İşimiz Yalana Dolana Kaldı

İşimiz Yalana Dolana Kaldı
Televizyon kanallarında işe yaramaz, yaramazdan da öte sağlığa zararlı ürünlerin reklamları kesintisiz sürüyor. Bir yakınım telefonla aradı. Ben yanlış bir iş yaptım. Sana danışmadan bir elektrik tasarruf cihazı satın aldım. Aldığım bu cihaz işe yarar mı? Güya elektrikte yüzde otuz tasarruf sağlıyormuş dedi. Eğer o cihaz bırak yüzde otuzu, yüzde bir tasarruf sağlasın. İstanbul’un en kalabalık meydanlarında eşek gibi anırarak dolaşırım dedim. Hemen telefon et ve o cihazı almaktan vazgeçtiğini söyle. Almam derlerse Tüketici Hakları Derneğine başvur dedim. Uyduruk nesne ucuz da değilmiş. Tam iki yüz liraymış. Neyse derneğe başvurdular. Paranın yüz elli lirasını geri aldılar. Elli lirası ise kesintiye uğramış. Bir inat bir murat derler. O şekilde aldatılan ben olsaydım. O elli liranın on katını harcayıp onu da geri alırdım. Bu elektrik tasarruf cihazının hiçbir işe yaramadığını defalarca yazdım ama ne yazık ki ya okuyan yok ya da dinleyen. Ben yakınımla bu konuyu konuşurken bir televizyon kanalında elektrik tasarruf cihazı reklamı yapılıyordu. Bak dedim. Senin elektrik tasarruf cihazının fiyatı iki yüz liradan atmış dokuz liraya düşmüş. Sakın ola ki bir daha başka sözde tasarruf uydurmalarına aldırma. Ne elektrikte, ne doğalgazda ve ne de suda tasarruf cihazı olamaz. İnşallah söylediklerime uyar da bir daha beni kazıkladılar diye beni aramaz.
***
Gözümüz aydın. Hükümet hidayete erdi ve kırk bin kişinin katili olan Apo ile görüşmeleri başlattılar. Hem de şehitlerimizin kemiklerini sızlatarak ve şehit analarının yüreklerini dağlayarak. Bu görüşmeler sayesinde terörü sona erdirecekler. Bu konuda inşallah demek isterdim ama dilim varmıyor. Zira Apo’nun tüm örgüt üzerinde tam bir otorite olduğuna inanmıyorum. Bu görüşmeleri sürdürenlere sormak gerekir. Osman Pamukoğlu ile Erdal Sarızeybek terörü bitirme noktasına görüşerek mi götürdüler? Danışmanlık adı verilen bir kurum vardır. Terör konusunda ikisi de mükemmel danışman olabilirler. Olabilirler ama onlar AKP li değiller ki danışılmayı gerekli görsünler.
***
Sayın başbakanımız her eve en az üç çocuk diyordu. Bu sayı başbakanımızı kesmemiş olacak ki şimdi de beş çocuk istiyor. Bu gün gazetelerde yüz otuz üç öğrencisi olan bir sınıfın içler acısı görüntülerin fotoğrafları yayınlandı. Eğitimden sorumlu olanlara sormak gerekir. Bırakınız yüz otuz üç öğrencili sınıfı, atmış yetmiş öğrencili sınıflarda nasıl ders yapılır? O sınıfların öğretmenleri nasıl başarılı olabilir? Hey gidi hey! Abraham Linkolin Amerika Birleşik Devletlerinde başkan olduğunda ilk bildirisinde tüm yatırımlar durdurulsun. En küçük yerleşim birimlerinde dahi okular inşa edilirken öğretmen okullarına da ağırlık verilsin. Yeteri kadar öğretmen yetiştirilsin. Bunlar tamamlandıktan sonra yatırımlara dönülsün demişti. Dediği yapıldı ve hapishane kaçkınlarından, gangsterlerden oluşan bir toplumun adam gibi adam olmasını sağlamıştı. Abraham Linkolin okul yapın demişti ama boş bulduğunuz her yere kilise yapın dememişti. Şunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Kalkınmanın anahtarı eğitimdir. İyi eğitim alamamış çocukların başarılı olmaları beklenemez. İyi eğitim alamamış olan çocuklar ileride okulda öğrendiklerini de unuturlar. Bu durumun kanıtı ülkemizdeki gazete satışlarından belli değil mi?
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Seçim Anketleri

Seçim Anketleri
Oldum olası şu seçim anketlerine inanmam. Zira genelde gerçeği yansıtmazlar. Menemen’de belediye başkanlığına aday olduğumda bölgenin en yüksek tirajlı Yeni Asır gazetesi yaptığı ankette bana yüzde sıfır yetmiş beş oy çıkacağını yazmıştı. Yani yüzde bir bile değil. Bu seçim tahminindeki rakamın tam on iki katı oy almıştım. En gerçekçi anketlerde bile yüzde ona kadar bir yanılma payı olabilir ama yüzde dokuz yüz gibi çok büyük bir fark olamaz. Yaşamış olduğum bu durum anketlere inanmamamda beni haklı çıkarmaktadır. Eğer CHP ve MHP iyi bir propaganda uygulaya bilirse çıkacak sonucu hiçbir anket firması doğru olarak tahmin edemez.. Yaptıkları anketler fiyasko ile sonuçlanır. Bin dokuz yüz seksen yedi yılında yapılmış olan seçimde tüm anketler seçimin galibinin DSP olacağı sonucunu çıkarmıştı. DSP ye iktidar olma yolu görünmüştü ama olmadı. Sayın Rahşan Ecevit’in iktidar olduğumuzda genel af çıkaracağız sözleri DSP ye en az yüzde on oy kaybettirdi. Her seçimde anket firmalarını bile şaşırtan sürprizler olabilir. Nitekim bin dokuz yüz seksen üç seçimlerinde tüm anketlerde Halkçı Partiye hiç şans tanınmıyordu. Bölgede en büyük sürprizi Menemen, Ödemiş, Tire ve Kiraz yapmıştı. Ödemiş, Tire ve Kiraz’ın içinde bulunduğu bölgenin çıkaracağı üç milletvekilliğinin üçünü de Halkçı Parti kazanmıştı. Sonuç hepimizi de şaşırtmıştı. Zira Halkçı partinin İzmir ve ilçelerindeki parti yöneticileri uzaktan yakından siyasetle hiç ilgileri olmayan kişilerden oluşuyordu. Koskoca İzmir’ de geçmişte siyasi parti yöneticiliği yapmış olan iki kişi vardı. Biri ben, ikincisi ise Turan Altıok idi. Ödemiş, Tire ve Kiraz efeler diyarıdır. Bu yüzden köprüyü sattırmam diyerek masayı yumruklayan Halkçı Parti Genel Başkanı Necdet Calp’ın bu davranışı yüzünden oylarını Halkçı Partiye vermişlerdi. Anlaşılacağı gibi seçim atmosferine girildiğinde çok basit görülen hareketler bile oylar üzerinde büyük etki yapar.
Büyükçekmece’nin yıllanmış belediye başkanı Sayın Hasan Akgün’ün suyu ısınmış gibi. Görünen o ki önümüzdeki yerel seçimde CHP den aday gösterilmeyecek. Bu durumda Sayın Hasan Akgün’ün önümüzdeki seçimde aday olmayıp dinlenmeye çekilmesi gerekir. Gelen gideni aratır derler. Gelen başarılı olamazsa kendisine başkanlık yolu yine açılır. Yeter ki Dikili’nin başarılı belediye başkanı Sayın Osman Özgüven’in başına gelenler onun da başına gelmesin.
Dikili belediye başkanı Osman Özgüven başarılı çalışmalarına rağmen bir dönem seçimi kaybetmişti. Nedeni ise rakiplerinin onun komünist olduğuna dair iddiaları ve bu tarzda yapılan propagandalar etkili olmuş ve aslı astarı olmayan bu iddia yüzünden seçimi kaybetmişti. Gerçi o propagandayla yıkılmazdı ama rakibinin tam seçim arifesinde kızının intihar etmesi seçmen üzerinde bir acıma duygusu oluşturmuştu. Kızını kaybetti, bari seçimi kaybetmesin diye düşünenler oylarını Özgüven’in rakibine vermişlerdi. O bir dönem, Dikili için büyük kayıp olmuştu. Bu yüzden daha sonraki seçimlerde ipi göğüsleyen Osman Özgüven olmuştu. Ne yazık ki bu başarılı belediye başkanı ihaleye fesat karıştırmakla suçlanarak hakkında açılan davada sekiz buçuk yıla mahkûm olduğundan hem görevden alındı. Hem de bu cezayı aldığı için bir daha aday olamayacak.
Siyaset zemini her zaman oynaktır. Bu nedenle seçim tahminleri herkesi yanıltabilir. Kimse anket sonuçlarına aldanmasın.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Kubilay’ı Anarken

Kubilay’ı Anarken
Tam seksen iki yıl önceydi. Günlerce önce Nakşibendî tarikatı üyesi altı kişi Manisa’dan çıkıp Menemen’in Bozalan köyüne gitmişlerdi. Her gördüğü sarıklıyı ulema zanneden Bozalanlılar konuklarını en iyi şekilde ağırlamışlardı. Kafalarında tasarladıkları melanetlerini uygulamak için günün ışımasını bile beklemeden yola çıktılar. Sabahın erken saatlerinde Menemen’e vardılar. Şeriat bayrağı diye bir direğe bağladıkları bez parçasını belediye ile hükümet binasının arasındaki meydana diktiler. Cahil halka kendilerinin Mesih olduklarını ve arkalarında yetmiş bin şeriat askeri olduğunu söyleyerek kandırdıkları halka şeriat bayrağının altından geçmelerini, geçmeyenlerin ise kılıçtan geçirileceğini söylediler. Halk şaşkındı. Zira hükümet binasının yanı başındaki jandarma karakolundan bu gelenlere karşı hiçbir hareket olmamıştı. Oysa jandarma komutanı, emrindeki altı asker ile bu güruhla başa çıkamayacağını düşündüğünden durumu alay komutanlığına bildirerek yardım istedi. Alay komutanı hemen yedek subay Mustafa Kubilay’ı bir takım askerle olay yerine gönderdi. Kubilay takımını Kazaz camisinin yanında bırakarak tek başına olay yerine gitti. Giderken de ben emretmedikçe ateş etmeyin diye emir verdi. Aslında olay yerine tek başına gitmemesi gerekirdi ama ne de olsa o da bir Girit göçmeni ailenin çocuğuydu. O da Osman Nevres, Halazari Cafer Efe gibi vatanı için canını seve, seve verirdi. Nitekim öyle oldu.
Olay yerine vardığında elinde mavzer bulunan yobazın mavzerini namlusundan tutarak bacaklarının arasına aldı. Silahı yobazın elinden almak için eline vurmaya başladı. Yobaz Mehmet diğer yobaz Mehmet’e işaretle ateş etmesini anlattı. Yobaz Mehmet tabancasıyla ateş ederek Kubilay’ı bacağından vurdu. Paniğe kapılan Kubilay Kaçmaya çalıştı ama başaramadı. Düştüğü yerde üzerine çullanan sözde Mehdilerden biri cebinden çıkardığı bağ testeresi ile Kubilay’ın başını gövdesinden ayırdı. Kesik başı bir direğe bağlayarak eylemlerine devam ettiler. Durumun vahametini kavrayan askerler ellerindeki silahlarda manevra mermisi (tahta mermi) olduğunu unutarak ateş etmeye başladılar. Askerlerin silahlarından çıkan mermilerin kendilerine etki yapmadığını fark eden yobazlar daha da cesaretlenerek halka görüyorsunuz. Küffarın attığı kurşunlar bize hiçbir etki yapmıyor dediler. Bu durumda cahil halk onların olağan üstü bir güce sahip olduğuna inandılar. Bu sırada gece bekçisi olan Girit göçmeni Hasan ile Arnavutluk göçmeni olan Şevki silahlarını çekip olaya müdahale etmek istedilerse de yobazlar tarafından ikisi de şehit edildiler.
Olayın zannedilenden çok daha tehlikeli olduğunu öğrenen alay komutanı gerçek mermilerle askerleri göndererek olayı bastırdılar. Biz Mehdiyiz, bize küffarın attığı kurşunlar bile etki etmez diyen yobazlar, birinin dışında tümü tutuklanmışlardı. Daha sonra General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan harp divanında yargılanan yobazların yirmi sekizi hakkında idam cezası verildi. İdamlar olayın yaşandığı meydanda kurulan sehpalarda infaz edildi. Manisa’ya kaçan bir yobaz da yakalandığı yerde idam edildi.
Yaşanan bu vahşet olayına Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk çok kızmıştı. Önüne bir harita çekerek Menemen yazısının üzerine bir çarpı işareti koyarak Menemen’in yakılmasını, halkın başka yerlere dağıtılmasını emretti. Menemen’in yakılması için tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Menemen’e hâkim olan Değirmen dağına tenekelerle gaz taşındı. Her zaman itidali elden bırakmayan İsmet İnönü Kurtuluş Savaşı sırasında Fodulaki Mustafa Efenin emrindeki Menemenlilerin savaşa katkılarını anımsatarak vermiş olduğu emri geri almasını sağladı. Böylece Menemenliler hak etmedikleri bu ağır cezadan kurtulmuş oldular.
Çocukluğumda her Kubilay’ı anma gününde İzmir’den ve Manisa’dan Menemen’e ek tren seferleri konulup anma törenine katılmak isteyenler Menemen’e ücretsiz olarak taşınırlardı. Çok partili hayata geçildikten sonra bu tren seferleri kaldırıldı.
Artık Menemen’e anma günü için kimse bedava taşınmıyor. Buna rağmen Atatürk devrimlerini sahiplenenler, korumakta kararlı olanlar hava şartlarının olumsuzluklarına aldırmadan akın, akın Menemen’e giderek o vahşet olayını kınamayı sürdürmektedirler. Sonsuza kadar da sürdüreceklerdir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Marduk’u Beklerken

Marduk’u Beklerken
İnsanlar Maya takvimi ya doğru çıkarsa diye kara, kara düşünürken araba sürücüleri akıllarından bile geçmeyen bir durumla karşılaştı. Yola çıkmaya hazırlananlar önce donan kapı kilitlerini açmaya çalıştılar. Ardından ön ve arka camları örtmüş olan buzlara temizlediler. Araçlarını çalıştırmak için marşa basanların birçoğu hüsrana uğradılar. Arabaları çalışanlardan kar lastiği taktırmamış olanların bazıları kazaya uğradılar, kazaya uğrattılar. Çok başarılı büyük şehir ve küçük şehir belediyelerimiz dereyi görmeden paçalarını sıvamak istemediklerinden yolları tuzlamaktansa kar yağmasını beklediler. Bu durumda araçlarına kar lastiği taktırmamış olanlar soluğu lastikçilerde aldılar ama lastikçiler yok sattıklarından elleri boş döndüler.
Ne olur ne olmaz diye torunum Can Nevres’i Mektebim okuluna almaya gitmek için hazırlanırken oğlum aradı. Can’ın okulu saat on üçte tatil edilmiş. Gidip alacaksın dedi. Hemen yola çıktım. Doktor Cemil Kozanoğlu caddesine girdiğimde trafik tıkandı. Arabalarında kar lastiği olmayanlar yolun ortasında kalmışlar ne sağa ne de sola gidebiliyorlar. Kaygan bir zeminde aracı ikinci viteste çok az gaz vererek hareket ettirmek gerekirken aksine bire takıp gaza yükleniyorlar. Doğal olarak lastikler patinaj yaptığından ilerleme olmuyor. Neyse ki insanlarımızda yardımlaşma duygusu halen var olduğundan arabalar insan gücüyle yol kenarına çekilebiliyorlar. İçimde arabamdan inip yardım etme duygusu varsa da baypas ameliyatı olduğum için soğuğa çıkmamam ve ağır iş yapmamam gerektiğinden yardıma gidemiyorum. Parkköy yoluna girdiğimde rahatlamıştım. Zira yolda benim aracımdan başka hareket halinde olan başka bir araç yoktu. Üst geçit sapağına vardığımda kar lastiklerimin yeni oluşuna güvendiğimden olsa gerek gaza biraz fazla basmışım. Arabam öyle bir kaydı ki, neredeyse şarampole devrilecekti. Az geri gidip yolun düzlüğüne çıktıktan sonra yolda kalmış araçların yanından geçerek Mektebim okuluna doğru ağır, ağır ilerledim. Torunumu aldıktan sonra geri döndüm. Bu yolculuk bana çok önemli bir şey daha öğretti. Aracınızda kar lastiği olsa da zorunlu olmadıkça yola çıkmayacaksın ve lastiklere güvenip hız yapmayacaksın. Gün boyu bu kurala uymayanların neden oldukları kazaları okuyarak ve izleyerek üzüntüye gark olduk.
En çok kaza haberi Beylikdüzü’nden geldi. Söz konusu yokuş fazla dik olmasa da don yüzünden yüzlerce aracın birbirine girdiği haberi yayıldı. Oysa belediye ve karayolları kar yağışını beklemeyip yolları dona karşı tuzlamış olsalardı o kazaların hiç biri olmazdı. Silivri’de ise sabahın erken saatlerinde üç kaza haberinden söz ediliyordu. Jandarma aracının devrilmesi ve diğer kazalar çok üzülmemize neden oldu. Yolları zamanında tuzlamaya beceremeyen yetkililere halkımız ne kadar tepki gösterse azdır.
Türk’ün aklı ya kaçarken ya da şey ederken başına gelir derler. Boğluca deresi üzerindeki köprü çalışmalarına başlamak yağmur sezonu gelince akıllarına gelmiş olacak ki kara kış geldiği halde halen inşaatı sürüyor. Çok soğuk havalarda beton atılamayacağı için köprü inşaatı ancak ilkbaharda bitirilebilecek. Bu inşaatın çilesini de araç sürücüleri çekecekler.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Tükeniş

Tükeniş
Yıllar önce yazmış olduğum bir köşe yazısında pamukçuluğumuzu bekleyen tehlikeyi dile getirmiştim. Peki, neydi o tehlike? Bilindiği gibi dış ülkelere sattığımız en değerli ürün beyaz altın da denilen pamuktur. Çin’in ürettiği yeni bir pamuk türü, yün gibi ısıtıyor ve lifleri de ülkemizde yetiştirilmekte olanlardan çok daha uzun. Türkiye’de üretilen pamukta bu özellikler bulunmadığı için piyasasını Çin’e kaptırması kaçınılmaz olur demiştim. Görünen o ki Türkiye artık dünya pamuk piyasasında söz sahibi değil. Birkaç gün önce eniştem ile konuşmuştum. Konu yirmi beş yıldan beri varlığından haberimiz olmayan küçük bir tarla idi. Tarlayı yıllardan beri işlemekte olan kişiye satın almasını önerelim. Tam da pamukçuların bol paraya kavuştuğu günler. Sıkıntı çekmeden alır dedim. Eniştem abi sen ne diyorsun? Pamukçular perişan. Bir kilo pamuğun toplatılması yüz atmış kuruş. Tüccar ise pamuğa yüz otuz kuruşa bile almakta nazlanıyor. Bu yüzden pamuklar tarlada kaldı. Çiftçiler pamuk yarımı yapmaktansa bağ bahçe yetiştirmeye yönlendiler dedi. Eyvah ki ne eyvah. Belli ki korktuğum çiftçilerimizin başına geldi. İster tarım ürünü olsun. İster sanayi ürünü. Piyasası arz ve talebe göre oluşur. Arz az, talep çoksa ürün değerine, hatta değerinin üzerinde satılır. Arz çok talep az ise ürün elde kalır. Satılanlar da değerinin çok altında ka–satılır.
Bir ülkede üretim bir plan dahilinde yapılmıyorsa o ülkede kalkınma olamaz. Üretici hep zarar eder ve bu yüzden üretmekte isteksiz davranır. Planlı tarımda en başarılı ülke İsrail’dir. Planlı üretim sayesinde verimsiz kumsal arazilerde tarımda harikalar yaratırken Türkiye tarımcıları en verimli arazilerde su savağının yanı başındaki arazilerde yaptığı tarımdan bile para kazanamıyor. Tarımdaki başarısızlığa işte güzel bir örnek. Halamın oğlu otuz beş dönüm patlıcan dikmiş. Bırakınız insanları, patlıcanı o yıl inekler bile yemiyor. Biri aklınca halamın oğlunu iğnelemek istiyor. Ne oldu senin patlıcanlara diye soruyor? Bu yıl zarar ettim ama seneye de yine otuz beş dönüm patlıcan dikeceğim diyor. Dediğini de yapıyor. Aynı kişi ne oldu? Yine patlıcan diktin mi diye sorduğunda evet diktim diyor. Kazandığım parayla şu iki kamyonu aldım. Küçük çiftçiler bu tür dalgalanmalara dayanamazlar. Hep para kazanacağını umduğu ürünleri yetiştirmeye yönelir. Devletin bir planlaması olmadığından nerede? Ne kadar ürün yetiştirildiğini bilmez. Gerekenden daha çok ürün yetiştirildiğinde yetiştirdikleri elde kalır. Bu nedenle sürekli zarar ederler. Çoğunlukla karın tokluğuna çalışmış olurlar.
On iki dönüm börülce ekmiştim. Börülce yetiştirmek cesaret ister. Zira tarım zararlılarının en çok sevdiği üründür börülce. Bu yüzden her hasattan sonra ilaçlanması gerekir. Eğer ilaçlanmazlarsa tüm ürün kurtlanır ve piyasa değerini kaybeder. Koskoca Menemen’de iki tarla börülce var. Benimki on iki dönüm. Kardeşiminki ise on dört dönüm. Benim tarladaki börülce daha iyi göz dolduruyor. Gelen geçen beni uyarıyor. Kahyaoğlu sakın börülcelerini çakallara kaptırma. Bu yıl börülce eken yok. Bu yüzden senin börülceler çok iyi para edecek diyorlar. Hasata başladığımda ne göreyim? Menemen pazarında her tezgâhta börülce dolu. Meğer o yıl Salihli ve Turgutlu ovaları börülce doluymuş. Topladığım ürünü hale verdiğimde elime geçen para toplatma bedelini karşılamıyor. Neyse ki evim üç ana caddenin kesiştiği yerde olduğu için kapımın önünde bol miktarda satabiliyorum. Buna rağmen börülceden aldığım para ancak masraflarımı karşılamıştı. Emeğimin ise hiçbir değeri olmamıştı. Yetiştirmiş olduğum börülcenin çok lezzetli olduğunu söyleyenler seneye yine ekecek misin diye sorduklarında bir daha mı? Asla diyordum. Tarımdaki zararlarıma on yıl dayana bildim. Sonunda tarlalarımı satarak tarım ile uğraşmak derdinden kurtuldum. Ben iyi bir elektrik tesisat ustası ve televizyon tamircisiydim. Bu nedenle çiftçilikten vazgeçmek benim için yıkım olmamıştı. Ya çiftçilikten başka mesleği olmayanlar ne yapsınlar? Tarımda gerekli planlamalar yapılmadığı sürece tarımla uğraşanlar para kazanamazlar. Plansızlık yüzünden tarımımız gerilemiş, dış ülkelere tarım ürünleri satan bir ülke iken, artık tarım ürünleri ithal eden bir ülke olduk. Oysa az gelişmiş ülkelerde tarım ekonominin can damarıdır.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Felaket Saçmalığı

Felaket Saçmalığı
Mayaların takvimine göre yirmi bir aralık iki bin on birde kıyamet kopacak. Ve böylece dünyanın sonu gelmiş olacak. Bunu bırakınız beş bin yıl önceden hesap etmeyi, bu günün şartlarında dahi böyle bir iddiayı ortaya atmak olası değil. Bu konuda yazılanların ve söylenenlerin hiç biri doğru değil. Doğru olabileceğini dahi düşünmek oldukça yersiz bir düşüncedir. Bu yalanı uyduranlar yalanlarını yuttura bilmek için yalanın kaynağını Mayalara bağlamışlar. Zira Mayalar bilimde inanılması güç bir seviyeye ulaşmışlardı. Ortaokulda okuduğumuz yıllarda biz günün tam yirmi dört saat olduğunu öğrenmiştik. Yıllar sonra günün yirmi dört saatten birkaç saniye kısa olduğunu ve şubat ayının dört yılda bir yirmi dokuz gün çekmesinin nedeninin bu birkaç saniyelik kısalıktan kaynaklandığını çocuklarımdan öğrendim. Daha sonra okuduğum kitaplara Mayaların yaptıkları takvim hesaplarının şaşılacak kadar doğru olduğunu öğrendim. Dahası Mayaların ve İnkaların yapmış oldukları mabetlerdeki ve yer altı şehirlerdeki mühendislik sırlarını halen bu günün mühendisleri çözememişler. Mayaların takvim hesaplarındaki üstün bilgilerini bilenler bu felaket söylemine kayıtsız şartsız inanmışlar. Çok değil iki gün sonra bu felaket senaryosuna inananlar bu kuşkularından tamamen kurtulmuş olacaklar.
Bu felaket senaryosundan Türkiye çok iyi yararlanacak. Yeter ki Şirinceliler, nasıl olsa bunlar bir daha gelmezler diye düşünerek gelenleri fiyat konusunda kazıklamasınlar. Bu olayın Şirince için büyük bir kazanç olacağını göz ardı etmesinler. Şirince o muhteşem doğasında ilk kurulduğunda, yoğun göçe neden olmasın diye adını çirkince koymuşlar. Şarapçılık ve el sanatları gelişince daha çok yabancıyı köylerine çekebilmek için Çirkince adını Şirince olarak değiştirmişler. Yaklaşık otuz beş yıl önce Şirince’nin önünden geçtiğimde yeşillikler içinde küçücük bir köydü. Oysa günümüzde iki yüz elli yataklık pansiyonları ve otelleri var. Altı yüz nüfuslu bir köyde iki yüz elli yatak kapasitesi olması Şirince için büyük başarıdır.
Şirincelilerin işine çok yarayacak olan bu felaket tellallığının kaynağına bakalım.
Meksika’da Maya uygarlığı dönemine ait bir takvim bulan arkeologlar, takvimin 2012’de sona ermesinden sonra bu iddiayı ortaya attı ve Mayalılar’ın geleceği bildiğini öne sürdü. 21 Aralık’ı kıyamet olarak gösteren ise Tazolkin (gün sayımı) oldu. Bu takvim tam 5 bin 126 yıl sürüyor ve sonra da yeni bir çağın başlangıcını müjdeleyerek başa dönüyordu.
4 kez sıfırlandı
Şimdiye dek dört defa sıfırlanan takvim, 13.0.0.0.0’ı gösterdiğinde yani Miladi takvime göre 21 Aralık 2012 Cuma günü tamamlanacak. İddiaya göre tarih sona erecek. Bu teze inananlara karşın bazı bilim adamları bu yaşananların 2000’li yıllara girerken yaşanan milenyum çılgınlığına benzetiyor. Milattan önce 950 ile 250 yılları arasında altın çağını yaşayan ve bilimde çok ileri bir uygarlık olan Mayalar’ın kullandığı takvimin şu ana kadar insanoğlunun kullandığı en doğru takvim olması da kafalarda soru işareti yaratıyor.
‘Gökten gelecek…’
Meksika Tabasco’daki Maya yerleşim bölgesinde bulunan tabletler, 2012 kıyamet teorilerinin en önemli kanıtı olarak gösteriliyor. Bu bölgede bulunan Altıncı Tortuguero Anıtı’nda Maya zaman dilimine göre takvimin son bölümü olan 13’ün 2012’de biteceği yazıyor. Maya uzmanı Mark Van Stone yazıtta “13’üncü baktun sona erecek… siyah… kaplayacak… gökten gelecek…” yazdığını belirtirken yazıların hasarlı ve silik olması yüzünden net bir açıklama yapılamıyor.
Nasa’ya göre asılsız
NASA çalışanı bilim adamı David Morrison kıyamet kehanetini yalanlıyor ve takvimin 21 Aralık’ta sona ermesinin tek nedenini, “Mayalar karmaşık bir takvim geliştirdi ve dünya üzerinde yaşamın bu denli uzun süreceğini öngöremedikleri için 2012’de sonlandırdı” sözleriyle açıklıyor.
.En güvenilir kaynak NASA olduğuna göre kimse dünyanın sonu gelecek diye kuşkuya kapılmasın.Elle gelen düğün bayram deyip keyfine baksın.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Teşekkürler İş Bitirenlere

Teşekkürler İş Bitirenlere
Murat çeşme karşısında E 5 yolu üzerinde Mektebim Okullarının yeni binasında Fen, Anadolu ve Sağlık liseleri olarak eğitime başlanıldı. Binanın içinde doğalgaz tesisatı tamamlandığı halde şebeke bağlantısı henüz yapılamamıştı. Her ne kadar bina içerisinde klima cihazları olsa da sınıflara etkisi olmuyordu. Bu nedenle eğitim gören çocuklar üşüyorlardı. Doğalgaz sorumluları ise işi ağırdan alıyor, alışık olduğumuz gibi bu gün git yarın gel kuralı ile yapılması gereken işi savsaklanıyordu. Konu ile ilgili olarak geçmişte Manşet gazetesinde beraber çalıştığımız Yavuz Kaynarca’ya ulaşmak istedimse de ulaşmayı başaramamıştım. Bunun üzerine AKP İlçe Yönetimini arayarak konuyu ilettim. Bu akşam torunum Can Nevres’i almaya gittiğimde doğalgaz borusunun döşeneceği kanalın açılmakta olduğunu gördüm. AKP yönetiminin duyarlılığı sayesinde kanımca önümüzdeki pazartesi günü okulun doğalgazlı kaloriferi çalışmaya başlamış olacak. Çocuklar da üşümekten kurtulacaklar. Bu nedenle öğrenciler adına AKP yönetimine teşekkür ederim.
AKP yönetiminden bir istirhamım daha olacak. Silivri tarafından okula öğrenci getirmekte olan servis arabaları ile özel arabalar okula doğru dönüşlerde çok büyük tehlikelerle karşılaşıyorlar. Okul çıkışından sonra E 5 in kıyısındaki kısım girişteki yol kadar bozuktu. CHP yönetiminden konu ile ilgilenmelerini rica etmiştim. İlgilendiler ki ertesi gün Karayolları ekibi çıkış yolunu onarmaya başladı. Ekip başına gidip giriş yolunu da yapmalarını rica ettim ama o başka telden ben başka telden çaldım. Ekip başı dedi ki, orayı biz tamir edemeyiz. Zira bizi ilgilendirmiyor. O halde bu yaptığınız yerin de sizi ilgilendirmemesi gerekir dedim ama dinleyen kim? Okula gidecek olanlar o bozuk yeri kullanacaklarına E 5 e çıksınlar dedi. Nasıl çıkacaklarını bana izah eder misiniz diye sordum? Basbayağı çıkarlar dediğinde sabahın o saatlerinde E 5 te arabalar alçaktan uçarak Silivri’ye gidiyorlar. Hangi sürücünün E 5 e çıkmak haddine düşer? Sabah saatlerinde E 5 e çıkmak intiharla eş değer demektir dediysem de o bildiğini okumaya devam etti. Israrım üzerine, tamam burayı bitirince oradaki çukurları da doldururuz dedi ama sözünü tutmadı. Oysa o yolun yalnız onarılması değil, biraz da genişletilmesi gerekir. E 5 üzerinde birçok iş yeri açılmış. İstanbul yönüne kısa yoldan gidebilmek için E 5 in yanındaki o yolu kullanmak zorunda kalıyorlar. OI yolda bir kazaya neden olsalar yüzde yüz kusurlu çıkarlar. Çıkarlar ama dinleyen kim? Okula doğru dönen sürücüler E 5 ten gelen araçları mı kollasınlar? Yoksa karşıdan gelenleri mi? Üstelik o saatlerde ters yola girenler keskin güneş ışığı yüzünden önlerini bile görememektedirler. Bu olumsuzluklar yüzünden her an orada ölümcül kazalar olabilir. Bu nedenle o yolun yan yol olarak düzenlenmesi gerekir. Umarım AKP yönetimi iktidar partisi olarak bu konuya da gerektiği şekilde el atacak ve o yolu kullanmak zorunda olan sürücüler bu tehlikeli ortamdan kurtarılmış olacaklar.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Haşim İşcan Efsanesi

Haşim İşcan Efsanesi
Sayın Başbakan ikide bir CHP yi Ergün Göknel olayı ile karalamaya çalışmaktadır. Eğer Nurettin Sözen onun yolsuzluk yaptığını öğrenir öğrenmez üstüne gitmeseydi ve onu on iki buçuk yıla mahkûm ettirmeseydi Sayın Başbakan haklı olabilirdi. Ergün Göknel iç ettiği on milyon liranın bedelini yaklaşık altı yıl cezaevinde yatarak ödedi. Ya Deniz Feneri ve TOKİ yolsuzlukları için ne yapıldı? Ki bu yolsuzlukların yanında Ergün Göknel’inki solda sıfır kalır. Gelelim CHP bu güne kadar ne yaptı sorusuna? Bin dokuz yüz yirmi üçten başlarsak sayfalara sığmaz. En iyisi yakın sayılacak bir zamanın anlı şanlı CHP lisi Haşim İşcan’ın yaptıklarına bir göz atalım.
Haşim İşcan kaymakamlık yaptığı ilçelerde ve illerde mucizeler yaratmıştır. Valilik yaptığı Antalya’da, Erzurum’da ve Samsun’da yaptığı hizmetler nedeniyle adı caddelere ve kültür merkezlerine verildi. 1963 seçimlerinde CHP nin İstanbul Belediye Başkanlığına aday oldu ama kazanamadı. Seçimden galip çıkan Adalet Partisinin adayının adaylığı usulsüzlük yüzünden iptal edilince Görev Haşim İşcan’a verildi. 1963 seçimi belki de dünyada bir ilkti. Zira CHP nin belediye meclis üyelerinin de seçim listesinin zamanında verilmemiş olması yüzünden adaylıkları iptal edilmişti. Haşim İşcan Adalet Partili meclis üyelerinin karşısında tek başına kalmıştı. Bu yüzden başkanlığında çok zor günler yaşamıştı ama o her türlü zorlukları mahkeme kararlarıyla etkisiz kalmalarını sağlamıştı. Tüm bu zorluklara rağmen halkla iç içe görev yapmış, İstanbul’a mührünü vurmuş, geniş görüşlülük sahibi ve çalışkan bir belediye başkanıydı.
İstanbul’da sürdürülen İşcan geçitlerinin açılmasını, yolların genişletilmesini, birçok yapının restore edilmesini sağladı. İstanbul’da bir milyon beş yüz metre asfalt yol yaptı. Öncelikle Şehremini ve Çarşıkapı yer altı geçitlerini bitirdi. Çarşıkapı yer altı geçidi yayalara geçiş kazandırdığı gibi trafiğin hızlı akışını sağladı. Geçitte on dükkân yer aldı.
2 Nisan 1964 te Karaköy yer altı çarşısının inşaatını başlattı. Geçit atmış üç kolon üstüne oturtuldu ve içinde yirmi üç dükkân yer aldı. Bu büyük eser üç milyon beş yüz bin liraya mal oldu. Ardından 30 Nisan 1964’te yonca yaprağı biçiminde Unkapanı Geçidi’nin temeli atıldı. Balçıklı bir zemin üzerine oturtuluşu nedeniyle bu alana 198 adet fore kazık çakıldı (Atatürk Bulvarı). Bu semte ayrıca bir meydan kazandırdı. İnşaat 1965 sonunda tamamlandı. 3,300,000 TL’ye mal oldu. Son olarak Saraçhanebaşı Geçidi’ni yaptırdı. Geçidin inşasına 2 Eylül 1964’te başlandı. 11,500 m²’lik bir sahayı kaplayan bu alanın 6,000 m²’lik kısmı geçide ayrıldı. Geçitte iki kat üzerine 44 dükkân açıldı. Kadıköy’de yirmi dört dükkân yaptırdı. Galata kulesini restore ettirerek turizme kazandırdı. Taksim Gezi Parkını düzenledi. Burada yirmi iki dükkân, bir kafeterya, bir sanat galerisi ve bir de büyük bir gazino yaptırdı. İstanbul’a sekiz çocuk bahçesi kazandırdı. Var olan parkları yeniden düzenledi. Florya’da mevcut turistik tesislere ve motellere 12 lojmanlı bir motel ilave etti. Güneş Plajı tamamlandı. Bebek parkındaki Belediye Gazinosu yeniden yapıldı; park düzenlendi
Haşim İşcan geçirdiği beyin kanaması sonucu girdiği komadan kurtarılamayarak 11 Mart 1968 de yaşama veda etti. Yetmiş yıllık ömrüne sığdırdığı sayısız eserler sayesinde onun adı hep gönlümüzde yaşayacaktır. Onu hep hayırla yâd edeceğiz.
Bu satırlar CHP bu güne kadar ne yaptı diyenlerin kulaklarına küpe olsun.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com www.ozcannevres.com

Seçime Doğru Giderken

Seçime Doğru Giderken
Her ne kadar seçime bir hayli zaman olsa da her an baskın bir seçime hazırlıklı olmalıyız. Seçimlerde bağırıp çağırarak zafer kazanılamaz. Zira hiç kimse kuru gürültüye pabuç bırakmaz. Özellikle muhalefetin seçmen karşısına seçmenin ilgisini çekecek vaatlerle çıkmaları gerekir. Örneğin fakirlik hiç kimsenin kaderi değildir. Fakirliği kader yapan işsizliktir. İşsizliği yok etmek ve herkesi iş sahibi yapmak için tek bir umar vardır. O da üretimi artırmak ve sanayide gerekli olan atılımları yapmaktır. Az gelişmiş ülkelerde yeterli kapital yani para olmadığı için kalkınmada devletin lokomotif olması gerekir. Unutmamak gerekir. CHP nin altı oklu umdelerinden biri devletçiliktir. Ne yazık ki yanlış yöneticiler yüzünden CHP nin devletçilik ilkesi koparılıp atılmış, özelleştirmelerde hükümetlerin dümen suyuna girilmiştir. Seçmene sizi üç beş torba kömüre ve erzaka mahkûm etmemek için geçmişte olduğu gibi fabrikalar kuracağız. Devlet üretme çiftliklerini yöreye örnek olması ve iş sahası açması için gerekli olan her yerde kuracağız demeleri gerekir. Bunu başarmak için devlet gücü gerekmektedir. Tarımda ve sanayide devlet mutlaka yatırımların lokomotifi olacaktır demeleri gerekir. Devlet sanayi tesisleri kurarsa kalkınmaya en fazla muhtaç olan yörelerde kurar. İş adamlarının yaptığı gibi kolaylığı yüzünden yatırımlarını gidip de turistik değeri olan sahillerimizde kurmaz. İş adamlarının kurdukları montaj sanayileri yüzünden Marmara denizini ne hale koyduklarını hepimiz görüyoruz, biliyoruz.
Siyasette adayların halkın nabzını çok iyi tutmaları gerekir. Özellikle milletvekili adaylarına partilerin yerel yöneticilerinin çok yardımcı olmaları gerekir. Aksi halde adaylar gaf üzerine gaf yaparlar. Menemen’de Halkçı Partide ilçe başkanlığı yaparken milletvekili adaylarını nerede nasıl konuşma yapacakları konusunda ben yönlendirirdim. Adaylara falan köy pamukçu, bağcı ve hayvancıdır. Sakın orada işçi haklarından ve başka konulardan söz etmeyin. Bir başka köy için o köy ormancılık ve hayvancılıkla geçimlerini sağlarlar. Bu iki konunun dışına çıkmayın derdim. Gerektiğinde adayın yerine neler yapabileceğimizi ben anlatırdım. Bu sayede hiç oy alamaz dedikleri Halkçı Partiyi Menemen’in en çok oy alan partisi yapmıştım.
Henüz çok genç bir CHP ilçe yöneticisiyken Turgutlar köyüne seçim propagandasına gitmiştik. Yönetici arkadaşlarımızdan biri başladı konuşmaya. Eğer partimiz kazanırsa buraya dozerler getireceğiz. Köyünüze yol yapacağız. Bu kayalıkları düzleyip size tarım alanları kazandıracağız. Arkadaşımız mangalda kül bırakmamıştı ama hızını alamamıştı. Ha bire anlatıyordu. Köylüler ise anlatılanlara bıyık altından gülüyorlardı. Oysa o on haneli köye ne dediği kadar geniş bir yol yapılabilirdi. Ne de o kayalıklar düzleştirilip tarım arazileri kazandırıla bilirdi. Aslında o köyde hiçbir konuşma yapılmasa da olurdu. Zira kafalarını giyotin altına soksalar, CHP ye oy verirseniz kafanızı keseceğiz deseler dahi o köyde başka bir partiye oy çıkmazdı. Bu arkadaşımızın o köyde yapmış olduğu gaf her zaman kulağıma küpe olmuştur. Bu yüzden milletvekili adaylarımızın da aynı hataya düşmelerine izin vermedim.
Çavuşköy, Musabey köyü, Kesikköy ve dördüncü köy olarak da Maltepe köyüne gitmiştik. Dört köyde de yapmış olduğum konuşmalar çok etkili olmuştu. Peşimizden ANAP lılar da aynı köylere gitmişler ama köylülerden hiç yüz bulmamışlar. Maltepe köyünde de aynı durumla karşılaştıklarından eski CHP li ağabeyimiz Cumhur Kayacan köylülere ne oluyor böyle? Neden bu köylüler bizi dinlemek istemiyorlar diye sorduğunda köylülerden biri az önce Özcan Nevres burada konuştu. Öyle bir konuşma yaptı ki, o konuşmasından sonra sizi kimse dinlemez demiş. Bunun üzerine Cumhur Kayacan kalkın arkadaşlar gidiyoruz diyerek kahvehaneyi terk etmişler. Peki bu niye böyle olmuştu? O köyün tüm kanayan yaralarını çok iyi bildiğimden kaynaklanmıştı. Hazineye ait beş bin dönümlük bir arazi bir ağanın işgali altındaydı. Bu işgali kaldıracağımızı ve ovalarının sulama sorununu çözeceğimizi anlatmıştım. Zira sulama uğruna o köyde birçok cinayetler işlenmişti. Politikacı bir yöreye propagandaya gitmeden önce o yöre halkının ne istediğini iyice öğrenmesi gerekir. Bunu yapmazsa hiçbir zaman başarılı olamaz.
CHP lilere çok önemli bir uyarıda bulunayım. Foça ADD nin düzenlediği bir panelde bakınız İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal CHP liler için ne diyor? Ya kendilerini toparlarlar Atatürk’ün partisi gibi olurlar. Ya biz Atatürk’ün partisini gerçek anlamda halkla beraber başka şekilde yaratır, yürür gideriz diyor. Bu durumda ya CHP altı oklu umdelerine geri dönecek. Ya da CHP içinden yeni bir Atatürkçü parti doğacaktır. Böylece bir bölünmenin işaretini vermektedir. Böyle bir bölünmeye ise artık sosyal demokratların tahammülü yoktur.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Günaydın Türkiye

Günaydın Türkiye
Birçok profesörün gıdalardaki hile rezaletlerini yıllardan beri dile getirmelerine rağmen çok şükür yöneticilerimiz ancak uyana bildiler. Açıklanan sahte ballardan ve sağlıksız et ürünlerinden sonra şimdi de hileli süt ürünleri açıklandı. Şimdilik on yedi firmanın adı açıklandı. Denetimler daha da yoğunlaşacak olursa bu on yedi sayısı kim bilir hangi rakamlara çıkar.
Yıllardır sokak sütlerinin sağlıksız olduğundan söz ettiler. Bunu da tüketicilere inandırdılar. Sokaklarda süt satan hayvancı kalmadığı için kutu sütlere mahkûm edildik. Peki, kutu sütleri ne kadar sağlıklı? Yıllar önce SEK yani süt endüstrisi kurumunun yarım litrelik depozitli şişelerde sattığı pastörize sütler vardı. Bu sütler günlüktü. Yani uzun ömürlü olması için sağlığa zararlı hiçbir katkı maddesi içermiyordu. Bu günlük sütlerle yoğurdumuzu da yapardık muhallebimizi de. Bir gün büyük bir hiper marketten ünlü bir markanın yoğurdunu almıştım. Kapağını açtığımda sirke gibi bir yoğurtla karşılaştım. Üretici firmaya telefon açtım. Yoğurdun durumunu anlattım. Gazeteci olduğumu da söyledim. Adresinizi verin hemen gelip yoğurdu alıp inceleyelim dediler. Adresimi verdim. İki saat sonra firmanın adamları geldiler. Gelirken de bana yarım kilo tereyağı, bir buçuk litre ayran ve bir kilo da yoğurt getirdiler. Yoğurda baktılar. Bu bizden değil, soğuk zincirden kaynaklanan bir durum dediler. Özür dileyip gidecekleri sırada gıda mühendisi hanıma size bir şey sorabilir miyim dedim? Tabi sorabilirsiniz dediğinde sizin sütleriniz çok sağlıklı olduğu için mi yoğurt olmuyor dedim? Ne yazık ki onu ben de bilmiyorum. Zira biz kutu süt imal etmiyoruz dedi. Değerli okurlarım. Hadi gelin bu soruyu hep beraber soralım. Kutu sütlerden neden yoğurt olmuyor? Çok sağlıklı olduğu için mi? Yoksa tam aksine sağlıksız olduğu için mi?
Yıllar önce SEK in özelleştirileceği söylentileri çıktığında akrabam olan SEK’in genel müdürü gıda mühendisi Mustafa Özkoç’a SEK özelleştirilecekmiş dediğimde olamaz, bu halkın sağlığıyla oynamak olur. Daha kötüsü cinayet olur demişti. Uzağı ne kadar net olarak görmüş. Sonuçta sağlıksız sütler sayesinde insanların çeşitli hastalıklara yakalanıp ölmeleri ne yazık ki halen cinayet olarak işlem görmüyor. Üstelik bir de tüketicilerin cebini de boşaltıyorlar. Kutu sütlerin tepki alması üzerine şimdi de cam şişelerde sözde günlük süt satmaya başladılar. Bu sütlerin raf ömrü bir hafta. Peki, nasıl oluyor da günlük bir sütün raf ömrü bir hafta olabiliyor? Bunu katkısız olarak başarmak olası mı? Eskiden yoğurt yapmak için sütün ısısını küçük parmağımla kontrol ederdim. Kaymak gibi yoğurt yapardım. Oysa şimdi yoğurt makinem var. Buna rağmen ne kutu sütlerden ne de günlük dedikleri şişe sütlerinden yoğurt olmuyor.
Gelelim kutu sütü ve şişe sütü imal edenlerin üreticilerden süt toplama işine. Üretici bölgelerde çok seyahat edenler mutlaka görmüşlerdir. Üretici sütünü güğümlerde yol kenarına çıkarır. Süt kesilmesin diye kapağını açar ve beklemeye başlar. Sütü alacak tanker gecikirse cebinden çıkardığı küçük bir keseden aldığı bir parçayı sütün içine atar. Bu nedir bilir misiniz değerli okurlarım? O bildiğiniz çamaşır sodasıdır. Her ne kadar artık çamaşır sodası kullanılmıyor olsa da yine üreticiye süt firmaları tarafından verilmekte olan bir madde atılmaktadır. Bu madde belki çamaşır sodası kadar zararlı olmaya bilir ama yine de sağlığa zararlı olabileceğini gözden uzak tutmamak gerekir.
Süt ürünleri insan sağlığı için çok önemlidir. Süt üzerinde hiçbir şekilde kirli oyunlar oynanmamalıdır. Ama ne yazık ki oynanıyor. Son yapılan sağlıksız ürünler hakkındaki açıklama bunu açıkça gösteriyor.
Sütün taban fiyatı seksen kuruşa çıkarılmıştı. Yedi litre sütten bir kilo beyaz peynir çıkar.. On bir, on iki litre sütten de bir kilo kaşar peyniri çıkar. Doğal olarak krema makinesinden geçirilmemişse. Düşük fiyatlı peynirlerin nasıl bir şey olacağına kararı siz verin.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Ben Yaptım Oldu

Ben Yaptım Oldu
Nedense günümüz yöneticileri önünü ardını incelemeden hemen kararlarını veriyorlar. Aldıkları kararların uygulanıp uygulanmayacağı hiç sorun olmaz. İşte bunlardan bir yenisi daha. Yetkililer tüm ticari araçlarda kar lastiği takılmasını zorunlu kıldı. Karara uymayanlara üç yüz yirmi beş lira ceza uygulanacak. Cezaya rağmen yine kar lastiği takılmazsa ceza iki katı olarak uygulanacak. Araçlara kar lastiği takma süresi çok kısa olduğundan lastik fabrikaları ve ithalatçıları kar lastiği yetiştiremez oldular. Her yıl arabama bu mevsim geldiğinde kar lastiği takarım. Arabam önden çekişli olduğu için yalnızca önlere takarım. Buna rağmen arabamdan yaz kış kar zincirini eksik etmem. Bunun nedeni ise bir ağustos günü, yaz sıcakları tepemizi cayır, cayır yakarken Bursa’da bir trafik kontrolüne takıldım. Ceza yazacak hiçbir kusur bulamayınca kar zincirin nerede diye sordular. Bu mevsimde kar zinciri ne işe yarar dediğimde yasa kar zinciri bulunduracaksın diyor. Yalnızca kış aylarında bulunduracaksın demiyor dediler ve cezayı yazdılar. Yapabileceğim başka bir şey yoktu. Çaresiz cezayı ödedim. O günden bu yana da kar zincirlerini arabamın bagajından hiç çıkarmam.
Kazaya uğrayan arabamı sattıktan sonra halen kullanmakta olduğum arabayı aldım. Bu nedenle elimde kar lastiği yoktu. İki lastik alıp lastikçiye gittiğimde kamyonet sahipleri telaş içinde kar lastiği arıyorlardı. Lastik bayisi ne yapayım. Günlerdir lastik istiyorum. Stokta malımız yok diyorlar. Bu durumda ne yapabilirim diyor. Piyasada bulamadığı lastiği kamyonetine takamadığı için kamyonet sahipleri ceza yerlerse hiç şaşmam. Oysa kar lastiği takma zorunluluğu kararı alındığında lastik üretici ve ithalatçıları uyarılmalıydılar. Eğer uyarılmadılarsa kar lastiği takma zorunluluğu bir süre uygulanmamalıdır. Ağır bir geçim sıkıntısı içinde olan ticari araç sahiplerine bir darbe de kar lastiği yüzünden vurulmamalıdır.
Kış günlerinde karda ve buzda normal lastikler çok kayarlar. Kaymayı önlemek için zincir takma zorunluluğu vardır. Zincir takma işi hem zor hem de yolları bozarlar. Bu nedenle bazı belediyeler kar zincirini yasaklama kararı aldılar. Bu durumda artık trafik ekiplerinin arabaya kar lastiği takılmışsa zincir sormamaları gerekir. Zira geçtiğimiz yıl kar lastiği takmış olanların dan da kar zinciri bulundurmalarını istiyorlardı. Kar zinciri olmayanlara neden yok cezası yazıyorlardı.
****
Makas meraklılarına, makas atanlara çok tatsız bir haber. Başka sürücülerin can güvenliklerini hiçe sayarak deli gibi araba sürenler önlerindeki her araca makas atmakta çekinmemektedirler. Bu uğurda emniyet şeritlerini bile babalarının malı gibi kullanmaktadırlar. Her hangi bir araç arızalandığında araç sürücüsünün yapabileceği tek bir şey vardır. Aracını emniyet şeridine çekmektir. Araç sürücüsü aracını emniyet şeridine çektiğinde güvende olacak mı? Ne gezer? Trafik magandasının biri önündeki araçlara makas atayım derken gider emniyet şeridindeki araca çarpar. Bu magandalar yüzünden emniyet şeridinde nice insanımız can verdi. Karayollarının birçok kesimi kameralarla kontrol altında tutulmaktadır. Atmış beş lira cezayı ödemek bu magandalara belli ki çok kolay geliyordu. Yeni kararnameyle bu ceza altı yüz elli liraya yükseltildi. Kanımca bu ceza makas atma meraklısı magandalara da ağır gelecek. İnşallah hız delisi trafik magandalarının neden olduğu ölümcül kazalar sona erecektir. Haberlerde okuyor veya dinliyoruz. Aşırı hız yüzünden direksiyon hâkimiyetini kaybeden sürücünün arabası takla attı veya bariyerlere çarptı. Sürücü hayatını kaybetti veya ağır yaralandı diye. Yedi yaşında bisiklet kullanmaya başladım. Yani tam yetmiş yıldır araç kullanıyorum. Ben hiçbir zaman direksiyon hâkimiyetini kaybetmedim. Bunun tek bir nedeni var. Hızımı her zaman yolun durumuna göre ayarladım. Aşırı hızla viraja girmek ve hatalı sollamak belki insana biraz zaman kazandırabilir ama daha çok zamansız ölüme neden olur.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Sefiller

Sefiller
Bir alış veriş merkezinden nar alıyorum. Orta yaşlı bir hanım aldığım narlara bakarak, çocuklarım çok istedi. Tadına bakmaları için iki tane aldım dedi. Almış olduğu narlara baktım. En küçüklerinden almış. Her zaman söylüyorum. Evimiz kira değil. Eşim öğretmen emeklisi. Biraz da kira gelirimiz var. Buna rağmen her istediğimizi alabilecek gücümüz yok. Peki, tek maaşlı emekliler ile asgari ücretle çalışanlar ne yapsınlar? Bu insanlar nasıl geçiniyorlar. Pazarlarda akşam saatlerinde ucuzluk olur. Dar gelirliler genelde pazara akşam saatlerinde çıkarlar. Biraz daha ucuza alabilmek için. Ne kadar ucuza alırsa alsınlar asgari ücretle ve tek emekli maaşıyla rahat bir geçim sağlanamaz.
Televizyonlarda yemek programlarına gözüm her takıldığında içim cız eder. Fakir ailelerin çocukları gözümün önüne gelir. Çocuklar o programları izliyorlarsa ve annelerinden anne bize de bu yemekten yapsana dediğinde o annenin nasıl bir duruma düştüğünü görür gibi oluyorum. Belleğimden hiç silinmeyen bir gözlemim var. Giyimiyle dar gelirli olduğu belli olan bir kadın market arabasını sürerken beş altı yaşındaki oğlu raflardan o albenisi olan yiyeceklerden alıp market arabasına atıyor ve her defasında anne bunu da alalım diyor. Araba tepeleme dolduktan sonra kasalara doğru ilerlediler. Kadın çocuğunu elinden tutarak, hadi gidelim. Aldıklarımızı evimize gönderecekler dedi. Çocuğun gözü arkada kalarak kasadan uzaklaştılar. O kadın evine gelmeyecek olan o yiyecekleri için, çocuğunun ısrarla ne zaman gelecek sorusuna nasıl bir yanıt verdiğini düşünemiyorum. RÜTÜK bazı kelimeleri dıtlatacağına bu yemek programlarına el atsın. Zira sefaletin neden olduğu yıkım dıtlattığı kelimelerden çok daha kötü etki yapar.
***
Her gün gazetelerde ve televizyon haberlerinde kadınlara yönelik şiddet haberleriyle irkiliyoruz. Kadınlar öldüresiye dövülüyor. Bıçaklanarak, kurşunlanarak öldürülüyorlar. Ailelerden sorumlu bakanımız bakın ne diyor? Şiddet gören kadınları korumamız gerekir. Sayın bakana sormak gerekir. Siz bu konunun bakanı değil misiniz? Ne gerekiyorsa yapsanız ya. Ne yazık ki en becerdiğimiz iş havanda su dövmektir. Devletin koruma altına aldığı kadınlar bile, koruma altında olduğu halde öldürüle biliyorsa ne söylesek boş.
***
Sağlık Bakanlığı sağlıkta reform yapmakla övünüyor. Aldığımız kararlarla hastane kapılarındaki yığılmaları önledik diyor. Uyguladıkları sistem bu olduğu sürece elbet de hastane kapılarında yığılma olmaz. Bu sistemden önce bazı insanlar yüz elli kuruşluk aspirini bile yazdırmak için hastanelerde, sağlık ocaklarında sıraya giriyorlardı. Muayene ücretleri kişilerin yazdıracakları ilaçtan daha yüksek olunca, haliyle ilaç yazdırmaya gidenlerin sayısında büyük düşüşler oldu. Ben TIP 2 şeker hastasıyım. Her gün şekerimi kontrol altında tutmam gerekiyor. Bunun için yalnızca sabahları açlık şekerini ölçmek yetmiyor. Tokluk şekerini de kontrol altında tutmak gerekiyor. Bir kutuda elli strip var. (şeker ölçüm çubuğu) Bu sayı daki striplerle kan şekeri kontrolü ancak bir ay yapılabilir. TIP 2 de ensülin kullanılmaz. Bu yüzden TIP 2 hastalarına altı aylığına bir kutu strip yazılmaktadır. Dahası da var. Yazılan bir kutu stripe fiyat farkı da ödemek gerekiyor. Baypas ameliyatı olduğum için her gün kullanmam gereken aspirin ile şeker ölçüm striplerini paramla alıyorum. Gidip de sağlık ocaklarında sıraya girmiyorum. Kanımca birçok hasta da benim gibi yapıyor.
Kan şekerini kontrol altında tutmak çok önemlidir. Ensülin kullanma aşamasına gelindiğinde hastalığın faturası çok daha yüksek olur. SGK nın bu durumu göz önünde tutması gerekir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Günaydın Ey Yöneticiler

Günaydın Ey Yöneticiler
Bal deresi balı başlıklı yazımı bundan tam bir yıl önce yazıp gazeteye göndermiştim. Yazıyı yazdığım tarih günü gününe on aralık iki bin on bir. Yani on gün sonra tam bir yıl olacak. Bakanlıkça bal deresi balının sahte olduğu ancak bir yıl sonra açıklanabildi. Açıklandı ama ne oldu? Bazı televizyonlarda reklamı halen sürmekte ve hem de en inandırıcı şekilde. İşin ilginç yanı bu sahte balı piyasaya sürüp pazarlayanlar balın ne olduğunu bile bilmiyorlar. Bal reklamını yapan kişi diyor ki ben balın tenekesini iki yüz liraya alıyorum. Bir teneke bal yirmi dört kilo gelmektedir. Kavanoza doldurma, nakliye ve reklam giderlerinden sonra bana iki lira kalıyor. Bu da bana yetiyor. Ucuza satıyorum. Herkes alıp yesin diye diyor. Orada dur bakalım, balın ne olduğunu dahi bilmeyen satıcı bay. Bir kere gerçek balın bir tenekesi en az otuz iki, en çok da otuz altı kilo gelir. Otuz beş, otuz altı kilo gelmesi çok nadirdir. Yani minimum otuz iki, maksimum otuz altı kilodur. Nasıl oluyor da sizin pazarladığınız balların bir tenekesi yirmi dört kilo gelmektedir. Balınızın sahte bal olduğunu kendi dilinizle itiraf etmiyor musunuz?
Bal çok önemli bir gıdadır. Kelimenin tam anlamıyla iyi bir sağlık ürünüdür. Aldığınız balı boşalttıktan sonra dibinde kalana su katıp şerbet yapmaya çalışınız. Eğer kolayca eriyorsa o bal gerçek bal değildir. Dipte kalan balın uzun uğraştan sonra erimesi gerekir. Aldığım balı cam saklama kabına boşalttıktan sonra dipte kalanı mutlaka sulandırıp şerbet olarak içmekteyim. Hem de TIP 2 şeker hastası olmama rağmen. Yıllar önce sahte bal satan biri tarafından kazıklanmıştım. Üç kiloluk sahte balı hemen çöpe atmıştım. Daha sonra on dört yıl yaşadığım Muğla’da balcı arkadaşlarımdan ve balcı müşterilerimde balların tüm inceliklerini öğrenmiştim. Bu arada sahte bal satanların alıcıları yanıltmak için yaptıkları hileyi de açıklamakta yarar var. Sahte balı kavanozlara doldurduktan sonra üzerlerine bir parmak kalınlığında gerçek bal dökmektedirler. Bal işinden anlayanlar kendilerine tadına bak diye uzattıkları balın tadına bakmak için kaşığı gidebildiği kadar derine sokarak aldıkları balın tadına bakarlar. Bu durumda balın tadına bakanın kaşık elinde kalır. Zira sahte bal satıcısı anında kaçmış olur.
Sağlık uzmanları sahte ürünler konusunda televizyon izleyicilerini sürekli uyarmalarına rağmen her türlü sağlığa zararlı ürün sağlıklıymış gibi reklamları ve pazarlanması sürüyor. Bu sağlıksız sağlık ürünleri yüzünden gencecik insanlarımız dahi ölüyorlar. PANAX adlı sözde sağlık ürününün satışının yasaklanması, raflarda yerini almış olan ürünlerinin toplatılmasının üzerinden en az altı ay geçti ama televizyon kanallarında reklamı ve pazarlaması halen sürüyor. Peki, devletin bu sahte ve sakıncalı ürünlerin üretilmesini, reklamının yapılmasını ve sanal yoldan satılmasını yasakladığı halde, kendi koyduğu yasakları uygulamaya gücü yetmiyor mu? Ki bu adamlar halen reklamlarını sürdüre biliyorlar.
Sonunda bazı çevreler muratlarına ermeye başladılar. Türk insanını Arap bedevilerine benzetmek isteyenler adım, adım hedeflerine ulaşmaya başladılar. Atatürk devrimlerine güya sahip çıkan bazı parti yöneticileri bile kara çarşafa ve türbana sıcak bakmaktan öte savunuyor olmaları bu tür insanların ekmeklerine yağ sürmektedirler. İzmir Gazeteciler Cemiyetinin yayınlamakta olduğu Dokuz Eylül gazetesinde yer alan bir habere göre, İzmir’de kordon boyunda gezen iki sarıklı yobaz gençlere sağa sola bakmayın. Kızlarla el ele tutuşmayın. Şapka giyenlere de şapka giymeyin. Bizim gibi sarık takın diye tehditkâr telkinlerde bulunmuşlar. Bazı gençlerin tepki göstermesi üzerine bir genç burası yine iyi. Ben Ankaralıyım. Ankara’da bunlardan geçilmiyor demiş. Bu tip insanların eline bir fırsat geçmeyi görsünler. Bırakınız Arap bedevilerine benzemeyi, ülkemizi Afganistan’dan bile beter ederler. Tümü başımıza Taliban kesilirler.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Peynir Gemisi Yürüyor

Peynir Gemisi Yürüyor
Yalanla peynir gemisinin yalanla yürümeyeceği her ne kadar biliniyorsa da bazı çevreler denize düşen yılana sarılır atasözünde olduğu gibi yalana sarılıyorlar. Sedat Cilasun’un yeğeni Ahmet beyin eşi Kamuran Hanım ile ikinci kardeş çocuğu oluyorum. Ahmet Bey aynı zamanda meslektaşım olur. İkimiz de televizyon tamircisiydik. Ben serbest çalışıyordum. Ahmet Bey ise PHİLİPS firmasında televizyon teknisyeni olarak çalışıyordu. Meslektaş olduğumuz için yanıma çok sık gelirdi. Bir gün dayısı Sedat Celasun’dan söz açıldı. Dayım o kadar dürüst bir insan ki, bırakınız eşe dosta torpil yapmasını, en yakın akrabalarına bile torpil yapmaz. Onun için devlet malı kutsaldır. Saçı bitmemiş yetim hakkına yan gözle bile bakmaz. Ülke çıkarları için canını bile verir demişti. Darbeyi yapanlardan adı yolsuzluklara karışmamış iki komutandan biriydi. Hatta birincisiydi. Bunca yıl hakkında en küçük bir yolsuzluk iddiası bulunmayan rahmetli Sedat Cilasun için mülkiyetinde onlarca dairesi ve villası olduğu iddia ediliyor. Peki, bu iddiayı ortaya atanlar şimdiye kadar neredeydiler? Belli ki hükümet ekonomide başarısızlık batağına battıkça yalanlarla kafa karıştırmaya çalışıyorlar. Sözcü gazetesindeki bir açıklamaya göre Sedat Cilasun’un bir evi bile yok. Bu gibi yalanları uyduranların bu yalanları ortaya çıktıkça yüzleri nedense kızarmıyor bile.
Bin dokuz yüz ellide Demokrat Parti iktidara geldiğinde zafer sarhoşu olan demokrat partililer, birbirleriyle yalan üretme yarışmaları yapıyorlardı. O günlerde yalancıların en büyük hedefi ulusal kahramanlarımızdan, eski çeteci, Varlık Vergisinin mimarı eski bakan Şükrü Saraçoğlu idi. Saraçoğlu’nun Ankara’da koca bir mahallesi varmış. Devletimizi o denli büyük soymuş ki, koca bir mahallenin sahibi olmuş. Oysa o mahalle Saraçoğlu’nun bakanlığı zamanında dar gelirliler için yapılmış ve uzun vadeli olarak dar gelirlilere satılmıştı. Bu nedenle de mahalleye adı verilmişti. Saraçoğlu’nun o mahallede tek bir evi dahi yoktu. İyi ki o zamanlar şimdiki gibi iletişim olmadığı için Saraçoğlu stadyumundan haberleri olmamış. Yoksa o koca stadyumu da Saraçoğlu’na mal ederlerdi.
Politikada her şey olur ama bu kadar da çamur atılmaz. Eğer birilerinin kanıtlanabilecek bir şekilde yolsuzluğu varsa o kişinin üzerine gitmek yalnızca vatan borcu değil, namus borcudur da. Yalan yanlış haberlerle insanlara çamur atmak şerefsizliktir. Oysa insanların erdemli olmaları gerekir.
On iki eylül darbesini yapanlara bu denli yerli yersiz saldıranlara sormak gerekir. Siz darbe öncesi günlerde yaşamış mıydınız? Eğer yaşamış olsaydınız o darbeyi yapanlara minnet duyardınız. Benim minnet duyduğum gibi. Menemen’de Halkçı Parti ilçe başkanlığım ve belediye başkanlığına aday olduğum zamanda bu konuyu sürekli dile getirmiştim. Zira o yıllarda benim de kızım üniversite öğrencisiydi. Aylarca gözümüz televizyonlarda kulağımız radyoda haberleri dikkatle izliyorduk. Zira öldürülenler arasında bizim de çocuğunuz olabilir diye. O yüzden darbeyi büyük bir coşkuyla alkışlamıştık. Darbe çocuklarımıza can güvenliği sağlamıştı ama sonradan işkence haberlerine çok üzülmüştük. O nedenle de Anayasa oylamasında kırmızı oy, yani ret oyu kullanmıştım.
Darbeyi yapanlar darbe yaptıkları için değil, darbeden sonra yaptıkları yüzünden yargılanmalıdırlar. Zira işkence insanlık suçudur. Bu suçu işleyenler bedelini mutlaka ödemelidirler. Bu konuda söylenecek güzel bir atasözümüz vardır. Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye. Hayatta kalanların biri doksan beş, diğeri seksen yedi yaşında. Yasalara göre artık bunların cezai ehliyetleri dahi olmaması gerekir. Bu yargılama kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Gerçekçi olmamız da yarar vardır.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Aldatılanlar Ve Anlatılanlar

Aldatılanlar Ve Anlatılanlar
Arabama gaz aldığımda depo yüz üç liraya dolmuştu. Pompacıya vay be bu depo altı liraya doluyordu. Bu kadarı da olmaz dedim. Pompacının yanındaki diğer çalışan CHP olmuş olsaydı on misli olurdu dediğinde vay be nasıl hesapladın bunu dedim. CHP zamdan başka bu ülkede ne yaptı ki dedi? Ne mi yaptı? AKP nin sata, sata bitiremediği o dev fabrikaları ve demiryollarını yaptı. Ya sizin sağ partiler bu güne kadar ne yapabildi? Satıp savmaktan başka. Ne zaman yapmış diye sorduğunda araştırırsanız öğrenirsiniz dedim ve arabama binip uzaklaştım.
Nasıl bir siyasi anlayıştır ki bu, insanları aldatarak oy almışlar ve iktidar olmayı başarmışlar. Yalanla peynir gemisi yürümez diyorlar ama bal gibi de yürüyor. Hey gidi günler hey. Demokrat Parti milletvekili adayı kalabalığa hitaben üstüne basa, basa bakınız arkadaşlar CHP size bu sigaranın paketini yirmi kuruşa içiriyor. Biz iktidara geldiğimizde beş kuruşa içireceğiz diyor. Ortalık alkıştan inim, inim inliyor. Kimse tütün yetiştiricilerinin de ekmek parası kazanmak zorunda olduğunu düşünmüyor. İşin en ilginç yanı alkışlayanların içinde tütün ekicileri de var. Arzuladıkları oldu ve Demokrat Parti iktidar oldu. Kısa bir süre sonra beş kuruşa içireceğiz dedikleri sigaraya üst üste yapılan zamlarla paketi beş kuruş olmadı ama tanesi beş kuruş oldu.
Sağ partiler lafla peynir gemisini yürütmeyi çok iyi başardıklarından CHP yi halkın dini duygularını istismar ederek vurdular. Yalanların bini para. Neymiş efendim? CHP döneminde insanlar ibadetlerini serbestçe yapamadıkları gibi mevlit bile okutamıyorlarmış. Oysa bizim evimizde her yıl mevlit okunurdu. Komşumuz Osman amca her gün camiye gidip beş vakit namazını kılardı.
Bir de CHP yi camilere saman doldurmakla karalıyorlardı. O yıllarda komşu ülkelerde Alman ordularının tankları altında ezilen ve açlıktan ölen komşularımızın başlarına gelenleri düşünmeden. İkinci Dünya Savaşının çıkacağını çok önceden sezen askeri deha İsmet İnönü, çıkacak olan savaşın en az on yıl süreceğini hesap etmişti. Bu nedenle başta ayakta kalmış olan kiliselerle ve bazı camiler askeri mühimmat ve erzak deposu haline getirilmişti. O yıllarda Menemen’de dört cami ve üç de kilise vardı. Kiliseler depolamada yetersiz kalınca camilerden birini de askeri mühimmat ve erzak ile doldurdular. Eğer Amerika beklenmedik bir şekilde savaşa taraf olmasaydı ve yüz bin kişilik bir orduyla savaşa katılmasaydı İkinci Dünya Savaşı belki de on yıldan bile daha fazla sürebilirdi.
Savaş süresince askeri dehasıyla ülkemizi bu savaş cehenneminden uzak kalmasını başarmıştı. İsmet İnönü yönetimi ekmekte kıtlık yaşanmaması için ekmeği karneye bağlamıştı. Büyüklere beş yüz, çocuklara ise iki yüz elli gram ekmek veriliyordu. Ekmek karneyle verilmişti ama ülkemizde komşumuz Yunanistan’da olduğu gibi hiçbir kimse açlıktan ölmemişti. CHP yönetimi insanları açlıktan ölen Yunanistan’a üç gemi dolusu yiyecek göndererek büyük bir insanlık örneği vermişti.
CHP yi suçlayanlara sormak gerekir. Türkiye savaşa girseydi ne olurdu? Güçlü olan Almanya’nın yanında savaşa girerdi ve savaşı kaybeden ülke olacağından elinde ne doğu, ne Ege ve ne de boğazlar kalırdı.
CHP bir de Birleşmiş Milletlere ve NATO ya üye olduğu için suçlanmaktadır. Havaya konuşmak çok kolay. Oysa gerçekler çok acıdır. Rusya zafer sarhoşu olarak ilk işi Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istemek olmuştu. İsmet İnönü’nün yanıtı kesindi. GEL DE AL. Zafer sarhoşu Rusya Türkiye’nin başına bela olacaktı. Bu belayı başımızdan def etmek için NATO ve birleşmiş milletler güvenilir bir sığınaktı.
Bu yazımda CHP nin ülkemize hangi dev eserleri, fabrikaları kazandırdığını yazmaya gerek görmüyorum. Zira yazsam da o kesimden pek anlayan olmaz.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Urun Kellelerini

Urun Kellelerini
Yapılan bir ankette bir numaralı muhalif Muharrem ince, ikinciliği ise Oktay Vural almış. Sayın Arınç’a göre Muharrem İnce en tehlikeli muhalif. Bu nasıl muhalif ki, ne saçı bitmemiş yetim hakkı yemişliği var. Ne de Ne de çeşitli kurumlarda danışmanlığı veya avanta almışlığı var. Böyle bir muhalifi hangi yöntemle etkisiz bir hale getirmek mümkün olabilir? Böyle bir muhalife karşı çamur at izi kaslından başka bir karalama uygulanabilir mi? Atılan çamura bir bakın. Güya Muharrem ince bir bayana cinsel istismarda bulunmuş. Bize bu senaryo yabancı değil. CHP nin eski genel başkanı Deniz Baykal’a da böyle bir çamur atılmıştı. Sonuç ne oldu? Baykal aklandı ve iftiracılar havalarını aldılar. Bakınız Muharrem İnce ne diyor? Eğer yargılanmam için dokunulmazlığımı kaldırmazsanız şerefsizsiniz. Hadi bakalım hodri meydan. Ya onun dokunulmazlığını kaldırıp yargılanmasını ve dolayısıyla mahkûm olmasını sağlayacaklar. Ya da şerefsizliği kabullenecekler. Kanımca izi kalsın diye Muharrem İnce’ye çamur attılar ama çamur iyi karılmamış olacak ki ne tuttu ne de iz bıraktı. İz bırakmadığı CHP li hanımların onu sahiplenmesi ve desteklemeleri kanıtı değil mi?
Muharrem İnce’ye atılan çamur kafa karıştırmak içindi ama tutmadı. Kafa karıştırmaya devam etmek için yeni çamurlar gerekiyordu. Onu da buldular. Halkımızın çok tuttuğu muhteşem Yüz Yıl dizisine saldırmaya başladılar. Haremde dönen entrikaların dizide yer almasını kabullenemiyorlar. Ya Tercüman gazetesinin okurlarına armağan ettiği Piri Reis başlıklı kitapta anlattıklarını da senaryoya katacak olsalar kıyamet kopar ve diziyi çevirenlerin ve yayınlayan kanalın başına dünyayı yıkarlar. Neyse ki senaryoyu yazanlar fazla derinlere inmiyorlar.
www.ozcannevres.com adresli sitemdeki Mucize Meyve Nar başlıklı yazıma ummadığım kadar büyük bir ilgi gösteriliyor. Yazımı her gün ortalama yüz kişi okuyor. Bu da okurlarımın sağlıklı ürünlere büyük ilgi duyduklarını gösteriyor. Ülkemiz sağlıklı ürünler bakımından çok zengindir. Bu nedenle mevsimine göre ülkemizde yetişen ürünleri tüketmeleri, sağlıklı yaşamak için çok gereklidir. Bu sağlık ürünleri taze olarak tüketmek en sağlıklı olanıdır. Kapsüllere sokulmuş hiçbir ürün tazesi kadar sağlığımıza yararlı olamaz. O ürünler ancak üretenlerin keselerini doldurmaya yarar. Üstelik o ürünler içinde ölümlere neden olanlar da var.
Mevsim meyvelerinden nar, ayva ve mandalinanın tam zamanı. Sitemde narın yararlarını geniş olarak açıkladım. Bir de ayva ile mandalinanın yararlarına kısaca bir göz atalım. Ayvada pektin, tanen, şeker, organik asitler ve A ve C vitamini vardır. Ayva kalp, boğaz, mide, göz, bağırsak, ağız rahatsızlıklarına çok yararlıdır. Ayva taze olarak yenilemiyorsa kaynatılıp kompostosu ve reçeli yapılarak tüketilmesi de çok yararlıdır.
Özellikle çocukların severek yedikleri mandalinalar A, B ve C vitaminleri bakımından çok zengindir. Aynı zamanda zengin şeker içerir. A vitamini yüz ve cilt için çok önemlidir. Kabuğundan esans yapılır. Kanı temizler, sinirleri yatıştırır ve gribe karşı çok etkili bir ilaçtır. Küçük bir mandalina iki büyük portakaldan daha fazla vitamin içermektedir. İnsan sağlığına sayılamayacak kadar yararı olan meyveleri satın alırken meyvelerin taze olmasına dikkat etmeliyiz. Zira bayat meyveler sağlığa zarar vermese de yararlı da olmaz. Bu konuda belediyelerin duyarlı olması gerekir. Tezgâhın ön tarafına tazelerini dizip iyi bir görüntü sağlayan ve bu şekilde arkadaki bayat ve çürük meyvelerle tüketicileri kazıklayan esnafa karşı belediyeler gerekeni yapmalıdırlar. Bayat ve çürük meyvelere el konulup imha edilmeli ve satanlara hak ettikleri cezalar verilmelidir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Asın Şu İtfaiyeceleri

Asın Şu İtfaiyecileri
Ne zaman bir yerde yangın çıksa itfaiyecilere söylemedik söz bırakmazlar. Genelde geç kalmakla suçlarlar. Hiç kimse yangının çıkmasına neden olanı suçlamaz. Yol durumunu bile düşünmez. Oysa genelde yollardaki sağlı sollu park eden arabalar yüzünden itfaiyeler yangın yerine gitmekte çok zorlanırlar. Sağlı sollu olarak park etmiş arabaların sahiplerini bulup yolu açtırmak çok zaman alabilir. O gecikme yüzünden yangın yerine yangın iyice büyüdükten sonra ulaşabilen itfaiyeciler yangını söndürmekte çok zorlanırlar.
Gelelim yangın çıkmasının nedenlerine. Genelde yangın çıkan evde yaşayanlar bu yangından sorumludurlar. Zira yangınlar dikkatsizlikten ve tedbirsizlikten çıkar. Evlerde sigorta attığında gidip yenisini almaktansa atan sigortaya tel sararak sigortayı yerine takarlar. Sigortanın görevinin ne olduğunu düşünmezler bile. Oysa sigortalar elektrik tesisatında yangına neden olacak bir durum olduğunda sigortanın içindeki incecik tel yanar ve elektriği keser. Sigortanın tesisatta sağladığı güvenliği tel sarılmış sigortalar sağlayamazlar. Çocuklu evlerde orta yerde bırakılan çakmaklar, kibritler çocukların oyuncak olarak algılamaları yüzünden evlerde yangın çıkmasına neden olmaktadır. Yangınlara neden olacak tüm etmenlere karşı alınacak önlemler vardır. Her evde mutlaka en az iki kiloluk bir yangın söndürücüsü bulunması gerekir. Benim evimde ve arabamda her zaman birer tane iki kiloluk yangın söndürücü vardır. Çok şükür bu güne kadar ne evimde ne de arabamda kullanma gereği duymadım ama başka gerek duyanların işlerine çok yardı.
Kozbeyli köyünde (Yenifoça Gencelli) eşim, kız kardeşim ve eşiyle oturup Şakir’in dibek kahvesini yudumlarken hemen beş metre ötemizde bir motor sıklet alev aldı. Motor sıkletin sahibi motor sıkletine rüzgâra ters yönde yatıracağına tam aksini yaptı. En kısa zamanda gereken müdahale yapılmazsa benzin deposu patlayabilirdi. Patladığı takdirde hepimiz zarar görebilirdik. Hemen arabama gidip yangın söndürücüsünü aldım ve püskürtme tetiğine bastım. Fışkıran köpük anında yangını söndürdü.
Menemen’de üç ana cadde üzerindeki evimin önünde bir arkadaşımla sohbet ederken tam Tarhan eczanesinin önünde kaputunun altından alevler fışkıran bir araba durdu. Sürücü aşağı inerek kaputu açtı. Araçlarda bulundurulması zorunlu olan işe yaramaz yangın tüpüyle alevleri söndürmeye çalıştı. Durumu gören başka araba sürücüleri arabalarındaki yangın söndürücüleri alıp yangını söndürmeye koştular ama olmadı. Hemen bodrum kattaki dükkânıma inip iki kiloluk yangın söndürücüsünü alıp arabanın yanına gittim. Tek sıkışta alevler sönmüştü. Anlattıklarımdan anlaşılacağı gibi evlerde ve araçlarda mutlaka en az iki kiloluk yangın tüpleri bulundurulmalıdır. Zira yangına kısa zamanda müdahale çok önemlidir. Üstelik iki kiloluk bir yangın söndürücüsünün bedeli neredeyse üç paket sigara değerindedir. Sigarayı niye örnek gösterdiğimi de açıklayayım. Bir gün çocuğu öğrenci olan bir arkadaşımla konuşurken bana senin çocukların okulda neden bu kadar başarılı diye sormuştu. Ben de evimde çocuklarımın yararlanabileceği her türlü ansiklopedi ve yardımcı kitaplar var. O yüzdendir dedim. Tabi senin paran var her türlü kitabı ve ansiklopediyi alabiliyorsun dedi. Gömleğinin cebindeki sigara paketini çekip aldım. Her gün bu sigaraya ne kadar ödüyorsun diye sordum? Ne yani çocuklarıma kitap almak için sigara içmeyeyim mi dedi. Ben de eğer çocuklarının başarılı olmasını istiyorsan içme dedim. Dedim ama dediğim boşa gitmişti. Zira birkaç gün sonra karşılaştığımda sigarasının dumanını keyifle sürdürüyordu.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozccannevres.com

Kaza Geliyorum Demez

Kaza Geliyorum Demez
Kaza geliyorum demez diye bir söz vardır. Oysa ülkemizde kazalar davul zurnayla gelmektedir. Her sabah torunumu Mektebim Fen lisesine götürüp getirmekteyim. Giderken yol daha sakin diye Parkköy yolundan gitmeyi yeğlemekteyim. Dün aynı yolda ilerlerken Kolan hastanesinin az ilerisinde önde giden arabalarda savrulmalar oldu. Frene bastım. Arabam yengeç gibi yan gitmeye başladı. Debriyaja basıp motoru tekerleklerden ayırdıktan sonra direksiyon hâkimiyetini kurabildim. Sağ tarafta kafa kafaya çarpışmış iki araba vardı. Tek yön olan o yola kazaya neden olan minibüs nasıl girmişti anlamak olası değil. Arabamı kenara çekip durdum ve alo 155 i aradım. Görevliye durumu bildirdim. Görevli az önce bize bildirdiler. Ekibimiz oraya hareket etti dedi. Yola dökülmüş olan yağ çarpışan iki arabadan mı dökülmüştü? Yoksa daha önce yola dökülmüştü de o kazaya mı neden olmuştu, Bunu olay yeri inceleme ekibi belirleyecek. Tüm sürücüler arabalarıyla aşırı hız yapmaya başlamadan önce yollardaki her türlü olumsuzlukları göze almak zorundadırlar. Yola dökülen yağ yüzünden kayan arabalar hızlı gidiyor olsaydı zincirleme kaza kaçınılmaz olurdu.
Her gün Mektebim okuluna gidip gelirken yolda iki büyük tehlike ile karşı karşıya kalmaktayız. Birincisi Parkköy sapağından sola dönerken refüjün yüksek olması yüzünden soldan gelen arabaları görmek çok zor olmaktadır. O refüj biraz aşağı indirilirse kaza tehlikesi ortadan kalkar. İkincisi ve en önemlisi ise Ortaköy yolundan Mektebim okuluna sapıldığındadır. E 5 yolu üzerinde açılmış birçok iş yeri var. Bu işyerleri İstanbul veya Parkköy yoluna girmek için kısa olduğundan ters yönde gitmeyi yeğlemektedirler. Mektebim okullarına sapıldığında sürücüler alçaktan uçarak gelmekte olan araçlarla çarpışmamak için E 5 in kenarındaki olabildiğince bozuk olan yolu kullanmak zorunda kalıyor. Bu yetmiyormuş gibi bir anda karşılarında ters yönde gelen araçları buluyorlar. Bu durumda sürücüler ya karşıdan gelen araçlarla çarpışacaklar, ya da E 5 e çıkıp alçaktan uçan arabalarla çarpışacaklar. Bu yolda her an kaza olması kaçınılmazdır. Zira okula ya da benzin istasyonuna gidecek olan sürücüler hangisine dikkat etsinler? Ters yönden gelenlere mi? Yoksa E 5 ten uçarak gelmekte olanlara mı?
E 5 üzerinde iş yerleri açılmasına izin verildiğine göre o iş yerlerine güvenli bir yol kazandırmak zorunludur. En kısa zamanda E 5 e paralel bir yan yol yapılmalıdır. Yapılması da çok kolaydır. Zira E 5 in kenarındaki boşluk biraz genişletilerek gerekli olan yan yol kolayca yapılabilir.
Boğluca deresi üzerideki köprü genişletme çalışmalarının birinci bölümü tamamlandı. İkinci bölüm çalışmaları için yolun ikiye bölünme işlemi tamamlandığı halde henüz trafiğe açılmadı. İkinci bölüme başlamak için bu yolun açılması gerekir. İkinci bölüm çalışmaları kara kışa denk gelmektedir. Amaç Silivri’yi yeni bir sel felaketiyle karşı karşıya bırakmamak olduğu halde işler çok ağırdan alınmaktadır. Oysa bu güne kadar köprü genişletme çalışmalarının bitirilmesi gerekirdi. Gerçi köprünün yapılacağı bölüm açılarak sel sularına geçiş sağlanır. Görünen o ki ikinci köprü çalışmaları kış boyunca sürecek ve sürücülerin çok dikkatli olmalarını gerektirecek. Kaza olmaması için karayollarının yola kış şartlarına uygun daha belirgin işaretler koyması gerekecektir. Yolun daraldığını gösteren işaretler şimdikinden daha uzaktan başlatılmalıdır. Zira kış aylarında fren mesafesi yaz aylarına göre çok daha uzundur ve yol daha kaygan olur.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Gazze’de Ateş Kes

Gazze’de Ateş Kes
Hamas’ın başlattığı çatışma yaklaşık bir hafta sürdükten sonra ateş kes, Arapları İsrail’e karşı birleşmeye davet eden başbakanımız tarafında değil de Mısır Cumhurbaşkanının girişimiyle sağlandı. Daha önceki çatışmada Mısır’ın Gazze’nin ikmal yollarını kapatması yüzünden Mısır Araplara ihanetle suçlanmıştı. Oysa Mısır yönetimi yangına körükle gitmemiş olmak ve savaşın sonlandırılmasını sağlamak amacıyla ikmal yollarını kapatmıştı. Bunda da başarılı olmuştu.
Gazze üç semavi dinin kutsal saydığı bir şehirdir. Üç dinin temsilcileri Gazze’nin yönetiminde söz sahibi olmak istemektedir. Çağımızda din savaşları sona erdiği halde Gazze’de din savaşı acımasızca sürdürülmektedir. Kanımca din savaşlarının bir daha tekrarlanmaması için Gazze üç dinin temsilcilerinden oluşan bir konsey tarafından yönetilen bağımsız bir devlet olmalıdır. Böyle bir uzlaşma ileride yeni çatışmaların çıkmasına engel olacak ve bir daha kan dökülmemesi sağlanacaktır.
Çağımızda savaşın galibi olamaz. Yakın tarihimize baktığımızda meydana gelen savaşlarda savaşı kazananlar, yendikleri ülkenin topraklarında uzun süreli kalamamışlar ve işgal ettikleri ülkelerden geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Çin’in desteklediği Kuzey Kore ile Amerika’nın desteklediği Güney Kore arasındaki savaş yıllarca sürdükten ve on binlerce insan yaşamını yitirdikten sonra iki ülke eski sınırlarına dönerek savaşı sona erdirmişlerdi. Küçük ülke Irak, komşusu büyük ülke İran’a saldırarak başlattığı savaş sekiz yıl sürdükten sonra kazananı olmadan sona ermişti. Amerika Vietnam’la uzun yıllar savaşmış ve savaşı kaybederek Vietnam’dan çekilmek zorunda kalmıştı. Afganistan lideri Babrak Karmal ikili bir anlaşma gereği Rusya’yı Afganistan’ı işgal etmeye davet etmiş ve Rusya’da bu daveti kabul etmişti. Rusya bu işgale sekiz yıl dayanabilmişti. Sonunda bu dağlık ülkeden çekilmek zorunda kalmıştı. Halen Afganistan’da işgal Amerika tarafından sürdürülmektedir. Amerika bir tek Irak’ı işgal etmekte başarılı olmuştur. O da böl parçala ve yen kuralı sayesinde. Irak henüz iki parça. Sünnilerle Şiiler arasında da uyumsuzluk var. Bu durum da parçalanmaya neden olduğunda Irak üç parçaya bölünmüş olacaktır. Böl, parçala, yen kuralı şimdi Suriye’de uygulanmaktadır. Esad, Türkiye ve Amerika’ nın desteklediği muhalifler karşısında yenilecek olursa Suriye’de bölünecektir. Bir Amerikalı yetkili dünyada iki yüz devlet var. Bu sayı çok az. En az iki bin devlet olmalıdır diyor. Peki, neden iki bin devlet olmalıdır? Elbette ki sömürülmelerinin kolay olması için.
Amerika dünya jandarmalığına soyunmuş. Bunu da böl, parçala, yen taktiğiyle çok iyi başarıyor. Bu sayede silah sanayicileri çok iyi para kazanıyorlar. Oysa Amerika kendi içinde çatırdıyor. Bazı eyaletler ayrılıkçı şarkılar söylüyorlar. Böyle bir bölünme olursa dünya Amerika’nın jandarmalığından kurtulur. Aksi halde Amerika’nın kışkırtmasıyla çıkan iç savaşlar uzun yıllar sürer gider.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Dikili’yi Bilir misiniz

Dikili’yi Bilir misiniz
Dikili’nin modernleşmesi, köy havasından kurtulup modernleşmesi ihaleye fesat karıştırdığı iddia edilerek sekiz yıla mahkûm edilen Osman Özgüven ile başlar. Dikili’nin Sayın Osman Özgüven öncesindeki durumunu çok iyi bilirim. Zira akrabam diş doktoru Fevzi Işık Dikili’ye yerleşmişti. Ayvalık ve Edremit gezilerimin dönüşünde mutlaka Dikili’ye uğrar, Fevzi ağabeyimi ziyaret ederdim. O yıllar Dikili adeta bir köy görümündeydi. Belki de bu durumun en önemli nedeni sahil şeridinde iyi bir düzenleme yapılmamış olmasıydı.
Dikili’nin değişmez belediye başkanı Osman Özgüven seçilir seçilmez ilk işi sahildeki tüm pisliği denize akan tuvaleti kaldırmak olmuştu. Daha sonra sahildeki belediye gazinosunu ve dört çay bahçesini yıktırarak, daha iyi hizmet vermeleri için on üç çay bahçesi yaptırmıştı. Sahildeki caddeye kesme taş döşetirken halka geniş bir yürüyüş alanı sağlamak için genişlettirdiği kaldırımlara başka hiçbir yerde rastlamadığımız bir şekilde kırmızı boya katkılı beton döktürmüş ve üzerlerine desenler işletmişti. Bu işler yapılırken Osman Özgüven çok büyük bir suç!!! İşlemişti. Kaldırımları kırmızıya boyatmıştı. Bu yüzden aleyhinde komünizm propagandası yapıyor diye defalarca şikâyetler oldu. Olayı incelemeye gelen müfettişler bu kadar güzel yapılan bir caddenin nesinden şikâyet ediyorlar diyerek verdikleri olumlu raporla Dikili’den ayrılmışlardı.
Osman Özgüven’in başardıkları anlatılmakla bitmez. İlk seçildiğinde evlerin atık suları sokaklara akıyordu. İller Bankasından sağladığı krediyle ilçenin tamamına kanalizasyon boruları döşetmekle kalmamış, arıtma tesisini de kurdurmuştu. Yetmedi. Dikili’nin en güzel ve en havadar yeri olan tepenin üstünde bin iki yüz daire inşa ettirip çok ucuza mal ettiği bu daireleri halka aynı ucuzlukla satarak dar gelirlilerin konut sahibi olmalarını sağlamıştı. Hepsi bu kadar mı? Hayır. Dikili sıcak su kaynakları zenginidir. Ovaya vurdurttuğu artezyenden sağladığı bol sıcak suyu evlere bağlatarak halkın sıcak su ve ısınma gereksinimini çok ucuz bir fiyata, aylık otuz beş liraya sağlamıştır. Dahası evlerde kullanılan şehir içme suyunun on tonunu kullanıcılara ücretsiz vermiştir. Belediye fırınında üretilen ekmekler tüketicilere yüzde elli ucuza satılmıştır.
Dikili’de Osman Özgüven yönetiminde sokaklar ve caddeler kesme taşlarla döşenmiştir. Asfalta hiç yer verilmemiştir. Dikili’ye ilginç bir metotla belediyenin bütün birimlerini de içine alan büyük bir iş merkezi kazandırmıştır. Bu bina Turizm Bakanlığından alınan krediyle otel olarak yaptırılmıştı. Az okunan gazetelere verilen kiralık ilanlarından sonuç alınamayınca, bakanlığa binanın neden olduğu borçların ancak iş hanı olarak kullanılmasıyla ödenebileceği bildirilmişti. Bakanlık kabul edince, bina belediyeye iş hanı olarak kazandırılmıştı.
Dikili Ege bölgesinin en güzel kumsallarına sahiptir. Dikili’den başlayan kumsal Ayvalık’a kadar uzamaktadır. Batısında ise Bademli kumsalı vardır. Bademli Manisalıların tercih ettiği bir yerleşim alanıdır. Dikili’de yazlığı olmayanlar Bademli sahilinde çadır kurarak yazı geçirmektedirler. Demir çelik sanayisinin Bademli’de DEÇEMKO adında büyük bir dinlenme tesisi vardır.
Dikili yakın zamana kadar turizme kapalı bir kutu gibiydi. Televizyon kanallarında yayınlanan tanıtımlara rağmen ne bir Bodrum, ne de Çeşme olamamıştır. Osman Özgüven’in belediye başkanlığı Dikililer için büyük bir şanstı. Onun çabaları sayesinde ileride Dikili ünlü turistik ilçelerin arasında yer almasını sağlayacaktı. Ne yazık ki aldığı sekiz yıllık ceza yüzünden bir daha belediye başkanlığına aday olamayacaktır.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com