APARTMANDA CİNAYET

APARTMANDA CİNAYET

Oturduğum dairenin altındaki dairede dul bir bayan oturuyordu. Oldukça sessiz, inzivaya çekilmiş bir insanın havası vardı onda. Apartmanda oturanların hiç biriyle selamlaştığı bile yoktu. Uzun boylu, iyi giyimli biri kapısının zilini çalıyordu. Adama merakla baktım. O ise beni görmezlikten geldi.   Evimin kapısını açıp içeri girdiğimde meraktan çatlayacak gibiydim. Kimdi bu iyi giyimli adam. Sürekli kapı ziline bastığı rağmen neden kapı açılmıyordu. Oysa bu saatlerde o hanımın evde olması kesindi. Az sonra kadının sesini duyduğumda merakla dinlemeye başladım. Kadın içeriden,

Sen ne yapışkan adamsın be? Sana seninle görüşmek istemediğimi söylüyorum. Sense orada çakılıp kaldın. Bir türlü defolup gitmiyorsun.

Seninle konuşmadan hiçbir yere gitmem.

İkimizde apartmanda oturanlara rezil olacağız.

Olursak olalım. Seninle konuşmak için her türlü rezilliğe katlanırım.

Bak şimdi polis çağıracağım.

Çağırırsan çağır. Beni asacak halleri yok ya. Ben de onlara geçmişimizi anlatırım, olur biter.

İnkâr ederim.

Bende o beraberliğimizin resimleri var. Resimleri nasıl inkâr edersin.

Montaj derim.

Montaj olmadığını polis çok kolay anlar. Kapıyı öyle zorlayıp durma. İçeri girersen öldürürüm. Sakın öyle bir delilik yapma. Sana kaç defa söyleyeceğim, zorla güzellik olmaz diye.

Zaten buraya uğruna ölmek için geldim. Hadi aç kapıyı da içeri gireyim. Senin elinden ölmek bile kim bilir ne kadar güzeldir. Hadi yeter bu kadar nazlandığın, aç şu kapıyı.

Açmayacağım. Hadi artık defol git.

Kapıyı kırdırma bana.

Öf…. be, şimdi camı açıp imdat diye bağıracağım. Sen ne laf anlamaz adamsın be? Bu kez adam kapıyı tekmelemeye başladı. Burası dağ başı mı be deyip, alt kata inip adama haddini bildirmeyi düşündüm. Ya silahlıysa? Komşularımızın üzerlerine sanki ölü toprağı serpilmişti. Kimsede tık yok. Ah bir silahım olsaydı, dayardım silahı göğsüne, defol git derdim ona. Senin bizleri rahatsız etmeye hakkın yok. Bak o hanım da senin zorbalığından rahatsız. Polise telefon etmeyi düşündüm. Polis gelinceye kadar giderse, bu kez polise ben ne derim? Kadın,

Benim kapıma kimse gelmedi derse ne yaparım? Kapının açıldığını fark edince nasıl heyecanlandığımı anlatamam. Demek kadın adamın içeri girmesine izin verdi. Hay Allah kahretsin be, bende o kadını dürüst ve namuslu bir kadın olarak bellemiştim. Desene sarı samanın altından sarı su yürütenin biriymiş. Tam kapımı kapatıp içeri girecektim ki, kadının yalvaran bir sesle dama,

Ne olur ısrar etme, seninle bir kez yatmakla ne kadar hata ettiğimi biliyorum. Ne olur benden aynı hatayı bir daha yapmamı isteme.

Bırak zırlamayı da aç şu emniyet zincirini.

Açmayacağım işte, kapıyı aralamamın nedeni, beni ne denli perişan ettiğini görmen içindi. Ne olur git artık. Seninle bir daha yatmaktansa ölmeyi tercih ederim.

Bu son olacak. Sana söz veriyorum. Bir daha seni rahatsız etmeyeceğim.

Daha önce de aynı şeyi söylemiştin. Çat diye bir ses geldi. Tamam dedim, kadın emniyet zincirini açıp adamı içeri aldı. İçeri girip kapımı kapattım. Ah ulan ah, madem onu evine alacaktın, bu kadar uzun tartışmanın ne alemi vardı. Be kadın sen ne yüzle bakacaksın bu apartmandaki bunca insanın yüzüne. Gazetemi açıp okumaya başladım. Bu kez de alt kattan çığlık sesleri gelmeye başladı. Hemen kalkıp kapıyı açtım. Sesleri daha net duymaya başladım. Kadın ağlayarak yalvarıyordu. Ne olur git buradan. Yalvarıyorum sana, ne olur dokunmabana. Zorla güzellik olur mu? Tokat sesleri duymaya başladığımda kapıyı kapatıp hızla telefonun yanına gittim. Polisi aradım. Benim altımdaki dairenin kapısını zorlayarak içeri giren bir zorba, kadını feci şekilde dövüyor. Belki de kadını öldürecek dedim. Adresi istediler. Adresi verdikten sonra telefonu kapatıp yine kapıya gittim. Tam kapıyı açıp alt katta olup bitenleri anlamaya çalışacaktım, bom, bom diye üç kez patlayan silahın sesiyle donup kaldım. Kapıyı açtığımda, ayak sesleri duydum. Koşarak aşağı iniyordu. Aşağıya inip inmemekte karar vermeye çalışırken, komşularımın kapılarının açıldığını fark ettim. Yukarıdan sesler geliyordu. Bu patlama neydi böyle diye biri birlerine soruyorlardı. Aşağı inenler olduğunu fark ettiğimde, hemen ayakkabılarımı giyip hızla alt kata indim. Amacım olanları herkesten önce öğrenmekti. Kapı aralığından baktığımda, komşumun kanlar içinde yattığını gördüm. Donup kaldım. Ne içeri girmeye cesaret ediyordum ne de geri dönmeye niyetim vardı. Üst kattaki komşular yanıma geldiler.

Ne oluyor böyle? Neydi o silah sesleri? Olanları onlara anlatırken polisler geldiler.

Maalesef geç kaldınız dedim polislere. Komiser,

Bize telefon eden kimdi diye sorduğunda,

Ben aradım sizleri dedim. Komiser aralık kapıyı ittiğinde, yerde kanlar içinde yatan kadını gördü. Polisler içeri girip kadının şah damarına dokundular. Polisin biri,

Komiserim, bu kadın ölmüş, atar damarında hiç hareket yok Komiser,

Bizi arayan o adamı getirin buraya. Ayrıca olayın başka şahitlerinin olup olmadığını araştırın dedi.  Polis, in çağrısıyla içeri girdim. Diğer komşularım hiçbir şey görmediklerini ve sadece silah seslerini duyduklarını söylediler. Komiser,

Bu kadını kimin öldürdüğünü biliyor musun diye sordu. Adamı gördüğümü fakat tanımadığımı söyledim.

Daha önce o adamı hiç görmüş müydün? Hayır gördüğümü sanmıyorum. Gerçi ben evime çıkarken adamın sırtı bana dönüktü. Bu yüzden yüzünü göremedim.

Bu apartmanda oturanlardan biri olabilir mi?

Hayır efendim. Bu apartmandakileri sırtı dönük olsa bile tanırım.

Sen bu dairenin üstünde oturduğunu söylemiştin değil mi?

Evet komiserim.

Bu beyefendinin kimlik tespitini yapın. Karakola götürün. Dönerken de parmak izi uzmanını getirin. Parmak izi ve delil tespitinden sonra ifadesini alırız. Polis memuru,

Emredersiniz komiserim dedikten sonra bana,

Hadi bakalım beraber karakola gideceğiz dedi.

İzin verirseniz evimden ceketimi alayım dedim.

Peki al gel bekliyorum seni dedi. Hemen evime çıkıp ceketimi giydim. Aşağı indim. Polis memuruyla apartmandan çıktık. Polis arabasına binip karakola gittik. Görevli memura,

Bu adam bir cinayet tanığı ama belki de sanıktır. Sakın onun karakoldan ayrılmasına izin vermeyin dedi. Hoppala bu da ne oluyor. Ben tanık mıyım, yoksa sanık mı? Gösterilen yere geçip oturdum ve apartmanımıza giden ekibin geri dönmesini beklemeye başladım.

***

Karakoldaki bekleyişim çok uzun sürdü. Ne bitmez tükenmez bir parmak izi ve delil toplama işiymiş bu diyordum kendi kendime. Neyse işlerini bitirmiş olacaklar ki geri döndüler. Baş komiser,

Götürün bu adamı ifadesini alın dedi. Beni karakolun arka tarafındaki odaya aldılar. Odada asık suratlı bir polis vardı. Beni odaya götüren polis cinayeti anlattı ona. İkimizi baş başa bırakıp geri döndü. Asık suratlı polis,

Otur dedi sert bir ifadeyle ve masanın yanı başındaki sandalyeyi gösterdi. Oturdum ve sorgu başladı.

Adınız?

Nusret efendim.

Soyadınız?

Gevenci efendim.

Ulan kes şu efendimi. Efendiler kalem odasında. Ne soruyorsam ona yanıt ver.

Peki efendim.

Ulan şimdi alırım seni ayaklarımın altına. Ne efendisi ulan, sen benimle dalga mı geçiyorsun?

Estağfurullah ef…. Hemen kendimi toparlayıp kelimeyi yarıda kestim.

Nerede oturuyorsun? Cinayetin işlendiği apartmanda.

Ulan amma adama çattık be. Ulan senin evinin adresi yok mu? Adres olarak Cinayet Mahallesi Cinayet Sokak, cinayet apartmanı mı yazacağım. Ulan sen beni deli etmek için mi geldin buraya?

Hayır ef….. Hay Allah, az daha ağzımdan yine o kelime çıkacaktı.

Hadi ne geveleyip duruyorsun? Adresi söyle de yazayım.

Karataş Mahallesi, 241 sokak meraklı apartmanı no 2 daire 2

Anlat bakalım ne gördün?

Anlatayım efendim.

Kes ulan efendimi. Ne laf anlamaz adamsın sen be. Her dediğinin yarısı efendim. Yeter ulan!! Hadi ne gördüysen anlat. Duyduklarımı ve gördüklerimi anlattım. Tamam, yeter anlattıkların. İfademle ilgili tutanağı imzalatıp hadi git diyeceğini ümit ediyordum. Heyhat…. Öyle bir belaya çatmışım ki anlatmam olası değil.

Peki bu kadını senin öldürmediğini nereden bilelim. Belki de sen öldürmüşsündür. Sonra da suçu başkasına atmak için bize telefon etmişsindir dediğinde sanki tepemden aşağıya bir kova soğuk su dökmüşlerdi.

Aman memur bey, adam öldürmek kim, ben kim? Deyince kıyamet koptu.

Hem zavallı kadını öldürdün, hem de burada masum rolü oynuyorsun.

İnanın memur bey onu ben öldürmedim.

Onu öldürmediğini kanıtlayacak tanığın var mı? Tepem attı. Ne olacaksa olsun deyip dikleni verdim.

Peki, sizin tanığınız var mı benim öldürdüğüme dair?

Ne tanığı?

O kadını benim öldürdüğüme dair tanıklık yapacak her hangi biri.

Yok, ama bulacağız elbette. Polis öfkeyle kalkıp komiserin odasına yöneldiğinde,

Peşimden gel diye bağırdı. Arkasından yürüdüm. Komiserin odasına girdiğimizde,

Komiserim, ben bu adamdan şüphelendim. O kadını bu adam öldürmesin? Komiser,

Olabilir dedi.

Peki, bu adamı ne yapalım şimdi?

At içeri. Hemen ceplerimde ne varsa boşalttılar. Kemerimi de çıkarttılar. Bodrum katta küf kokan, penceresi dahi olmayan bir odaya kapattılar beni. Düşük vatlı bir lamba ile odanın aydınlanmasını yeterli görmüşler. Gözlerim karanlığa alışınca oturacak bir iskemle aradım. Oda dört duvar. Ne bir sandalye ne de üzerinde oturula bilecek başka bir şey var. O daracık odada gezinmekten başka çarem yoktu. Şayet buna gezinme denile biliniyorsa? İkinci adımda karşımda duvar. Aldı beni bir korku. Ya beni burada on, on beş gün tutarlarsa? Ne olur benim halim diyordum? Her iki adımda bir kafamı yumrukladım. Al sana, al sana dedim. Sana ne elin adamının zamparalığından? Sana ne el âlemin kadınından? Bir kez dahi görüşmüşlüğün, konuşmuşluğun yoktu o kadınla. Aldın mı şimdi başına belayı, hem de en püsküllüsünü? Dinlenmek için rutubetin az olduğu bir yer aradım, yere çöküp sırtımı dayamak için. Her taraf aynıydı. Çaresiz rast gele çöküp sırtımı duvara dayadım. Duvar nemli olduğundan buz gibiydi. Duvarın soğukluğuna aldırmadım. Biraz kestirmişim galiba. Kapının gıcırtıyla açılması üzerine hemen ayağa kalkmak istedim. Bacaklarım öylesine uyuşmuş ki kalkmam olası değil. Kapıyı açan polis,

Ne o hemşehrim, burayı çok mu beğendin de çıkmak için yerinden bile kıpırdamıyorsun?

Bacaklarım uyuştu da kalkamıyorum.

Hadi, hadi kalk bakalım. Seninle uğraşacak vaktim yok. Duvardan destek alarak kalkmaya çalıştım. Kalkmam olası değil. Birkaç kez kalkmayı denedim. Her defasında kıç üstü düştüm. Gelip kolumdan tutup kalkmama yardım etti. Hani yaşım ilerlemiş olamasa belki de dövecek beni. Ayağa kalktıktan sonra topallaya, topallaya polisin peşi sıra gittim. Komiserin odasına girince komiser,

Hadi geçmiş olsun. Dua et ki katil kendiliğinden gelip teslim oldu. Yoksa elimizden çekeceğin vardı. Bende tartışacak hal kalmamıştı. Bir an önce bu baş belası yerden kurtulmak için,

Sağol komiserim, sayenizde oldu. Artık gide bilir miyim?

Tabi gide bilirsin. Önce emanetlerini al, aldığına dair evraka imzanı at dedi. Emanetlerimi alıp hemen imzayı bastım. Bacaklarımdaki ağrılara aldırmadan koşarcasına caddeye fırladım. Ara sıra dönüp arkama bakıyordum. Ne olur ne olmaz. Bıraktıklarına pişman olup tekrar geri götürecekler diye ödüm kopuyordu. Neyse evime sağ salim vardım. Bir daha meraklanmak mı? Asla… Komşularımın razı olacaklarını bilsem apartmanın adını bile değiştireceğim. Yeni adını Bana ne koyacaktım. Bundan böyle ne görürsem göreyim, komşularımın aynısını yapıp hiçbir şey görmedim diyeceğim. 25-03-2000

Özcan NEVRES

 

 

 

 

 

AH BİR BÜYÜSEYDİM

 

Ah bir büyüseydim

Neriman ile söyleşiyorduk. Neriman,

Hadi ben kör talih yüzünden bir hayat kadını oldum. Peki sen neden evlenip bir yuva kurmak istemiyorsun. Yuva kurmaktan seni korkutan ne?

Bilmiyorum dedim. Hayat öylesine girift ki, bazen yaşamayı bile gereksiz görür oluyorum. Nedense kolay sevemedim. Sevebilecek olduğumu ailem kabul etmedi. Sonunda benim mutsuzluk denizinde boğulmama neden oldular. Çok ama çok sevdiğim bir kız vardı. Ailem onu istemedi. Sonrada istemediğim, sevemeyeceğim bir kızla evlendirildim. Üç ay sürdü evliliğim. O üç ayda yaşamım zehir olmuştu. Sonunda evimi terk edip buralara geldim. Buraya gelmekle mutlu olabildim mi? Kocaman bir hayır. Keşke, keşke askerliğim sırasında ailemi dinlememiş olsaydım. Belki o zaman bu mutsuzluk denizinde boğulmazdım. Sana hayat hikayemi anlatsam sıkılır mısın?

Ne demek sıkılırım. Çok da memnun olurum.

Ne olur sözümü kesmeden dinle. Anlatacaklarım bittikten sonra nerede yanlış yaptığımızı tartışırız. Seni de hayat kadını yapan mutlaka bir yanlışlık bir yanılma vardır.

Çok haklısın. Başıma ne geldiyse yaptığım hatadan geldi. Hayat hikayeni önce sen anlat. Senden sonra ben kendi hayat hikayemi anlatırım.

***

Bağımızı ikiye bölen ana kanalda kadın kahkahaları yükselince hemen yerimden fırlayıp ana kanala koştum. Sulama kanalındaki suya aldırmadan kanalın içine atladım. Ayrık otlarına tutunarak ana kanalın üzerine çıktım. Komşularımızın kızları nereden bulmuşlarsa branda bezinden yapılmış bir sandala binmişler, akıntıya doğru kürek çekiyorlardı. Tek küreğin gücü bu akıntıya yetmiyordu. Kızlardan ikisi suya atlayıp itmeye çalıştılar ama olmadı. Akıntıyla baş edemeyince sandaldan inip sandalla birlikte kanalın üzerine çıktılar.İlerideki kanal taksimat yerinde yine sandala doluşup şarkılar söyleyerek önümden geçtiler. Kayıkla yaptıkları geziye canım gitmişti. Yıllarca o kayığın hayaliyle yaşamıştım. Henüz sekiz yaşındaydım. Kızların yarı çıplak vücutları beni ilgilendirmiyordu ama nedense ileriki yıllarda, cinselliğimin başlamasından sonra, benden büyük kızların tombul bacakları gözlerimin önünden gitmez oldu. O yıllarda hayallerimi süsleyen o mavi brandadan yapılmış olan kayıktı. Zamanla branda bezinin bal mumu ile su geçirmez hale geldiğini öğrenmiştim ama, kayığın iskeletini yapacak olanağım yoktu. Yaptıracak param da yoktu. Ah bir büyüsem. Kazanacağım ilk parayla o kayıktan çok daha iyisini alacaktım.

Evimizin avlusunda duran çamaşır yıkama teknesini kayık olarak kullana bilir miydim? İçine oturup denedim. İçine rahatça sığıyordum. Tek sorun beni suda taşıyıp taşımayacağında kalıyordu. Henüz yüzme bilmiyordum. Tekne devrili verirse suda boğulmam kaçınılmazdı. Sulama sezonu hız kestiğinde kanaldaki su azalıyor ve boyumu geçmez oluyordu. Yüzmeyi öğrenmeye azmetmiştim. Sabahtan akşama kadar sudan çıkmaz olmuştum. Önce ciğerlerimi hava ile doldurduktan sonra suyun üzerinde kalabildiğimi keşfettim. Bu bana cesaret vermişti. Kanalın bir yanından diğer yanına kulaç atarak gitmeyi başarmıştım. Daha sonra akıntıyı arkama alarak yüzmeyi denedim. Yüzlerce metre mesafeyi ayaklarımı yere basmadan aşabildim. Geriye dönmek istediğimde akıntıya karşı mesafe almak mümkün değildi. Komşu kızları gibi yaptım. Kanaldan çıkıp geri döndüm. Evimizin önünü bir hayli geçtikten sonra yine kanala atladım. Artık iyi bir yüzücü olmuştum.

Tekneyi suya indirdim. Küreklerim yoktu ama ellerimi kullanarak kendi buluşum olan kayığıma yön verebiliyordum. Bir eksiğim vardı. Geri dönerken koca tekneyi sırtımda taşımak zorunda kalıyordum. Çok yorucu bir işti. Sonunda onun da kolayını buldum. Büyük bir çiviyi teknenin önüne çaktım. Çiviye sağlam bir ip bağladım. Ne kadar uzağa gidersem gideyim artık tekne bana yük olmuyordu. Tekneyi iple çekerek evimizin yakınına götürüyordum.

***

Komşu kızları branda ile yapılmış kayığı komşularının kızıyla ortak almışlar. Bir gün sen değil ben kullanacağım diye kavgaya tutuştuklarında biri o öyle olmaz, böyle olur diyerek kayığın iskeletini parçalamış. Beş kız kardeşin dördüncüsü ile akran sayılırdık. Beşincisi ise benden biraz küçüktü. Bir zamanlar ben onların kayığına gıpta ile bakıyordum. Şimdi de onlar benim kayığıma gıpta ile bakıyorlardı. İnadım inat onları kayığıma bindirmedim. Zaten kayığım tek kişilikti.

Komşumuz ölünce mirasçılarının sattığı bağı babam satın aldı. Yazlık evlerimiz o delişmen kızların neşesinden ve kahkahalarından mahrum kalmıştı. Sonunda biz de bağ evimize göçmez olmuştuk. Yıllar su gibi aktı gitti. Ne güzeldi o çocukluk yılları. Cinsellik yok. Para kazanma hırsı yok. Yediğin önünde, yemediğin ardında. Giyim kuşam derdi bile yoktu. Onlarca çeşit üzümden en çok tavşan böbreği adını verdikleri üzümü severdim. Çekirdeksiz üzümler kesilip serilip kurutulduktan sonra olgunlaşırlardı. Tadı az ama kütür kütür olurdu. Bağ göçümünde çok dayanıklı olduğu için tavşan böbreği üzümünü en son toplar ve iplerle evimizin mutfak tavanına asardık. Bize en az iki ay daha taze üzüm yeme zevkini tattırırdı.

Bağ evimizin yakınında çok büyük bir asma vardı. Öğlen uykusuna hep o asmanın dalları arasında oluşmuş odacıkta yatardım. Henüz on iki yaşında olmama rağmen artık cinsellik bende de başlamıştı. O asmanın odacığında öğlen uykusuna yattığımda evlilik üzerine hayaller kurardım. Nedense benden çık büyük olmalarına rağmen aklıma hep sandala yarı çıplak binen komşu kızlarının dolgun bacakları gelirdi. Nedense akranım olan kızlardan hiç etkilenmiyordum. Belki de buna neden akranım olan kızların onların durumunda olmamalarından kaynaklanıyordu. Diğer komşu kızlarının aileleri mutaassıp olduklarından kızlarına ayak bileklerine kadar örten keten veya basma bezinden dikilmiş don giydirirlerdi. Bu nedenle bacakları güzel mi, çirkin mi?  Zayıf mı dolgun mu? bilemezdik. Belki de o yüzden akranım olan o kızlar ilgimi çekmiyordu.

***

Derin bir öğlen uykusundayım. Burun deliğim gıdıklanınca uyandım. Burnumda gezinenin ne olduğunu anlayamadım. Gözlerimi kapattığımda yine burnumda bir şey gezinmeye başladı. Yanı başımda kahkahayla gülen biri vardı. Dönüp baktım. Kanalın öbür tarafındaki bağımızın komşusunun kızı idi. Şaşırmıştım. Boynuma sımsıkı sarıldı.

Bakıyorum evlilik için hazırlığını yapmışsın. Bu güzel eve kimi gelin getirmeyi düşünüyorsun dedi. Düşünmeden,

Seni dedim. Uzun uzun öpüştük. Elim basma donun üzerinden bacaklarında gezinirken, hayalimde yine de benden büyük komşu kızlarının dolgun bacakları vardı. Ya annem bizi bu durumda görürse ne olurdu? En azından hayıt sopasıyla peşimize düşerdi.

Hadi sizin eve doğru gidelim dedim Onun annesi daha toleranslıydı. “Bunlar büyüsünler, kızımı mutlaka Selim ile evlendireceğim” diyordu. Bunu yüzüme karşı söylemekten bile çekinmiyordu.

Her üzüm hasat zamanında Türkan ile iki ay beraber oluyorduk. Asmaların arasında çocuksu bir aşkla sevişirdik. Öpüşmekten daha ileriye gitmezdik. Yaşımız on sekize geldiğinde Türkan ille kaçıp evlenelim diye tutturdu. Olmaz dedim. Askerliğimi yapmadan kesinlikle evliliği düşünmem dedim. Çok ısrar etti kaçmamız için. Aldırmadım.

Akşam eve geldiğimde annem müthiş sinirliydi. Öfkeyle,

Sen ne yaptın Türkan’a dedi.

Hiçbir şey yapmadım.

Onun için mi? bohçasını alıp geldi. Selim benimle evlenmek zorunda dedi.

Aramızda onunla evlenmemi zorunlu kılacak hiçbir şey olmadı. Üstelik ona söyledim. Askerliğimi yapmadan evlenmem dedim. Üstelik bu denli yüzsüzleşen bir kızla hiçbir zaman evlenmeyi düşünmem dedim. Aradan çok geçmedi. Türkan komşularının birinin oğluyla kaçıvermişti. Bu durum bana derin bir oh çektirmişti. Zira böyle bir kızdan her şey beklenilirdi. Sütten öylesine ağzım yanmıştı ki, yoğurdu üfleyerek yemek zorunda kalmıştım. Askere gidinceye kadar kızlardan hep uzak durmaya çalıştım. Bu nedenle bazı kızlar aptal olduğumdan ve kadın konusundan hiçbir şey bilmediğimi söyler olmuşlardı.

***

Askerliğimi yaparken bayram izinine memleketime gitmiştim. Annem beni karşısında görünce hiç sevinmemişti. Nedenini sorduğumda yanıt vermiyordu. Evden çıkmak istediğimde öfkeyle,

Nereye gidiyorsun dedi.

Arkadaşlarla buluşmaya.

Sakın o kara kızın yanına gitme. Gidersen çok fena oluruz.

Hangi kara kızın yanına?

Kaç tane kara kız var ki?

Benim hiçbir tane kara kızım yok. Bu da nereden çıktı şimdi.

Gel bakayım otur şuraya. On beş gün önce Zeynep teyzen hastaneye yatmıştı. Yanı başındaki yatağa yeni ameliyat edilmiş kara ve çirkin bir kız getirip yatırmışlar. Kız hep senin adını sayıklamış. Durmadan Selim’im beni ne zaman isteteceksin? Beni mutlu etmek için daha ne kadar bekleteceksin? demiş durmuş. Ayıldığında Zeynep teyzen kızın sayıkladığı sen olabilirsin diye düşünerek kıza sormuş.

Sen hangi selimden bahsediyorsun? Ayılırken hep onun adını sayıkladın.

Ya öyle mi? Tanır mısınız bilmem? Künkçülerin oğlu Selim diye tanınır. Bize akraba olurlar da.

Nasıl bilmem? Selim’in annesiyle ben ikinci kuşak kardeş çocuklarıyız. Sizinle akraba olduğumuzu bilmiyordum dediğinde,

İleride nasıl olsa akraba olacağız demiş. Hem de büyük bir güvenle. Zeynep teyzen bunu bana anlattığında şok oldum. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Sende hiç akıl yok mu? be oğlum. Etrafında pervane gibi dolaşan onca güzel kız varken o kara ve çirkin kızla niye ilişki kurdun? O kızı kendine yakıştıra biliyor musun?

Anne benim o kız ile ilgim yok. O kızların sokağında çok güzel bir kız var. Ben o kızla anlaşıyordum. O sokağa o kız için gidip geliyordum. Gerçi dikkatimi çekmişti. O sokaktan ne zaman geçecek olsam o kız ya sokağa fırlar, ya da yarı beline kadar pencereden sarkardı. Ona hiçbir zaman umut vermedim. O kendi kendine gelin güvey olmuşsa benim günahım ne?

Hadi oğlum hadi. Bana masal okuma. Ateş olmayan yerden duman tütmez. Sen ne dersen de beni inandıramazsın.

Bir haftalığına geldiğim bayram izini bana zehir edilmişti. Babamda ayrı bir surat asma, annemde ayrı. Dayanılacak gibi değildi. İzinimin üçüncü günü kimseye veda etmeden evden ayrılarak birliğime geri döndüm. Annemin ve babamın tavrı çok koymuştu bana. Kararımı vermiştim. Terhis olur olmaz İstanbullu bir kızla evlenip İstanbul’a yerleşecektim.

***

Her hafta sonu tatilimde hemşerim olan bir ailenin yanına uğrardım. Uğramazsam ararlardı ve sitem ederlerdi. Hemşerimin akranım olan bir kızı vardı. Ona kardeş gözü ile bakıyordum. Meğer bana gösterilen itibarın bir nedeni varmış. Meğer onlar için soyu sopu bilinen iyi bir damat adayıymışım. Yine bir tatil günü ziyaretlerine gitmiştim. Biraz hoşbeşten sonra kızın annesi Lütfiye teyze,

Bak oğlum. Bizim kızın artık evlenme çağı geldi. Onu aklı başında, soyu sopu düzgün biriyle baş göz etmeyi düşünüyorum. Nasıl? Senin evlenmeye niyetin yok mu? Doğrusu Lütfiye teyze beni çok şaşırtmıştı. Kızına kardeş gözüyle bakıyordum. Üstelik kızı hoşlanabileceğim bir tip değildi. Gerçi güzel bir kızdı. O yaşta dahi bir hayli kiloluydu ve ileride çok daha fazla kilolu olacağı, annesine benzeyeceği belliydi.

Otuz beş yaşına kadar evlenmeyi düşünmüyorum dediğimde yüzü kıpkırmızı kesildi. Odada sanki buz gibi bir hava esmişti. Belli ki Lütfiye teyze bu sözüme çok kızmıştı. Gitmek için kalktığımda her zamanki gibi elini öpmek istedim ama elini uzatmadı. Aradan bir ay kadar geçtikten sonra ayıp olmasın diye ziyaretine gittim. Kapıda kızı karşıladı. Çok soğuk bir tavır ve sesle,

Misafirlerimiz gelecek. Bu yüzden sizi evimize kabul edemeyeceğiz dedi. Şok olmuştum. Geri dönüp merdivenlerden hızla indim. Demek ki bunların dostluğu, hemşerilik dostluğu değil çıkar dostluğuymuş diye düşünmekten kendimi alıkoyamamıştım. Bir daha da o eve gitmedim.

***

Terhisime yakın yeni bir kısmetim çıkmıştı. Otel sahibi, Çukurova kökenli çok zengin bir ailenin kızıydı. Kız benden üç dört yaş büyüktü. Oldukça da güzel bir kızdı. Konuyu babası açtı.

Kızım seni çok beğendi. Aynı şeyi kendim için de söylüyorum. Hakkında edindiğim bilgiler çok olumlu. Ailenin zengin veya fakir olması beni ilgilendirmiyor. Benim mal varlığım, eğer kızımla evlenecek olursan bize de yeter, size de. Hoppala bu da nereden çıktı böyle? Demek otellerindeki başka ustaların çözemedi dedikleri elektrik arızası uydurmaymış. Amaçları beni kızları ile tanıştırmakmış. Arızayı gidermeye uğraşırken kızın bana çıraklık yapması belli bir planın parçasıymış. Bir ara konuşurken,

Beni isteyen çok oldu ama hiç birine güvenemedim. Biz Anadolu çocuğuyuz. Nedense İstanbul çocukları bana güven vermiyor. Bu nedenle kısmetimin hep Anadolu’dan gelecek biri olmasını diledim. Bu taşın bana olduğunu anlamamıştım. Ta ki babası bana konuyu açıncaya kadar. Dalıp gitmişim. Kızın babası,

Bu konuda ne düşündüğünü öğrene bilir miyim?

Tabi efendim. Ben de varlıklı bir ailenin çocuğuyum. Ailemi hiçbir şekilde kırmak istemem. Mektup yazıp onlardan evlilik için izin isterim. İzin verirlerse kızınızla evlenmek isterim.

Mektubu yazmakta geç kalma. Ben bu işin bir an önce gerçekleşmesini istiyorum.

Tamam efendim. En kısa zamanda size sonucu bildiririm.

***

Kızın yaşça benden büyük olması beni çok düşündürdü. Ne yapacağıma karar veremiyordum. Konuyu yakın bir arkadaşıma açtım. Hazır mezarın bayat ölüsüymüş.

Bana böyle bir teklif yapılsa, hiç düşünmeden peki derim. Kız hem güzel, hem de çok zengin. Ayağına çok güzel bir kısmet gelmiş, sakın kaçırma dedi. Yavaş yavaş aklım bu evlilik önerisine yatmaya başlamıştı. Hemen anneme bir mektup yazdım. Durumu anlattım. Annem babama mektubu okutunca, babam bana çok kızmış. Öfkeyle,

Benim servetim ona yetmez mi? Ne demek oluyor? Soyunu sopunu bilmediğimiz, üstelik kendisinden yaşça büyük bir kızla sırf parası için evlenmeye kalkışacak. Eğer o kızla evlenecek olursa onu defterimden silerim. Bir daha onun yüzünü bile görmek istemem demiş. Annemin yazdıklarını birkaç kez okudum. Babam haklıydı. Bu kızın ne eksikliği vardı ki bana büyük vaatlerle sunulmak isteniyordu. Otele gidip evlenmek istemediğimi söyleyecektim ama ya bana bir oyun oynamaya kalkarlarsa diye düşündüm. En iyisi o semte bir daha uğramamaktı.

***

Terhis olup evime döndüğümde annem hemen bana bir kız buldu. Bulduğu kız da beğenmedikleri bana aşık olan kara kızdan farksızdı. Kızı beğenmediğimi söylediğimde kıyamet koptu. Nikahta keramet vardır diye tutturdu. Boyun eğmek zorunda kaldım. Büyük bir tantana ile evlendik. Nikahta var oldukları sandıkları keramet beni hiç etkilememişti. Zoraki eşime bir türlü ısınamamıştım. Bir gün eşyalarımı alıp evden çıkarken eşim,

Nereye gidiyorsun diye sordu?

Cehennemin dibine dedim. Şaşırmıştı.

Beni iyi dinle dedim. Seninle birbirimizi tanımaya bile gerek görmeden ailemin zoruyla evlendirildim. Ne yaptıysam bu evliliği içime sindiremedim. Bu nedenle seni, ailemi ve doğup büyüdüğüm memleketimi terk ediyorum. Sakın beni arama ve peşime düşme.

Bunu bana yapamazsın.

Yaptım bile deyip evden ayrıldım.

***

Çocukluğumda büyümeyi ne kadar da çok istiyordum. Meğer büyümek dert küpü olmak demekmiş. Yalnızca evlilikten değil, yaşamaktan bile soğudum. Çocukluğumda gördüğüm komşu kızlarının dolgun bacakları beynimde öylesine yer etmiş ki, nedense akranım olan kadınlardan hiç zevk almıyorum. Ne zaman bir kadınla birlikte olmayı arzulasam hep o dolgun bacaklar gelir gözlerimin önüne. Nasıl bir saplantıdır bu inan çözemedim.

Beni bulduğun yerde körpecik kadınlar da vardı. Bu duyguların yüzünden mi beni tercih ettin?

Hiç düşünmedim ama bel ki de şuur altı bir tercihtir bu.

Beni güzel buluyor musun?

Güzel bulmasaydım seninle birlikte olur muydum?

Belli ki sen de benim gibi hep kaderin sillesini yemişsin.

Hadi anlat bakalım seni hayat kadını yapan etkenler ne?

Fazla uzatmayacağım. Çok kısa anlatacağım. Henüz on dört yaşındaydım. Komşumuzun çok yakışıklı bir oğlu vardı. Kadın düşkünü olarak dillenmişti. Nedense ona karşı çok ilgi duyuyordum. Üstelik okumuş biriydi de. Bir gün dersime yardımcı olmasını bahane ederek evlerine gittim. Evde yalnızdı. Dersimi yapmama yardımcı olmasına çok sevinmiştim. Bu nedenle onun yanına sık sık gidecek ve sıcak nefesini tenimde hissedecektim. Kadınlarla ilişki kurmakta belli ki çok hızlıydı. Ders sırasında elinin bacaklarımda gezinmeye başlamasından çok büyük bir zevk almıştım ve heyecan duymuştum. İtiraz etmediğimi görünce kolunu boynuma atıp kendine doğru çekti. Heyecandan boğulacak gibiydim. Dudaklarımdan, gerdanımdan öpmeye başladığında kendimden geçmiştim. Sanki bir mutluluk denizinde yüzüyordum. Halının üzerine uzandık. Öylesine kendimden geçmişim ki o malum acıyı bile hissetmedim. Uzun sürdü sevişmemiz. Sık sık buluşma umuduyla evden ayrıldım. Konuyu aileme açmaktan korktum. Nedense onunla bir daha birlikte olamadım. Sanki benden kaçıyordu. Bir gün onun nişanlandığını söylediklerinde beynimden vurulmuş gibi oldum. Delirecek gibiydim. Peki ben ne olacaktım? Aileme  söylesem ne olacaktı? Arada aylar geçmiş, iz kanıt kalmamış. Ne yapabilirdim.

Bir süre sonra beni istemeye gelenler oldu. Hepsini de geri çevirdim. Bir gün yine istemeye geldiler. Babam,

Hele bunu da istemiyorum de. Kafanı kırar mıyım, kırmaz mıyım? Görürsün dedi. Çaresiz peki dedim. Evlilik günü yaklaştıkça heyecanımla birlikte korkum da artıyordu. Evlendiğim kişi ya bakire olamadığımı anlarsa? Sonunda korktuğum başıma geldi. Gece yarısı beni evinden kovdu. Bereket kolumdaki, boynumdaki takıları almamıştı. Bu durumda baba evine dönemezdim. Dönecek olsam babam beni mutlaka öldürürdü. Keşke baba evine gitseydim. Keşke o gece babam beni öldürseydi de bu güne kadar yaşadıklarımı yaşamasaydım. Fahişelik çok zor bir meslek. Kimi bir kişiyim diyerek pazarlık eder, on kişi üstünden geçer. Kimi pazarlıkta anlaştığımız parayı vermez. Üstelik kıyasıya da döver. Kaç kez beni döverek hastanelik ettiler.

O gece şehirler arası yola çıkıp İstanbul’a sefer yapan otobüslerden birine binip İstanbul’a geldim. Gelmez olaydım. Fuhuş batağına saplandım kaldım. Bu hayattan ne kadar bıktığımı anlatmaya kelimeler yetmez. Keşke tek odalı bir evim olsaydı ve başımda bir erkeğim. Olmadı, olmadı. Dedik ya kader bize ağını çok sağlam örmüş. Ne kadar çırpınırsan çırpın bu ağdan kurtulmak olası değil.

Haklısın. Ne derler? Adın kader olacağına kaderin kader olsun. Ne yazık ki kaderimiz hiçbir zaman yüzümüze gülmedi.

Kuzum sen beni buraya sohbet etmek için mi getirdin? Daha elin elime bile değmedi. Ne duruyorsun? Sabaha ne kaldı ki? Sabah yine müşteri bulmak için yola çıkmak zorundayım.

Yarın çıkmayı ver. Anlaştığımız paranın iki katını veririm. Zarar etmemiş olursun.

Çok cömertsin. Çok da iyisin. Yatağa girmenin zamanı gelmişti. Elim kadının dolgun bacaklarında gezinirken gözümün önüne komşu kızlarının dolgun bacakları geldi. Hayat kadınına sımsıkı sarıldım. Yaşamım boyunca ilk defa bir kadından olağan üstü zevk alıyordum. Üç gün sürdü beraberliğimiz. Sonunda her zamanki gibi oldu. O yoluna ben yoluma. Ayrılırken,

Seni aradığımda nerede bulabilirim diye sorduğumda,

Aramana gerek yok dedi. Ben her boş kaldığımda yanında olacağım dedi.

***

Yatağıma uzanmış onu düşünüyordum. Onda ne bulmuştum ki aklımdan çıkaramaz olmuştum. Öyle özlüyorum ki onu. Kapımın zili çaldığında sevinçle yatağımdan fırladım. Gelenin onun olmasını diledim. Gelen o idi. Bu beraberlikten sonra yine ayrılık olacaktı. Belki kal desem kalacaktı ama, onun geçmişi beni korkutuyordu. Keşke içime sindirebilseydim ve bir ömür boyu onunla birlikte olabilseydim. Yatağa girdiğimizde ağlıyordu. Bir ara hıçkırıklarını tutamaz oldu.

Keşke, keşke seni on dört yaşındayken tanısaydım. Belki o zaman yaşamım bu denli karanlık ve acılarla geçmezdi. Gözlerinden akan yaşı elimle sildikten sonra ona sımsıkı sarıldım.

Üzülme sevgilim. Bundan böyle hep birlikte olacağız. Bizi ancak ölüm ayırır dedim. Sımsıkı boynuma sarıldı.

İnşallah sevgilim dedi.

Özcan Nevres

10 Eylül 2005

.

 

AH BİR BÜYÜSEYDİM

Ah bir büyüseydim

Neriman ile söyleşiyorduk. Neriman,

Hadi ben kör talih yüzünden bir hayat kadını oldum. Peki sen neden evlenip bir yuva kurmak istemiyorsun. Yuva kurmaktan seni korkutan ne?

Bilmiyorum dedim. Hayat öylesine girift ki, bazen yaşamayı bile gereksiz görür oluyorum. Nedense kolay sevemedim. Sevebilecek olduğumu ailem kabul etmedi. Sonunda benim mutsuzluk denizinde boğulmama neden oldular. Çok ama çok sevdiğim bir kız vardı. Ailem onu istemedi. Sonrada istemediğim, sevemeyeceğim bir kızla evlendirildim. Üç ay sürdü evliliğim. O üç ayda yaşamım zehir olmuştu. Sonunda evimi terk edip buralara geldim. Buraya gelmekle mutlu olabildim mi? Kocaman bir hayır. Keşke, keşke askerliğim sırasında ailemi dinlememiş olsaydım. Belki o zaman bu mutsuzluk denizinde boğulmazdım. Sana hayat hikayemi anlatsam sıkılır mısın?

Ne demek sıkılırım. Çok da memnun olurum.

Ne olur sözümü kesmeden dinle. Anlatacaklarım bittikten sonra nerede yanlış yaptığımızı tartışırız. Seni de hayat kadını yapan mutlaka bir yanlışlık bir yanılma vardır.

Çok haklısın. Başıma ne geldiyse yaptığım hatadan geldi. Hayat hikayeni önce sen anlat. Senden sonra ben kendi hayat hikayemi anlatırım.

***

Bağımızı ikiye bölen ana kanalda kadın kahkahaları yükselince hemen yerimden fırlayıp ana kanala koştum. Sulama kanalındaki suya aldırmadan kanalın içine atladım. Ayrık otlarına tutunarak ana kanalın üzerine çıktım. Komşularımızın kızları nereden bulmuşlarsa branda bezinden yapılmış bir sandala binmişler, akıntıya doğru kürek çekiyorlardı. Tek küreğin gücü bu akıntıya yetmiyordu. Kızlardan ikisi suya atlayıp itmeye çalıştılar ama olmadı. Akıntıyla baş edemeyince sandaldan inip sandalla birlikte kanalın üzerine çıktılar.İlerideki kanal taksimat yerinde yine sandala doluşup şarkılar söyleyerek önümden geçtiler. Kayıkla yaptıkları geziye canım gitmişti. Yıllarca o kayığın hayaliyle yaşamıştım. Henüz sekiz yaşındaydım. Kızların yarı çıplak vücutları beni ilgilendirmiyordu ama nedense ileriki yıllarda, cinselliğimin başlamasından sonra, benden büyük kızların tombul bacakları gözlerimin önünden gitmez oldu. O yıllarda hayallerimi süsleyen o mavi brandadan yapılmış olan kayıktı. Zamanla branda bezinin bal mumu ile su geçirmez hale geldiğini öğrenmiştim ama, kayığın iskeletini yapacak olanağım yoktu. Yaptıracak param da yoktu. Ah bir büyüsem. Kazanacağım ilk parayla o kayıktan çok daha iyisini alacaktım.

Evimizin avlusunda duran çamaşır yıkama teknesini kayık olarak kullana bilir miydim? İçine oturup denedim. İçine rahatça sığıyordum. Tek sorun beni suda taşıyıp taşımayacağında kalıyordu. Henüz yüzme bilmiyordum. Tekne devrili verirse suda boğulmam kaçınılmazdı. Sulama sezonu hız kestiğinde kanaldaki su azalıyor ve boyumu geçmez oluyordu. Yüzmeyi öğrenmeye azmetmiştim. Sabahtan akşama kadar sudan çıkmaz olmuştum. Önce ciğerlerimi hava ile doldurduktan sonra suyun üzerinde kalabildiğimi keşfettim. Bu bana cesaret vermişti. Kanalın bir yanından diğer yanına kulaç atarak gitmeyi başarmıştım. Daha sonra akıntıyı arkama alarak yüzmeyi denedim. Yüzlerce metre mesafeyi ayaklarımı yere basmadan aşabildim. Geriye dönmek istediğimde akıntıya karşı mesafe almak mümkün değildi. Komşu kızları gibi yaptım. Kanaldan çıkıp geri döndüm. Evimizin önünü bir hayli geçtikten sonra yine kanala atladım. Artık iyi bir yüzücü olmuştum.

Tekneyi suya indirdim. Küreklerim yoktu ama ellerimi kullanarak kendi buluşum olan kayığıma yön verebiliyordum. Bir eksiğim vardı. Geri dönerken koca tekneyi sırtımda taşımak zorunda kalıyordum. Çok yorucu bir işti. Sonunda onun da kolayını buldum. Büyük bir çiviyi teknenin önüne çaktım. Çiviye sağlam bir ip bağladım. Ne kadar uzağa gidersem gideyim artık tekne bana yük olmuyordu. Tekneyi iple çekerek evimizin yakınına götürüyordum.

***

Komşu kızları branda ile yapılmış kayığı komşularının kızıyla ortak almışlar. Bir gün sen değil ben kullanacağım diye kavgaya tutuştuklarında biri o öyle olmaz, böyle olur diyerek kayığın iskeletini parçalamış. Beş kız kardeşin dördüncüsü ile akran sayılırdık. Beşincisi ise benden biraz küçüktü. Bir zamanlar ben onların kayığına gıpta ile bakıyordum. Şimdi de onlar benim kayığıma gıpta ile bakıyorlardı. İnadım inat onları kayığıma bindirmedim. Zaten kayığım tek kişilikti.

Komşumuz ölünce mirasçılarının sattığı bağı babam satın aldı. Yazlık evlerimiz o delişmen kızların neşesinden ve kahkahalarından mahrum kalmıştı. Sonunda biz de bağ evimize göçmez olmuştuk. Yıllar su gibi aktı gitti. Ne güzeldi o çocukluk yılları. Cinsellik yok. Para kazanma hırsı yok. Yediğin önünde, yemediğin ardında. Giyim kuşam derdi bile yoktu. Onlarca çeşit üzümden en çok tavşan böbreği adını verdikleri üzümü severdim. Çekirdeksiz üzümler kesilip serilip kurutulduktan sonra olgunlaşırlardı. Tadı az ama kütür kütür olurdu. Bağ göçümünde çok dayanıklı olduğu için tavşan böbreği üzümünü en son toplar ve iplerle evimizin mutfak tavanına asardık. Bize en az iki ay daha taze üzüm yeme zevkini tattırırdı.

Bağ evimizin yakınında çok büyük bir asma vardı. Öğlen uykusuna hep o asmanın dalları arasında oluşmuş odacıkta yatardım. Henüz on iki yaşında olmama rağmen artık cinsellik bende de başlamıştı. O asmanın odacığında öğlen uykusuna yattığımda evlilik üzerine hayaller kurardım. Nedense benden çık büyük olmalarına rağmen aklıma hep sandala yarı çıplak binen komşu kızlarının dolgun bacakları gelirdi. Nedense akranım olan kızlardan hiç etkilenmiyordum. Belki de buna neden akranım olan kızların onların durumunda olmamalarından kaynaklanıyordu. Diğer komşu kızlarının aileleri mutaassıp olduklarından kızlarına ayak bileklerine kadar örten keten veya basma bezinden dikilmiş don giydirirlerdi. Bu nedenle bacakları güzel mi, çirkin mi?  Zayıf mı dolgun mu? bilemezdik. Belki de o yüzden akranım olan o kızlar ilgimi çekmiyordu.

***

Derin bir öğlen uykusundayım. Burun deliğim gıdıklanınca uyandım. Burnumda gezinenin ne olduğunu anlayamadım. Gözlerimi kapattığımda yine burnumda bir şey gezinmeye başladı. Yanı başımda kahkahayla gülen biri vardı. Dönüp baktım. Kanalın öbür tarafındaki bağımızın komşusunun kızı idi. Şaşırmıştım. Boynuma sımsıkı sarıldı.

Bakıyorum evlilik için hazırlığını yapmışsın. Bu güzel eve kimi gelin getirmeyi düşünüyorsun dedi. Düşünmeden,

Seni dedim. Uzun uzun öpüştük. Elim basma donun üzerinden bacaklarında gezinirken, hayalimde yine de benden büyük komşu kızlarının dolgun bacakları vardı. Ya annem bizi bu durumda görürse ne olurdu? En azından hayıt sopasıyla peşimize düşerdi.

Hadi sizin eve doğru gidelim dedim Onun annesi daha toleranslıydı. “Bunlar büyüsünler, kızımı mutlaka Selim ile evlendireceğim” diyordu. Bunu yüzüme karşı söylemekten bile çekinmiyordu.

Her üzüm hasat zamanında Türkan ile iki ay beraber oluyorduk. Asmaların arasında çocuksu bir aşkla sevişirdik. Öpüşmekten daha ileriye gitmezdik. Yaşımız on sekize geldiğinde Türkan ille kaçıp evlenelim diye tutturdu. Olmaz dedim. Askerliğimi yapmadan kesinlikle evliliği düşünmem dedim. Çok ısrar etti kaçmamız için. Aldırmadım.

Akşam eve geldiğimde annem müthiş sinirliydi. Öfkeyle,

Sen ne yaptın Türkan’a dedi.

Hiçbir şey yapmadım.

Onun için mi? bohçasını alıp geldi. Selim benimle evlenmek zorunda dedi.

Aramızda onunla evlenmemi zorunlu kılacak hiçbir şey olmadı. Üstelik ona söyledim. Askerliğimi yapmadan evlenmem dedim. Üstelik bu denli yüzsüzleşen bir kızla hiçbir zaman evlenmeyi düşünmem dedim. Aradan çok geçmedi. Türkan komşularının birinin oğluyla kaçıvermişti. Bu durum bana derin bir oh çektirmişti. Zira böyle bir kızdan her şey beklenilirdi. Sütten öylesine ağzım yanmıştı ki, yoğurdu üfleyerek yemek zorunda kalmıştım. Askere gidinceye kadar kızlardan hep uzak durmaya çalıştım. Bu nedenle bazı kızlar aptal olduğumdan ve kadın konusundan hiçbir şey bilmediğimi söyler olmuşlardı.

***

Askerliğimi yaparken bayram izinine memleketime gitmiştim. Annem beni karşısında görünce hiç sevinmemişti. Nedenini sorduğumda yanıt vermiyordu. Evden çıkmak istediğimde öfkeyle,

Nereye gidiyorsun dedi.

Arkadaşlarla buluşmaya.

Sakın o kara kızın yanına gitme. Gidersen çok fena oluruz.

Hangi kara kızın yanına?

Kaç tane kara kız var ki?

Benim hiçbir tane kara kızım yok. Bu da nereden çıktı şimdi.

Gel bakayım otur şuraya. On beş gün önce Zeynep teyzen hastaneye yatmıştı. Yanı başındaki yatağa yeni ameliyat edilmiş kara ve çirkin bir kız getirip yatırmışlar. Kız hep senin adını sayıklamış. Durmadan Selim’im beni ne zaman isteteceksin? Beni mutlu etmek için daha ne kadar bekleteceksin? demiş durmuş. Ayıldığında Zeynep teyzen kızın sayıkladığı sen olabilirsin diye düşünerek kıza sormuş.

Sen hangi selimden bahsediyorsun? Ayılırken hep onun adını sayıkladın.

Ya öyle mi? Tanır mısınız bilmem? Künkçülerin oğlu Selim diye tanınır. Bize akraba olurlar da.

Nasıl bilmem? Selim’in annesiyle ben ikinci kuşak kardeş çocuklarıyız. Sizinle akraba olduğumuzu bilmiyordum dediğinde,

İleride nasıl olsa akraba olacağız demiş. Hem de büyük bir güvenle. Zeynep teyzen bunu bana anlattığında şok oldum. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Sende hiç akıl yok mu? be oğlum. Etrafında pervane gibi dolaşan onca güzel kız varken o kara ve çirkin kızla niye ilişki kurdun? O kızı kendine yakıştıra biliyor musun?

Anne benim o kız ile ilgim yok. O kızların sokağında çok güzel bir kız var. Ben o kızla anlaşıyordum. O sokağa o kız için gidip geliyordum. Gerçi dikkatimi çekmişti. O sokaktan ne zaman geçecek olsam o kız ya sokağa fırlar, ya da yarı beline kadar pencereden sarkardı. Ona hiçbir zaman umut vermedim. O kendi kendine gelin güvey olmuşsa benim günahım ne?

Hadi oğlum hadi. Bana masal okuma. Ateş olmayan yerden duman tütmez. Sen ne dersen de beni inandıramazsın.

Bir haftalığına geldiğim bayram izini bana zehir edilmişti. Babamda ayrı bir surat asma, annemde ayrı. Dayanılacak gibi değildi. İzinimin üçüncü günü kimseye veda etmeden evden ayrılarak birliğime geri döndüm. Annemin ve babamın tavrı çok koymuştu bana. Kararımı vermiştim. Terhis olur olmaz İstanbullu bir kızla evlenip İstanbul’a yerleşecektim.

***

Her hafta sonu tatilimde hemşerim olan bir ailenin yanına uğrardım. Uğramazsam ararlardı ve sitem ederlerdi. Hemşerimin akranım olan bir kızı vardı. Ona kardeş gözü ile bakıyordum. Meğer bana gösterilen itibarın bir nedeni varmış. Meğer onlar için soyu sopu bilinen iyi bir damat adayıymışım. Yine bir tatil günü ziyaretlerine gitmiştim. Biraz hoşbeşten sonra kızın annesi Lütfiye teyze,

Bak oğlum. Bizim kızın artık evlenme çağı geldi. Onu aklı başında, soyu sopu düzgün biriyle baş göz etmeyi düşünüyorum. Nasıl? Senin evlenmeye niyetin yok mu? Doğrusu Lütfiye teyze beni çok şaşırtmıştı. Kızına kardeş gözüyle bakıyordum. Üstelik kızı hoşlanabileceğim bir tip değildi. Gerçi güzel bir kızdı. O yaşta dahi bir hayli kiloluydu ve ileride çok daha fazla kilolu olacağı, annesine benzeyeceği belliydi.

Otuz beş yaşına kadar evlenmeyi düşünmüyorum dediğimde yüzü kıpkırmızı kesildi. Odada sanki buz gibi bir hava esmişti. Belli ki Lütfiye teyze bu sözüme çok kızmıştı. Gitmek için kalktığımda her zamanki gibi elini öpmek istedim ama elini uzatmadı. Aradan bir ay kadar geçtikten sonra ayıp olmasın diye ziyaretine gittim. Kapıda kızı karşıladı. Çok soğuk bir tavır ve sesle,

Misafirlerimiz gelecek. Bu yüzden sizi evimize kabul edemeyeceğiz dedi. Şok olmuştum. Geri dönüp merdivenlerden hızla indim. Demek ki bunların dostluğu, hemşerilik dostluğu değil çıkar dostluğuymuş diye düşünmekten kendimi alıkoyamamıştım. Bir daha da o eve gitmedim.

***

Terhisime yakın yeni bir kısmetim çıkmıştı. Otel sahibi, Çukurova kökenli çok zengin bir ailenin kızıydı. Kız benden üç dört yaş büyüktü. Oldukça da güzel bir kızdı. Konuyu babası açtı.

Kızım seni çok beğendi. Aynı şeyi kendim için de söylüyorum. Hakkında edindiğim bilgiler çok olumlu. Ailenin zengin veya fakir olması beni ilgilendirmiyor. Benim mal varlığım, eğer kızımla evlenecek olursan bize de yeter, size de. Hoppala bu da nereden çıktı böyle? Demek otellerindeki başka ustaların çözemedi dedikleri elektrik arızası uydurmaymış. Amaçları beni kızları ile tanıştırmakmış. Arızayı gidermeye uğraşırken kızın bana çıraklık yapması belli bir planın parçasıymış. Bir ara konuşurken,

Beni isteyen çok oldu ama hiç birine güvenemedim. Biz Anadolu çocuğuyuz. Nedense İstanbul çocukları bana güven vermiyor. Bu nedenle kısmetimin hep Anadolu’dan gelecek biri olmasını diledim. Bu taşın bana olduğunu anlamamıştım. Ta ki babası bana konuyu açıncaya kadar. Dalıp gitmişim. Kızın babası,

Bu konuda ne düşündüğünü öğrene bilir miyim?

Tabi efendim. Ben de varlıklı bir ailenin çocuğuyum. Ailemi hiçbir şekilde kırmak istemem. Mektup yazıp onlardan evlilik için izin isterim. İzin verirlerse kızınızla evlenmek isterim.

Mektubu yazmakta geç kalma. Ben bu işin bir an önce gerçekleşmesini istiyorum.

Tamam efendim. En kısa zamanda size sonucu bildiririm.

***

Kızın yaşça benden büyük olması beni çok düşündürdü. Ne yapacağıma karar veremiyordum. Konuyu yakın bir arkadaşıma açtım. Hazır mezarın bayat ölüsüymüş.

Bana böyle bir teklif yapılsa, hiç düşünmeden peki derim. Kız hem güzel, hem de çok zengin. Ayağına çok güzel bir kısmet gelmiş, sakın kaçırma dedi. Yavaş yavaş aklım bu evlilik önerisine yatmaya başlamıştı. Hemen anneme bir mektup yazdım. Durumu anlattım. Annem babama mektubu okutunca, babam bana çok kızmış. Öfkeyle,

Benim servetim ona yetmez mi? Ne demek oluyor? Soyunu sopunu bilmediğimiz, üstelik kendisinden yaşça büyük bir kızla sırf parası için evlenmeye kalkışacak. Eğer o kızla evlenecek olursa onu defterimden silerim. Bir daha onun yüzünü bile görmek istemem demiş. Annemin yazdıklarını birkaç kez okudum. Babam haklıydı. Bu kızın ne eksikliği vardı ki bana büyük vaatlerle sunulmak isteniyordu. Otele gidip evlenmek istemediğimi söyleyecektim ama ya bana bir oyun oynamaya kalkarlarsa diye düşündüm. En iyisi o semte bir daha uğramamaktı.

***

Terhis olup evime döndüğümde annem hemen bana bir kız buldu. Bulduğu kız da beğenmedikleri bana aşık olan kara kızdan farksızdı. Kızı beğenmediğimi söylediğimde kıyamet koptu. Nikahta keramet vardır diye tutturdu. Boyun eğmek zorunda kaldım. Büyük bir tantana ile evlendik. Nikahta var oldukları sandıkları keramet beni hiç etkilememişti. Zoraki eşime bir türlü ısınamamıştım. Bir gün eşyalarımı alıp evden çıkarken eşim,

Nereye gidiyorsun diye sordu?

Cehennemin dibine dedim. Şaşırmıştı.

Beni iyi dinle dedim. Seninle birbirimizi tanımaya bile gerek görmeden ailemin zoruyla evlendirildim. Ne yaptıysam bu evliliği içime sindiremedim. Bu nedenle seni, ailemi ve doğup büyüdüğüm memleketimi terk ediyorum. Sakın beni arama ve peşime düşme.

Bunu bana yapamazsın.

Yaptım bile deyip evden ayrıldım.

***

Çocukluğumda büyümeyi ne kadar da çok istiyordum. Meğer büyümek dert küpü olmak demekmiş. Yalnızca evlilikten değil, yaşamaktan bile soğudum. Çocukluğumda gördüğüm komşu kızlarının dolgun bacakları beynimde öylesine yer etmiş ki, nedense akranım olan kadınlardan hiç zevk almıyorum. Ne zaman bir kadınla birlikte olmayı arzulasam hep o dolgun bacaklar gelir gözlerimin önüne. Nasıl bir saplantıdır bu inan çözemedim.

Beni bulduğun yerde körpecik kadınlar da vardı. Bu duyguların yüzünden mi beni tercih ettin?

Hiç düşünmedim ama bel ki de şuur altı bir tercihtir bu.

Beni güzel buluyor musun?

Güzel bulmasaydım seninle birlikte olur muydum?

Belli ki sen de benim gibi hep kaderin sillesini yemişsin.

Hadi anlat bakalım seni hayat kadını yapan etkenler ne?

Fazla uzatmayacağım. Çok kısa anlatacağım. Henüz on dört yaşındaydım. Komşumuzun çok yakışıklı bir oğlu vardı. Kadın düşkünü olarak dillenmişti. Nedense ona karşı çok ilgi duyuyordum. Üstelik okumuş biriydi de. Bir gün dersime yardımcı olmasını bahane ederek evlerine gittim. Evde yalnızdı. Dersimi yapmama yardımcı olmasına çok sevinmiştim. Bu nedenle onun yanına sık sık gidecek ve sıcak nefesini tenimde hissedecektim. Kadınlarla ilişki kurmakta belli ki çok hızlıydı. Ders sırasında elinin bacaklarımda gezinmeye başlamasından çok büyük bir zevk almıştım ve heyecan duymuştum. İtiraz etmediğimi görünce kolunu boynuma atıp kendine doğru çekti. Heyecandan boğulacak gibiydim. Dudaklarımdan, gerdanımdan öpmeye başladığında kendimden geçmiştim. Sanki bir mutluluk denizinde yüzüyordum. Halının üzerine uzandık. Öylesine kendimden geçmişim ki o malum acıyı bile hissetmedim. Uzun sürdü sevişmemiz. Sık sık buluşma umuduyla evden ayrıldım. Konuyu aileme açmaktan korktum. Nedense onunla bir daha birlikte olamadım. Sanki benden kaçıyordu. Bir gün onun nişanlandığını söylediklerinde beynimden vurulmuş gibi oldum. Delirecek gibiydim. Peki ben ne olacaktım? Aileme  söylesem ne olacaktı? Arada aylar geçmiş, iz kanıt kalmamış. Ne yapabilirdim.

Bir süre sonra beni istemeye gelenler oldu. Hepsini de geri çevirdim. Bir gün yine istemeye geldiler. Babam,

Hele bunu da istemiyorum de. Kafanı kırar mıyım, kırmaz mıyım? Görürsün dedi. Çaresiz peki dedim. Evlilik günü yaklaştıkça heyecanımla birlikte korkum da artıyordu. Evlendiğim kişi ya bakire olamadığımı anlarsa? Sonunda korktuğum başıma geldi. Gece yarısı beni evinden kovdu. Bereket kolumdaki, boynumdaki takıları almamıştı. Bu durumda baba evine dönemezdim. Dönecek olsam babam beni mutlaka öldürürdü. Keşke baba evine gitseydim. Keşke o gece babam beni öldürseydi de bu güne kadar yaşadıklarımı yaşamasaydım. Fahişelik çok zor bir meslek. Kimi bir kişiyim diyerek pazarlık eder, on kişi üstünden geçer. Kimi pazarlıkta anlaştığımız parayı vermez. Üstelik kıyasıya da döver. Kaç kez beni döverek hastanelik ettiler.

O gece şehirler arası yola çıkıp İstanbul’a sefer yapan otobüslerden birine binip İstanbul’a geldim. Gelmez olaydım. Fuhuş batağına saplandım kaldım. Bu hayattan ne kadar bıktığımı anlatmaya kelimeler yetmez. Keşke tek odalı bir evim olsaydı ve başımda bir erkeğim. Olmadı, olmadı. Dedik ya kader bize ağını çok sağlam örmüş. Ne kadar çırpınırsan çırpın bu ağdan kurtulmak olası değil.

Haklısın. Ne derler? Adın kader olacağına kaderin kader olsun. Ne yazık ki kaderimiz hiçbir zaman yüzümüze gülmedi.

Kuzum sen beni buraya sohbet etmek için mi getirdin? Daha elin elime bile değmedi. Ne duruyorsun? Sabaha ne kaldı ki? Sabah yine müşteri bulmak için yola çıkmak zorundayım.

Yarın çıkmayı ver. Anlaştığımız paranın iki katını veririm. Zarar etmemiş olursun.

Çok cömertsin. Çok da iyisin. Yatağa girmenin zamanı gelmişti. Elim kadının dolgun bacaklarında gezinirken gözümün önüne komşu kızlarının dolgun bacakları geldi. Hayat kadınına sımsıkı sarıldım. Yaşamım boyunca ilk defa bir kadından olağan üstü zevk alıyordum. Üç gün sürdü beraberliğimiz. Sonunda her zamanki gibi oldu. O yoluna ben yoluma. Ayrılırken,

Seni aradığımda nerede bulabilirim diye sorduğumda,

Aramana gerek yok dedi. Ben her boş kaldığımda yanında olacağım dedi.

***

Yatağıma uzanmış onu düşünüyordum. Onda ne bulmuştum ki aklımdan çıkaramaz olmuştum. Öyle özlüyorum ki onu. Kapımın zili çaldığında sevinçle yatağımdan fırladım. Gelenin onun olmasını diledim. Gelen o idi. Bu beraberlikten sonra yine ayrılık olacaktı. Belki kal desem kalacaktı ama, onun geçmişi beni korkutuyordu. Keşke içime sindirebilseydim ve bir ömür boyu onunla birlikte olabilseydim. Yatağa girdiğimizde ağlıyordu. Bir ara hıçkırıklarını tutamaz oldu.

Keşke, keşke seni on dört yaşındayken tanısaydım. Belki o zaman yaşamım bu denli karanlık ve acılarla geçmezdi. Gözlerinden akan yaşı elimle sildikten sonra ona sımsıkı sarıldım.

Üzülme sevgilim. Bundan böyle hep birlikte olacağız. Bizi ancak ölüm ayırır dedim. Sımsıkı boynuma sarıldı.

İnşallah sevgilim dedi.

Özcan Nevres

10 Eylül 2005

.

 

aH bİR bÜYÜSEM

 

Ah bir büyüseydim

Neriman ile söyleşiyorduk. Neriman,

Hadi ben kör talih yüzünden bir hayat kadını oldum. Peki sen neden evlenip bir yuva kurmak istemiyorsun. Yuva kurmaktan seni korkutan ne?

Bilmiyorum dedim. Hayat öylesine girift ki, bazen yaşamayı bile gereksiz görür oluyorum. Nedense kolay sevemedim. Sevebilecek olduğumu ailem kabul etmedi. Sonunda benim mutsuzluk denizinde boğulmama neden oldular. Çok ama çok sevdiğim bir kız vardı. Ailem onu istemedi. Sonrada istemediğim, sevemeyeceğim bir kızla evlendirildim. Üç ay sürdü evliliğim. O üç ayda yaşamım zehir olmuştu. Sonunda evimi terk edip buralara geldim. Buraya gelmekle mutlu olabildim mi? Kocaman bir hayır. Keşke, keşke askerliğim sırasında ailemi dinlememiş olsaydım. Belki o zaman bu mutsuzluk denizinde boğulmazdım. Sana hayat hikayemi anlatsam sıkılır mısın?

Ne demek sıkılırım. Çok da memnun olurum.

Ne olur sözümü kesmeden dinle. Anlatacaklarım bittikten sonra nerede yanlış yaptığımızı tartışırız. Seni de hayat kadını yapan mutlaka bir yanlışlık bir yanılma vardır.

Çok haklısın. Başıma ne geldiyse yaptığım hatadan geldi. Hayat hikayeni önce sen anlat. Senden sonra ben kendi hayat hikayemi anlatırım.

***

Bağımızı ikiye bölen ana kanalda kadın kahkahaları yükselince hemen yerimden fırlayıp ana kanala koştum. Sulama kanalındaki suya aldırmadan kanalın içine atladım. Ayrık otlarına tutunarak ana kanalın üzerine çıktım. Komşularımızın kızları nereden bulmuşlarsa branda bezinden yapılmış bir sandala binmişler, akıntıya doğru kürek çekiyorlardı. Tek küreğin gücü bu akıntıya yetmiyordu. Kızlardan ikisi suya atlayıp itmeye çalıştılar ama olmadı. Akıntıyla baş edemeyince sandaldan inip sandalla birlikte kanalın üzerine çıktılar.İlerideki kanal taksimat yerinde yine sandala doluşup şarkılar söyleyerek önümden geçtiler. Kayıkla yaptıkları geziye canım gitmişti. Yıllarca o kayığın hayaliyle yaşamıştım. Henüz sekiz yaşındaydım. Kızların yarı çıplak vücutları beni ilgilendirmiyordu ama nedense ileriki yıllarda, cinselliğimin başlamasından sonra, benden büyük kızların tombul bacakları gözlerimin önünden gitmez oldu. O yıllarda hayallerimi süsleyen o mavi brandadan yapılmış olan kayıktı. Zamanla branda bezinin bal mumu ile su geçirmez hale geldiğini öğrenmiştim ama, kayığın iskeletini yapacak olanağım yoktu. Yaptıracak param da yoktu. Ah bir büyüsem. Kazanacağım ilk parayla o kayıktan çok daha iyisini alacaktım.

Evimizin avlusunda duran çamaşır yıkama teknesini kayık olarak kullana bilir miydim? İçine oturup denedim. İçine rahatça sığıyordum. Tek sorun beni suda taşıyıp taşımayacağında kalıyordu. Henüz yüzme bilmiyordum. Tekne devrili verirse suda boğulmam kaçınılmazdı. Sulama sezonu hız kestiğinde kanaldaki su azalıyor ve boyumu geçmez oluyordu. Yüzmeyi öğrenmeye azmetmiştim. Sabahtan akşama kadar sudan çıkmaz olmuştum. Önce ciğerlerimi hava ile doldurduktan sonra suyun üzerinde kalabildiğimi keşfettim. Bu bana cesaret vermişti. Kanalın bir yanından diğer yanına kulaç atarak gitmeyi başarmıştım. Daha sonra akıntıyı arkama alarak yüzmeyi denedim. Yüzlerce metre mesafeyi ayaklarımı yere basmadan aşabildim. Geriye dönmek istediğimde akıntıya karşı mesafe almak mümkün değildi. Komşu kızları gibi yaptım. Kanaldan çıkıp geri döndüm. Evimizin önünü bir hayli geçtikten sonra yine kanala atladım. Artık iyi bir yüzücü olmuştum.

Tekneyi suya indirdim. Küreklerim yoktu ama ellerimi kullanarak kendi buluşum olan kayığıma yön verebiliyordum. Bir eksiğim vardı. Geri dönerken koca tekneyi sırtımda taşımak zorunda kalıyordum. Çok yorucu bir işti. Sonunda onun da kolayını buldum. Büyük bir çiviyi teknenin önüne çaktım. Çiviye sağlam bir ip bağladım. Ne kadar uzağa gidersem gideyim artık tekne bana yük olmuyordu. Tekneyi iple çekerek evimizin yakınına götürüyordum.

***

Komşu kızları branda ile yapılmış kayığı komşularının kızıyla ortak almışlar. Bir gün sen değil ben kullanacağım diye kavgaya tutuştuklarında biri o öyle olmaz, böyle olur diyerek kayığın iskeletini parçalamış. Beş kız kardeşin dördüncüsü ile akran sayılırdık. Beşincisi ise benden biraz küçüktü. Bir zamanlar ben onların kayığına gıpta ile bakıyordum. Şimdi de onlar benim kayığıma gıpta ile bakıyorlardı. İnadım inat onları kayığıma bindirmedim. Zaten kayığım tek kişilikti.

Komşumuz ölünce mirasçılarının sattığı bağı babam satın aldı. Yazlık evlerimiz o delişmen kızların neşesinden ve kahkahalarından mahrum kalmıştı. Sonunda biz de bağ evimize göçmez olmuştuk. Yıllar su gibi aktı gitti. Ne güzeldi o çocukluk yılları. Cinsellik yok. Para kazanma hırsı yok. Yediğin önünde, yemediğin ardında. Giyim kuşam derdi bile yoktu. Onlarca çeşit üzümden en çok tavşan böbreği adını verdikleri üzümü severdim. Çekirdeksiz üzümler kesilip serilip kurutulduktan sonra olgunlaşırlardı. Tadı az ama kütür kütür olurdu. Bağ göçümünde çok dayanıklı olduğu için tavşan böbreği üzümünü en son toplar ve iplerle evimizin mutfak tavanına asardık. Bize en az iki ay daha taze üzüm yeme zevkini tattırırdı.

Bağ evimizin yakınında çok büyük bir asma vardı. Öğlen uykusuna hep o asmanın dalları arasında oluşmuş odacıkta yatardım. Henüz on iki yaşında olmama rağmen artık cinsellik bende de başlamıştı. O asmanın odacığında öğlen uykusuna yattığımda evlilik üzerine hayaller kurardım. Nedense benden çık büyük olmalarına rağmen aklıma hep sandala yarı çıplak binen komşu kızlarının dolgun bacakları gelirdi. Nedense akranım olan kızlardan hiç etkilenmiyordum. Belki de buna neden akranım olan kızların onların durumunda olmamalarından kaynaklanıyordu. Diğer komşu kızlarının aileleri mutaassıp olduklarından kızlarına ayak bileklerine kadar örten keten veya basma bezinden dikilmiş don giydirirlerdi. Bu nedenle bacakları güzel mi, çirkin mi?  Zayıf mı dolgun mu? bilemezdik. Belki de o yüzden akranım olan o kızlar ilgimi çekmiyordu.

***

Derin bir öğlen uykusundayım. Burun deliğim gıdıklanınca uyandım. Burnumda gezinenin ne olduğunu anlayamadım. Gözlerimi kapattığımda yine burnumda bir şey gezinmeye başladı. Yanı başımda kahkahayla gülen biri vardı. Dönüp baktım. Kanalın öbür tarafındaki bağımızın komşusunun kızı idi. Şaşırmıştım. Boynuma sımsıkı sarıldı.

Bakıyorum evlilik için hazırlığını yapmışsın. Bu güzel eve kimi gelin getirmeyi düşünüyorsun dedi. Düşünmeden,

Seni dedim. Uzun uzun öpüştük. Elim basma donun üzerinden bacaklarında gezinirken, hayalimde yine de benden büyük komşu kızlarının dolgun bacakları vardı. Ya annem bizi bu durumda görürse ne olurdu? En azından hayıt sopasıyla peşimize düşerdi.

Hadi sizin eve doğru gidelim dedim Onun annesi daha toleranslıydı. “Bunlar büyüsünler, kızımı mutlaka Selim ile evlendireceğim” diyordu. Bunu yüzüme karşı söylemekten bile çekinmiyordu.

Her üzüm hasat zamanında Türkan ile iki ay beraber oluyorduk. Asmaların arasında çocuksu bir aşkla sevişirdik. Öpüşmekten daha ileriye gitmezdik. Yaşımız on sekize geldiğinde Türkan ille kaçıp evlenelim diye tutturdu. Olmaz dedim. Askerliğimi yapmadan kesinlikle evliliği düşünmem dedim. Çok ısrar etti kaçmamız için. Aldırmadım.

Akşam eve geldiğimde annem müthiş sinirliydi. Öfkeyle,

Sen ne yaptın Türkan’a dedi.

Hiçbir şey yapmadım.

Onun için mi? bohçasını alıp geldi. Selim benimle evlenmek zorunda dedi.

Aramızda onunla evlenmemi zorunlu kılacak hiçbir şey olmadı. Üstelik ona söyledim. Askerliğimi yapmadan evlenmem dedim. Üstelik bu denli yüzsüzleşen bir kızla hiçbir zaman evlenmeyi düşünmem dedim. Aradan çok geçmedi. Türkan komşularının birinin oğluyla kaçıvermişti. Bu durum bana derin bir oh çektirmişti. Zira böyle bir kızdan her şey beklenilirdi. Sütten öylesine ağzım yanmıştı ki, yoğurdu üfleyerek yemek zorunda kalmıştım. Askere gidinceye kadar kızlardan hep uzak durmaya çalıştım. Bu nedenle bazı kızlar aptal olduğumdan ve kadın konusundan hiçbir şey bilmediğimi söyler olmuşlardı.

***

Askerliğimi yaparken bayram izinine memleketime gitmiştim. Annem beni karşısında görünce hiç sevinmemişti. Nedenini sorduğumda yanıt vermiyordu. Evden çıkmak istediğimde öfkeyle,

Nereye gidiyorsun dedi.

Arkadaşlarla buluşmaya.

Sakın o kara kızın yanına gitme. Gidersen çok fena oluruz.

Hangi kara kızın yanına?

Kaç tane kara kız var ki?

Benim hiçbir tane kara kızım yok. Bu da nereden çıktı şimdi.

Gel bakayım otur şuraya. On beş gün önce Zeynep teyzen hastaneye yatmıştı. Yanı başındaki yatağa yeni ameliyat edilmiş kara ve çirkin bir kız getirip yatırmışlar. Kız hep senin adını sayıklamış. Durmadan Selim’im beni ne zaman isteteceksin? Beni mutlu etmek için daha ne kadar bekleteceksin? demiş durmuş. Ayıldığında Zeynep teyzen kızın sayıkladığı sen olabilirsin diye düşünerek kıza sormuş.

Sen hangi selimden bahsediyorsun? Ayılırken hep onun adını sayıkladın.

Ya öyle mi? Tanır mısınız bilmem? Künkçülerin oğlu Selim diye tanınır. Bize akraba olurlar da.

Nasıl bilmem? Selim’in annesiyle ben ikinci kuşak kardeş çocuklarıyız. Sizinle akraba olduğumuzu bilmiyordum dediğinde,

İleride nasıl olsa akraba olacağız demiş. Hem de büyük bir güvenle. Zeynep teyzen bunu bana anlattığında şok oldum. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Sende hiç akıl yok mu? be oğlum. Etrafında pervane gibi dolaşan onca güzel kız varken o kara ve çirkin kızla niye ilişki kurdun? O kızı kendine yakıştıra biliyor musun?

Anne benim o kız ile ilgim yok. O kızların sokağında çok güzel bir kız var. Ben o kızla anlaşıyordum. O sokağa o kız için gidip geliyordum. Gerçi dikkatimi çekmişti. O sokaktan ne zaman geçecek olsam o kız ya sokağa fırlar, ya da yarı beline kadar pencereden sarkardı. Ona hiçbir zaman umut vermedim. O kendi kendine gelin güvey olmuşsa benim günahım ne?

Hadi oğlum hadi. Bana masal okuma. Ateş olmayan yerden duman tütmez. Sen ne dersen de beni inandıramazsın.

Bir haftalığına geldiğim bayram izini bana zehir edilmişti. Babamda ayrı bir surat asma, annemde ayrı. Dayanılacak gibi değildi. İzinimin üçüncü günü kimseye veda etmeden evden ayrılarak birliğime geri döndüm. Annemin ve babamın tavrı çok koymuştu bana. Kararımı vermiştim. Terhis olur olmaz İstanbullu bir kızla evlenip İstanbul’a yerleşecektim.

***

Her hafta sonu tatilimde hemşerim olan bir ailenin yanına uğrardım. Uğramazsam ararlardı ve sitem ederlerdi. Hemşerimin akranım olan bir kızı vardı. Ona kardeş gözü ile bakıyordum. Meğer bana gösterilen itibarın bir nedeni varmış. Meğer onlar için soyu sopu bilinen iyi bir damat adayıymışım. Yine bir tatil günü ziyaretlerine gitmiştim. Biraz hoşbeşten sonra kızın annesi Lütfiye teyze,

Bak oğlum. Bizim kızın artık evlenme çağı geldi. Onu aklı başında, soyu sopu düzgün biriyle baş göz etmeyi düşünüyorum. Nasıl? Senin evlenmeye niyetin yok mu? Doğrusu Lütfiye teyze beni çok şaşırtmıştı. Kızına kardeş gözüyle bakıyordum. Üstelik kızı hoşlanabileceğim bir tip değildi. Gerçi güzel bir kızdı. O yaşta dahi bir hayli kiloluydu ve ileride çok daha fazla kilolu olacağı, annesine benzeyeceği belliydi.

Otuz beş yaşına kadar evlenmeyi düşünmüyorum dediğimde yüzü kıpkırmızı kesildi. Odada sanki buz gibi bir hava esmişti. Belli ki Lütfiye teyze bu sözüme çok kızmıştı. Gitmek için kalktığımda her zamanki gibi elini öpmek istedim ama elini uzatmadı. Aradan bir ay kadar geçtikten sonra ayıp olmasın diye ziyaretine gittim. Kapıda kızı karşıladı. Çok soğuk bir tavır ve sesle,

Misafirlerimiz gelecek. Bu yüzden sizi evimize kabul edemeyeceğiz dedi. Şok olmuştum. Geri dönüp merdivenlerden hızla indim. Demek ki bunların dostluğu, hemşerilik dostluğu değil çıkar dostluğuymuş diye düşünmekten kendimi alıkoyamamıştım. Bir daha da o eve gitmedim.

***

Terhisime yakın yeni bir kısmetim çıkmıştı. Otel sahibi, Çukurova kökenli çok zengin bir ailenin kızıydı. Kız benden üç dört yaş büyüktü. Oldukça da güzel bir kızdı. Konuyu babası açtı.

Kızım seni çok beğendi. Aynı şeyi kendim için de söylüyorum. Hakkında edindiğim bilgiler çok olumlu. Ailenin zengin veya fakir olması beni ilgilendirmiyor. Benim mal varlığım, eğer kızımla evlenecek olursan bize de yeter, size de. Hoppala bu da nereden çıktı böyle? Demek otellerindeki başka ustaların çözemedi dedikleri elektrik arızası uydurmaymış. Amaçları beni kızları ile tanıştırmakmış. Arızayı gidermeye uğraşırken kızın bana çıraklık yapması belli bir planın parçasıymış. Bir ara konuşurken,

Beni isteyen çok oldu ama hiç birine güvenemedim. Biz Anadolu çocuğuyuz. Nedense İstanbul çocukları bana güven vermiyor. Bu nedenle kısmetimin hep Anadolu’dan gelecek biri olmasını diledim. Bu taşın bana olduğunu anlamamıştım. Ta ki babası bana konuyu açıncaya kadar. Dalıp gitmişim. Kızın babası,

Bu konuda ne düşündüğünü öğrene bilir miyim?

Tabi efendim. Ben de varlıklı bir ailenin çocuğuyum. Ailemi hiçbir şekilde kırmak istemem. Mektup yazıp onlardan evlilik için izin isterim. İzin verirlerse kızınızla evlenmek isterim.

Mektubu yazmakta geç kalma. Ben bu işin bir an önce gerçekleşmesini istiyorum.

Tamam efendim. En kısa zamanda size sonucu bildiririm.

***

Kızın yaşça benden büyük olması beni çok düşündürdü. Ne yapacağıma karar veremiyordum. Konuyu yakın bir arkadaşıma açtım. Hazır mezarın bayat ölüsüymüş.

Bana böyle bir teklif yapılsa, hiç düşünmeden peki derim. Kız hem güzel, hem de çok zengin. Ayağına çok güzel bir kısmet gelmiş, sakın kaçırma dedi. Yavaş yavaş aklım bu evlilik önerisine yatmaya başlamıştı. Hemen anneme bir mektup yazdım. Durumu anlattım. Annem babama mektubu okutunca, babam bana çok kızmış. Öfkeyle,

Benim servetim ona yetmez mi? Ne demek oluyor? Soyunu sopunu bilmediğimiz, üstelik kendisinden yaşça büyük bir kızla sırf parası için evlenmeye kalkışacak. Eğer o kızla evlenecek olursa onu defterimden silerim. Bir daha onun yüzünü bile görmek istemem demiş. Annemin yazdıklarını birkaç kez okudum. Babam haklıydı. Bu kızın ne eksikliği vardı ki bana büyük vaatlerle sunulmak isteniyordu. Otele gidip evlenmek istemediğimi söyleyecektim ama ya bana bir oyun oynamaya kalkarlarsa diye düşündüm. En iyisi o semte bir daha uğramamaktı.

***

Terhis olup evime döndüğümde annem hemen bana bir kız buldu. Bulduğu kız da beğenmedikleri bana aşık olan kara kızdan farksızdı. Kızı beğenmediğimi söylediğimde kıyamet koptu. Nikahta keramet vardır diye tutturdu. Boyun eğmek zorunda kaldım. Büyük bir tantana ile evlendik. Nikahta var oldukları sandıkları keramet beni hiç etkilememişti. Zoraki eşime bir türlü ısınamamıştım. Bir gün eşyalarımı alıp evden çıkarken eşim,

Nereye gidiyorsun diye sordu?

Cehennemin dibine dedim. Şaşırmıştı.

Beni iyi dinle dedim. Seninle birbirimizi tanımaya bile gerek görmeden ailemin zoruyla evlendirildim. Ne yaptıysam bu evliliği içime sindiremedim. Bu nedenle seni, ailemi ve doğup büyüdüğüm memleketimi terk ediyorum. Sakın beni arama ve peşime düşme.

Bunu bana yapamazsın.

Yaptım bile deyip evden ayrıldım.

***

Çocukluğumda büyümeyi ne kadar da çok istiyordum. Meğer büyümek dert küpü olmak demekmiş. Yalnızca evlilikten değil, yaşamaktan bile soğudum. Çocukluğumda gördüğüm komşu kızlarının dolgun bacakları beynimde öylesine yer etmiş ki, nedense akranım olan kadınlardan hiç zevk almıyorum. Ne zaman bir kadınla birlikte olmayı arzulasam hep o dolgun bacaklar gelir gözlerimin önüne. Nasıl bir saplantıdır bu inan çözemedim.

Beni bulduğun yerde körpecik kadınlar da vardı. Bu duyguların yüzünden mi beni tercih ettin?

Hiç düşünmedim ama bel ki de şuur altı bir tercihtir bu.

Beni güzel buluyor musun?

Güzel bulmasaydım seninle birlikte olur muydum?

Belli ki sen de benim gibi hep kaderin sillesini yemişsin.

Hadi anlat bakalım seni hayat kadını yapan etkenler ne?

Fazla uzatmayacağım. Çok kısa anlatacağım. Henüz on dört yaşındaydım. Komşumuzun çok yakışıklı bir oğlu vardı. Kadın düşkünü olarak dillenmişti. Nedense ona karşı çok ilgi duyuyordum. Üstelik okumuş biriydi de. Bir gün dersime yardımcı olmasını bahane ederek evlerine gittim. Evde yalnızdı. Dersimi yapmama yardımcı olmasına çok sevinmiştim. Bu nedenle onun yanına sık sık gidecek ve sıcak nefesini tenimde hissedecektim. Kadınlarla ilişki kurmakta belli ki çok hızlıydı. Ders sırasında elinin bacaklarımda gezinmeye başlamasından çok büyük bir zevk almıştım ve heyecan duymuştum. İtiraz etmediğimi görünce kolunu boynuma atıp kendine doğru çekti. Heyecandan boğulacak gibiydim. Dudaklarımdan, gerdanımdan öpmeye başladığında kendimden geçmiştim. Sanki bir mutluluk denizinde yüzüyordum. Halının üzerine uzandık. Öylesine kendimden geçmişim ki o malum acıyı bile hissetmedim. Uzun sürdü sevişmemiz. Sık sık buluşma umuduyla evden ayrıldım. Konuyu aileme açmaktan korktum. Nedense onunla bir daha birlikte olamadım. Sanki benden kaçıyordu. Bir gün onun nişanlandığını söylediklerinde beynimden vurulmuş gibi oldum. Delirecek gibiydim. Peki ben ne olacaktım? Aileme  söylesem ne olacaktı? Arada aylar geçmiş, iz kanıt kalmamış. Ne yapabilirdim.

Bir süre sonra beni istemeye gelenler oldu. Hepsini de geri çevirdim. Bir gün yine istemeye geldiler. Babam,

Hele bunu da istemiyorum de. Kafanı kırar mıyım, kırmaz mıyım? Görürsün dedi. Çaresiz peki dedim. Evlilik günü yaklaştıkça heyecanımla birlikte korkum da artıyordu. Evlendiğim kişi ya bakire olamadığımı anlarsa? Sonunda korktuğum başıma geldi. Gece yarısı beni evinden kovdu. Bereket kolumdaki, boynumdaki takıları almamıştı. Bu durumda baba evine dönemezdim. Dönecek olsam babam beni mutlaka öldürürdü. Keşke baba evine gitseydim. Keşke o gece babam beni öldürseydi de bu güne kadar yaşadıklarımı yaşamasaydım. Fahişelik çok zor bir meslek. Kimi bir kişiyim diyerek pazarlık eder, on kişi üstünden geçer. Kimi pazarlıkta anlaştığımız parayı vermez. Üstelik kıyasıya da döver. Kaç kez beni döverek hastanelik ettiler.

O gece şehirler arası yola çıkıp İstanbul’a sefer yapan otobüslerden birine binip İstanbul’a geldim. Gelmez olaydım. Fuhuş batağına saplandım kaldım. Bu hayattan ne kadar bıktığımı anlatmaya kelimeler yetmez. Keşke tek odalı bir evim olsaydı ve başımda bir erkeğim. Olmadı, olmadı. Dedik ya kader bize ağını çok sağlam örmüş. Ne kadar çırpınırsan çırpın bu ağdan kurtulmak olası değil.

Haklısın. Ne derler? Adın kader olacağına kaderin kader olsun. Ne yazık ki kaderimiz hiçbir zaman yüzümüze gülmedi.

Kuzum sen beni buraya sohbet etmek için mi getirdin? Daha elin elime bile değmedi. Ne duruyorsun? Sabaha ne kaldı ki? Sabah yine müşteri bulmak için yola çıkmak zorundayım.

Yarın çıkmayı ver. Anlaştığımız paranın iki katını veririm. Zarar etmemiş olursun.

Çok cömertsin. Çok da iyisin. Yatağa girmenin zamanı gelmişti. Elim kadının dolgun bacaklarında gezinirken gözümün önüne komşu kızlarının dolgun bacakları geldi. Hayat kadınına sımsıkı sarıldım. Yaşamım boyunca ilk defa bir kadından olağan üstü zevk alıyordum. Üç gün sürdü beraberliğimiz. Sonunda her zamanki gibi oldu. O yoluna ben yoluma. Ayrılırken,

Seni aradığımda nerede bulabilirim diye sorduğumda,

Aramana gerek yok dedi. Ben her boş kaldığımda yanında olacağım dedi.

***

Yatağıma uzanmış onu düşünüyordum. Onda ne bulmuştum ki aklımdan çıkaramaz olmuştum. Öyle özlüyorum ki onu. Kapımın zili çaldığında sevinçle yatağımdan fırladım. Gelenin onun olmasını diledim. Gelen o idi. Bu beraberlikten sonra yine ayrılık olacaktı. Belki kal desem kalacaktı ama, onun geçmişi beni korkutuyordu. Keşke içime sindirebilseydim ve bir ömür boyu onunla birlikte olabilseydim. Yatağa girdiğimizde ağlıyordu. Bir ara hıçkırıklarını tutamaz oldu.

Keşke, keşke seni on dört yaşındayken tanısaydım. Belki o zaman yaşamım bu denli karanlık ve acılarla geçmezdi. Gözlerinden akan yaşı elimle sildikten sonra ona sımsıkı sarıldım.

Üzülme sevgilim. Bundan böyle hep birlikte olacağız. Bizi ancak ölüm ayırır dedim. Sımsıkı boynuma sarıldı.

İnşallah sevgilim dedi.

Özcan Nevres

10 Eylül 2005

.

 

BAHADIR DELİKANLI

BAHADIR DELİKANLI

İldeki santral memuresi, ilçenin santral memuresine anlatıyordu.

Sizin santralınızda bir erkek memur var. Her karşılaşmamızda”ben Anadolu’nun ender yetiştirdiği bahadır delikanlılardan Önder” diyordu. Bir gün sordum ne anlamda kullanıyorsun bu sıfatı diye. Yakışıklı mısın, yoksa iri yarımısın? “Çok yakışıklıyım dedi. Doğrusu bu memurunuzu merak ettim. Gece nöbetlerimiz denk geldiğinde saatlerce sohbet eder olduk. İşin doğrusu görmeden aşık olduk biri birimize. Sonunda randevulaştık. Bir Pazar günü Konak’ta saat kulesinin yanında buluşmaya karar verdik. O elinde Hayat dergisi ile kırmızı bir karanfil tutacaktı. Bu şekilde kendisini tanımış olacaktım. O gün saat on üçü zor ettim. Nasıl bir insan? Gerçekten çok yakışıklı mı? Ya beni beğenmezse gibi düşünceler yüzünden zaman geçmek bilmiyordu. Ne olur ne olmaz diye randevu yerine on beş dakika önce gittim. Randevu yerinde kara kuru ufak tefek, üstelik çirkin sayılacak biri vardı. Görmemezlikten gelerek Hisaraltı’na yöneldim. Bir süre mağaza vitrinlerini seyrettikten sonra geri döndüm. Buluşacağım o değildir, belki bir rastlantıdır diye düşündüm. Doğrusu bu kez orada başka birini bulacağımı umut ediyordum. Orada yine aynı kişi vardı. Güvercinlere yem satan yaşlı adamın yanına giderek yem satın aldım. Güvercinlere azar azar atarak on beş dakika kadar oyalandım. Başka bir gelen yoktu. Beklediğim ve ola bildiğince heyecanlanmama neden olan belli ki bu köstebek kılıklı adamdı. Oradan uzaklaşıp bir arkadaşıma gittim. Geri dönerken buluşma yerimize göz attım. O salak halen benim gelmemi bekliyordu. Ne umutlarla gitmiştim oraya. Oh olsun ona. Ben de onu orada saatlerce beklettim ya.

Aşk olsun sana. İnsan sormaz mı onu? Bana sorsaydın hemen ne olduğunu söylerdim. O konuşulacak adam mı be? O önüne gelen herkesle kavga eder. Oysa bir sıkımlık canı var. Benim de burada flört ettiğim biri var. Bir gün ona sataşmış. O da gelip burada onu neredeyse dövecekti. “Çık dışarıya sana bahadır delikanlılık nasıl olurmuş göstereyim diye bas bas bağırdığında o kaçacak delik aradı. Bereket müdürümüz araya girdi de yatıştırdı. Korkudan ölecekti aptal herif.

Ne zannediyor o salak kendini öyle?

Ne bileyim ben? Neyse şimdilerde kendine Manisa’dan birini buldu da rahat ettik.

Senin flört ettiğin nasıl biri? Yakışıklı mı bari?

Hem de nasıl.

Evlenecek misin onunla.

Öyle görünüyor.

Dediğin gibi ise kaçırma elinden. Bu zamanda evlenecek birini bulmak o kadar zor ki. Ne kadar da sevinmiştim gönlümün prensini buldum diye. Bendeki de şans mı? Çıka çıka karşıma köstebek kılıklı biri çıktı.

Yok yok benimkini bir görsen aklın gider vallahi. Burada benim gibi memur bir arkadaşım var. Onu elimden almak için yapmadığını bırakmıyor. Bereket versin biri birimizi çok seviyoruz. Yoksa elimden alacak vallahi.

Sen de uzatma fazla. Madem biri birinizi seviyorsunuz evlen  gitsin.

Olmuyor işte annem pürüz çıkarıyor. İllede vermem diyor.

Sen de kaç gitsin

Olur mu ayol? Köylü kızları gibi kaçmak yakışır mı bize?

Annen illede vermem diyorsa başka çaresi var mı?

Bekleyeceğiz bakalım. Belki annemin zamanla gönlü olur.

Hadi sana iyi nöbetler. Giderayak onunla bir an önce evlenmeni öneririm.

Hadi sana da iyi nöbetler.

***

Anadolu’nun ender yetiştirdiği bahadır delikanlısı Önder, telefonda kapıştığı delikanlının santrala kadar gelip kendisini dışarı çağırmasından çok korkmuştu. Müdürü de kendisini uyarmıştı. “Senin kapıştığın delikanlı isterse seni buradan bir günde sürdürür.

Sen en iyisi git bul onu ve özür dile” demişti. Mesai bitiminde doğruca tartıştığı delikanlının dükkanına gitti. İçini büyük bir korku kemiriyordu, ya beni dükkanında evire çevire bir güzel döverse. Korkusunu yenip içeri girdi. O korktuğu delikanlı aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi güler yüzle karşıladı.

Hoş geldin. Özür dilemeye mi geldin, yoksa dövüşmek için mi?

Özür dilemeye geldim. Elimde olmadan sana karşı kabalık ettim.

Unut onu. Özür dilemek erdemliliktir. Önce ne içersin onu söyle

Çay olsun. Özkan dışarı çıkıp çay ocağına çay söylemeye gittiğinde Önder” amma da yaptım ha diye geçirdi içinden. Şu adama bak en az seksen kilo. Üstelikte çok sportmen yapılı biri. Benim gibi elli kiloluk adamın bir sıkışta suyunu çıkarır vallahi.  İyi ki gelip özür diledim.” Az sonra çaylar geldi. Çaylarını içtikten sonra da  uzun uzun konuşup iyice biri birlerini tanımış oldular.

***

Genelde en iyi dostluklar kavgadan sonra başlar onların dostluğu da öyle oldu. Önder ile Özkan kısa zamanda iyi anlaşan arkadaş oldular. Önder’in hırçınlığı hem abonelere, hem de mesai arkadaşlarına karşı devam ediyordu. Bu nedenle çevre ilçelerdeki mesai arkadaşları, onu aboneler ile kapışması için zora koşuyorlardı. Giderek Önder’in memuriyeti riske giriyordu. Zira henüz stajerlik dönemindeydi.Özkan onun dalaştığı memurların hemen hemen tümünü tanıyordu. Araya girip tümüyle barışmasını sağladı.

Yakın zamanda sözlendiği kıza nişan takacaktı. Nişan töreni için eğlence düzenlemek adettir. Arkadaşı Özkan’ın güzel bir teybi vardı. Gidip durumu ona anlattı ve nişanına davet etti.

Gelirken teybini de getirirsen iyi olur, kızlar onunla eğlenirler dedi. Özkan

Madem ki beni davet ediyorsun, fotoğrafçı tutmana gerek yok. Resimlerinizi de ben çekerim dedi. Önder çok memnun kalmıştı. Hem çalgıcı, hem de fotoğrafçı parasından kurtulmuş oluyordu.

Nişan çok neşeli geçiyordu. Özkan durmadan resim çekerek bu mutlu günlerinin anısının canlı kalmasını sağlamaya çalışıyordu. Kızlar onu fotoğrafçı zannettiklerinden çekinmeden poz veriyorlardı. Nişan eğlencesi sona erdiğinde konuklar dağılmaya başladılar. Özkan gelin ile damada mutluluklar diledikten sonra konuklarla birlikte nişan evinden ayrıldı. Orta yaşlı bir kadın yanına gelip

Sizin fotoğrafçı dükkanınız nerede diye sordu. Özkan,

Ben fotoğrafçı değilim teyze, resimleri amatör olarak çektim. Arkadaşıma yardım olsun diye.

Ya öyle mi? Bak bu benim kızım. Bakarsın bir kısmeti çıkar. Onun nişanına sizi çağırırız diye düşündüm.Özkan kadının yanındaki kıza dikkatlice baktı. Kız gerçekten çok güzel bir kızdı.

Siz ne zaman gerekirse bana haber verin gelir çekerim. Elimde kalacak değil ya dedi.

Tamam biz sana Önder ile haber göndeririz.

***

Önder Özkan’ın dükkanına gittiğinde çok neşeliydi.

Hadi bakalım çayları söyle. Sana bir müjdem var.

Çay kolay, hayrola ne müjdesi vereceksin.

Hani benim nişanımda çok güzel sarışın bir kız vardı ya, annesi telefon etti. Senin evli olup olmadığını sordu. Bekar olduğunu söylediğimde çok sevindi. Araya gir de benim kızımı ona yapalım dedi. Ben de seni onlara çok methettim. Ne olur hemen araya gir onları baş göz edelim dedi.

Tamam da ben o kızın güzel olduğunu fark ettim ama, yine de alıcı gözle bakamadım. Kızı gözümün önüne getiremiyorum.

O zaman biz de Denizli’ye gider sen onu, ben de nişanlımı görürüm

Bak işte o olur. Ve gidecekleri günü kararlaştırdılar.

***

Denizli’ye vardıklarında kızı Önder’in nişanlısı evine davet etti. Kız hemen geldi. Bir süre aynı odada dereden tepeden konuşulduktan sonra Önder,

Siz burada bizimle ne oturuyorsunuz? Ola ki bizden gizli konuşacaklarınız vardır. Hadi bakalım siz öbür odaya geçin. Beraberce kalkıp yan odaya geçtiler. İkisi de heyecandan tıkanacak gibi idiler. Bir süre ayakta kalıp göz göze bakıştılar. Özkan kolunu kızın beline dolayarak kendine doğru çekti ve kızın dudaklarını dudaklarının arasına aldı. Uzun süre öpüştükten sonra sedirin üstüne oturdular. Heyecanları yatışmıştı. Kız,

Aşkolsun heyecanımdan yaralanarak beni öptün. Çok utandırdın beni.

Neden utanıyorsun. Evlendikten sonra da aynı şeyi yapmayacak mıyız?

Olsun. Evlenmeden önce yapmamamız gerekirdi.

Evliliğe atacağımız ilk adımların mühürü olur, fena mı?

Bence yapmamalıydık ama oldu bir kere.

Hadi canım üzüldüğün şeye bak diyerek eğildi ve dudaklarını yine dudaklarının arasına aldı. Kız itiraz etmedi. O da çok beğendiği müstakbel kocasının öpüşünden son derece haz alıyordu. Ertesi gün yine buluştular. Kol kola girerek şehrin caddelerinde gezdiler. Bu arada en kısa zamanda nişan olmaya karar verdiler. Bir hafta sonra da iki aile arasında yapılan sade bir törenle nişanlandılar.

***

Kızın babası karısının etkisinde kalarak bu nişanı onaylamıştı. Damadının Denizli’de bir hemşehrisi vardı. Gidip onu buldu.

Osman efendi sana bir şey danışmak istiyorum diyerek durumu anlattı. Osman,

Vallahi Bekir efendi, kızınız çok şanslıymış. Senin damadının babasıyla yıllardır tanışırım. Damadını da iyi tanırım. Üstelik onların hali vakti iyidir. Zengin insanlardır.

Sağ ol Osman efendi, rahatlattın beni diyerek iş yerine döndü.Kafasına damadının zengin bir aileden olması takıldı. Kendi kendine

Ulan Bekir, yıllardır bu mesleği el emeğiyle sürdürüyorsun. Buldun zengin damadı. Daya ayağını. Kopar onlardan makine parasını, elle çalışmaktan kurtul dedi. Eve gittiğinde eşine

Hanım bu gün ne öğrendim biliyor musun?

Hayrola bey ne öğrendin ki?

Bizim damadın babası oldukça zenginmiş.

Biliyorum, Önder söylemişti.

Bana niye söylemedin.

Ne bileyim ben, damadımız iyi bir insana benziyor, bu yüzden üzerinde durmadım.

Olur mu hanım? Fırsat bu fırsat ayağımızı gereriz ve bir makine parası vermezseniz bu iş olmaz deriz. Kızımız oldukça güzel. Bu yüzden itiraz etmezler. Böylece bunca yıl özlemini çektiğim makinayı alırız.

Ya ters tepki yaparsa?

Yok canım, niye ters tepki yapsın? Kızımız Denizli’nin en güzel kızı. Kim elden kaçırmak ister öylesini?

Vallahi bey ben korkuyorum, ya ters bir durum olursa? O zaman kızımızın yüzüne nasıl bakarız.

Sen merak etme hanım. O işi bana bırak. O gece sabahı zor ettiler.

***

Sabah damadına telefon açtı. İşini büyütmek için bir makine alması gerektiğini, makine için altı bin beş yüz liraya gereksinimi olduğunu söyledi. Özkan,

İyi ama baba bende o kadar para yok ki dedi.

Babandan istersin.

Nasıl isterim, bana kızlarını başlık parasıyla mı verecekler diyeceğim. Olmaz öyle şey.

Sen bilirsin. Para yoksa kız da yok. Özkan’ın tepesi attı.

Eğer kızın da senin gibi düşünüyorsa al kızını başına çal deyip telefonu kapattı. Akşam üstü nişanlısının annesi aradı.

Sakın oğlum parmağından yüzüğünü çıkarma. Ben ne yapıp yapıp kızımı seninle evlendireceğim. Sen babana aldırma.

Anne, nişanlım ne diyor? Bana bu tür istekler ters geliyor. Üstelik babamın zenginliği beni hiç ilgilendirmiyor. Evlenecek olan da benim. Evlilik için gereken masrafları da yapacak olan benim. Bu yüzden ne babamın, ne de annemin bu işe karıştırılmasını istemem. Kızınızla evlenmeyi ben istedim. Annem ve babam değil. Şaheste ile konuş, bana telefon etsin. Olanı biteni ondan öğreneyim

Tamam oğlum söylerim.

Gece telefon çaldı. Ahizeyi kulağına dayadığında sesi hemen tanıdı.

Alo ben Bekir, Şaheste’nin babası. Hanımım sana telefon etmiş. Sen ona aldırma. Ben son sözümü söyledim. Ya para, ya da kız mız yok

Al kızını kafana çal diyerek telefonu kapattı. Bu işte hayır kalmadı diyerek parmağındaki yüzüğü çıkardı.

***

Önder’in nikahı kıyıldıktan sonra, aynı günün gecesi düğünü belediye düğün salonunda yapıldı. İyi eğlendiler o gece. Önder Özkan’a

Senin nişan bozulmasaydı ne güzel olacaktı dedi. Özkan,

Bırak, kabuk bağlamış yarayı deşme dedi. O defter artık kapandı. Bir daha ondan bana söz etme.

Kaçıp gelse?

İstemem, armut ağacının dibine düşer. Öyle babadan ancak öyle kız olur. İlk anda yapacaktı yapacağını.

Peki sen bilirsin. Bana ne olur aramızı düzelt demişlerdi de.

Kapat. O iş bitti.

Peki sen bilirsin.

***

Önder’le karısı evlenmelerine rağmen ayrı yaşıyorlardı. Bir araya tayin edilmeleri için verdikleri dilekçeye bir türlü gereken yapılmıyordu. Yine Özkan’a gitti. Durumlarını anlattı. Özkan hemen Ankara’daki bir Millet Vekilini arayarak durumu anlattı. Bir haftaya varmadan Tavas’a tayinleri çıktı. Bu arada Millet Vekilinden bir mektup geldi. Mektupta “ Sevgili Özkan, telefonun üzerine Ulaştırma Bakanlığına gittim. Tayin işini yaptırayım derken bir pürüzle karşılaştık. Arkadaşını yetersiz gördüklerinden işine son verilmişti. Rica ettim. İşten atılma kararını kaldırmalarını sağladım. Böylece tayinlerini Çivril’e yaptırdım ve stajyerliğini kaldırttım. Selam eder gözlerinden öperim.” Mektubu Önder’e gösterdi.

Bak bu senin son şansın. Sakın gittiğin yerde aynı şeyleri tekrarlayarak beni mahcup etme.

Endişelenme. Artık stres kalmadı. Bundan böyle iyi bir memur olacağım.Daha sonra doğan çocuklarına şükranlarını ifade etmesi için adını Özkan koydular.

***

Telefon çaldı. Ahizeyi kaldırdı

Alo buyurun efendim.

Ben Şaheste, tanımadın mı?

Tanımak zorunda mıyım?

Neden böyle ters davranıyorsun. Geçmişteki o güzel günlerimizi unuttun mu yoksa?

Evet unuttum. Sanki sen unutmadın.

Hayır ben unutmadım. Bu konularda karar vermek kolay olmuyor. En sonunda karar verdim. Bohçamı hazırladım. Sana kaçacağım.

Sakın öyle bir şey yapayım deme.

Sen ne dersen de ben geliyorum.

Sakın böyle bir şey yapma. Gelirsen kovulursun.

Neden.

Çok geç karar verdin. Bu yüzden treni kaçırdın. Eski nişanlısının ağlamasına aldırmayarak telefonu kapattı. Telefonu kapattıktan sonra uzun bir düşünceye daldı. Pişmanlık duygusuyla içi burkuldu. Gerçekten beni sevmiş miydi? Yoksa gözü babamın servetinde mi? Boş ver dedi. Armut ağacının altına düşer. O da mutlaka babası gibi düşünüyordur. O olayları yaşarken az üzülmemiştim. Şimdi de o üzülüyormuş. Böylece ödeşmiş oluyoruz. Zaten ip inceldiği yerden kopmuştu. Kopan ipi eklesen de eklendiği yerde mutlaka pürüz kalır. Bu şekilde düşünmek rahatlatmıştı onu. Kalkıp dışarı çıktı. Kahveciye bir çay getirmesini söyledi. Yaşam devam ediyordu.

Özcan NEVRES

 

 

 

 

Bağımsız Aday Deli Osman

Kentin yeni sakiniyim. İş yerimi açalı henüz iki gün olmuştu. Gece yarısını biraz geçmişti. Rafları boyayıp etrafı temizlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Tanımadığım biri dükkânımın önüne geldi. Elinde tuttuğu kocaman bir taşı göstererek,

Ben bu dükkânın camlarını kıracağım dedi. Dışarı çıktım,

Niye kıracaksın arkadaş, sana karşı bir hatamın olması olanaksız, zira seni tanımıyorum bile. O yineledi,

Ben bu dükkânın camlarını kırarım. Baktım adamın şakası yok. Dükkânımın camlarını kırmaya iyiden iyiye kararlı. İşin yoksa sabaha kadar dükkânımda bekçilik yap.

Hadi arkadaşım, sen yoluna devam et. Adamın tepesini attırma. Ne alıp veremediğin var benim dükkânımın camlarıyla.

Okumaya devam et “Bağımsız Aday Deli Osman”

MHP Dokuz Işığın İlkini Yaktı

MHP Dokuz Işığın İlkini Yaktı
Bilindiği gibi 9 ışık doktrini Alpaslan Türkeş tarafından Milli doktrin Dokuz Işık olarak ortaya konulan Ülkücülüğün ana ilkeleridir. MHP yönetiminin dokuz ilde yapmayı kararlaştırdığı toplantıların ilki Bursa’da büyük bir kalabalığın katılımıyla yapıldı. Böylece dokuz ışığın ilki Bursa’da yakılmış oldu. MHP nin son günlerde yaşananlara gösterdikleri tepkiyi çok haklı buluyorum ve MHP lileri yürekten kutluyorum. Türkiye ne ırk olarak ne de eyaletler olarak bölünmemelidir. Böldürülmemelidir. Diğer partilerin de bu konuda üstlerine düşen görevi yapmaları gerekir.
Tüm muhalefet parti liderlerinin yapmış oldukları konuşmaları televizyonlardan dikkatle izliyorum. Ve bu konuşmalarını kayıkçı kavgalarına benzetiyorum. Hep içi boş, birbirlerini karalamaktan öteye geçemeyen konuşmalar. İşsizliğin on milyonu aştığı bir ortamda insanlarımızın kavgaya değil iş alanlarının açılmasına gereksinimleri vardır. Muhalefet partileri eleştiriden çok iktidara geldiklerinde neler yapacaklarını açıklamaları gerekir. Ne yazık ki altı oklu umdeleri olan CHP den bile bu konuda hiç ses çıkmamaktadır. Oysa CHP lilerin geçmişten ders alması gerekir. Bu nedenle tarihten bir sayfa açarak CHP nin geçmişine dikkatlice bakalım.
Bin dokuz yüz elli beş yılında yapılan genel seçimde Demokrat Partinin kazandığı beş yüz atmış altı milletvekiline karşın CHP ancak otuz dört milletvekilliği kazanabilmişti. Bu sonuca bakanlar CHP nin tarihteki misyonunu tamamladığını iddia etmeye başlamışlardı. Zira dört yıl sonra yapılacak olan seçimde CHP nin tek bir milletvekili dahi çıkaramayacağına inananlar vardı. Bu kötü gidişi tersine çevirmek için CHP Genel Sekreterliğine Adanalı toprak ağası Kasım Gülek getirilmişti. Kasım Gülek toprak ağası olmasına rağmen CHP nin efsane isimlerinden Avni Doğan gibi halktan yanaydı. Kasım Gülek köy, köy mezra, mezra dolaşarak gittiği yerlerde fakir insanların yer sofrasında yedikleri soğan ekmeğe ortak olmuştu. Bu şekilde davranışı halk üzerinde çok iyi bir etkiye neden olmuştu. Gittiği her yerde konuştuğu insanlara CHP nin neler yapmak istediğini ve toprak reformunu mutlaka yapacaklarını anlatmıştı. Şans da Kasım Gülek’ ten yanaydı. Demokrat Partililerin bir miras yedi cömertliğiyle yaptıkları gereksiz harcamalarla beş yılda tamtakır bıraktıkları hazineye ek olarak dış borçlanmaya gitmiş, teminat olarak hazineye ait altınları da rehine yatırmıştı. Kalite aramadan yapılan traktör ithalatları yüzünden ülkemiz kısa zaman da bir traktör mezarlığına dönmüştü. Dış itibar sıfırlanmış olduğundan ithal edilen araçlara yedek parça ithal edilemez olmuştu. Ülke bir anda yoklar ülkesine dönmüştü. Bin dokuz yüz elli beşte çıkardıkları Milli Korunma Kanunu karaborsayı durduramamış, birçok küçük esnafın ceza evlerinde çürütülmesinden başka bir işe yaramamıştı. Kilosu otuz beş kuruş olan fasulye yedi buçuk liraya bulunmaz olmuştu. Zaman, zaman dinlediğimiz oy fasulye yedi buçuk lira adlı şarkı o yılların eseridir. Yokluklara umar bulamayan hükümet oy kaybetmekte olduklarının farkında olduklarında kurtuluşu erken seçim yapmakta bulmuştu. Bin dokuz yüz elli yedi seçimlerinde oylarda CHP lehine büyük bir patlama olmuştu. Çok sayıda CHP oyları çöplüklerde bulunmuş olmasına rağmen CHP yüz yetmiş dokuz milletvekili çıkarmayı başarmıştı. Bu durum Demokrat Parti yöneticilerini korkutmuştu. Bu yüzden muhalefete baskı uygulamak zorunda kalmıştı. Kurdukları tahkikat komisyonlarıyla muhalefete gözdağı vermeye çalışmışlardı. Başbakan Adnan Menderes’in gerekirse idam sehpaları kurarız sözlerine İsmet İnönü o sehpalar kurulabilir ama hangi tarafa çalışacağı şimdiden kestirilemez sözleri siyaseti çok fazla germişti. Sonunda yirmi yedi mayıs günü sabaha karşı başlatılan askeri darbe başarılı olarak Demokrat Partinin iktidarına ve Demokrat Partiye son vermişti.
CHP geçmişten ders alarak altı oklu umdelerine yeniden sahip çıkmalıdır. Devletçiliğin ne olduğunu, geçmişte CHP nin devlet eliyle neleri başardığını örnekleriyle halkımıza çok iyi anlatmalıdır. Zira ekonomide zenginleşmemiş ülkelerde kalkınma için devletin lokomotif olması gerekir. CHP bunu halkımıza gerektiği şekilde anlatamadığı içim iktidar yolunda sürekli tökezlemektedir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

OLMAZ OLSUN BÖYLE POLİTİKA

OLMAZ OLSUN BÖYLE POLİTİKA
Hasan Celal Güzel bakanlık yapmış olan bir politikacı ve köşe yazarı. Bir televizyon kanalında yapılan bir söyleşide aklınca CHP nin geçmişini karalıyor. Adeta yırtınarak CHP Sultanahmet camisini ahır yaptı diye bağırıyor. Allah aşkına bir kişi çıkıp da savaş yıllarında, bırakınız Sultanahmet camisini, her hangi bir köyde, kasabada veya ilde falanca camiyi ahır olarak kullandılar diyebilir mi? Bu arada dinimizde yalan söylemenin günah olduğunu da anımsatmak isterim. Çocukluğumun en güzel olması gereken yılları savaş nedeniyle çok sıkıntılı geçmişti. O yıllar yalnızca fakirlik değil, aynı zamanda yokluk yıllarıydı. Yaşadığım Menemen’de kontini elektrik üreten çağın gerisinde kalmış bir elektrik santralı vardı. Ürettiği elektrik sokak lambaları ile iş yerlerine bile yetmiyordu. Bu nedenle evlerin neredeyse tamamında elektrik yoktu. Bu yüzden evler gaz lambalarıyla aydınlatılıyordu. Çoğunlukla gaz bulunamadığından evler yağ kandilleri ile aydınlatılmaya çalışılıyordu. Derslerimize bu nedenle yağ kandilinin ışığında çalışıyorduk. Çok fakir olan komşumuzun oğlu evlerinde yağ kandili dahi yakamadıklarından ders çalışmaya bize gelirdi. Bu yetmiyormuş gibi bir de ışık sızma yasağı vardı. Alman bombardıman uçakları sınırlarımıza çok yakın yerleri bombalarken yanlışlıkla bizim yerleşim alanlarını bombalamasınlar diye evlerden dışarıya ışık sızması yasaklanmıştı. Dışarıya küçük bir ışık sızdığında bile gece bekçileri ışık sızan evin kapısını kırarcasına çalarak ışığın gizlenmesi uyarısı yaparlardı. Her ne kadar İsmet İnönü yönetimi Almanlara hudutlarımıza kırk kilometreden daha fazla yaklaşırsanız bunu savaş ilanı sayarız diye kesin uyarı yapmış olsa da savaşa girme korkusu yöneticilerin iliklerine kadar işlemişti. Savaş yıllarının zor koşullarında ders çalışma zorlukları yüzünden olsa gerek o yılları halen dün gibi anımsamaktayım. Komşumuzun gür sesli radyosundan dökülen şu sözler halen kulaklarımı tırmalamaktadır. Dikkat, dikkat…. Alaman bombardıman uçakları şu yerleri bombalamışlardır. Herkesin yüreğinde bu bombalar bizim de tepemize yağacak mı korkusu vardı?
O yıllarda Menemen’in nüfusu yedi bin civarındaydı. İlçede dört cami üç de kilise vardı. Camilerden üçü ibadete açık tutulmuş, bir teki (Ulu cami) askeri depo olarak kullanılıyordu. Üç kilisenin üçü de askeri depo olarak kullanılıyordu. Akla ibadethaneler neden depo olarak kullanıldı sorusu gelebilir. Nasıl kullanılmasın ki? Olası bir Alman istilasına karşı dört kura genç silah altına alınmıştı. Erat çadırlarda barındıra bilinir ama mühimmatın iyi korunması gerektiğinden her kapalı alandan yararlanma yoluna gidilmiştir. İşte bu durum Demokrat Partili politikacılar tarafından sürekli istismar edilmiştir. Zaten Demokrat Partinin mayası da din istismarcılığıydı.
Demokrat Parti kurulduğu bin dokuz yüz kırk beş yılında ekonomik bir politikaları olmaması nedeniyle din istismarcılığına dört elle sarılmışlardı. İlkokuldan mezun olduktan sonra okumayı unutmuş veya okumaya küsmüş olanlar, okumaktansa kulaktan dolma haberlere değer vermişlerdi. Bu nedenle her söyleneni gerçek olarak kabul etmişlerdi. Bu kuyruklu yalanlardan biri de CHP döneminde halkın ibadet etmesini yasaklamışlardı sözleriydi. Oysa o yıllarda isteyen evinde, isteyen camilerde özgürce ibadetlerini yapıyorlardı. Evimizde her yıl mevlit okunuyordu. Yeter ki etraftaki insanları rahatsız edici davranışlarda bulunulmasın. Bir tek mevlidin şova dönüştürülmesine izin verilmezdi.
Demokrat Partinin ilk icraatı Türkçe okunan ezanı tekrar Arapçaya çevirmek olmuştu. Ekonomideki başarısızlıkları su üstüne çıktıkça din istismarını yeterli bulmadılar. Bu kez de komünizm geliyor diye uydurma bir silaha sarıldılar. Güya CHP ülkeyi komünist yapacakmış. İktidarları süresince komünizm tehlikesini bir silah olarak kullandılar.
Ekonomi çıkmaza girdiğinde yöneticiler yeni silahlar icat ediyorlar. Şimdi de Türklükle kafa karıştırıyorlar. Neymiş efendim? Türk yokmuş, Türkiyeli varmış. Anadolu binlerce yıldan beri Türk yurdu olmuştur. İnsanlık var oldukça da Türk olarak kalacaktır. Hiçbir güç bizim yüreğimizden Türklüğümüzü söküp alamaz. Hiçbir güç bize Türklüğümüzü unutturamaz. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Sigarayı Bırakamamak

Sigarayı Bırakamamak
Ah şu sigarayı bir bıraka bilsem sözü en illet olduğum sözlerin başında gelir. Bir insan sağlığı için çok zararlı olduğunu bildiği sigarayı niye bırakamaz? Gayet basit. Kafasında bitiremediği için bırakamaz. Öncelikle şunu belirteyim. Sigara tiryakiliği denilen illetle otuz beş yaşındayken tanıştım. Profilo Holding de Muğla bölge şefi olduğum zamanda, en çok aldığım hediyelerin başında Amerikan sigaraları ile bal ve narenciye ürünleri gelirdi. Aldığım sigaraların tamamını müşterilerime ikram ederdim. Çok yararlı bir şeymiş gibi. Sigara bolluğu beni de içici yapmıştı. Gerçi bir ay içersem üç beş ay içmezdim.
Profilo’dan istifa edip doğup büyüdüğüm Menemen’e yerleştiğimde uzun süre sigara içmedim. Ta ki Halkçı Parti ilçe başkanı olduğum zamana kadar. Yak başkan bir sigara diyenlerin uzattıkları sigara paketlerine daha fazla dayanamadım ve perhizi bozarak tekrar içmeye başladım. Hem de ne içiş. Günde iki paket sigara yetmez olmuştu. Bu sigara illetinden kurtulmak için denemediğim kalmamıştı. Filtreli sigaraların cazibesinden kurtulmak için en ucuz sigaralardan bir süre kullandım. Zararından başka bir şey görmedim. Sonunda sigarayı bırakmaya karar verdim ve bıraktım da. Yaklaşık sigarasız yaşamım iki yıl sürdü. Akrabam Ali Sakallı’nın belediye başkan adaylığını desteklemek için seçim bürosundan ayrılmaz olmuştum. Birinin yak diye uzattığı Amerikan sigarasını yakıp içmeye başladığımda arkadaşlarımdan biri yapma başkan, içme şu zıkkımı demişti ama dinlemedim. Oda nesi? Sigara içme isteği delirtecekti beni. Hemen bakkala gidip bir paket sigara ve bir de çakmak aldım. O günden sonra yıllarca sigara içmeden duramaz oldum. Öğlen saatine kadar sigarayı ağzıma koymamama rağmen gün sonuna kadar iki paket sigara yetmiyordu. Dudak tiryakisi olduğum için biri bitmeden diğerini yakıyordum. Eşimin içme şu sigarayı diye sızlanmasına bile aldırmıyordum. Gece yatağa girdiğimde göğsümde oluşan hırıltılar iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Sigarayı bıraka bilmem için önerilen sözde ilaçların hiç biri etkili olmamıştı. Sonunda sigarayı bırakmanın tek yolunun kafamda bitirmek olduğuna karar verdim. Önce henüz yeni almış olduğum sigara paketini parçalayıp çöp kutusuna attım. Evimin içinde bana sigarayı çağrıştıracak ne kadar kül tablası ve çakmak varsa hepsini ortalıktan kaldırdım. İlk birkaç gün çok zorlandım ama aradan bir hafta geçtikten sonra sigarayı aramaz oldum. Demek ki sigaradan kurtulmak için önce kafada bitirilmesi gerekiyor. Sigarayı azaltmak, bırakmak için umar değildir. Şu an bir sigara yakıp dumanını tüttürecek olsam, kanımca sigara içmeye yeniden başlarım. Bu nedenle sigara içmeyi bırakmak isteyenlere önerim, bırakmaya karar verdikten sonra sigarayı bırakınız yakıp birkaç nefes çekmeyi, dudağınıza bile değdirmeyin. Sigarayı bırakmaya karar verdiğinizde size çağrışım yapacak olan tüm nesneleri yok edin. Nikotin bantlarından, televizyonlarda reklamı yapılan sigarayı bıraktıran sözde ilaçlardan medet ummayın. Sigarayı bırakmanın tek umarı kafanızda bitirmektir. Sağlıklı bir yaşam için sigaradan mutlaka vazgeçilmelidir.
Evim üç katlı. Bodrumu da sayarsak dört katlı. Eskiden merdivenlerden çıkarken çok zorlanıyordum. Üç yıl oldu sigarayı bırakalı. İlerlemiş yaşıma rağmen her kata zorlanmadan çıkıp inebiliyorum. Bu bile sigaranın insan sağlığına ne denli zararlı olduğunu göstermeye yeter. Otuz beş yaşından sonra sigara içmeye başladığım halde sigara yüzünden çok büyük sağlık sorunları yaşadım. Henüz çocuk yaşta olanların bile sigara içtiklerini görmek beni üzüyor. O çocuklar adeta kansere davetiye çıkarıyorlar.
Sigara tiryakiliği korkunç bir illettir. Tanıdığım birine doktor yaşamak istiyorsan sigarayı bırak. Sigaranın neden olduğu damar sorunların var. Böyle devam edersen bacaklarını kesmek zorunda kalabiliriz demiş. Buna rağmen sigara içmeye devam ediyordu. Bırakmasını önerdiğimde ise ne bırakması be… Ölürüm de bırakmam demişti. Bir başka arkadaşım da günde beş paket sigara içmekle öğünüyordu. Kahvehanede oturduğu masaya ben de oturdum. Sigara paketini uzattım yak diye. Yakmam deyince hayrola niye yakmıyorsun diye sorduğumda doktor sigarayı bırakmazsan ölürsün dedi. Ben de bırakmak zorunda kaldım dedi. Sigara tiryakileri, doktor bırak demeden sigarayı bırakırsanız siz karlı çıkarsınız. Sağlığınız için sigara içmeyi mutlaka bırakmalısınız. Günde beş paket sigara içen sigara içmeyi bıraka biliyorsa siz de bıraka bilirsiniz. Yeter ki azmedin.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Kuyruklu bir Yalan

Kuyruklu Bir Yalan
Menemen’in Tarihinde yer alan Menemen ile ilgili ilginç olaylar bölümünde ilk televizyonun Menemen’de imal edildiğine dair fıkra gibi bir habere yer verilmiş. Yıl bin dokuz yüz elli dokuz. İzmir gazetelerinde çıkan bir habere göre Menemen’de bir radyo tamircisi televizyon imal etmiş. O yıllarda bırakınız televizyon imal edilmesini, radyo tamirinde kullanmak üzere lehim dahi bulamıyorduk. Tenekeciden aldığım tenekecilikte kullanılan lehimi örs üzerinde iyice döverek incelttikten sonra lehim işlerinde kullanıyordum. Bu malzemeyle yapılan lehimleme işinde çok reçine kullanmak gerektiğinde radyo tamirinde kullanılması çok sakıncalı olmasına rağmen kullanmak zorunda kalıyorduk. O günlerde ne elektrikli radyoların, ne de pilli radyoların lambalarını da bulmak olası değildi. Tamir işi hurdaya çıkarılan radyoların parçalarıyla yürütülmeye çalışılırdı. Radyo tamirinde kullanılacak parça bulunamazken televizyon imal etmek olası mı? Kaldı ki bu günlerde dahi televizyon imal etmek kolay bir iş değildir. Astarı yüzünden pahalıya çıkar.
O yıllarda CHP nin yayın organı olan Sabah Postası gazetesinin Menemen muhabirliğini yapıyordum. Haberi gazetede okuduğumda şok olmuştum. Hemen gazeteyi aradım ve bu haberi kim yaptı diye sordum. İmalatçının yaptığı tanıtma toplantısında aldık dediler. Ben burada eşekbaşı değilim. Bana sormadan, danışmadan böyle bir haberi nasıl yaparsınız dedim ve ilave ettim. Fotoğrafta görünen aletin televizyon ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Size televizyon diye yutturulan hurdaya çıkarılmış bir osilaskop cihazının kasasıdır. Kaldı ki doğru dürüst radyo tamirini dahi beceremeyen biri nasıl televizyon imal eder. Anlayan beri gelsin. Ben size bu haber ile ilgili bir yazı göndereceğim. Böylece halkın aldatılmasının önüne geçmiş olursunuz dedim ama yazımı yayınlamadılar. Daha önce de benim yazdığım bir haber başka birinin adıyla yayınlanmıştı. Onu da düzeltmedikleri iççin Sabah Postası gazetesinden ayrılarak Demokrat İzmir gazetesine geçtim.
Televizyon imal ettiğini iddia etmiş olan Burhan Cahit Yeşiltuna Kazaz camisinin imamının oğluydu ama babası onun adını bile anmak istemezdi. Arada bir ortaya çıkar, Sarraf hanında açtığı dükkânda en fazla iki ay kadar kalırdı. Tamirini beceremediği radyolar çoğaldığında ortadan kaybolurdu. O iki ay içerisinde Radyocu Mehmet usta gibi ben de sinek avlardım. Onun yaptığı reklama kananlar radyolarını ona tamire götürürlerdi. Burhan Cahit Yeşiltuna her şeyi yüz üstü bırakıp gittiğinde radyo sahipleri çaresiz bize gelirlerdi. Onun el attığı radyoların tamiri çok zor olurdu. Buna rağmen o ne zaman Menemen’e gelse biz yine sinek avlardık. Foçalı eşinden ayrılıp Edirne’ye yerleşmesinden sonra onu bir daha görmedik.
Ben binlerce radyo imal ettim. Bin dokuz yüz atmış yılına kadar radyo tamiri için malzeme bulamazken yirmi yedi mayıs darbesinden sonra piyasa radyo malzemeleri ile doldu taştı. Transistorun kullanılmaya başlamasıyla radyo imalatı çok kolaylaşmıştı. İmal için gerekli olan parça hem çok ucuz, hem de çok boldu. Televizyon tamirciliğine başlayıncaya kadar da imalatı sürdürmüştüm. Televizyon tamirciliği yaptığım süre içinde bazı televizyon parçalarını imal etmiş olmama rağmen televizyon imal etmeyi hiçbir zaman düşünmedim. Televizyon imalatı komplike bir iştir. Pertinaksını işlemek, deliklerini delmek ve sonra da parçaları yerleştirmek zor da olsa yapılabilir. Sonrasında pertinaksı reçineye batırarak ve lehim kazanından geçirerek iş tamamlansa da son aşamaya gelinemez. Televizyon fabrikalarında lehim kazanından çıkan cihaz adayında önce soğutma, sonra da darbe testi yapılır. Daha sonra bilgisayardan geçirilir. Bilgisayar onaylarsa son işlemler için ilgili bölüme gönderilir. Anlaşılacağı gibi televizyon imali ekip işidir. Bu günkü ortamda bile bireylerin televizyon imal etmesi olası değildir.
Özcan Nevres ozcan.nevres.com

BAHARA KAVUŞURKEN

Bahara Kavuşurken
Torunumu Mektebim Okulları Fen Lisesine götürürken ağaçların beyaz gelinliklerini giymiş olması ikimizi de çok şaşırtmıştı. Zira soğukların kasıp kavurduğu bir ortamın hemen ardından gelen lodosla ağaçların çiçek açmış olması, erken baharın müjdesi olabilir ama ya aldanırlarsa? Aldanacak olurlarsa meyve vermeleri oldukça düşük olur. Bu da meyve fiyatlarının yükselmesine neden olur. İnşallah çiçek açmış olan ağaçlar Balkanlardan gelen iki günlük soğuktan çok fazla etkilenmezler. Ağaçların yalancı baharlara aldanmamaları için ağaçlara bordo bulamacı atmak gerekir. Bahçemdeki ağaçlara geçen yıl bordo bulamacı attığım halde bu yıl atmadım. Geçirdiğim baypas ameliyatı yüzünden olsa gerek bu yıl bahçeme yeteri kadar özen gösteremedim. Benim için sevindirici olan ne ön bahçemdeki ve ne de arka bahçemdeki ağaçların henüz çiçek açmamış olmaları oldu. Yalancı bahar inşallah tüm meyve bahçelerinde etkili olmaz da üreticilerin yüzü güler.
Baharın başladığını görmek beni alıp elli, atmış yıl öncesine götürür. Ah o gençlik yılları… O yıllarda Rıza Polat Akkoyunlu’nun Nokta Noktam şiiri çok modaydı. Şiir bahar başladı Nokta Noktam diye başlar. Bu şiir hemen, hemen her gencin ağzından düşmezdi. Bana soranlar olurdu bu şiiri biliyor musun diye? Bilmediğimi, okumadığımı söylediğimde ne kadar da cahilmişsin der gibi adeta tepeden bakarlardı. O yıllarda şimdiki olanaklar yoktu. Bu yüzden şiiri bulup okumak çok zordu. Neyse ki bozuştuğum gençlik aşkım bana bu şiiri göndererek beni cehaletten kurtarmıştı. Şimdiki gençler çok şanslı. İnternet’ten ne isterlerse arayıp buluyorlar. Az önce google de şiiri aradım. Anında şiir ekrandaydı.
Bahar gençlerin kanını kaynatır. Zira gençler için yaşam sınırsızdır. Oysa yaşlılar için sona bir adım daha yaklaşmanın habercisidir. Her gün yaşı ilerlemiş insanların ölüm haberleri kendimizi bir ağacın dalından henüz kopamamış olan hazan yaprakları gibi hissetmemize neden olur. Belli etmemeye çalışsak da bana sıra ne zaman gelecek diye düşünmekten kendimizi alamayız. Beni üzen ve düşündüren bu kaçınılmaz son değildir. Elbet de geldiğimiz gibi gideceğiz de. Beni üzen ülkemizin bu son günlerde içine düşürülmüş olan durumdur. Atatürk ilkelerinin ve Cumhuriyetimizin tüm erdemlerinin yok ediliyor olması nasıl kahredici bir duygu olduğunu anlatamam. Sanırım bu duygularımı en güzel anlatan Torunum Can adlı şiirimdir. Şiirimi okuduğunuzda bana hak vereceğinizden eminim.
Torunum Can’a
Sen şimdi uykudasın sevgili Can/ Başımıza örülmek istenen çoraptan habersiz/ Atalarımızdan emanet aldığımız bu vatanı/ Korkarım sizlere bırakamayacağız /Daha çok küçüksün Can’ım benim/ Yediğin önünde yemediğin ardında/ Her şeyi öğrenmek istiyorsun ama’ Vatan sevgisinin kutsallığını/ Öğrenmene henüz gelmedi sıra/ Dedem Nevres Cafer ağa/ Anlatırdı tekrar, tekrar savaş anılarını/ Tam on iki yıl savaşmış yılmadan/ Biz sizin için akıttık kanlarımızı derdi/ Ah o kahpe Yunan yok mu/ Girit’i elimizden alıp bizi vatansız koyan/ Neyse ki/ Kemal paşa başlattı kurtuluş savaşımızı/ Koyduk yine ortaya can dedikleri malımızı/ Konak’a çekince şanlı bayrağımızı/ Unuttuk çektiğimiz onca acılarımızı/ Devir değişti sevgili Can / Hepimiz tele voleci pop starcı olduk/ Güya globalleştik/ Tüm dünya sanki ortak malımız oldu/ Aymazlıktan bir gün kurtulamazsak eğer/ Ne devlet kalır ayakta/ Ne de elimizde kalır/ Uğruna kan döktüğümüz bu topraklar/ Esaret nedir sen bilemezsin sevgili Can/ Daha küçüksün öğrenmene çok zaman var / Ben de esareti yaşamadım ama/ Onursuzca hayvanca yaşamak olduğunu/ Yaşayanlardan çok dinledim/ Asker bir ulusun onurlu savaşçılarıydık biz/ Ne oldu bize böyle/ Tutturmuşuz Avrupalı olacağız diye/ Bizi istemeyen Avrupalıların önünde/ El pençe durmuşuz ne olur bizi de alın diye/ Almayacaklar işte bu onursuzluk niye/ Ey! ! Kuvayı-Milliye ruhu neredesin/ Şahlanmak için daha ne beklersin/ Yine tek bir yürek olalım şahlanalım/ Çocuklarımıza torunlarımıza/ Özgürce yaşanacak bir vatan bırakalım/ İşte böyle sevgili Can/ Atalarımızdan aldığımız bu kutsal mirası/ Sizlere bırakmak olsa da amacımız/ Aymazlıklar içinde olanlardan/ Çok ama çok korkarız
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

CAN GÜVENLİĞİ YOK ARTIK

Can Güvenliği Yok Artık
Urfalı genç keleşi almış eline. Adliye binasından çıkanlara kurşun yağdırıyor. Sonuç dört ölü ve iki de ağır yaralı. Cani yakalandığında yaptığı iyi bir marifetmiş gibi Urfalılar ölmez diye haykırıyor. O günahkâr insanları niye öldürdün diye soran basın mensuplarına mafyaya gözdağı vermek için diyor. Bu caninin yaşı çok genç. Görme duyusunun zayıf olduğu düşünülemez. O halde nasıl oluyor da gözdağı vermek istediği mafya üyeleri yerine günahsız insanları katlediyor. Bu gence nasıl bir ilaç içirmişler ki acımasızca günahsız insanların üzerine kurşun yağdırıyor? Ameliyata alınan hastalara panik yapmasın diye cesaret iğnesi yaparlar. Bu gence de böyle bir iğne yapılmış olabilir mi? Bu durumda o genci bu vahşi cinayete itenlerin mutlaka ortaya çıkarılması gerekir. Genç Urfalılar ölmez diye haykırıyor. Genç doğru söylüyor. Bu cinayetler idam cezası kaldırılmadan önce işlenmiş olsaydı bedeli idam cezası olurdu. İdam cezası kaldırıldığı için Urfalı gencin ölmesi olası mı? Kışta kıyamette, yazın yakıcı sıcaklarında iş aramaktansa, iş bulup çalışmaktansa beş yıldızlı otel lüksüne sahip bir cezaevinde ekmek elden su gölden yaşamını sürdürmesi onun için daha iyi olmaz mı?. Nasıl olsa öldürdüğü insanların yakınları kan parası diye bir dava açacak olsalar da, para yerine avuçlarını yalarlar. Bu durumda yargının ödenmesine karar verdiği kan parasını, öldürülen insanları koruyamadığı için devletin ödemesi gerekmez mi? Mantıken ödemesi gerekir ama ödemez. Böylece öldürülen insanların kanı yerde kalır.
İnsanlar bir hiç uğruna öldürülüyor. Kadın haklarından söz eden Kadın Hakları bakanına rağmen kadınlarımız şiddet görüyor. Dövülüyor, horlanıyor ve acımasızca öldürülüyorlar. Bir kadının eski eşi tarafından beş yerinden bıçaklanmış olmasına rağmen mahkemenin davalının tutuksuz olarak yargılanmasına karar vermiş olması Sayın Başbakanımızı çok kızdırmıştı. Böyle şey olmaz. Bu bir hatadır. Bu hatanın en kısa zamanda düzeltilmesi gerekir demişti ama sözleri havada asılı kaldı. Görünen o ki Sayın Başbakanın sözleri asıldığı yerde kalacak.
***
Dün doktorlar günüydü. Bir siyasi partinin elemanı bir belde sağlık ocağına gider ve doktorun doktorlar gününü kutlar. Belli ki doktor çok doludur. Açar ağzını yumar gözünü. Siyasetçiye sorar. Siz emekli misiniz diye? İki ay önce emekli oldum der siyasetçi. Doktor, sen bin lira civarında emekli maaşı alacaksın. Ben emekli olduğumda ne kadar emekli maaşı alacağımı biliyor musun? En fazla bin dört yüz lira alacağım. Peki, ben bunca yılı boşuna mı okudum? Şu andaki maaşım insanca yaşamam için yeterli değil. Emekli olduğumda alacağım emekli maaşımla nasıl geçineceğimi şimdiden kara, kara düşünür oldum. Bu durumda olan bir insanın kutlanacak bir günü olabilir mi? Siyasetçi haklısınız der ve sağlık ocağını terk eder. Dünyada Türkiye’deki doktorların maaşı kadar düşük olan bir maaş olacağını sanmıyorum. Amerika’da çalışmakta olan uzman doktorların yıllık kazancı altı yüz bin dolara kadar çıkar. Yani aylık kazançları doksan bin lira kadardır. Beyin göçünden yakınanlar, beyin göçü nedeninin bu kazanç farkından kaynaklandığını göremiyorlar mı? Sayın milletvekilleri kendi maaşlarında düzenlemeler yaparken nedense açlığa mahkûm edilmiş olanlar için hiçbir iyileştirme çalışması yapmamışlardır. Görünen o ki yapmaya da niyetleri yok. Zaman akıp gidiyor. Yaklaşık bir yıl sonra kendimizi seçim atmosferi içinde bulacağız. İşte o günlerin hesap günü olması gerekir. Tekrar aday olmuş milletvekillerini bizim için ne yaptınız diye sorgulamamız gerekir. Oylarımızın geleceğimizi yönlendirecek bir güç olduğunu bilmemiz ve oylarımızı ona göre kullanmamız gerekir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Sorumsuzluklar Ülkesi

Sorumsuzluklar Ülkesi
Burası Türkiye. En büyük sorumsuzlukların yaşandığı ülkedir. Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur diye bir atasözümüz vardır. Bu atasözü ülkemize cuk oturan bir sözdür. Konumuz olan yerlerin hangi ilde, hangi ilçede, daha doğrusu hangi yerde olduğu hiç önemli değil. Zira bu tip sorumsuzluklara her yerde çokça rastlanılmaktadır. Çukurlar açılır. Hiçbir önlem alınmadan öylece bırakılır. Yağmur yağdığında bu çukurlar su dolar ve küçük bir gölete dönüşür. Suyun derinliğini çukuru orada öylece bırakanlar bile bilmezler. Çocukların nerede oynayacağı ise hiç belli olmaz. Zira çocuk her şeyi öğrenmek ister. Öğrenmek isteği her şeyi oyuna dönüşür. Oyunlarda yaşamsal bir tehlike olabileceği aklının kenarından bile geçmez. İşte en son örneği. Dokuz yaşındaki bir çocuk su dolu bir çukurun kenarında gezinirken ayağı kayıp suya düşüyor. Yüzme bilmediği için çocuk yaşta yaşama veda ediyor. Bu çocuğun yürekler acısı durumu karşısında sorumluların vicdan azabı çekip çekmediğini sorgulamayı bile gerek görmüyorum. Zira diyecektir ki, o çukurun başında ne işi vardı. Kim ona git de o çukurun kenarında gezin veya oyna dedi diyecektir. Onların tuzu kurudur. Feci olay yaşandıktan sonra sorumlular hemen harekete geçerler. Görevliler gelir, suyu boşaltır ve çukura bir daha su dolmaması için çukur doldurulur. Peki, bu çukur böyle bir ölüme neden olmadan önce doldurulsaydı olmaz mıydı? Olması gerekirdi ama doldurmadılar. Nasıl olsa bu gibi olaylara neden olan sorumsuzlar için uygulanan bir yaptırım yok. İzmir Bornova’da yol kenarına kazılan bir çukur hiçbir işarete gerek duyulmadan öylece bırakılmıştı. Yağmakta olan yağmurun görüş mesafesini iyice daralttığı bir ortamda bir araba çukurun içine düşüyor. Yanlış anımsamıyorsam çukur iki kişinin hayatına mal oluyor. Geniş bir araştırma yapacak olsak bu gibi olayların yüzlercesiyle karşılaşırız. Neden karşılaşırız? Sorumsuzlar hakkında caydırıcı bir ceza uygulanmadığı için değil mi?
***
Sorumsuzluk ve savurganlık iliklerimize kadar işlemiş. Enerji konusunda o kadar savurganız ki akıl alacak gibi değil. Önce birkaç örnek vereyim. Muğla Gökova’da azmağın başındaki havuzun dibinde küçük bir su değirmeni var. Değirmenin taşını çeviren çarkın kanatlarını çok az ve üstelik debisi düşük bir su çevirmektedir. Yıllar önce Menemen ve çevre köylerinin buğdayları Değirmen deresindeki dört adet su değirmeninde öğütülürdü. Elektrikle çalışan değirmenlerin hızı ve kolaylığı bu sağlıklı un sağlayan değirmenlerin atıl kalmalarına neden olmuştur. Karagöl’den ve çevresindeki pınarlardan gelen bel kalınlığındaki su ile bu dört değirmen çalışırdı. O değirmenleri çeviren su ile Menemen sulama kanallarından akan suları kıyasladığımda bu suların yalnızca ovanın sulanmasında kullanılmasına isyan ediyorum. Sulama kanallarının kenarına kurulacak değirmenlerle bırakınız Menemen’i, tüm Ege’nin buğdayları öğütülebilir. Gelgelelim bazı formaliteler yüzünden sulama kanallarının debisinden yararlanılamamaktadır. Bir gün tarlasını mazotlu bir motor ile sulamakta olan birine neden buraya bir çark kurup suyunuzu bedava çekmiyorsun dediğimde Devlet Su İşleri izin vermiyor dedi. Gerekçesi ise suyun çevireceği çarklar suyun akış hızını kesermiş. Oysa hiçbir çark suyun akış hızını kesemez ama bunu kime anlatacaksınız? İşin kolayı varken zor olanla uğraşmanın gereği olur mu?
Çeşme’de İzmirli iş adamları rüzgârla çalışan santralleri kurmuşlardı. Santrallerin kuruluşu tamamlanıp elektrik üretimine hazır olduğunda TEK (Türkiye Elektrik Kurumu) üretilecek olan elektriği satın alıp enterkonnekte sisteme dahil etmeyi kabul etmemişti. Bunun üzerine iş adamları her gün başımızın üzerinden yüz bin dolarlık enerji uçup gidiyor ama ne yazık ki aldıran yok demişlerdi.
Bir zamanlar ülkemizi Süleyman Demirel yönetirken hep büyük işlerden söz ederdi. Hep büyük barajlar, büyük fabrikalar kurulmasını isterdi. Bu tutkusu yüzünden küçük ama yararlı işlere hiç önem vermemişti. Bülent Ecevit ise küçük ama yararlı olacak işler yapmayı yeğlerdi. Örneğin Trakya’daki göletler gibi. Trakya’nın engebeli arazileri yüzünden sulamada çözüm ancak göletlerle olur.
Göletlerin sulu tarımda sağladığı yararlar göz önüne alınarak göletlerin tüm Anadolu’da yaygınlaştırılması gerekir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Saman ve Hayvancılık

Saman Ve Hayvancılık
Muğla’nın Bayır kasabasının Tarım Kredi Kooperatifinin Bulgaristan’dan ithal ettiği üç tır dolusu elli iki ton saman ihtiyaç sahiplerine dağıtılmış. Hayvancılıkta samanın besi değerinin fazla bir değeri olmadığını biliyorum. Saman besleyici değil, yalnızca doyurucudur. Geçmişte tarımda henüz traktör kullanmadığımız yıllarda üç adet atımız vardı. Biri rahvan olduğu için yalnızca binek atı olarak iş görürdü. Diğer ikisi ise hem arabaya hem de sabana koşulurlardı. TARİŞ Üzüm Birliğinde aralıksız yirmi beş yıl başkanlık yapmış olan babam arada sırada atların bakımı için beni görevlendirirdi. Bir gün ikimiz birden dama girdik. Atların üçü de bana dönüp kişneyerek yem vermemi istediklerinde babam bu ne iştir böyle dedi. Bunları her gün besleyen benim. Buna rağmen yemlerini senden istiyorlar deyince bunları beslemekte aramızda fazla bir fark yok. Sen bir bandırma saman bir kapak arpa veriyorsun. Ben ise bir kapak saman bir bandırma da arpa veriyorum deyince, tevekkeli atlara sen yem verdiğinde arpa çuvalı çabucak boşalıyor dedi. Ve bir daha da beni hayvanları beslemek için görevlendirmedi. Beslenmede samanın doyuruculuktan başka bir değeri olmadığını bildiğimden atları bol arpa ile beslemeyi yeğlerdim.
Çocukluğumdan her yıl tarlalarımızdan birine arpa ekerdik. Ekinler biçilip kararında kuruduktan sonra desteler harman yerine taşınırdı. Destelerin çok fazla kurumaması gerekirdi. Zira fazla kuruduğunda başaktaki taneler dökülürdü. Bu da ürün kaybına neden olurdu. On beş dönümlük tarlanın destelerinden küçük bir tepe oluşurdu. Kendi atlarımızdan başka komşulardan aldığımız emanet atlarla ekin sapları ezilmeye başlanırdı. Harmanın tepesine çıkan biri atları oradan yönlendirirdi. Bir kişi de ezilmekte olan ekin saplarının üstüne yeni saplar atardı. Tepe tükenip düz hale geldiğinde emanet atlar sahiplerine iade edilirdi. İki at düvene koşulduğunda benim en az bir hafta sürecek olan çilem başlardı. Sapların iyice parçalanması için hava sıcaklığının yükselmesi gerekirdi. Hava ısısı iyice yükseldiğinde harman dövme işi başlardı. Akşamın geç saatlerine kadar aralıksız sürerdi. Kızıl güneşin altında saatlerce dönmek içimi bulandırsa da yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Harman dövme işi bittiğinde sevincim o kadar büyük olurdu ki anlatılamaz. Harman savrulma işi bittiğinde samanı Menemen’deki evimizin bitişiğindeki ahırımızın samanlığına doldurulurdu. Harman dövme işi çok zor olduğu halde hiçbir besici samansız kalmazdı. Zamanla düvenlerin yerini biçerdöverler aldı. Biçerdöverler ekinleri çok yüksekten biçtiği için saman kaybı çok yüksek olmaktadır. Dolayısıyla saman üretimi neredeyse yarı yarıya düşmüştür. Peki, hayvanların beslenmelerinde samanın doyurmaktan başka bir değeri yoksa neden ısrarla aranılıyor? Tembellikten mi yoksa bilgisizlikten mi? Bana kalırsa ikisi de. Eğer süt ve et hayvanları besiciliğinde hayvancılığın çok ileri olduğu ülkelere baktığımızda hayvan besiciliğinde yoncanın ağırlıklı olduğunu görürüz. Bayır kasabası gibi bereketli topraklara sahip bir beldede samana bu denli önem verilmesi beni şaşırtıyor. Yedi kere biçilebilen yoncanın işçiliği çoktur ama süt verimi ve besi değeri de olabildiğince yüksektir.
Kayıkbaşı mevkisindeki on dört dönüm tarlamın tamamına marul dikmiştim. Arazim kumlu olduğu için marul yetiştirmek için çok idealdi. Her biri sepet gibi olmasına rağmen hiç alıcısı yoktu. Izgara çekip marulları yeşil gübre yapmaya kıyamıyorum. Süt besiciliği yapan biri yoldan geçerken şu çocukluk arkadaşıma bir iyilik yapayım dedim ve arkadaşıma seslendim. İstediğin kadar marul kesip hayvanlarına götürebilirsin dediğimde sen kes. Yol kenarına koy. Ben bir ara gelir alırım demez mi? Hemen Menemen’e dönüp traktörümüze ızgarayı takıp tarlama gittim ve iki saat içinde tarlayı dümdüz yaptım. İyi bir besici hayvanlarını sürekli kuru yem ile beslemez. Hayvanlarına sık, sık yeşil yem de vermesi gerekir. Adama tonlarca bedava marul vereceğim. Buna rağmen benden marulları kesip yol kenarına yığmamı istiyor. Sonra da bu insanlar hayvanlarında süt veriminin düşmesinden ağlaşıyorlar. Hazır yetişmiş marulları toplayıp hayvanlarına götürmekten üşenen biri, yonca yetiştirme külfetine katlana bilir mi? Yoncayı dikecek, sulayıp büyütecek. Sonra da biçip bir süre suyunu çekmesi için bekletecek ve sonra da toplayıp götürüp hayvanlarına yedirecek. Olacak iş mi bu?
Kanımca kooperatif saman ithal edeceğine hayvancıları daha sağlıklı alternatif yemlere yönlendirseydi çok daha yararlı bir iş yapmış olurdu. Yonca çok su ister. Sulama olanağı olmadığı durumda yoncanın alternatifi fiy ekimidir. En az yonca kadar da besleyicidir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Yürekli Bir Liderdi

Yürekli Bir Liderdi
Bir zamanlar Birleşik Amerika’nın sömürdüğü Güney Amerika’nın petrol zengini Venezuela ülkesinin efsane lideri Hugo Chavez’in beklenmeyen ölümü büyük üzüntü yarattı. Chavez gerçek anlamda bir liderdi. Ülkesini sömüren tüm yabancı şirketleri ülkesinden kovarak adını efsaneleştirmişti. O aynı zamanda işçi, emekçi dostuydu. Bir öğretmen anne babanın altı çocuğundan biri olarak dünyaya gelen Chavez ordudaki on yedi yıllık paraşüt subaylığının ardından darbe girişiminde bulundu. Darbe teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı. Darbe yapmaya teşebbüs ettiği için iki yıl hapse mahkûm oldu. Hapiste iktidarı ele geçirmek için şiddetin geçerli olmadığını düşünerek hapisten çıkar çıkmaz siyasete atıldı. İki bin iki yılında bu kez Chavez’e karşı darbe girişimi yapıldı. Darbe teşebbüsü başarısız olunca kırk sekiz saat sonra halkının desteği sayesinde devlet başkanlığına geri döndü. Darbe teşebbüsü sonrası yaptığı açıklamada darbe teşebbüsünde Amerika’nın parmağı olduğunu ilan etti. Kansere ve kalbine yenik düşen Chavez elli sekiz yaşındayken yaşama veda etti. Venezuela halkının ve tüm sevenlerinin başı sağ olsun.
Şüphesiz Chafez Venezuela halkının sevdiği kadar birçok ülke liderinin ve halklarının da sevdiği bir liderdi. Ölümüne milyonlarca insanın gözyaşı döküyor olması bu sevginin en güzel belgesidir. Gerçek anlamda bir lider yüz yılda bir çıkar diyorlar. İçinde yaşadığımız yüz yıl insanlık için çok şanslı bir yüz yıl idi ki, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra Fidel Castro ve Hugo Chavez gibi iki lider daha çıkıp ülkelerinin kötü kaderini değiştirip ülkelerini yaşanacak ülke haline getirmişlerdi. Atatürk’ten sonra sözümü istismar etmeye kalkışanlar olur. Bu iki lider ile Mustafa Kemal Atatürk’ün arasında çok büyük fark vardır. İkisi de var olan bir devletin kötü kaderini değiştirmişlerdir. Oysa Mustafa Kemal Atatürk, işgal altındaki, üstelik orduları lağvedilmiş, ellerindeki silahlar alınmış, açlık ve sefalet içinde yüzmekte olan Türk halkının içinden çıkmış muhteşem bir liderdi. Kurtuluş Savaşı destanını yazdırmaya başladığında ülkenin belirli sınırları bile yoktu. Tüm Avrupa devletlerinin desteklediği Yunanistan Türk ordusunun karşısında ağır bir yenilgiye uğradıktan sonra, destekçi ülkeler de yenilgiyi kabul etmişlerdi. Bu nedenle Mustafa Kemal Atatürk hiçbir liderle kıyaslanamaz. O yüzden değil mi onun başarılarını gözlerden gizlemeye ve devrimlerini unutturmaya çalışmaları? Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar onun adını gönüllerden silmeye hiçbir kimsenin gücü yetmeyecektir. Bizde bu bayrak ve Atatürk sevgisi var olduğu sürece bu ülkeyi hiçbir güç bölemez ve parçalayamaz
Birkaç gün önce ülkemizi ziyaret etmiş olan Ürdün kralı Abdullah ile ilgili habere bir göz atalım. Ürdün Kralı İkinci Abdullah İbn Hussein Türkiye’ye yaptığı resmi ziyaret kapsamında dün Anıtkabir’i ziyaret etmiş ve mozoleye çelenk koyduktan sonra gözyaşlarını tutamamıştı. Kralın gözyaşları tarihteki Osmanlı’ya Şerif Hüseyin’in yaptıklarını hatırlattı. Peki, neydi bu kralın gözyaşı dökmesine neden olan olay? Kral Abdullah’ın dedesi Osmanlı vatandaşıydı. Aynı zamanda Mebusan Meclisi ve Danışma Meclisi üyeliği yapmıştı. Ürdün’ün de ilk kralı olmuştu. Abdullah’ın kral olması aileye felaketlerden başka bir şey getirmemişti. Kral Abdullah suikasta kurban olunca yerine oğlu Tallal geçiyor. Tallal akıl hastalığına tutuluyor ve ömrü İstanbul’da şifa yurdunda geçiyor. Şerif Hüseyin’in diğer çocukları ise Irak Kralı ve veliahdı oluyorlar. Fakat onlar da askeri darbede feci şekilde can veriyorlar. Hani derler ya, alma mazlumun ahını çıkar aheste, aheste. Belki de onlar Osmanlı’ya yaptıkları ihanetin bedelini ödemişlerdi. Kanımca kralın gözyaşları Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk gibi bir lider olmayı başaramamış olmasından kaynaklanıyordu. Kral İkinci Abdullah İbn Hussein Atatürk’ün ululuğunu gıpta ettiği için gözyaşı döküyor. Oysa Mustafa Kemal Atatürk’ün bu vatanı kazanıp emanet ettiği halkından bazıları onun büyüklüğüne gölge düşürmeye çalışıyorlar. Yazık. Hem de çok yazık.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Milliyet’te Kriz

Milliyet’te Kriz
Milliyet gazetesinin Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmelerde Öcalan’ın isteklerinin sızdırılan bilgilerinin yayınlaması Milliyet’in patronu Demirören’i çok kızdırdı. Başbakan emretsin yirmi dört saatte gazeteyi kapatırım diyen Demirören’e Milliyet’in genel yayın müdürü sert çıksa da geçici olarak olsa da Hasan Cemal ile Can Dündar’ın gazeteden ayrılmasını önlemeye gücü yetmedi. Görünen o ki, bundan böyle hükümetin dümen suyunda gitmeyen köşe yazarları köşelerini kaybedecekler. Bu durum her ne kadar Demokrat Partinin son döneminde yaşananlara benzese de henüz o seviyeye ulaşmadı. Demokrat Partinin son döneminde köşe yazarlarının yazılarına ve hükümetin hoşuna gitmeyen haberlere yayın yasağı konuluyordu. O yıllarda yazılar baskı kalıplarına kurşun harfler ile dizildiğinden yayın yasağı konulan yazıların ve haberlerin yerine yeni yazılar konulması mümkün olmuyordu. Bu yüzden bazen tam bir sayfa yazısız olarak çıkabiliyordu. Basına yapılan baskı yüzünden birçok gazeteci yargılanarak cezaevlerine konulmuştu. Ulusal kahramanımız Kurtuluş Savaşımızın iki numaralı kahramanı İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker bile yıllarca cezaevinde yatmıştı. Hele bir Pulyam davası vardı ki evlere şenlik. Amerika’da yayınlanan Pulyam adlı dergide yayınlanan bir yazıyı yayınlayanlar, bu yazı yüzünden çok ağır cezalar almışlardı. Bu yazıyı yayınladığı halde ceza almayan iki gazete vardı. Biri Cumhuriyet, ikincisi ise İzmir’in bölge gazetesi Demokrat İzmir idi. Bu iki gazetenin avukatı olan rahmetli Profesör Muammer Aksoy yazının başına bir şerh koydurtmuştu. Bu yazı Amerika’da yayınlanan Pulyam dergisinden iktibas edilmiştir. Profesör Muammer Aksoy savunmasında mahkeme bu yazının yayınlanmasını yasaklamıştı. Oysa biz bu yazıyı iktibas ettik. Yani kopyaladık diye savunmuştu. Bu savunma iki gazetenin de beraat etmelerini sağlamıştı. Demokrat İzmir gazetesinde hükümet aleyhine en ağır yazıları Naci Sadullah Danış, Ziya Hanhan ile Ahmet Angın yazdıkları halde hiç ceza almamışlardı. Haklarında açılan birçok davalar sonuçlanmadan yirmi yedi mayıs ihtilali imdatlarına yetişmiş ve ağır cezalar almaktan kurtulmuşlardı. Gazetenin patronu Adnan Düvenci karşılaştığı çok ağır baskılara rağmen bu üç yazarını uyarma gereği bile duymamıştı. O üç yazarın yaptığı muhalefeti günümüzdeki gazetecilerin neredeyse tamamı göze alamaz. Alan olursa Silivri’ye boylar.
***
Çalışma Bakanı Sayın Faruk Çelik, asgari ücret çok fazla demiş ve eklemiş. Biz on yılda asgari ücreti yüzde üç yüz arttırdık. Sekiz yüz lira az para değil. Neticede ekmeğin ve peynirin fiyatı belli diyor. Kim söylüyor bunu? On iki bin beş yüz lira aylık alan Sayın Çalışma Bakanımız. Sayın Bakana sormak gerekir. Sağlıklı bir beslenme için peynir ve ekmek yeterli olur mu diye? Kanser hastalığının salgın olduğu günümüzde bu amansız hastalığın nedeni yalnızca kimyasallar ve bazı bölgelerde bulunan radyasyon mu? Kanser hastalığının en büyük nedeni yetersiz beslenmedir. Onkoloji uzmanlarının hızlı zayıflama kansere davetiyedir sözlerini yabana atmamak gerekir. İstanbul Gaziosmanpaşa hastanesinde baypas ameliyatı olduğumda taburcu edilirken aldığım en ısrarlı uyarı SAKIN ZAYIFLAMAK İÇİN REJİM YAPMA olmuştu. Sağlığıma kavuşmak için beslenmeme büyük özen gösterdiğim halde bu günlerde kansızlığa karşı mücadele ediyorum. Ameliyatımdan önce yüz altı kilodan doksan üç kiloya düşmüştüm. Ameliyat sonrası doksan kiloya düşmek beni sevindirmedi. Aksine korkuttu. Demir içeren yiyeceklere ağırlık vererek kansızlığı yenmeye çalışıyorum. Kansızlığı yenemezsem, kansızlığın beni yeneceğini biliyorum. Eğer asgari ücretle geçinmeye mecbur olan biri olsaydım ne olurdu? Ne olacağı belli değil mi? Kanserden başka ne olabilirdi? Bir de sayın bakanın söylediğine bakalım. On yılda asgari ücret yüzde üç yüz artmış. On yıl önce BAĞ-KUR aylığım dört yüz liraydı. Bu günlerde yedi yüz kırk beş lira. Sayın bakanın hesabına göre bu günkü emekli aylığımın en az bin yedi yüz lira olması gerekirdi. Emekliler on yıldır sadaka gibi minik zamlar almaktadır. Emekliler en büyük zammı DSP Genel Başkanı Masum Türker sayesinde almıştı. Masum Türker o dönemde üç yüz lira civarında olan emekli aylıklarına istisnasız yüz lira zam yapılmasını sağlamıştı. Bu da zam oranının yüzde otuz üç olduğunun göstergesidir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

AKŞAMDAN SONRA AKŞAMINIZ HAYROLSUN

AKŞAMDAN SONRA AKŞAMIN HAYROLSUN
Yıllardan beri bu cezalarla ve ceza indirimleriyle suç işlemeye yatkın olanların önü kesilemez diye. Ne yazık ki bu güne kadar parmağını dahi oynatan olmadı. Zira milletvekillerimizin bir daha seçilmesi liderlerinin iki dudağı arasındadır. Bu nedenle yıllardır peş peşe işlenmekte olan cinayetler için hiçbir milletvekilinin konu ile ilgili öneri verdiğine tanık olanımız var mı? Ben öyle bir önerge verildiğini hiç anımsamıyorum. Son olarak bir kadınımızın eski eşi tarafından sekiz yerinden bıçaklanmış olmasına rağmen, bıçaklayan eski koca hakkında bir tutuklama kararı verilmemiş olması başbakanımızı bile çileden çıkardı. Sayın başbakan böyle adalet olmaz diyor. Diyor ama bakalım gerisi gelecek mi? İnşallah bu söyledikleri sözde kalmaz. Sözde kalırsa halkımızın tepkisini frenlemek için söylenilmiş bir söz olmaktan öteye gidemez. Başbakanımız benzer sözleri Silivri’de yatanlar için de söylemişti ama henüz bu konuda hiçbir hareket olmadı. Mecliste yeterli çoğunluğa sahip olan iktidar istese bir günde gerekli olan yasa düzenlemelerini yapar.
Siyasi partiler seçim çalışmalarına her zaman olduğu gibi parti liderleriyle başladılar. Siyasi partilerin ağır topları sayılacak parti meclisi üyeleriyle milletvekillerinin seçim çalışmalarını halkın içine girerek yapması gerekirken ortalıkta bir kaç isimden başkası görülmüyor. Bir zamanlar muhalefetin en güçlü sesi ve tek ismi Tunceli Milletvekili Kamer Genç idi. Sağlığı nedeniyle olsa gerek, artık eskisi kadar etkili muhalefet yapamıyor. Son zamanda Muharrem İnce onun yerini fazlasıyla doldurmuş oluyor. Şu sırada onun ismi Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ile birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanlığı için anılır oldu. Bana kalırsa Sayın Muharrem İnce’yi gaza getirmeye çalışıyor. Zira bu günlerde CHP nin başında kimin olmasını istersiniz diye bir anket yapılsa, ankette ya Muharrem İnce, ya da Mustafa Sarıgül birinci olur. Mustafa Sarıgül parti üyesi olmadığı sürece CHP genel Başkanlığına aday olamaz. O nedenle kurultayda mevcut genel başkan Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na rakip olamaz. Muharrem İnce ise oldukça güçlü bir genel başkan adayı olarak Sayın Kılıçdaroğlu’nun karşısına dikilebilir. Eğer Muharrem İnce belediye başkanlığına aday gösterilirse genel başkan için tehlike olmaktan çıkar.
CHP nin İstanbul Büyükşehir Belediyesini kazanabilmesi için halkın sesine kulak vermesi gerekir. İstanbul için bırakınız Sayın Muharrem İnce’yi, yönettiği Eskişehir’i dünyanın en modern şehirlerinden biri olmasını sağlayan Sayın Yılmaz Büyükerşen’i aday gösterseler o bile seçimi kazanamaz. Zira İstanbullular için Mustafa Sarıgül çok değerli ve çok tanınan bir isimdir. CHP nin iç hesaplaşmalarını bırakıp gerçeği görmesi ve adımlarını ona göre atması gerekir. Aksi halde İstanbul’da yenilgi kaçınılmaz olur.
Menemen’de CHP ilçe yönetimine aday olduğumda yirmi dört yaşında CHP nin genç bir gençlik kolu yöneticisiydim. Adım hiçbir listede olmamasına rağmen bazıları için tehlikeli bir adaydım. Divan oluşturulurken kâtipliğe en çok delegenin önerisiyle seçilmiştim. Bu durum oldukça hoşuma gitmişti. Zira böylesine büyük bir ilgi ilçe yönetim kurulu seçiminde iyi bir sonuç alacağımın göstergesi olduğunu zannetmiştim. Aday olarak söz almak istediğimde kongre divan başkanı siz kâtip üyesiniz. Bu nedenle size söz veremem deyince adaylığıma verilen büyük desteğin nedenini hemen anlamıştım. Ayağa kalkıp, kâtiplikten istifa ettiğimi söyledim. Bu sayede konuşma hakkını kazandım. O günlerde soyadımız Şenoğlu idi. Kimi delegeler oyunu Özcan Şenoğlu, kimi delegeler ise sülale lakabımız olan Nevres’i soyadım olarak algıladıklarından Özcan Nevres diye yazmışlar. İki Özcan’ın aldığı oy sayısı en fazla oy alanı geçtiği halde İlçe Seçim Kurulu seçilmeme onay vermemişti. İlk işimiz soyadımızı Nevres olarak değiştirmek olmuştu. Ertesi yıl yapılan seçimde sıkıntısız olarak seçilmiştim. Beş yıl sonra kendi isteğimle yönetimden ayrılmıştım. Gençlik kolu yöneticiliğimle birlikte yöneticiliğim sekiz yıl sürmüştü.
Başarılı insanların önü her zaman ayak oyunları ile kesilmek istenir. Sayın Muharrem İnce’nin bu ayak oyunlarına düşmemesi ve oldukça başarılı olduğu milletvekilliğinde kalması hem kendisi için, hem de ülkemiz için çok daha yararlı olur.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Olmaz Öyle Şey

Olmaz Öyle Şey
Bin dokuz yüz seksen üç seçimlerinde Halkçı Parti ilçe başkanı olarak belediye başkanlığına aday olmuştum. Seçim öncesi hiç kimseye maddi ödün vermediğim halde, seçim sonrası avantacılar yüzünden zor günler yaşamıştım. Televizyonunu tamir ettiren tamir bedelini sormaya bile gerek görmeden televizyonunu kucaklayıp gitmek istiyordu. Tamir bedelini istediğimde ise sana oy verdim. Ne parası vereceğim diyordu. Her gün aynı durumda kalmak bıktırmıştı beni. Bu yüzden Menemen’den ayrılıp çok sevdiğim Datça’ya yerleşmeye karar vermiştim. Datça’ya yerleştiğimde siyaset yine yakamı bırakmamıştı. Profesör Mahmut Akkılıç’ın ısrarıyla Halkçı Partinin Datça ilçe teşkilatının kurucu başkanı olmayı kabul etmiştim. Her ne kadar Datçalılar beni Profilo Holdingin servis şefliğinden tanıyor olsa da bana yükledikleri bu görev kolay başarılacak bir görev değildi. O sıralarda Halkçı Partinin SODEP ile birleşmesi gündemde olduğundan kimse yönetim kurulunda görev almayı kabul etmiyordu. Yedi kişi olmuştuk ama iki kişi daha bulup gerekli olan dokuz kişiye ulaşamamıştık. Yönetimi oluşturamamış olsam da resmen Halkçı Parti ilçe başkanıydım. Bu arada çok değer verdiğim ve saydığım Cemal Madanoğlu ile İrfan Özaydınlı’nın yaz aylarında Datça’da yaşadıklarını öğrenmiştim. Otuz Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle ikisine de Halkçı Parti ilçe başkanı adıyla kutlama kartı göndermiştim. İrfan Özaydınlı dükkânımın bitişiğindeki berberde tıraş oluyormuş. Kutlamam eline geçince beni kutlamak için Özil’deki evinden Reşadiye’deki dükkânıma gelmişti. Böylece gıyaben tanımakta olduğum İrfan Özaydınlı ile tanışmış oldum. İş için Özil’e her gittiğimde beni gördüğünde mutlaka evine davet ederdi. Eşinin de katılımıyla uzun, uzun sohbet ederdik.
Dükkânımın önünde dikilirken Datça Aktur arası çalışan belediye otobüsünden Cemal Madanoğlu’nun eşiyle birlikte indiklerini gördüm. İlk karşılaştığı kişiye beni sorduğunu fark ettim. Hemen yanlarına giderek dükkânıma davet ettim. Sohbetimiz sırasında Halkçı Partinin yeni başkanı Aydın Güven Gürkan’dan söz açıldı. Eşi Mehlika Hanım, Aydın benim ablamın oğlu dedi. Ben de sumenimin içinden Cumhuriyet gazetesinin Aydın Güven Gürkan ile ilgili yaptığı röportajı çıkarıp gösterdim. Mehlika teyze bunu bana geçici olarak verir misin? diye sorduğunda, alın sizin olsun dedim. Birkaç gün sonra geldiklerinde aldığını geri getirdi. Biz bunun fotokopisini çıkarttık. Bu yine sizde kalsın dedi. Aktur’da oturdukları halde sık, sık İskele’ye giderlerdi. Dönüşlerinde mutlaka bana uğrarlardı. Muğla’da ortak dostlarımız olduğunu öğrendiklerinde ahbaplığımız daha da pekişmişti. Bir gün sohbetimizde Güney Doğudaki ilk göreviyle ilgili anılarını anlatmıştı. “Eşkıya avına her çıktığımızda eşkıyalarla karşılaştığımızda mutlaka bir şehit verirdik. Aldığımız Emire göre eşkıyaya önce teslim ol çağrısı yapılacak, teslim olmazsa ateş açılacaktı. Askerin biri ayağa kalkıp teslim ol çağrısı yaptığı anda alnına yediği kurşunla şehit oluyordu. Ben de almış olduğum emre itaatsizlik yaparak teslim ol çağrısı yapmayı kaldırdım. Üst makama uzun bir süre şehit raporu göndermediğim için bir tekit yazısı almıştım. Yazıda eşkıya avına çıkmıyor musun? Diye sorgulanıyordum. Yazdığım yanıtta teslim ol çağrısı yaptırmadığım için artık şehit vermiyoruz dedim. Bunun üzerine teslim ol çağrısının kaldırıldığına dair bir emir name almıştım.”
Bu günkü gazetelerdeki habere göre artık PKK lılar ile girilecek çatışmalarda PKK lılar öldürülmeyecek, sağ olarak ele geçirilecekmiş. Ya da ülkemizden çıkıp gitmelerine göz yumulacakmış. Oysa düşmanla yapılacak savaşta, savaşı kazanmak için savaşı düşmanların kullandıkları silahlarla yapmaktır diyorlar. Savaşlarda en önemli kural ise ölmemek için öldürmektir. Bu durumda eli kolu bağlanmış olacak olan askerlerimiz çok büyük kayıplar verecektir. Bu yüzden daha çok şehidimiz, daha çok şehit annemiz olacaktır. Bu yanlış karardan mutlaka dönülmesi gerekir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Olmaz Böyle Şey

Olmaz Öyle Şey
Bin dokuz yüz seksen üç seçimlerinde Halkçı Parti ilçe başkanı olarak belediye başkanlığına aday olmuştum. Seçim öncesi hiç kimseye maddi ödün vermediğim halde, seçim sonrası avantacılar yüzünden zor günler yaşamıştım. Televizyonunu tamir ettiren tamir bedelini sormaya bile gerek görmeden televizyonunu kucaklayıp gitmek istiyordu. Tamir bedelini istediğimde ise sana oy verdim. Ne parası vereceğim diyordu. Her gün aynı durumda kalmak bıktırmıştı beni. Bu yüzden Menemen’den ayrılıp çok sevdiğim Datça’ya yerleşmeye karar vermiştim. Datça’ya yerleştiğimde siyaset yine yakamı bırakmamıştı. Profesör Mahmut Akkılıç’ın ısrarıyla Halkçı Partinin Datça ilçe teşkilatının kurucu başkanı olmayı kabul etmiştim. Her ne kadar Datçalılar beni Profilo Holdingin servis şefliğinden tanıyor olsa da bana yükledikleri bu görev kolay başarılacak bir görev değildi. O sıralarda Halkçı Partinin SODEP ile birleşmesi gündemde olduğundan kimse yönetim kurulunda görev almayı kabul etmiyordu. Yedi kişi olmuştuk ama iki kişi daha bulup gerekli olan dokuz kişiye ulaşamamıştık. Yönetimi oluşturamamış olsam da resmen Halkçı Parti ilçe başkanıydım. Bu arada çok değer verdiğim ve saydığım Cemal Madanoğlu ile İrfan Özaydınlı’nın yaz aylarında Datça’da yaşadıklarını öğrenmiştim. Otuz Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle ikisine de Halkçı Parti ilçe başkanı adıyla kutlama kartı göndermiştim. İrfan Özaydınlı dükkânımın bitişiğindeki berberde tıraş oluyormuş. Kutlamam eline geçince beni kutlamak için Özil’deki evinden Reşadiye’deki dükkânıma gelmişti. Böylece gıyaben tanımakta olduğum İrfan Özaydınlı ile tanışmış oldum. İş için Özil’e her gittiğimde beni gördüğünde mutlaka evine davet ederdi. Eşinin de katılımıyla uzun, uzun sohbet ederdik.
Dükkânımın önünde dikilirken Datça Aktur arası çalışan belediye otobüsünden Cemal Madanoğlu’nun eşiyle birlikte indiklerini gördüm. İlk karşılaştığı kişiye beni sorduğunu fark ettim. Hemen yanlarına giderek dükkânıma davet ettim. Sohbetimiz sırasında Halkçı Partinin yeni başkanı Aydın Güven Gürkan’dan söz açıldı. Eşi Mehlika Hanım, Aydın benim ablamın oğlu dedi. Ben de sumenimin içinden Cumhuriyet gazetesinin Aydın Güven Gürkan ile ilgili yaptığı röportajı çıkarıp gösterdim. Mehlika teyze bunu bana geçici olarak verir misin? diye sorduğunda, alın sizin olsun dedim. Birkaç gün sonra geldiklerinde aldığını geri getirdi. Biz bunun fotokopisini çıkarttık. Bu yine sizde kalsın dedi. Aktur’da oturdukları halde sık, sık İskele’ye giderlerdi. Dönüşlerinde mutlaka bana uğrarlardı. Muğla’da ortak dostlarımız olduğunu öğrendiklerinde ahbaplığımız daha da pekişmişti. Bir gün sohbetimizde Güney Doğudaki ilk göreviyle ilgili anılarını anlatmıştı. “Eşkıya avına her çıktığımızda eşkıyalarla karşılaştığımızda mutlaka bir şehit verirdik. Aldığımız Emire göre eşkıyaya önce teslim ol çağrısı yapılacak, teslim olmazsa ateş açılacaktı. Askerin biri ayağa kalkıp teslim ol çağrısı yaptığı anda alnına yediği kurşunla şehit oluyordu. Ben de almış olduğum emre itaatsizlik yaparak teslim ol çağrısı yapmayı kaldırdım. Üst makama uzun bir süre şehit raporu göndermediğim için bir tekit yazısı almıştım. Yazıda eşkıya avına çıkmıyor musun? Diye sorgulanıyordum. Yazdığım yanıtta teslim ol çağrısı yaptırmadığım için artık şehit vermiyoruz dedim. Bunun üzerine teslim ol çağrısının kaldırıldığına dair bir emir name almıştım.”
Bu günkü gazetelerdeki habere göre artık PKK lılar ile girilecek çatışmalarda PKK lılar öldürülmeyecek, sağ olarak ele geçirilecekmiş. Ya da ülkemizden çıkıp gitmelerine göz yumulacakmış. Oysa düşmanla yapılacak savaşta, savaşı kazanmak için savaşı düşmanların kullandıkları silahlarla yapmaktır diyorlar. Savaşlarda en önemli kural ise ölmemek için öldürmektir. Bu durumda eli kolu bağlanmış olacak olan askerlerimiz çok büyük kayıplar verecektir. Bu yüzden daha çok şehidimiz, daha çok şehit annemiz olacaktır. Bu yanlış karardan mutlaka dönülmesi gerekir. Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com

Terör Ve Tavizler

Terör Ve Tavizler
Yıllardan beri süre gelen PKK terörü iki bin yılında bitme noktasına gelmişti. PKK nın lideri Abdullah Öcalan yakalanmış, PKK ya en ağır darbe indirilmişti. AKP iktidara geldikten sonra PKK terörü yeniden tırmanışa geçmiştir. Ne yazık ki hükümetin askerlerimizin sınır ötesi harekât yapması için izin alamaması veya izin vermeyi göze alamaması bu tırmanışı körüklemektedir. Hükümetin terörü bitirme umudu Abdullah Öcalan ile görüşmelere kaldı. Görünen köy kılavuz istemez. PKK nın silah bırakması için Abdullah Öcalan’ın hiçbir etkisi olmayacaktır. Zira PKK yı destekleyen dış ülkelerin desteği sürdükçe PKK silah bırakmaz. Silah bırakmanın başarılı olması için PKK lıların silahlarını gömmeleri değil, teslim etmeleri gerekir. Zira gömülen silahlar istenildiğinde gömüldüğü yerden çıkarılır ve kullanılmaya devam edilir.
Abdullah Öcalan ile yapılmakta olan görüşmelere karşı terörle mücadelenin efsane isimleri Osman Pamukoğlu ile Erdal Sarızeybek halen suskunluklarını sürdürmektedirler. Bu çok önemli iki isim PKK terörünü bitirme noktasına getiren isimlerdir. Akla bu iki ismin susturulduğu gelebilir. Hükümet yanlısı gazeteler bu iki ismin verecekleri beyanatları yayınlamıyor olabilirler. Buna rağmen onların açıklayacaklarını yayınlayacak birçok gazete var. Sözcü, Aydınlık, Yeniçağ gibi gazeteler bu kişilerin terör konusunda yapacakları açıklamaları mutlaka yayınlarlar. Sayın Erdal Sarızeybek ülkesine daha yararlı olmak için MHP saflarına katılmıştı. Sanırım parti disiplini yüzünden sesi soluğu çıkmaz oldu.
Aslında PKK nın ne istediğini sorgulamak gerekir. PKK nın ipleri kimin elinde? Abdullah Öcalan’ın mı, yoksa dış güçlerin mi? Her şey Amerikan yönetiminin böl, parçala, yen taktiğiyle başladı. Kendi içinde bölünmeyi asla kabul etmeyen Amerikan yönetimi tüm dünyadaki ülkelerin, Amerika’nın dünya üzerindeki egemenliğinin devam etmesi için parçalanıp bölünmesini istemektedir. Bu isteğini gerçekleştirmede de oldukça başarılıdır. Amerika’yı yönetenler, dünyada iki yüz devlet var. Bu sayı çok az. En az iki bin olmalıdır diyor. Öte yandan Amerika Birleşik Devletlerinin en zengin eyaleti Teksas’ın birlikten ayrılma isteğine kulaklarını tıkıyorlar. Bu istek kabul edilecek olsa diğer eyaletler de bağımsızlık isteyecektir. Böyle bir bölünme ABD nin dünya üzerindeki egemenliğini yok edecektir.
Kürtler Orta Asya’dan dalga, dalga dünyaya yayılan Türk boylarından biridir. Bu Orhon kitabelerinde açık, açık belirtilmektedir. Yaşadıkları coğrafya çok çetin bir coğrafyadır. Bu coğrafya yüzünden başka ülkeler onların üzerinde hâkimiyet kuramadıkları gibi kendi içlerinde de hâkimiyet kuramamışlardır. Kurdukları aşiretlerle her zaman kendi içlerinde kavgalı olmuşlardır. Bu nedenle tarih boyunca bir devlet oluşturmamışlardır. Üstelik yaşadıkları coğrafyanın çetin şartları yüzünden sürekli göç vermişlerdir. Devlet kurmayı başarsalar bile bu göçler devam edecektir. Göç veren ülkeler her zaman zayıf düşerler. Zira ülkeleri ayakta tutanlar genç nüfuslardır.
Türkler ile Kürtler bir bütündür. Üstelik aynı soydan gelmektedirler. Bu yüzden Türkler ile Kürtlerin evlilikler, diğer ülke insanlarıyla evliliklerin yadırgandığı gibi yadırganmaz. Bu evliliklerle o denli iç içe geçmişiz ki, hiçbir şekilde bir bölünmeden söz edilemez. Bakmayın ortalıkta o lider havasıyla dolaşıp duranlara. Cesaretleri varsa ülkemizin her yanına yayılmış olan Kürtlerle bir anket yapsınlar. Bakalım kaç tanesi yurt edindikleri yerleri terk edip kurulmak istenilen Kürt devletinin sınırları içine göç edecektir. Yüzde beşi bile gitmez. O halde bu insanlar neyin kavgasını yapıyorlar? Yapmak istedikleri Amerikan emperyalizmine hizmet etmekten öteye gidemez. Bu nedenle dış ülkelerin oyunlarına düşmemeleri gerekir. Bu ülkede Kürt hakları, Türk hakları diye bir şey olamaz. Hepimiz eşitiz. Hepimiz aynı vatandaşlık haklarına sahibiz. Dış ülkelerin oyununa gelerek bu birlikteliğimizin bozulmasına izin vermemeliyiz. Aksi halde kaybeden biz, kazanan ise bizi bölmek isteyen dış ülkeler olur.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com