Bunlar da İnsan mı
Bir markette alış veriş yapan insanlar var. Bunların ne siyasetle ne de sağ veya sol ile ilgileri yok. Her insanın yapması gerekeni yapıyorlar. Yalnızca gereksinimleri almak için markette bulunuyorlar. Yüzleri maskeli insan kılığındaki caniler geliyor ve ellerindeki Molotof kokteyllerini marketin içine fırlatarak kaçıyorlar. Amaçları o marketi içindeki insanlarla birlikte yakmak ama başaramıyorlar. Bunlar insan olmuş olsalardı böyle bir vahşeti yaratmaya girişirler miydi? Şu gerçeği kabul etmek gerekir. İki ayağı üzerinde yürüyen her canlı insan olamaz. İnsan olabilmek için erdemleri olması gerekir. Şimdi emniyet güçleri bu maskeli canavarları yakalamak için büyük uğraş içindeler. Peki, yakalansalar ne olacak? Şimdiye kadar yakalananlar ne olduysa onlara da aynısı olacak. Bir süre ceza evinde yattıktan sonra salınacaklar ve aramıza insanmışlar gibi katılacaklar.
Bir atasözümüz vardır. Nush ile (nasihat ile) uslanmayanın hakkı tekdirdir. Tektir ile uslanmayan hakkı ise kötektir. Koskoca marketi içindeki insanlarla birlikte yakmaya kalkışanların hakkı ne tekdir ne de kötektir. Bunları ibreti âlem için olay yerinde idam edilmeleri gerekir. Aksi halde bu tür olayların önü kesilemez. Yapılan anketlere göre halkımızın yüzde yetmişi idam cezasının geri getirilmesini istiyormuş. Bu olaydan sonra idam cezasına hayır diyecek olanların sayılarının yok denilecek kadar azalacağından eminim. Hiçbir kimsenin insanları bırakınız böyle cayır, cayır yakmaya kalkışmaya ve de öldürmeye hakkı yoktur. Hiç yoktan can alanlar bedelini canlarıyla ödemelidirler.
***
Terör can almaya açık seçik devam ediyor. Bir de gıda terörü var. Gıda terörü silahlı teröristler gibi açıkça can almıyor. Onlar canımızı taksit, taksit alıyorlar. İhracatçıların Avrupalılara satamadıkları ürünlerini kolayca iç piyasada satabiliyorlar. Böyle bir durumu önlemekle görevli olanlar ise olanları yalnızca seyrediyorlar. Geçmişte tonlarca balımız içinde sağlığa zararlı zirai ilaç kalıntıları bulunduğu için gümrük kapılarından geri çevrilen ballara ne oldu? İç pazarda tüketilmedi mi? O günlerde bal fiyatları taban yapmıştı. Birçok insanımız bana bir şey olmaz diyerek bu balları satın alıp çoluğuna, çocuğuna yedirmekte hiçbir sakınca görmediler. Yalnızca ballar mı sakıncalı yiyecekler? Marul alanlar almakta oldukları marulların yapraklarının neden bu kadar çabuk kırıldığını hiç düşündüler mi? Marul yapraklarının kolayca kırılmalarının nedeni yetiştiricinin marullara gereğinden çok suni gübre vermesinden kaynaklanmaktadır. Hatalı suni gübre kullanımı diğer sebzeler için de geçerlidir.
Evleri bahçeli olanlara sağlıklı yaşamaları için sürekli bahçelerinde çim yerine sebze üretmelerini önermekteyim. Bu arada görüştüğüm birçok kişi maydanoz yetiştirmede başarısız olduğunu söylüyor. Gereğinden çok daha derine gömülen hiçbir tohum çimlenip dışarıya filiz vermez. Ben yetiştireceğim bitkilerin tohumlarını daha önce suya doyurduğum alana serptikten sonra üzerlerine çok ince bir tabaka şeklinde torf veya yanık gübre serpiyorum. Torf ve yanık gübrenin koyu rengi tohumların güneşten daha çok yararlanmasını sağladığından çok hızlı çimlenmektedirler. Üzerleri de çok ince örtülmüş olduğundan kolayca filiz verirler.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.Ozcannevres.com
Dersim İsyanı
Dersim İsyanı
Sayın Başbakan Dersim konusunu ikide bir dile getirerek ne yapmak istediğini anlamak zor. Zira bazı konuları kafa karıştıracak şekilde dile getirmek ülkeye zarardan başka bir şey getirmez. Sayın Başbakan CHP yi küçük düşürmek için Dersim olayını gündemde tutarken içinde bulunduğu durumu görmezden geliyor. Zira Güneydoğu’da oluk gibi kan akıyor. Dersim konusunun daha iyi anlaşılması için öncelikle Dersim isyanları konusunda bilgi sahibi olmak gerekir. Tarih boyunca Anadolu’da kurulan devletlerin hiç biri Dersimlileri buyrukları altına alamamışlardır. Cumhuriyetimiz kurulduktan sonra da Dersimliler Türkiye Cumhuriyetinin hükümranlığını kabul etmediler. Bu yüzden devlete ne vergi ve ne de asker vermediler. Geçimlerini ise Dersim çevresindeki illerde yağmacılık yaparak sürdürmeye devam etmişlerdi. Bin dokuz yüz otuz yılına kadar sık, sık gerçekleştirdikleri ayaklanmalar kanlı da olsa bastırılmıştı. Bin dokuz yüz otuz yedi yılında Fransızların teşvikiyle başlattıkları isyan geçmişteki isyanlardan çok daha güçlüydü. Fransızların el altından gönderdikleri silahlarla, çoluğu çocuğu yaşlısı tüm Dersimliler silahlanmışlardı. Bu silahların verdiği güçle Türk askerlerinin yolu üstündeki köprüler uçurulmuş ve tüm ikmal yolları kesilmişti. Askeri birliklerimize yaptıkları saldırılarla tüm askerlerimizi şehit etmişlerdi. Bunun üzerine İsyanı bastırmak için Türk hükümeti General Abdullah Alpdoğan’ı yirmi bin askerle bölgeye gönderdi. General Abdullah Alpdoğan’ın güçleri bölgede büyük bir başarısızlığa uğradı. Bölgenin çok dağlık olması yüzünden düzenli ordu tepeden tırnağa silahlanmış olan halkın karşısında çok kayıp vermişti. Bunun üzerine hava kuvvetlerinden yardım istenildi. Hava kuvvetlerinin yaptığı bombardımanlar sayesinde isyan bastırıldı. Bölgede bir daha isyan çıkarılmaması için gereken önlemler alındı. Binlerce askerimizin şehit olmasına neden olan bu isyan silahla bastırılmasaydı ne ile bastırılacaktı? Orada bir devlet kurulmasına göz mü yumulacaktı? İsyan karanfil, gül atarak mı bastırılacaktı? Halen Dersim olaylarına benzer bir durumu yaşamaktayız. Her ne kadar PKK nın başlattığı isyana halk katılmıyor görünse de PKK nın halkın bir kısmından destek almadığı iddia edilemez. PKK yalnız halktan değil, siyasilerden bile destek almaktadır.
Sayın Başbakana sormak gerekir. Döneminizde PKK isyanını silahla mı bastırmaya çalışıyorsunuz? Yoksa karanfil gül atarak mı? Bu arada kafama takılan bir soruyu okurlarımla paylaşmak istiyorum. Eldeki bilgilere göre dağlarda beş bin PKK lı var. Yetmiş beş bin de köy koruyucusu var. Köy koruyucularının tamamı o dağları avuçlarının içi gibi bilenlerden oluşuyor. Mantıken bu köy koruyucuları beş bin PKK lıyı keklik gibi avlarlar. Ama nedense isyanın bastırılması için köy koruyucularından yararlanılamıyor.
Artık şehit haberleri dinlemekten ve izlemekten gına geldi. Son helikopter kazası acılarımıza tuz biber oldu. Faturası ne olursa olsun. Artık bu acılara son verilmesi gerekir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Biraz İnsaf
Biraz İnsaf
Bakan Sayın Taner Yıldız diyor ki; doğalgaz geçen yıldan daha ucuz. Gerekçesinde ise doğalgaz fiyatının geçen yıl ile bu yılın maaşlarına göre çok düşük olmasıymış. Geçen yıl asgari ücret beş yüz lira iken bu yıl yedi yüz atmış lira olmuş. Sayın bakanın diğer zamlardan galiba haberi yok. Milletvekili maaşları ile asgari ücretlilerin maaşları arasındaki farkı da bir dile getirse ya. Getiremez. Zira ikisinin arasında çok büyük bir uçurum var. İnternet’ten edindiğimiz bilgiye göre kömür sobalarının satışlarında büyük patlama olmuş. Peki, kömür fiyatları yerinde duruyor mu? Ne gezer? Rusya’dan ithal edilen kömür yüzde elli zamlanmış. Bu durumda doğalgaz kullanmaktansa kömürü yeğleyenler hüsrana uğrayacaklar.
Günlerdir biz de hesap üzerine hesap yapıyoruz. Üç katlı villamızı nasıl en iyi ve daha az para ile ısıtabiliriz diye. Hani derler ya mızrak çuvala sığmıyor diye. Bizim mızrak da çuvala sığmıyor. Yapacağımız tek bir şey var. O da tek bir odaya sığınmak. Aksi halde ne doğalgaza, ne de kömüre para yetiştiremeyiz.
Siyaset büyük bir sanattır. Nasıl ki bir tiyatro sanatçısı sahnede hata yapamazsa siyasetçinin de hata yapmaması gerekir. CHP ne zaman iktidara bir adım yanaşacak olsa mutlaka bir hata yapar ve iktidara giden yolu kendi söylemleriyle kapatır. Her gün cinayet haberleriyle sarsılıyoruz. İnsanlar sokağa çıkmaya korkar oldular. Bu durumdan iktidarın da haberi olmuş ki Sayın Başbakan idam cezasının geri getirilmesinden söz etmeye başladı. MHP idam cezasını desteklerken CHP hemen karşı çıktı. Sayın CHP yöneticileri halkın içine girip bir nabız yoklaması yapsınlar bakalım halk ne diyor? Kiminle konuşsam bu kötü gidişe ancak idam cezasının geri getirilmesi ile son verilebileceğini söylüyorlar. Bu durum kulağımıza küpe olsun. Bakalım ilk seçimde idam konusunda hangi parti karlı çıkacak. İdamı destekleyen MHP mi, yoksa idama karşı olan CHP mi? Görünen köy kılavuz istemez. Karlı çıkacak olan mutlaka MHP olacaktır.
Kanser uzmanlarının süreklim uyarılarına rağmen gıda satıcıları bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Bir ara kahvaltılık zeytinlerde siyah boya ve demir oksit kullanımı rezaleti ayyuka çıkmıştı. Zeytine siyah renk kazandırmak için zeytinin içine yatırıldığı tuzlu suya demir parçaları atarak demirin paslanması sayesinde zeytine albeni kazandırıyorlardı. Bu durum açıklandığında zeytin pazarlamacıları bir süre boya ve demir oksit içeren zeytinleri saklamışlardı. Korku geçtikten sonra zeytin satıcıları yine bildiklerini okumaya başladılar. Bu uygulamada zeytin üreticilerinin hiçbir suçu yoktur. Onlar zeytinlerini toplayıp tüccara satarlar. Ne oluyorsa ürün tüccarın eline geçtikten sonra oluyor. Zeytin havuzlarına boya ve demir atarak siyahlaştırdıkları zeytinleri yurt dışına satamazlar. Zira onların kurdukları denetim ağını aşamazlar. Bu yüzden insan sağlığına zararlı olan zeytinleri bize, bizim insanlarımıza yediriyorlar. Bu kötü duruma da insan sağlığından sorumlu olan belediyeler seyirci kalmayı yeğliyorlar.
Özcan Nevres
Sözün Bittiği Yerde
Sözün Bittiği Yerde
Her gün televizyonlardaki haberlerde kadınların ve çocukların katledildiklerini izliyoruz. Dün yine bir hamile kadınla, yedi yaşındaki bir kız çocuğun öldürülmesiyle yıkıldık. Çocukların kimilerini aileleri döve, döve öldürüyor. Kimilerini ise sapıklar. Artık sözün bittiği yerdeyiz. Avrupa Birliğine şirin görünmek için idam cezası kaldırıldığından beri cinayetlerin ardı arkası kesilmiyor. Yedi yaşındaki çocuğu öldüren sapık o çocuğu nasıl o mısır tarlasına götürdü? Çocuğu sırtlayıp götürmesi söz konusu olamaz. O çocuk mısır tarlasına kandırılarak götürülmüştür. Ama parayla, ama şeker veya çikolatayla kandırılarak götürülmüştür. Kayseri’de öldürülen üç çocuğun öldürülmeleri bayram şekeri toplamaları yüzünden olmadı mı? Bu durumda ailelere büyük sorumluluk düşmektedir. Çocuklarını hiçbir kimseden hiçbir şey almamaları konusunda eğitmelidirler. Aksi halde vahşetin kapılarını açık bırakmış oluruz.
Kızımı henüz iki yaşındayken kimseden bir şey almaması için eğitmeye başlamıştım. Bir bayram günü babaanneme gittiğimizde kızım babaannemin elini öptüğünde babaannem kızıma yirmi beş kuruş vermişti. Kızım almayınca parayı az bulduğunu zannederek bir lira verdi. Onu da almayınca bu defa iki buçuk lira verdi. Kızım parayı kabul etmezken, babamda paya çot dedi. Bunun üzerine babaanneme hiç ısrar etme, kızım kimseden ne para ne de çikolata ve şeker almaz dedim. Babaannem çok kızmıştı. Çocuğunu terbiyesiz alıştırıyorsun dediğinde hayır dedim. Onu ne şekilde yetiştirmek gerekiyorsa o şekilde yetiştiriyorum demiştim. Bu şekilde davranışım ise dört yaşındaki bir erkek çocuğu sapığın biri sana çikolata alacağım diye kandırmış. Çocuk sapığın peşine takıldıktan bir süre sonra cesedi boynu kırılmış halde pis kanalda bulunmuştu. O olay içimde öyle bir yer etmişti ki dört çocuğumu da başlarına öyle bir durum gelmesin diye aynı şekilde yetiştirmiştim. Buradan anne ve babaları uyarmak istiyorum. Ne olur çocuklarınızı üç beş yüz gram şeker için el kapılarına göndermeyiniz. Çocukları sevindirmek kadar güzel bir davranış olabilir mi? Elbet olamaz. Artık devir değişti. Ne yazık ki artık çocukların yaşamlarını yitirmemeleri, bir sapığa kurban gitmeleri için bu güzel gelenekten vazgeçmek zorundayız. Artık torun sahibiyim. Kimsenin torunlarıma bir şey vermesini istemediğim gibi başkaların çocuklarına da hiçbir şey vermiyorum. Zira yaşadığımız dönem bunu gerektiriyor. Bu iğrenç ve can yakan olayların önlenmesi için yalnızca idam cezasını geri getirmek yetmez. Ceza evlerin de caydırıcı olması sağlanmalıdır. Eğitim ve kültür seviyesi yeterli düzeye gelinceye kadar ceza evleri yan gelip yatma yeri olmamalıdır.
İçimizdeki bir başka derin yara da her gün televizyonlarda izlediğimiz şehit haberleridir. Televizyonlarda izlediğimiz kadarıyla sınır karakolları yolgeçen hanı gibi. Her yönden saldırılara açık durumdadır. TOKİ güya çok sağlam karakol binaları yapacaktı. Nedense o iş çok ağır gidiyor. Bu günkü inşaat makinelerinin olmadığı bir dönemde, İkinci Dünya Savaşı patladığında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün emriyle Trakya bölgesi Alman saldırılarına karşı hiçbir bombanın yıkamayacağı, delemeyeceği koruganlar yapılmıştı. Kıbrıs savaşında olası bir Yunan saldırısına karşı bu koruganlar temizlenip savaşta kullanılmaya hazır duruma getirilmişti. Daha fazla şehit vermemek için en kısa zamanda Güneydoğu sınırımızda bu koruganlardan inşa edip askerlerimizin savunmalarını güçlendirmek gerekir.
Özcan Nevres
www.ozcannevres.com
Saygın Ve Saygılı Bir Adam
Saygın Ve Saygılı Bir Adam
Adam gibi adam sözü sanki Rahmetli Bülent Ecevit için söylenmiştir. Onu yakından tanıyanlar bırakınız yetişkin bir insanı, küçücük bir çocuğa dahi çok saygılı davrandığını bilir. Bülent Ecevit’in Karaoğlan adıyla zirvede olduğu günlerde yurt içi gezilerinden biri Muğla’ya idi. Deniz yolu ile Fethiye’ye gelecek ve oradan da Muğla’ya geçecekti. Biri bir buçuk yaşında diğeri altı aylık olan çocuklarımızı yanımıza alıp karşılamaya çıktık. Dalaman’ı geçtikten sonraki dağ yolunda ilerlerken öncülerle karşılaştık. Arabamı uygun bir yere çekerek inip beklemeye başladık. Çocuklarımızın ikisinin de elinde birer bayrak, yol kenarında bekliyoruz. Bülent Ecevit’in otobüsü önümüze yaklaştığında Ecevit çocuklarımızı gördü. Oturduğu yerden adeta fırlayarak cama geldi ve bizi coşkuyla selamladı.
Bir gün meclis koridorunda Muğla senatörü Avukat Fevzi Özer ile buluşacaktık. Sayın Özer’i beklerken koridorun ucunda Sayın Ecevit göründü. Sırtında bir türlü eskitemediği lacivert elbisesi vardı. Önüne çıkan herkese saygılarını sunuyordu. Ecevit isim olarak beni çok iyi tanımasına rağmen hiçbir zaman karşılıklı, yüz yüze konuşmak kısmet olmamıştı. Yanımdan geçerken bana da saygılar sundu. Bir an ben Özcan Nevres’im demek geçti içimden ama demedim. İşlerinin yoğun olduğunu bildiğim için oyalamak istemedim. Sayın Ecevit’in beni ismen nereden tanıdığına gelince; ben Ulus gazetesinin Muğla temsilcisi ve köşe yazarıyken o da Ulus gazetesinin CHP adına sahibi ve genel yönetmeniydi. Daha sonra bu görev Şeref Bakşık’a verilmişti. Anlattıklarım Ecevit’in tüm insanlara karşı ne kadar saygılı olduğunu göstermektedir.
Sayın Başbakan belli ki Sayın Bülent Ecevit’i bırakınız yakından tanımayı, hiç tanımamış. Eğer tanımış olsaydı, Ecevit’in Amerika Birleşik Devletleri Başkanının karşısındaki duruşunun eziklikten değil, herkese karşı olan saygısından olduğunu bilirdi. O Ecevit ki Kıbrıs ve haşhaş ekimi konusunda kimsenin gösteremeyeceği bir cesaretle Amerika’ya rest çekmişti. Amerika Ecevit’e Kıbrıs’a sakın çıkmaya kalkışma. Altıncı filoyu karşında bulursun demişti. Ecevit de ateş ederek mi sorusuna hayır karşılığını aldığında biz de aralarından geçeriz demişti ve Kıbrıs çıkarmasını başlatmıştı. Ecevit bu harekâtı başlatmakla çok büyük bir sorumluluk aldığını biliyordu. Bu nedenle en az iki gün uykusuz kalarak çok iyi konuştuğu İngilizcesiyle tüm dünyaya harekâtın haklılığını duyurmuştu. Aşırı stres ve uykusuzluk sonucunda yüzünde tik oluşmuştu.
Kıbrıs’ta Rumlar Türk kanı dökmeyi sürdürürken askeri deha İsmet İnönü Kıbrıs’a müdahale etmek istediğinde Amerika’yı karşısında bulmuştu. Amerika benim verdiğim silahlarla savaş yapamazsın demişti. Türkiye NATO ya girdiğinde yaptığı sözleşmede askerin kullanacağı silahların NATO standartlarına uygun olacağını kabul ettiğinden eski silahlar o günlerdeki deyimle Kayseri’de düdüklü tencere olmuştu. Bu olay sonrasında Ege ordusu kurulmuştu. Nato ya ait silahlar kullanılamayacağı için Kıbrıs’a çıkarma yapılamamış, havadan bombardımanla Rumlara gözdağı vermekle yetinilmişti. Kıbrıs’taki kanlı olaylara karşı Süleyman Demirel’de birkaç kez gözdağı vermekle yetinmişti.
Bülent Ecevit Amerika’nın yeni bir karşı koymasını önlemek için, başta çıkarma gemileri olmak üzere Kıbrıs savaşında kullanılan silahların tümünü ülkemizde imal ettirmişti. Zaferin faturası Bülent Ecevit hükümetine çok ağır çıkarılmıştı. Amerikan ambargosu yüzünden çok uzun bir süre yokluklarla boğuşmuştu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Ecevit hiçbir kimsenin karşısında eğilmemiş, ayağı dibinde oturmamıştır. Kendisini saygı ve rahmetle anıyorum.
Özcan Nevres
www.ozcannevres.com
Bir Vahşetin Düşündürdükleri
Bir Vahşetin Düşündürdükleri
Henüz gençliğinin baharında olan genç kız kelimelerin yetersiz kaldığı bir şekilde canavarca katledildi. Hem de henüz yirmi üç yaşında ve iki çocuk babası olan biri tarafından. Akıllara durgunluk veren bir cinayettir bu. Hangi mantıkla o genç kıza tecavüz etti? Bu tecavüzü tasarlarken kendi çocuklarını düşünmedi mi? Bu dünya etme bulursun dünyası derler. Yaptığın yanına kar kalmaz derler. Değer miydi üç beş dakikalık bir haz için o gencecik insana kıymaya. Güya güzelliğinden etkilenmiş de… O halde onu niye öldürdü? Bu cinayetin en acı tarafı caninin sabıkalı olmasıdır. Demek ki artık ceza evleri ıslah hane değil, yan gelip yatma yeri. Henüz yeni yetme delikanlıyken birinin bana söylediği bir cümle hiçbir zaman kulaklarımdan silinmedi. Allah düşmanımı bile ceza evine düşürmesin demişti. Zaman, zaman başkalarından da aynı sözleri işitmiştim. Demek ki o yıllarda ceza evleri ceza evine düşeni adam edebiliyordu. Ceza evindeki yaşamı yaşamış olan biri bir daha ceza evine düşmemek için elinden geleni esirgemiyordu. Zamanımızda öyle mi? Birçoğunun çıkmasıyla geri dönmesi bir oluyor. Ekmek elden, su gölden olduktan sonra ne işi olur dışarıda? Demokrat Partinin iktidara gelir gelmez yarattığı af fırtınası halen bütün gücüyle devam ediyor. Kadınlara yönelik şiddet ve öldürmeler olabildiğince artmış durumda. Bunun nedeni bir süreden beri söz edilmekte olan af söylemi olamaz mı?
Torunum Can Nevres’ her gün saat sekiz on beşte Mektebim okuluna götürmekteyim. E 5 karayolu sanki bir yarış pisti. Ne hız limitine ne de trafik kurallarına uyan yok. Ortaköy kavşağına vardığımızda derin bir nefes alıyoruz ama kısa sürüyor. Ortaköy yolunda E 5 karayoluna saptığımızda alçaktan uçan arabaların ölümcül tehdidiyle karşılaşıyoruz. Yolun en sağına kaçmak zorundayız. Bu defa ters yönden gelen arabalarla burun buruna geliyoruz. Yolun olabildiğince bozuk olması da cabası. CHP İlçe Başkanından yolun onarılması için aracı olmasını rica etmiştim. Bu gün torunumu almaya gittiğimde karayollarının bir ekibi tam kadro oradaydı. Okulun çıkışından sonraki bozuk yeri asfaltlıyorlardı. Ekibin şefini bulup giriş yolunu da onarmalarını rica ettim. Orası karayollarına ait değil ama yine de çukurları yamarız dedi. Oysa asfaltlanması gereken okulun giriş yoluydu. İnşallah ekip şefi girişin de asfaltlanmasını yaptırmıştır. Yaptırmadıysa yapılıncaya kadar uğraşımızı sürdüreceğiz.
E 5 karayolunun şehir merkezinde ve Mektebim okulunun giriş yolunda ölümcül kazalar olmaması için Silivri Emniyet Müdürlüğünün sıkı denetimler yaptırması gerekir. Ayrıca okul girişi ve çıkışı diye uyarıcı levhalar konulmalıdır. Tekirdağ ilinde şehir içi trafiğinde hız sorunu konulan kameralar sayesinde sorun olmaktan çıkmıştır. Postacının getirdiği ceza makbuzları sürücülerin tepkisine neden olsa da anaların ağlamamsı için uygulamanın tüm şehir içlerinde de uygulanması gerekir.
Emel Sayın’ın okuduğu güzel bir şarkı var. Yorgunum dostlar yorgunum. Tam bana uygun bir şarkı. Yaklaşık bir aydan beri evimin içinde ve bahçesinde düzenlemeler yapıyorum. Bahçeme, menekşeler. Lale ve nergis soğanları diktim. İlerlemiş yaşıma bir de baypas ameliyatı eklenince çabuk yorulmak kaçınılmaz oluyor. Bu nedenle zaman, zaman yazılarıma ara vermek zorunda kalıyorum. Oysa beni mutlu eden her gün okuyucularıma ulaşmaktır.
Özcan Nevres
Nar Mevsimi
Nar Mevsimi
Nar meyvesinin yararından sık, sık söz ediliyor olması yüzünden olsa gerek www.ozcannevres.com adlı sitemdeki Mucize Meyve Nar başlıklı yazım bu günlerde en çok okunan yazım olmayı sürdürüyor. Sert çekirdekli taneleri yüzünden pek sevilmeyen nar meyvesi başta kalp sağlığı olmak üzere bir çok yararı olduğu öğrenildikçe nar tüketimi hız kazandı. Nar çekirdekleri sert olduğu için yiyemeyenlere bir müjde Menemen’den geldi. Ege Zirai Araştırma Enstitüsü yedi yıldan beri sürdürdüğü nar ıslah çalışmalarında arzu edilen sonuca ulaşılmış. Geliştirdikleri beş tür çekirdeksiz narın sertifikaları alınmış. Tahminime göre bu yıl fidan üretime başlayacaklar ve çiftçilerimizi nar yetiştirmeye teşvik edecekler ve konu ile ilgili eğitim verecekler.
Üç gün önce bir alışveriş merkezinden on kilo nar almıştım. Yaşlı bir hanım bu kadar narı ne yapacaksın diye sorduğunda yiyeceğiz diye yanıtladım. Kadın biz de nar alırız ama iki üç tane alırız dedi. Narın yararlarını biliyor musunuz diye sorduğumda, biliyoruz ama çok az yiyoruz dedi. Sağlığınız için çok yeseniz iyi olur dedim. Bu gün de bir başka alışveriş merkezinde narın doksan dokuz kuruşa satıldığını gördüğümde beş kilo daha aldım. Kendimi bildim bileli en sevdiğim meyve nar ve incirdir. Belki de Orman Bağları mevkiindeki arazimizin içinde bulunan iki çekirdeksiz nar ağacının meyveleri bana narı sevdirmişti. Çekirdeksiz nar ağaçlarından birinin taneleri kırmızı, diğerininki ise beyazdı. Arazimizdeki tek kadı narının taneleri de beyazdı. Kadı narının çekirdekleri sert olduğu için çekirdeksiz narlar bitmeden rağbet görmezdi. Kadı narı çok dayanıklı bir nar türüdür. Hasat zamanı meyveler saplı olarak hasat edildikten sonra ipe dizilir ve kilerimizin tavanındaki çivilere asılarak kış aylarında bile nar yemeyi sürdürürdük.
Çocukluğumda baharın keyfi dut ile başlardı. Komşumuzun ulu bir dut ağacı vardı. Meyveleri de çok tatlıydı. Biri ağacın üzerine çıkar, iki kişi de ağacın altına çarşaf tutarlardı. Dala vurulan bir tekmeyle çarşafın içine üç dört kilo olgun dut dökülürdü. O sayede doyasıya dut yerdik. O dutun meyveleri tükendiğinde batı komşumuzun ince taneli ama çok tatlı olan dutları yemeyi sürdürürdük. Üzüm sezonu ile birlikte incir sezonu da başlardı. Kütükçü Mehmet Ağanın tütün tarlasının kenarında sarıca cinsi bir incir ağacı vardı. Meyveleri küçük ama nefis kokuluydu ve çok lezzetliydi. Bizde incir denilince ilk akla gelen bardacık incirdir. O da Kütükçü Mehmet Ağanın bitişiğimizdeki arazisinin hendeği üzerinde vardı. Kendi arazimizin hendeğinde de kendi elimle aşıladığım iki incir ağacı vardı. Meyveleri siyah idi. Bu ağaçlar sayesinde bolca incir yemekte hiç sıkıntı çekmezdik. O yıllarda adeta herkesin incir ve dut ağaçları ortak mal gibiydi. Kara incirin en alası bizim Kayıkbaşı mevkiindeki bağımızdaydı. Uzak olduğu için meyvelerinden çok az yararlanırdık. Çocukluk yıllarımda yediğim en güzel meyvelerden biri böğürtlen, diğeri ise bir deli eriğe aşıladığım domat şeftalisinin meyveleriydi. Hele bir ağacım vardı ki görenler şaşırırlardı. Ağacın üç dalından birine kayısı, birine şeftali diğerine ise İtalyan eriği aşılamıştım. Babama sorarlardı bu ne biçim ağaç diye? Babam da bana değil oğluma sorun derdi.
Babam sebze tarımını bıraktıktan sonra on altı dönümlük arazimizin tamamındaki ağaçları söktürüp yerine mandalina fidanları diktirdi. Narenciye tarımından anlamadığı için altlarını çok sık sürdürdüğünden fidanlar gelişmedi. Bunun üzerine onları da söktürüp papaz eriği diktirdi. Ağaçlar soysuz olduğu için iyi ürün vermediğinden onları da ben söktürdüm. Eğer imar alanı içerisinde kalmamış olsaydı arazinin tamamına çekirdeksiz nar ile kadı narı diktirirdim. Zira bir dönümden yaklaşık beş ton nar hasat edilebilir olması yüzünden tüm meyveler içinde en karlı olanıdır.
Özcan Nevres
www.ozcannevres.com
Savaş Çığlıkları
Savaş Çığlıkları
Suriye ile gerginlik tırmanırken bazı gazetelerde savaş çığlıkları atılmaktadır. Savaş, çoğunluk için korku, açlık ve sefalettir. Bazı insanlar için vurgun demektir. Zenginlik demektir. İkinci dünya savaşında ülkemizde bile birçok insan kara borsa sayesinde zengin olmuşlardı. Oysa sıradan insanlar savaş mağduru olmuşlar yokluk ve yoksulluklar içinde kıvranmışlardı. İkinci Dünya Savaşının en kızıştığı yıllarda ilkokula başlamıştım. Gaz lambasında kullanılan gaz yağını bulmak çok zordu. Bu nedenle evlerin çoğunda karanlık hakimdi. Gerçi gaz yağı olsa dahi iyi bir aydınlatma yapmak olası değildi. Zira Alman bombardıman uçaklarının korkusundan evlerde yakılan ışığın dışarı sızması yasaktı. Dışarıya hafif bir ışık sızacak olsa pazvantlar (gece bekçileri) kapıya dayanır kırarcasına kapıyı çalarak ışığı kapatın uyarısı yaparlardı.
İki oda ve bir mutfaktan oluşan evimizin misafir odası oldukça geniş olmasına rağmen hemen, hemen hiç kullanılmazdı. Odada koca bir konsolun üzerinde kocaman iki adet ayaklı lamba vardı. O lambaların yakıldığını hiç görmedim. Bir de kocaman ayaklı bir bakır mangalımız vardı. O da odanın süs aksesuarıydı. Ancak çok önemli konuklarımız geldiğinde, misafir odasında ağırlanıldığında içinde odun kömürü yakılırdı. Kömürler iyice köz olduğunda sobanın bakır kapağı közlerin üzerine kapatılarak ısıtmanın uzun sürmesi sağlanırdı. Diğer daha küçük olan odamız ise hem yatak, hem de oturma odası olarak kullanılırdı.
Ders çalışmam için babam büyükçe bir sehpa yaptırmıştı. Gazımız olmadığı zamanlarda annem en az üç kahve fincanına zeytinyağı doldurur, pamuktan yaptığı fitili zeytinyağının içine daldırıp fitili yakardı. O günlerdeki ortama göre ben çok şanslıydım. Zira bizde zeytinyağı çoktu. Bu nedenle zeytinyağı kandili kullanabiliyorduk. Bir sınıf arkadaşım vardı. Evlerinde aydınlanacak gazyağları olmadığında bize gelirdi. Karşılıklı oturup kandil ışığında derslerimize çalışırdık. İleriki yıllarda uzman doktor olan bu arkadaşımı ne yazık ki çok genç bir yaşta bir trafik kazasında yitirmiştik.
Öyle bir yokluk çekiliyordu ki o savaş yıllarında, insanlar ölüleri için kefen bezi bile bulamıyorlardı. İşte o sırada savaş vurguncuları devreye girerek gereken kefen bezi bulunurdu. Doğal olarak değerinin üç beş katına bulunurdu. Büyük bir kasaba olan Menemen’de üç adet dizel motor ve motorların kayışla çevirdiği dinamolar vardı. Biri gündüz elektrikli radyoları olanlar haberleri dinlesinler diye çalıştırılırdı. Diğer ikisi de sokak lambalarını yakmak ve bazı evleri aydınlatmak için çalıştırılırdı. O yıllarda evlerin çok azında elektrik tesisatı ve bağlantısı vardı. Motorlar uzun kayışlarla elektrik üreten dinamoları çevirirlerdi. Motorlar sık, sık kayış attıklarından elektrikler çok sık kesilirdi. Motorları çalıştırmakla Nazmi usta görevliydi. Elinde uzun bir değnek pulelerden dışarı doğru kaymakta olan kayışları iterek pulenin üzerinde kalmasını sağlardı. Bazen yetişemediğinde kayış pulenin üzerinden kayar ve koca kayış havalarda dolaşır, sanki öldürecek birilerini arardı. 1950 yılında Marşal planıyla Menemen’e kazandırılan elektrojen grupları sayesinde Menemen bol elektriğe kavuşmuştu.
Savaş yıllarında ekmek karne ile alınabiliyordu. Yetişkinlere yarım ekmek (500 gram) çocuklara ise çeyrek ekmek veriliyordu. Kıtlık yılları denilen o yıllarda yok dedikleri, bulamıyorduk dedikleri ekmek bu kadardı. O günün ekmeğini bu günün ekmeğiyle kıyaslarsak her eve kişi başına iki ekmek giriyordu. Demek ki her yok denilen gıda maddesine daha çok hücum ediliyordu. Bu da savaşın olağan bir sonucuydu. Kıbrıs savaşında bile evler makarnalarla unlarla ve şekerlerle doldurulmuş değil miydi?
Savaşlar yalnızca ekonomiyi etkilemez. İnsan sağlığını da en olumsuz bir şekilde etkiler. Bu nedenle dileğimiz savunma gerekmedikçe savaşlardan uzak kalmak olmalıdır.
Özcan Nevres
www.ozcannevres.com
3620 Metre
3620 Metre
Bu rakam ilk olarak bu da nesi diye bir soruyu akla getirir. Bu Silivri sahilini olabildiğince kirleten ve iğrenç kokular yaratan Boğluca deresinin uzunluğudur. Silivri’yi vuran selden sonra selin nedeni hemen bulunmuştu. Derenin iki yanındaki apartmanlar sel felaketinin sorumlusuydu. Bu nedenle de derenin iki yakasındaki apartmanlar için yıkım kararı alındı ve yıkıldılar. Oysa o selde suçlu olan o apartmanlar değildi. Suçlu E-5 karayolundaki su geçidiydi. Geçitler dar olduğu için sel sularının getirdiği her türlü pislik delikleri tıkadığından sel suları E-5 üzerinden hızla akarak Silivri’yi suyla boğarken derenin yatağı Silivri’yi vuran sel sularını denize ulaştıracak kapasitedeydi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesinin muhteşem! Bir projesi vardı. Boğluca deresinin etrafındaki apartmanlar yıkılacak, dere yatağı genişletilip derinleştirilecek ve bu sayede derede Venedik’teki gibi gondollar dolaşacak. Hani derler ya… Ayranı yok içmeye, tahtırevan ile gider defi hacete. Bu arada tahtırevana bilmeyenler için bir açıklama getireyim. Zira Muğla’da belediye başkanlığına aday olan Deli Osman’ı Akyol’daki toplantısına tahtırevan ile gideceğini ilan ettirdiğimde en çok merak edilen tahtırevanın ne olduğuydu. Gerçi benim Deli Osman için yaptığım tahtırevan öyle padişah ve paşalarınki gibi lüks değildi. Benimki bir plastik koltuğa tahtırevana binecek olanı taşımaya yarayacak iki sırık monte etmekten ibaretti. Buna rağmen tahtırevanı merak edip görmeye gelenler yüzünden cadde trafiğe kapanmıştı. Bu nedenle eserimi götürüp dükkânımın bitişiğimdeki hamamın külhanına koymak zorunda kalmıştım. Silivri’de uygun bir sahil düzenlenmesi yapılamamış olması yüzünden sahil sadece kuru kalabalıkları ağırlamaktadır. Otuz kilometre ötedeki Büyükçekmece sahilindeki kayık hareketliliği Silivri’de yoktur. Bu halk ki doğru dürüst kayığa dahi binemezken gondollara nasıl bineceğini anlayan beri gelsin.
Üç bin altı yüz yirmi metre uzunluğundaki Boğluca deresi Silivri’de doğru dürüst bir sanayi olmamasına rağmen olabildiğince kirli ve ağır kokulu suları denize taşımaktadır. Ne yazık ki Boğluca deresinde gondollar yüzdürecek olan Büyükşehir Belediyesi bir ucundan bir ucuna kırk dakikada gidilebilecek olan bu dereyi kirletenlere karşı hiçbir önlem alamıyor. Bu nedenle dere yatağı çok uzun. Bu kadar uzun bir dere yatağını belediye nasıl kontrol etsin diyemezler. Bu sorumsuzluk yüzünden Silivri sahilinde zevkle gezilememektedir. Zira neden olduğu iğrenç koku yüzünden insanlar burunlarını tıkayarak gezmek zorunda kalıyorlar.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Boğluca deresi için yapılanları tarih yazıyoruz diye tanıtmaya çalışıyor. Oysa bu tarih yazma olsa, olsa bir kandırmacadır. Eğer bir tarih yazacaklarsa Boğluca ve Tuzla derelerindeki kokuya neden olan nedenleri bulsunlar. Bulsunlar ki halk rahat ve temiz nefes alabilsin. Temiz bir denize girebilsin. Burunlarını tıkayarak gezmekten kurtarılsın.
Kızımı Ankara’daki Fen lisesine götürürken bir dere kenarında mola verdim. Elimi yüzümü yıkayıp rahatlayacaktım. Yıkamak olası mı? Su leş gibi kokuyordu. Son olarak Kütahya’da askerliğini yapmakta olan oğlumun yanına gittiğimde derenin suyu tertemizdi. Sayın Yılmaz Özerşen’in yönettiği Eskişehir’in simgesi olan bu Porsuk çayı artık tertemiz akmaktadır. Demek ki istenildiğinde oluyor. Darısı Boğluca ve Tuzla derelerinin başına demekten başka elden ne gelir?
Özcan Nevres
www.ozcannevres.com
Barajlar Ve Bentler
Barajlar Ve Bentler
Şüphesiz ülkemizin geleceği bacasız fabrika olarak nitelendirilen turizme bağlıdır. Ülkemiz dünyanın en güzel sahillerine, tarihi değeri yüksek eski eserlere ve doğal güzelliklere sahip olmasına rağmen halen turizmde Akdeniz ülkelerinin gerisinde yer almaktadır. Tarım ülkesi olması gereken ülkemizde elbet de su çok önemlidir. Su önemli diye doğa harikası olan değerleri su için yok etmemeliyiz. Getirisi ve götürüsü hesap edilmeden birçok yerde barajlar inşa edilmektedir. Ya da inşa edilmek istenmektedir. Bunlardan bir tanesi de Antalya’da Ahmetler kalyonunu üzerinde kurulmak istenmektedir. Kurulacak olan bu baraj hem o doğa harikası kalyonu ve hem de otuz bin dönüm verimli araziyi yutacaktır. Bir barajın ekonomik ömrünün elli, elli beş yıl olduğunu göz önüne aldığımızda akla şu soru gelmektedir. Elli yıl ömrü olan bir baraj için bu güzelliklerin ve değerlerin yok edilmesine değer mi? Üstelik gelişmiş ülkeler büyük barajlar yerine küçük barajlar inşa edilmesinin daha ekonomik olduğuna ve çevreye daha az zarar vereceğine karar vermişlerdir. Benim yıllardan beri savunduğum ise, sulamada en verimli çözümün bentlerle olacağıdır. Üstelik bentler ormanların gelişmesine büyük katkı sağlarlar. Bilindiği gibi parmak kalınlığında akan bir su bile etkili olduğu alanda yeşil bir cennet yaratır.
Ne hikmetse ister baraj olsun, ister nükleer santral olsun en değerli alanlar üzerine kurulmak istenilmektedir ve de kurulmaktadır. Tıpkı hava alanlarında olduğu gibi. Japonya’daki nükleer santral faciasından sonra birçok ülke nükleer santral inşaatlarını askıya aldığı halde ülkemizi yönetenler halen nükleer santral kurmakta ısrarlıdırlar. Gelelim santrallerin kurulacağı yerlere. Birincisi Turizm cenneti Mersin’de, deprem kuşağı üzerindeki Akkuyu’da. İkincisi Sinop’ta doğal sit alanı ilan edilmiş olan doğa harikası bir alanda kurulacak. Üçüncüsü ise, Enerji Bakanının açıklamasına göre yine deniz kenarında olacak. Turizme büyük yatırımlar yapılmış bir ülkede nükleer santral inşa etmek turizmi baltalamaktan başka bir işe yaramaz. Enerji açığını kapatmakta tek çözüm nükleer santral değildir. Enerji açığı tükenmez enerji kaynağı olan güneş ve rüzgâr ile kapatılabilir. Üstelik ne çevre kirliliğine yol açar. Ne de ölümcül tehlikelere neden olur.
Diyarbakır Emniyet Müdürünün yaptığı konuşma gündeme bomba gibi düştü. Sayın müdür, eğer bir insan öldürülen PKK lılar için ağlamıyorsa o insan, insan değildir diyor. O insanlık sizde kalsın Sayın Müdür. Ben şehitlerimiz için ağlamaya devam edeyim. Diyorlar ki, PKK lılar öldürülerek terör bitirilemez. Peki, doksanlı yıllarda terör bitirilmemiş miydi? O yıllarda terör bitirilirken güvenlik güçlerimiz teröristlere kurşun yerine çiçek mi atmışlardı?
Aklımın almadığı bir durum var. On sekiz yaşını doldurmuş olanlar milletvekilliğine aday olabilecekler. Askerlik görevini yapmamış olsalar da milletvekili seçilebilecekler. Yazımı bir hikâyecikle noktalayayım. Napolyon bir toplantı düzenletmiş. Görevlendirdiği kişilere salona benden büyük olanlar alınmasın diye emretmiş. Napolyon toplantı salonuna girdiğinde öfkeyle bağırmış. Ben size benden büyükleri salona almayın demedim mi demiş? Görevliler nasıl olur efendim? Bu salonda sizden büyük bir tek kişi bile yok demişler. Napolyon bunun üzerine bir çocuğa gel buraya diye seslenmiş. Çocuk umursamamış. Çocuğa ben Napolyon’um dediğinde çocuk bana ne demiş Napolyon’san. Bunun üzerine Napolyon görevlilere gördünüz mü demiş? Benden büyük olanları. On sekiz yaşındaki çocukların bulunduğu bir mecliste düşünün bakalım neler olacağını?
Özcan Nevres
www.ozcannevres.com
Değerli Okuyucularım
Değerli Okuyucularım
Bin dokuz yüz elli sekizden bu yana amatör olarak gazetecilik yapmaktayım. Aldığım profesyonellik önerilerini hiçbir şekilde kabul etmedim. Sol eğilimli ve sosyal demokrat biri olarak bir patron emrinde çalışmayı asla içime sindiremedim. Örneğin Demokrat İzmir gazetesinin patroniçesi Sayın Ayten Düvenci Muğla’ya kadar gelerek, İlhan Esen’i görevlendirerek adıma bir büro açmayı önerdiğinde açık kapı bırakmayarak hemen reddettim. Gazetecilerin duayeni Rahmetli Ömer Lütfü Aksungur’un ortak gazete çıkarma önerisini çok ısrar etmesine rağmen reddettim. Anlaşılacağı gibi hep amatör kalmayı yeğledim.
Silivri’ye yerleştikten sonra katıldığım bir şiir gecesinde Sayın Yavuz Kaynarca’nın önerisiyle genel yayın müdürlüğü yapmakta olduğu Manşet gazetesinde yaklaşık beş yıl köşe yazarlığı yaptım. Yavuz Kaynarca’nın yerine genel yayın müdürü olan Sayın Ali Tarakçı ile ters düştüğümde Sayın Ali Tarakçı’yı eleştiren ağır bir yazı yazarak köşe yazarlığına veda ettim. İlginçtir, Sayın Ali tarakçı eleştirimin tek kelimesine dahi dokunmadan gazetesinde yayınladığı gibi, aylarca evime Manşet gazetesini göndermeyi sürdürmüştü.
Manşet gazetesinden önce Muğla’da yayınlanmakta olan Devrim Gazetesinde yazmayı sürdürüyordum. O yıllarda Devrim gazetesi köşe yazarı sıkıntısı çekiyordu. Devrim gazetesinde Bağımsız Aday Deli Osman başlıklı öyküm yayınlanmaya başladığında gazetenin sahibinin söylediğine göre ilk defa gazete binasının önünde gazeteyi satın almak isteyenler tarafından kuyruk oluşturulmuş. Zamanla gazetede köşe yazarları çoğalınca gazete sahibinin okuyucularım Muğla haberleri okumak istiyor deyince bir daha gazeteye ne köşe yazısı, ne şiir ve ne de öykü göndermedim.
Yaklaşık beş yıldan beri Menemenin Sesi gazetesinde yazılarım yayınlanıyordu. Baypas ameliyatı olduğumda Üç göller bölgesinde yayın yapmakta olan Haberdar gazetesi baypas ameliyatı olduğumu, ameliyatımın başarılı geçtiğini, sağlığımın iyi olduğunu okurlarıma geniş bir şekilde duyurmuştu. Yıllardan beri yazılarımın yayınlanmakta olduğu Menemenin Sesi gazetesinde ameliyatımla ilgili tek bir satır yazı çıkmadı. Son günlerde ise göndermiş olduğum yazılarım da yayınlanmaz oldu. Bunun üzerine gazeteye artık yazılarımı göndermiyorum. Yazılarım Haberdar, Silivri Haber, Efesten Haberler ile Antalya günlüğü gazetelerinde ve www.ozcannevres.com başlıklı sitemde yayınlanmaktadır. Artık sosyal demokrat olmayan Menemenin Sesi gazetesinde yazılarımın yayınlanmaması benim için şaşırtıcı olmadı. Benzer bir olayı Muğla’da da yaşamıştım. İlk Adım gazetesinde yazılarım ve şiirlerim yayınlanıyordu. Yazdıklarım Adalet Partilileri çok fena kızdırıyordu. Gazetenin patronunun ekonomik sıkıntı çekmesinden yararlanarak gazetenin yazı işleri müdürlüğüne kendi adamlarından birini yerleştirerek yazılarımın o gazetede yayınlanmasını engellemiş oldular.
Değerli okurlarım, yakında Menemen’de yeni bir gazete yayın hayatına girecek. Girdiğinde yazılarımı o gazetede okumayı sürdürebileceksiniz. Halamın oğlu Avukat Hasan Karagöl’ün bana söylediği bir söz vardı. Menemenli olup Menemen’den ayrıldıktan sonra adını Menemen’de yaşatan tek kişi sensin demişti. Doğup büyüdüğüm yer Olan Menemen’i ve Menemenlileri çok seviyorum. Yazılarımla Menemenlilerle beraber olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Umarım yakın bir zamanda yine Menemenli okuyucularımla birlikte olacağım.
Özcan Nevres
Saman Ve Ekmek
Saman Ve Ekmek
Saman fiyatının artmış olması hayvancıları isyan ettirdi. Birçok hayvan sahibi artan yem fiyatlarını karşılayamadığı için hayvanlarını kesime gönderdi. Üstelik kasaplara satılan hayvanların satış bedeli maliyetinin çok altındadır. Önce samanın ne olduğunu bilmeyenler için açıklayayım. Ekin biçme ve harman dövme makineleri yok iken ekinler kosa ile biçilirdi. Kosacılık deneyim isteyen bir iştir. Biçilen ekin saplarının yere düzgün bir şekilde yatırılması gerekir. Hava durumuna göre biçilen ekinler yerde birkaç gün yattıktan sonra ağaçtan yapılma çatal ve çengel ile toplanıp harman yerine taşınır. Üç dört at sıcağın en yoğun olduğu saatlerde düvensiz olarak harmana koşulurlar. Saplar iyice ezildikten sonra tek veya iki at düvene koşulur. Buğday veya arpa tanelerinin saplarından ayrılması, sapların da parçalanıp saman haline gelmesi sağlanır. Harman dövme harmanın büyüklüğüne göre günlerce sürebilir. Harmanın sıcağın en yoğun olduğu saatlerde dövülmesi zorunludur. Zira serinde dövülen harmanda ne saplar parçalanır ve ne de taneler başaklardan ayrılır. Harman dövüldükten sonra savurma süreci başlar. Savurma işi rüzgârın himmetine kalmıştır. Rüzgâr estiğinde ezilen saplar yabalarla savrulmaya başlanır. Taneler en öne, kalın kalmış saplar tanelerin hemen yanı başına düşerler. Hayvanlara yem olarak verilecek olanlar da iri samanların biraz ötesine düşerler. Hayvanların yemeyeceği toz haline gelmiş olanlar ise bir hayli uzağa giderler. Genelde iri samanlar ile toz hale gelmiş olanlar tarlada kalır. Samanlar hararlara, taneler de çuvallara doldurulup kaldırılır. Böylece ekin hasatı sona ermiş olur. Peki, bu hayvan yemi olarak kullanılan samanların özellikleri nedir? Besleyici mi? Hayır. Saman hayvanları beslemez. Yalnızca tok tutar. Özellikle süt hayvanı besiciliğinde hiçbir değeri yoktur ama çaresizlik yüzünden hayvanlara yem olarak verilir. Bizim de traktör ile tarıma başlamadan önce dört atımız olurdu. Biri rahvan olduğu için yalnızca binek atı olarak kullanılırdı. Diğerleri ise çifte ve arabaya koşulurlardı. Atların seyrek de olsa zaman, zaman yemlerini ben verirdim. Bir gün ahıra babamla gittim. Atların dördü de kişneyerek benden yem istemeye başladılar. Babam, hayret bir şey, bunları her zaman ben yemlediğim halde senin yemlemeni istiyorlar dediğinde, gerçi yemlemede aramızda pek fark yok dedim. Sen bir bandırma saman ve bir kapak arpa veriyorsun. Ben de bir kapak saman bir bandırma da yem veriyorum dediğimde, babam yemlerin neden bu kadar çabuk bittiği şimdi anlaşıldı dedi ve bir daha beni atlara yem vermeye göndermedi.
Zamanımızda saman elde etmek eskisi kadar zor değil. Biçerdöverlerle tarlaya girilir. Rüzgâr bekleme gibi bir sorun olmadığından ekin hasatı kısa bir sürede tamamlanır. Bu sistemde saman zayiatı çok olur. Sapların büyük bölümü tarlalarda kalır. Peki, besi değeri olmayan saman için pahalı diye niye kıyamet koparılıyor? Hayvancılar ağlaşmasınlar da ne yapsınlar? Eskiden şeker fabrikalarımız çalışıp ithalata gerek bırakmadan şeker pancarından şeker imal ederlerdi. Şekeri alınmış pancarların posasından da küspe yapılırdı. Küspe süt ve besi hayvanları için en ucuz ve en besleyici yemdir. Şeker fabrikaları özelleştirildikten sonra birçoğu kapatıldı. Fabrika alanları betonlaşmaya kurban edildi.
Gelelim madalyonun diğer yüzüne. Eskiden tarım ürünleri ihraç eden bir ülkeydik. Günümüzde ise ithal eden ülke olduk. Peki, bu neden böyle oldu? Bir tek nedeni var. Oy deposu olarak gördükleri insanlara ucuz ekmek yedirme politikaları neden olmuştur. Dar gelirlilerin temel gıdası ekmek diye buğday ve arpa üreticilerini kimsenin açlığa mahkûm etmeye hakkı yoktur. Buğday ve arpa üreticileri ile anket yapsınlar. Bakalım bir teki bile halinden memnun mu? Çiftçiler tahıl ekiminden sürekli zarar ettiklerinden borçlanmaktansa tarlalarını boş bırakmayı yeğliyorlar. Tarlalar da boş kalınca ülke genelinde buğday ve saman açığı oluşuyor. Ucuz ekmek politikası yüzünden her yıl tonlarca ekmek çöpe atılıyor.
Ekmek fiyatları belirlenirken buğday üreticilerinin de durumları göz ardı edilmemelidir. Tarım en ağır iş koludur. Bu nedenle emeklerinin karşılığını mutlaka almalıdırlar. Alamazlarsa dışa bağımlılığımız çok daha fazla artar.
Özcan Nevres
Zamlara Bak Zamlara
Zamlara Bak Zamlara
Emeklilere, işçilere ve memurlara yılda iki parça halinde yüzde sekiz zam yapmayı büyük bir lütuf gibi sunan hükümet, doğalgaza, elektriğe ve akaryakıta zam üstüne zam yaparken halkı zaruret diye kandırmaya çalışmaktadır. Çalışanlara ve emeklilere enflasyonu körükler diye zam yapmaktan kaçınan hükümet diğer tarafta miras yedi zihniyetiyle Sayın Başbakana eldeki altı uçağa rağmen dört yüz milyon dolara yeni bir uçak, bakanlara ve valilere olabildiğince lüks ve pahalı Mercedes’ler almakta hiçbir sakınca görmüyor. Balık baştan kokar. Eğer ülkeyi yönetenler israf politikası güdüyorlarsa vatandaş ne yapsın? Elinde avucunda ne var ki tasarruf edebilsin. Ülkeyi yönetenlerin lüks merakı yüzünden her zaman olduğu gibi bu yıl da insanlarımız yeteri kadar ısınamayacaklar. Ne de yeteri kadar karnını doyurabilecektir. Bakalım bu yoksulluğa mahkûm edilenler önümüzdeki yerel seçimde oylarıyla bunun hesabını sorabilecekler mi? Sorabileceklerini sanmıyorum. Zira bu güne kadar yapılan zamlardan hiç birine yeteri kadar tepki gösterilmedi. Bundan cesaret alan hükümetler acımasızca dar gelirlilere yüklendi durdu. Adnan Menderes’in sık, sık yinelediği bir sözü vardı. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Türkçesi insan hafızası unutma hastasıdır. Yani her şeyi kolayca unuturlar. İnşallah önümüzdeki seçimlerde bu zam kazıklarını unutmazlar. Zamcıları oylarıyla yaptıklarına pişman ederler.
Gün geçmiyor ki bir veya birkaç kadına şiddet uygulanmasın. Cezaların caydırıcı olamadığı bir ortamda şimdi de mahkûmlara inanılması zor haklar vermeye çalışılmaktadır. Türkçemiz yeni bir deyim kazanacaktır. Mahkûmlar için buluşma evleri. Neylersiniz? Günümüzde ceza evleri beş yıldızlı oteller gibi olunca kadınlara şiddet de olur, öldürmeler de. Trafikte bile sudan bahanelerle cinayetler işleniyor. Bunun nedeni cezaların caydırıcı olmaması değilse ne? Eskiden ceza evlerinde yatmış olanların ortak söyledikleri bir söz vardı. Allah düşmanımı bile ceza evine düşürmesin derlerdi. Oysa şimdilerde göğüslerini gere, gere çakarım kurşunu, gider paşalar gibi üç beş yıl yatar çıkarım diyorlar. Hal böyle olunca da ne kadına şiddetin ve ne de sudan bahanelerle adam öldürmelerin önüne geçilemez.
Üstüne üstlük bir de şu kader mahkûmları eylemleri yok mu? Sanki öldürenlerin canı can da, öldürülenlerin ki can değil. Katillere, zorbalara ve her türlü suç işleyenlere cezaevi beğendirmek olası değil. Hele katiller için yapılan eylemler o kadar zoruma gidiyor ki söyleyecek söz bulamıyorum. Neymiş efendim? İnsan haklarıymış. Peki, öldürülenlerin insan olarak yaşamaya hakları yok muydu? O insanları zamansız bir ölüme mahkûm etmenin neresi insan haklarından sayılabiliyor. Bir hiç uğruna ellerini kana bulayanların hak ettikleri cezayı mutlaka çekmeleri gerekir. Sık, sık çıkarılan aflarla suç işlemeye eğilimli olanlar suça teşvik edilmemelidir.
Her zaman rahmetle andığım dürüst insan Bülent Ecevit, 1999 seçimlerinden az öncesine kadar iktidara koşuyordu. Ta ki Rahşan Ecevit’in iktidara gelirsek genel af çıkaracağız dediği ana kadar. Haberi kahvehanede otururken dinlediğimde eyvah demiştim. Bu sözler DSP nin önünü keser ve DSP tek başına iktidar olamaz demiştim. Nitekim de öyle oldu. Artık insanlar sokağa çıkmaya korkar oldular. Önümüzde yine seçim var. Yine bir af çıkarılırsa vay halimize. Demokrat Parti iktidara geldiğinde ilk işi genel af çıkarmak olmuştu. Kadının biri kendisine zorla tecavüz eden adamı kahvehanede gördüğünde hemen jandarma karakoluna koşar ve komutana bana tecavüz eden adam cezaevinden kaçmış der. Jandarma komutanı acı, acı güler ve kızım o kaçmadı. Devletimiz onu affetti der. Kadın öfkeyle, komutanım o adam devletin değil, benim ırzıma geçti. Devlet onu nasıl affeder der. Der ama kadının olanları sineye çekmekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktur. Genel aflar en büyük haksızlıktır ve suça teşviktir. Suçların bedeli af değil, cezasını çekmektir.
Özcan Nevres
Vah Öğretmenim Vah
Vah Öğretmenim Vah
İzmir Karabağlar’da bir öğretmen hanım, sınıfa geç giren öğrenciden müdürden geç kalma belgesi almasını istediği için bıçaklanarak öldürüldü. Ne yazık ki öğretmen öldürüldüğüyle kalacak. Diğer bir deyimle kanı yerde kalacak. Zira bu elim cinayeti işleyen on beş yaşında bir çocuk. Olay bir kız kaçırma olayı olsaydı, kaçıranın kemik yapısına, boyuna bosuna bakılıp ceza alması önlenirdi. Bu cinayette o kural işlemez. Boyuna bosuna, kemik yaşına bakılmaksızın çocuk diye yargılanacaktır. Bu nedenle de çok az bir ceza alacaktır. İki üç yıl sonra salınacaktır. Yıllar önce bir öğretmen ve annesi tinerciler tarafından kaçırılarak tecavüz edilmişti. Tinerciler tecavüz ile yetinmemişler, anne ve kızı bıçaklayarak öldü diye bırakmışlardı. Anne olaydan ağır yaralarla kurtulmuştu. Uzun süren bir tedaviden sonra yaşama tutunabilmişti. Yaşama tutundu da ne oldu? Ne uğradığı tecavüzü ve canavarca bıçaklanışını, ne de kızının acı ölümünü unutabilecek mi? Cinayet ve tecavüz olayının tatbikatı yapılırken tinerciler kalabalık bir grup tarafından linç edilmek istenmişti ama polis güçlükle tinercileri linç edilmekten korumuştu. Yargılandılar ve ceza aldılar da ne oldu? Çok değil iki yıl sonra Rahşan Hanım affıyla salınıverildiler.
Nasıl bir Türkiye’de yaşıyoruz? İnsanlar artık can güvenliği olmadığı korkusuyla sokağa çıkamaz oldular. Çıksalar da sokakların kalabalık olduğu saatlerde çıkmayı yeğliyorlar. İnsanların birbirlerine sevgisi kalmamış. Aynı apartmanda oturan insanlar dahi birbirlerini tanımıyorlar. O eski komşuluk ilişkilerinden eser kalmamış. Oğlumun hırsızlar tarafından, evinin çelik kapısı balyozla kırılıp soyulurken tek bir komşu çıkıp da burada ne oluyor diye bakmamış. Polis bile olanlara isyan etmiş. Bir Allahın kulu çıkıp da bakmadığı ve polis çağırmadığı için.
Geçmişte öğrenciler öğretmenlerini okul dışında bile ceketinin önünü ilikler ve öğretmenini saygı ile selamlarlardı. Aileler çocuklarını okula eti sizin kemiği bizim diye emanet ederlerdi. Okullarda çocuklara sıkı bir disiplin uygularlardı. Geceleri kahvehaneleri dolaşıp öğrenci avcılığı yaparlardı. Şimdiki zamanda hangi öğretmen bu şekilde davranabilir. Kahvehanede oturan öğrenciye hangisinin sözü geçer? Yıllarca karşılaştığım eski öğretmenlerimden birini gördüğümde önünde ceketimi ilikleyip saygıyla selamladım. Komşum olan bir öğretmenle bir gün gezerken uygunsuz durumda gördüğü iki çocuğa bu rezilliğiniz ne diye çıkıştığında çocuklar keyifle öğretmeniyle alay ettiler. Kız daha da yılışarak erkeğe sımsıkı sarılarak yollarına devam ettiler. Eşim emekli olmadan önce bir öğrencinin hafifçe kulağını çekmiş. Vay sen misin kulak çeken? Okula aile boyu gelerek eşimi müdüre şikâyet etmişlerdi. Eşim emekli olduktan sonra bir gün Küçükköy’de gezerken iki kadından biri beni gösterdi. Bu kim biliyor musun diye sordu? Kadın bilmiyorum deyince kadın bu hani Zerrin öğretmen vardı ya, onun kocası dediğinde, diğeri o Zerrin öğretmen gibi başarılı bir öğretmen bu okula bir daha gelmez demişti.
Çocuğunun hafifçe kulağı çekildi diye okul basan ailelere sormak gerekir. Siz evinizde bir veya iki çocuğunuzla baş edemezken atmış, yetmiş kişilik bir sınıfta öğretmen nasıl baş edebilsin? Evinde çocuklarını öldüresiye dövenler bile, ellerine bir fırsat geçtiğinde hafifçe kulak çekti veya biraz yüksek sesle bağırdı diye yapmadıklarını bırakmazlar. Elbette ki okullarda dayağı savunacak değiliz. Ama öğretmen de insan. Aşırı sinirlenip hafifçe kulak çekebilir, bağırabilir de. Bunun kavgayla, tehditle değil, anlayışla karşılanması gerekir. Ki öğretmen çocuğu en iyi bir şekilde eğitebilsin. Aksi halde öğretmenlik anlayışı salla başını, al maaşını olmaktan öteye gidemez. Bir de bir belge istedi diye öldürülen öğretmeni düşünelim. Olayı gören ve etkisinde kalan hangi öğretmen eğiticiliğini başarı ile sürdürebilir?
Özcan Nevres
4+4+4’de Korktuğumuz Oldu
4+4+4’de Korktuğumuz Oldu
Dört artı dört artı dörtte en büyük korkumuz beş buçuk yaşındaki çocuklarla, on bir on iki yaşındaki çocukların arasında oluşacak olan şiddet olaylarıydı. Dün korktuğumuz oldu. Dokuz yaşındaki bir kız, beş buçuk yaşındaki bir erkek çocuğunu tuvalete kapatıp üstündekilerinin tamamını çıkarttıktan sonra küçük çocuğu öldüresiye dövüyor…Olayın en kötü yanı, o minik çocuğun öldürülesiye dövülürken ağlamasını hiç kimsenin duymamış olmasıdır. Aralarında beş buçuk yaşında çocukların bulunduğu bir okulda yönetimin çok dikkatli olması gerekir. Özellikle tuvaletlerin aralıksız gözaltında tutulması gerekir. Çocuk öldürülesiye dövülürken okul yönetimi neredeydi? Daha kötüsü ise yönetimin olayı örtbas etmeye çalışmasıdır.
Gelelim dayak olayının psikolojik yönüne. Dokuz yaşındaki çocuk, kendisinden oldukça küçük olan çocuğu döverken neden çırılçıplak soyuyor? İki olasılık var. Ya çocuğun babası sadist bir sapık, eşini çırılçıplak soyup da dövüyor. Ya da annesi o dokuz yaşındaki çocuğunu TERBİYE ! etmek amacıyla çırılçıplak soyduktan sonra kıyasıya dövüyor. Çocuk da babasını veya annesini örnek alarak kafasına dövmeyi koyduğu çocuğu soyarak dövüyor. Bu olay nedeniyle dayakçı çocukla psikologların ilgilenmesi yeterli olamaz. Daha derinlere inilmesi gerekir. Çocuğun annesinin de, babasının da psikolojik tedavi görmesi gerekir. Yapılacak incelemede ortaya çıkacak olan sonuca göre o çocuğun ailesinden alınıp devlete teslim edilmesi gerekir. Bu korkunç olay gibi olayların diğer okullarda da olmaması için tüm okulların yöneticilerinin çok dikkatli olmaları gerekir.
Bu olay nedeniyle okul yönetiminin nasıl bir durumla karşılaşacağını, uzun yıllar çalıştığı okulun müdür yardımcılığını yapmış olan eşime sordum. Tek kelimeyle oldu. Yandılar. Yanmaları gerekir. Zira görevleri arasında çocukları her türlü tehlikeden uzak tutmak vardır. Bunu becerememişlerse, o yönetimin mutlaka değişmesi gerekir.
Her gün televizyon haberlerinde birçok kaza haberleri izliyoruz. İzliyoruz ama almamız gereken dersi ne yazık ki alamıyoruz. Torunumu okuluna götürmek için her sabah sekiz on beşte evden çıkıyoruz. E 5 e çıktığımızda korku dolu anlar başlıyor. Şehir içinden geçen yollarda azami hız yetmiş kilometredir. Buna rağmen sağımızdan solumuzdan geçen arabalar arasında neredeyse yüz kilometrenin altında giden yok. Hele yağışlı havalarda zikzaklar yaparak deli gibi araba sürenler her an kazaya davetiye çıkarıyorlar. Bu tür sürücüler için amaçları kaza yapıp ölmekse niye başkalarına zarar verecek bir ölümü seçiyorlar. Başkalarına zarar vermemek için intihar etsinler diye düşünüyorum. Hız delileri ne kendi canlarını, ne de başkalarına verecekleri zararı düşünebilme yeteneğinden yoksundurlar. Bunları ceza ile bile yola getiremezler. Yine de şehir içi geçiş yollarını Tekirdağ’da olduğu gibi kameralarla donatmak gerekir. Bu sayede devletin kasasına bol, bol para girer.
Kazasız, belasız günler dileğiyle.
Özcan Nevres
Elveda Hasankeyf
Elveda Hasankeyf
Yazımın başlığını elveda Hasankeyf diye koydum ama ne yazık ki elveda diyeceğimiz daha nice antik ve doğa harikası yerlerimiz var. Hasankeyf olağan üstü tarihiyle yakında tümüyle baraj suları altında kalacak. Hasankeyf’in sonu tıpkı Allianoi gibi olacak. Bakınız Özgür Gündem konuyu nasıl irdelemiş. Doğa katliamı ve tarihi yerleri yok etmekle dikkat çeken AKP, tarih ve doğa katliamına devam ediyor. Hasankeyf’i ve Allianoi’yi Zeugma gibi yok etmeye çalışan AKP, birer doğa harikası olan Kaz dağları, Munzur Vadisi gibi yerleri de yok etmek için başlattığı çalışmaları tüm hızıyla sürdürüyor.Önce Ege’nin incisi İzmir’in Bergama ilçesindeki şifalı kaplıca sularıyla ünlü bir tarihi yerleşim birimi olan allianoi’ye bakalım. Antik ve turistik değeri çok yüksek olan bu antik yerleşim birimi her yıl Bergama’yı ziyarete gelen altı yüz bin turistin ilgisini çekmektedir. Bu nedenle Bergama’nın ekonomisine büyük katkısı vardır. Baraj gölünün ortasında kalacak olan antik yerin kurtarılması için çalışmalar halen devam etmektedir. Setlerle sulardan korunması tasarlanan Allianoi’nin kurtarılması ve ileride bu günkü ilgiyi koruması mümkün olacak mı? Bunu zaman gösterecek. Elli atmış yıllık ömrü olan bir baraj uğruna bu tarih hazinesini tehlikeye atmak kabullenilmesi mümkün olmayan bir durumdur. Peki, bu antik ve tarihi değeri yüksek olan bu yerler baraj sularına niye feda ediliyor? Doğal olarak elektrik üretimi yapmak ve sulama için. Eğer elektrik üretimimizde açık varsa neden Irak ve Suriye’ye yok pahasına elektrik veriliyor? Hem de maliyetinin çok altında bir bedelle veriliyor. Dahası bu ülkelere atalarımızı arkalarından hançerledikleri için mi? Yoksa Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına olan katkıları yüzünden mi veriliyor. Eğer barajlar sulama amaçlı inşa edilecekse daha ekonomik çözümler geliştirilmelidir. Bentlerle ve göletlerle sağlanılacak çözümlerde ne verimli araziler, ne de antik ve tarihi değerlerimiz zarar görmezler.
Türkiye’nin neresinde olağan üstü bir güzellikler ve tarihi değerler varsa oralarda mutlaka altın arama çalışmaları yapılıyor. Dünyada en çok oksijeni bol olan yerlerin üçüncüsü Kaz dağlarıdır. Tarihi adıyla tanrılar dağı İda dağıdır. Ülkemize yararından çok zararı olacak olan altın madeni işleme tesisleri uğruna o güzelim ormanları yok emek akla, mantığa uygun mudur? Altın madeni hangi ülkede çıkarılmışsa o ülkeler yoksulluğa mahkûm edilmiştir. Dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alan Kanada da altın cevheri oldukça boldur. Kanada hükümeti altın işletmeciliğinin yarardan çok zarara neden olduğunu gördüklerinde tüm altın madeni işletmelerini kapatmışlardır. Altını topraktan ayrıştırmada kullanılan siyanürü depoladıkları havuzların en az yüz yıl korunması gerekmektedir. Altın madeni ayrıştırılırken kullanılan siyanürün yüzde otuzu havuzlara depolanmadan havaya karışmaktadır. Üstelik kayalar kırılırken, toprak kazılırken havaya karışan tozlar cabası. Altın madeni işletilen ülkelerdeki kanser patlaması göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür. Geçmişte Güney Afrika Cumhuriyeti sahip olduğu altın rezervleriyle dünyaya nam salmıştı. O altın madeni sayesinde olabildiğince zenginleşecekleri zannediliyordu. Oysa bu günkü Güney Afrika Cumhuriyeti yoksullukla boğuşmaktadır. Siyanürün neden olduğu hastalıklar ve iş kaybı yüzünden daha da yoksullaşacaktır. Altın madeni işletmeciliği konusunda Kanada örnek alınmalı ve ileride aşılması çok zor koşullara neden olacağı için verilen altın arama ve işletme ruhsatları iptal edilmelidir.
Bergama’da büyük kavgalara neden olan Ovacık’daki altın işletmeciliğinin getirisinin ne olduğu Maliye Bakanlığınca açıklanmalıdır. Zengin olma hayalleriyle insanlarımız aldatılmalıdır.
Özcan Nevres
Bu Eğitim Nasıl Olacak
Bu Eğitim Nasıl Olacak
Torunum Can Nevres’i her gün sekiz on beşte Mektebim Okulları Fen Lisesine götürmekteyim. Giderken birçok annenin minicik çocuklarını ellerinden tutup götürmeleri dikkat çekiciydi. Zira o miniklerin hiç biri zorunlu gereksinimlerini karşılayacak durumda olamaz. Sınıf öğretmenleri bu çocuklara öğretmenlik mi, yoksa annelik mi yapacaklar? Bir önemli durum daha var. Torunumu okuluna bırakıp dönmem yarım saati buluyor. Evime varıncaya kadar yollarda halen okula giden çocuklar var. Minicik bir çocuk ve yanında oldukça kilolu bir anne. Anne belli ki rahatına çok düşkün. Çok rahat bir şekilde ağır adımlarla yürüyor. Birçok çocuk yarım saat önce okula ulaştığı halde bu annenin hiç acelesi yok. Önünde halen en az yirmi dakikalık bir yol var ama o yürüyüşle okula kırk dakikada ancak varabilir. Bir okulda sınıfa girişlerde yaklaşık bir saat zaman farkı olabilir mi? Sınıfına atmış dakika veya otuz dakika geç giren çocuklar sınıf arkadaşlarıyla nasıl uyum sağlayacaklar.
Halkın dikkati Balyoz davasına yöneldiğinde hükümet zamları dar gelirlilerin omuzlarına yükleyiverdi. Sürücünün biri bir akaryakıt istasyonunda yakıt fiyatlarını görünce şaşkınlıktan kaza yaptı. Oysa şaşırmasına hiç gerek yoktu. Zira bu zamlar Mısır’daki sağır sultanın bile duyabileceği şekilde davul ve zurnayla geldi. Bu yapılan zamlara tepki gösterenler ne bekliyorlardı? Ucuzluk mu? Bütçesi bu denli açık veren bir ülkede bütçe açığını kapatmanın en kolay yolu nedir? Görüldüğü gibi zamları dar gelirlilerin sırtına yüklemektir. Bu zamlar yalnızca vergilerde kalsaydı geçim şartlarını bu kadar zorlaştırmazdı. Şimdi adan zeye her şeye zam yapılacaktır. Memurun, işçinin ve emeklinin maaşları ise her zamanki gibi yerinde sayacaktır.
Dünyada bizim ülkemizdeki kadar resmi araç saltanatı acaba başka ülkelerde var mı? Almanya gibi zenginliğin sembolü olan bir ülkede bile resmi araç sayısı bizdekinin onda biri kadar. Sayın Başbakanın ve Sayın Cumhurbaşkanının ödenekleri kadar bol rakamlı örtülü ödenek başka ülkelerde var mı? Bizi ilgilendirmemesi gereken Suriye iç savaşında muhaliflere verilen desteğin ülkemize kaça mal olduğunu bilen var mı? Ya o çok lüks özel ve zırhlı araçların, uçakların alımı için ne kadar para ayrıldığını bilen var mı?
Yıllardan beri ülkemizi yöneten iktidarlar yönetimde hep kolay olanı seçtiler. Ülke ekonomisini borçla ayakta tutmaya çalıştılar. Üretimi artırmak için gerekli önlemleri almadılar ve eğitim sağlayamadılar. Oysa ülkemiz tarım ürünleri üretmek için o kadar geniş tarım alanlarına sahip ki, ne yazık ki üretilen ürünleri dünya standartlarında üretemiyoruz ve bu yüzden yeterli dış Pazar bulamıyoruz. Her zaman yazdığım bir şey var. İsrail ot bitmez kalaycı kumlarına karıştırdığı kimyasallarla üç yüz metre derinlerden sağladığı sularla tarım yaparak para kazanırken biz dünyanın en verimli topraklarında, su savağının yanı başında bile tarımdan para kazanamıyoruz.
Bir gün Emirâlem’e gitmiştim. (Eskiden bucak idi şimdi ise Menemen’in Mahallesi oldu) Üreticilerden biri, Nevruz Amad’ın oğlu gazeteci bey. Eski başkanımız. Gazetelerde nar yetiştirin diye yazdın durdun. Biz de seni dinleyip nar ağacı yetiştirdik. Şimdi de narlarımızı satamıyoruz dedi. Bana tek bir yazımda Hicaz narı yetiştirin diye yazdığımı gösteremezsiniz. Ama siz Arap hayranlığınız yüzünden Hicaz narı yetiştirmeye balıklama daldınız. Az önce haldeydim. Hicaz narının kilosunu elli kuruştan alan yok. Kadı narının ise kilosu seksen kuruştan yok satıyor. Çekirdeksiz nar zaten hiçbir şekilde hale düşmüyormuş. Zira İstanbul’un büyük pastaneleri daha ürün dalındayken ortalama altı liradan satın alıyorlar. Ben de kilosunu altı liradan almaya razıyım. Hadi bana bir kasa bul gel dediğimde nereden bulayım. Kimsede kalmadı ki dedi. Sen dünyanın itibar ettiği yemeklik narı değil de sıkmalık Hicaz narını yetiştirirsen sonuç böyle olur dediğimde haklısın demekten başka söz bulamadı. Keşke çekirdeksiz narı bolca yetiştirseler de bu sağlıklı meyveyi bol, bol yiyebilsek.
Özcan Nevres
Bu Nasıl Habercilik
Bu Nasıl Habercilik
İki gün önce Beyaz TV de Ankara’daki CHP li Çankaya Belediyesinin sınırları içinden görüntüler yayınlanmıştı. Görüntülerin yerleşim alanının dışında olduğunu göremeyen gözlerin kör olması gerekir. Sunucu bir de diyor ki öğrenciler elli metre ilerdeki yola ulaşmak için iki kilometre yol yürüyorlar. Böyle bir şeyi mantık alır mı? Söz konusu yol elli metre ise koskoca sitede yaşayanların her biri o yol dedikleri yere bir taş koysa elli metrelik yolda ne çukur kalır ne de çamur.
Yıllar önce Vakıf çayırı mevkisindeki tarlamızı sebze bahçesi yapmıştım. Kış ürünü olarak diktiğim marulları kontrol için gittiğimde pekendi üzerinden bahçeme giden yola indiğimde arabam çamura saplandı. Geri, geri giderek uzun bir uğraştan sonra arabamı çamurdan çıkarabildim. Geri dönüp pekendi üzerinden topladığım taşları arabamın bagajına doldurdum. Taşları götürüp arabamın battığı yere döktüm. Bataklığa neden olan çukur doluncaya kadar oraya her gün taş taşıdım. Kısa bir süre sonra orada bataklıktan eser kalmamıştı. Demek ki istedikten sonra kısa mesafeli yol pürüzleri, tek başına bile ortadan kaldırabiliyor. Kaldı ki Beyaz TV nin gösterdiği yer kesinlikle yol değildi. Haber çirkin haberciliğin kötü bir örneğiydi. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar derler. Çankaya Belediyesi konu ile ilgili bir açıklama mutlaka yapacaktır ama yayınlatacak bir TV kanalı bulamayacaktır.
Bu gün Kanal Türk’te benzer bir haber vardı. Haber Çankaya ile ilgili haberin üzerine mum diker. Haber dünya şehri dedikleri ve çok çağdaş olduğu iddia edilen İstanbul’un bir semtine aitti. Bir derenin öbür yakasında oturanlar çocuklarını bir çamur deryasının içinden okula gönderiyorlardı. Dere geçit vermediği için o varoşun dar gelirli insanları dere üzerine bir köprü yapmışlar. Köprüden ancak yayalar geçebilir. Bir araba üzerinden geçmeye kalksa köprü mutlaka çöker. Üstelik köprüde korkuluk bile yok. O nedenle oyun oynayan çocuklar dereye düşebilirler. Büyük haberci Beyaz TV bu görüntüleri de yayınlasa ya. Yayınlamaz. Çünkü oranın belediyesi CHP li değil. CHP li olsaydı Beyaz TV için ne güzel bir haber olurdu.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Boğluca deresinin iki yanındaki istimlâk olayını ağzına burnuna bulaştırdı. Boğluca deresinin ıslahının yaz sonuna kadar tamamlanması gerekirken ancak bir arpa boyu yol kat edilmiş. Dere her kış aylarında olduğu gibi dolu, dolu akmaya başladığında ıslah çalışmaları yapıla bilir mi? Aylardır sürücüler o yolun sıkıntısını yaşıyorlar. O sıkıntılar kim bilir daha ne kadar sürecektir.
Aziz şehitlerimizle ilgili hiçbir şey yazmak istemiyorum. Zira içimiz o kadar çok yanıyor ki söyleyecek söz bulamıyorum. Karakol baskınlarında şehit olanlar için kahroluyorum. Zira karakol dedikleri derme çatma binalar. O binalardaki istinat duvarları roketli saldırıları durdura bilir mi? Oralara İsmet İnönü hükümetinin Trakya’da Alman ordularına karşı koymak için inşa ettirdiği koruganların benzerleri yapılamaz mı? Ki o koruganlar en ağır bombardımanlara karşı bile olabildiğince dayanıklıdır. Dahası çatışmaların en yoğun olduğu bölgelere gizli kameralar yerleştirip PKK daha harekete geçer geçmez gerekli önlemler alınır. Yaşadığımız dönemin teknolojik bir dönem olduğunu unutmamamız gerekir. Düşmanı alt etmek için teknolojinin her türlü olanağından yararlanılması gerekir.
Özcan Nevres
Vay Be Ne Günlere Kaldık
Vay Be Ne günlere Kaldık
Vay be, rahmetli Adnan Menderes demokrasi kahramanıymış ama ne hikmetse ne ben, ne de benim gibi sosyal demokratlar görememiş. Biz onu hep demokrasinin tekerleğine çomak sokan biri olarak görmüştük. Hele Sayın Kılıçdaroğlu’nun onun kabrini ziyareti yok mu? Oğlu ve damadı, Adnan Menderes döneminde yıllarca cezaevlerinde yatan İsmet İnönü’nün mutlaka kemikleri sızlamıştır.
Çok demokrat olan demokrat partililer iktidara gelir gelmez ilk işleri İsmet İnönü’nün büyük oğlu Ömer İnönü’yü bir iftira ile yıllarca cezaevinde yatmasını sağlamak olmuştu. Ünlü Kayalıbay olayı. Biri rahmetli Kayalıbay’a kaldırımda durduğu sırada çarpmış, bu olayı Ömer İnönü’nün üzerine yıkmışlardı. Yıllar sonra gerçek anlaşılmış ve Ömer İnönü beraat etmişti. Ya pulyamzedeler için ne demeli? Bu kişinin Amerika’da bir dergide yayınlanmış olan yazısını gazetelerinin sütunlarına aktaranlar Marmara çırası gibi yanmışlardı. İlginçtir. Bu davadan beraat eden yalnızca üç gazete vardı. Cumhuriyet, Ulus ve Demokrat İzmir gazeteleri Profesör Muammer Aksoy sayesinde ceza almaktan kurtulmuşlardı. Demokrat Parti yöneticileri bu kişinin yazısına yayın yasağı koymuştu. Profesör Muammer Aksoy’un bu üç gazetenin aktarmış oldukları yazıya koydurduğu not bu üç gazeteyi ceza almaktan kurtarmıştı. Aktarılan yazıda şöyle bir not vardı. Bu yazı Amerika’ da yayınlanmakta olan bir dergiden iktibas edilmiştir. Çok demokratlar yazıya yayın yasağı koyarlarken iktibas(alıntı) edilmesine yasak koymayı düşünememişlerdi.
Demokrat Partinin ünlü gazeteci milletvekilini, gazetecileri dövme hastası Sezai Akdağ’ı anımsayan var mı bilemem? Milet vekilliği görevini yapmaktansa meslektaşlarını dövmeyi yeğleyen bu çok demokrat kişi Naci Sadullah Danış’ın bir yazısına tekzip göndermişti. Naci Sadullah gönderdiği yazıya bir yanıt yazmıştı. Ne hikmetse Sezai Akdağ bu yanıttan sonra bir daha Naci Sadullah Danış’ın hiçbir yazısına tekzip göndermemişti.
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın iki numaralı kahramanı İsmet İnönü’yü Eskihisar’da taşlatanlar kimlerdi? Ya Topkapı’da İsmet İnönü’yü öldürmek isteyenler kimlerdi? Eğer Emniyet Müdürü Eyüboğlu, silahını çekip o güruhu dağıtmasaydı, İnönü o gün orada mutlaka öldürülmüş olacaktı.
Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının bıraktığı borçsuz ve ağzına kadar dolu bir hazineyi, tonlarca altını ve büyük bir dış itibarı Demokrat Parti yöneticileri bir miras yedi hovardalığıyla beş yılda tüketmişti. Döviz yokluğundan ithalat yapamayacak bir duruma düştüklerinde kara borsa almış başını gidiyordu. Karaborsayı önlemek için Milli Korunma kanunu çıkarmak zorunda kalmışlardı. Halkın dilinde bu kanun milli kurutma kanunuydu. O kanun yüzünden nice küçük esnaf yıllarca ceza evlerinde yatmışlardı.
Demokrat Parti yöneticileri yokluk ve yoksullukla baş edemeyince oy kaybettiğini halkın gözünden kaçırmak için devlet radyosunda sabahtan gece yarınsa kadar vatan cephesine iltihak edenler diye hayali isimler yayınlatmışlardı. Vatan cephesine katılanların sayısı ülke nüfusunun üç katını aşmıştı.
Demokrat Parti yöneticileri ipin ucunu iyiden iyiye kaçırmışlardı. Adnan Menderes devletin radyosunda muhalefeti sindirmek için gerekirse idam sehpaları kurarız demekte hiçbir sakınca görmemişti. İnönü’nün bu sözlere yanıtı çok sert olmuştu. İdam sehpaları kurulabilir ama hangi tarafa çalışacağı kestirilemez demişti. Nitekim de öyle oldu. Muhalefeti susturmak için idam sehpaları kurmaktan söz eden Menderes kurmayı düşündüğü idam sehpalarının birinde can vermişti. Demokrat Partiyi yönetenlerinin demokratlığı!!!!!! Hakkında yazılacak o kadar çok şey var ki koca bir kitap olur.
Özcan Nevres
Bir Şarkısın Sen
Bir Şarkısın Sen
Bir şarkısın sen programını izlerken, bir delikanlı adayının okuduğu İzmir türküsüne eşlik eden zeybeklerin oyunundan ne kadar etkilendiğimi anlatabilecek kelime bulamıyorum. Zeybekleri izlerken hayalimde oldukça eski anılar canlandı. Menemen Lisesi her yıl halk oyunları yarışmalarında peş peşe Türkiye, Avrupa ve dünya birinciliklerini kazanırdı. Menemen lisesinin halk oyunları ekiplerini yetiştiren Günay Bağırsakçı’ydı. Şüphesiz bu başarılarda Menemen Lisesinin müdür yardımcısının çok büyük payı vardı. Zira müdür yardımcısı Şemikler Lisesine tayin olduktan sonra şampiyonluklar Şemikler Lisesine geçmişti. Keşke Günay Bağırsakçı kardeşimiz gençlik yıllarında olduğu gibi lise öğrencilerini halk oyunları konusunda eğitebilseydi ve Menemenliler hasret kaldıkları şampiyonluklara tekrar kavuşabilselerdi.
Anılar, anılar. İnsan beynine bir bıçak gibi saplanan anılar. Yaşamın tüm aşamasında unutulmayan anılar. Menemen’e her yıl Cambaz Yakup, ekibiyle birlikte gelirdi. İlk yıllar Ahıdır mahallesindeki Kiremit tepe diye anılan düzlükte cambazhanesini kurup Menemenlilere eğlenceli geceler yaşatırdı. Hele bir keresinde Zeki Müren’i cambazhanesinde sahneye çıkarması Cambaz Yakup’un en büyük başarısıydı. Daha sonraki yıllarda Cambaz Yakup cambazhanesini, hükümet binasının arkasında kurardı. O yılların as minik solisti Hediye Nahya idi. Peki kimdi bu Hediye Nahya? Erovizyonda ülkemizi Seninle Bir Dakika adlı şarkıyla temsil eden Semiha Yankı’dır. Semiha Yankı henüz beş, altı yaşındayken Cambaz Yakup’un cambazhanesinde şarkı söylerdi. Kızım Hediye Nevres’i cambazhaneye götürdüğümde henüz üç yaşındaydı. Adaşının şarkılarından çok etkilenmiş olacak ki, eline bir fincan veya su bardağı alır, ağzına yakın tutarak ben Hediye Nahya’yım diyerek şarkı söylerdi. Yıllar ne çabuk geçiyor. Şimdi o minik Hediye Nevres biri doktor, diğeri ise üniversite öğrencisi iki çocuk sahibi bir anne.
Kızımın çok başarılı bir eğitim yaşamı vardı. İlkokulu hep birincilikle tamamladı. Daha sonra Maarif Kolejinde, Ankara Fen Lisesinde okuduktan sonra, Türkiye’nin ilk yüzü arasına girerek eğitimini Boğaziçi Üniversitesinde endüstri mühendisi olarak tamamladı. Halen Amerika’da üniversite öğretim üyeliğini doktor olarak sürdürmektedir.
Kızım Hediye Nevres ilkokul yıllarında Menemen’in elektronik beyni diye isim yapmıştı. Düşünüyorum da kızımı çok zeki olduğu için beş buçuk yaşındayken okula yazdırsaydım ne olurdu? Aynı başarıyı gösterebilir miydi? Hiç sanmıyorum. Dün okullar açıldı. Hem de öyle hazırlıksız bir şekilde açıldı ki, bu şartlarda niye açıldığını anlamak olası değil. Küçük bir kız çocuğun iki gözü iki çeşme ağlayarak ben bu okulda gelmem. Bu okul çok pis diyor. Bir öğretmen arkadaşımız okulunun eski müdür yardımcısı olan eşime telefon açıyor ve içini döküyor. Sınıfımda tam atmış beş öğrenci var. Ben bu çocuklarla nasıl baş edeceğim diye sızlanıyor. Akıl var mantık var. Bir anne baba iki çocuğuyla baş etmekte zorlanırken bir öğretmen atmış beş minik çocukla nasıl baş edebilecek? Onlara nasıl eğitim verecek? Hükümetin bu yanlışını kabul edip geri adım atması gerekir. Okulların alt yapısı tam olarak hazırlandıktan sonra atmış altı aylıklar okullara alınmalıdır. Bu yapılmazsa bu durum çocukların okullarından soğumasından başka hiçbir işe yaramaz. Okulundan soğumuş olan çocuklar eğitim yaşamında başarılı olamazlar.
Özcan Nevres