemeğimizi yiyelim ve birazda demlenelim. Özkan,
Efendim ben içki kullanmıyorum. Üstelik karnım da tok. Siz buyurun yemeğinizi yiyin.
Yo olmaz dedi kadın. Bizde adettir. Konuğumuzu doyurmadan göndermeyiz. Israr üzerine masaya oturdu. İçmesi için çok ısrar ettiler ama kabul etmedi. Yemekten sonra yaşlı kadın,
Hadi siz şu odaya geçip iki sevgili baş başa kalın dedi. Nermin hemen yanına gelip elinden tuttu.
Hadi sevgilim, aşk yuvamıza gidelim dedi. Odaya girdiklerinde Nermin soyunmaya başladı. Özkan nasıl bir belaya çattım diye düşünmeye başladı.
Bak Nermin ben buraya seninle konuşmaya geldim. Sevişmeye değil. Önümüzde sevişeceğimiz çok zaman var.
Ama sevgilim bu gün burada senin olup işi garantilemek istiyorum. Zira ailemin beni sana vermek istemediğinden korktuğum kadar senin ailenden de korkuyorum. İçimi kemiren bir kuşku var. Ya ailen beni istemezse?
Ailem benim istediğim biriyle evlenmek istememe karışmaz. Bu nedenle benim tarafımdan bir sorun çıkmaz.
O halde neden hemen senin olmamı istemiyorsun?
Bak Nermin, ailem geleneklere oldukça bağlıdır. Bu nedenle ailem için zifaf sabahı çok önemlidir.
Ailene açıkça söylersin.
Hayır Nermin. Acele işe şeytan karışır derler. Bu söz boşuna söylenmemiştir. Bu nedenle ben her şeyin kurallara ve geleneklere uygun gelişmesini isterim.
Eğer bu gün senin olmazsam bir daha benim yüzümü göremezsin.
Eğer ilerideki beraberliğimize bu durum engel olacaksa, bu ilişkinin bitmesini daha uygun görürüm. İzin ver gideyim.
Eğer bu işi bitirmeden gidersen beni bir daha göremezsin.
Zaten artık ben de seni görmek istemiyorum. Bu anlamsız ısrarın yüzünden bu iş burada biter.
Git öyleyse ne duruyorsun? Özkan kapıyı açıp salona geçti. İki kadın da ne oldu der gibi yüzüne baktılar.
Efendim ben izin istiyorum. Gösterdiğiniz ilgiye ve yakınlığa çok teşekkür ederim. Çok sağ olun efendim diyerek kapıya yöneldi. Orta yaşlı olan uğurlamak üzere kalktı. Avluya çıktıklarında kadın yavaş bir sesle,
Ne oldu, anlaşamadınız mı? Diye sordu.
Evet efendim anlaşamadık. Evlenmeyi düşünen bir kız bu denli hafif olamaz. Bu durum benim yuva kurma anlayışıma ters düşer.
Yakışıklı, bu ev Nermin’in değil. Onun babası bir zamanlar yanımızda çalışıyordu. O nedenle bize gelir gider. Aslında ben seni başka şartlarda tanımak isterdim. Kısmette bu şekilde tanışmak varmış. Bu evin kapısı sana her zaman açık. Hem ben ille de evlenelim demem. Canın ne zaman isterse gel. Seni çok mutlu ederim.
Sağ olun efendim. Teşekkür ederim. Arap Fırını sokağından çıkıp Konak meydanına ulaştığında oh be diye derin bir nefes aldı. Taksicinin dediği kadar varmış. Ne biçim kızmış bu böyle. Üstümde kalmak için her yolu denedi. İyi ki içmedim. Eğer içseydim sarhoş kafayla bana zokayı yuttururlardı.
***
Yılbaşından bir gün önceydi. Faruk Kavalcı Özkan’ın dükkanına geldi. Ardından kahveci iki çay getirdi. Çayları içerlerken Faruk Kavalcı,
Yarın gece neredesin, ne yapmayı düşünüyorsun?
Bizim öyle yılbaşına fazlaca önem verdiğimiz yok. Adet yerini bulsun diye çerez, tatlı gibi şeyler alır ailece yeriz. Radyodan, teypten müzik dinleriz. Bizim için yeni yıl kutlaması o kadar olur.
Ben sana bir adres vereceğim. Yarın akşam saat tam altıda o adrese gel. Geceyi fıstık gibi bir hatunla geçireceksin ve karşılığında da iki bin lira para alacaksın.
Bu bir yeni yıl şakası mı yoksa?
Hayır, neden şaka olsun? Oldukça ciddiyim.
İyi de hem fıstık gibi bir hatun diyorsun, hem de karşılığında iki bin lira alacağımı söylüyorsun.
Bu kadın seni çok iyi tanıyor.
Kimmiş bu kadın?
Söylemem, sürpriz olsun. Özkan’ın bedeninde dayanılmaz bir arzu depreşmeye başladı. Zira üç dört günden beri her hangi bir kadınla yatmamıştı.
Kadın gerçekten güzel mi?
Bana inanmıyor musun?
İnanmak isterdim ama, açıkça söyleyeyim, inanamıyorum. Kadın hem fıstık gibi, hem de üste para verecek.

Bu kadın dediğin gibi güzel olsa bir işaretle onlarca erkeği peşine takar.
Sen beni dinlemiyorsun galiba. Ne dedim sana? Bu kadın seni bir yerde görmüş, çok beğenmiş. Bir sohbette senden söz edildi. Senin arkadaşım olduğunu söyledim. O da, ne yap yap onu bana getir dedi. Ben de vaz geçsin diye o bu işleri bedava yapmaz dedim. Ama ısrar etti. Ona param değil canım feda olsun dedi. Bana da gelip bunu söylemekten başka umar kalmadı.
Bak bu iş belalı bir iş olabilir. Zaten bu günlerde işler kesat. Senetleri bile ödemekte çok zorlanıyorum. Böyle bir sıkıntım olmasa zaten böyle bir şeye evet demem.
Sen arkadaşına güven. O kadın para babası. Her beraberliğinizin bedelini öder ve seni bu sıkıntılardan kurtarır.
Madem o kadına bu kadar güveniyorsun tamam derim.
***
Ertesi gün saat beş sıraları dükkanını kapatıp minibüs durağına gitti. Sıradaki Karşıyaka minibüsüne bindi. Karşıyaka’ya vardığında saat altıya on vardı. Son durak verilen adrese çok yakındı. Hemen adresteki apartmana gitti. Dördüncü kattaki dairenin zil düğmesine bastı. Sokak kapısı hemen açıldı. Apartmana girip dört kat merdiveni hızla çıktı. Dört no lu dairenin kapısı açıldı. Kapıyı açan kadını hemen tanıdı. Bu kadın Arap Fırını sokağındaki kadındı. Çok af edersiniz yanlış gelmişim diyerek merdivenlerden hızla indi. İnerken kadın arkasından bağırıyordu.
Yabani ne kaçıyorsun?
İki gün sonra Faruk Kavalcı yine geldi.
Yaktın beni Özkan, Marmara çırasından beter ettin beni.
Esas sen beni yaktın. İşimi gücümü bırakıp dediğin adrese gittim. Ne bilirdim onun Arap Fırını sokağındaki evde oturan kadın olduğunu.
Ne olmuş o kadınsa?
O kadın annesiyle birlikte trende tanıştığım bir kızın benim başımda kalması için bir tezgah kurmuşlardı. Onlar Arap Fırını sokağının sakinleri. Onlardan her türlü melanet beklenir.
Hiçbir bela çıkmazdı ama senin gözün korkmuş. Hadi seninle gidip bana bir buz dolabı alalım.
Peşin mi alacaksın yoksa taksitle mi?
Peşin alacak olsam seni peşime niye takayım. O adamlar beni tanımazlar. Beni tanıdığımı söylersin
Tamam gidelim. Mağazaya gittiler. Dükkan sahibi buyur etti. Özkan,
Sizi tanıştırayım. Arkadaşım Faruk Kavalcı. Türkiye’nin en ünlü ve en cingöz dolandırıcısıdır. Faruk Kavalcı’nın yüzü kıpkırmızı kesildi.
Bu ne biçim tanıştırma böyle dedi.
Tam sana layık bir tanıştırma değil mi? Faruk Kavalcı hızla mağazayı terk etti. O günden sonra Faruk Kavalcı’yı gören olmadı.
Özcan Nevres
20 Şubat 2003 Perşembe

Büyükçekmece

 

BİR SOKAKKÖPEĞİNİN ANLATTIKLARI

BİR SOKAK KÖPEĞİNİN ANLATTIKLAR

 

Ben, benim gibi bir sokak köpeğinin, çöplükte doğurduğu yedi kardeşten biriyim. İlk doğan ben olduğum için diğer kardeşlerden biraz daha iriydim. Annem hastalanıp sütü azaldığında, ben daha çok süt emmeyi başardım. Kardeşlerim yeterli doyamadıklarından birer birer öldüler. Tek başıma kalmıştım ama, annemin hastalığı nedeniyle azalan sütü beni doyurmuyordu. Ölümle yaşam arasındaki ipince bir çizginin üzerindeydim. Çöplükte bulabildiğim yumuşak yiyecekleri yemeyi çabuk öğrendim. Bir süre sonra annem de öldü. Yapayalnız ve savunmasız kalakalmıştım. Annemin bir deri , bir kemik kalmış bedeninin sıcaklığından da yoksun kalmıştım. Çöplerin arasında kendime. bir yer edindim

Yaşam çöplükte bulduğum yiyeceklerle sürüp gidiyordu. Ben de çocukluğumu yaşamak istiyordum çöplüğümüzde. oyun oynayabileceğim hiçbir yavru köpek yoktu. Bir gün benden çok daha küçük yavru köpekler gördüm. Sevinçle yanlarına gittim. Amacım onlarla oynamaktı. Yavruların annesi beni çok kötü hırpaladı. Belli ki yavrularına kötülük yapacağımı sanmıştı. Zaten yiyecek ararken, büyük köpekler beni sık sık hırpalıyorlardı.

İçimde bir dürtü vardı. Senin köpeklerden başka dostların var. Niye onları bulup ta oynamıyorsun diyordu iç güdüm. Yiyecek ararken, yola indiğimi farketmemiştim bile. Dört çocuk beni yakalamak için üzerime geldiler. Korkup kaçmak istedim. İçimdeki dürtü dur kaçma diye uyardı beni. Durdum ve kuyruğumu sallıyarak yanıma gelmelerini bekledim. İçimden. işte seni ömür boyu sahiplenecek olan insanlar bunlar diye geçirdim.

Geldiler ve beni tutup okşamaya başladılar. Ne kadar sevindiğimi anlatamam Bu çocukların beni evlerine götüreceklerini, nefis yiyeceklerle, karnımı güzelce doyuracaklarını zannediyordum Çocuklardan biri çöplüğün içinden bulduğu bir ipi boynuma geçirip bağladı. İp boynumu..

sıkıyordu. Nasıl olsa evlerine götürdüklerinde çözerler diye aldırmadım. Beni evlerinin yakınına getirdiklerinde, bir tenekeyi, buldukları iple kuyruğuma bağladılar. Sonra da kıyasıya dövmeye başladılar. Can havliyle kaçmaya başladım. Kuyruğuma bağladıkları tenekeden çok korkmuştum. Öylesine korkunç sesler çıkarıyordu ki. Çöplüğüme ulaştığımda kurtulduğuma çok sevinmiştim.

Boynumu sıkan bu ip ve kuyruğuma bağlı  tenekeyle ben ne yapacaktım. Yiyecek bir şeyler bulup, yutkunmakta zorluk çekerek karnımı doyurmaya çalıştım. Boynumdaki ip yüzünden boğulacak gibiydim. Çaresiz yola çıkıp bir kurtarıcı beklemeye başladım. Karşıdan bir adamın geldiğini görünce koşarak yanına gittim. Acındıracak sesler çıkararak yaltaklanmaya başladım. Adam çok iyi bir insanmış. Hemen boynumdaki ipi ve kuyruğuma bağlı tenekeyi çözüp bu zor durumdan beni kurtardı. Üstelik omuzundaki torbadan bana taze ekmek verdi. O gün yediğim o ekmeği ömrüm boyunca unutamıyacağım.

Belki beni sahiplenir diye peşinden gitmeye başladım. Kasabaya vardığımızda bir kahvehaneye girip oturdu. O çayını içerken, ben onu dışarıda beklemeye başladım. Yakınımdan çocukların geçtiklerini gördüğümde, uygun bir yer bulup gizlenmeye çalıştım. Bu adam beni sevdi, bana yiyecek verdi. O artık benim sahibim diyordum. Kahvehaneden çıkıp ilerlediğinde yine peşine takıldım. Evine varıncaya kadar beni farketmedi bile.Ancak evine girerken beni farketti.

Bak şuna yahu, ta buralara kadar peşimden gelmiş dedi. Beni kovmadığı için çok sevindim. Kuyruğumu sallayarak, sevgimi ifade eden sesler çıkararak karşılık verdim kendisine. Evine girip çıkması bir oldu. Elindeki yoğurt kasesinde belli ki bana getirdiği yiyecek vardı. Sevinçle yanına gittim. Kasedeki yiyecek ömrüm boyunca hiç tatmadığım, nefis bir yiyecekti. Ne olur ne olmaz diye, olur a benden büyük bir köpek gelir yiyeceğimi alır önümden, korkusuyla hızla yiyeceğimi bitirdim. Karnım iyice doymuştu. Evin duvarı dibine yatıp uyumak istedim. Henüz uyumadan çocuklar etrafımı sardı. Kimi hoşt diye bağırıyor, kimi elindeki taşı rast gele atıyordu. Yine boynuma ip takarlar, kuyruğuma teneke bağlarlar diye çok korktum. Bütün gücümü ayaklarıma vererek oradan hızla kaçtım.

Günlerce o iyi adamı bekledim yollarda. Hiç rastlamadım ona. Zaman zaman çocuklarla karşılaşıyordum. Hızla kaçıyordum onlardan. Çöplükteki hayat akıp gidiyordu. Ben hızla büyüyordum. Hep ben kaçmıştım çocuklardan. Şimdi onlar kaçıyorlar benden. Çöplüğümüze giren çocuk oldu mu diğer köpeklerle birlikte onları kovuyoruz.

Çöplükte bulduğum bir yiyeceği naylon torbadan çıkarmaya uğraşıyordum. Birden sırtıma çok kötü  bir darbe yedim. Can havliyle ileriye fırladım. Dönüp baktığımda, elinde sopa olan bir çocuk vardı. Bir kere vurduğu yetmiyormuş gibi ikincisini vurmaya hazırlanıyordu. Hemen atladım üzerine. Onu yere devirip bir çok yerinden ısırdım. Yalnız vurduğu sopanın değil, geçmişte bana çektirilenlerin tüm acılarını, o çocuktan çıkarırcasına ısırdım.

Daha çok küçükken, köpeğin biri bir çocuğu ısırmıştı. Silahlı adamlar gelip o köpeği öldürdüler. Ben çok küçük olduğum için bana dokunmadılar. İçimi bir korku sardı. Ya beni de öldürmeye gelirlerse diye. Hızla uzaklaştım çöplükten. Günlerce hendeklerde yoğun çalılıklar arasında  dolandım durdum.. Çoğu kez aç yatıp aç kalkıyordum. Bende yaşamak istiyordum. Benim de yaşamaya hakkım yok muydu.

Keşke benim de bir sahibim olsaydı. Bağ evlerindeki, sığır çiftliklerindeki bekçi köpeklerine imreniyordum. Beni sahiplenirler diye yanına sokulduğum insanlar kovuyorlardı beni. Bazıları taşlıyorlardı bile.

Çalıların dibine çökmüş, ne olacak benim halim, bu açlığa ne kadar dayanabilirim diye düşünüyordum. Önümden bir sütçü arabası geçtiğinde umutla düştüm peşine. Çiftliğe vardığımızda, sürücünün yanına gidip kuyruğumu sallamaya ve sevgi sesleri çıkarmaya başladım. Gel kuçu kuçu, gel bakayım, belliki sen çok acıkmışsın dediğinde dünyalar benim oldu. Hemen girdim çiftliğe. Güğümleri çalkaladığı suyu bir kaba boşalttı. Kocaman bir ekmek doğrayıp önüme koydu. Önüme koyduğu yiyecek o kadar çoktu ki, bitirdiğimde çatlayacağımı zannetmiştim.

Ben artık çiftliğmizin bekçisi oldum. Yabancıların, hele hele çocukların çiftliğimize girmelerine asla izin vermiyorum. Hele sahibimin beni çok seviyor olması, beni öylesine mutlu ediyor ki.

***

İşte böyle anlattı Karabaş yaşadıklarını. Bizler tartışaduralım, köpekler öldürülsün mü, kısırlaştırılsın mı yoksa köpek yiyen ülkelere mi satalım diye. Karabaşa bunca çileyi çektirenlerin hiç mi kusuru yok. Hiçbir neden yokken köpek niye saldırsın insanlara. Her hayvan iki nedenle saldırgan olur. Ya önünden yiyeceği alındığında, yada canı çok fena yandığında.

Hele o sokak köpeğinin önüne bir çökün. Elinizle toprağa birkaç şaplak atın. O çok korktuğunuz köpeğin, yanınıza dostça gelişine şaşarsınız. Eğer cebinizde birkaç bisküvi bulundurursanız, onları o çok korktuğunuz sokak köpeğine verin. Her gün sizi candan karşılayan bir dost kazanmanın mutluluğunu yaşatsın size.

Eğer başını kaldıramayan, sağa sola dönüş yapamayan, hele hele ağzından salyalar akan bir köpek görürseniz hemen kaçın. Kaçın ama düz değil, zikzaklar yaparak kaçın ve görevlileri durumdan haberdar edin. Zira o köpek mutlaka kudurmuştur.

Köpeğin bedeninde ter bezleri yoktur. Bu nedenle köpek sadece dilinden ter akıtır. Terle salyayı biribirine karıştırmamak gerekir. Ayrıca köpeğin kuyruğu simgedir. Eğer köpek kuyruğunu sallıyorsa, sizinle dostluk kurmak istediğini belirtir. Kuyruğunu sallamıyorsa ondan uzak durulması gerekir. Saldıran köpekten kurtulmanın yolu kaçmak değildir. Bu durumda korunmanın en güzel yolu yere çökmektir. Yerden taş alıyor gibi davranmak onu saldırmaktan caydıracaktır.

Köpek dostlarımıza barınaklar hazırlanıncaya kadar, onlarla sokaklarda hep karşılaşacağız. Şunu da iyi bilmek gerekir. Çocuk istiyor diye köpek alınmaması, alınmışsa çocuk bıktıktan sonra sokağa bırakılmaması gerekir. Benim Amerika’daki torunum köpek istedi diye evlerinin iki dönümlük bahçesini telle çevirttiler. Nedenini sorduğumda “köpeği sokağa salmanın cezası ödenemiyecek kadar ağır” dedi kızım.Bir aylık deneme sürecinde, köpeği bakamayacaklarına karar vererek aldıkları yere, geri verdiler.

Eğer çocuk istedi diye her önüne gelen köpek alır ve çocuğu bıktığında sokağa salıverirse, onca köpeğe barınak nasıl sağlanır bilemem. Korunaklar hazırlanırken, sokağa köpek bırakmayı yasaklayan yasanın da ivedilikle çıkarılması gerekir.

 

Özcan NEVRES

 

 

 

 

 

BİLİM NEREYE GİDİYOR

BİLİM NEREYE GİDİYOR

Şüphesiz bilim adamlari 1700 yillarda da çok yogun bir tempoyla araştirmalarini sürdürüyorlardi. Matbaanin icadi iletişimi kolaylaştirmiş,bu da bilgi alişverişlerinde önemli adimlar atilmasinda en büyük etken olmuştur. Örnegin Italya’da Marconi, Almanya’da Hertz ayni keşif üzerinde ugraş veriyorlardi. Hani şimdilerde her evde birkaç tane bulunan radyo.

Marconi halen adı Marconi anteni olarak bilinen, cep telefonları, el telsizleri ve portatif radyolarda kullanılan teleskopik ( çubuk ) anteni kullanmıştı. İlk adımda frekans ile ilgili bir çalışma yapılması düşünülmemişti. Bu nedenle, yayın çok dar bir alanda kalıyordu. Daha uzaklarla iletişim sağlayabilmek için sadece antene yüklenilen voltajın yükseltilmesi ise yetersiz kalıyordu.

Hertz ise adı Hertz anteni olarak bilinen, eskilerin çok iyi anımsayacakları yatay antenlerdi. Hertz anten ne kadar uzun olursa, yayının daha uzaklara ulaşacağına inanıyordu. Hertz de  Marconi de bir türlü arzuladıkları başarıya ulaşamıyorlardı.

Hertz ile Marconi  bilgi alışverişine girdiler. Marconi’nin yüksek voltajı, Hertz’in uzun yatay anteni bir araya getirildiğinde yayın biraz iyileşmişti ama, yinede arzulanan verimlilik elde edilememişti. Ortak çalışmalarında, araştırmalarını frekans üzerinde yoğunlaştırdılar. Bu çalışmalarında da aşılması güç bir sorunla karşılaştılar. İnsan kulağı, 25 – 30 000 frekansın üzerindeki frekansları algılamıyordu.

Yılamadılar. Çalışmalarını bıkmadan usanmadan sürdürdüler. Osilatörlerde ürettikleri yüksek frekansları hamal ( taşıyıcı ) olarak kullanmayı düşündüler. Yüksek frekansa mikser ( karıştırıcı ) aracılığıyla ses frekanslarını yüklemeyi başardılar. Yayınlanan frekanslar ses frekanslarını bir hayli uzağa taşıyabiliyordu. Alıcının osilatöründe ürettiği frekans, yine alıcının mikserinde biri birlerini katlederlerken, ses frekansları hiçbir kayba uğramadan 428 – 490 arasındaki ara frekansın taşıyıcığıyla ara frekans trasformotorlarında güçlerini artırarak, sadece ses frekanslarının geçişine izin veren dedektöre ulaşır. Dedektör ses frekanslarını geçirir. Ara frekansın geçişine izin vermezler. Hamal frekanslar görevlerini tamamlamışlardır. Dedektörün giriş ucundaki bir kondansatör, hamal frekansları şaseye yönlendirirler ve yok olmalarını sağlar. Ses frekansları bir amplifikatörde güçlendirilerek hoparlöre ulaşır. İşte kulağımıza gelen o gür sesler, böylesine karmaşık bir sistemin ürünüdür.

Sistem ağır ve hantal bir sistemdir. Yakın bir zamana  kadar lambalı radyo olarak bilinen  radyolarda kullanılan lambalar ( tubes ) tüm gelişmelere rağmen, bu günkü hıza ulaşmaları mümkün değildi. Lambalarda her ne kadar ultra yüksek frekanslara ulaşılmış olsa da  yeterli değildi. Üstelik portatif cihazların üretimine de elverişli değildi.

1950 den sonra transistorun keşfi gerçekleşti. Çok kisa bir sürede lambalarin pabucu dama atildi. Transistorun yüzlercesi, hatta binlercesi kibrit kutusu genişligindeki bir alana, hem de yüzlerce mesai arkadaşlari kondanstorler ve rezistanslarla birlikte sigdirildilar. Bu daracik alanlara sigan entegreler sayesinde, hem cihazlarin boyutlari küçüldü. Hem de ultra ultra yüksek frekanslara ulaşildi.

Transistorların sayesinde radyolar, bilgisayarlar, hesap makinaları, kameralar cebe sığacak kadar küçüldüler. Duvara tablo gibi asılacak likit televizyonlar gündemde. Uçaklar hedeflerini gece bile tam isabetle vurabiliyorlar. Telefon santralları en az altı buçuk metre yüksekliklerdeki odalardan çanta büyüklüğündeki kasalara girdi. Hem de yüzlerce personelin görev alması gereken ve hata yapan sistemden arınıp, tek kişiyle kontrol edilebilen bilgisayar sistemine geçildi.

Robotlar en zor, en hassas ameliyatlarda dahi iş başinda. Göz ve beyin ameliyat lari robotlar sayesinde olabildigince risksiz gerçekleştiriliyor..

D.N.A. larla genlerle çok kısa bir süre önce tanışmıştı bilim adamları. Şimdilerde ise hastalık tedavisinde, kopyalamalarda, cinsiyet yönlendirmelerinde ve babalık testlerinde hep dijital teknoloji kullanılıyor.

Elektriğin icadıyla, insanlık yararına nice icatlar gerçekleştirildi. Telgraf, telefon, motor, radyo, telsiz telefon, cep telefonu, ampul, içten patlamalı motorlar, bilgisayarlar, hepsi insanlığın hizmetinde.

1940 lı yıllarda bir icad var ki; en az tanınan  ve çok az insan tarafından bilinen atomun parçalanması. Belki de insanlığın sonunu getirecek bir icad bu. Yakın zamanda onu Çernobil faciası olarak tanıdık. Daha eskilerde ise Japonya’daki Nagazaki ve Hiroşima şehirlerine atılan atom bombası olarak duyduk adını. Nasıl bir şeydi bu bombalar? Bu iki bomba da bu günkü nükleer bombaların yanında adeta bir oyuncak. Sadece on kilo tonluk. Şimdikiler gibi megatonluk değil. Atıldıkları iki şehirde, düştükleri yerlerde, yarı çapları iki kilometre olan bir dairede, önlerine gelen her şeyi canlı, cansız sürükleyip götürmüşler. Sonra da patlamanın neden olduğu hava boşluğu yüzünden, taşınanlar tekrar geriye sürüklenerek, bombaların ayıbını örtercesine patlama noktasına yığılmışlardı. Bu bombaların en acımasız oldukları etki alanlarıydı. İkinci etki alanlarıysa, on kilometre yarı çapındaki bir alanda tek bir canlıya dahi yaşam hakkı tanımıyorlardı. Üçüncü etkileri de neden oldukları radyasyondu. Japonlar yıllardır bu vahşetin yaralarını sarmakla uğraşıyorlar.

Artık on kilotonluk bombalar müzelik oldu. Günümüzdeki bombalar yüzlerce megatonluk. ( milyon ton ) Atom bombasının vahşetinden utanan Amerika, alternatif olarak, temiz bomba diye tanımladıkları Nötron bombasını gerçekleştirdiler. Bu bombalar sadece insanları öldürüyor. Binalara ise zarar vermiyor. Yeni bomba ne kadar temiz değil mi? Amaç dünya egemenliği olunca, Nötron bombası nasılda temiz bomba olarak tanımlanabiliyor. İnsan hayatının ne önemi var ki?

Peki bu korkunç güçteki bombaların kullanıldığı bir savaş sonrası ne olacak? İnsanların yaşama şansı var mI? İnsan yaşamının sürmesi için neler yapılması gerekir? Sıkı durun. Yaşama şansı canlılar içinde sadece hamam böceklerinde var. İnsanlar içinse en az altmış santim kalınlığında beton duvarları ve tavanı olan korunaklara sığınmaları gerekiyor. Ya sonra ne olacak? Yıllarca sürecek radyasyon etkisinden nasıl korunacaklar? Radyasyonun yok olmasını onlarca yıl nasıl bekleyecekler? Ne yiyip, ne içecekler? Gerçekçi bir deyimle yaşama şansı sıfır.

Ancak çok yüksek dağlarda, Ağrı, Himaliya, Alp ve Pirene dağlarının mağaralarında yaşayan insanlar varsa, onların bize göre biraz yaşama şansları  var. Ulaşılan ileri teknoloji ise aslına geri dönecektir. Yani yeni bir TAŞ DEVRİ başlayacaktır.

Dileğimiz böyle bir savaşa insanlığın tanık olmaması ve teknolojinin insanlık yararına kullanılması.

Özcan NEVRES

 

BEBEK CAN

1998 inKasım ayında geldi dünyaya. Özel bir hastanenin ilaç kokulu doğum odasında, merhaba dedi hiç tanımadığı evrene. Ağlıyordu, hem de ciyak ciyak. Dünyaya gelişine duyduğu pişmanlıktan mıydı, yoksa sevinçten mi bilinmez. Tanımadığı evrenin tüm sırları, sanki doğal gaz sobasının borularında gizliydi. Hiç ayırmazdı gözlerini sobanın borularından. Acıktı ağladı, kızdı ağladı, hastalandı ağladı. Karnı doyduğunda güldü, sevildiğini sezdiğinde de güldü. Ağlayarak, gülerek geçiyordu günleri ve geceleri.

Henüz kırk günlükken zıplamayı öğretti dedesi ona. Perdeleri çekiştirdi, evrenin tüm gizemleri perdelerin arkasındadır diye. Tatlı mamadan, yavan anne sütünden ibaretti emzirdikleri. Dedesi ona ekşi limonu tattırdı. Bebeğe limon tattırılır mı diye karşı gelenlere, bırakın onu, taşın ne denli sert olduğunu erken öğrensin dedi dedesi.

Aylar biri birini kovaladı. Denizin tuzlu, serin sularıyla tanıştırdı Can’ı dedesi. Ayaklarını vurdu denizin sularına var gücüyle. Sıçrayan sulara sevinç çığlıklarıyla merhaba dedi. Aaa bebeğe bak diye bağırdılar etraftakiler, sudan hiç korkmuyor dediler. Babaannesi geldi, çıkar o çocuğu denizden diye bağırdı. O daha çok küçük denize giremez dedi babaannesi. Kavga dövüş çıkarıldı denizden. Çok fena kızdı, neden çıkardınız beni denizden diye. Bir çocuk doktoru deniz kenarında güneşleniyordu. Bir dakika tuta bilirsiniz denizde. Fazla tutmasanız iyi olur dedi.

Her gün dedesi, birkaç kez ayaklarını denize sokup cump, cump yapmasını sağladı. Çevresindekiler onun kahkahalarını, sevinç çığlıklarını zevkle izlediler. Kendisini denize sokanlar onun en sevdiği dostları oldu. Onu çevrede küçük, büyük her kes tanıdı. Tanıyanlar, tanımayanlara, bakın denizi çok seven çocuk diye tanıttılar onu. Botu, kayığı, plastik kaplumbağası, deniz yatağı onun en büyük tutkusu oldu. Ah… bir de o kayığın küreklerini çekmeyi bir öğrene bilse. Kim bilir yaşam bin kat daha güzel olurdu.

Uykusu geldiğinde huysuzluk yapardı. İlk huysuzluğunda babaannesi onu hasta zannetti. Hemen doktora götürelim dedi dedesine. Yok dedi dedesi, o hasta değil. Halasına çekmiş. Arabada uyumak istiyor. Beni ne kadar da iyi tanıyor dedem diye düşündü minik can. Elbette arabada uyumak istiyorum diyecekti ama ne yazık ki henüz konuşmayı bilmiyordu. Sözcükler onun gözyaşlarında ve gülücüklerinde kümeleniyordu. Dedesi, babaannesinin kucağında arabaya bindirdi onu. Az sonra derin bir uykuya daldı. Arabadan indiklerini fark edememişti bile. Babaannesi onu yatağına yatırırken, gözlerini açıp tatlı tatlı gülümsedi babaannesine. Belki de nasıl dedem haklı mıymış demek istiyordu.

Yine bir gün uyku kavgası başladı. Babaannesinin işi vardı. Dedesi arabanın koltuğunu az geriye iterek, kucağını alıp yola çıktılar. İki kilometre kadar gittiler. Tam uykuya dalacağı anda koca bir kamyon, çok büyük bir gürültüyle yanlarından geçti. Çok korkmuştu kamyonun gürültüsünden. Hemen geriye dönüp dedesinin boynuna sarıldı. Dedesi arabayı yolun kenarına çekti. Korkma oğlum, bak ben senin yanındayım dediyse de o, kollarını dedesinin boynundan ayırmadan, başını dedesinin göğsüne dayadı, ağladı, ağladı. Gözyaşlarıyla ıslattı dedesini tişörtünü. Dedesi onu okşuyor, ona güven verecek nice güzel sözler söylüyordu. Ama o durmadan ağlıyordu. Sonunda gözlerinden yaş akmaz olmuştu. Belki de göz yaşı pınarları kurumuştu. Dedesine yapışmış olan vücudu, yavaş yavaş gevşemeye başladı. İç çeke çeke derin bir uykuya daldı. Arabayı eve doğru çevirdi dedesi. Ağır ağır ilerlediler. Eve geldiklerinde, yatağına yatırıldığında bile kollarını çözmek istemiyordu dedesinin boynundan.

Can her şeyden korkardı eskiden. Otoların marş dinamolarından, perdeler çekilirken raylardan çıkardıkları sesler, mobilet gürültüsü ve daha niceleri korkuyla ağlamasına neden olurdu. Dedesi bu tür korkularını yene bilmesi için, korktuklarının üstüne sürdü Can’ı. Perdeleri beraber çektiler. Masaları, kapıları, camları beraber yumrukladılar. Kamyonun çıkardığı sesin yabancısıydı Can. Bu nedenle çok korkmuştu. Henüz dokuz buçuk aylık yaşamının en büyük korkusunu yaşamıştı kamyon yüzünden. Emeklemeye yeni başladığından, zaman zaman başını sert yerlere vurdu. Bazen de ayağını, bacağını vurdu. Çok kısa sürer ağlaması. Hemen alışır oluşan ağrılarına.

Can acıkınca, susayınca ve uykusu geldiğinde çok huysuzlaşır. Her bebek gibi o da sıcaklara oldukça dayanıksız. Bu yüzden yattığı oda klimayla devamlı serin tutulur. Altının ıslaklığı Can’ı pek etkilemez. Babaannesi sık sık değiştirir primasını. Uykuya yatmadan önce babaannesinin E.S.M. maması, bebe biskivüsü ve yarım kaşık Sanasol vitamin şurubuyla hazırladığı mamanın tamamını yer ve üzerine iki yüz gram kadar su içer. Can iki kişilik koca bir yatakta yatmasına rağmen, karyoladan sık sık düşer.  O yalnız günlük hayatında değil, uykusunda bile dur durak bilmez. Dolaşır durur koca yatağın içinde.

Şimdilerde dedesi yeni bir şey öğretti ona. Komşu bakkalın çeşmesine takılı hortumla bakkal dükkânının önünü sulamak. Dedesinin kucağında, çeşmenin hortumunu sım sıkı tutmuş, suyun havada çizdiği kavislere, zerreciklere dönüşüp yere dağılışına zevkle bakarken, iki ayağı ve boşta kalan eliyle ha bire tepinir, çığlıklar atar. Can ne yapıyorsun orada diye takılanlara bakmaz bile. Can hortumdan fışkıran suyla sanki bir bütün olmuştur. Dedesi çeşmeyi kapattığında, dede-torun kavgası başlar. Çok zor olur minik ellerinden hortumu çekip almak. Dedesi bir bıraksa onu, ucundan su fışkıran hortumla yatıp kalksa. Hey gidi dünya hey. Meğer sende yaşamayı sevdirecek, ne kadar çok güzellikler varmış.

Özcan NEVRES

 

BALIKÇININ KADERİ

BALIKÇININ KADERİ

Balıkçı Mustafa, bir hayli hareketli geçen günün akşamında, teknesini limanın uygun bir yerine bağladıktan sonra, evine doğru yöneldi. Nedense canı eve gitmeyi istemiyordu. Oysa çok yorulmuştu. Evine gidip banyo yapmak dinlendirici olacaktı. Kararsızlık içinde yürürken, ayakları onu eve değil de kumsala doğru  sürüklemişti. Ayakları kumlara saplandıkça yürümekte zorlanıyor, tüm yorgunluğuna rağmen o yine de yürümeyi sürdürüyordu. Az ilerde kayalıkların denizle buluştuğu yerde kumsal sona eriyordu. Kayalıkların gölgesine ulaştığında, boylu boyunca kumların üzerine uzanı verdi.

Dolunay pırıl pırıl, bir gemici fenerinden binlerce, belki de milyonlarca kez parlak ışığını sanki boca etmişti yer yüzüne. Gözleri kayaların koyu gölgelerine saplandı. Geçmişini düşündü uzun uzun. Babasını hatırlamıyordu bile. Annesinin sevecen ve güler yüzü usunda şekillendi. Uzatsa ellerini, belki de avuçlarının içine alacaktı annesinin o güzel yüzünü. Oysa annesini kaybedeli bir yıldan fazla olmuştu. Annesinin sesi uğuldadı kulaklarında, Mustafa’m benim biricik oğlum, ne işin var senin buralarda. Neden hala bekarsın. Ben sana az mı söyledim evlen diye. Az mı istedim senin evlenmeni. Annesine yanıt vermek istedi. Ne yazık ki annesinin o güleç yüzü kaybolu vermişti.

Ah benim biricik annecim, sen hayatta olsaydın kırar ben seni mıydım. Ne yapar yapar, ama kör, ama topal, sana saygıda sevgide kusur etmeyecek birini bulurdum elbette. Senin yokluğunda evlenip te ne yapacağım. Ben gece gündüz demeden denizdeyken, elin kızı bekler mi beni tek başına. İleride teknemin borcunu ödedikten sonra, belki karada daha fazla kala bilirim. O zaman dileğini kırmam, evlenirim be anne diye konuştu kendi kendine.   Yorgun bedeni daha fazla dayanamadı uykusuzluğa. Kumların üstünde derin bir uykuya daldı

Uyandığında ne kadar uyuduğunu, ayın ve yıldızların durumuna göre saptamaya çalıştı. Vakit gece yarısını geçmişti. Kalkıp eve gitmeye niyetlendi. Sanki bir el onu sım sıkı tutmuş kalkmasına izin vermiyordu. Yattığı yerden gök yüzünü seyre daldı. Gök yüzü bu gece ne kadar da güzeldi. Her yer ışıl ışıldı. Kayalara çevirdi gözlerini. Gölgeler sanki daha da koyulaşmıştı. Şu kayalara bak bir kere, onların kaderi, benimkine benzemiyor mu. Ben yalnız, kayalar benden de daha yalnız diye düşündü. İçini bir hüzün kapladı. İlk defa yalnızlığından korkar gibi bir duyguya kapıldı. Evine gitmek için kalkmaya davrandığında, koyu gölgeli kayalıklarda gözlerine bir hayalet ilişti. Hayalet koşarcasına denize doğru hızla gidiyordu. Tiz bir çığlıkla irkildi.. Hayaletin denize doğru uçtuğunu gördü. Şaşkınlığı uzun sürmedi. Hayaletin denize düştüğü yere hızla koşarken, bir taraftan üzerindeki giysileri çıkarıp atıyordu. Denizin serin sularına atladı. Hızla yüzerek sularda çırpınan hayalete ulaştı. Bu bir hayalet değil bir genç kadındı. Sol koluyla sıkıca kavradı kadını. Sağ koluyla sahile doğru yüzerken, kadının başını suyun dışında tuta bilmek için büyük bir çaba harcıyordu. O sahile doğru yüzdükçe, sahil sanki uzaklaşıyordu. Sahile ulaşamama korkusuyla tüm gücünü sağ koluna vermiş ha bire kulaç atıyordu. Tarifi mümkün olmayan bir sevinç kapladı içini. Artık ayakları yere basıyordu. Kadına, iki koluyla sım sıkı sarılarak, kadının başını suların üstünde daha rahat tutmayı başardı. Az sonra kumsala ulaştılar. Kadını kumsala yüze koyun yatırıp kusturmaya çalıştı. Kadın çok su yutmuştu ama, kusarak hayati tehlikeyi atlatmıştı.

Kadın yavaş, yavaş kendine gelmeye başladı. Tanyeri ağarıyordu. Gün ışımadan kadını eve getirmenin daha doğru olacağını düşündü. Kadını dikkatlice ayağa kaldırıp sırtına aldı. Koşar adımlarla evine doğru yöneldi. Gün ağarmadan eve gelmeyi başardı. Konuğunu annesinin odasına bıraktı.

Hadi artık kendini toparla, ıslak giysilerinle üşüyüp hasta olacaksın. Bak orada dolabın içerisinde annemden kalma giysiler var. Uygun bir şeyler bul kendine. Ben yiyecek bir şeyler hazırlayayım. Sonra da beraberce kahvaltımızı yaparız. Kadın

Kimsin sen, beni neden kurtardın, ölmeme neden engel oldun. Ben yaşamak istemiyorum. Benim ölmeye hakkım yok mu.

Hadi bakalım sen giyinip buraya gel, bunları daha sonra konuşuruz. Önce içimizi ısıtacak bir şeyler yiyip içelim.

Sen ye benim canım bir şey istemiyor, ne olur beni rahat bırak.

Bak ben her şeyi hazırladım. Ya gelip beraber yiyeceğiz, ya da ben de yemeyeceğim. Kadın gelmemekte direniyordu. Mustafa ise sabırla bekliyordu kadının gelmesini. Uzunca bir zaman geçmişti aradan, Mustafa’nın karnı acıkmıştı. Önündeki yiyeceklere takıldı gözleri, yemekle yememek arasında kaldı. Benden sıkılıyordur, ben yiyip çıkayım bari, belki yalnız kalınca kalkıp bir şeyler yer diye düşündü. Tam yemek masasına oturmuştu ki, konuğu odasının kapısında göründü. Sevinçle kalkıp kadına doğru seğirtti. Hadi ne duruyorsun, gel şöyle bakalım diyerek elini uzattı. Kadın isteksizce elini uzattı. El ele tutuştular. Mustafa iliklerine kadar titrediğini, içinden sıcak sıcak bir şeylerin aktığını hissetti. Kadın isteksiz bir tavırla masaya yöneldi. Kadının oturmasına yardım etti. Sonra da kendisi kadının karşısındaki sandalyeye oturdu. Önce kadının çay bardağını doldurdu. Sonrada kendi bardağını. Şekeri uzattı, ne kadar istersen o kadar koy dedi. Kadının elleri, bardağına şekeri koyarken titriyordu. Şekerin eridiğine aldırmadan bardağını ha bire karıştırıyordu. Gözlerini Mustafa’nın gözlerine dikti. Bir ölünün gözlerini andırıyordu kadının gözleri, öylesine dingin.

Sen kimsin, niye kurtardın beni? Ben ölmeyi hak etmiş günahkarın biriyim. Ölmeliyim ki günahlarımdan arınayım. Mustafa

Önce kahvaltımızı yapalım, sonra konuşuruz diye yanıtladı. Ve ilk lokmayı ağzına götürdü. Hiç konuşmadan ağır, ağır kahvaltılarını yaptılar. Kadın sofranın toplanmasına yardım etti.

Karşılıklı oturdular. İkisi de konuşmaya cesaret edemiyorlardı. Sonunda Mustafa sessizliği bozdu. Kahvaltımızın üzerine birer kahve içsek iyi olur her halde dedi ve ocağın başına doğru yöneldi. Kadın ürkek bir tavırla yerinden kalktı. Mustafa’nın yanına gitti.

Bırak ta kahveyi ben yapayım. Sen sadece bana kullanacaklarımın yerini göster dedi. Mustafa sevinçle,

Aman ne güzel olur, annemin ölümünden beri, bir kadın elinden hiç kahve içmemiştim. İşte gerekli olan her şey burada diyerek, kahvenin, şekerin ve cezvelerin olduğu yerleri gösterdi.

Kadın ürkekliğinden kurtulmaya çalışıyordu. İçinden bir ses Mustafa’nın iyi bir insan olduğunu, ondan kendisine hiçbir tehlikenin gelmeyeceğini söylüyordu. Kahveyi, şekeri ve suyu koyduktan sonra cezveyi ateşe koydu. Mustafa’nın içten davranışları karşısında, iyiden iyiye rahatlamıştı. Köpüren kahveyi fincanlara koyduktan sonra, birini Mustafa’ya uzattı. Diğer fincanı eline alıp karşı koltuğa oturdu. Ağır, ağır kahvelerini.yudumladılar

E…. anlat bakalım neydi bu seni intihara zorlayan nedenler. Hayat acısıyla, tatlısıyla, hüzün, elem ve kederleriyle her şeyiyle yaşamaya değer. Hiçbir şey gizleme benden ki sana yardımcı olabileyim. Anlatacakların seni üzecekse, anlatmana gerek te yok. Kim olduğunu, yarınların için neler düşündüğünü anlat bana yeter. Kadın derin bir iç geçirdi. Yaşadıklarını tekrar yaşarmış gibiydi. Gözleri nemlenmişti iyiden iyiye. Derinlerden gelen bir sesle ağır, ağır anlatmaya başladı.

Belki anlattıklarıma kızacak ve beni kötü kaderimle baş başa bırakarak, evini terk

etmem için bana kapıyı göstereceksin. Böyle davrandığın için kızmayacağım sana. Ben ailesi tarafından bile itilmiş dışlanmış bir insanım. Sen benim neyimsin ki, itip dışlamana kızayım. Git dediğinde hiç itiraz etmeden çeker giderim. Derin bir nefes aldı. Sesini biraz yükselterek,

Bir genci sevmiştim. Keşke sevmez olsaydım. Nereden bilirdim bakireliğimi elimden aldıktan sonra, defolup gideceğini. Nereden bilirdim bir delikanlının böylesine alçak ve kahpe olacağını. Evleneceğiz diyordu, bu gün yarın diye oyalayıp duruyordu. Nikahsız yaşayamayacağımızı, mutlaka nikahlanmamız gerektiğini kesin bir dille söylediğimde, sen bilirsin diyerek çekip gitti. Günlerce kendisinden haber bekledim. Ne haber, ne de kendisi geldi. Ailem sevdiğim erkekten hamile kaldığımı öğrenince hepsi birden üstüme çullandılar. Kıyasıya dövdüler beni. Ya nikahlanırsın, namusumuzu temizlersin, ya da seni öldürürüz dediler. Sevdiğim erkekse ortalıkta yoktu. Ne kadar aradıysam da ona ulaşmam mümkün olmuyordu. Her gün itilip kakılıyor ve her gün feci şekilde dövülüyordum. Sonunda evden kaçmaya karar verdim. Kaçtım da. İş aradım günlerce. Bedenimden yararlanmak isteyen çoktu ama iş veren yoktu. Yalnız bir kadının namusuyla  Yaşaya bileceğine inancım kalmadı. Bu şerefsizliği ancak ölümün temizleye bileceğine inandırdım kendimi. Kendimi şehirin dışına attım. Yürüdüm, yürüdüm, hem de nereye gittiğimi bilmeden yürüdüm. Önüme o bildiğin kayalıklar çıktı. Hızla tırmandım kayaların üstüne. Ölümün soğuk nefesiyle ürperiyordum. Kim korkmaz ki ölümden. İntihardan vazgeçip geriye dönmeyi düşünmedim değil. Yaşadığım iğrençlikleri kümeledim beynime ve koşarak boşluğa bıraktım kendimi. Sonrasını ise bilmiyorum. İşte ben buyum. Bana kapıyı göstermeyecek misin? Hadi evimi terk et, kirli ayaklarınla evimi kirletme demeyecek misin? Soğuk ve kuşkulu bir gözle baktı Mustafa’nın yüzüne. Kovulacağına öylesine inandırmıştı ki kendini.

Mustafa kadının anlattıklarından çok etkilenmişti. Gözleri nemlenmişti. Belli ki ağlamamak için kendini zorluyordu. Kalkıp kadının yanına gitti. Elini kadının omuzuna koydu. Titrek bir sesle sordu.

Neden, neden kovayım seni? Beni de sana bunca kötülüğü yapan alçaklardan biri mi zannettin yoksa? Bende onlara benzeyen bir taraf var mı ki? Elini avuçlarının arasına aldı. Kadının titreyen eli sıcacıktı. İkisinin de elleri ter içindeydi.

Bak güzelim, adın ne senin? Saatlerdir beraberiz, adını bile söylemedin bana. Gerçi ben de adımı söylemedim sana. Sen şimdi beni iyi dinle. Adım Mustafa. Balıkçı Mustafa derler bana. Denizde harç borç aldığım bir teknem var. O benim ekmek teknem aynı zamanda. Zor iştir balıkçılık. Bir topan ekmek parası için günlerce denizde kalırız. Eli boş döndüğümüz de olur çoğunlukla. Her gün yeni bir umutla açılırız denize. Bu nedenle ne evlene bilecek param oldu bu güne dek, ne de zamanım. Ölen annemin vasiyetini bile yerine getiremedim. Yokluk, fakirlik nedeniyle. Eğer fakirliğimi, yoksulluğumu paylaşmayı göze ala bilirsen evlenirim seninle. Nikahımız kıyılana dek elimi bile sürmem sana. Yok ben senin yoksulluğuna ortak olamam, katlanamam fakirliğe dersen kırılmam sana. Bir iş bulup hayatını düzene koyana dek konuğum olursun. İyi düşün, kararını öyle ver. Karnındaki bebeğe de sahiplenirim. Öz babasını aratmam ona. Çevreme aylar oldu onu kaçıralı derim. Kimse anlamaz çocuğun benden olmadığını. Kimseye ağızlara sakız olma fırsatını vermeyiz. Sustu ve kadının nasıl bir yanıt vereceğini merakla beklemeye başladı. Yüreğinin gümbürtüsünü yanı başındaki kadının duymaması olası değildi. Kadın Mustafa’ya doğru eğilerek yüzünü göğsüne dayadı. Göz yaşları sele dönmüştü. Boğulurcasına, hiçkıra, hıçkıra doyasıya ağladı, ağladı.

Sen…Sen ne kadar iyi bir insansın diye inledi. Beni bu halimle kabullenecekmisin dedi titrek bir sesle. Gerçekten beni karılığına kabulenirsen, ölünceye kadar kulun, kölen olurum senin. Öl dediğin yerde ölürüm. Beraber açılırız denize. Hiç ayrılmayız biri birimizden.

Denizi düşünme sen, hele kadınım ol benim, gerisi kendiliğinden gelir. Aç ölen olmuş mu ki dünyada. Allah yuva kurandan rızkını esirgemez derler. Bırak artık ağlamayı. Bak adını bile söylemedin daha. Başını kaldırıp uzun, uzun yüzünü inceledi Mustafa’nın.

Aysel diye fısıldadı. Gözlerindeki sel dinmişti artık. Doya, doya ağlamak istiyordu ama ağlıyamıyordu. belki de göz pınarları kurumuştu.

Hadi bakayım, bırak artık ağlamayı. Hele sen evi toparlayıp düzene sok. Ben de gidip Hasan kaptanı bulayım. O bizim pirimiz, babamızdır. O her şeyi bilir, hemen başlatır nikah işlemlerimizi. Dönerken de yemeklik bir şeyler getiririm. Sevinçle evinden çıktı. Ben aradığım kadını buldum sonunda . O bana tanrımın bir lutfu oldu diye avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu. Koşar adımlarla Hasan Kaptanın yanına gitti.

Ustam ver elini öpeyim dedi.  Hasan Kaptan, tamirini yaptığı ağlardan gözünü ayırıp Mustafa’ya dikkatle baktı.

Hayrola Mustafa, düğün değil bayram değil, nereden çıktı bu el öpme isteği.

Ustam sana karşı çok büyük bir kusur işledim. Ben bir kız kaçırdım, üç ay kadar oluyor. Yokluk nedeniyle şimdiye kadar kimseye söyleyemedim. Daha fazla gizleyemezdim bunu, zira karım hamile. Senin çevren geniş, her işin üstesinden gelirsin. Ne olur yardım et te nikahımızı kıydıralım. Nikahsız dünyaya gelecek çocuğumun elini öpmesini istemem de.

Ulan oğlum nasıl oldu bu iş böyle. İnsan yokluk nedeniyle saklar mı bu işi bizden Yokluk ne ola ki. Elbette el birliğiyle geliriz bu işin üstesinden. Desene erken dede edeceksin beni. Hadi bakayım git senin ve karının kimliklerini al gel, resim getirmeyi de unutma, hemen bitirelim bu işi. Hasan kaptanın yanından hızla ayrıldı. Kapıdan girer girmez sevinçle bağırdı.

Aysel… Aysel… hadi hazırlan, hemen resim çektirmeye gitmemiz gerek..

Gel…gel…diye seslendi içeriden, bende resim var, işe girmek için evvelden bolca çektirmiştim. Islanmışsa da kuruturuz onları. Islak elbiselerini kurutmak için asmak aklına bile gelmemişti. Odasına girip ıslak elbisesini kaldırıp ceplerini aradı. Hele şükür, kimliğini ve resimlerini içine sardığı naylon torba cebinde duruyordu. Torbayı çıkarıp ıslanmışlar mı acaba diye merakla torbayı açtı. İlk defa şans yüzüne gülüyordu. Torbanın içine koydukları kup kuruydu. Sevinçle bağırdı,

Mustafa, Mustafa gel bak kimliğimde resimlerimde ıslanmamışlar. Sevinçle naylon torbanın içinden çıkanların başına çöktüler. Kaç resim isterler acaba diye sordular biri birlerine. Bilemem ki dediler ikisi de . Mustafa kimlikle birlikte resimlerin tümünü aldı, cebine dikkatle yerleştirirken

Ne olur ne olmaz hepsi yanımda bulunsun, artanını geri getiririm dedi. Kendi kimliğini her zaman yanında bulundururdu. Kendisi için vesikalık resim çektirmesi gerekiyordu. Fotoğrafçı Rıfkı Efendiyle tanışıklığı vardı. Hemen onun dükkanına doğru yollandı. Dükkana vardığında derin derin soluyordu. Çok hızlı yürüdüğündendi soluması. Rıfkı ağabey diye ünledi Rıfkı Efendiye. Rıfkı Efendi karşı kaldırımdaki gölge yerde serinlemeye çalışıyordu. Gölgeye rağmen yakıcı ve bunaltıcı bir sıcak vardı.

Hayrola Mustafa diye seslendi, bir şey mi istiyorsun.

Gel gel diye bağırdı Rıfkı Efendiye, çok önemli ve çok acele bir işim var seninle. Rıfkı Efendi isteksizce yerinden kalktı. Ağır, ağır yürüyerek dükkanına geldi. Bu sıcakta ne işin varda geldin buralara be Mustafa. Akşamın serinliği çuvala mı girdi. Bekleyemedin mi akşamı.

Yok bekleyemezdim be Rıfkı abi, işim hem acele hem de çok önemli, bana vesikalık resim gerekli de.

Tamam tamam, hemen geç otur bakayım şu sandalyeye. Kaç tane yapalım vesikalıkları.

Nikah için ne kadar gerekiyorsa o kadar olsun

Altı tane yapalım, kalanı elinde bulunsun. Hayrola kim nikahlanıyor

Ben.

Allah, Allah ne zaman söz kestin, ne zaman nişanlandın da hemen nikah kıyıyorsun.

Kaçırdım Rıfkı ağabey kaçırdım diye haykırdı sevinçle.

Ha… o zaman iş başka. Hadi bakalım hayırlı olsun diyerek işe koyuldu. On dakikada hazırladı vesikalıkları. Al bakalım, hayırlı olsun, inşallah bir yastıkta kocarsınız.

Borcum ne kadar

Ne borcu oğlum, benim de bu çorbada bir tutam tuzum olsun. Mustafa’nın itiraz etmek istediğini fark e dince, hadi hadi sallanma, ne duruyorsun biran önce ulaştır vesikalıkları yerine. Teşekkür etmekten başka çaresi kalmamıştı Mustafa’nın. Koşar adımlarla Hasan Kaptanın yanına gitti. Kimlikleri ve vesikalıkları Hasan Kaptana verdi:

Hasan Kaptan doğruca belediyeye giderek nikah memurunun odasına girdi. Nikah Memuru selim bey ayakta, saygıyla karşıladı Hasan kaptanı. O… bu ne sürpriz böyle Kaptan, hangi rüzgar attı sizi buraya.

Bir hayırlı iş için geldim be evlat. Bizim Balıkçı Mustafa’yı evlendiriyoruz da. Selim bey,

Hadi hayırlısı diyerek hemen evrakları hazırlamaya koyuldu. Gelinin evraklarının gelmesi mektupla uzun sürer, biraz masraflı olur ama, telgrafla istersek daha çabuk olur. Baş vuru tarihini biraz öne alırız, böylece nikah tarihini daha öne almış oluruz.

Tamam dedi Hasan Kaptan, sen nasıl istiyorsan öyle olsun. Böyle hayırlı bir işte masraf düşünmeye gelmez. Nikah memuru hazırladığı telgraf örneğini Hasan Kaptana verdi. Siz bu telgrafı çektirin: Yanıt gelir gelmez işlemleri tamamlarız. En geç on günde nikahı kıyarız. Hasan kaptan teşekkür ederek nikah memuruyla vedalaştı.

Ağlarının başına döndüğünde, Mustafa’nın merakla kendisini beklediğini gördü.

Ne o yahu sen burada mısın daha. Yoksa nikahın hemen kıyılacağını mı zannettin. Hadi bakalım sen doğru evine. Nikahınız on gün sonra kıyılacak. Ona göre hazırlanın. Müjdeyi müstakbel eşine hemen vere bilmek için hızla evine yöneldi. Evinin kapısını açıp içeri girdiğinde Aysel’in merakla beklediğini gördü. Hemen kucakladı Aysel’i,

Müjde sevgilim, her şey hazırlandı. On gün sonra nikahımız kıyılacak dedi. Aysel duyduklarına inanamıyordu. Gözlerinden sevinç göz yaşları akıyordu. Sım siki sarıldı Mustafa’ya.

İnan bana Mustafa’m yaşadıklarımın bir rüya olmasından korkuyorum.

Korkma sevgilim, Yaşadıkların rüya değil gerçek. On gün sonra resmen karım olacaksın. Bizim hemen gerekli hazırlıklarımızı yapmamız gerekiyor. Önce evimizi güzelce temizleyip eksiklerimizi tamamlamamız gerekiyor. Koltukların üzerine yığılırca attılar kendilerini. Günün yorgunluğu ağır bir yük gibi çökmüştü üzerlerine. Günün heyecanıyla bu denli yorulduklarını farkedememişlerdi.

Uzun süre konuşmadan biri birlerini seyrettiler. Bir gün içerisinde olup bitenlerin şaşkınlığını yaşıyorlardı. Mustafa birden yerinden fırladı. Bak şu işe yahu, akşam yemeği için aldıklarımı Hasan Kaptanın orada unutmuşum. Gözlerinin içi gülüyordu Aysel’in,

Ne bu telaş böyle,evde bulunanlarla idare ederiz bu akşam, çok yoruldun, yarın alıp gelirsin.

Yok yok hemen alıp geleyim diyerek çıktı gitti. Az sonra geri döndüğünde elleri paketlerle doluydu. Aysel yine kapıda karşıladı Mustafa’yı. Elindekileri almak istedi. Senin ağır kaldırman uygun olmaz diyerek vermedi, doğruca mutfağa götürdü. Hadi bakalım Aysel hanım, göster bakalım ev hanımlığını. Gel de beraber hazırlayalım akşam yemeğimizi. Aysel sevinçle girdi mutfağa

Ne demek yemeği beraber hazırlayalım, yemek hazırlamak benim görevim, çık bakalım dışarıya, zaten çok yoruldun bu gün, sen dinlenirken ben yemeği hazırlarım.

Olmaz dedi Mustafa, akşam yemeğimiz için balık getirdim. Balık pişirmekte benden usta olduğunu söylemeyeceksin her halde.

Benim her türlü yemeğe elim yatkındır, belki balık pişirmekte benden çok daha iyisindir ama, yine de yemeği ben yapacağım. Senin dinlenmeye ihtiyacın var. Evde yalnız kaldığında evin her yanını iyice incelemişti. Mutfakta da yemek yapmak için gereken temizlik ve düzenlemeyi yapmıştı. Hemen tavayı alıp ocağa yerleştirdi. Bolca yağ döktü tavanın içine. Birazda tuz serpti yağın içine. Ateşi yaktı. Yağ cızırdamaya başlayınca, daha önce temizlenmiş olan balıkları tavaya koydu. Nefis bir balık kokusu sarmıştı her yanı. Ateşi kısarak yemek masasını hazırlamaya koyuldu. Önce hazırladığı salatayı koydu masaya, sonrada ince, ince dilimlediği ekmekleri. İyice pişen balıkları tavadan alarak tabaklara yerleştirdi. Tabakların birini Mustafa’nın önüne, diğerini de kendi önüne koydu. Konuşmadan biri birlerini seyrederek doyurdular karınlarını. Hızla toplayıp temizledi yemek masasını. Önce bulaşıkları yıkadı. Ardından bol köpüklü iki kahve yaptı. Ağır ağır içtiler kahvelerini. Hiç konuşmadan uzun, uzun seyrettiler biri birlerini. Neden sonra Mustafa

Hadi bakalım Aysel hanım yatalım artık. Sen odana, ben de odama. İyi geceler dileyerek odalarına çekildiler.

Gece uzun süre uyuyamadı. Yan odadan Aysel’in derin, derin nefes alırken çıkardığı sesi dinledi. Çok yorulmuş zavallı, ne kadar da derin bir uykuda. Dün geceden bu yana yaşadıkları bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmeye başladı. Aysel’in karnında taşıdığı bebeğe takıldı kafası. Gerçekten ona öz babası gibi babalık yapa bilecek miyim acaba diye düşündü uzun, uzun. Bir film seyretmişti yıllar öncesi. Karnındaki bebeği aldırtmak isteyen bir kadının dramıydı bu filmde izledikleri. Filmin adını anımsadı, Doğmak Hakkımdır. O bebeğin de doğmak ve yaşamak hakkı değil miydi. Kesin kararını verdi. O çocuk doğacak ve benim soy adımı taşıyacak. Ben onun öz babasıyım çünkü. Bu kararından sonra iyice rahatladı. Uyku ağır bir yük gibi göz kapaklarının üzerine çöktü ve derin bir uykuya daldı.

Uyandığında günün bir hayli ilerlediğini fark etti. Hiç te alışık değildi böyle geç kalkmaya. Hemen yataktan fırlayıp hızla giyindi. Salona geçtiğinde gördükleri karşısında şaşırıp kaldı. Henüz kalkmamıştır diye düşündüğü Aysel, dünkü aldığı giysilerden birini giymiş sırtına, saçlarını itinayla taramış, kahvaltı masasını hazırlıyordu.

Günaydın, dedi Mustafa’ya, bunca yorgunluktan sonra, neden bu kadar erken kalktın. Bilseydim böyle erken kalkacağını daha önce hazırlardım kahvaltıyı. Geç hazırladığım için kızmadın değil mi.

Ne kızması güzelim, esas ben şaşırdım senin böylesine erken kalkmış olmana. Kahvaltı masasını bile hazırlamışsın diyerek masa yanındaki sandalyeye oturdu. Aysel’in kıvrak hareketlerle mutfak ile masa arasındaki gidip gelmelerini zevkle izlemeye başladı. Yeni giysilerinin içinde, özenle taranmış saçlarıyla, makyajsız olmasına rağmen, harikulade bir güzelliği vardı. Bir sanatçının eseri karşısında duyduğu kıvanç gibi bir duygu seli kapladı tüm benliğini. Çayı bardaklara boşaltan Aysel’in yüzüne hayran, hayran baktı. Sen ne kadar da güzelmişsin be Aysel dedi. Aysel’in yüzü kızardı, yutkundu,yutkundu, bir şeyler söylemek istedi ama, boğazına sanki bir düğüm vardı. Konuşamadı.

Kahvaltıdan sonra, Mustafa,

Ben sandalın yanına kadar gideyim dedi ve ayağa kalktı. Aysel hemen ayağa kalktı,

Dur bakalım, kahveni içmeden nereye gidiyorsun, hemen kaynatıp gelirim diye mutfağa gitti. Az sonra dumanı tüten ,bol köpüklü kahvelerle geriye döndü. Karşılıklı höpürdete, höpürdete kahvelerini içtiler. Mustafa kapıdan çıkarken seslendi.

Sakın kendini yoracak işlere kalkışma. Ben az sonra geri döneceğim. Evi temizlemek için gerekli olan kireç ve temizlik maddeleri alıp döneceğim. Sandala da geçici bir adam bulacağım. Ne de olsa ekmek teknemiz, boş yatırmaya gelmez. Hadi şimdilik hoşça kal.

Güle, güle,hadi bakalım hayırlı işler.

Nikah gününe kadar hiç boş durmadılar. Mustafa elinde fırça, evin içini dışını kireçle badana ederek bem beyaz etti. Kapı ve pencereleri de yağlı boya ile güzelce boyadı. Ne de olsa sandal boyaya boyaya iyi bir boyacı olmuştu. Hasan Kaptan emanet bir gelinlik bularak, gelinlik işini de hal etmişti.

Mutlu gün gelmişti. Saat üçte nikahları kıyılacaktı. Tüm hazırlıklar bitirildi. Gelinle damat bir arabaya bindirilerek resim çektirmeye gönderildiler. Davetliler nikah salonunda toplandılar. Resim çektirdikten sonra salona gelen gelin ve damat coşkulu bir alkış salvosuyla karşılandılar. Hasan Kaptan yanlarına gelip ikisinin kollarına girip masaya  kadar götürdü ve nikah memuruna; bak işte evlatlarımı getirdim sana. Hadi bakalım kıy bunların nikahını diye bağırdı neşeyle. Gelinin yanına oturdu, ben kızımın şahidiyim. Davetliler arasındaki Nusret kaptana bağırdı,

Ne duruyorsun orada, hadi sende otur oğlumun yanına. Sende oğlumun şahidi ol. Hasan Kaptanın çağrısı üzerine kıvrak bir hareketle gelip damadın yanına oturdu.

Nikah memurunun formalite soruları bir yıl gibi uzun geldi ikisine de. Bu tören sanki hiç bitmeyecekti. İmzalar atılınca derin bir oh çekti ikisi de. Damat gelini duvağını kaldırıp iki yanağından öptü gelenek gereği. İkisinin de yüreği çingen davulu gibi güm, güm vuruyordu. Takı ve kutlamalar bitince topluca dışarıya çıkıldı. Gelinle damat özel hazırlanmış gelin arabasına bindirildiler. Bir çok araba takıldı peşlerine. Uzun bir şehir turu yapıldıktan sonra damadın evinin önünde durdular. Arabalarından inen gençler Gelinle damadı evlerine bıraktılar. Tören sona ermişti. Gençlerden biri bağırdı

Haydin arkadaşlar her kes kendi evine. Bu uyarı üzerine kalabalık hızla dağıldı.

Eve girer girmez  hasretle sarıldı karısına. Duvağı çıkarıp divanın üzerine attı. Öptü, öptü, sanki bin yıllık hasretin acısını çıkarırcasına. Dudaklarını ayırmadan yürüdüler yatak odasına. Kapıyı kapattılar. Ertesi gün akşamüzeri çıktılar yatak odasından. Acıkmasalardı hiç çıkmayacaklardı.

Bir hafta sonra iş başı yaptı Mustafa. Evliliği ona şans getirmişti. Nereye ağlarını atsa, balıkla doluyordu ağları. Kısa sürdü sandalının ve düğün borçlarının ödenmesi. Borçlarının son taksitini ödediğinde derin bir oh çekmişti. Bundan böyle doğacak bebek için atacaktı ağlarını. En güzel, giysileri, en güzel en pahalı oyuncakları alacaktı bebeğe.

Ola bildiğince mutlulukla dolu üç yıl geçmişti aradan. Kızları iki buçuk yaşında, şirin mi şirin, güzeller güzeli bir kız olmuştu. Yemek sırasında kızına takıldı

Söyle bakalım Mutlu, beni mi daha çok seviyorsun yoksa anneni mi.

Kulağına söylerim.

Kulağını dayadı kızın ağzına,

Hadi söyle bakalım.

Seni.

Aysel gülerek bakıyordu kızına

Beni sevmiyor musun

Seni sevmez olur muyum anneciğim, ama babamı daha çok seviyorum.

Aysel sevgiyle baktı kocasının yüzüne. Gözlerinden akan mutluluk göz yaşlarını kızı görmesin diye sırtını döndü ve kalkıp mutfağa yöneldi.

 

ÖZCAN NEVRES

 

AYRILIK ACISI

AYRILIK ACISI

 

Yabancısı olduğum bir kentte iş için bulunuyordum. Kaldığım otelden çıkıp çarşıya doğru yürürken İçinde bulunduğum karamsarlığa uygun bir şarkının nağmeleri dalga dalga geliyordu kulağıma. Sesimde şarkısı aşkın figan olup gidiyor. Terkedilmişliğin acısını hafifletir diye biraz alkol almıştım. Şarkının etkisiyle terk edilmek dağ dağ büyüdü gönlümde. Sesin geldiği tarafa yöneldim. O güzel şarkının nağmeleri gittikçe kulaklarıma daha etkili geliyordu. Beynimde o vefasız, üstünde yürüdüğüm parkelerde ve o güzel şarkının tüm sözlerinde hep o vardı. Sesin kaynağı bir pasta hanedeydi. İçeri girip, o plağı bana satmalarını istedim. Satamam dedi konuştuğum kişi. Bedelini fazlasıyla öderim dediğimde, o şarkı plakta değil teypte, öyle olmasaydı size hediye bile ederdim onu. Şansızlığıma lanetler yağdırarak oradan ayrıldım.

O şarkıyla bir kaseti tüm doldurup ona gönderecektim. Doksan dakika hep o şarkıyı dinletecektim ona. Olmadı. Şans bana ne zaman güldü ki, şimdilerde gülsün. Terkedilmişliğin acısını ne mektuplarımda, ne de telefon konuşmalarımızda anlatamamıştım ona. Hep unut beni diyordu. Ama o da beni unutamıyordu. Gecenin geç bir vaktinde telefon açıp soruyordu ne yapıyorsun diye. Saatler sürüyordu konuşmamız. Hep hüzün dolu şarkılar dinletmemi istiyordu. Çoğu kez de hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Aşkımız bitti diyordu ama yinede sesimi duymadan edemiyordu.

Yine telefonum çaldı. Gecenin bu vaktinde arayanın kim olduğunu biliyordum. Uzun zamandır aradığım şarkıyı bulmuştum. Doksan dakikalık bir kasete yalnız o şarkıyı doldurmuştum. Teybimin tuşuna basıp telefonu açtım. Hiçbir şey söylemeden, ahizeyi teybin hoparlörüne yaklaştırdım. Sesimde şarkısı aşkın figan olup gidiyor. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ağlarken çıkardığı sesler teybin sesine rağmen net olarak duyuluyordu. Hıçkırıklar arasında ne olur konuş benimle kes artık şu şarkıyı diyordu. Duymazlıktan gelip şarkıyı dinletmeye devam ettim. Tüm ısrarlarına rağmen konuşmadan, doksan dakika dinlettim o hüzün dolu şarkıyı. Şarkı bitince hiçbir şey söylemeden telefonu kapattım. Telefonumun zili durmadan çalıyordu. Açmadım. Bana çektirdiğin acıları biraz da sen çek diyerek telefonun fişini prizden çektim.

Sabah gözleri ağlamaktan şişmiş olarak evime geldi. Gelmesi hiç şaşırtmadı beni. Geleceğinden emindim. Koltuklardan birine oturdu.

Senin kalbin yok mu diye sordu.

Çok şükür hiçbir sağlık sorunum yok. Ne kalbimde ne de başka bir yerimde diye yanıtladım.

Ben sana kalbin hasta mı diye sormadım. Vicdanın yok mu diye soruyorum. Onu iyice çileden çıkarmaya kararlıydım.

Vicdan pavyona düştüğünden beri ortalıkta görünmüyor. Çok kötü sinirlendi. Kucağında tuttuğu çantayı göstererek,

Benimle dalga geçme, bunu kafana indiririm.

Deminden beri ha bire hastaneye kafası çantayla yarılmış adamlar taşıyorlar. Demek ki onların kafalarına çantayı sen indirdin. Ayağa kalkıp üzerime yürüdü. Kafama vurmak için havaya kaldırdığı çantayı elinden alıp yan tarafa attım. Kolumu beline doladım. Karşı gelmedi. Koltuğu iterek yere uzandım. Diğer elimle ensesinden çekip üzerime yatırdım. Dudaklarımız birbirine kenetlendi. Çektiğimiz acıların tümünü unutmak istercesine çok uzun süre seviştik. Dargınlığımız sona ermişti. Bir daha birbirimizden ayrılmamaya karar verdik.

Özcan  NEVRES

AYKIRI AŞKLAR

AYKIRI AŞKLAR

 

Hande ile Cemil çocukluk arkadaşıydılar. Zaman ne kadar çabuk geçiyordu. Sokakta beraber kaydırak , körebe oynadıkları günler ne tez geçmişti. Hande ilkokulu bitirir bitirmez eve kapatılmıştı. Zira o artık yetişkin kız sayılıyordu. Yıllar sonra bir düğünde karşılaştılar. Eski çocukluk arkadaşı Cemil ile göz göze geldiklerinde, içinden sımsıcak bir şeylerin aktığını hissetmişti. Cemil de aynı duyguları yaşamıştı, çocukluk arkadaşıyla göz göze geldiğinde. Uzaktan uzağa görüşelim diye işaretleştiler.

Cemil’in yolu Hande’lerin evi üzerinde olmamasına rağmen, yolunu uzatarak her gün Hande’nin evi önünden geçmeye başlamıştı. Çok seyrek görebiliyorlardı birbirlerini. Cemil çocukluk arkadaşının yolunu gözlediğinin farkındaydı ama, ailesinin çok mutaassıp olması nedeniyle konuşma olanağı bulamıyorlardı. Cemil’in geçiş saatinde sokak kapısını süpürme bahanesiyle sokak kapısının önünü süpürüp temizlerken, Cemil’in önüne bir kibrit kutusu attığını fark ettiğinde yüreğinin yerinden fırlayacağını zannetmişti. Kibrit kutusunu diğer çöplerle birlikte faraşın içine aldı. Eve girdiğinde hemen kibrit kutusunu alıp koynuna koydu. Faraştaki çöpleri çöp kovasına boşalttıktan sonra , annesine

Sokağı süpürürken yorulmuşum girip biraz yatacağım diyerek yatak odasına girip yatağa uzandı. Annesinin kendisiyle ilgilenmediğine emin olduktan sonra koynundaki kibrit kutusunu alıp içindeki mektubu çıkardı.Heyecanla okumaya başladı.

Hande’ciğim. Seninle çocukluğumuzda ne güzel anlaşıyor ve ne güzel oyunlar oynuyorduk. O günler seni sadece bir arkadaş olarak görüyordum. Ölene dek hep öyle bir arkadaş olarak kalacağımızı zannediyordum. Seni o düğünde gördüğümde, hayalimdeki sevgilimin sen olduğunu anladım. Arkadaşlık duygularım şimdi büyük bir aşka dönüştü. Öylesine güzelsin ki sana aşık olmamak olası mı. Çılgıncasına seviyorum seni. Seni her gün görebilmek için evinin önünden geçiyorum. Senin de beni beklediğinin farkındayım. Ailenden korktuğun için beni tül perdenin arkasından gözlediğini görüyorum. Seni tül perdenin arkasından hayal meyal görebilmek bile mutlu ediyor beni. Ne olur seninle uygun bir yerde buluşup konuşalım. Eğer bu olanağı sağlarsan bana, beni son derece mutlu edeceksin. Seni çılgıncasına seven Cemil.

Mektubu defalarca okudu ve belki de yüzlerce kez öptü mektubu. Onunla buluşmak ne güzel olurdu.Ama nasıl ve nerede buluşacaklardı. Böyle bir buluşmayı babası duyarsa mutlaka keserdi onu. Ah o aşk denilen çıldırtan duygu, dizginlenmesinin olasılığı var mıydı. Uzandığı yatakta Cemil’ini düşündü uzun uzun. Annesinin sesiyle daldığı hayal aleminden ayrıldı.

Kız ne bu uyku böyle bu saatte. Hadi kalk artık neredeyse öğlen olacak.

Tamam anneciğim kalkıyorum. Ne oldu bana bilmiyorum, uyuya kalmışım. Hemen yatak odasından çıkıp öğle yemeği için annesine yardıma gitti. Öğleden sonra annesi komşularına misafirliğe gittiğinde, komşu çocuğuyla bakkaldan kağıt aldırdı. Annesinin yokluğundan yararlanarak sevgilisine bir mektup yazdı.

Cemil’ciğim, o düğün gecesinden beri hep seni düşünüyorum. Her gün evimin önünden geçmeye başlaman beni öylesine mutlu ediyor ki. Seni gördüğümde sokağa çıkıp boynuna sarılıp ben de seni deliler gibi seviyorum diyesim geliyor ama, nasıl yaparım bunu. Biliyorsun ailem bu konuda çok tutucu. Kendimden değil de senin için korkuyorum, sana bir kötülük yaparlar diye. Annem ve babam erken saatlerde yatıyorlar. Gece yarısı bekleyeceğim seni. Kapıyı aralık bırakacağım. Odamın penceresinden gözleyeceğim seni. Geldiğinde hemen yanına geleceğim. Avlumuzun uygun bir yerinde konuşuruz. Seni sabırsızlıkla ve özlemle bekliyorum sevgilim. Seni delicesine seven Hande.

Sabah aynı saatte sokağı süpürmeye başladı. Gözü yoldaydı. Cemil’im neredeyse geçer diye geçirdi içinden. An iti hazırla taşı derler ya. Cemil sokağın başında göründü. Yakınına gelmesini bekledi. Avucunda tuttuğu kibrit kutusunu göstererek, kutuyu duvar dibine attı. Cemil yoluna devam etti. Az sonra geri dönerek duvar dibindeki kibrit kutusunu heyecanla aldı. Etrafta kimseler var mı, kutuyu aldığımı gören oldu mu diye bakındı. Etrafta kimselerin olmadığını gördüğünde rahatladı. Az ileride kutuyu açıp içindeki mektubu çıkarıp okumaya başladı. Mektubu okurken kalbi duracaktı sanki.

Gün bir türlü bitmiyordu. Gece yarısına sanki daha yıllar vardı. Gece saat on ikiye doğru, sevgilisinin evinin önüne geldiğinde, kapının aralık olduğunu gördü. Kapıyı iterek içeriye girdi. Korkudan mı heyecandan mı olacak kalbinin güm güm vuruşlarını etraftan duyulacağını zannediyordu. Sokak lambasının aydınlatamadığı bir yer bulup beklemeye başladı. Sevgilisi evin kapısını açıp dışarıya çıktığında onu bir hayal aleminin güzeller güzeli perisi zannetti. Hayal mı görüyorum, yoksa gördüklerim gerçek mi diye düşünürken sevgilisinin boynuna sarılmasıyla gördüğünün gerçek olduğunu kavradı. O da sarıldı sevgilisinin boynuna. Dudaklar birbirlerine kenetlendi. Ara sıra soluk almak için ayrılıyordu dudakları. Etraftan duyan olur korkusuyla hiç konuşmuyorlardı. Günün ağarma belirtisi başladığında hande,

Ne olur ayrılalım artık, neredeyse babam uyanacak diye fısıldadı. Bu gece yine bekleyeceğim seni. Sakın gelmezlik etme. Cemil

Gelmez olur muyum diye fısıldadıktan sonra sokak kapısına yönelerek sessizce kapıyı kapatıp uzaklaştı. Yaşadığı o zevk dolu saatler çektiği korkuyu unutturmuştu ona. Yine gece yarısını iple çekerek evine gidip yattı. Geç vakit kalkarak kahvaltı bile etmeden işinin başına gitti. Her gece sürüyordu bu çılgın buluşmaları. Hande

Hadi artık istet beni ailemden. Eğer yakalanırsak ailem ikimize de zindan ederler dünyayı diyordu. Cemil

Ailem bana akrabalarımızdan bir kızı almak istiyorlar. Seni istemeleri için bir türlü ikna edemiyorum onları. Eninde sonunda elbette benim istediğim olacak ve seni istemeye gelecekler demişti. Buluşmalarını aksatmadan sürdürüyorlardı.

Yine gecenin karanlığında çılgınca sevişiyorlardı. Birden evin kapısı açıldı. Handenin babası dışarıya çıktı. Yavaş bir sesle

Hande, neredesin kız. Bu saatte ne işin var avluda. Seni yatağında göremeyince merak ettim.

Buradayım baba, uykum kaçtı da. Cemil yakalanma korkusuyla koşarak sokak kapısından fırlayıp kaçınca, babası durumu kavramıştı. Avluyu aydınlatan lambayı yaktığında kızını korkudan tir tir titrediğini gördü. Yanına gidip suratına okkalı bir şamar patlattı. Saçlarından tutarak eve doğru sürüklemeye başladı.

Sen ha, sen bizden habersiz ne haltlar karıştırıyormuşsun. Kim o buluştuğun it. Çabuk söyle yoksa seni geberteceğim. Babası acımasızca durmadan vuruyor ve tekmeliyordu. Gürültü üzerine annesi uyandı. Merakla geldi yanlarına. Kocasının, kızını feci şekilde dövdüğünü görünce hemen araya girmeye çalıştı. Kocası öfkeden deliye dönmüştü. Bu kez karısına vurmaya başladı.

Sen mi yüz veriyorsun bu orospuya diye. Annesi yediği onca tokatlara rağmen yine araya girdi

Yeter bey, yeter öldüreceksin kızı. Zor yatıştı babasının öfkesi. Kızını yine saçlarından tutarak yatak odasına itti. Sonrada kendi odalarına girdiler.

Bak hanım bu kız iyiden iyiye azmış. Bu ne cesaret böyle. Gecenin bu vaktinde eve erkek alacak. Hele bir daha onu böyle bir uygunsuz yakalayayım, mutlaka gebertirim onu. Konuş onunla. Sakın bir daha böyle bir bok yemesin.

Tamam bey, sen sakin ol. Ben onunla gerektiği gibi konuşurum.Yatağa girdiklerinde bile baba bir türlü öfkesini yenemiyordu. Bu nedenle sabaha dek gözüne uyku girmedi. Sabah kahvaltıya oturduklarında, kızı kahvaltıya gelmemişti. Eşine

Git çağır şunu. Tepemi attırmasın. Onunla konuşacaklarım var.Annesinin çağırmasıyla korkuyla gelip oturdu kahvaltı masasına. Babasının yüzüne bile bakamıyordu. Babası doyduğu halde masadan kalkmadı. Kızının kahvaltısını bitirmesini beklerken

Hadi hanım kahve yap ta içelim dedi. Kahvelerini içerken Hande kalkıp odasına gitmek istedi. Babası sert bir sesle

Otur oturduğun yerde seninle konuşacaklarım var. Hande isteksizce oturdu. Babasını kızdırmaktan korktuğu için her dediğine itaat etmek zorundaydı. Babası

Hanım bizim kızı Celep Rıza oğluna istemişti. Düşünelim demiştik onlara. Ne dersin verelim mi kızımızı onun oğluna

Sen bilirsin bey, kızımız ne der buna.

Hiçbir şey demeyecek. Madem ki ben verelim diyorum, kızımızın da bunu kabul etmesi gerekir.

Ben Hande ile daha sonra konuşur onun fikrini alırım.

Daha sonra niye konuşacaksın. İşte karşımızda oturuyor. Ne söyleyecekse söylesin.

Olur mu bey, kızımıza düşünmesi için biraz zaman verelim.

Hayır hanım. Bu işin zamanı kalmadı. Ben haber salacağım onlara, gelsinler kızımızı istesinler diye. Yeter bunca zaman düşünme payı için. Hande korkudan karşı çıkmayı denemedi bile. Babası evden ayrılır ayrılmaz annesinin boynuna sarıldı. Gözlerindeki yaşlar sele dönmüştü. Hıçkırıklar arasında.

Anneciğim ne olur karşı çık bu isteğe. Ben o çocukla evlenemem. Ben Cemil’i seviyorum. Ben Cemil ile evlenmek istiyorum.

Tamam kızım, yeter artık ağlamayı bırak. Baban eve geldiğinde konuşacağım onunla. Ana kız ev işleriyle oyalanarak olanları unutmaya çalıştılar. Akşam yemeğinden sonra babası kahveye gidiyorum diye evden ayrıldı. Kahve dönüşü hiç konuşmadan yattılar. Yatağa girdiklerinde annesi eşine, kızıyla konuştuklarını anlattığında, babası deliye dönmüştü. Gidip o kızı parçalayacağım diye bas bas bağırıyordu.

Sus bey, sus komşular duyacak rezil olacağız.

Hanım, hanım zaten rezil olacağımız kadar rezil olmuşuz. Kızın adı dillenmeden bu işi bitireceğim. Sakın karşı çıkmasın bana. Hande yattığı yerden babasının bas bas bağırdığını duyunca yatağının içine iyice büzülerek uyumaya çalıştı.

***

Celep Rıza, oğlu Mehmet’e can arkadaşı bakkal Mustafa’nın kızı güzel Hande’yi istediğinde aldığı olumlu yanıt üzerine çok sevinmişti.Hadi bakalım tatlılar gelsin dedi. Böyle bir durumda, tatlı yemek uğur getirir. Tatlılar yenirken, gelin adayının çok durgun olmasını, utandığına yordu. Vedalaşıp ayrıldılar. Yolda oğluna takılmadan edemedi

Hadi oğlum Mehmet, durdun durdun turnayı gözünden vurdun. Gelinimiz çok güzel. Allah sizi bahtiyar etsin.

Amin dedi Mehmet utanarak.

***

Düğün hazırlıkları hızla sürüyordu. Hande’nin durumu ise perişandı. Aralıksız ağlıyordu. Anesi çok üzülüyordu kızının bu haline. Birkaç kez eşine

Bey bu kız o delikanlıyla evlenmek istemiyor. Kızımızın durumu içler acısı. Sürekli ağlıyor dediğinde eşi,

Bırak ağlasın. Nikahta keramet vardır. Nikahtan sonra her şey düzelir diyordu. Zaman zaman kızıyla konuşuyor onu bu yeni duruma alıştırmaya çalışıyordu. Ne yapsa fayda sağlamıyordu. Bazen aklına kötü şeyler geliyordu.

Ya bu kız son anda bir çılgınlık yaparsa, canına kıyarsa. Masaya vurdu üç kez. Allah yazdıysa bozsun. Allahım ne olur bana böyle bir acıyı tattırma diye dua etti.

***

Cemil’in akrabasının kızıyla  nişanlandığının haberi geldiğinde Hande çok fena yıkıldı. Odasına kapanıp uzun uzun ağladı. Komşularının sesini sonuna kadar açtığı radyodan hüzün dolu nağmeler dalga dalga yayıldı odasına. Unutmadım seni ben, tüm dikkatini bu hüzün dolu şarkının nağmelerine verdi. Bir yerlerde okumuştu bu hüzünlü şarkının öyküsünü. Eşi ölen bir ses sanatçısının sözlerini yazdığı bir şarkıydı bu. İçin için eşlik etti bu hüzünlü şarkıya. O yine de benden şanslı diyi geçirdi içinden. Canımdan çok sevdiğim, uğruna ölümü göze aldığım Cemil’im, şimdi bir başkasını kollarının arasına alma hazırlığında. Belki de unutmuştur beni. Oysa ben hep umutla beklemiştim onu. Bir gün mutlaka gelip kaçıracak beni diye ne kadar da umutlanmıştım. Boşuna umutlanmışım. Yıkılan bir dünyanın yerine mutlaka yeni bir dünya kurulur derler. Doğru mu acaba. Ben Cemil’i unutup nişanlım Mehmet ile mutlu olabilecek miyim acaba. Başka şansı yoktu. Cemil artık bir ölüydü umutlarında. Yaşamının sürmesi gerekiyordu. Madem ki o beni unutup bir başkasıyla evlenecek ben niye unutmayayım onu. Odasından çıkıp annesinin yanına gitti. Annesine yardıma başlamadan önce gidip radyoyu açtı. Annesine yardım ederken radyodaki şarkılara eşlik etmeye başlayınca annesi çok şaşırdı.

Güzel kızım seni böyle değişmiş görünce ne kadar sevindiğimi anlatamam sana. Bak göreceksin, evlendiğinde Mehmet ile çok mutlu olacaksın. Mehmet gerçekten çok iyi bir çocuk dediğinde

Doğru söylüyorsun anneciğim, ben de öyle düşünmeye başladım. Radyoda ki sevdiği şarkılara daha yüksek sesle katılarak annesine yardımı sürdürdü.

***

Düğün günü gelinliğini giydirdiler. Nişanlısı kiraladığı bir arabayla Kuaföre götürdü. Daha sonra çiçeklerle süslenilmiş, plakasının üzerine evleniyoruz, mutluyuz yazısı geçirilmiş bir araba ile düğün salonuna gittiler. Alkışlar arasında damat ve gelin için hazırlanmış masadaki sandalyelere oturdular. Yaşlı kadınlar

Tüh tüh maşallah ne de yakışmışlar birbirlerine diyorlardı. Tüm gece nikahlısı ve arkadaşlarıyla dans edip oyunlar oynadı. Mutluluktan mı böyle yapıyordu, yoksa Cemil’den intikam mı alıyordu bilmiyordu.

Ne farkeder diye geçirdi içinden. Nasıl olsa o artık benim için bir ölü. Gece yarısından sonra düğün sona erdirildi. Aynı süslü arabaya binip evlerine gittiler. Yatak odasına girip soyunmaya başladığında Mehmet’in kendisini aç bir kurt gibi seyretmesinden doyumsuz bir zevk alıyordu. Mehmet çabucak soyundu ve yatağa girdiler. Sım sıkı sarıldı kocasının boynuna. Cemil’i tümden sildi kafasından. Doğanın o sınır tanımaz cinsel dürtülerine teslim etti kendisini. Tüm gece doyasıya sevişti kocasıyla.

Aylar, yıllar birbirini kovaladı. Doğan bebekleriyle yeni kurduğu dünyasında olabildiğince mutluydu. Zaman zaman eski sevgilis Cemil geliyordu usuna. Hemen kovuyordu o nankörü, haini usundan.

Bir düğüne davetliydiler. Küçük kızına en güzel giysisini giydirdi. Kendisi de en güzel giysisini giydi. Mehmet’te lacivert elbisesini giymişti. Neşe içinde yola düştüler. Evleri düğün salonuna çok yakındı. Salona girip kendilerine ön tarafta gösterilen yere oturdular. Gelinle damat geldiğinde düğün başladı. Kızı çoktan atmıştı kendini piste. Kendileri de dansa kalktılar. Dans edenler arasında eski sevgilisini görünce neye uğradığını bilemedi. Eski sevgilisi gözlerini hiç ayırmıyordu üstünden. Ona bakmamaya çalışıyordu. Ona nispet yaparcasına sımsıkı sarıldı kocasına. Bak ne kadar mutluyum demek istiyordu eski sevgilisine. Göz göze geldiler. İçinden sım sıcak bir şeyler aktı. Ayakta duracak hali kalmamıştı.

Hadi oturalım dedi eşine. Gidip yerlerine oturdular. Gözleriyle aradı Cemil’i. Onlarda terk etmişlerdi pisti. Oturulan yerlerde aradı eski sevgilisini. Az ötede oturduğunu gördü. Yine göz göze geldiler. Yine içinde sımsıcak bir şeyler aktı. Gözlerini başka tarafa çevirdi. Ona bir daha bakmayacağım diye geçirdi içinden. Olası mı. Onun gözleri dev bir mıknatıs gibi çekiyordu bakışlarını. Uzun uzun bakıştılar. Eski aşkı bir alev gibi kapladı tüm benliğini.

Sabah penceresinin önünde oturmuş sokağı seyrediyordu. Sokağın başında Cemil belirdiğinde yüreği yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Cemil penceresinin önüne geldiğinde avucunun içindeki kibrit kutusunu pencerenin altına attı. Kutuyu gidip almakla almamak arasında ikircikliydi. Ya biri kutuyu alır açar ve kutuyu bulursa diye bir korku sardı içini. Sokağa çıkıp cam temizler gibi yaparak etrafını kolladı. Kimsenin görmeyeceğine emin olunca yerden kutuyu alıp evine girdi. Hemen kutunun içindeki kağıdı çıkarıp okumaya başladı.Mektupta

Hande’ciğim, benim seni canımdan çok sevdiğimi bilmeni isterim. Sen nişanlanınca dünyam yıkıldı. Senden umudumu kesince ben de bildiğin gibi akrabamın kızıyla evlenmek zorunda kaldım. Seni yüreğimden hiçbir zaman silip atamadım. İnan bana karımla yatağa girerken hep seni düşünüyorum ve ona hep sen diye sarılıyorum. Karımı hep sen diye sevip okşuyorum. Kendimi bu şekilde teselli etmeye çalışıyordum. Dün gece her şey değişti. Senden ayrı yaşamak dayanılmaz bir azap oldu. Ne olur eskisi gibi buluşup dertleşelim. En kısa zamanda ikimizde, eşlerimizden boşanıp bir araya gelmenin çaresini arayalım. Seni ölene kadar sevecek olan C.

***

Gece yarısına doğru, kocasının uyuduğuna emin olduktan sonra, gidip sokak kapısını araladı. Az sonra Cemil aralık kapıyı iterek içeriyi girdi. Evleri eski yer evlerindendi. Tuvalet avlunun öbür ucundaydı. Cemil’i hemen elinden tutup tuvalete götürdü. Sım sıkı sarıldılar birbirlerine. Cinselliğin en büyük zevkini çok büyük bir tehlike içinde yaşadılar. Hemen hemen her gece sürdürdüler bu tehlikeli buluşmalarını.

Yine birbirlerine sarılmışlar, cinsel dürtülerinin en büyük hazzını yaşıyorlardı. Tuvaletin kapısı sert bir şekilde açıldığında korkudan ölecek gibi oldular. Gelen kocası Mehmet’ti. Elinde tuttuğu bıçak gecenin karanlığında ışıl ışıl parlıyordu. Mehmet bıçağı kaldırdı. Tam saplayacakken vaz geçti. Bıçağn sapıyla var gücüyle ikisine de vurmaya başladı. Mehmet çok güçlüydü. Ne kaç mayı ne de bıçak sapının darbelerinden kurtulmayı başaramıyorlardı. Kafalarına yedikleri darbelere dayanamayıp yere yığıldılar. Mehmet hızla dışarı çıkıp aynı hızla geri döndü. Elinde kalın bir ip vardı. Cemil’in üzerine çöküp bileklerini yakalayıp geriye çekip belinin üzerinde sımsıkı bağladı.Aynı şekilde ipin öbür ucuyla eşinin de ellerini arkadan bağladı. İkisini de ayağa kaldırıp,

Hadi bakalım düşün önüme dedi. Cemil ile Hande inlercesine

Bizi nereye götüreceksin diye sordular.

Sizi öldürmeyeceğim. Zira pis kanınızla ellerimi kirletmek istemem. Sizin cezanızı adalet verecek. Haydi davranın bakalım öyle sümdük sümdük durmayın orada. İkisinin de direnebilecek durumları yoktu. Çaresiz yürümeye başladılar. Sokaklarda kimse yoktu. Devriye gezen iki bekçiyle karşılaştılar. Bekçiler Mehmet’ de Cemil’i de tanıyorlardı. Merakla sordular

Mehmet niye bağladın bunları böyle birbirlerine. O elindeki satırdan farksız bıçak ta ne öyle.

Tuvalette zina yaparken yakaladım namussuzları. Elimi pis kanlarıyla kirletmek istemedim. Götürüp karakola teslim edeceğim. Cezaları ne ise adalet versin.

En doğrusunu yapıyorsun dediler. Hadi biz de sana yardım edelim. Hep beraber karakola gittiler. Nöbetçi polise olanları anlattı. Polis üçünün de ifadelerini aldıktan sonra, nezarethanenin birine Hande’yi diğerine de Cemil’ kapattılar.

Sabah Mehmet bir avukata davasıyla ilgili vekaletname verdi. Vekalet ücretini de peşin ödedi. Evine dönerek kızını yolculuk için hazırladı. Doğup büyüdüğü beldeyi kızıyla birlikte terk etti. Ne Mehmet’ten ne de kızından bir daha haber alınmadı. 2000-02-27

 

 

ATIMIZIN ÖLÜMÜ

ATIMIZIN ÖLÜMÜ

 

Babamın askeriyeden alınma kır bir atı vardı. Askeriyenin yaşlandığı için satışa çıkarıp sattığı bu atlara mekkare derlerdi. Kır tüylü, oldukça iri bir dişi attı. Küçücük bir çocuktum o zamanlar. Kırmızı bir tay doğurduğunda hemen sahiplenmiştim onu. Bu benim demiştim görür görmez. Atlar üç yaşında büyümelerini tamamlar. Bu yüzden o benden çok daha çabuk büyüdü.

Anasına benzemedi benim kırmızı tayım. Annesi ne kadar iri ise o da o denli ufak yapılıydı. O devirde traktörler ancak çok büyük arazisi olanlarda vardı. Babam gibi orta halli çifçilerin ise tüm işlerini atlar görürdü. Çift sürmede, araba çekmekte, su dobını çevirmekte ve binek olarak hep at kullanırlardı. Yaz tatilinde bahçe işi bana düşerdi. Sabahları kır atımızı koşardım su dolabına. Hantal, olabildiğine kalp bir beygirdi bu atımız. Devamlı dönmesini sağlamak için sürekli kırbaçlanması gerekirdi. Bazı evde kimse bulunmazdı. Bunu fırsat bilerek durur ve uyuklamaya başlar. Suyu birkaç dolamaya açar, var gücümle dolabın yanına koşar, kırbaçlayarak yürümesini sağlardım. Onun kalplığı yüzünden su işi hiç ilerlemezdi. Öğleden sonra benim dediğim kırmızı kısrağı koşardım su dolabına. Akşam saatine kadar hiç kaytarmadan durmadan dönerdi. Akşam olduğunda dönüş hızını daha da arttırarak, işin erken bitmesini sağlamaya çalışırdı.

Kırmızı kısrağım beni, ben de onu çok severdim. Onunla nereye gidersem gideyim, yular, gem veya ip kullanmazdım. Gittiğim yerde başıboş bırakardım. Gel dediğimde başını sallaya sallaya yanıma gelirdi. Eyer kullanmazdım binerken. Bu nedenle kıçım hep yara olurdu. Bu yüzden yan oturmak zorunda kaldığımdan sık sık attan düşerdim.

Bağa üzüm almaya gitmiştim. Dönüşte Menemen’e gidip peynir alacaktım. Benim hazırlığım Menemen’e dönüş içindi. Atımın ise gideceğini zannettiği yer bahçemizdi. Bahçemize doğru hızla dönünce hazırlıksız yakalandım ve çakıl taşlarının üzerine sert bir şekilde düştüm. Canım çok fena yanmıştı. Yerimden kalkamıyacak gibiydim. Hemen geri dönüp yanıma geldi. Bayılma taklidi yaptığımda burnuyla beni iteklemeye başladı. Elbisemden ısırıp silkeledi. Benim halen hareketsiz kaldığımı görünce kişneyerek çevreden yardım istemeye başladı. Onu fazla üzmemek için zorlukla da olsa düştüğüm yerden kalktım. Kalktığımı görünce yüzümü yalamaya başladı. Onun bu davranışı benim kendisini daha çok sevmeme neden olmuştu.

Menemen’e gittiğimde onunla birlikte bakkal dükkanına girerdik. Kendisine şeker veya incir aldığımı gördükten sonra dışarı çıkıp çıkmam için yolu açardı. Bazen bakkal dükkanına girmeyecek gibi yapardım. Önümü kesip, başıyla beni bakkal dükkanına doğru iteklerdi.

Uzun yelelerini titizlikle örerdim. Apış arasını, kulaklarının arkasını ve çenesinin altını kaşımamdan oldukça zevk alırdı. Çift sürmek için sabana koştuğumda, gem kullanmazdım. Hızlı, yavaş, sağa, sola gibi komutlarla yönlendirirdim onu. Bu yüzden olacak kendisini işe benim hazırlamamı isterdi.

Atını çok öven birinin arabası batmıştı. O çok methettiği atı arabayı olduğu yerden çekip çıkarmada yetersiz kalmıştı. Çıkar atını, benim kızımı koşalım arabaya dedim. Ters ters baktı yüzüme

Sen benimle dalga mı geçiyorsun dedi.

Seninle niye dalga geçeyim, ben atıma güveniyorum

Bu yumruk kadar midilliyi mi güveniyorsun

Ya ne zannettin, devede de boy var ama eşek çekiyor

Hadi gel koşalım öyleyse. Onun çok güvendiği atını çıkardık arabadan. Benim kısrağımı koştuk arabaya. Baktım kırbacını kaldırmış vurmaya hazırlanıyor,

Sakın vurma ona dedim. Her şeyi bana bırak. Atımı biraz okşadıktan sonra

Haydi bakalım benim güzel kızım, hadi göster kendini. Atım var gücüyle yüklendi hamuda. Dizlerini büktükçe araba yavaşça hareket etti. Dizleri yere dayandığında bir daha yüklendi ve arabayı battığı yerden çıkardı. Atımın bu olağanüstü gücüne hayran kalan arabacı günlerce babamın peşinde dolandı, ne olur bu atı bana sat diye

Olmaz dedi babam, o at benim değil, oğlumun.

***

Kış aylarında bağ budama işleri başlar. Babam aylıkçımıza

Sen atı arabaya koş, Menemen’e dön. Yalnız kısrağımızın doğum yapması çok yakın. Üstelik yollar bataklık, yavaş git yorma hayvanı diye tembihlemişti. Öyle tez canlı bir hayvan ki, yavaş yürümek yaradılışına hiç uygun değil. Aylıkçımız atın böyle hızlı gittiğini görünce, kırbaçlayıp dörtnala sürmeye başlamış. Ahıra bağlandığında olabildiğine terliymiş atım.

O gece doğum yaptı. Erken doğum yapmasından olacak, yavrusunu tam olarak çıkaramamış rahminden. O dönemde veteriner bulmak olası değil. Babam bulabildiği bir nalbantı getirmiş doğuma yardımcı olsun diye. Atın rahimi de çıkmış tay ile birlikte. Gecenin o vaktinde yapabilecek bir şey yoktu. Sabah veterineri çağırdı babam. Atı muayene eden veteriner

Artık çok geç. Eziyet çektirmeyin hayvana. Vurun, bir an önce ölüp kurtulsun.

Atımın yanına gittim. Eğlip okşamaya başladım. Onu son okşayışım olduğunu biliyordum. Başını iyice uzattı çenesinin altını kaşıyayım diye. Aylıkçımız da çöktü yanıbaşıma. Elini uzattı okşamak için. Öyle bir diş attı aylıkçımıza, tutturabilse koparacak. Gözleri kin ve nefretle dolmuştu. Yerinden kalkabilse parçalayacak adamı. Beraber çıktık dışarıya. Aylıkçımız

Ben gidiyorum, babana söyle işi bırakıyorum. Nedenini sorarsa yemin etti bir daha at kullanmamaya dersin. Dediğini yaptı ve bir fabrikaya işçi olarak girdi ve oradan emekli oldu.

Atımızın başına geleni duyan amcam, ahıra gelip atımızı gördü. Eziyet çekmesin diye öldürmemiz gerekiyor diyen babama

Sen onu bana ver, ben onu yaşatmak için ne gerekiyorsa yapacağım dedi. Babam

Veteriner yaşamayacağını söyledi, sen nasıl yaşatacaksın, ama madem istiyorsun al senin olsun dedi. Amcam tanıdığı bir veterinere

Masrafı ne olursa olsun, yeterki onu yaşat diye talimat verdi. Üç gün yaşatabildiler atımı. Ölümüne çok üzüldüm.

 

Tel ve Fax : 0232 8123173

AŞK YARASI

AŞK YARASI

 

Pardüsesinin yakasını kaldırmış, yağan yağmura aldırmadan, su birikintilerine, çamurlara bata çıka yürüyordu. Ne yağan yağmurdan, ne de soğuk havadan hiç etkilenmiyormuş gibiydi. Cadde yağan yağmurun ve soğuğun etkisiyle olacak, oldukça tenhaydı. Caddedeki aydınlatmanın yetersiz kaldığı yerde durdu. Belki de gözlerinden akan yaşların farkedileceğinden korkuyordu. Sırtını lambası bozulmuş elektrik direğine dayadı. Etrafına boş gözlerle baktı. Etrafta kimselerin olmadığını farkettiğinde biraz rahatlamış gibi oldu. Ağlamak istiyordu. Hem de hıçkıra hıçkıra. Beyninde dizilen soruları haykırmak istiyordu. Neden neden sen öldün de ben ölmedim. Bilmiyor muydun benim sensiz yaşayamayacağımı. Sensizliğin acısına nasıl dayanırım ben. Gözyaşları kristal zerrecikler gibi süzülüyordu yanaklarından. Anılar dizilendi beyninde. Yaşadıkları bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden. Yağan yağmurdan sırıl sıklam ıslanmıştı. Kışın soğuğu iliklerine kadar işlemişti. Ama o ne ıslanmaya ne de soğuğa aldırmıyordu. O yalnızca geçmişini yaşıyordu.

Onunla bir bahar günü bir kır gezisi sırasında tanışmıştı. Çalı diplerinde kuzukulağı toplarken karşılaşmıştı onunla. O kır çiçekleri topluyordu. Elindeki kuzukulaklarına bakarak,

Nedir o sizin topladığınız diye sordu.

Kuzukulağı derler bu ota. Ekşimsi bir tadı vardır. Bu haliyle de yiyebilirsiniz bu otu. Salataya doğrarsanız, çok değişik bir tat verir salataya.

Bir tanesinin tadına bakabilir miyim?

Elbette diyerek elindeki demetin tümünü uzattı genç kıza.

Ben sizden tatmak için istedim, siz bana demetin tümünü veriyorsunuz.

Ne çıkar bundan, her taraf kuzukulağı dolu. Ben yeniden toplarım.

Tadı ne kadar hoşmuş bunun. Bana da öğretir misiniz bunun nasıl toplandığını?

Elbette neden olmasın

Sizi rahatsız etmiş olmaktan korkuyorum da.

Neden rahatsız olayım hanımefendi, sizin gibi güzel bir hanıma yardımcı olmak beni oldukça mutlu eder.

Hadi öyleyse hemen başlayalım dedi genç kız. Çalı diplerindeki kuzukulağı otlarını gösteriyordu genç kıza. Kız bazen kuzukulağına benziyen yabani otlardan da topluyordu. O hemen yanına gidip sormuştu

Ne yapacaksın bu yabani otları, bunlar kuzu kulağı değil ki.

İyi ama kuzu kulağına çok benziyor

Benzesin. Onlar yavan olur, kuzukulağının tadını da bozar. Kız elindeki demetin içindeki yabani otları uzattı kendisine. Otları alırken elleri biribirlerine değmişti. İkiside elektrik akımına tutulmuş gibi titrediler. Göz göze geldiler. Öylesine sıcaktı ki bakışları. Bir şeyler söylemek istiyordu kıza, konuşamıyordu. Bir iki yutkunduktan sonra, adınız ne sizin diyebildi.

Ayten dedi genç kız.

Benim de Ayhan. Ne tuhaf değil mi. Deminden beri ot topluyoruz, biri birimizin adını bile bilmiyoruz.

Sormadınız ki

Daha fazla şeyler sorabilir miyim size

Ne gibi

Örneğin nerelisiniz, bir yerde çalışıyor musunuz, bekar mısınız gibi

Bekarım, bir kamu kuruluşunda çalışıyorum. Peki ya siz

Ben inşaat mühendisiyim. Kendi iş yerim var bekarım ve en büyük arzum sizin gibi güzel bir kızla evlenmek

Ay bu ne hız böyle. Siz her önünüze gelene böyle hemen evlenme teklifi mi yaparsınız.

İnan bana Ayten. Ben bu güne kadar evlenmeyi de düşünmedim, hiçbir kıza da evlenme teklifinde bulunmadım. İnan bana seni görür görmez aklım başımdan gitti ve işte hayallerimi süsleyen kız dedim kendi kendime

İnanayım mı

İnanman en büyük dileğim.

İyi ama henüz biribirimizi tanımıyoruz. Üstelik ailelerimiz ne der.

Genciz ve önümüzde daha nice yıllar sürecek gençlik yıllarımız var. Bekleriz.

Çok uzun yıllar sürsede mi

Vur dedikse sende beni öldürmeye kalkışma be Ayten, en kısa zamanda ailelerimizi tanıştırırız. Bir süre sözlü ve nişanlı kalırız. Biri birimizi iyice tanıdıktan sonra evleniriz.

Ne olur beni sıkıştırma, biraz düşünme payı bırak bana demişti Ayten

***

Sık sık telefola konuşuyorlardı ama, bir türlü buluşup başbaşa kalamıyorlardı. Her buluşma önerisine olumsuz yanıt alıyordu. Her defasında aynı bahane,

Ailem çok tutucu, bu yüzden yalnız çıkmama izin vermiyorlar. Çaresiz işe gidip gelirken yaptığımız kaçamaklarla idare edeceğiz diyordu. Telefon çaldığında isteksizce uzandı telefona. Telefondaki ses Ayten’indi. Çok heyecanlandı ve sordu,

Hayrola bu saatlerde beni aramak adetin değildi, önemli bir şey mi var.

Evet var demişti Ayten, hem de çok önemli. Aileme durumumuzu anlattım. Anlayışla karşıladılar. Anlayacağın, gelip isteyebilirsiniz beni. Heyecandan titremeye başlamıştı. Kekeleyerek,

Ne diyorsun sen inanayım mı

Elbette inanacaksın, böyle işlerin şakası olur mu

Sen ne diyorsun sevgilim, beni ne denli mutlu ettiğini anlatabilmem olası değil. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Seni istetmeye hemen bu gün gelmeyi çok isterdim ama, bazı hazırlıklar yapmam gerekli. Güzelliğine yaraşır bir şekilde, elim dolu olarak gelmek istiyorum. Yarın akşama ne dersin?

Tamam derim sevgilim. Son kelimeyi çok zayıf bir sesle söylemişti. Belli ki duyulmasından çekinmişti. Sevincinden uçacak gibiydi. Elindeki ahizeyi elinden bırakamadı uzunca bir süre. Oysa karşı taraf çoktan kapatmıştı telefonunu. Bitişik odadaki sekreterine seslendi, Nalan ben gidiyorum. Arayan olursa bu gün gelmeyeceğimi söylersin. Gerekeni sana bırakıyorum. Yarın sabah görüşürüz. Tamam gerekeni yaparız dedi sekreter soğuk bir ses tonuyla. Patronu kapıyı çekip gittikten sonra öfkeyle mırıldandı.

Hay senin Ayten’inin de senin de suratına. Mum dibine ışık vermez derler. Ne kadar da doğru söylemişler. Benim senin Ayten’inden neyim eksik. Senin gözlerini kör mü etmiş bu kahpe. Bir kez şöyle bir alıcı gözüyle bakmadın bana.

Sekreterinin söylediklerini duymamıştı ama, neler söylediğini duyar gibiydi.

Hiç ümit vermedim bu kıza ama, belli ki sırıl sıklam aşık bana. Sesinin tonu tüm çıplaklığıyla anlatıyor bana onun duygularını. Neylersin kader bu deyip sekreterini söküp attı kafasından. Yolunun üzerindeki pasta haneye girip koca bir tepsi baklava siparişi verdi. Sonra da çiçekçiye gidip ertesi gün için kocaman bir demet çiçek sipariş etti. Çiçekçi

Arajman mı olsun efendim diye sorduğunda

Ben çiçek işinden anlamam, en güzel nasıl oluyorsa öyle olsun dedi. Evine geldiğinde sevinçle annesini kucakladı. Havalara zıplattı annesini.Annesi

Dur be oğlum ne yaptığını sanıyorsun sen. Beni sakat etmeye mi karar verdin yoksa. Hayrola nedir bu sevincin, söyle de ben de bileyim.

Müjde anneciğim müjde. Artık senin de bir gelinin olacak. Yarın akşama Ayten’i istemeye gideceğiz.

Beni oradan oraya zıplatacağına, şunu hemen söylesen de, ben de seninle beraber sevinsem olmaz mı. Ertesi günün akşamını iple çektiler ana oğul.

Ah ah diyordu annesi. Rahmetli baban sağ olsaydı da o da görebilseydi senin mutluluğunu.

Amcasına telefonla haber saldılar. Yarın akşam Ayhan’a kız istemeye gideceğiz. Amca baba yarısıdır, kızı onun istemesi daha uygun olur. Ailece gelmenizi bekliyoruz, erken gelin yemeği bizde yedikten sonra gideriz kızı istemeye dediler.

***

Kız evinin kapısını çaldıklarında Ayhan’ın kalbi duracak gibiydi.Amcasının kızı Ayhan’ın ne denli heyecanlı olduğunun farkındaydı. Kulağına eğildi,

Amca oğlu bu kadar heyecanlanmana gerek yok, Nasıl olsa mercimeği fırına vermişsiniz. Burdan ötesi sadece formalite.

Ne heyecanı be Nalan, sana öyle geliyor

Hadi hadi yalan söyleme, kalbinin kütleyişini buradan duyuyorum. Kapının açılması yıl gibi geldi Ayhan’a. Sanki kapı hiç açılmayacaktı. Kapı açılıp içeriye buyur edildiklerinde derin bir nefes aldı. Kız tarafı çok içten karşıladılar konuklarını. Kısa bir tanışma faslından sonra, iki tarafta kırk yıllık dostmuşlar gibi koyu bir sohbete koyuldular. Ayten’in babası işaret etti kızına git kahveleri yap diye. Ayten kahveleri hazırlamak için mutfağa giderken amca kızı da takıldı peşine. Beraberce hazırladılar kahveleri. Çok çabuk ısınmışlardı biri birlerine. Mutfakta kahveler hazırlanırken Ayhan’ın amcası geleneksel sözlerle geliş nedenini açıkladıktan sonra

Kızınızı kuzenime istiyoruz dedi.

Kısmetse olur dedi Ayten’in babası. Hele bir kızımızla ve hısım akrabamızla da konuşalım. En kısa zamanda gereken yanıtı veririz. Kahveler içildikten sonra sohbet yine koyulaştı. Bir süre sonra konutlar gitmek için izin istediklerinde, ev sahipleri itiraz ettiler.

Durun bakalım, daha vakit erken. Gelmesi sizden, gitmeniz ise bizim iznimize bağlı. Hele bir de tatlılarımızı yiyelim. Ne demişler tatlı ye tatlı konuş. Tatlılarımızı yiyelim ki bu iş tatlı sonuçlansın. Hadi kızlar getirin bakalım tatlıları dedi Ayten ile alan’a. Nalan da bizim kızımız sayılır. Beraber hazırlasınlar tatlıları. Tatlılar yenildikten sonra izin isteği yenilendi. Esenlikler dileğiyle uğurlandı konuklar.

***

Söz, nişan nikah ve düğün üç aya sığdırıldı. Düğün gecesinde aileler en az damat ve gelin kadar mutlu bir gece yaşadılar. Damatla gelinin biribirlerine sıkıca sarılıp dansetmeleri görülmeye değerdi. Düğün bitiminde evlerine geldiler. Damadın annesi yeni evlileri rahatsız etmemek için kayınbiraderinin evine misafir oldu. Geceyi çılgınlar gibi sevişerek geçirdiler. Sabah ilk Ayhan uyandı. Günün bir hayli ilerlediğini farkettiğinde hemen eşini uyandırmak istedi. Ayten gecenin yorgunluğuyla çok zor uyandı. Gözlerini aralıyarak

Ne olur sevgilim, çok yorgunum, bırak ta biraz  daha uyuyayım.

Seni uyandırmak istemezdim sevgilim. Biliyorsun balayımız için Bodruma gideceğiz. Ancak hazırlanırız. Uykusuzluğun acısını Bodrum’da çıkarırsın. Zaten orada hayat gece başlar. Gece yarısına kadar bol bol uyuruz. Çok isteksiz çıktı yatağından. Eşi kalkar kalkmaz hazırlamıştı kahvaltılığı. Yüzünü yıkayınca biraz atabilmişti üzerindeki mahmurluğu. Beraberce kahvaltıya oturdular. Karınlarını doyurduktan sonra valizlerini hazırlamaya başladılar.

Fazla giyecek alma diye uyardı Ayhan

Neden almıyacakmışım?

Nedeni van mı karıcığım, gittiğimiz yerlerde beğeneceğin tüm giysileri alırsın. Balayımızın anılarını yaşatırız alacağımız giysilerle.

Tamam anlaşıldı dedi Ayten. Beni ilk günümüzde şımartmaya başladın sevgilim. Valizleri arabalarının bagajına yerleştirip çıktılar yola. Bafa gölünün kıyısındaki göl gazinosunda mola verdiler. Nefis bir balık ziyafeti çektiler kendilerine. El ele tutuşarak göl kenarında gezdiler uzun uzun Arabalarına binerken.

Çok çok mutluyum dedi Ayten

Ya ben sevgilim, mutluluğumdan uçacağım neredeyse. Zeytin ağaçlarının arasında kıvrıla kıvrıla uzayan yola hayran kalmıştı Ayten.

Sevgilim, gördüklerim gerçek mi, yoksa rüya mı görüyorum. Eğer gördüklerim rüya değilse çimdikle beni ne olursun.

Hele bir Bodrum’a varalım. Seni Karaada’yada götüreceğim sevgilim. Oradan ver eline Fethiye’nin Ölüdeniz’ine ve oradan da Datça’ya. Sana bir aylık balayı yaşatmıyacağım sevgilim. Balayımız  ömür boyu sürecek. Ayten kolunu eşinin omuzuna attı. Eyilip öpmek istedi eşini. Ayhan

Dur yapma, yolun çok dar olduğunu görmüyor musun, kaza yaptıracaksın bana. Sözlerini tam bitirmişken karşılarından gelen kamyonu gördü. Direksiyonu kırmakta geç kalmıştı. Korkunç bir patlama oldu. Araba taklalar atarak göle doğru uçtu. Yol trafiğe kapanmıştı. Durmak zorunda kalanlar kamyonun yanına gittiklerinde ağır yaralı kamyon şoförüyle karşılaştılar. Kamyon şoförü acılar içinde kıvranırken

Beni bırakın, aşağıdakilere bakın diye inledi. Genç olanlar arabanın bulunduğu yere koştular. Önce Ayten’i aldılar arabanın içinden. Bu ölmüş dedi birileri. Ayhan yaşıyordu. Güçlükle çıkardılar arabanın içerisinden. Koltukla direksiyonun arasına çok kötü sıkışmıştı. Dört kişi kolarandan ve bacaklarından tutarak çıkardılar yukarıya. Tam o sırada polisler ve ardından ambulans geldi. Geride kalanlar kadının cesedini taşıdılar yukarıya.

Vah vah diyordu yaşlılar. Ne kadar da gençmiş zavallılar. Ambulansa koydular Ayhan’ı. Kadını da koyalım ambulansa dedi ekip amiri. Yolculardan biri

Amirim ambulans bir an önce gitsin , kadın için oyalanılmasın. Nasıl olsa o ölmüş dedi.

Emin misin diye sordu ekip amiri

Eminim efendim ben doktorum. Erkeğin durumu çok ağır. Ekip amiri git diye işaret etti ambulans şoförüne. Kadının ölüsünü morga götürmek için bir gönüllü çıktı.

Amirim benim arabam boş, ben götürürüm onu hastaneye. Kadın arabanın arka koltuğuna yatırıldı. Ekip amiri beraber görevli oldukları polisin birine

Sen de bin arabaya. Genç arkadaşımızı zora koşmasınlar. Hemen haraket ettiler Milas’ doğru. Ambulanstan az sonra onlarda vardılar hastaneye. Sedyeye aldılar kadını. Görevli doktor kısa bir muayeneden sonra

Evet bu ölmüş, yazık çok ta gençmiş dedi. Morga gönderdiler kadını. Ayhan hemen alınmıştı ameliyathaneye. Kanayan yaralara gerekli dikişler atılıp tamponlandıktan sonra tekrar ambulansa alınıp Ege Üniversitesi hastanesine götürülmek üzere yola çıkıldı.

Kara haber tez duyulur. Hemen duyuldu yeni evlilerin başına gelenler. Ayten’in babası bir araba kiralayarak Milasa hareket etti. Yol sanki hiç bitmeyecekti. Halen bir umut taşıyordu içinde,

Belki ölmemiştir kızım, komaya girmiş olabilir, bu nedenle ölmüş olduğunu zannedebilirler diyordu kendi kendine. Hastaneye vardığında ilk rastladığı görevlinin boynuna sarıldı

Ne olur söyleyin bana kızım, kızım yaşıyor mu diye inledi. Görevli

Kazada ölen o genç kadını mı soruyorsun dedi.
Kızım, kızım benim gerçekten öldü mü.

Metin ol amca, kader bu, ölenle ölünmez

Ne olur yalvarırım size kızımı gösterin bana

Gel dedi görevli: Morgun kapısını açarak, kızın bu mu diye sordu. Sedyede yatan kızıydı. Dizlerinin bağı çözüldü. Gözlerinin önünde karaltılar uçuyordu. Yere yığıldı. Bayılmıştı. Hemen onu da acil servise kaldırdılar. Doktorlar ayılması için gerekeni yaptılar.Ayıldığında kendini yere atmak istedi, zor tuttular. Sakinleştirici iğne yaptılar yaşlı adama. Yaşlı adam kendine geldikten sonra götürüp hasta odasına yatırdılar. Sabah cenaze teslim işlemleri yapıldıktan sonra özel bir ambulans çağırdılar. Kadını içine yatırdıkları tabutu ambulansa koydular. Yaşlı adam kızının yanında kalmak istedi.

Olmaz dediler, bizim yanımızda oturacaksın. Israrı yarar sağlamadı. Çaresiz ön tarafa oturdu. Evine vardıklarında sokak ana baba günüydü. Cenazenin getirileceğini öğrenenler toplanmışlardı evinin önüne. Kalabalık ambulansın etrafını sardı. Açılan kapıdan tabuta eller uzandı. Dışarıya çektiler tabutu. Daha önce hazırlanan salacağın üzerine koydular. Ayten’in annesi kapandı tabutun üstüne

Kızımı, kızımı gösterin bana diye feryat etti.

Tabut çivili açamayız onu dediler. Delikanlının biri

Bir dakika diyerek koşarak uzaklaştı. Az sonra elinde tuttuğu kocaman bir tornavida ile geri döndü.Tornavidanın ucunu tabutla kapak arasına soktu, aşağı doğru bastırdı. Gıcırdayarak aralandı tabutun kapağı. Biraz daha yüklendi tornavidaya. El girecek kadar aralanınca güçlü elleriyle asıldı kapağı. Sinir bozucu bir gıcırtıyla açıldı kapak. Anne titreyen elleriyle açtı kızının yüzünü. Öptü, öptü kızının soğuk yüzünü. Acısına daha fazla dayanamadı. Bayılararak yere yığıldı.

Açılın, açılın diye bağırdılar. Kadınlar koştular talihsiz anneye yardım için. Sürükleyerek götürdüler kadını evine.

Kolonya, kolonya getirin diye bağırdı yaşlılar. Getirilen kolonyayla alnını, bileklerini ovdular, ta ki ayılıncaya kadar. Kadın ayıldığında

Beni kızımın odasına getirin diye inledi. Odasına götürdüler. Kızının yatağına yatırılmasını istedi. Yatağa yatırıldığında göz yaşları sel gibi olmuştu gözlerinde.

***

Cenaze görülmemiş bir kalabalıkla götürüldü Camiye Öğle namazının ardından kılınan cenaze namazından sonra cenaze arabasına konularak mezarlığa doğru hareket edildi. Cenaze arabasının ardından mezarlıktaki törene katılmak üzere yüzlerce araba katıldı konvoya. Cenaze mezara konulduktan sonra, üstüne örtülen toprağı gözyaşlarıyla suladı törene katılanlar. Tören süresince gözlerden akan yaşlar hiç dinmedi.

***

Ayhan kaldırıldığı üniversite hastanesinde uzun bir süre komada kaldı. Kendine geldiğinde, ilk sözü karım nerede, o yaşıyor mu diye sormak oldu.

Yaşıyor diye yanıtladılar. Zira doktorlar öyle söylemelerini istemişlerdi hemşirelerden. Aylar sürdü tedavisi. Artık kendi başına kalkıp yürüyebiliyordu. Annesine her ziyaretine gelişinde eşini soruyordu. Neden gelmedi diye

Gelecek, gelecek ama, henüz iyileşmedi diyordu her defasında annesi.

***

Ayhan  tedavisi sona erdiğinde taburcu edildi. Annesi kiraladığı bir taksiyle evine götürdü oğlunu. Eve girdiklerinde eşini aradı gözleri. Eşini göremeyince

Anne Ayten nerede, niye karşılamadı bizi diye sordu.

Nasıl karşılasın be oğlum, o halen hastanede yatıyor. Hele sen tamamen iyileş, beraber gidip ziyaret edeceğiz onu. Korkunç gerçeği sezer gibiydi

Anne ne olur bana doğruyu söyle diye yalvardı. Doğru mu karımın yaşadığı.

Sana neden yalan söyleyeyim be oğlum. İnan bana karın yaşıyor. Gözyaşlarını gizlemek için sana yiyecek bir şeyler hazırlayayım diyerek ayrıldı oğlunun yanından. Mutfağa girdiğinde göz yaşları sel olmuştu. Ben nasıl söyleyeceğim gerçeği diye inledi. Titreyen ellerle yiyecek hazırladı oğluna. Hazırladıklarını yemek masasına koyup oğlunun yanına gitti.

Hadi oğlum yemeğimizi yiyelim dedi.

Anne benim canım yemek istemiyor. Ben önce eşimi görmek istiyorum.

Oğlum, eşin tam iyileşmediği için kimseyle görüştürmüyorlar. Ben de özledim onu. Ne yazık ki benim bile görmeme izin vermiyorlar. Dedim ya sana, hele sen iyileş, o zamana kadar Ayten de iyileşir inşallah, gider beraberce ziyaret ederiz onu. Yemeğini yerken eşinin yokluğu bir kabus gibi çöktü üstüne, lokmalar boğazından geçmez olmuştu. Yaslı anne gelen ziyaretçilerine

Ne olur eşini kaybettiğimizi söylemeyin oğluma diye sıkı sıkı tembihliyordu.

***

Genç olması hızla iyileşmesini sağlıyordu. Artık sokağa çıkabilecek kadar güç kazanmıştı. Akşam üstü annesine,

Anne ben biraz dolaşıp geleceğim dediğinde annesi

Geç oldu be oğlum, ne yapacaksın bu saatte sokağa çıkıp ta dedi. Dinlemedi annesini. Ağır adımlarla iş yerinin bulunduğu caddeye doğru ilerledi. Rastladığı herkes ona geçmiş olsun dileklerini iletiyordu. Berber Nedim’in dükkanının önünden geçerken, berber Nedim elinde makasıyla koşup geldi yanına.

Gçmiş olsun Ayhancım, seni iyi görmek çok sevindirdi beni. Hele gel bakalım Nedim ağabeyinin dükkanına. Hem çay içeriz, hem hasret gideririz dedi. Dükkana girerken çay ocağına üç çay diye işaret etti. Çaylar geldiğinde, çaycıya birini de müşteriye ver dedi. Çayları içerlerken

Senin kurtulmana ne kadar sevindiysek, eşini kaybetmene de okadar üzüldük dedi berber.

Nedim ağabey senin yanlışın var, karım yaşıyor benim. Öldüğünü de nereden çıkardın.

Nasıl olur cenazesine bile gittim ben onun. Ayhan karısının öldüğünü sezinliyordu. Gerçeğin acı yüzü bir tokat gibi indi yüzüne. Elleri titredi. Çay üstüne döküldü. Canının yanmasına aldırmadı bile. Ağlayarak terketti berber dükkanını. Müşteri

Nettin böyle sen be Nedim usta. Karısının öldüğünü gizliyorlardı. Yıktın adamı dedi. Nedim usta kırdığı pota çok üzülmüştü.

***

Ayhan gücünün yettiğince evine doğru hızla yürüdü. Eve girdiğinde annesinin boynuna sarıldı

Anne neden, neden gizledin benden karımın öldüğünü. Bu acı haberi senden öğrenseydim bu denli yıkılmazdım. Uzun süre sarılı kaldılar biribirlerine. İkisininde gözlerinden akan yaş sel gibiydi. Annesi yavaş bir sesle, kimsenin duymasını istemezcesine anlattı bildiklerini oğluna.

***

Geçmişini yaşadığı o direğin dibinde, önünde duran polis arabasını farketmedi bile. Ekip amiri gidin bakın kim bu adam. Deli mi ne . Ne işi var bu yağmurun altında dedi. Polislerden birinin gözü oldukça keskindi

Amirim bu adam şu trafik kazasında yaralanıp komada günlerce kalan inşaat  mühendisi Ayhan bey ne arıyor burada acaba

Bana soracağına git ona sor. Genç polis hemen arabadan inip Ayhan beyin yanına gitti.

Ayhan bey ne arıyorsun burada, bak yağan yağmurdan çok kötü ıslanmışsın, hadi seni evine götürelim dedi. Ayhan itiraz etmeden bindi arabaya. Sorulanlara yanıt vermedi. Ekip amiri

Üstelemeyin dedi. Belliki şok geçiriyor. Evinin kapısı önünde indirdiler Ayhan’ı. Kapının ziline basarak annesine seslendiler

Gel oğlunu içeri al dediler. Annesi korkuyla baktı oğlunun yüzüne

Ne oldu oğlum sana, başına bir iş mi geldi. Neden bana haber vermedin çıkıp gittin dedi ve oğluna sarılarık beraberce eve girdiler. Sobanın yandığı odaya götürdü oğlunu. Temiz çamaşırlar getirip astı soba borusuna takılı askıya. Hadi bakalım hemen soyun diyerek çıktı dışarıya. Bir süre dışarıda bekledi oğlu soyunup giyinsin diye. Dışarıdan seslendi annesi

Giyindin mi oğlum, girebilirmiyim içeriye

Gel anne dedi oğlu.

***

Sabah ateşler içinde yanar buldu oğlunu. Hemen doktoruna telefon etti gel oğlum hasta diye. Doktor muayene ettikten sonra

Ne olmuş bu delikanlıya çok fena üşütmüş. İnşallah zatürreye çevirmez dedi. Vurulan iğneler, verilen ilaçlar yarar sağlamadı. Yemiyordu, içmiyordu. Günlerce ateşler içinde yandı kavruldu. Kendisine bir şeyler yedirmek isteyen annesinin elini tuttu. Gözlerinin içi gülüyordu. Annesi sevinçle eğildi üstüne

Bak bak gülüyorsun iyileşiyorsun artık dedi  Annesinin elini getirdi dudaklarına. Son kez öptü annesinin elini

Üşüyorum anne, çok üşüyorum. Isıt beni anne dedi. Üstüne kapandı oğlunun iyice.

Anne yüreği seni iyi ısıtır oğlum dedi. Oğlunun elinin soğuduğunu farketti. Korkuyla ayrıldı oğlunun üstünden. Korktuğu gelmişti başına. Oğlu ölmüştü. Tekrar kapandı oğlunun üzerine. Ağladı, ağladı.

 

Özcan NEVRES

 

 

 

 

AŞK YANGINI

AŞK YANGINI

Foça’yı İzmir’e bağlayan yolun kavşağında belediye tarafından yaptırılmış bir durak vardır. Kent yolundan ana yola girerken durakta tanıdık biri var mı diye bakarım. Varsa durup alırım. Bu kez tanımadığım genç biri durmam için el etti. Durup bekledim. Elindeki valizin bir hayli ağır olduğu belliydi. Zira valize doğru bükülüyordu. Arka kapıyı açıp valizi bıraktıktan sonra ön kapıyı açıp koltuğa otururken derin bir ah çekti.

Hayrola çok derin ah çektiniz, yolculuk nereye?

İzmir’e gidiyorum amca.

Ben Menemen’e gidiyorum. Seni garaja bırakırım. Oradan devam edersin. Yaz günü Foça otobüsleri aşırı dolu olur. Menemen minibüsleriyle rahatça gidersin.

Tamam amca, sağ olasın. Yine derin bir ah çekti. Sormasam da konuşacağı belliydi. Belli ki yüreği oldukça yanıktı.

Amca ne iş yapıyorsun?

Eskiden elektronikçiydim. Şimdilerde ise emekliyim. Biraz da şiir ve öykü yazarım.

Desene be amca tam adamına çatmışım. Mademki şairsiniz, benim derdimden en iyi siz anlarsınız.

Nedir seni böyle ahlara, vahlara gark eden?

Yakında deniz kenarındaki sevgi yolundan geçtiniz mi?

Geçmez olur muyum? Her gece en az iki kez. Sabahları da bir kez geçerim. Orası bizim yürüyüş yolumuzun bir parçasıdır.

Oradaki yazıları gördünüz tabi.

Görmez olur muyum?

O yazıların tümünü ben yazdım.

Karşılaşmamız isabet oldu. Ben de merak ediyordum. Bu yazıları hangi deli aşık yazdı diye?

Ne isterseniz söyleyin bana. Ben gerçekten deliyim. Korkunç bir ateşin içerisinde kalmış, zavallı bir deli aşığım.

Benim merak ettiğim bir şey daha var. Sipray boya ile o yazıları böylesine kusursuz nasıl yaza bildiğin?

Ben Güzel Sanatlar Akademisinde öğrenciyim. Güzel yazmak benim işim.

Peki ne oldu da böylesine yanıp tutuşan bir deli aşık olmuşsun.

İhanete uğradım amca. Sevgilim beni terk etti. Bu yüzden intihar etmeyi bile düşünüyorum.

İntihar edersen sevgilinin kulağının arkası duyacak mı?

Bilmiyorum.

Şuraya karşıya, dağın yamacına bak, ne görüyorsun?

Şu karşımızdaki dağda mı?

Evet o dağda.

Çam fidanları görüyorum.

Bu ne demektir biliyor musun?

Ne demektir?

Bu, orada yeni bir hayatın başlaması demektir. On yıl öncesi çıplaktı o dağ. Doğanın kendi kendini yenileme yasasıdır bu. Orada yeni bir yaşam başlıyor. Orada yaban hayatı oluşacak. Yabani hayvanlar üreyecek orada. Bu dağın arka yamaçlarını biliyor musun?

Hayır bilmiyorum.

Bu dağın arka yamaçları üç yıl öncesine kadar ormandı. Orada da yaban hayatı vardı. Nice yabani hayvanlara mesken olmuştu. Kırılasıca eller yaktılar o ormanı. Yaban hayatı yok oldu. Dünya durdu mu. Hayır, dönmesine devam ediyor. O ormanın yok olduğu yerlerde közler bitti. Yer kabuğu kapkara küllerle karardı. Yağan yağmurlarla küller toprağa karışmaktadır. Toprak anaya güç katmaktadır. Orada yeni bir hayat başlamaktadır. Toprak ana var gücüyle doğaya yeni bir yaşam alanı sunacaktır. Oysa sen ne diyorsun?. Ben yıkıldım, yaşamak haram bana. İntihar etmeyi bile düşünüyorum diyorsun. Toprak ana örnek olsun sana. Onun ciğerleri yüreği her yanı cayır, cayır yanmış. Yanan yalnızca kendi yüreği mi? Yanan yüreğiyle birlikte can evlatları yabani hayvanlar da yanmışlar. Toprak ana pes etmedi. Var gücüyle yeniden yaşam üretiyor. Seni sevgilin terk etmiş. Ne yanmışsın, ne de yıkılmışsın. Henüz yirmi yaşında ya var, ya yoksun. Önünde daha yaşadığının iki veya üç katı daha var. Annen seni bir vefasız sevgili uğruna intihar edesin diye mi doğurdu? İntihar edersen geride nasıl bir anne bırakacağının farkında mısın?

Bilmiyorum, düşünemiyorum.

Eğer o kızı sen terk etseydin, o da senin gibi ağlardı değil mi?

Ağlardı her halde.

Ağlayacağını ben de biliyorum. O sen terk ettiğin için değil, neden ben daha önce davranıp ta onu terk etmedim diye ağlayacaktır. Toprak anayı örnek al kendine. Madem ki dünyaya geldik, yaşamaya mecburuz. Bir dünya yıkılır, yerine ışıl ışıl bir dünya kurulur. Yeni bir dünya kur, yeni bir sevgili bul kendine. Kurduğun dünyada ne kadar mutlu olduğunu eski sevgilin gördüğünde kahrolacaktır. Bu kez o ağlayacaktır, ben ne yaptım diye. O ağlıyor diye sakın üzülme. Bir süre sonra o da kendi dünyasını kurup seni aklından silecektir.

Menemen garajında durduğumda rahatlamış bir hali vardı. Ayrılırken,

Yakında yine geleceğim Foça’ya, Sanma ki o vefasız için geleceğim. Ben o sevgi yoluna yazdıklarımı silmek için geleceğim. Dikiz aynasından garaja gidişini izledim. Oldukça keyifli bir yürüyüşü vardı.

Özcan NEVRES

AŞK YANGINI İÇİN AÇIKLAMA

Sevgili Şiir Severler, Aşk Yangını hiç ummadığım bir ilgiyle karşılaştı. Tepkiler dile getirildi. Var mı böyle bir şey diye soruldu.

Yazları Foça’da otururum. Ege’mizin şirin ilçelerinden biridir Foça. Eski Foça surlarıyla denizin arasında kalan trafiğe kapalı bir yol vardır. Aşıklar yolu derler bu yola. Aklına esen bir şeyler yazar bu yola. Eşimle her gece yürüyüşe çıkarız. Birkaç kez geçeriz bu yoldan. Gece yarısından sonra yol boyundaki bankların çoğu aşıklar tarafından parsellenir ve kumrular gibi sevişirler o bankların üstünde.

Yine bir gece aynı yola girdiğimizde inanılamayacak bir durumla karşılaştık. Yolun tümü ola bildiğince düzgün yazılarla bezenmişti. Şüphesiz yazılan isim Melda değildi. Ben öyle uygun gördüm yazmayı. Seni deliler gibi seviyorum Melda. Senin için ölürüm Melda ve daha değişik ifadelerle aynı güzel yazı yol boyunca sürüp gidiyordu. Eşimle, sözleşmiş gibi, aynı anda,

Kim bu deli aşık diye sorduk biri birimize. Bilmemiz, tanımamız olası mıydı?

Günler sonra arabamla Menemen’e gidiyordum. Doğma büyüme Menemenli olduğum için kent yolu ile şehirler arası yolun kesiştiği yerde, tanıdık biri var mı diye bakarım. Varsa arabama alırım. O gün bir kişi vardı durakta bekleyen. Yirmi yaşlarında bir delikanlı. Orta boylu, ince dalan biri. Beni alır mısın diye işaret etti. Durdum. Arka kapıyı açıp valizini koyduktan sonra, ön kapıyı açıp ön koltuğa oturdu. Oturur oturmaz derin bir ah çekerek ağlamaya başladı. İçimden yine bir deliye mi çattım diye geçirdim. Aslında arabaya rast gele insan almak doğru değil. Değil ama, yıllarca siyasetle uğraşmış olmanın kazandırdığı bir alışkanlık bendeki. Kaç kez başımı derde sokmuştum bu alışkanlık yüzünden.

Hayrola niye ağlıyorsun diye sordum?

Aşıklar yolundaki yazıları gördünüz mü diye sordu?

Gördüm ve çok merak ettim yazanını. Zira yazılar olağan üstü bir güzellikte yazılmış.

Benim o yazıları yazan abi. Daha da yazacaktım ama param bitti. Çaresizim abi. Bir kız sevmiştim. Onu görmek için geldim Foça’ya. Beni tanımamazlıktan geldi. Hiç yüz vermedi bana. Ben kendimi öldüreceğim abi. Hoppala, nerden çıktı bu diye geçirdim içimden. Ya kapıyı açıp atarsa kendini? Hızımı oldukça azalttım.

Ne iş yapıyorsun diye sordum?

Öğrenciyim abi. Güzel Sanatlarda

Bak kardeşim, Nazım Hikmet’in adını çok sevdiğim bir kitabı var. (Yaşamak güzel şey be kardeşim) dir bu kitabın adı. Ne zaman bir sıkıntıya düşsem, ne zaman olumsuzluklarla kapılandığımı düşünsem, hep o kitabın adını anımsarım ve kendi kendime yaşamak güzel şey be kardeşim der, tüm olumsuzlukları kafamdan söker atarım. Hayat her yönüyle yaşanmaya değer. İnişiyle, yokuşuyla. Seni bir sevgili terk etmiş. Etrafına şöyle alıcı bir gözle bak. Sırada kim bilir kaç tane sevgili ola bilecek kız var. Bir dünya yıkılır, yerine ışıl ışıl mutluluklarla dolu yeni bir dünya kurulur. Her şeyden önce şu intiharı kafandan söküp atman gerekir.

Yok abi ben intihar edeceğim. Bunda kesin kararlıyım. Çok yalvardım sevdiğim kıza. Beni dinlemek bile istemedi. Ölmekten başka umarım yok.

Karşılara bak bakalım ne göreceksin.?

Dağları görüyorum.

Peki o dağlardaki yeni oluşmaya başlamış olan ormanı da görüyorsun değil mi?

Görüyorum abi.

Eskiden de, ormandı oraları. Kırılasıca eller tarafından yakıldı o ormanlar. Ama yaşam devam ediyor. Gördüğün gibi orada yeni bir yaşam başlıyor. Tüm yaban yaşamıyla birlikte. Orman yanar. Doğa, daha küller soğumadan orada yeni bir yaşamı  başlatır. Ama sen gidersen, bir daha geri dönemezsin. Sanma ki o çok sevdiğin, uğruna ölmek istediğin o vefasız sevgilin de gelecek peşinden. Aptal diyecek sana. Belki de hiç acı duymayacak. Dikkatle, sözümü kesmeden dinliyordu beni.

Galiba haklısın dedi.

Haklıyım. Hem de çok haklıyım. Ben senin yerine olsam, hemen yeni bir sevgili bulurum kendime. Hem de ondan daha güzelini. Bir gün yine gelirim Foça’ya. Yeni sevgilimin adını yazarım boydan boya.  Menemen Garajının çıkış kapısının önünde durduğumda rahatlamış bir hali vardı. Valizini arka koltuktan alırken coşkulu bir sesle,

Yaşamak güzel şeymiş be abicim diye seslendi. Hareket ettiğimde dikiz aynasından baktığımda bana el salladığını gördüm.

Önümüzdeki yaz Aşıklar Yolunda yeni bir isimle karşılaşırsak hiç şaşmam. Bu gerçek hayatta yaşanan olay, okuduğunuz Aşk Ateşi adlı şiirin doğmasına neden oldu. Bu aşkın sonu, belki de şiirdeki gibi olacaktı. Bir rastlantı sonucu karşılaşmamız, intihar düşüncesi yerini, yaşama arzusuna terk etti.

                                               ***

Sevgili şiir severler, yazanlar. Çok çok yazınız. Kişi yazdıkça pekiştirir yazdıklarını. Yazınız ve okuyunuz. Yarınlar sizindir.

Aslında Aşk Ateşinden, Sevgiliye ve Akıp Giden Zamanın daha çok ilgi çekeceğini umuyordum. Doğal olarak Akıp Giden Zaman sizlerin değil de, benim kuşağımın ilgisini çekecektir. Keşke o şiirimi babalarınıza ve dedelerinize okuya bilseydiniz. Bu umutla ileride o şiirimi yeniden yayınlayacağım.

Bir babanın çocuklarına bırakacağı en güzel miras yazdıklarıdır der bir düşün adamı. Şimdiye kadar, öykülerim ve şiirlerim sadece gazetelerde yayınlandı. Kitap olarak yayınlamayı hiç düşünmedim. İleride, belki çocuklarım yayınlarlar.

Şiir dolu ve şiir gibi nice günler dileğiyle.

                                                                                  Özcan NEVRES

 

 

 

AŞK NEDİR

AŞK NEDİR

Onu ilk kez bir arkadaşının nişan düğününde görmüştü. Oldukça güzel bir kızdı. Yeşil gözleri, olabildiğince düzgün vücudu ve pembe beyaz teniyle onu, onca kız arasında farketmemek olası mıydı. Nişan resimlerini çektiği için, tüm kızların gözleri kendi üzerindeydi. O güzel kız da bakıyordu ona. Bekar , evlenmeye aday bir genç ne yapar? Eline geçen fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek ister. Objektifi o yeşil gözlü kıza çevirip üst üste deklanşöre bastı. Dans hareketliliği içerisinde objektifine takılan güzeller için de tekrar tekrar bastı deklanşöre.

Kimdi o yeşil gözlü güzel kız. Damattan başka tanıdığı biri yoktu ki sorsun. Bu yüzden en çok onun resimlerini çekti. Daha sonra, kim olduğunu damada sorup öğrenecekti. Nişan töreni bittiğinde davetliler gelin ve damata mutluluklar dileyerek ayrılmaya başladılar. Fırsat kolluyordu, damata kızı gösterip, bu kızı tanıyor musun diye sormak için. Kızın orta yaşlı bir hanımla kapıya yönelmesi heyecanlandırdı onu. Eyvah tanıma fırsatı elden kaçıyor diye düşünürken kadın

Merhaba delikanlı dedi, senin fotoğrafçı dükkanın nerede diye sordu.

Ben fotoğrafçı değilim, amatör olarak resim çekiyorum. Cavit’in arkadaşıyım, nişan resimlerini benim çekmemi istedi. Yanındaki yeşil gözlü o güzel kızı göstererek,

Malum kız annesiyiz. Bizim de böyle bir mutlu günümüz olabilir. Resimleri size çektiririz diye düşündüm de

Neden olmasın? Siz Cavit’e söylerseniz o beni bulur. Az geride duran kızına,

Gel kızım buraya dedi. Bu benim kızım. Kızım öğretmenlik yapıyor. Ablası da posta hanede santral memuresi. Cavit nişanlısı için Manisa’ya gelirken sen de gel. Konuğumuz olursun.

Teşekkür ederim, mutlaka geleceğim dedi. Nasıl gitmezdi? Derler ya körün istediği bir göz, tanrı ona iki göz birden verdi. Neredeyse uçacaktı sevincinden.

***

Birkaç gün sonra Cavit aradı. İlk sözü

Manisa’ya ne zaman gideceğiz oldu.

Hele otur bakalım bir şeyler içelim. Ateş almaya mı geldin yoksa?

Ben acele etmiyorum da, onlar acele ediyor.
Onlar dediğin de kim?

Benim nişanımda seninle konuşup, kızıyla tanıştıran kadın var ya, o telefon etti. Biz o delikanlıyı çok beğendik. Araya gir de benim kızı ona yapalım diyor. Eğer kızı beğendiysen gidip bu işi bitirelim.

O kadının kızı gerçekten çok güzel bir kız, onu beğenmemenin olasılığı var mı? Evlilik ani kararlarla kurulucak bir yapı değil. Kızı ile konuşmam gerekir. Evlilikten beklentileri nelerdir. Ulaşılması olanaksız beklentileri olabilir. Bu nedenle yüz yüze konuşmakta yarar vardır.

Ben onlara telefon edeyim. Önce konuşmak istediğini söyleyeyim. Tamam derlerse beraber gideriz. Olmaz derlerse yalnız giderim.

Tamam öyle olsun. Akşam üstü yine geldi.

Seninkilerle konuştum. Annesi gelsin, konuşsunlar dedi. Yarın sabah ilk trenle gideriz.

Niye trenle otobüsle gidelim ki? Benim motor sıklet ne güne duruyor?

Yol bozuk, motor sıkletle gitmek istemezsin diye düşündüm.

Sen sabah ve akşam serinliğine karşı iyi giyin. Yarın sabah erkenden yola çıkarız.

Tamam anlaştık. Ben buraya erkenden gelirim. Ertesi gün erkenden yola çıktılar. Önce Cavit’in nişanlısının evine gittiler. Kız evine haber saldılar, damat adayı geldi diye. Siz de bize gelin dediler. Az sonra ana kız birlikte geldiler. Hazırlanan çaylar içildikten sonra Cavit’in nişanlısı,

Hadi bakalım nişanlı adayları biz öbür odaya geçiyoruz. Siz burada rahat rahat konuşun dedi. Hep beraber öbür odaya geçtiler. Adaylar baş başa bırakıldılar.

Yalnız kaldıklarında, ikisi de karşı tarafın konuşmasını bekliyordu. İkisi de sanki dillerini yutmuşlardı. Uzun uzun bakıştılar. Nevzat derin bir nefes alarak heyecanını yatıştırmaya çalıştı.

Adınızı öğrenebilir miyim
Nurcan, ya sizin,

Benim de Nevzat, sizi tanımak beni ne denli mutlu ettiğini anlatamam size. Umarım evliliğe doğru ilk adımımızı atmak zor olmayacak.

İnşallah, benim de dileğim engellerle karşılaşmamak.

Ne gibi bir engel olabilir ki.

Ne bileyim, belki ailen beni beğenmez.

O nasıl bir söz öyle, oldukça güzel bir kızsınız. Hangi anne sizin gibi güzel bir gelini olmasını istemez?

Çok oluyor öyle şeyler de.

Ailem beni evlenme konusunda yönlendiremez. Ben kiminle evlenmek istersem ona, peki diyeceklerdir.

Emin misin?

Elbette, kalkıp kızın yanına gidip oturdu. Elini iki avucunun arasına alarak, önemli olan benim ailemin ne diyeceği değil, senin böyle bir evlilikten beklentin nelerdir.

Tek beklentim mutlu olmak. Başka ne beklentim olabilir ki.

Nice kızlar tanıdım. Yanlış anlamanı istemem. Bu kızların çoğu, evleneceği erkeğin cüzdanının oldukça şiş, katlarının, yatlarının olmasını istiyorlardı.. Erkeğin kişiliğinin hiçbir değeri yoktu. Onların beklentileri sadece lüks bir yaşamdı. Bu nedenle evlilikten korkar olmuştum. Benim iyi bir mesleğim, geçim sıkıntısı çektirmeyecek gelirim var. Zengin çocuğuyum ama zengin değilim. Hiçbir zaman baba parasıyla geçinmeyi düşünmedim. Sana sade ama mutlu bir yaşam sağlayacağımı umuyorum. Bu sadelik seni korkutmaz değil mi?

Önemli olan mutlu olabilmek, zenginlik el kiri. Benim, hiçbir zaman lüks bir yaşam özlemim olmadı. Sabahlara kadar zengin kocayı beklemektense, erkeğimin her zaman yanımda olacağı evliliği yeğlerim. Kızın avucunda tuttuğu elini dudaklarına getirerek öptü. Diğer elini ensesine koyarak kendine doğru çekti. Eğilip dudaklarından öpmek istediğinde kız,

Ne yapıyorsun sen, ya görürlerse?

Bana vereceğin öpücük anlaşmamızın mühürü olacaktır. Bu kez karşı gelmedi. Uzun uzun öpüştüler. Sonra da el ele tutuşup kendilerini merakla bekleyenlerin yanına gittiler. Kızın annesinin yüzü gülüyordu. Sonunda Cavit’in çok övdüğü delikanlı, damadı olacaktı. Hangi anne kızını böylesine yakışıklı bir delikanlıyla evlendirmek istemez ki?

Evliliğe ilk adım kotarılmıştı. Sıra gelenekler gereği, damat adayının ailesi tarafından, kızın istenilmesine gelmişti.

***

Anne, gelin adayını çok beğenmişti. Kızı ailesinden oğluna istedi. Kızın annesi,

Onlar biribirlerini beğenip anlaşmışlar, bize peki demekten başka ne düşer. Allah tamamına erdirsin dedi ve kızına,

Hadi bakalım öp kayın validenin elini. Nevzat’ta ayağa kalktı. Önce kayınvalidesinin, sonra da kayınpederinin elini öptü. Daha önce hazırlanmış ve yeşil bir kurdeleyle birbirine bağlı yüzükleri parmaklarına geçirdiler. Kızın babası mutluluklar dileğiyle kurdeleyi kesti. İki aile arasında çok sade bir nişan olmuştu. Az sonra tatlılar geldi. Tatlılar yenirken annesi kızın annesine,,

En büyük dileğim oğlumu böylesine güzel bir kızla evlendirmeyi başarmaktı. Allah dileğimi verdi dedi.

Evet dedi kızın annesi, biribirlerine çok yakıştılar. Damat tarafı geç vakit izin istiyerek evlerine döndüler.

Nevzat’la Nurcan her fırsatta telefonla görüşüyorlardı. Pazar günleri buluşma günleriydi. İki Pazar arasındaki altı gün öylesene uzun geliyordu ki onlara. Pazar gününün ise hiç bitmemesini diliyorlardı. Altı ay geçmişti aradan. Nevzat evlilik için gereken eşyaların hemen hemen tümünü satın almıştı. Sıra düğüne gelmişti. Düğün gününü kararlaştırdılar. Tanıdığı bir matbaacıya davetiyeleri bastırmaya gideceği sırada telefonu çaldı. Arayan kayınpederiydi. Üzgün bir ses tonuyla

Oğlum, düğün gününü kararlaştırmıştık ama, ne yazık ki bu düğün olmayacak. Nurcan artık seni istemiyor. Bu nedenle nişanı atıyoruz. Kusurumuza bakma. Duyduklarına inanmak istemiyordu. Kekeleyerek,

Peki Nurcan ne diyor?

Nurcan’ın ne diyeceğinin hiç önemi yok. Ben bu evliliğinize karşıyım, o kadar. Yıkılmıştı,

Siz nasıl isterseniz öyle olsun dedi ve telefonu kapattı. Akşam üzeri telefon yine çaldı. Bu kez nişanlısının annesi arıyordu.

Baban seni aradı mı?

Evet aradı.

Ne dedi?

Nişanımızı bozduğunuzu söyledi.

Sen dinleme onu. Nurcan seni ablasında bekliyor, gitte neler olduğunu sana anlatsın.

Bu kararı Nurcan ile birlikte aldıysanız gidip görüşmem neye yarar? Nurcan niye beni aramıyor?

Nasıl arasın ki, babasının yaptığından utanıyor.

Peki ben gider görüşürüm. Motor sıkletine binip, baldızının yanına gitti. Nişanlısı ablasının evinde bekliyordu onu. Gözleri yaşlı karşıladı. Olanlara inanmak istemediği gibi bir hali vardı.

Siz üst kata çıkıp orada rahat rahat konuşun dedi ablası. Üst kata çıktılar. Karşılıklı oturdular. Olanları öğrenmek için hemen sordu,

Nedir bu olanlar diye. Nurcan,

Babam senin babanın zengin olduğunu öğrenmiş, benim işimi büyütmem için ya bana destek olurlar, ya da bu evlilik olmaz diyor.

Ben sana ilk konuşmamızda zengin çocuğuyum ama zengin değilim. Benim bir yaşam felsefem var. O da, tek başına ayakta durabilmek. Ben elimdekilerin tümünü, evimizi en güzel eşyalarla donatmak için harcadım. Ne babama ne de amcalarıma avuç açmadım. Ben şimdi babama dünürün senden para istiyor, nasıl diyebilirim.

Babam bu parayı almakta karalı, aksi halde evlenmemize kesinlikle izin vermeyecek.

İkimizde reşidiz. Şimdi buradan çıkıp senin için hazırladığım evimize gideriz. Daha sonra da nikah için gerekeni yaparız.

Ben babamı kıramam.

Bu evlilik hazırlıklarımızın suya düşmesi demek.

Sonumuz ne olursa olsun, ben babamı kıramam.

Son sözün bu mu?

Evet bu. Nevzat ayağa kalktı. Nişanlısına elini uzattı ve

Yine de dostça ayrılalım dedi. El sıkışarak ayrıldılar. Merdivenlerden inerken odadan çıkmayan nişanlısının ağladığının farkındaydı. Bu yüzden onunla aşağı kata inmemişti. Ablası merakla sordu,

Ne oldu diye.

Ne olacak nişanımızı sona erdirmeye karar verdik dedi öfkeyle. Her şeyimizi hazırlamıştım, benimle gelebilirdi ama gelmek istemiyor. Parmağındaki yüzüğü çıkararak baldızına uzattı. Yüzüğü kardeşine verirsin.

Hayır o yüzük parmağa geçmiş, bir daha çıkmaması gerekir. Ben babamla gerekeni konuşacağım.Sen bilirsin deyip baldızının evinden ayrıldı. Olanlara akıl erdiremiyordu. Eğer beni gerçekten sevseydi, şimdi arkamdan koşuyor olurdu. Umutla arkasına baktı. Ne gelen var ne giden. Belli ki bu evlilik hazırlıkları ve umutları sona ermişti. Motor sıkletine binip gitmek için ağırdan aldı. Tüm umutlarının bir anda uçup gitmesinin acısı dayanılacak gibi değildi. Son bir kez kapıya baktı. Umutla kapının açılıp nişanlısının görünmesini bekledi. Yüreğinde dayanılmaz bir buruklukla motor sıkletini çalıştırıp uzaklaştı. Yol boyunca hep nişanlısını düşündü. Neden, neden benimle gelmek istemedi. Yoksa tüm yaşadıkları, nişanlısının geçici bir hevesi miydi. Evine vardığında motor sıkletini park etti. Evine girmeyi canı istemedi. Bir meyhaneye gitmeyi düşündü. İçmek neyi değiştirdi ki. Zaten içki alışkanlığı yoktu. İş yerine gitmeyi yeğledi. Yapılacak işleri vardı. Eli işe varmıyordu. Yaşam doğumla ölüm arasındaki düz bir çizgi değildi. inişi vardı, yokuşu vardı. Acılar da mutluluklar da insanlar içindi. Yaşam çizgisi düz olsaydı, yaşamın ne anlamı kalırdı ki? Tüm olumsuzlukları kafasından silerek kendini işe verdi.

***

On gün geçti aradan. Nişanlısının kendisini arayacağı umudunu hiç yitirmemişti. Telefon çaldı. Arayan kayınpederiydi. Hatır sormaya bile gerek görmeden,

İstediğim parayı sen ve ya baban verecek misiniz diye sordu. Büyük bir öfkeye kapıldı. O öfkeyle bağırarak,

Ne benim satın alınacak bir eşe, ne de babamın böyle bir geline gereksinimi yok. Ne yazık ki görmen olası değil. Parmağımdan o lanet halkasını çıkardım. Onu önce ikiye, sonra da dörde katladım. Böyle bir yüzüğün tekrar parmağa geçmesinin olanağı var mı. Sen kızına başka bir Pazar ara. Ne diyeceğini beklemeden telefonu kapattı. Aradan iki ay kadar geçmişti. Telefon çaldı. Telefon hattının öbür ucunda nişanlısı vardı. Çok şaşırdı. Şaşkınlığını belli etmemeye çalışarak ne istediğini sordu.

Gelip beni almanı.

Bunca olanlardan sonra mı?

Tüm olanlar için senden özür diliyorum.

Geç kaldın. Benim gönlümde artık hiçbir sevgi kalmadı. Sevgisiz evlilik olur mu sanıyorsun.

Ama ben seni seviyorum. Ne olur gel al beni.

Hayır gelmeyeceğim.

Öyleyse ben geliyorum.

Sakın gelme, gelirsen kovulursun. Telefonu kapattı. Telefon yine çaldı. Yine o,

Neden kapattın telefonu.

Kapanan yaramı tekrar kanatmamak için.

Senin yaranın ilacı bende. Bırak inadı da gel al beni.

Hayır gelmeyeceğim.

Öyleyse ben geliyorum.

Sakın gelme, zaten ben gidiyorum. Gelsen de beni bulamazsın.

Son sözün bu mu?

Evet bu.

Babamın günahının bedelini bana mı ödeteceksin.

Baban sana zengin bir koca bularak günahının bedelini öder.

Ama ben seni istiyorum.

Ben babana damat olabilecek kadar zengin değilim.

Eğer beni gelir alırsan, sana söz veriyorum, babamı bir daha görmeyeceğim.

Ne yazık ki bu kararı vermekte geç kaldın. Sana bundan sonraki yaşamında mutluluklar dilerim. Ağlayarak,

Ben de sana mutluluklar diliyorum diyerek telefonu kapattı. Geçmişteki nişanlı olduğu o güzel günler geldi gözlerinin önüne. Ona bir şans vermeli miydim diye düşündü. Evliliğinin en mutlu bir döneminde, babasının yeni sorunlar yaratmayacağından nasıl emin olurdu.

***

Ne yapsa, ne etse içindeki yaranın kanı dinmiyordu. Motor sıkletine binip bir sahil gazinosuna gitti. Votka, bira ve meze getirtti masasına. Birasına kattığı votkasını yudumlarken, yine nişanlısı geldi gözlerinin önüne. Düşüncelerini başka şeylere yönlendirmeye çalıştı. Çalılıklar içinden çocuk ağlaması gibi bir ses geldi. Sesin kaynağını bulmaya çalıştı. Ses tekir bir kediden geliyordu. Karşısında kınalı bir kedi vardı. Belli ki tekir erkek, kınalı ise dişi. Kınalı tekirin önüne yattı. Tekir üzerine çıkıp boğazından ısırdı. Birkaç kez o acayip sesi yineledi. Görevini tamamladığında dişinin üzerinden inerek uzaklaştı. Aşk bu mu yoksa diye geçirdi içinden. Tohum değil miydi tüm yaşamın kaynağı. Üreme tutkusu muydu yoksa bu aşk dedikleri? Aşk denilen şey üreme tutkusundan ibaretse eğer, Nurcan olmuş, veya bir başkası olmuş ne yazar? Neden böyle ben kendi kendimi yiyip bitiriyorum.

Kedilerden mi etkilenmişti. İçini dayanılmaz bir seks arzusu kapladı. Ne zamandan beri bir kadınla bereber olmamıştı. Çok sevdiği nişanlısının üzerine başka bir çiçek koklamak istememişti. Uzun zamandan beri dul bir kadının kendisiyle ilgilendiğinin farkındaydı. Garsonu çağırıp hesabı ödedi. Motor sıkletine binip geri döndü. Gece karanlığı çöktüğünde doğruca o dul kadının evine gitti. Kadın kapıyı açıp karşısında uzun zamandır ilgi duyduğu genci görünce şaşkınlık ve sevinç içinde içeriye buyur etti. İçeri girer girmez kadına sarıldı. Kadın hiç itiraz etmedi. Geri geri giderek divana uzandı. Defalarca cinsel birleşmenin doyumsuz hazzını yaşadılar.

Divandan kalktıklarında bu güzel kadından hiç ayrılmamayı geçirdi içinden. Gidip masanın yanındaki sandalyelerden birine oturdu. Kadın,

Gidip çay yapayım, beraberce içer, birazda sohbet ederiz.

Memnun olurum. Az sonra çaylarla döndüğünde, sırtında nefis bir gecelik vardı. Dekolte gecelik onun güzelliğine daha da güzellik katmıştı. Aklı başından gitti. Neden bu muhteşem güzelliğin ömür boyu sahibi ben olmayayım diye geçirdi içinden. Çaylarını yudumlarlarken,

Adınız ne, henüz söylemediniz.
Sevda, ya sizin demeyeceğim. Zira adınızın Nevzat olduğunu biliyorum.

Nereden biliyorsunuz.

Yakışıklılığın yüzünden adın genç kızların dilinde de ondan.

Boş verelim kızları, ne düşünüyorum biliyor musun?

Ne düşünüyorsun?

Seni buradan alıp, çok uzaklara, bizi kimsenin tanımadığı bir diyara gitmeyi. Geçmişimizi tümden silelim. Yepyeni bir yaşamın sürdürücüleri olalım. Evleniriz. Çocuklarımız olur, ölene dek doyasıya severiz birbirimizi.

Her şey silinebilir, unutabilir ama, namus lekesi asla silinmez. Gün gelir doyarsın bana. Geçmişim paslı bir bıçak gibi saplanır yüreğine, o zaman da benden kaçıp kurtulmak istersin. O paslı bıçak yarası kangren olur yüreğinde. Dayanamazsın acısına. Ve bir gün çeker gidersin. Geride bıraktığın sevgilinin sadakatını umursamazsın. Terk edilmenin acısını bir kez daha yaşatırsın bana. Ben böyle bir acıya ikinci kez dayanamam. Kadının söyledikleri bir bıçak yarası gibi işlemişti yüreğine. Ya kadının dediği gibi olursa diye düşündü. Susmayı yeğledi. Çayını bitirdiğinde gitmek üzere ayağa kalktı. Elini cebine atıp, cebindeki paraların bir miktarını saymadan aldı. Kadına uzattı.

Bana yaşattığın bu güzel gece için belki az ama, kusura bakma.

Koy o parayı cebine, sen bana yıllardır hasretini çektiğim en büyük hazzı yaşattın. Bu geceyi yaşadığım en güzel gece olarak kazıyacağım beynime. Bu geceyi güzel bir anı olarak tüm yaşamımda gönlümde saklayacağım. Güzel anılarımın parayla kirletilmesini istemem. Yine buluşmak isterim seninle. Belki sen de beni anımsarsın günün birinde, benim güzel, fahişe bir sevgilim vardı diye. Sen fahişeliğin ne olduğunu bilmezsin. Fahişeliğin sonu nedir bilir misin. Ya bir kör kurşun, ya da bir sarhoşun bıçak darbeleriyledir sonu. Böyle bir durum, aslında iyi bir sondur, bir fahişe için. Ya yaşlılık, yüzünde, gerdanında kırışıkların başlamasıyla uğrunda ölebileceklerini söyleyebilmek için sıraya girenler seni terk etmeye başladığında her şey bitmiştir. Bir zamanlar peşimden koşanlar eski fahişe diye bir cüzamlıdan kaçar gibi kaçacaklar benden. Nasıl dayanır insanın yüreği böylesine bir çileye. Sen gençsin, yakışıklısın. Senin önün ışıl ışıl. Gönlüne uygun birini bul kendine. Geçmişinden utanmayacağın, rahatsız olmayacağın birini. Mutlu olursun o bulduğunla. Beni unut demiyorum sana. Her zaman beklerim. Nasıl olsa evlendiğinde beni unutursun.

Çok, çok güzel şeyler söyledin Sevda. Tüm söylediklerinde belki haklısın. Ama bir şey var ki onu isteme benden.

Nedir o?

Seni unutmamı. Yaşadığım sürece hep seni anacağım.

Hadi git artık. Neredeyse sabah olacak. Geleceğin zamanı önceden bildir ki seni bekleyeyim. Son bir öpüşle vedalaştılar.

***

On yıla yakın sürdü gizli buluşmaları. Bu süre içinde evliliği düşünmemişti bile. Haftada birkaç kez buluşmaları yetiyordu ona.

Acı haberi duyduğunda kötü etkilendi. Sevda, sarhoş bir hovardanın bıçak darbeleriyle otuz eş yıllık yaşamını noktalamıştı. Yitip giden sadece Sevda’nın yaşamımı mıydı. Hayatı boyunca ilk kez nişanlısını sevmişti ölesiye. Umutsuzluktan, karamsarlıktan, hatta intiharı bile düşünmekten Sevda kurtarmıştı onu. Yaşamayı tekrar sevdirmişti ona. Onun yüreğimde yer eden sevgisinin boşluğunu hangi kadın doldurabilirdi.

Yatağına uzandığında, nişanlısını ve Sevda’yı düşündü uzun uzun. Neden önce nişanlım, sonra da Sevda. Neden başka kadınların gönlünde yeri yoktu. On yıl önce, gazinoda otururken eşleşmelerini izlediği tekir kediyle kınalı kedi geldi gözlerinin önüne. Aşk dedikleri o üç beş saniyelik çiftleşme miydi yoksa. Bundan böyle nişanlısını da,  Sevda’yı da unutacaktı. Yepyeni bir yaşam kuracaktı kendine. Bir sokak çeşmesi gibi olacaktı yaşantısı. Çok… çok kadınlar girecekti hayatına. Evlenmeyi asla düşünmeyecekti. Ve düşünmedi de.

***

Yol boyundaki çeşmelerden birinde durdu. Arabasından indi. Buz gibi sudan yudum yudum içti. Islak ellerini saçlarında kuruladıktan sonra çeşmenin yanı başına oturdu. Çeşmenin akışına daldı gitti. Eski nişanlısı Nurcan, seksin en doyumsuzunu yaşadığı Sevda ve diğerleri bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Nurcan ile Sevda sanki beynine kazınmıştı. O ikisini asla unutamıyordu.

Ey çeşme! İyi bak bana. Bir zamanlar bende senin gibi gürül gürül akan bir çeşme idim. Aşka susamış nice kadınların susuzluğunu giderdim. Şimdilerde ise suyum kurudu kuruyacak. Geride kalan atmış yılın şu yüzümde kazıdığı çizgilere bak. Keşke yakın olsaydık biribirimize. Sık sık gelir anılarımı anlatırdım sana. Sen bir yol boyu çeşmesisin, bir zamanlar ben de bir sokak çeşmesiydim. Benim suyum kurudu. Sense gürül gürül akıyorsun. Yine de iyi anlaşırdık seninle. Ben senin kirlenen yalağını temizlerdim. Sen de beni bıkmadan usanmadan dinlerdin. İyi biliyorum, sen iyi sır saklarsın, sana anlattıklarım hep aramızda kalır. Yalağın boşaltma deliğindeki tapayı çıkarıp kirli suları boşalttı. Yalağı iyice temizledikten sonra tapayı yerine taktı. Hoşça kal dedi çeymeye. Tanrı suyunu hiç eksik etmesin. Arabasına binip uzaklaştı.

Anılar, anılar. Ne kadar kötüydü yolculukta anılarının beyninde kümelenmesi. Anılar dikkatini dağıtıyordu. Önünde yüklü bir kamyon vardı. Bir kabus gibi çökmüştü sanki yolunun üzerine. Gaz pedalına yüklenip kamyonu solladı. Karşıdan gelen kamyonu fark ettiğinde iş işten geçmişti. Korkunç bir patlama oldu ve her şey karanlıklar arasında yok oldu gitti. 2000-03-14

Özcan NEVRES

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ARKADAŞ ACISI

ARKADAŞ ACISI

Sevgili Osman, ne bu yazdıklarımı okuman, ne de dün senin için konuştuklarımızı duyman olası değil. Yine de soruyorum sana, çok acele etmedin mi o bir metre derinlikteki karanlık çukura girmek için. Sen hayat dolu, olabildiğince hırslı, hiçbir şeyin azıyla yetinmeyen bir insandın. Sen yüreğinde sonsuz sevgiler taşırdın. Evlat sevgisi, arkadaş sevgisi hele hele insanlara olan sınırsız sevgini anlatabilmenin olasılığı var mı?

Dün ortak dostumuz, can arkadaşımız sen ve ben gibi sosyal demokrat Aziz Topuz’la beraberdik. Dönekliğin moda olduğu bir süreçte, dönmeyen kaç kişi kaldık ki. Seni sordum Aziz hocaya,

Osman Kaya’yı görüyormusun diye? Az  koşturmamıştınız onunla dağlarda ovalarda. Arı kovanlarının çok bal vermesi için sık sık yerlerini değiştirirdiniz Hep dost elini uzattığın insanlar sana kominist damgasını vurmakta çok cömert davranmışlardı. Çalıştığın köye gelip seni sorduğumda köylüler,

Şu bizim Kominist Osmanı mı soruyorsun diye sorarlardı. Bizlerin yüreğinde sınır tanımayan insanlık sevgisi vardı. Onlara darılmanın olasılığı var mıydı. Aziz hoca,

Şu bizim Kominist Osman’ı mı diye sormadı. Gözlerine bir hüzün çöktü. Neredeyse ağlıyacaktı.

O bir motorsıklet almıştı. Aklına estikçe, uzun gezilere çıkıyordu. Ama ecel onu, o gezilerde değil, Kıbrıs’a gidecek olan torununu uğurlamak için hava alanına giderken yakaladı. Arkasından bir araba sıkıştırmış, ona yol vermek isterken yol kenarına yığılmış olan bir kum yığınına girmiş,arkadan gelen araba da çarpmış ona. Hastaneye kaldırmışlar, beyin kanaması nedeniyle girdiği komadan çıkamadı ve bir ay kadar önce yitirdik onu dedi.

***

Bugün kurban bayramı. Bizim gönlümüz insan sevgisi kadar hayvan sevgisiyle de dolu. Bu nedenle ikimiz de sevmezdik bu kanlı bayramı. Ölümüne duyduğum acı tüm gece uyutmadı beni. Arkadaşımız, meslekdaşın, genç yaşında yitirdiğimiz Ali Kaya’yı da anımsadım bu gece. Kalp ağrılarının ölüm habercisi olduğunu bildiğinden eşine,

Öldüğümde Nevres’e söyleyin, mezarımın başında bana, Moğolların garip çobanını ve kendi sesiyle kasete doldurduğu o çok beğendiğim şiiri defalarca, ağzı yoruluncaya kadar okusun. Vasiyetini yerine getirememenin burukluğu çöktü içime. Ne garip çobanın plağı nede o beğendiği şiirin kaydı kalmamıştı bende. Sadece birkaç mısrası kalmıştı usumda. Bu gün aybaşı, olmaz olsun/delik geniş yama dar/gözlerimin önünden geçti/bir bir alacaklılar. Çok aradım plağı da, şiiri de bulamadım. Seni çok habersiz yakaladı ölüm. Sen Ali gibi bir vasiyet bırakmamışsındır ardında. İyi ki bırakmadın. Bıraksaydın, belki de senin vasiyetini de yerine getirememenin burukluğunu taşırdım içimde.

Seni Foça’nın Bağarası bucağında tanımıştım ilk kez. Sağlık memuru olmana rağmen, siyasetin ta göbeğindeydin. Okuyan, okuduğunu anlayan ve öğrendiklerini halka anlatmaya uğraşan bir aydındın. Ebe eşinle birlikte, gece, gündüz demeden, hastalara ulaşmaya ve onları tekrar sağlıklarına kavuşturmaya adamıştınız kendinizi. Böyle devlet memuru olur muydu hiç. Devlet memuru dediğin etliye sütlüye karışmaz, salla başını al maaşını diyen türden olurdu. Sen o insanlara bambaşka şeyler söylüyordun. Ola ki sen bir koministtin. Daha o yıllarda adın çıktı koministe. Ve ardından gelen sürgün yılları. Eşine çocuklarına doyamadan ayırdılar seni. Oradan oraya sürdüler. Hayrettin Karademir dostumuz gibi. İkiniz için sürülmek olağandı. Her sabah kalktığınızda emredilen yere gitmek için denkiniz bağlanmış ve hazır olurdu. Emekli olana kadar aralıksız sürdü bu sürülmeler. Sanki sizlerin sürüldüğünüz yerdeki insanların eğitilmeye gereksinimleri yoktu.

***

Emekli olduktan sonra daha sık görmeye başladık biribirimizi. Sen emekli olmakla kabuğuna çekilecek bir insan mıydın. Arıcılığa başladın. Dağlar ovalar doyurmadı seni. Sen insanları seviyordun. Onlardan gördüğün nice kötülüklere rağmen, onlardan kopamıyordun. Arıları satıp yeniden mesleğine döndün. Para diye bir sorunun olmadığı halde, bir operatör doktorun yanında narkizatörlük yaparken, elinde iğne çantası evlerden evlere insanları sağlıklarına kavuşturmak için koştun durdun. Zaman zaman şehir hayatı bunaltırdı seni. Yanıma gelirdin, elindeki torbada şarap olurdu. Bahçelerimden birine gider beraberce içerdik getirdiğin şarapları. Dur durak bilmezdin ovada. Ağaç ve sebzelerin diplerindeki otları temizlerdin yorulmadan.

Erişilmesine olanak olmayan büyük projelerle gelirdin bazen. Gökçeada’da ikiyüz dönüm yer alalım bağ yetiştirelim orada. Git gez o adayı, bak bakalım bağcılığa elverişli mi demiştin. Kıramadım seni. Hayatımda ilk defa Gökçeada’ya gittim sayende. Keşke hiç gitmeseydim. Devlet erkinin iyi yönetmek için var olması gerekir. Saldım çayıra mevlam kayıra felsefesiyle devletin yönetilmemesi gerekir. Adayı terkeden rumlardan sonra, turizmcilikle, balıkçılıkla hiç ilgisi olmayan insanları götürüp yerleştirmişler oraya. Neyse ki, Muğla’nın Yatağan ilçesinin Eskihisar köylülerini, termik santral nedeniyle adaya yerleştirmişler de, ondan sonra pansiyonculuk başlamış adada. Tarım yapmanın ise hiç olasılığı yok. Devlet su işlerinin yaptırdığı üç adet baraj ve sulama tesisleri, hiçbir işe yaramamış. Tunceli’den nakledilenlerin sahibi oldukları hayvan sürüleri, tarıma aman vermiyor. Oysa Gökçeada’nın tarım yapılamıyacak bir karış toprağı yok. Gökçeada’yı sil kafandan demiştim sana.

Yine bir gün geldin bana. Gözlerinin içi gülüyordu. Çandarlı’da bir ada varmış. Büyüklüğü beşbin dekar kadarmış demiştin. Gidelim o adayı görelim. Ada hazineninmiş. Hazineden kiralayalım orayı. Meyve, bağ, sebze ve orman yetiştirelim orada. Meyve, sebze, bağ bahaneydi. Sen kendi yetiştirdiğin bir ormanın içinde tükenip yok olmayı düşlüyordun. Olası mıydı o adayı ormana gark etmek. Tükenirdin orada. Tüm servetini yüze katlasan bile yetmezdi düşlerini gerçekleştirmeye.

Su var mı o adada diye sormuştum.

Bilmiyorum demiştin. Oysa ben biliyordum ne o adada ne de o adaya yakın olan adalardan hiç birinde su olmadığını. Çok dil dökmüştüm sana, bu ada hevesinden vaz geçmen için. Sen yetişkin oğlunu kaybetmenin acısını içinden söküp atamazken, kızının rahatsızlığı da eklenmişti bu dayanılmaz acına. Bir şeyler yapmak istiyordun. Seni olabildiğince oyalayacak, acılarını azaltacak bir iş kurmak istiyordun kendine. Olmadı. Küçük bir arazi almanı önermiştim sana. Ovada gezmedik yer bırakmamıştık. Kimini uzak bulmuştun, kimini de pahallı.

Kooperatiften edindiğin yazlığının bahçesine tüm dünyayı sığdırmak istiyordun. En güzel çiçeklerle, en lezzetli meyvaların ağaçlarıyla donatmak istiyordun o minik bahçeyi. Sana yardımcı olamadım, verdiğim birkaç nar ve asma çubuğunun dışında.

Sen belkide tek oğlunu kaybettiğin feci kazadaki ölüm gibi bir ölüm arıyordun kendine. Sonunda başardın da. Bir motorsıklet kazasında yitirdin o deli dolu yaşamını. Ölümler genelde ya bir çukura düşerek yada şaranpollere yuvarlanarak olur. Senin ölümün bile başka oldu. Bir tümseğe çarparak yitirdin o deli dolu yaşamını. Çok merak ediyorum, sen dünyaya sığmazken nasıl sığdın o çukurun içine. Tüm insanlara ışık olmak istiyordun. Şimdi o daracık, olabildiğince karanlık çukurda nicesin diye.

Sen, ben ve bizim gibi daha niceleri, toplumsal eşitlik, sosyal demokratratlık uğruna az çile çekmedik. Sürüldük, horlandık, damlarda (hapishane)yattık. Karaoğlan diye biri çıktı ortaya. Bizler için ne büyük umut olmuştu. Açlığı, sefaleti, eşitsizliği çok derin bir çukura hep birlikte. gömecektik Hiçbir güç bir daha çıkaramıyacaktı onları o derin çukurdan. Biz neler ummuştuk ondan. O bize yoklukları, kuyrukları reva görmüştü. Bakamaz olmuştuk fakir fukaranın ve de işsizlerin yüzüne. Umuttu bizlerin en güzel aşı. O aşımızı da yitirdik Karaoğlan diye peşine takıldığımız yüzünden. Sen komadaydın onun bizi yıkan, acılara, umutsuzluklara boğan sözlerini söylediğinde. Ben artık değiştim, ama bazı dar kafalılar daha değişemedi dediğini ve Fettullahçıların okullarına övgüler yağdırdığını duyamadın. İyi ki duymadın. Yoksa ona inat, ölümüne sürdün motorsıkletini o kum yığınına diye düşünecektik.

Sen o arkadaş canlısı ve insan sevgisi dolu yüreğinle yaşadığımız sürece yaşamaya devam edeceksin hep yüreğimizde olacaksın. Sen mezarında rahat uyu sevgili Osman. 2000-03-16

Tel ve Fax : 0232 8123173                                                  Özcan NEVRES

FOÇA  ozcan@nevres.com