KORKU DOLU GECELER

KORKU DOLU GECELER

Yaz aylarında göçtüğümüz bağ evinde çocukluğumuzun en güzel günleri geçerdi.Geceleri ise sivri sinekler yüzünden kabusa dönerdi. Sinekler yüzünden gece yarısı olmadan yatağa girerdik. Evin kerpiç ve damının çamur sıvalı olması bile sıcağın evin içerisine sinmesine engel olmuyordu. Hele cibinliğin içindeki sıcak dayanılacak gibi değildi. Bazen sıcağa dayanamayıp serinlemek için kolumu ve ya bacağımı dışarı çıkarırdım. Anında sivrisinek saldırılarına hedef olduklarından hemen içeriye çekmek zorunda kalırdım. Çoğu kez sıcak yüzünden uykumuz kaçardı. İstemesek te dışarıdaki yaban hayvanlarının çıkardıkları korkunç sesleri dinlemek zorunda kalıyorduk. Canavarların çıkardıkları pavvvv sesleri yüzünden korkuyla yatağa büzülürdüm. Sesler iyiden iyiye evimizin yakınından gelmeye başlamıştı.Kır hayatının en korkulan yabanı olan canavarlarına ait olan bu sesler babamı da harekete geçirmişti. Babam anneme,

İster misin bu hayvanlar bizim kısrağa saldırsın? Annem,

Yok canım, evin ışığı var, ışıktan korkarlar, eve yaklaşmazlar dedi.

Ben yine de dışarı çıkıp bakayım.

Bu karanlıkta çıkıp ta ne yapacaksın? Allah korusun saldırıverirler sana.

Silahım var ya.

Olsun, bir tek silahla onca canavarla baş edebilir misin? Cibinliği aralayıp silahın asılı olduğu duvara baktım. Çift namlulu av tüfeği, tüm dünyaya meydan okuyan bir ejderha gibi gözüme göründü. İçimden şimdi babam o silahı asılı olduğu yerden alacak ve art arda kurşun yağdıracak ve atımızı tehdit eden canavarların tümünü vurup öldürecek diye içimden geçirdim. Babam yataktan bile çıkmamıştı. Oysa o benim gözümde büyük bir kahramandı. Arkadaşlarımla kavga ettiğimde, onları babama söylerim diye tehdit ederdim. Zira babamın, arkadaşlarımın tümünün babalarını dövebileceği kanısındaydım. Babamın yataktan çıkıp canavarlara ateş açmaması beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Avlu yakınında bağlı olan atımız kişnemeye ve tepinmeye başladığında babam hareketlendi. Yataktan çıkıp duvara asılı olan çift kırma tüfeği alıp iki gözüne de fişek sürdü. Camsız pencerenin tahta kapağını açıp namluyu dışarı çıkarıp iki gözü birden ateşledi. Patlamalar gecenin sessizliğinde korkunç bir uğultuya neden oldu. Yankılanması uzun sürdü. Silah sesinin korkunç gürültüsünün ardından asmalar arasından kaçan yaban hayvanlarının çıkardıkları hışırtılar kısa bir süre sonra tamamen kesildi. Babam dışarı çıkıp atımızın o denli neden huysuzlaştığına bakmak istediğinde annem yine karşı çıktı.

Aklın yok mu senin? Bu karanlıkta dışarıda ne görebilirsin? Babam tahta kapağı kapatarak idare lambasını kıstıktan sonra yatağa girdi. Az sonra yine canavar sesleri gelmeye başladı. Atımız durmadan kişniyor ve tepiniyordu. Babam yine kalktı. Gemici fenerini asılı olduğu yerden alarak yaktı. Tahta kapağı açarak, kapağın üst tarafındaki çiviye astı. Fener ışığında etrafta ne olup bittiğini görmeye çalıştı. Feneri yanık olarak asılı olduğu yerde bıraktıktan sonra tahta kapağı kapatarak yine yatağına yattı. Sabaha kadar elimde silah, canavarlara savaş açmış bir kahraman olarak hayaller kurdum. Ah bir büyüsem, o silahı kullanabilecek kadar güçlensem, babam gibi korkudan yatağa siner miydim? Dışarı çıkıp o canavarların tümünü öldürürdüm. O hayal dünyasında yaşarken uyuya kalmışım.

Gürültüyle uyandığımda kuşluk vakti olmuştu. Hemen dışarı çıktım. Komşular bizim evin yakınında, atımızın bağlı olduğu yerde toplanmışlardı. Hemen yanlarına gittim. Aralarından sıyrılıp ön tarafa geçtim. Kısrağımızın tayının arka kalçası kanlar içindeydi. Babama,

Tayımıza ne oldu böyle diye sordum.

Canavar saldırıp kalçasını yemiş dedi. Komşularımızdan biri,

Bu tayın yarası iyi olmaz. Havalar sıcak. Yara mutlaka kurtlanır ve hayvan çok büyük acılar çekerek ölür. En iyisi onu vurup öldürmek dedi. Babam tayın annesini bağlı olduğu yerden çözüp, az ileriye götürüp kanal üzerine çaktığı bir kazığa bağlayarak geri döndü. Anneme pencereden seslendi.

Bana çifte ile fişekliği ver dedi. Annem hemen silah ile fişekliği pencereden uzattı. Babam  fişeklikten domuz avı için özel hazırlanmış bir fişeği alarak namluya sürdü. Komşulara,

Biraz açılın diyerek namluyu tayın başına çevirip nişan aldı. Tetiği çekti. Gümmmm sesinin ardından tay yere yıkıldı. Biraz debelendikten sonra can verdi. Kısrağı bağladığı yerden çözüp getirdi. Hamutu boynuna geçirip falakayı taktı. Tayın iki arka ayağını urganla bağladıktan sonra, urganın öbür ucunu da falakanın çekme halkasına bağladı. Kısrağı yularından çekerek atla beraber yürüdüler. Ben de komşular ile birlikte sürüklenerek götürülen tayın peşinden yürümeye başladım. Tayın sürüklenirken çıkardığı toza kimsenin aldırdığı yoktu. Bir hayli uzaktaki işlenmeyen bir arazinin içerisine girdikten sonra babamın durması üzerine hepimiz durduk. Babam tayın ayaklarına bağlı urganı çözdükten sonra toplayıp düğümledi Falaka ile birlikte hamut demirlerinden birine astı. Hep beraber geri döndük.

Ölüm nasıl bir şeydi? Öldükten sonra neler oluyordu? O gece ölümü düşünmekten uyuyamadım. Sabah her zamanki gibi erkenden kalktık. Kahvaltı sırasında bile babamın tek kurşun ile öldürdüğü tayımız aklımdan çıkmadı. Babama,

Bizim tay ne oldu acaba diye sordum. Babam,

Ne olacak dedi. Sabaha kadar canavarlar, çakallar, ve sırtlanlar kemiklerini dahi sıyırarak hiç et bırakmamışlardır. Gidip baksan kemiklerinden başka bir şey göremezsin. Kahvaltıdan sonra tayımızı bıraktığımız yere gitmek için kendime komşu çocuklardan arkadaş aradım. Kargıdan atlarımızla tayımızın ölüsünün bırakıldığı yere kadar koşarak yarışmaya karar verdik. Önemli olan yarışı kazanmam değildi. Amaç tayın bulunduğu yere varmaktı. Yarışın tadını çıkararak kan ter içinde tayın ölüsünün bulunduğu yere ulaştık. Tayın yerinde sadece kemikleri vardı. Yaban hayvanları, kemiklerin üzerindeki etleri tamamen sıyırmışlardı. Birkaç köpek bir parça et bulurum umuduyla kemikleri dişliyorlardı. Bizi görünce kaçtılar. Gördüklerim beni şok etmişti. Demek ki insanlar ölülerini yabani hayvanlar ve köpekler yemesinler diye gömüyorlardı. Peki insanlar o gömüldükleri çukurlarda sonsuza dek mi kalıyorlardı? Akşam yemekte babama,

Baba, insanlar ölünce neden gömülüyorlar diye sordum?

Hayvanlar yemesinler ve kokuları insanları rahatsız etmesin diye yanıtladı.

İnsanlar ölünce neden kokarlar?

Çürüdükleri için tabi. Aklım iyiden iyiye karışmıştı.

Peki insanlar ölünce neden çürürler?

Oğlum sen benim iştahımı kaçırmak için mi sofra başında bunları soruyorsun? Nereden bileyim neden çürüdüklerini? Çürüdükleri için çürüyorlardır elbette. Yeter artık, kapat bu muhabbeti.

O gece kendimi hep bir mezar içinde gördüm. Kokum mezarımdan dışarı çıkıyordu. Kokumu duymamak için gelip geçenler burunlarını tıkıyorlardı. Nice geceler korkuyla çığlıklarla uykudan uyandım. Kurşuna dizilen taylar, atlar ve çukurlara gömülen insanlar görüyordum. Atlara yönelik silah namluları bana döndüğünde, korkuyla çığlıklar atarak uyanıyordum. Beni cin çarptı diye nice hocalara okuttular. Korkularım bağ evinden kışlık evimize dönene kadar aralıksız sürdü. Zamanla tayımızın kurşunlanarak öldürülmesini unutarak, tekrar eski sağlığıma kavuştum.

Özcan NEVRES

KORELİ MEHMET

Koreli Mehmet

 

Kore’ye gönderildiğinde, savaşın acımasızlığını düşünmemişti. Kısa bir uyum eğitiminden sonra cepheye sürüldüklerinde savaşın acı gerçeğiyle yüz yüze geldiler. Savaşın acı kuralı yaşamak için öldürmekten ibaretti. Kendisine düşman diye bellettikleri Kuzey Koreliler ile Çinlilere karşı neden savaştığını bilmeden sipere yattı. Karşılıklı ateş sırasında başının üzerinden vınlayarak geçen kurşunlardan çok korkmuştu. Siperinden çıkıp saldırıya geçen düşmanına şarjöründeki tüm kurşunları boşalttı. Korkuyla kapattığı gözlerini açtığında düşmanının cansız bedeninin yerde yattığını gördüğünde o ana kadar yaşadığı tüm korkular yüreğinden siliniverdi. Artık gözünü kırpmadan düşmanına kurşun yağdırıyordu. Kurşununa hedef olan düşmanının yere yıkılışından korkunç bir zevk alır olmuştu. Uykusunda bile savaşa devam ediyordu.

Kunuri’de kamp kurup mevzileri hazırlarken subaylar büyük bir telaş içindeydiler. Kamp için uygun bir yer olmadığına sanki ağız birliği yapmışlardı. Subaylar çok tedirgindiler. Bu nedenle yatıp uyumaktansa nöbet yerlerini gezip nöbetçileri uyarmayı yeğlediler. “Aman çocuklar, çok dikkatli olun. Su uyur düşman uyumaz. Her şüpheli hareketi çok dikkatli izleyin. Kuşkulandığınız her şeyi üstlerinize hemen bildirin” diyorlardı.

Gece çok sakin geçti. Mehmet komutanlarının neden bu denli kuşkulu olduklarına bir türlü akıl erdiremiyordu. İçini korkunç bir kan dökme arzusu kapladı. Neredeyse nöbet yerini terk ederek öldürebileceği bir düşman aramaya çıkacaktı. Sabahın kızıl karanlığı başladığında korkunç bir gürültüyle irkildi. Komutanlar çadırlarından fırlamışlar durmadan “silah başına, tam siper diye haykırıyorlardı. Düşman tarafından sarıldıklarını anladıklarında iş işten geçmişti. Mehmet ağır makinalısının başına geçip tetiği asıldı. Bir taraftan da mermicisine mermi sür diye bağırıyordu. Makinalısı ölüm kusuyordu ama, ölenlerin yerine geçenlerin ardı arkası kesilmiyordu. Düşmanla kucak kucağa gelmişlerdi. Makinalısının ateşleme mekaniğini söküp koynuna soktuktan sonra, yanı başındaki silahını alıp süngü taktı. Süngüsünü ilk karşılaştığı düşmanın karnına var gücüyle salladı. Büküp geri çekti. Süngüsüyle üzerine gelen düşmanı fark edince yana çekilip hamlesini boşa çıkardı. Sendeleyen düşmanının kafasına dipçiği indirdi. Süngüsü aralıksız  düşman bedenlerine girip çıkıyordu. Aldığı yaralara aldırmıyordu. Kurtuluş için daha çok, daha çok düşmanı öldürmesinin gerektiğini biliyordu. Komutanlar çemberi yarmak için emir üzerine emir yağdırıyorlardı. Komutanların gösterdikleri yöne doğru dövüşe dövüşe çekiliyorlardı. Yarma hareketi ağır zayiata rağmen başarılı olmuştu. Gerilerde hazırlanan siperlere hızla ilerlerken bacağına saplanan bir mermiyle yere yıkıldı. Dört asker kollarından bacaklarından tutarak hızla siperlere taşıdılar.

Ayağından ve vücudunun her yanından akan kanlardan tüm bedeni kana bulanmıştı. Daha fazla dayanamadı, bayıldı. Hemen cephe gerisindeki hastaneye kaldırıldı. Gözlerini açtığında yanı başında yatana nerede olduklarını sordu. Yanındaki,

Hastanedeyiz dedi.

Ne yani ben ölmedim mi?

Allah koruda. Sapa sağlamsın maşallah. Yaşadığına inanamıyordu. Doktor ve hemşireler yaraların temizleyip yeniden sardıklarında ayağının çok kötü durumda olduğunu fark etti. Her geçen gün yaraları iyiye doğru giderken ayağındaki şişlik inmiyordu. Şişlik giderek daha da artıyordu.

Kendisi okuma yazma bilmiyordu. Bu nedenle annesine gönderilmek üzere koğuş arkadaşına bir mektup yazdırdı. Mektubunda sevgili anneciğim ben artık şehit oldum diyordu. Cahilliği yüzünden şehitlikle gazilik arasındaki farkı algılayamamıştı.

***

Annesi mektubu aldığında sevincinden uçacaktı. Mektubu alıp doğruca bakkala gitti.

 

 

Ramazan efendi, oğlumdan mektup geldi, okuyuverir misin? Dedi. Bakkal Ramazan mektup zarfını bıçağın ucuyla açtıktan sonra kağıdı açıp okumaya başladı. Anneciğim ben şehit oldum cümlesini okuduğunda oğlu gibi cahil olan anne oğlum, oğlum benim şehit olmuş diyerek deli gibi sokağa fırladı. Komşular koşuştular. Evlat acısıyla bayılan kadını komşu evine taşıdılar. Kadını güçlükle ayılttılar. Komşuları,

Kendine gel komşu. Takdiri ilahi bu elden ne gelir. Ölenle ölünmez ki dediler. Dediler ama, onlarda şehit olan aslan gibi komşu oğluna sel gibi göz yaşı akıtıyorlardı.

Akşam çocukları eve geldiğinde durumu anlattı. Birbirlerine sarılarak uzun uzun ağladılar. Çocukların hiç birinin aklına bakkalda kalan mektubu alıp okumak gelmemişti. Ertesi günü gerekli malzemeleri alıp koca bir kazan helva yapıp komşulara dağıttılar. Gecesi de ruhuna mevlit okuttular.

Ağabeyinin içine bir kurt düşmüştü. Eğer kardeşi gerçekten şehit olduysa künyesinin askerlik şubesine gelmesi gerekirdi. Askerlik şubesine gidip şube reisine kardeşinin künyesinin gelip gelmediğini sordu. Şube reisi,

Künyesi bize gelmedi. Eğer gerçekten şehit olsaydı, künyesi mektuptan önce gelirdi. Bu işte bir yanlışlık var. Ben araştırıp sonucu size bildiririm dedi. Ağabeyin yanan yüreğine su serpilmişti. İçinde bir ses kardeşin yaşıyor diyordu.

On gün sonra askerlik şubesinden gelen haberle sevinçten uçacaklardı sanki. Anne komşularını kapı kapı gezip oğlunun yaşadığını muştuluyordu. Yaşlı kadının komşularını arayıp oğlunun  ölmediğini bildirdiğini gördüğünde veresiye defterinin arasına soktuğu mektubu çıkarıp tekrar okudu.

Hay Allah,  oğlu mektubunda anne ben şehit oldum diye yazıyordu. Peki şehit olduysa bu mektubu nasıl yazdı? Yoksa gazi oldum diye yazacağına, yanlışlıkla şehit oldum diye mi yazmış. Ne iştir bu anlayamadım. Mektubu bir daha okuduktan sonra dükkandan çıkıp yaşlı kadının sokağa çıkmasını bekledi. Çıktığında,

Gel teyze gel. Yahu biz saf mıyız? Yoksa aptal mıyız? Mektubunda ben şehit oldum diye yazıyor. Ölmüş insan nasıl mektup yazar? Anlaşılan gazi oldum diye yazacağına yanlışlıkla şehit oldum diye yazmış. Kadın mektubu bakkalın elinden aldığı gibi yeniden sevinçle komşularına haberi muştulamaya gitti. Yüreğine su serpilmişti. Öyle ya. Şehit olan mektup yazamazdı. Demek ki askerlik şubesinin reisi doğru söylüyordu. Oğlunun yaşadığı konusunda artık hiç ikirciği kalmamıştı.

***

Mehmet’in ayağındaki şişlik daha da artmış, diz kapağının altı ayak bileğine kadar mosmor olmuştu. Doktorların tanısı kangrendi ve ayağın diz kapağı altından kesilmesi gerektiğine karar verdiler. Mehmet ertesi gün ameliyata alınacaktı. Gece Mehmet’in üzerine kabus gibi çöktü. Sabah ameliyata alınıp ayağının kesileceğini düşündükçe kahroluyordu. Tek bacakla yaşanır mıydı? Tek bacakla yaşamaktansa ölmek daha iyidir diyerek ağır ağır yatağın ucuna doğru hareketlendi. Dirseklerine dayanarak bacağı karyolanın demirine denk gelinceye kadar kaydı. Şiş ayağını kaldırıp karyola demirine hızla indirdi. Bacağını demire her vuruşunda bacağından parça parça irinler kopup etrafa saçılıyordu. Vurdu, vurdu. Çektiği acıya dayanamayarak bayıldı. Koğuş arkadaşlarının doktor yetiş! Feryatlarını duymadı. Doktorlar hemen gelip bacaktaki yarayım incelediler. Hemşireler ve hasta bakıcılar bacaktan dağılan irinleri temizlemek için yaralı başka bir karyolaya taşıdılar.

Bacakta aklın almayacağı bir mucize gerçekleşmişti. Bacak kesilmeyi gerektirmeyecek kadar temizlenmişti. Kalan irinler dikkatle temizlendikten sonra ilaçlanıp sarıldı. Kendine geldiğinde baş ucunda bekleyen doktora,

Bacağımı kestiniz mi? diye sordu.

Hayır kesmedik. Bu bir mucize. Bunu nasıl başardın? Artık ayağının kesilmesine gerek kalmadı. İyileşeceksin ve ayağının üzerine basacaksın. Geçmiş olsun.

***

Değiştirme birliğini getiren gemiler, Kunuri kuşatmasından sağ kalanları alıp geri döndü. Mehmet’in ayağındaki yaraların kapanması iki yıldan fazla sürdü. Tamamen iyileştikten sonra iş başı yaptı. İşi de amelelik, tarım işçiliği.

İş dönüşü yolu çingene mahallesinden geçiyordu. Çingeneler birbirlerine girmişler saç saça, baş başa kavga ediyorlardı. Bir ağaca yaslanıp kavgayı seyretmeye başladı. Bu kavga kendisini bir hayal alemine sürüklemişti. Kunuri’deki yaşadıkları bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünde akıyordu. Birinin dürtmesiyle hayal aleminden sıyrıldı. Dürten kim diye baktı. Karşısında bir polis vardı. Polis,

Hadi bakalım karakola dedi.

Neden?

Nedeni medeni yok. Hadi yürü.

Suçum ne ki karakola götüreceksin beni?

Hadi ulan konuşma yürü. Hem kavgaya karışırsınız, hem de suçum ne diye sorarsınız. İtile kakıla karakola götürüldü. Karakol nezaretinde kavgaya neden karıştın diye feci şekilde dövüldü. Kavgaya karışmadığını, sadece seyrederken Kore’deki günlerini anımsadığını ve o nedenle dalıp gittiğini, kavganın bittiğinden bile haberi olmadığını söylediyse de inandıramadı. Serbest bırakıldığında perişan haldeydi. Bir Kore gazisi olarak, hiçbir suçu olmadığı halde kıyasıya dövülmesini içine sindiremiyordu. Bakkaldan orta kalınlıkta bir urgan alarak evine gitti. Annesine,

Hadi anne sen ablama git. Ben evde yalnız kalmak istiyorum dedi. Annesi oğlunun bu isteğine bir anlam vermedi ama, oğlunun isteği yerine gelsin diye kızına gitti. Bir süre sonra eve döndü. Oğlunun tavana bağlı bir ipin ucunda asılı olduğunu gördüğünde çılgına döndü. Mutfaktan aldığı bıçakla ipi kesti. Kesilen ipten kurtulan cesedi taşıyamadı. Cesetle beraber beton zemine düştü. Oğlunun soğumaya başlayan cesedine sımsıkı sarıldı. Ağladı, ağladı

Özcan Nevres   15 Aralık 2002

 

KOMŞUMUZ MUHARREM DAYI

KOMŞUMUZ MUHARREM DAYI

 

 

Savaş nedeniyle yokluğun ve kıtlığın en yoğun olduğu yıllardı. Tarım Bakanının yaş kesenin başını keserim diye bir genelgesi yayımlanmıştı. Bu nedenle arazi sahipleri arazisinin içindeki ağacı bile kesme cesaretini gösteremiyordu. Küçük Ayvalı Bahçe satılıktı ama, satın almaya kimse istekli değildi. Zira yıllardır bakımsızlıktan  ayva fundalığına dönmüş, tarıma elverişli bir özelliği kalmamıştı.

1942 yılında ağabeyim dokuz yaşındayken menenjitten ölmüştü. Babam ağabeyimi iyileştirirler diye beş gün süren hastalığı süresince hastaneden ayrılmamıştı. Ağabeyimi toprağa verdikten sonra eve döndüğünde komşuların uyarısıyla olabildiğince yıkılmıştı. Kahya başın sağolsun. Senin koyun sürüsünün çobanları yemek getiren olmadı diye sürüyü terk edip kaçmışlar. Sürü onun bunun arazisinde zararda. Haberi alan babam atını eyerlemeye bile gerek görmeden çıplak binip hızla meraya hareket etmişti. Sürüyü bulup ağıla sürerken sürüyü neden başı boş bırakıyorsun. Sende hiç utanma sıkılma yok mu diye bağıran arazi sahibine, evladım öldü .O işle uğraşırken, yemek getirmedim diye çobanlar sürüyü bırakıp kaçmışlar, kusura bakma. Zararın varsa öderim dediği halde, adam susmamış,üstelik hakaretlerinin dozajını da arttırmış. Babam da adamı tarlasının içinde evire çevire dövmüş.

Jandarma Karakolundan çağırdılar babamı. Komutan çok sert çıkışmış babama. Bu adamı niye dövdün diye bağırmış. Babam çocuğunun ölümü nedeniyle başına gelenleri anlatmış, tabi adamın hakaretlerini de. Komutan bu kez dayak yiyene dönmüş, sen ne biçim adamsın be adam, bu adam evladını kaybetmiş, yüreği yanık,utanmadın mı bu adama böyle davranmaya. Birkaç tokat ta komutan patlatmış adama. Defol git, bir daha seni karşımda görmeyeyim diyerek göndermiş adamı. Bu kez de babama dönmüş, bak evladım acını anlıyorum. Sakın bir daha böyle bir şey yapma. Bize gel, biz hallederiz. Babam sağol komutanım, ben bu sürü yüzünden acımı bile yaşayamadım. Şart olsun ilk işim bu sürüyü elden çıkarmak olacak.

Sürüye kısa zamanda müşteri bulundu. Bir kısmı peşin, büyük bölümü ise veresiye. Eldeki para Çar çur olmasın diye. Paraya uygun bir arazi aramaya başladı. Orman Bağlarında on dönüm bahçe olmaya elverişli bir arazinin satılık olduğunu söylediler. Araziyi hemen satın aldı. Ziraat teknisyenliğine baş vurarak, araziyi temizleyip sebze bahçesi yapacağını bildirdi. Gerekli inceleme yapıldıktan sonra, ayvaların bir kısmı ile zeytin ve nar ağaçlarının kesilmemesiyle gerekli kesim izni çıkarıldı. Haberi alan fırıncılar babamın etrafında pervane oldular. Kesim ve kök temizleme işi fırıncıya ait olmak üzere bin iki yüz liraya fırıncı Muharrem’ e satıldı.

Babam araziyi sekiz yüz liraya almıştı. İçindeki ağaçların odunu ise bin iki yüz lira. Ayvalar temizlendikten sonra arazinin içindeki kuyu tamir edildi. Kuyunun etrafına dolap atının döneceği, bilezik adı verilen dolgu yapıldı. Yüz elli liraya alınan su dolabı Demirci Ali usta tarafından büyük bir dikkatle yerine monte edildi. Su kovalarının bir tarafa yüklenmemesi için, dört ayağının kuyu üzerine eşit yükseklikte yerleştirilmesi gerekiyordu. Suyu, su yoluna akıtacak oluk ta yerleştirildi. Çok uysal bir kısrağımız vardı. Koşumlar hazırlanıp, koştular onu dolaba. Keçe gözlük takıldı gözlerine. At dolabı çevirmeye başladıktan az sonra,cılız bir su oluktan su yoluna akmaya başladı. Su cılız akıyordu. Zira kovaların hepside sanki birer gevgir. İki metrelik bir mesafeden aldıkları su, oluk yerine tekrar kuyuya akıyordu  At  durdurulup koşumları çözüldü. Ali usta kovaların tümünü söküp tamir etmek üzere at arabamıza yükleyip götürdü.

Bir süre sonra kovalar geri geldi. Bir kısmı onarılmış, bir kısmı da yenilenmişti. Kır beygir koşuldu bu kez dolaba. Trik trak, trik trak ve gürültüyle suyun oluk çanağına dökülüşü.  Su hoş bir şırıltıyla akıyordu su oluğuna  Hepimiz hayranlıkla izliyorduk suyun akışını. Yıllarca ünü sürecek, İzmir’ deki manavların bile Ayvalı Bahçenin gülleri bunlar diye bas bas bağırarak satacağı, dünya güzeli, ola bildiğince lezzetli sebzelerin üretiminin ilk adımıydı bu.

Bahçemizin içinde tek odalı bir ev vardı. Ev,  komşumuz Muharrem dayı tarafından kullanılıyordu. Üstelik evin kendisine ait olduğunu öne sürüyordu. Konu komşu araya girdi. Yaptığının komşulukla bağdaşamayacağı anlatıldı kendisine. Babam bir öneri getirdi komşumuza. Benim dolap kuyusunun yanındaki dut ağacını kes, dallarıyla kendine bir çardak yap. Artanları da  kışın yakmak üzere evine götür. Anlaşma hemen uygulanmaya başlandı. Dut ağacının etrafı kazılıp kökler meydana çıkarıldı. Köklerin kesimi başladı. Komşularla birlikte bende merakla seyrediyorum bu ulu ağacın kesilmesini. Bir ara bir çatırdı oldu. Evimiz yanıyor diye eve doğru koşmak istedim. Başıma önce ince dallar, daha sonra kalın dallar vurmaya başladı. Yere düştüm. Yanı başıma  büyük bir gürültüyle, daha önce ucu kesilmiş bir dal saplandı. Eyvah gitti çocuk diye feryatlar yükseliyordu. Biri yanıma gelip dalların arasından çekip çıkardı. Sevinçle bağırıyordu, yaşıyor, yaşıyor diye. Herkes bu mucize karşısında donup kalmıştı. Olayın şoku henüz atlatılmıştı ki, cılız bir sesin imdaaaat imdaaaat diye bağırdığı işitildi. Sesin geldiği yer hemen bulundu. Muharrem dayının gövdesinin tamamı dut ağacının kalın gövdesi altında kaybolmuştu.Sadece başı ve ayakları kalmıştı meydanda. Kökler ve benim yanı başıma saplanan dal, ezilip ölmesini önlemişti ama, ağaç üzerinden zor kaldırıldı. Önce ağacı kaldırmayı denediler elbirliğiyle. Olmadı. Ayaklarından çekip çıkarmak istediler yine olmadı. Çekmeyin diye inliyordu Muharrem dayı. Az uzakta komşu olan okumuş kişi Celal bey gürültüyü duyunca koşarak geldi olay yerine. Muharrem dayıyı ayaklarından çekip çıkarmaya çalışanlara çok fena kızdı. Sersem herifler siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz, öldürecek misiniz adamı. Herkes donup kalmıştı. Çabuk kazma kürek bulup getirin diye haykırdı Celal bey.

Kazma kürek hemen bulundu. Muharrem dayının başı yanından bir çukur kazdırdı. Çukuru gövdesine doğru oydurdukça gövde çukura doğru inmeye başladı.Gövdesi üzerinden kalkan yük rahatlamasını, daha kolay nefes almasını sağlamıştı. Kazı devam etti. Gövde tamamen çukura inince, dikkatlice çekilip çıkarıldı. Celal bey dikkatle inceledi. Kırığı yok ama beli fena halde incinmiş, kolay beri yürüyemez dedi.

Gerçekten Yürüyemedi Muharrem dayı. İki yıldan fazla koltuk değnekleri desteğinde yürüye bilmişti. Babam kazada sorumluluğu olmadığına inanıyordu ama, yine de ona elinden geldiğince yardım etmeye çalışıyordu. O dut ağacı ve kargılarla, konu komşunun yardımıyla yapılan çardağa, biz de o nun boşaltıp bize teslim ettiği eve yerleştik. Tek odalı ev küçük geliyordu bize. İyi bir ürün alırsam yeni bir ev yapacağını söylüyordu babam.

Ertesi yıl yeni evin taş temelleri atıldı. Temel otursun diye o yıl inşaatı tamamlanmadı. Ben kargılarla boyuma göre bir oda çevirdim. Üstünü de kargılarla örttüm. Öğlen uykularına orada yatıyordum. Yine bir öğlen uykusu için gittiğimde evimde bir yılanın yattığını gördüm. Çok korkmuştum yılandan. Bir daha ne uyumaya, ne de oynamaya gitmedim minik evime.

Bir sonraki yıl evimiz kesilen kerpiçlerle tamamlandı. Üstü kamışlarla örtülüp sıvandı. Bir süre sonra kapıları pencereleri takıldı ve içi sıvandı. Sıva kuruduktan sonra, tabanıyla birlikte duvarlar kireç ile en az üç defa badanalandı. Hemen taşındık yeni evimize. Eski evimizse oyıl için atların barınağı oldu. Yeni evimiz bir oda ve bir mutfaktan oluşmuştu. Öü ise tümüyle sundurmalıydı. Sundurmanın bir köşesine de sofa niyetine bir yükselti yapılmıştı. Evin geniş bir avlusu da vardı. Evimizin sofası ve karpit ile aydınlatılması,komşuların hemen her gece bizde toplanmalarına neden oluyordu.

Muharrem dayının çok geniş kalçalı bir eşi vardı. Kalçaları yüzünden dik yürüyemez ve çok ağır hareket ederdi. Erkenden gelir, Sofadaki yerini alırdı. Hemen de uyumaya başlardı. Muharrem dayı çok kızardı eşinin uyumasına. Ksipnose diye bağırırdı. ( uyansana be )Pakize teyze hemen uyanırdı. E çimuse more diye yanıtlardı eşini. (uyumuyorum be )  Uyumuyorsun da  ondan mı horluyorsun. Daha tartışma bitmeden horlamaya başlardı Pakize teyze. Horlamasının dışında varlığı pek belli olmazdı onun.

Koyu bir Demokrat Partiliydi Muharrem dayı. 1960 darbesinin ilk günlerinde yeğeni bir şaka yapmak istemişti Pakize teyzeye. Dayım nerede, askerler arıyor onu. Bütün demokratları tutuklayıp içeri atacaklar demişti. Çok korkmuştu. Ne olacak halimiz diyordu da başka bir söz  çıkmıyordu ağzından. Bir süre sonra hastalandı. Kısa sürdü hastalığı ve kaybettik Pakize teyzemizi.

Birkaç yıl sonra Muharrem dayı da hastalanmıştı. Prostata yakalanmıştı. İdrarını tutamıyordu. Bir gün telaşla koşarak gittiğini gördüm. Önüne geçtim, hayrola nereye böyle telaşla diye sordum.

To stahmo diye yanıtladı.

Hayrola ne yapacaksın tren istasyonunda.

Ehi kopeles  ( genç kızlar var )  Doğrusu şaşırmıştım. Sidiğini tutamıyordu ama gönlü gencecik kızlarday dı. Bir süre sonra onu da kaybettik.

 

 

Özcan NEVRES

KOCA VELİ EFE

KOCA VELİ EFE   ( Güzel Veli Efe )

 

Yaklaşık bir metre doksan santim boyunda, en az yüz yirmi kiloluk dev cüsseli bir adamdı Koca Veli Efe. Tek başına yıllarca dağlarda dolaşmış, Yunan işgali süresince de yerli rumlarla, Yunan askerlerinin korkulu rüyası olmuştu. Ne zaman ve nereden vuracağını kimse kestiremiyordu. O Yamanlar dağında aranılırken, Dumanlı Dağların eteklerinden ortaya çıkar, kıstırdığı militan yerli rumlara ve Yunanlı askerlere ölüm yağdırırdı.

Ara sıra Menemen’ in kenar mahallelerinde kendisine yataklık edenlerin evlerine misafir olur, keseler dolusu altını fakirlere dağıtılmak üzere ev sahiplerine bırakırdı. Bazen Fodulaki Mustafa Efe ile iş birliği yapar, biri Yamanlar dağı eteklerinden, diğeri Dumanlı Dağların eteklerinden vur kaç yaparlardı rumlara. Aynı anda iki yerden vurulmak, rumlarda büyük şaşkınlığa neden olurdu.

Savaş sonrası, düzensiz bir yaşamın kurbanı olmuştu. Rumlardan aldığı ganimetlerin tamamını dağıttığından, mal mülk sahibi olamamıştı. Sık sık kavgalara karışması, ceza evinin  ikinci adresi olmasına neden olmuştu. Ceza evinde olmadığı zamanlarda çobanlık yapardı.

Yaşı seksene ulaştığında rahatsızlanmıştı.Hiç evlenmediğinden bakacak kimsesi de yoktu. Komşumuz Giritli Efe Mehmet geldi babama. Ufak tefek bir adam olduğu için efe derlerdi ona. Babama Koca Veli Efenin hastalandığını, izin verirse onu samanlığımıza yerleştirmek istediğini söyledi. Babam tabi niye olmasın dedi ve hemen ona samanlıkta bir yatak hazırladılar. Baş ucuna da bir testi su bir de bardak koydular. Katı şeyler yiyemediği için üç öğün çorba getirirdim ona .Arada sırada Efe Mehmet te  yiyecek bir şeyler getirirdi.

Babam kendi kendine yahu ne yaptım ben. Bu adam burada ölü verirse oğlum bir daha atları yemlemeye giremez. Ben dışarıdayken atlar da aç kalacaklar diye düşünürmüş. Zira ben henüz sekiz dokuz yaşlarındaydım.

Babam o gün ovaya gitmemişti.  Samanlığa uğrayıp Koca Veli Efenin hatırını sormak istemişti. Efe yattığı yerden doğrularak

Ahmet sen misin diye sordu. Babam

Benim efe. Bir isteğin var mı diye sormaya geldim. Efe

İyi ki geldin be Ahmet. Ver şu cizmelerimi de biraz kahveye çıkayım. Babam şaşırmıştı

Nasıl olur efe. Sen hastasın. Üstelik çizmelerin körüklü çizme. Kolay mı onları giymek. Yat istirahat et. Canın ne yemek istiyorsa söyle ben getireyim. Babam çizmeleri vermeden samanlıktan çıkıp gitti.

Az sonra Efe Mehmet girdi samanlığa hatırını sormaya. Bir isteğin var mı diye sorduğunda, ondan da çizmelerini istedi. Efe Mehmet tereddütsüz verdi çizmelerini.

Evimizin az ötesindeki eski mescitte oyun arkadaşlarımla oynuyorum. Bazen çelik çomak, bazen de çamura kazık oynardık. Bir ara Evlioğlu’ nun evinin köşesindeki taşta Veli Efenin oturduğunu gördüm. Oyunu bırakıp yanına gittim. Veli amca neden geldin buraya diye sordum.

Pşos ise esi  ( kimsin sen ) diye sordu bana.

Senin damında yattığın Nevres Ahmet kâhyanın oğluyum dedim.

Tanımıyor ben seni. Git başımdan, mi naspaso to çefalisu ( kırmayayım kafanı )  ve elindeki sopayı bana doğru salladı. Namını iyi bildiğim için çok korkmuştum kendisinden. Koşarak arkadaşlarımın yanına kaçtım. Hele gözlerindeki donukluk çok korkutucuydu.

Eve gittiğimde babam anneme Veli Efenin kahvede nasıl öldüğünü anlatıyordu. Çok temiz bir kalbi varmış, samanlıkta ölecek diye aklım gidiyordu. Sanki içine doğdu ve gidip kahve hanede ölmeyi tercih etti.

 

 

Özcan  NEVRES

 

 

KIRILSIN ELLERİM

Kırılsın Ellerim

Muazzes Ersoy’un kasedini dinliyorum. Kasette Kırılsın Ellerim adında bir şarkı var. Kırılsın ellerim neye yarıyor/ gençliğim gidiyor elden tutamıyorum/ Tanrım bana vermiş yorgun ayaklar/ Bahtımın peşinde koşamıyorum/ Ne zaman bitecek tanrım bu azap/ Yarını olmayan günlere kaldım. Dünyamı ben yıktım kendi elimle / Aşkıma bir yuva bulamadım./ Şarkıda anlatılmak istenildiği gibi hiç yaşanmamış gibi uçup gider gençlik denilen o değeri bilinmeyen. Hele atmış yaşını geçtin mi? Gençliğe duyulur en büyük özlem. Zamanı ellerinle tutamazsın ki? Ömür zaman öldürmekle geçer. Geride kalan her günün ömür hanesinden kayıp olduğunu hangimiz düşündü? Çocuk büyümek için zamanın hızlı geçmesini bekler. Gençlik  yılları iş kurma, evlenme, çocuk büyütme, çocuk okutma derken hep acele ederiz. O güzelim gençlik yılları uçup gidincede, anlamadan geçtiğine şaşar kalırız. Hele yaş yetmişe merdiven dayadı mı? Tüm uzuvlar bunca yıldır seni taşıdım, yeter dercesine bedende ağrımadık yer kalmaz. Bahaneler de hazırdır. Hava lodosa döndü. Ya da hava bu gün poyraz diyerek suçu geçen yıllara değil de hava durumuna bağlarız.

Her yaşın kendine özgü değerleri vardır. O değerler değil mi ki, insanı her yaşta hayata sımsıkı bağlar. Hele bir yaşlı, torun zevkini tattı mı o insanın yaşam tutkusundan kopması olası değildir. Geçen gün torunum babaannesinin annesini elinden tutmuş, hadi gel bakalım şu odaya da seni orada güzelce döveyim diyor. Yaşlı annemiz soruyor, oğlum sen beni neden dövmek istiyorsun? Gel diyor, odada öğrenirsin. Araya giriyorum. Anne vur şuna bir tokat ta dayak nasıl atılır öğrensin diyorum. Nasıl kıyayım ona daha beş yaşında bile değil. Elim kalkmaz ona diyor. Demek ki torun çocuğu bu kadar çok seviliyor. Soruyorum, oğlum anneanneni niye dövmek istiyorsun? Bana çok karışıyor da ondan diyor. Elbette karışacak o senin büyüğün dediğimde o benim büyüğüm değil senin büyüğün diyor. Yine de her gün simit alıp anneannesine götürüyor. Kayın validem de artık çocuklaşmış. Nedense iki çocuğu bir arada tutmak zor oluyor.

***

Bu gün Manşet’te Haberdar gazetesinin imtiyaz sahibi Mehmet Mert’in belediye başkanının korumaları tarafından dövülme olayını okuduğumda çok şaşırdım. Zira Büyükçekmece’ye taşındığımızdan beri sahildeki düzenlemeleri ve kentin temizliğine gösterdiği özen nedeniyle kendisini hep takdirle anıyorduk. Eşimle seçimlerde ilk defa parti ayırımı yapmama kararı almıştık. Bu güzel işleri başaran hangi partiden aday olursa olsun oyumuzu ona vereceğiz diyorduk. Bu olay içimizi kararttı. Belediye başkanını bu davranışından, en az belediye çalışanlarına engel olmadığı için kınarken Mehmet Mert arkadaşımıza da geçmiş olsun der ve bir daha böyle çirkinliklerin yaşanmamasınıı dilerim. Seçim startının verildiği şu günlerde başarılı başkanın bu tutumu kolay anlaşılır değil. Gazetecilerin görevi doğruları ve yanlışları yakalayıp okurlarını bilgilendirmektir. Bu gazeteciler için haktır. Bu hakkı gazetecilerin elinden hiç bir güç alamaz. Her gazetecinin belediye başkanlarının lehine yazmak zorunluluğu yoktur. Ben de gazeteciyim. Gün gelir doğruları, gün gelir yanlışlıkları dile getiririm. Hazır bu konuda yazmaya başlamışken belediye yöneticilerine sormadan edemiyeceğim. Halk otobüslerine yol kenarına çekilip yolcu indirmemelerini siz mi emretttiniz? Otobüsler ille de yolun ortasında durup da yolcu indirip bindirmeleri trafik kurallarına uygun mu?. Bu otobüsler için neden durak yerleri belirlenmemiş. Durak belirtildiyse neden her yerde durup yocu indirip bindiriyorlar. Bir de bu otobüslerde sinyalizasyon yok mu? Duracakları zaman neden sağ sinyali yakmazlar?

Doğal gaz bağlantılarını yapan İGDAŞ’a da bir soru. Neden açtığınız bağlantı çukurlarını tam olarak doldurtmuyorsınuz? Arabaların alt takımlarını yıpratacak çok neden var. Sizinki tuzu biberi oluyor. Üstelik arabaların lastiklerinin kesilme olasılığı da var. Eğer amaç arabalarda hız kesmeyi sağlamaksa yükselti de aynı işi görür. Hiç olmazsa yükselti sayesinde lastikler sağlam kalır.

Özcan Nevres

ozcannevres@hotmail.com

 

KADER BÖYLEYMİŞ

Kader Böyleymiş

MP3 ümde Muazzez Ersoy’un CD. Sini dinliyorum. Kader böyle imiş adlı şarkıyı kaçıncı kez dinlediğimi bilmiyorum. Onuncu mu? Ellinci mi? Yüreğimde öyle derin bir izi var ki bu şarkının. Onu ilk kez çalıştığı PTT binasından çıkarken görmüştüm. Sarışın, uzunca boylu, ince yapılı bir kızdı. Bir görüşte aşık oldu derler ya, benimki de aynen öyleydi. Aynı postanede çalışan, hem kendisi, hem de eşiyle iyi görüştüğüm bir bayan vardı. Çıkış saatini söylediğimde, o benim mesai arkadaşım Belma dedi. İkirciklenmişti.

Niye sordun dedi?

Bekâr bir erkek öyle güzel bir kızı niye sorar dedim?

Baltayı taşa vurdun. Ne yazık ki o nişanlı. Aslında nişanlandığı kişiyi benim gözüm hiç tutmadı. Keşke onu ikna etsem de nişanı atsa ve seni onunla baş göz etsek.

Yok, olmaz dedim. İki nişanlının arasına kesinlikle girmem.

***

Onunla bir arkadaşım sayesinde tanıştım. Nöbetçi olduğu gecelerde, gece yarısından sonra işleri iyi azaldığında beni arardı. Çok uzun konuşurduk. Konuşacak bir şey kalmadığında, ona şarkı dinletmemi isterdi. İlk istediği şarkı da hep kader böyle imiş olurdu.

Mesai arkadaşı bir gün telefonla beni aradı. O kıza yazık olacak. Zira nişanlısı hakkında hiç de iyi şeyler söylemiyorlar. Öğrendiğime göre onun nöbetinde uzun uzun görüşüyormuşsun. Biz söyledik ama dinlemedi. Sen söylersen belki seni dinler. Bak şuraya yazıyorum. Nişanlısıyla evlendikten sonra en kısa zamanda yuvası yıkılacak. Zira o adamdan ona eş olmaz dedi.

Nasıl söyleyebilirim. Onu nişanlısından ayırıp, benimle yuva kurmasını ve o yüzden de nişanlısını kötülediğimi zannetmez mi?

Sen yine ona söyle. Belki seni ona tercih edecektir.

Olmaz yapamam dedim.

***

Telefonum çaldı. Arayan o idi. Bir süre konuştuktan sonra yine kader böyle imiş şarkısını istedi.

Tamam dedim. O şarkıyı istersen sabaha kadar çalayım. Ne olur önce söyleyeceklerimi iyi dinle. Senin de arkadaşın olan bir arkadaşım, Belma çok iyi bir kız ama çok talihsiz. Öyle biriyle evlenmeye karar verdi ki, onunla mutlu olamayacağını adım gibi biliyorum. Ne olur onu uyar. Belki seni dinler dedi.

Ah dedi. Onu ne kadar yanlış tanıyorlar. Oysa o, o kadar iyi bir insan ki anlatamam. Bak göreceksin onunla ne kadar mutlu olacağız.

Öyleyse size şimdiden mutluluklar dilerim.

Kısa bir zaman sonra evlendiler. Bir süre sonra ben de evlendim. Bu ara duydum ki ayrılıp boşanmışlar. Bir süre sonra da boşandığı eşinin ölüm haberini aldım. Benim de evliliğim iyi gitmiyordu. Bir süre sonra biz de boşandık. Boşanmak beni çok kötü etkilemişti. İş yerimi kapatıp İzmir Karşıyaka’ya taşındım. Orada yeni bir iş yeri açtım. İş yerim Karşıyakalı birkaç güzelin uğrak yeri olmuştu. Hele biri harika güzel bir kızdı. Nişanlı olmasına rağmen ısrarla motor sıkletim ile gezdirmemi istiyordu.

Nişanlın görürse ne der diye sordum?

Ne diyecek? Yapsa yapsa nişanı atar. Ben de zaten nişanı atmasını istiyorum. Zira ben bir başkasına deliler gibi aşığım dedi.

Kim bu talihli?

Sen.

Güldürme beni. Senin gibi olabildiğince güzel bir kız benim gibi bir dula âşık olacak. Olacak iş mi bu?

Neden olmasın? Boşandığın eşinden çocuğun varsa bile ona öz annelik yaparım. Olacak iş değildi. Yaşım otuz beşi aşmıştı. O ise en fazla on sekiz yirmi yaşlarındaydı.

Aramızda çok fazla yaş farkı var dediğimde,

Benim için fark etmez dedi. Konu ile uzun uzun düşündüm. En azından gönül eğlendirmek için gezmeye götürebilirdim ama bu benim ahlak anlayışıma ters düşerdi. Kendisine kesinlikle aramızda evlilik olamayacağını anlattım. Çok üzüldü. Bir gün yine geldi.

Önümüzdeki hafta evleniyorum. Ne olur al götür beni dedi. Ben nişanlımı değil seni seviyorum.

Hayır olamaz dedim. Seni seven bir insanın dünyasını yıkamam.

Bana hayır diyerek benim dünyamı yıkmıyor musun?

Evlenince beni unutursun. Eline bir kalem alıp önümdeki deftere iri yazılarla,

Bak buraya yazıyorum. Seni hiçbir zaman unutmayacağım. Sensiz yaşadıkça da hiçbir zaman mutlu olmayacağım.

Olursun dedim. Yeter ki beni unutmayı başar. Bende ne buluyorsun. Gezmedik, tozmadık. El ele bile tutuşmadık. Ağlıyordu.

Beni bile bile ölüme gönderiyorsun. Sen ne kalpsiz biriymişsin.

Evet öyleyim dedim. Veda etmeden gitti. Bir daha da onu görmedim. Meğer nişanlısı Almanya’da çalışıyormuş. Gelin olup Almanya’ya gitmiş.

***

Gece geç vakit dükkânımda çalışıyorum. Karşı komşum geldi.

Mehmet ağabey, memleketimdeki babamla sizin telefonunuzla görüşmek istiyorum. Ne ise ücreti öderim dedi.

Ücretten söz etme. İlle de ücret ödemek istiyorsan postaneye git dedim.

Tamam ağabey. Biraz daha bekleyelim. Zira onlara saat on birden sonra arayacağımı söylemiştim.

Tamam, arkadaş bekleyelim.

Mehmet ağabey, evde yarım şişe rakım var. Getirsem içer miyiz?

İçki kullanmıyorum. Ama sen içmek istersen, geçen gün bir arkadaşım gelmişti. Beraberinde bir şişe rakı getirmiş. Ben içmeyince kalan rakıyı daha sonra içersin diye bıraktı. Bak orada rafta duruyor.

Tamam, ağabey, ben eve kadar gidip geleyim. Dönüşünde elinde bardak, çerez ve bir de yarım şişe rakı vardı. İki bardağa rakıyı taksim etti. Çaresiz ona eşlik edecektim. Yarım şişeyi bitirdikten sonra, diğer şişedekini de içmeye başladık. Başımız iyiden iyiye dumanlanmaya başlamıştı.

Mehmet ağabey, eşimle hep seni konuşuyoruz. Oldukça yakışıklı bir erkeksin. Neden evlenmiyorsun diye çok merak ediyoruz. Alkol kanımı mı kaynatmıştı? Yoksa içimde kabuk bağlamış bir yara mı deşilmişti?

Bak Rıdvan, yaramı öyle bir deştin ki, nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Bir zamanlar bir kıza görür görmez aşık olmuştum. O da benim gibi dul. Şimdi ona telefon açarım. Eğer bu gece nöbette ise ona evlenme teklif ederim. Kabul ederse evlilik masraflarını sana yüklerim.

Tamam ağabey. Elimizden gelen her şeyi yaparız. Telefonu açıp numarayı çevirdim. Rastlantının bu kadarı da olmazdı. Karşımda o vardı.

Belma, seninle en az sekiz seneden beri tanışıyoruz. Çok uzun telefon arkadaşlığımız oldu. Eğer bana kızmayacaksan ve darılmayacaksan, arkadaşlığımızın bozulmasına neden olmayacaksa bir teklifte bulunacağım.

Hayrola, ne teklif edeceksin ki sana kızacağım.

Benimle evlenir misin?

Ne diyorsun sen? Senin aklın başında mı?

Aklımın başımda olup olmadığını bilmiyorum. Açık konuşayım. Yapmadığım bir şeyi yaptım. Biraz alkol aldım. Zaten sana bu teklifimi alkolün verdiği cesaretle yapıyorum.

Beni çok şaşırttın. Zira sana âşık olan meslektaşım kaç kız tanıyorum. Kızlar dururken bana neden evlenme teklif ettiğini anlayamadım.

Hepsini biliyorum. Zira beni çok sık arıyorlar. Oysa ben seni seviyorum. Sekiz sene önce sana âşık olmuştum. Belki de yuvamın yıkılmasına bu aşk sebep olmuştur. Zira seni hiçbir zaman aklımdan çıkaramamıştım.

Aynı şeyi yine yineliyorum. Beni çok şaşırttın. Ne olur bana birkaç gün düşünme payı ver.

Kaç gün?

Birkaç gün.

Ne olur bana kesin rakam ver. Yuvarlak olmasın.

Tamam, üç gün.

Oldu dedim.

Üç gün sonraki nöbetimde seni arayacağım.

Sabırsızlıkla bekliyorum.

***

Öğlen sonraydı. Telefonum çaldı. Açtım. Onun sesiydi. Çok kısık sesle konuşuyordu.

Evlilik teklifini kabul ediyorum dedi. Şaşırmıştım.

Bana oyun mu oynuyorsun?

Ne oyunu?

Öyleyse neden bu kadar kısık sesle konuşuyorsun?

Senin gibi bir insandan gelen evlilik teklifi için üç gün düşünmeyi gereksiz gördüm. Bu yüzden bu gün aradım. Annem öbür odada. Duymasın diye kısık sesle konuşuyorum.

Teklifimi kabul etmekle beni o kadar çok mutlu ettin ki anlatamam.

Daha fazla konuşamayacağım. İki gün sonra konuşmak üzere hoşça kal. Delirecek gibiyim. Sekiz yıldan beri hayaliyle yaşadığım bu kadın sonunda eşim olacaktı. Rıdvan görevden dönmüş olsaydı hemen ona haber verecektim. Akşamı zor ettim. Akşam yemeğinden sonra dükkânıma döndüm. Dönüşümü gören Rıdvan hemen geldi.

Düğün masraflarına hazırlan dedim.

Hayrola ağabey.

Dün gece telefonla aradığım kadın benimle evlenmeyi kabul etti.

Ağabey çok sevindim. Elimizden ne gelirse yapacağız.

Sana şaka söyledim. Çok şükür elimizde her olanak var. Zaten iki dulun evliliğinden ne olacak? Alt tarafı bir nikâh değil mi?

Tamam, ağabey nikâh şekerleri de benden.

Çok sağ ol arkadaşım. Yine de içimdeki kuşkuları atamıyorum. Ya ailesi bu evliliğe karşı çıkarsa?

Öyle şey olur mu be ağabey. Yaşı evlenmeye uygun. Ailesi ne karışır.

Biz ataerkil bir aile yapısına sahibiz. Eğer anne ve baba hayır derse evlilik gerçekleşemez.

Ağzını hayıra yor be ağabey.

İnşallah hayırlı olur.

***

Gece saat yirmi dörtten sonra aradı. Telefon görüşmelerinin neredeyse tamamen durduğu saat. Santralı sabahın altısına kadar tek tük arayan olurdu. Bu da görüşmemize pek engel olmazdı. Sabaha kadar konuştuk. Hemen kendisini istemeye geleceğimizi söyledim. Evlerini tarif etti. Kolayca bulabileceğimiz bir yerdi. Sabah babam ve annem ile konuştum.  Babam,

Bak oğlum, bu kadın dul. Eşinden neden ayrıldığını biliyor musun?

Eşi öldü dedim.

Ha öyleyse tamam dedi. Ne zaman istemeye gideceğiz?

Kardeşimle konuşayım. Yarın gece için arkadaşının taksisini ayarlasın.

Tamam oğlum. Yine de iyi düşün. Bir söz vardır. Kadın hep ah eski kocam dermiş. İleride öyle olmasın?

Olacağını sanmıyorum.

Peki oğlum. Madem kararın karar, gider isteriz. Dükkânıma dönüp evinden aradım.

Yarın gece seni istemeye geliyoruz.

Yarın gece mi? Daha ben konuyu anneme açmadım.

Ne duruyorsun? Açsana.

Tamam, hemen açacağım. Daha uykumu bile alamadım.

Sen iyi kötü uyumuşsun. Oysa ben hiç uyumadım.

Neden?

Heyecandan. İçim içime sığmıyor.

Heyecanlanmana gerek yok. Ailemin hayır diyeceğini sanmıyorum.

İnşallah

Tamam kapatıyorum. Zira annem ile konuşmam gerekiyor.

Tamam sevgilim. İçim içime sığmıyordu. Annesi ne diyecekti? Aradan iki saat kadar geçmişti. Telefon çaldı açtım. Arayan Belma idi.

Sana müjdem var. Konuyu anneme açtım. Olumlu karşıladı. Babanla da konuşayım dedi. Konuşmuşlar. O da olumlu bulmuş. Yani gelip isteyebilirsiniz.

Tamam dedim. Yarın gece evinizdeyiz.

Bekliyorum.

***

Akşam yemeğimizi erken yiyip yola çıktık. Zira önümüzde bir buçuk saatlik yol vardı. Evlerini önüne vardığımızda saat akşamın sekiziydi. Evi gösterdim. Babam, annem, kardeşim ve kardeşimin eşi gidip kapıyı çaldılar. Çok sevecen karşıladılar. İçeri girdikten az sonra Belma’nın dayısı,

Damat adayı niye gelmedi diye sormuş. Babam,

Belki kabul etmezsiniz diye düşündük deyince,

Olur mu öyle şey. Bunlar zaten birbirlerini tanıyorlar. Kaçgöçe ne gerek var? Hemen kardeşim beni çağırmak için evden çıkmıştı.

Abi hadi gel. Seni çağırıyorlar. Hemen arabadan çıkıp evin yolunu tuttum. Heyecandan ölecek gibiydim. İçeriye girdiğimde çok sevecen karşıladılar. Babam geleneksel olan sözlerle kızlarını bana istedi. Dayısı,

Bu işi fazla uzatmaya gerek yok. Bunlar birbirlerini yıllardan beri tanıyorlarmış. Belki de birbirlerini seviyorlar. Bize olur demekten başka söz düşmez dedi. Babası,

Olmaz öyle şey dedi. Önce bir tahkikat yapmamız gerekir. Babam,

Bize Kahyaoğlu derler. Çevremizde bizi tanımayan hemen hemen yok gibidir. Dilediğiniz şekilde tahkikatınızı yaparsınız dedi. İkramlardan sonra dönüş vakti geldi. Arabaya biner binmez babam,

Babası bak ne dedi. Tahkikat edeceğiz. Sen gerekli tahkikatı yaptın mı? Dayısı ve annesi oldukça kültürlü insanlar ama babasını benim gözüm tutmadı. Kızı çok iyi tanıdığımı söyledim.

***

Ertesi akşam Belma aradı.

Sana kötü bir haberim var dedi. Sizin evin yanındaki İş Bankasının müdürü dayımın arkadaşıymış. Seni ona sormuş. Senin için çok kötü şeyler söylemiş. Bu nedenle bu iş olmayacak.

Nasıl olur? Biz birimizi yıllardan beri tanıyoruz. Üstelik ikimiz de reşidiz. Kimseyi dinlememize gerek yok. Gider nikâhımızı kıydırırız. Doğal olarak gerçekten beni seviyorsan.

Yapamam. Benim gibi lise mezunu birinin köylü kızları gibi kaçması bana çok ters gelir.

Son sözün bu mu?

Maalesef evet.

Demek seni yanlış tanımışım. Aç bir fırın deldi. Fırın boş çıktıysa garip neylesin derler. Benim ki de öyle oldu. Sana bundan sonraki yaşamında mutluluk dilerim.

Ben de sana. Beynimden vurulmuş gibi oldum. Ertesi gün hemen İş Bankasına gidip müdürün odasına girdim. Müdüre,

Siz beni tanıyor musunuz dedim?

Hayır tanımıyorum.

O halde Ayvalıklı Cengiz beye benim hakkımda neden o kadar kötü bilgiler verdin?

Ben kimseye bilgi vermedim. Sizi tanımıyorum ki ne bilgisi vereceğim.

İyi düşünün.

Tamam, tamam dedi. Öyle bir şey oldu. Sizi tanımadığım için odacıya sordum. Sizi tanıyormuş. O sizi bana çok kötü anlattı.

Bakınız müdür bey, o adamın kız kardeşi peşimden çok koştu. Evlendi de kurtuldum.

Çok özür dilerim. Hatayı hemen düzelteceğim. Babanızı çok iyi tanıyorum. Çok asil bir adam. Yaptığım hatadan dolayı çok özür dilerim. Cengiz beyi hemen arayıp gerekeni söyleyeceğim dedi.

Gerekmez dedim. Seven bir insan hiçbir şeyin etkisi altında kalmaz. Bu iş zaten bitti. Amacım beni yanlış tanıdığınızı öğrenmenizi sağlamaktı.

***

Telefon çaldı. Açtım. Arayan Belma idi.

Sana yine müjdeli bir haberim var. Oldukça soğuk bir ifadeyle,

Neymiş o?

İş Bankası müdürü dayımı arayıp, yanlış bilgilendirildiğini, gerçeğin öyle olmadığını ve senin çok iyi bir insan olduğunu söylemiş. Bu bilgi üzerine evlenmemiz için izin çıktı.

Şimdi de benim babam bu evliliğe karşı çıkıyor. Biz de tahkikat yapalım diyor. Ne yapacağız?

Siz de tahkikatınızı yaparsınız.

Tamam dedim. Daha sonra konuşuruz. Başım kazan gibiydi. Düşünme yeteneğim bile sanki yok olmuştu. Belma’nın hemşerisi tanıdığım biri vardı. Emekli albay olan kayın pederi ile çok iyi görüşüyordum. Damadı ile o beni tanıştırmıştı. Hemen Ahmet beyin yanına gittim. Konuyu açtım.

Sakın ha, sen deli misin? Onun bir ağabeyi var, çirkefin çirkefi. Size huzur vermez. Seni çok severim. Kendini ateşe atma. Teşekkür ederek ayrıldım. Dükkânıma henüz dönmüştüm telefon çaldı. Arayan Belma idi.

Ne oldu tahkikatını yaptın mı?

Gerek görmedim.

Neden?

Seven insan hiç kimseden izin almadan nikâh masasına otururdu.

Ben de onun için aradım. Ne zaman istersen nikâh kıydırabiliriz. Çok kötü bir ikilem arasında kalmıştım. Ya evet diyecektim. Ya da hayır.

Hayır dedim. Bu nikâh asla olmayacak.

Neden?

Nedenini sen daha iyi bilirsin. Bir söz vardır. Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye. Bizimki de öyle oldu.

Hani sen beni seviyordun?

Evet. Hem de ölesiye.

Peki neden? Dayım yüzünden mi?

Dayın en normal olanı yaptı. Yanlış yapan sensin. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Biraz sakinleşince,

Son sözün bu mu?

Evet bu.

Sana ne kadar üzüldüğümü ve pişman olduğumu anlatamam. Keşke kaçmamızı önerdiğinde kaçmayı kabul etseydim.

Ben nikâh kıydıralım demiştim. Kaçalım değil.

İkisi de bir değil mi?

Hayır değil. Yapacağımız en mantıklı olanıydı.

Özür dilerim. Yanlış yaptığımı biliyorum. Ne olur beni af et.

Bir süre düşüneyim.

Üç gün mü?

Olabilir.

***

Ertesi gün yine aradı. Üç gün olmadığını söyledim.

İlle de üç gün mü dedi.

Evet dedim. Üç gün dolduğunda yine aradı. Beni unutmasını söyledim.

Sen unutabilecek misin?

Unutmaya çalışacağım.

Sen yapılan hatayı af etmez misin?

Yapılan hataya bağlı.

Benim hatam af edilmeyecek kadar büyük mü?

Evet büyük.

Bir daha görüşmeyecek miyiz?

Mümkünse. Ağlıyordu. Ne talihsiz bir insanmışım diye mırıldandı. Telefonu kapattım.

***

Aradan yıllar geçti. Meslektaşı ile karşıladım. Evlenip evlenmediğimi sordu.

Evlenmedim dedim.

O da evlenmedi.

Kim evlenmedi?

O yani Belma. Belli ki siz birbirinizi çok sevmişsiniz. Eteğinizdeki taşı dökün de araya girip sizi bir araya getirelim dedi.

Seven unutmaz. Onu hiçbir zaman unutmadım ama af etmeyi de hiç düşünmedim. Böylesi daha iyi. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen ona olan aşkım hiç sönmedi. Evlenmiş olsaydık ne aşk kalırdı ne de sevgi. Böylesi daha iyi. Suna hanım derin bir iç geçirdi ve

Keşke ben de evlenmeseydim dedi. Belki o büyük aşkımız şimdilerde yaşadığımız nefrete dönüşmezdi. Boşanmanın acısını yaşamazdık. Neylersin? Kader böyleymiş. Gözyaşlarını gizlemeye çalışarak uzaklaştı. Evet dedim. Kader böyleymiş.

Özcan Nevres

 

 

 

 

KAÇAK KUŞ

KAÇAK KUŞ

Bir kuş yetiştiricisinin salmasında dünyaya gelmişti. Yuva içinde geçen dört hafta ne kadar da tez geçmişti. Yuvadan atılacağı gün gelip çattığında kapıya çıkar, bir türlü uçup diğer kuşların arasına katılmaya cesaret edemezdi. Annesi onu yuvadan ite kaka çıkarıp diğer kuşların arasına itiverdi. Önceleri yem kabuklarını kırıp yemeyi beceremiyordu. Babası imdadına yetişirdi. Kursağındaki yemleri yavrusunun kursağına boşaltı verirdi. Üç gün içerisinde yem kabuklarını soymakta ustalaşmıştı. Kendisine sataşanlara karşı koymayı da becermeye başlamıştı.

Yavru kuşun diğer dört kardeşinden çok daha güzel tüyleri vardı. Karnı sarı, başında sarı sakarı, kanatlarında ve sırtında mavinin her tonu vardı. Sahibinin dikkatini çekmekte gecikmedi. Sahibi onu salmanın içinden alıp okşuyor, dilinin üzerine koyduğu yem tanelerini zevkle yediriyordu. Sahibinin dilinin üzerine koyduğu yem tanelerini yemek onun da hoşuna gidiyordu. Hele sahibinin, parmağı üzerinde bahçeyi dolaştırmasını çok seviyordu.

Gökyüzü dolunayın etkisiyle ışıl ışıldı. Sahibiyle birlikte bahçeye çıktılar. Uzun süre gökyüzündeki ayı seyretti. Dayanılmaz bir güzelliği vardı ayın. Annesi ona daha yumurtadayken bazı bilgiler aktarmıştı kendisine. Atalarının çok büyük ve sık yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlarda yaşadıklarını annesinden öğrenmişti. Orada, ataları gibi özgür yaşamanın dayanılmaz özlemi tutuştu içinde. Atalarının özgürce yaşadığı o büyük ormanlar, belki de gökyüzünde gördüğü o dayanılmaz güzellikteki ışıktaydı.

Tüm gücünü kanatlarına vererek gökyüzüne doğru kanat çırpmaya başladı. Sahibi arkasından bakakalmıştı, olabildiğine çaresiz. O aldırmadı sahibinin şaşkın bakışlarına. Kanatlarını çırptı, çırptı, çırptı. O yükseldikçe gökyüzündeki o parlak ışık sanki kendisinden uzaklaşıyordu. Aşağı baktığında karanlık gölgelerden çok korktu. Tüm gücüyle kanatlarına yüklendi ama ışık sanki ondan kaçıyordu. Çok yorulmuştu. Daha fazla kanat çırpacak hali kalmamıştı. Kendini aşağı bıraktı. Süzülerek o karanlık gölgelere iyice yaklaştığında kanatlarını çırparak hızını kesti. Ağaç yapraklarına çarpa çarpa, güçlükle tutunacak bir dal buldu. Sabaha kadar korkuyla sahibinin gelip kendisini bulacağını umarak uyumadan bekledi. Gün ışıdığında içini bir sevinç kapladı. İçinden sahibinin nasılsa kendisini bulacağını geçirdi. Ne gelen vardı ne giden. Yere korkuyla inip yiyecek bir şeyler aradı. Tüm uğraşına rağmen yiyecek bir şey bulamadı.

Rast gele uçmaya başladı. İleride kırmızı damlı evleri gördüğünde sevinçle oraya uçtu. Bir evin çatısındaki antene konup beklemeye başladı. Evin bahçesine birinin çıktığını gördüğünde hızla uçup adamın omuzuna kondu. Adam şaşkınlıkla kendisine baktı. Gözlerindeki sevinç ve sevgiyi fark ettiğinde çok rahatladı. Adam onu korkutmamak için yavaş hareket ederek eve geri döndü. Hemen kapıyı kapatıp sevinçle çocuklarına seslendi.

Çocuklar gelin bakın size ne getirdim. İki çocuk bulundukları odadan çıktıklarında meraklı gözlerle babalarına baktılar. Omuzundaki mavi kuşu gördüklerinde sevinç çığlıkları attılar. Minik kuş korkuyla adamın çenesinin altına girip gizlenmeye çalıştı. Adam çocuklarına,

Öyle fazla bağırıp kuşu korkutmayın dedi. Bakın gagası halen siyah. Belli ki yuvadan yeni uçurulmuş. Bunun karnı açtır. Ona biraz ekmek yedirelim diyerek mutfağa yöneldi. Ekmek dolabından kestiği ekmeği bankonun üstüne koydu.

Eleği bulup getirin bana dedi. Elek gelince kuşu yakalayıp ekmeğin yanına bırakıp üstüne eleği kapattı. Çocuklara,

Sakın bunu buradan çıkarmayın. Hemen çarşıya gidiyorum. Bu güzel kuşa bir kafes ve yem aldıktan sonra hemen geri döneceğim dedi.

Yarım saat sonra geri döndüğünde elinde mavi beyaz boyalı bir kafes vardı. Kafesin içerisinde ayna, merdiven, oyun halkaları, suluk ve yemlikler vardı. Poşet içindeki yemi çıkarıp bir kısmını yemliklere boşalttı. Suluğa su doldurunca kuşlarının barınağı tamamlanmış oldu. Kuşu hemen eleğin altından alıp kafese koydu. Adını da Maviş koydular. Minik kuş az sonra kafesteki oyuncakları incelemeye başladı. Daha sonra oyuncaklarla oynamaya başladı. Evin hanımı eve döndüğünde ummadığı bir sürprizle karşılaşmıştı. Olağan üstü güzellikteki bu kuşa hayran olmuştu. Kafesin kapısını açıp dikkatlice kuşu aldı. Göğsüne koyup okşamaya başladı. Minik kuş okşanmayı çok sevmişti. Gagasıyla yeni sahibinin parmaklarını okşamaya başladı.

Sık sık kafesin kapısını açıp kuşu evin içinde serbest bırakıyorlardı. O da omuzdan omuza dolaşarak özgürlüğün keyfini çıkarıyordu. Sahiplerinin her söylediğini dikkatle dinliyordu. Bir gün,

Maviş, maviş diye ses çıkarmayı becerince evde büyük bir sevinç seli oluşmuştu. Hep bir ağızdan,

Maviş konuştu. Maviş konuştu diye çığlıklar attılar. Maviş dikkatle dinliyor. Algılaya bildiği kelimeleri çok net anlaşılır şekilde tekrarlaya biliyordu. O artık evde bulunanların sevgilisiydi. Günün bir çok saatinde evin içinde özgürce dolaşmanın keyfini gönlünce çıkarıyordu. Kendisine ilgi göstermediklerinde birinin dudağını ısırıp kaçardı. Canları ne kadar yanarsa yansın kızmazlardı kendisine.

Odanın penceresi açıktı. Pencere kenarına tüneyip uzun süre dışarıyı seyretti.. Dışarının dayanılmaz bir güzelliği vardı. Kanat çırpıp dışarıya uçtu. Bir süre sonra yorularak bir ağacın dalına kondu. Ağacın altında bir kedi kendisine dikkatle bakıyordu. Bu benimle oynamak istiyor galiba diyerek kedinin yanına uçup önüne kondu. Kedi çok hızlı bir hamleyle pençesiyle vurdu. Ardından saldırıp, keskin dişlerinin arasına aldığında her şey bitmişti. Geride yitirdikleri kuşlarının ardından ağlayan çocuklar kalmıştı.  14.03.2001 23:48

Özcan NEVRES

 

İNTİKAMIN BÖYLESİ

İNTİKAMIN BÖYLESİ

Hamit iş hayatına oldukça güç koşullar içerisinde girmişti. Ameleliğin her türlüsünde çalıştıktan sonra, hayvancılıkta karar kılmıştı. Çobanlıkla başladı hayvancılığa. İşi iyice kavradıktan sonra, kiraladığı bir damda hayvancılığa ilk adımını attı. Çobanlıkta biriktirdiği parayla on tane dana satın aldı. Danalar kısa zamanda büyüyüp geliştiler. Erkekleri sürüden ayırıp kasaplara iyi bir fiyatla sattı. Elinde kalan dört dişi dana için ayrı bir barınak hazırladıktan sonra, hayvan pazarında işine yarayacak ne kadar zayıf dana varsa hepsini satın aldı. Bu kez aldığı danaların sayısı on yedi idi. Kiraladığı arazide yetiştirdiği yoncalar danaların iyi beslenmesini sağlıyor ve kısa zamanda kilo alıyorlardı. Dişilerini ayırdıktan sonra erkekleri sattı ve yerine yine zayıf danalar aldı.

Bu al sat işleri gelirini oldukça arttırmıştı. Önce kiraladığı damı ve içinde bulunduğu araziyi satın aldı. Daha sonra Tarım Bakanlığı standartlarına uygun yeni damlar inşa ettirdi. Hayvancılığı teşvik kredisiyle yirmi sağmal inek ve süt sağım makinaları satın aldı. İşler  yoğunlaştıkça tek başına yetmez olmuştu. İki bakıcı aldı. Bakıcıların gel git işlerinde yardımcı olacak birde çocuk ta bulunca yeterli kadro sağlanmış oldu.

Kendisi fakirlikten ve işçilikten o noktaya geldiği halde çobanlarına ve hele hele çoban yardımcısı çocuğa çok acımasızdı.Bu yüzden çobanlar sık sık işi bırakırlardı. Yenisini bulmak nasıl olsa kolaydı. Yeni gelenlerde en kısa zamanda işi bırakıyorlardı. Tüm yük çocuğun üstüne kaldığında, çobanların işi bırakmalarında neden sanki çocukmuş gibi, çocuğu acımasızca döverdi. Çocuk babasından korktuğu için işi bırakamıyor ve yediği dayakları sineye çekiyordu. Yine feci bir dayak yediğinde, ağzından, burnundan akan kanları yıkama fırsatı bulmadan babası çiftliğe geldi. Oğlunu kanlar içinde görünce,

Oğlum bu halin ne böyle?

Patronum dövdü baba,

Neeee patronun mu dövdü? Ben o patronun ta anasını avradını ……. Yürü bakayım eve.

Ama baba, patron bırakıp gittiğimi görünce çok kızar.

Yürü ulan eve. Başlatma senin patronundan.

****

Gece yatağa girdiğinde gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Tam uykuya dalacağı anda oğlunun kanlı yüzü gözlerinin önüne geliyordu. Oğlunun bu denli dövülmesini içine sindiremiyordu. Eli yastığının altındaki tabancaya gitti. Ya sabır diyerek elini tabancadan çekerek uyumaya çalıştı. Olmuyor, olmuyor. Uyumanın olasılığı yok. Elinin yastığın altına uzatarak tabancayı aldı. Çocuğunun patronu Şeftali Hamit’in tos topan yüzünü hayalinde canlandırdı. Tabancayı bu hayalindeki yüze doğrulttu. Tetiği çeker gibi yaptı. Çekse de bir şey olacağı yoktu. Zira tabancanın emniyet mandalı kapalıydı. Tabanca patlamadığı halde, tabancadan fırlayan hayali mermi, Hamit’in tos toparlak yüzünde, tam alnının ortasından girdi. Hamit gık demeden ayaklarının dibine devrildi. Beğenmedi bu tür bir ölümü. Tek bir kurşunla işi bitmemeliydi. İlk kurşun can alıcı olmamalıydı. Yalvarmalıydı ona, kokuyla büyümüş gözlerinden yaşlar akmalıydı. O yalvardıkça bir kurşun daha, yetmedi bir kurşun daha. Yalvar ulan aşşağılık herif, yalvar ki çocuk dövmenin ne olduğunu öğrenesin. Hoş öğrense ne olacak. Öteki dünyada ne işine yarar ki. Hamit ,

Ne olur bağışla beni, bir daha ne senin çocuğuna, ne de başkalarının çocukların tek bir fiske vurmayacağım.

Yalvar ulan köpek diyerek bir kurşun daha sıktı. Yattığı yer kan gölüne dönmüştü. Süleyman yavaş yavaş ölüyordu. Son kez tetiğe bastı. Kurşun Hamit’in kafasında kof bir ses çıkardı. Bu ölüm çoban Recep’in çok hoşuna gitmişti. Kalkıp tabancasını masanın üzerine koydu. Çabucak giyindikten sonra tabancayı beline soktu. Saate baktı Gece yarısından sonra üçü gösteriyordu.

Tam da adam öldürme saati diye düşündü. Herkesin en tatlı uyku saati. Ara sokaklardan hızla ilerleyerek kentin kenarından geçen sulama kanalına ulaştı. Kanal üzerindeki patika yoldan ağır ağır ilerledi. Bu yolu sürekli kullandığından, gecenin zifir karasına rağmen bir kedi sessizliği ile ilerledi. Ulan Şeftali Hamit, biraz sonra seni domates Hamit yapmazsam, anamın ak sütü haram olsun bana dedi kendi kendine. Az sonra patika yoldan aşağı inip Hamit’in çiftliğine giden yola saptı. Her taraf derin bir sessizlik içindeydi. Ayağından ayakkabılarını çıkarıp, kolayca bula bileceği bir ağacın dibine bıraktı. Yoluna yalınayak devam etti. Çiftliğin derme çatma sokak kapısından sessizce içeri girdi. Kerpiç binanın kapısı önünde durup içeriyi dinledi. Süleyman’ın horultusundan başka bir ses yoktu. Bağ evinin çakma kapısına var gücüyle omuz vurdu. Kapı tahmininden daha dayanıksız çıktı. İlk omuzda ardına kadar açıldı. Hamit yatağının içinde doğrulup,

Ne oluyor be diye bağırdı. Gece lambasının loş ışığında kapıyı kırıp içeri gireni hemen tanıdı. Bu sabahleyin kıyasıya dövdüğü çocuğun babasıydı. Hamit iri yapılı ve güçlü kuvvetli bir insandı. Elbette bu ufak tefek adamdan korkacak değildi. Oldukça sakin,

Recep, hayrola? Gecenin bu saatinde evime paldır kürdür niye girdin? Recep elindeki tabancanın namlusunu Hamit’in bacaklarına doğru çevirip iki el ateş etti. Kurşunların ikisi de yerlerini bulmuştu. Hamit acıyla kıvranarak yatağa uzandı. Acılı bir sesle,

Recep, ne olur kıyma bana. Ben sana ne kötülük yaptım? Diye inledi.

Nasıl dövdün benim oğlumu? O daha kaç yaşında? Ne istedin ondan. Hiç acımadın mı ona? Şimdide benden af diliyorsun. Oğluma çok acı çektirdin. Sen de acı çekerek öleceksin. Namlunun tekrar üzerine doğrulduğunu fark eden Hamit umutsuzca,

Ne olur be Recep affet beni. Çocuğunu öfkeyle döverken fazla hırpaladığımı fark etmedim. Eğer beni öldürmezsen sana ineklerimin yarısını veririm. Dilediğince de para veririm.

Sus ulan köpek, çocuğumu döverken aklın neredeydi diyerek tabancayı bir daha ateşledi. Kurşun karın bölgesine girdi. Yatağın içinde yana dönerek iki büklüm hale geldi. Recep namluyu kafasına doğrultup tetiğe bir kez daha bastı. Elektrik düğmesine basıp ışık altında kurşunun girdiği yere baktı. Kurşun beynini parçalamıştı. İki el daha göğsüne ateş ettikten sonra, ışığı söndürüp dışarı çıktı. Açık çiftlik kapısından çıkıp sessizce ayakkabılarını bıraktığı yere gitti. Giydikten sonra, yine kanalın üzerindeki patikaya çıkıp yoluna devam etti. Eve döndüğünde,

Oh be kimseye görünmeden bu işi hallettim dedi.

***

O kimsenin görmediğini zannediyordu. Oysa yerin kulağı var sözü boşuna söylenmemişti. Uykusu kaçan Mahmut efendi evinin penceresinden sokağı seyrediyordu. Ayak sesleri duyunca dikkat kesildi.

Kim ola bilir gecenin bu saatinde diyerek sokaktaki adama dikkatle baktı. Seçemedi. Az sonra sokak lambasının altına geldiğinde sokaktaki adamı tanıdı. Bu komşuları çoban Recep’ti. Bu saatte ne işi var bu adamın diye düşündü. Beş vakit namaz kılan biri olsa, hadi saati şaşırdı diyeyim. Bırak beş vakti, ne bayram ne de Cuma namazı bile kılmayan biri bu. Hırsızlık yapmaktan geliyor desen, şimdiye kadar böyle bir şey duymamıştı. Üstelik çok çalışkan biri. Niye hırsızlık yapsın diye düşündü. Pencereden bir süre daha sokağı seyretti. Tan yeri yavaş yavaş ağarmaya başladığında sabah namazına gitmek için abdest aldıktan sonra giyinip camiye gitti.

Namaz sonrası yaşlıların gittiği erkenci kahve haneye gitti. Yaşlıların konuşulacak neleri var ki? Kimi hastalığından, kimi doktorundan söz ederken zaman akıp gidiyordu. Mollaların kadir kahve haneye girip selam verip boş bir sandalyeye oturdu. Oturur oturmaz,

Haberiniz var mı? Şeftali Hamit’i evinde öldürmüşler. Hem de altı kurşunla. Yakın mesafeden ateş etmişler. Kafası parçalanmış zavallının. Biri

Eeee ne olacak. Biraz paralandım diye herkese tepeden bakıyordu. Çobanlarını dövüp parasını vermeden kovan o. Dün yanında çalışan çocuğu da feci şekilde dövmüş, babası çocuğu eve götürürken gördüm. Ağzı burnu kan içindeydi zavallının. Gerektiğinde insan döver, döver ama böylesine öldüresiye dövülmez ki.

Vah vah dediler kahve hanedekiler, canavar mı bu yahu? Mahmut efendinin beyninde bir şimşek çaktı. Sakın katil sabaha karşı gördüğü ve gecenin o saatinde bu adam nereden geliyor diye düşündüğü çoban Recep olmasındı? Olmaz, olmaz derler. Neden olmasındı? Zaten çoban Recebin oğlu Şeftali Hamit’in yanında çalışıyordu. Üstelik çocuğu feci şekilde dövmüştü. Ola ki oğlunun intikamını almak için öldürmüştür. Evine döndüğünde bu cinayet haberini kafasından atamıyordu. Telefonun ahizesini kaldırıp manyetoyu çevirdi. Santralcı kıza polis karakolunu bağlamasını söyledi. Tekrar manyetoyu çevirdi. Karşıdaki ses,

Buyurun efendim. Polis karakolu. Ben polis memuru Mehmet.

Biraz önce kahve hanede bir cinayet haberi duydum Gerçek mi efendim.

Niye sordunuz?

Ben birinden şüphelendim de. Cinayet saat kaçta işlenmiş evladım?

Saat üç buçukta, sabaha karşı.

Ben pencereden sokağı seyrediyordum. Uykum kaçmıştı. Saat dört sıraları Çoban Recep’i görünce hayra yordum ama, yine de içimde bir kuşku var. Cinayeti o işlemiş olmasın diye. Maktul onun oğlunu dövmüş dün, hem de feci şekilde.

Siz kimsiniz efendim?

Ne olur benim adımı vermeyin. Ben yaşlı bir adamım. Bu yaşta başımı belaya sokmayayım.

Tamam bey amca ben gerekeni yaparım. Polis heyecanla komiserin yanına gitti.

Komiserim bir ihbar geldi. Çoban Recep saat dört sıraları evine dönmüş. Onun eve dönüşü cinayet saatiyle çakışmıyor mu komiserim.

Hem de nasıl tamamı tamamına. Hemen bir ekip gönderip aldıralım onu. Ekip hemen harekete geçti. Çoban Recep’in kapısını çaldılar. İçeriden uykulu bir ses

Kim o dedi.

Bir dakika kapıya kadar gelir misin?

Ne yapacaksın beni. Uyuyorum ben şimdi.

Uyumana sonra devam edersin. Sen hele gel biraz. Recep kapıyı açtığında karşısında polisleri görünce hiç renk vermedi. Uyuduğuna inandırmak için, esneyerek,

Benden ne istiyorsunuz diye sordu. Bizimle karakola geleceksin.

Siz gidin ben gelirim.

Hayır şimdi beraber gideceğiz. Kapıyı açık bırak git giyin.

Tamam efendim hemen giyinip geliyorum diyerek Yatak odasına gitti. Polislerin kendisini bu kadar çabuk bula bileceklerini aklına getirmemişti. Çaresiz gece giydiği elbisesini giydi.

Karakolda komiserin odasına aldılar. Komiserin keskin gözleri elbise üzerindeki belli belirsiz lekeleri hemen fark etti.

Hadi bakalım öt dedi Recep’e. Recep hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sordu,

Neyi öteyim komiserim?

Bilmiyormuş gibi rol yapma. Alırım ayaklarımın altına, anandan doğduğuna pişman ederim.

Neyi öteceğimi bilmiyorum ki komiserim.

Nasıl bilmiyorsun ulan, Şeftali Hamit’i sen öldürmedin mi?

Hayır komiserim, ben öldürmedim.

Ya bu üstündeki kan lekeleri ne böyle? Silmişsin ama tam temizleyememişsin. Hadi naz etmede öt bakalım. Recep

Vay be diye geçirdi içinden. Keşke o kadar yakın mesafeden ateş etmeseydim. Dalmıştı. Komiserin sert tokadıyla kendine geldi.

Tamam komiserim vurmayın. Onu ben öldürdüm.

Neden öldürdün?

Oğlum onun yanında çalışıyordu. Oğlumu çok fena dövmüştü. Oğlumun ağzını, burnunu kanlar içinde görünce dayanamadım ve öldürmeye karar verdim Bu gece saat üç sıralarıydı evden çıktığımda. Onu öldürüp geri döndüğümde saat dörde geliyordu. Oğlumun intikamını aldım ya, isterlerse idam versinler bana.

Mademki oğlunu dövmüş, neden gelmedin bize. Biz gerekeni yapmaz mıydık.  Adalet onun cezasını verirdi. Sen de elini kana bulamazdın.

Ne diye bilirim komiserim, takdiri ilahi. Komiser iki tokat daha patlattı suratına,

Af ferim ulan iyi bildin. Bak bu tokatlarda senin takdiri ilahin. Her mağdur senin gibi intikam almaya kalksa, yer yüzünde insan kalmaz be. Atın şunu içeri.

Komiser bir süre sonra nezaret haneden çıkartıp ifadesini aldırttı. Cinayetin görgü tanığı yoktu. İfade değiştirmesine fırsat vermemek için hemen yargıya gönderdi. Karakolda verdiği ifadesini aynen tekrarladı. Yargıç suçu sabit görerek davanın ağır cezalık olduğuna karar verdi ve davayı ağır ceza mahkemesine havale etti. Ayrıca tutukluluğunun devamına karar verdi.

Ağır ceza mahkemesinde duruşması uzun sürmedi. Taammüden adam öldürmekten önce idamına karar verildi. Daha sonra çocuğunun feci şekilde dövülmesi ve iyi hali hafifletici neden sayıldı ve cezası on beş yıla indirildi. Bu durumda meşrutan tahliye ve iyi hal nedeniyle en çok beş yıl kalacaktı ceza evinde. Öyle oldu. Beş yıl sonra tahliye oldu. Şimdilerde yine çobanlık yapıyor. Derler ya vay gidene.

Özcan NEVRES

İLK AŞK

İlk Aşk

Henüz on altı, on yedi yaşlarındaydı. Kısa kollu gömleğinin kollarına sığmayan kaslı kollarıyla, kıvır kıvır saçlarıyla ve gözünün üzerine dökülen kâkülüyle, daha o çocuk denilecek yaşta bile genç kızların oldukça ilgisini çekerdi. Oldukça utangaç bir yapıya sahipti. Bir gün çalıştığı iş yerinin camından dışarıya bakarken, kendisinden en az beş yaş büyük bir kız, önce dudak işaretiyle öpücük gönderdi. Yerim ulan seni camgüzeli diyerek kırıtarak uzaklaştı. Yaptığı hareket çok hoş bir işmiş gibi arkadaşlarına yaptıklarını anlatınca adı camgüzeline çıktı. İş yeri manifatura ve tuhafiye dükkânıydı. Bu nedenle müşterileri kadınlar ve genç kızlardı. Patronumun dükkânda bulunmadığı anlarda gelen kızlardan bazıları,

Ne haber camgüzeli? Dediklerinde utanırdı. Genel bir deyimle utancıdan yerin dibine girerdi. Kızdığını belirtmek isterdi ama beceremezdi. Kapı karşı komşularının dolgun vücutlu ve dolgun bacaklı kızının girişimiyle kaçak bir aşk yaşamaya başladı. Aslında buna aşk denilemezdi. İlk heves gibi bir şeydi bu ilişki. Zira henüz evlenebilecek yaşta değillerdi. Buna rağmen birbirlerinden oldukça hoşlanıyorlardı. İkisinin de bedeni sekse açtı. Kızın annesinin yarattığı ortam içerisinde saatlerce öpüşür koklaşırlardı. Kızın annesi ne yapıp edip kızının bu yakışıklı, üstelik zengin çocuğunun başında kalması için çaba harcıyordu. Osman’ın annesi bunu sezince babasına söylemiş, babası da ona

Eğer o kız senin başında kalırsa sakın bu eve gelme deyip kestirip atmıştı. Annesi onu sürekli göz hapsinde tutuyordu. Onun karşı komşu evine girmemesi için elinden geleni yapıyordu. Ama o yine de o kaçak aşkın cazibesinden kurtulamıyor, gizlice kızın evine giriyordu. Aç bedenleri birbirine kavuştuğunda, kızın ısrarına rağmen ilişkisini sınırlı tutmayı başarabiliyordu.

Yine böyle bir buluşma sırasında sokak kapısı çalındı. Kızın annesi geniş avluyu ağır adımlarla aşıp sokak kapısını açtı. Kapıyı çalan, damadı olması için can attığı Osman’ın annesiydi. Osman’ın annesi öfkeyle,

Osman sizde mi? diye sordu. Kızın annesi gururla,

Evet, bizde dedi. Yüzündeki alaylı ifadeyle,

Sen ne yaparsan yap oğlunu elinden alacağım. Onu damadım olmaktan hiçbir güç alıkoyamaz der gibiydi. Komşularının da olanları duymasını istercesine yüksek sesle,

Osman, bak annen seni arıyor diye bağırdı. Osman,

Şimdi ayvayı yedik işte diyerek hızla avluyu aşıp sokağa çıktı. Evlerinin kapısı önünde babasının yüklü atını görünce, başına gelecekleri anlamaya çalışma gereğini bile duymadı. Kapıdan içeri adımını attığında siyah bir cismin havalandığını fark etti. Çevik bir hareketle ileri atıldı. Tam zamanında siyah cisimden kaçmayı başarmıştı. Babasının kafasına vurmak için kaldırdığı çoban çizmesi hedefe isabet edemeyince, babası sendeledi. Neredeyse yüzükoyun yere düşecekte. Bunu fırsat bilip hızla odaya kaçtı. Kapıyı arkasından sürgüledi. Babası dakikalarca kapıyı tekmeledi.

Aç şu kapıyı. Açmazsan kıracağım ve seni geberteceğim. Korkuyla kapının arkasına gizlendi. Eğer kapı kırılıverirse, başına gelecekleri düşünmek bile istemiyordu. Tekmelerin hızı kesilmeye başlamıştı. Belli ki babasının öfkesi yatışmaya başlamıştı. Yumuşak bir sesle,

Oğlum aç şu kapıyı, açarsan dövmeyeceğim.

Açmam.

Oğlum, söz veriyorum dövmeyeceğim. Aç şu kapıyı da biraz konuşalım.

Açmam.

Peki, öyleyse beni iyi dinle. Biz bu şehrin en tanınmış ailelerinden biriyiz. Biz seni ailemizin şanına uygun bir kızla evlendirmek isteriz. Birçok iyi aile reisleri gözümün içine bakıyor benimle dünür olur mu diye? Sen kalkıyorsun adı oldukça kötüye çıkmış bir ailenin kızıyla işi pişirmeye. Eğer o kızı senin başında bırakırlarsa bu eve bir daha ayak basamazsın. Aklını başına topla. Henüz evlenecek yaşta değilsin. Ama ille de evleneceğim diyorsan hemen aramaya başlayalım. Uygun gördüğümüz bir kızın ailesiyle söz keser, günü geldiğinde evlendiririz.

Tamam baba. Söz veriyorum. Bir daha o kızla görüşmeyeceğim. O günden sonra da kızın evine bir daha girmedi. Ne kız, ne de kızın annesinden rahatı yoktu. Kızın annesi,

Al kızımı götür. Kaçır onu diyordu.

Yapamam, babam beni de kızını da öldürür.

Hiçbir şey yapamaz.

Hadi kızınızı kaçırdım. Nerde kalacağız. Ne yiyip içeceğiz. Bize kim sahip çıkacak. İşim yok, gücüm yok. Halen babamın ekmeğini yiyorum.

Sen onları düşünme. Babanın öfkesi geçinceye kadar bizde kalırsınız. Kocam seni yanına alıp işini öğretir. Gül gibi geçinir gidersiniz.

Yapamam bunu. Ailemden kopmak istemem.

Oğlum uzun sürmez ayrılık. İlk anda biraz tepki gösterirler. Sonra da her şeyi kabul ederler.

Yapamam. Lütfen ısrar etmeyin.

Ya öyle mi? Bende kızımı iğfal etti derim. Ya hapislerde çürürsün. Ya da kızımla evlenirsin.

Ama ben kızınızı iğfal etmedim ki.

Olsun. Ben parmağımla hallederim o işi. Osman çok korkmuştu. Yapar mı? yapar diye. Çaresiz,

Biraz düşüneyim dedi. Evine girer girmez annesine komşu kadının söylediklerini anlattı. Annesi de akşam eve dönen eşine anlattı. Eşi,

Çare kalmadı dedi. Yeni aldığımız eve taşınacağız. Atlarımızı koyacağımız ahır olmaması yüzünden o eve taşınmak istemiyordum. Zor olacak ama atlarımız buradaki ahırda kalır. Uzaklığa katlanacağız.

Satın aldığı eve hızla bir kat çıkarttıktan sonra, aynı hızla doğrama, boya ve badana işlerini tamamlattıktan sonra, kurumasını bile beklemeden taşındılar. Kız tarafı taşınmanın nedenini çok iyi biliyordu. Bu işin olamayacağına kanaat getirdiklerinden Osman’ın peşini bıraktılar.

***

Yeni evlerine kolay alıştı. Evin ana cadde üzerinde olması, avantajdı. Eski çıkmaz sokaktaki evlerinde komşu kızından başkasını görme şansı yoktu. Boş zamanlarında pencere kenarına oturur ve gelen geçen kızları seyrederdi. Babası çok haklıydı. Bunca güzel kız varken nasıl olmuştu da o çirkin denilemese de güzel denilemeyecek kıza aşık olmuştu. Çalıştığı dükkândan ayrıldığı için, o çevrenin kızlarından da ayrı kalmıştı. Kendisine asılan kızları gözlerinin önüne getirdi. Kimi kendinden büyük, kimi de hoppa takımındandı. Her ne kadar evlenme çağına henüz gelmediyse de, yine de bazı kızlar gönlünden geçmiyor değildi. Babasının geldiğini gördüğünde hemen kapıyı açıp dışarı çıktı. Babası attan indikten sonra gemin ipini uzattı.

Hadi oğlum atı götürüp ahıra bağla. Yemini suyunu vermeyi ihmal etme. Bir de emekli müdür Sadullah beyin evine uğra ve bağını sürecek çiftçiyi buldum. Yarın sürmeye gidecek. İsterse çiftçinin başında bulunsun. Bu adamlara güven olmaz. İşi şişiriverirler. Sakın o komşu kızına bulaşayım deme dedi.

Tamam baba. Özengiye basıp çevik bir hareketle eyere oturdu. Bindiği at kentin en ünlü rahvan kısrağıydı. Hazır eline geçmişken bir tur atıp hava atmaması olası değildi. Atı dehledi. At önce tırısa kalktı. Bir daha dehleyince o ünlü rahvan koşusuna başladı. Hani üstünde kahve iç dedikleri kadar vardı. Rahvan koşusu diğer atların lak lak veya dörtnala koşusuna hiç benzemiyordu. İçinden bu atla dünya turuna bile çıkılır diye geçirdi. Emekli müdür Sadullah beyin evinin önünde atı durdurdu. Attan inip kapıyı çaldı. Kapıyı genç bir kız açtı. Kız olağan üstü güzellikteydi. Bir an ne söyleyeceğini unutur gibi oldu. İkisi de birbirlerine hayran hayran bakıyorlardı. Yarı kekeleyerek,

Sadullah amcaya babamın selamı var. Bağını sürecek çiftçiyi bulmuş. Yarın bağı sürmeye gidecek. Gidip başında bulunursa iyi olur dedi. Kız içten bir gülüşle,

Peki dedi. Babama söylerim. Yine çevik bir hareketle ata binip dehledi. İçinde bir his kızın halen kendisine baktığını söylüyordu. Dönüp baktı. Hissettiği doğruydu. Aklı başından gitmişti. Nasıl olmuştu da bu kızı hiç görmemişti. Aklından bir yığın soru geçiyordu. Bekâr mıydı? Nişanlı mıydı? Bu kadar güzel bir kızın kesinlikle bir sahibi vardır diye düşündü. Daha sonra günlerce kızın evinin önünden geçti ama umduğunu bulamadı. Nedense kız hiç sokağa çıkmıyordu. Neden sonra kızın üniversite öğrencisi olduğunu öğrendiğinde iyiden iyiye yıkılmıştı. Onu üniversite mezunu bir kız neylesindi? Onu unutmaktan başka umarı yoktu.

***

Emekli müdür Sadullah beyin kızı, haberci delikanlıya arkasından gözden kayboluncaya kadar baktı. İçinde bir umut belirdi.

Her hangi bir bahaneyle geri döner miydi? Kimdi bu yakışıklı delikanlı? Neyin nesiydi? Uzun süre kapıdan ayrılmadı. Umutla dönüşünü bekledi ama dönmedi. Kapıyı kapatıp içeri girdi. Babası geldiğinde nasılsa öğrenecekti. Akşam babası geldiğinde,

Babacığım, seni çok genç bir delikanlı aradı. Kırmız bir atla gelmişti. Babası bizim bağımızı sürmesi için çiftçi bulmuş. Yarın bağda bulunursa iyi olur dedi.

Kıvırcık saçlı, oldukça yakışıklı biri miydi? Heyecanla,

Evet baba dedi.

O bizim Ahmet ağanın oğlu. Çok yakışıklı, çok da terbiyeli bir oğlan.

Evet, baba dediğin gibi gerçekten çok yakışıklı. Babası gülerek,

Ona düşen kız yaşadı. Yakışıklılık, terbiye ve zenginlik her şey var o delikanlıda. Allah ona hayırlı bir kısmet versin.

Bekâr mı? Baba

Daha askerliğini bile yapmadı. Hele askerliğini yapıp gelsin. O nun düğününde elekle su taşıyacağım. Çok severim keratayı. Kızı derin bir iç geçirdi. İçinden,

Keşke, keşke bana nasip olsa diye geçirdi.

***

Üniversite öğrenimini tamamladıktan sonra bir bankaya memur olarak atandı. Aradan geçen yıllara rağmen o delikanlıyı unutamamıştı. Evlenmiş olabileceğini düşündüğünde yüreği burkuldu. Neden hiç aramamıştı? Oysa bakışlarından ne kadar umutlanmıştı. Öğrenimi sırasında hep onunla evlenmeyi düşlemişti. Kendisine birçok evlenme önerisi yapılmıştı. Umudunu yitirmediği için, hepsini geri çevirmişti. Onun evlendiğini öğrendiğinde iyiden iyiye yıkılmıştı. Artık onu beklemenin, onu umut etmenin anlamı kalmamıştı. Nasıl bir aşktı onunki? Bir görüşte ölesiye tutulmak neyin nesiydi? Yoksa yoksa ben delinin teki miyim? diye düşündü. Onu unutmalıydı ama nasıl? Çivi çiviyi söker derler. Evlenmeliydi. Onu unutmasını sağlayacak biriyle mutlaka evlenmeliydi. Bu kararı verdikten sonra, beklemesi uzun sürmedi. Onu yakın bir akrabası oğluna istemeye geldiğinde,

Babam bilir dedi. O uygun görürse ben de peki derim. O gece söz kesildi. Hemen nikâh hazırlıklarına başladılar. Sade bir düğünle de evlendiler.

Evliliklerinin ilk günleri iyi geçmişti ama uzun sürmedi. Onun aradığı erkek Osman’dı. Bir görüşte onda bulduklarının hiç birini eşinde bulamıyordu. Osman’ın kıvır kıvır saçları, alnına dökülen kâkülü, kara kirpiklerinin harelendirdiği bazen yeşil, bazen lacivert gözlerini bir türlü unutamıyordu. Birden eşine karşı kendini oldukça yabancı hissetmeye başladı. Onunla aynı yatağı paylaşmayı tiksindirici bulmaya başladı. Geçirdiği bunalım nedeniyle durmadan yemek yiyen, abur cubur atıştıran biri oldu. Korkunç denilecek bir şekilde şişmanlamaya başladı. Aynalara bakmaya korkar olmuştu. Eşiyle kavgalarının önü ardı belirsiz olmuştu. Eşi önceleri ağırdan alıyordu. Artık o da eşinin çirkinleştiğini ve çekilmez olduğunu söylemeye başlamıştı. Sonunda ayrılmaya karar verdiler. Boşanmaları uzun sürmedi. Boşandıktan sonra ise, oyuncağını kaybetmiş bir çocukçasına gözyaşları dinmez oldu. Uzun süre psikolojik tedavi görmesine rağmen bir türlü iyileşemedi. Geçirdiği bunalım yüzünden bankanın müşterileriyle de sık sık dalaşmaya başladı. Banka müdürü, işini çok iyi yapan bu memurunu işten atmaktansa, müşterilerle direk teması olmayan bir bölümde görevlendirdi. Zira banka hesaplarını çok iyi tutan bir memurdu. Onu gözden çıkarmaya kıyamadı.

***

Aradan yıllar geçti. Bankanın üst katında beraber çalıştıkları mesai arkadaşlarından birine bir konuk geldi. Önce önemsemedi. Bir ara konuğa dikkatle baktı. Az daha kalp sektesinden ölecekti. Yanılmıyordu. Konuk yıllar önce delicesine aşık olduğu Osman’dı. Kalkıp yanına gitti. Elini uzatarak,

Hoş geldiniz dedi. Osman,

Hoş bulduk diyerek uzanan eli hafifçe sıktı. Kadın bir sandalye çekerek oturdu. Mesai arkadaşına,

Ömer Bey beni niye tanıtmıyorsun dedi. Ömer Bey,

Tanıştırayım dedi. Aysel Hanım her ne kadar buralıysa da, birazda sizin oralı sayılır. Babası emekli olduktan sonra uzun yıllar sizin memlekette kalmıştı. Babası babanızla dostmuş.

Babasının adı ne?

Emekli müdür Sadullah Bey. Gerçi satmışlar ama, sizin orada bağları varmış. Babanız babasına hep yardımcı olurmuş. Aysel Hanım hep sizden söz ederdi. Osman duydukları karşısında şok olmuştu. İçinden,

Bu muydu o güzeller güzeli kız? Bu muydu yıllarca aklından çıkaramadığı? Ne olmuştu o güzel kıza böyle? Bir varilden farksızdı. Bu ara çaylar geldi. Çaylar içildikten sonra Aysel hanım izin isteyerek işinin başına döndü. Yerine oturduktan sonra yüksek sesle,

Osman Bey siz niye kovboy filmi çevirmiyorsunuz. Çok güzel at biniyordunuz. Osman kıza uzun uzun baktı. İçini ağır bir acıma hissi kapladı.

Bilmem dedi. Hiç düşünmedim. Belki de kısmet değilmiş.

Ah Ömer Bey, siz bu Osman beyin at sürüşünü bir görseydiniz. Ne kadar da yakışıklı olduğunu da bilseniz. Gerçi yine de yakışıklı ama saçları dökülmüş. Ona aşık olmayan kız yoktu ki. Gözlerinde biriken yaşları tutamaz olduğunda sırtını döndü. Ömer Bey yavaş bir sesle,

Bu birine âşık olmuş ama aşkına karşılık görmemiş. Kafayı bu yüzden üşüttüğünü söylüyorlar. O sen olmayasın? Osman,

Bilmiyorum. İşin garip yanı ben de ona bir görüşte aşık olmuştum. Çok güzel, olağan üstü güzel bir kızdı. Ben orta ikiye kadar okudum. O ise üniversite öğrencisiydi. Aradaki eğitim farkı beni korkutmuştu. Bu korkuyla onu aramadım. Zor da olsa onu unutmaya çalışmıştım. Nerden bilebilirdim onun da bana aşık olduğunu? Keşke gelmeseydim yanınıza. Keşke hiç öğrenmeseydim bu durumu. Kalkıp gitmek üzere izin istedi. Aysel sırtı dönük olarak oturuşunu sürdürüyordu. Ona seslenmeden çıkıp gitti. Aysel bir süre sonra masasına doğru döndü. Osman’ın gitmiş olduğunu fark etti.

Ömer Bey, o gitti mi?

Evet, arkadaşım gitti.

Bana neden veda etmeden gitti. Yoksa o beni hiç mi sevmemişti?

Yanılıyorsun arkadaşım. Sen orada sırtını dönüp ağlarken bana, ben de ona  bir görüşte aşık olmuştum ve uzun yıllar unutamamıştım dedi.

Sormadın mı beni niye aramadığını?

Sordum arkadaşım. O üniversite mezunu bir kız. Beni  ne yapsın diye düşünmüş.

Hay beni okutanın Allah belasını versin diyerek başını yumruklamaya ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Uzun sürdü ağlaması. Neden sonra kalkıp tuvalete gitti. Açılmak için elini yüzünü yıkadıktan sonra aynaya baktı. Yüzündeki görüntüden kendisi de ürktü.

Şu haline bak be Aysel. Cadılara dönmüşsün. O ise halen yakışıklı. Genç kızların yüreklerini hoplattıracak kadar da genç görünüyor. O ne yapsın seni? Gidip yerine oturdu.

Ömer Bey,

Evet arkadaşım.

Onu tanıdın. Ona delicesine aşık olmakta haklıyım değil mi?

Evet, arkadaşım haklısın.

O beni almaz değil mi?

Nasıl alsın be arkadaşım? O evli

Evli olmasa da ne yapmaya alsın beni? Şu halime bak. Varilden farkı olmayan bir şişkoyum ben.

Öyle deme arkadaşım. Önemli olan ruh güzelliği. Ne yazık ki bekar değil.

Bekâr olsaydı beni alır mıydı diyorsun?

Evet, arkadaşım, neden almasın?

Ah Ömer Bey ah, inan kabuk bağladığını sandığım yaram bu gün öyle bir deşildi ki, inan ben artık iflah olmam.

Öyle deme arkadaşım. Dağ dağa kavuşmaz ama insan insana kavuşur derler.

Nerde bende o şans diyerek çalışmaya başladı. Gözlerinden akan yaşları silmeye gerek görmeden çalışmasını sürdürdü.

Özcan Nevres

09 Kasım 2002 Cumartesi

 

 

SEVGİNİN BEDELİ

SEVGİNİN BEDELİ

Canından çok sevdiği, Aysel’in bir başkasıyla evlendirilmek  istendiğini duyduğunda inanmak istememişti. Telefonla kaç kez aramasına rağmen telefona tanımadığı kişiler çıkıyor ve hepsi sözleşmişler gibi,

Burada Aysel adında bir kimse yok diyorlardı. Her ne kadar inanmak istemese de bu olanlar Aysel’i yitirdiği anlamını taşıyordu. Kahrından ölecek gibiydi. Masasının üzerinde duran çerçeveyi önüne çekti. Çerçeve içinde Aysel’in fotoğrafı vardı. Fotoğrafa bakarak,

Aysel’im neden yaptın bunu bana. Han evlenecektik ikimiz. Senin bir başkasıyla evlenmek isteyeceğine hiçbir güç inandıramaz beni. Yoksa, yoksa gerçekten beni gönül rızasıyla mı terk ediyorsun. İnanmam buna. Zira birbirimizi delicesine ölesiye sevmiştik. Nice yeminler etmiştik ölüm bile bizi ayıramaz diye. Telefona çıkmıyorsun. Bir haber bile göndermiyorsun. Belli ki beni terk ettin. Terk edilmişliğimin nedenini sormayacağım sana. Bir elveda da diyemez miydin. İndinde hiç ama, hiç mi değerim yoktu?

Karanlığın hakim olduğu odaya keskin bir ışık doldu. Ardından camları zangırdatan müthiş bir gök gürültüsü. Dışarıya baktı. Kiremitlerden kalın bir sicim gibi suların aktığını gördü. Sanki kiremitlerden su değil de ışıl, ışıl gümüş zerrecikler akıyordu. Dışarı çıktı. Kiremitlerden akan suya avuçlarını açtı. Avuçları hemen doldu. Avuçlarından taşıp giden sulara daldı.

Hayat ne kadar garip. :Şu akan suları bile avucumun içinde tutamıyorum. Daha dün Aysel bu sular gibi avucumun içindeydi. Şimdilerde ise avucumdan taşan sulardan beter yitirdim onu. Elimi sulardan çektiğimde bir süre elim ıslak kalacak. Kuruduğunda, elimde yağmurun hiçbir izi kalmayacak. Oysa avucumdan akan sulardan beter yitirdiğim sevgilimin, Aysel’imin yüreğimdeki yarası yüreğimden yaşadığım sürece hiç silinmeyecek. Yaşamak mı? Aysel’siz bir dünyada yaşamak. Bir ot gibi. Sevgiden yoksun, aşktan yoksun, canından çok sevdiğin Aysel’imden yoksun. Keşke, keşke ölseydim de başıma bu gelmeseydi. Biliyorum onsuz yaşamanın mümkün olmadığını.

Trençkotunu giyip yoğun yağan yağmura aldırmadan evden çıktı. Kentin sokaklarında, amaçsız, bitkin uzun uzun yürüdü. Önüne çıkan karayoluna girdi. Yolun soluna geçerek yürümesini sürdürdü. Aysel ile geçirdiği o güzel aşk günleri bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Derin, derin iç çekti.

Ah…ah ne güzel günlerdi o günler. Onunla Regülatör piknik alanında tanışmışlardı. Aysel kuzukulağı toplarken bacağını böğürtlen dikenler yırtmıştı. Dikenin açtığı çizik bir hayli derindi ve kanıyordu. Arabasından aldığı ilk yardım çantasıyla yanına gitti.

Geçmiş olsun. Yaranız bir hayli derin. İzin verirseniz yaranızın bakımını yapayım. Aysel’le göz göze geldiler. Aysel’in acıyla kırışmış olan yüzünü birden bir gülücük kaplamıştı.

Çok memnun olurum ama, size zahmet olacak demişti. Hemen ecza çantasını açıp, Aysel’in uzattığı bacağındaki çiziği oksijenli suyla temizledikten sonra bolca tentürdiyot sürdü. İlaçları sürerken eli Aysel’in bacağına her dokunuşunda, elektrik akımına tutulmuş gibi titriyordu. Çektiği onca acıya rağmen Aysel’in de aynı durumu yaşadığını fark etmişti. O ara nerede oturduğunu sormuştu. Birbirlerine oturdukları yerin adresini vermişlerdi.

Ertesi gün erkenden kalktı. Sinek kaydı tıraşını oldu. Evden çıkıp Aysel’in verdiğ adrese doğru yürüdü. Verilen adresteki evi buldu. Kalbi sanki yerinden fırlayacaktı. Aysel pencere kenarında oturmuş, belki de kendisinin gelmesini bekliyordu. Göz göze geldiler. Aysel elini dudaklarına götürüp öpücük gönderdiğinde Özgür nasıl karşılık vermesi gerektiğini bilemedi. Gülümsemekle yetindi..

Göz kamaştıran bir ışıkla geçmişinden koptu. Gökte kulakları sağır eden bir gürültü. Şimşekler aralıksız çakıyor. Göğün homurtusu bitmek bilmiyordu. İlerideki Ali Beyin beyaz badanalı çiftliği aydınlandı. Kaç kez o çiftlik binasının önünden geçmişti. Pencerelerindeki demir çubukları görmemişti. Çiftlik binası şimşeklerin ışığında öylesine aydınlanıyordu ki, gündüz göremediği demir çubuklar, elini uzatsa tutabileceği kadar yakınındaydı. Çocukluk günlerini anımsadı. Babası at üstünde kucağına alır Ali Beyin çiftliğindeki dut ağaçlarının altına atla girerlerdi. Minik elleriyle yakaladığı dallardan doyasıya dut yerdi. Babası atı dehler, en iyisi diye bellediği ağaç altında durarak en iyi dutlarsan yerlerdi. Ali Bey dut ağaçlarının meyvelerini tüm meyvelerden daha çok severmiş. Bu nedenle çiftliğinin önünde, geniş bir arazi dilimi içerisinde sevdiği dutların en kalitelilerini diktirip yetiştirtmişti. O yıllarda sulu tarıma geçilmediği için yedi bin dönümlük çiftliğin tamamına yakını mera olarak kullanılırdı. Merayı babam ve eniştesi her yıl kiralarlardı. Çiftliğin kiracısı olmamız nedeniyle dut ağaçlarının altına girip dut yememiz engellenmezdi.

Nereden nereye diye düşündü. Şimşekler beni Aysel’imden koparıp çocukluğuma taşıdı. Oysa ben bir an bile Aysel’siz yaşayamam. Neye mal olursa osun. Onu mutlaka bulup bu ihanetinin hesabını soracağım. Ya Aysel gerçekten beni kendisi terk ettiyse? İşte o zaman ne yaparım ben. Onu mutlaka öldürürüm. Bana yar olmayanı başkasına neden yar edeyim ki? İçindeki umut ışığı alev alev yanıyordu. O beni terk edemez. Mutlaka onu evlenmek üzere olduğu kişiyle zorla evlendiriyorlardır.

Kemalpaşa ormanları içerisinde çılgıncasına seviştikleri gün gözlerinin önüne geldi. Ayak sesleri ile yaşadıkları doyumsuzluğa ara vermek zorunda kalmışlardı. Karşılarında dört genç vardı. Aysel’i kendilerine bırakmasını istiyorlardı.

Neden diye sormuştu. Biri,

Hep sana olacak değil ya. Bırak ta birazda biz zevkimizi yapalım.

Sen ne diyorsun be? Bu benim nişanlım. Yoksa siz onu fahişe mi sandınız?

Bırak arkadaş bu ağızları. Biz malımızı gözünden tanırız. Elimize bu fırsat geçmişken tadına bakmadan bırakacağımızı sanıyorsan aldanıyorsun. Hadi bakalım sen şöyle aşağı doğru yaylanda boyunu görelim. O an Aysel’le göz göze geldiklerinde Aysel’in gözlerinin korkuyla yuvalarından fırlamış olduğunu görmüştü. Ne olur ne olmaz diye yanına aldığı lastik lövyesine elini atmıştı. Yattığı yerden birden fırlayarak en öndekinin kafasına sallamıştı. Genç yana doğru kaçmak istediğinde lövye kulağını sıyırıp kürek kemiğine vurmuştu. Kürek kemiğinin çatırtısı diğerlerini şaşkına çevirmişti. Lövye bir başkasının kol kemiğini parçaladığında, kaçmaya başladılar. Arkalarından koşmak istediğinde Aysel yerinden kalkıp arkasından koşmaya başlamıştı.

Dur ne olur yapma. Dön artık geriye diye yalvarıyordu. Öfkeyle,

Ahlaksız herifler, kim bilir kaç tabansızı korkutup sevgililerini perişan etmişlerdir. Ders olsun bu onlara. Her kuşun eti yenir mi be demişti. Sinirleri oldukça gerilmişti. Arabaya dönüp binmişler ve oradan hızla uzaklaşmışlardı.

Havanın açacağı yoktu. Kim bilir kaç saat olmuştu yağmur altında yürüdüğü. Bunca yıldırım düşüyordu çevresine. Hiç biri, ama hiç biri bulunduğu yere düşüp bu çileli hayatını sona erdirmiyordu. Geriye dönüp yaşadığı kentin ışıklarına baktı. Ne güzel bir yaşamı olmuştu o ışıltılı kentte. Aşkı orada tatmıştı. Mutluluktan uçar gibiydi. İhanetin en acısını da o kentte tatmıştı. Şimdi ise yaşadığına kahroluyordu. İleride yıldırımların yalımları yeri yalarcasına kaydı gitti. Ellerini gök yüzüne kaldırarak haykırdı,

Neden, neden hep yanlış adrese gidiyorsunuz. Ateşinizde yanıp ölmeyi ben arzuluyorum. Hadi gelin artık buraya. Aşk yarasıyla ölmektense sizin ateşinizde yanıp kavrularak ölmeyi yeğlerim. Hadi, hadi gelin artık üstüme. Yolun karşısına geçmek için yürüdü. Birden yağmur tanelerinin arasından bir ışık sardı bedenini. Bedeninden pof diye bir ses çıktı. Yolun kenarına savruldu. Kayganlaşmış yol nedeniyle araba güçlükle durdu.  İçinden üç kişi indi. Biri,

Boş yere telaşlanmayın yahu. Bu yağmurda olsa olsa bir domuza çarpmışızdır. Bu havada hangi babayiğit yola çıkabilir? Diğeri,

Yine de bir bakalım. Ola ki çarptığımız insandır. Karanlık çok yoğundu. Çarptıklarını bulmakta zorlanıyorlardı. Sürücü arabaya dönüp motoru çalıştırdı. Geri vitesini takıp yürüdü. Çarptıkları farların ışığında görünür olduğunda arabayı durdurdu. Arkadaşları,

Haklıymışsın yahu. Bu gerçekten insan Üstelik te çok genç. Biri eğilip kalbini dinledi.

Ölmemiş, yaşıyor dedi. Yaralıyı kucaklayıp arka koltuğa uzattılar. Kendileri ön koltuğa sığışıp hareket ettiler. Arabayı hızla sürüp yaralıyı hastaneye ulaştırdılar.

***

Nedim gözlerini araladığında gördükleri çok yabancı gelmişti. Nerede olduğunu çıkarmaya çalıştı. Kıpırdamak istediğinde bedeninin tümünde ağır acılar oluştu.

Nerdeyim ben diye inledi. Hemşire yoğun bakımdaki ağır yaralının mırıldandığını fark edince yanına gitti.

Aman ne güzel. Kefeni yırtacağa benziyorsun. Üç günden beri komadaydın. Gözlerini açman ve mırıldanman iyi haber. Konuşmak için sakın yorma kendini. Hele biraz iyileş o zaman bolca konuşuruz.

Neredeyim ben?

Hastanedesin.

Ne oldu bana?

Bir araba çarpmış sana. Çok ağır yaralanmışsın. Yaraların o kadar ağır ki yaşamaz demiştik senin için. Genç ve kuvvetli bir bünyeye sahip olman yaşamana yardımcı oluyor. İyileşeceksin. Eskisi gibi aslan gibi bir delikanlı olacaksın. Hemşirenin söylediklerini tam işitmeden uykuya daldı. Gün kavramı kalmamıştı onun için. Hastanede kaç gündür yattığından bile haberi yoktu. Her geçen gün biraz daha iyiye gidiyor ve daha çok uyanık kalıyordu.

Baş ucuna gelip hatırını soranları önceleri tanıyamıyordu. Bu gün, üzerine kapanıp ağlayan ve iyileşmesi için dualar eden annesini tanımıştı. Doğrulup annesine sarılmak istedi. Ağrıları yüzünden kımıldayamadı. Baş ucunda ağlayan annesine uzun, uzun baktı. İçi burkuldu. Gözlerinden akan yaşları annesine göstermek istemedi ama başaramadı. Beraberce ağladılar.

***

Annesi oğlunu yatağının içinde yarı doğrulmuş vaziyette gördüğünde bir sevinç çığlığı attı.

Oğlum benim, bir tanem. Artık oturabiliyorsun. Şükürler olsun seni bana bağışlayan tanrıma diyerek boynuna sarıldı. Hemşire anneyi uyardı.

O halen durumu ağır olan bir yaralı. Öyle boynuna sarılıp yorma onu. Onu o şekilde yormak çok kötü sonuçlar yaratır. Hatice hanım hemşirenin uyarısıyla geri çekilip yatağın kenarına ilişti. Oğluyla göz göze geldiler.

Ne olur anne ağlama. Seni böyle ağlıyor gördükçe içim kan ağlıyor. Üzülüyorum, kahroluyorum.

Tamam oğlum üzülme. Bir daha ağlamayacağım

Anne,

Söyle oğlum.

Aysel’i görüyor musun?

Görüyorum oğlum.

Evlendi mi? Düğünü oldu mU?

Hayır oğlum, ne evlendi ne de düğünü oldu. Senin trafik azasında öldüğün duyulmuştu ilk anda. Aysel bu haber üzerine sinir krizleri geçirdi. “O benim yüzümden öldü. O kaza değil intihardı. O öldü, ben neden yaşayayım “ diyerek kendini öldürmek istedi. Bunu duyan nişanlısı “O madem ki o adamı o denli çok seviyordu? Benimle evlenmeyi niye kabul etti “diyerek nişanı bozdu. Nedim’in gözlerine bir ışıltı doldu.

Aysel’im benim. Güzel sevgilim. Ne olur bekle beni. Çök yakında iyileşeceğim. Buradan çıktığımda yanına geleceğim. Sen benimdin. Benim olarak kalacaksın.

***

Nedim hızla iyileşiyordu. Annesinin yardımıyla kalkıp az da olsa gezinebiliyordu. Nedim’i hastane içinde gezinirken görenler,

Zavallı aslanlar gibi delikanlı ne hallere düşmüş. Yine de haline şükretsin diyorlardı. Onun hastane bahçesinde dolaştığını öğrenen Aysel, evden gizlice ayrılıp Nedim’i görmeye gidiyordu. Bir türlü hastaneye girip konuşmaya cesaret edemiyordu. Ne diyecekti ona? Ayrılma nedeni olarak ailesini mi gösterecekti. Bu durumda ailesiyle Nedim arasında soğuk rüzgarlar eserdi. Peki bir başkasıyla nişanlanmasının nedeni olarak neyi gösterecekti?  Evden ararlar korkusuyla hastane duvarından bahçeyi izlemesi fazla sürmezdi. Hızla evine yöneldiğinde gözerinden akan yaşlara engel olamazdı. Nasıl yaptım ben o cahilliği? Onu delicesine, ölesiye sevdiğimi bildiğim halde nasıl oldu da o kör olası herife peki dedim. Hastane etrafında umutla dolanıp duruyorum. Hiç aklıma getirmiyorum: Ya beni bu nişandan dolayı seni istemiyorum derse? Demez, demez zira o beni çok seviyor. Görsünler bak, hastaneden çıktığında ilk iş beni arayacak. Onun hastaneden çıkıp kendisini arayacağı anı nasıl da özlüyordu.

***

Nedim hastaneden taburcu edildiği gün baba evine götürüldü. İtiraz etmedi. Aysel ile evlilik için hazırladığı ev kim bilir ne durumdaydı. Kendi evine gitse annesi onun bakımı için o eve gelmek zorunda kalacaktı. Bu durumda yaşlı annesi çok yorulurdu.

Aysel Nedim’in kendi evine değil de annesinin evine yerleştiğini öğrenince çok şaşırdı. Hastane sonrası Nedim’in bakımını üstlenecek ve kendisine ne kadar iyi bir eş adayı olduğunu kanıtlayacaktı. Kafasının içinde acabalar  kümeleniyordu. Yoksa Nedim artık onu sevmiyor muydu? Bu düşünce onu çıldırtıyordu. Annesinin evinde ziyaretine gitse ne olurdu acaba? Annesi “oğlumun bu durumlara düşmesine neden sen oldun. Çık evimden” derse ne yaparım ben?

Artık dayanacak hali kalmamıştı. Her neye mal olursa olsun Nedim’in evine gidecekti. Ona annesinin önünde bile kendisini çok sevdiğini çekinmeden söyleyecekti. Kararlı adımlarla Nedim’in kaldığı eve yöneldi. Kapının zilini çaldı. Kapıyı Nedim’in annesi açtı. Yaşlı kadın karşısında Aysel’i görünce çok şaşırdı. Ne söyleyeceğini bilemediğinden olacak donup kalmıştı. Konuşamıyordu. Aysel,

İçeri girebilir miyim dedi? Yaşlı kadın uykudan uyanır gibiydi. Toparlanmaya çalıştı.

Tabi kızım girebilirsin. Burası senin de evin. Yaşlı kadın yana çekilerek Aysel’e geçmesi için yol verdi. Nedim’in odasına girdiler. Nedim uzandığı yataktan gelen kim düşüncesiyle doğruldu. Gelenin Aysel olduğunu gördüğünde kalkmak için davrandı başaramadı. Aysel yatağın yanına gelerek Nedim’in boynuna sarıldı. Tüm bu olanlara ben neden oldum diyerek hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladı. Anne Aysel’i teselli etmek ve göz yaşlarını dindirmek için hiçbir girişimde bulunmadı. Sessizce odadan çıkarken mırıldandı.

Çok dolmuş zavallı. Doya doya ağlasın ki açılsın. İçeriden gelen hıçkırık sesleri azaldığında cezveye kahve, şeker ve su koyup karıştırdıktan sonra ocağı yakıp cezveyi üstüne koydu. Kaynayan kahveyi tepsiye yerleştirdiği fincanlara boşalttı. Oğlunun odasına götürdü.

Haydin bakayım, yeter bu kadar ağlaştığınız, kahvelerimizi içerken birazda sohbet ederiz dedi. Aysel,

Anneciğim niye bana söylemedin. Kahveyi ben yapmaz mıydım?

Onun da zamanı gelecek kızım. İnşallah bu iş tamama ererde bu çektiğimiz çilelerden kurtuluruz. Aysel derin bir iç geçirdi.

İnşallah anneciğim dedi. Uzun sürdü sohbetleri.

Hadi kızım, hava karardı. Seni merak ederler. Tam bu işler durulacak derken yeni bir fırtına yaratılmasın.

Hayır anneciğim eve gitmeyeceğim. Beni hiçbir güç artık bu evden ayıramaz.

Peki ailen ne der buna. Zaten oğlumun adım atacak hali yok. Seni almaya geldiklerinde nasıl direneceksin onlara.

Artık ailem karışamaz bana. Zira on sekiz yaşımı doldurdum.

Senin burada kalman beni de oğlumu da mutlu eder. Yeter ki ailenden sana bir kötülük gelmesin.

Hiçbir kötülük gelmeyeceğinden eminim. Nedim’in öldü diye haberi geldiğinde çıldırmıştım. Kendimi öldüreceğimden korktular. Başka umarları yok. Burada kalmama izin vermemeleri beni sonsuza kadar kaybetmeleri demektir.

Peki sen bilirsin kızım. Gelecek üzerine konuşurlarken kapının zili çaldı. Hatice hanım,

Sen dur diyerek kalktı ve kapıyı açtı. Gelenler Aysel’in annesi ile babasıydı. Kuşkuyla içeri buyur etti. İçeri girdiler. Aysel’e

Sen burda mısın dediler. Aysel oldukça soğukkanlı yanıtladı.

Evet buradayım ve buradan başka hiçbir yere gitmeyeceğim dedi. Babası,

Seni çok iyi anlıyorum kızım. Seni Nedim’den ayırmaya kalkışmakla çok hata ettiğimizi biliyoruz. Yine de seni kendi evinden telli duvaklı gelin edip göndermek isterdik.

Ne yapalım baba. Kısmet böyleymiş. Nedim’in başına gelenlere biz neden olduk. Ölünceye kadar onun yanında kalacağım. Onun benim desteğime gereksinimi var.

Anlıyorum kızım seni, hem de çok iyi anlıyorum. Ama yine de iyi düşün. Biz senin mürüvvetini görmek istiyoruz. Nedim biraz daha iyileşsin. Söz, nişan, nikah ve düğünü hepsini bir arada yaparız.

Siz ille de düğün istiyorsanız yapın baba. Ama ne olur benim buradan ayrılmamı isteme. Peki kızım diyerek kalkmak istediklerinde Hatice hanım itiraz etti.

Durun bakalım, şaşkınlıktan sizlere bir kahve bile ikram edemedik. Aysel’e,

Hadi kızım sen kahveleri yapa dur. Ben Nedim’i uyandırayım. O da bu mutlu beraberliğimizi görsün diyerek kalktı. Nedim karşı odadaki hareketliliği fark etmiş, kalkmak istemesine rağmen kalkamamıştı. Annesinin içeri girdiğini gördüğünde elini uzattı annesine.

Anneciğim konuklarımız mı var? Hadi tut elimden kalkayım. Konuklarımıza ben de bir hoş geldin diyeyim. Zaten yatmaktan yorulmuştum. Biraz hareket etmem iyi olur. Hatice hanım elini uzatarak oğlunun kalkmasına yardım etti. Karşı odaya girdiklerinde gözlerine inanamadı. Ne yapması gerektiğine karar vermekte güçlük çekiyordu.Ağır adımlarla Aysel’in babasının önüne kadar yürüdü. Elini uzattı. Baba Hüseyin efendi de elini uzatıp Nedim’in öpmesini kolaylaştırdı. Kalkıp Nedim’in boynuna sarıldı.

Geçmişi unutalım oğlum. Bundan böyle sen de benim oğlumsun. Bize artık size mutluluk dilemekten başka bir şey düşmez. Nedim’in divana oturmasına yardım etti. Kısa sürdü konuşmaları. Nedim’i yormak istemiyordu. Eşiyle birlikte izin istediler. Giderken,

Kızımız haklı. Nedim’in bakıma gereksinimi var. Kısmetten öte hiçbir şey olmaz. Bunların da kısmeti böyleymiş. Aysel’e,

Kızım, damadıma ve kayın validene iyi bak. Biz hemen nikah işlemlerini başlatacağız.

Nedim genç olmanın avantajıyla hızla iyileşiyordu. Artık kimseden yardım almadan yürüyebiliyordu. Hastaneye gidip sağlık kontrolünü yaptırdığında, acı bir gerçekle karşılaştı. Kaza nedeniyle hasar gören sinirler yüzünden erkekliğini yitirmişti. Doktor,

Allah’tan ümit kesilmez ama, belki de ömür boyu bu böyle devam eder. Eskisinden daha beter yıkılmıştı. Canından çok sevdiği Aysel’ine nasıl söyleyecekti bunu. Aysel durumunu öğrendiğinde mutlaka terk edecekti kendisini. Hangi kadın kadınlığını yaşamak istemez ki? Yapabileceği bir şey kalmamıştı. Kaderine rıza gösterecek ve Aysel’in yaşamından çıkmasını isteyecekti. Erkekliğini yitirmiş bir erkeğin bostan korkuluğundan ne farkı olabilirdi?

Eve döndüğünde Aysel kapıda karşıladı. Gözlerinin içi gülüyordu.

Ne mutlu. Artık hastaneye bile yalnız gidebiliyorsun. Hadi geç içeri. Hemen bir yorgunluk kahvesi yapayım. Karşılıklı içeriz. Gözlerinden akan yaşları göstermemek için başını önüne eğip ilerledi. Divana oturdu.

Ah kader, neden alnıma hep kötüleri yazdın? Günahım neydi benim. Hadi bana acımıyorsun. Aysel’ime de mi acımıyorsun. Nasıl söyleyeceğim ben ona alnıma çizdiğin onca kötülükleri. Hadi ben yıkıla yıkıla öğrendim ayakta kalabilmeyi. Aysel ne yapacak. Hele hele günlerdir evimizin kadını gibi yanımızda. Adı olabildiğince dillenmiştir. Bundan böyle kim alır onu? Kör talih nedense benimle yetinmedi. Aysel’imi de benimle birlikte yerden yer vurdu. Keşke o kazada ölseydim de bu durum başıma gelmeseydi.

Aysel elinde tepsiyle kahveleri getirdi. Tepsiyi sehpa üstüne koyup, sehpayı Nedim’in önüne çekti. Kahveleri konuşmadan içtiler. Nedim,

Aysel, sıkı dur dedi. Ben nasıl kaderime rıza gösteriyorsam, senden de aynı metaneti göstermeni istiyorum. Sakın ağlayıp ta beni ölümden beter etme. Ağlamayacaksın değil mi?

Neden ağlayayım ki?

Bu gün acı gerçeği öğrendim. Kazada zedelenen sinirler yüzünden erkekliğim ölmüş. Anlayacağın artık ne sana ne de başka birine koca olamayacağım. Benim için her şey bitti. Gençlik, evlilik, baba olmak. Her şey, her şey bitti artık. Aysel dikkatle dinliyordu. Nedim göz yaşlarına hakim olamayıp ağlamaya başladı. Aysel yanına gelip oturdu. Kolunu boynuna doladı.

Nedim, önce şu ağlamayı kes artık. Sen beni ne sanıyorsun? Erkek delisi, yalnızca yatağı düşünen bir dişi mi? Diyelim ki evliyiz. Aynı duruma ben düştüm. Beni terk edecek miydin? Boşuna dememişler evlilik pazara kadar değil mezara kadar olmalı diye. Bu bizim ortak kaderimizmiş diyeceğiz ve oturup tanrının lütfünü bekleyeceğiz. Can bedende olduğu sürece hiçbir şeyden umut kesilmez. Bir mucize olur iyileşirsin. Bizde çoluk çocuk sahibi oluruz. O durum iyileşmezse ne olur? İki arkadaş gibi beraber oluruz ömür boyu. Şunu kafana iyice yerleştir. Senin karşında seni delicesine seven bir Aysel var. Yatak delisi biri değil. Biri birlerine sıkıca sarıldılar. Nedim kasık arasında bir kıpırdanma hissetti. İçinde bir umut ışığı belirdi. Aysel’ine daha sıkı sarıldı.

Özcan NEVRES          18 Eylül 2001 Salı

SİLİVRİ

.

 

 

.

HİÇ UĞRUNA GELEN ÖLÜMLER

HİÇ UĞRUNA GELEN ÖLÜMLER

Bir gün sonra vatani görevlerini yapmak üzere evlerinden ayrılıp kıtalarına gideceklerdi. Beş arkadaş felekten bir gece çalmak için anlaştılar. Bu gece doyasıya içip, doyasıya eğleneceklerdi. Akşam vakti kararlaştıkları gibi Kırıkçatal meyhanesinde buluştular. Mezelerle donattılar masayı. Üçüncü yediyüzlük rakıya başladıklarında, vücutlar gevşemiş diller ise çözülmüştü. Mehmet

Arkadaşlar, hep askerlikten söz ediyoruz. Yeter artık yahu. Ne demişler brakın şu bet lafları, açalım güzel aşk lafları. Nasıl olsa önümüzde, askerliğe doyacağımız koskocaman iki yıl var. Birazda kadınlardan, kızlardan söz edelim.

Mehmet doğru söylüyor dedi Recep. En güzel günlerimiz geride kalanlar. İki yıl askerlikten sonra, işimizi kurmaya, sonrada evlenmek için çaba harcayacağız. Macera aramaya hiç vaktimiz olmayacak. Madem ki Mehmet açtı bu konuyu, o ilk başlasın başından geçen aşk maceralarını. Mehmek hemen anlatmaya başladı.

Benim öyle kızlarla arkadaşlığım olmadı. Benim çok çekingen bir yaradılışım var kızlara karşı. Hiç beceremem onlara yaklaşmayı. Yalnız bir gece, bir kadınla beraber olmayı öylesine arzuladım ki, hani bir kadın uğruna canımı dahi vermeye hazırım. Gece yarısı kalkıp giyindim. Sesizce evden çıktım. Aklıma bizim tarım işlerimizde çalışan dul kadın geldi. Kısacık boyuna ve tombulluğuna rağmen, gözümde dünya güzeli bir kadın olup çıkmıştı. Doğruca evine gittim. Evi bir arsa içerisinde tek odadan ibaret olabildiğince köhne bir yer. Kapıya kulağımı dayayıp içeride kimse olup olmadığını anlamaya çalıştım. Evin içinden çıt çıkmıyordu. Yalnız olduğu kesin diyerek kapıyı çaldım. İçeriden

Kim o diye seslendi.

Benim ben, Mehmet.

Hangi Mehmet

Hasan ağanın Mehmet

Ne işin var bu saatte benim kapımın önünde, beni etrafa rezil mi edeceksin. Hadi git bakayım işine dedi.

Yalvarırım aç şu kapıyı

Gitsene işine sen be. Bu saatte niye açayım kapıyı sana.

Seninle konuşmak istiyorum

Git işine be, git kendine başka birini bul.

Gitmeyeceğim işte. Sabaha kadar burada bekleyeceğim. Hem seni rezil edeceğim, hem de kendimi.

Ben yatıyorum sen ne bok yersen ye. Bir süre sessizce bekledim. Gitmekle gitmemek arasında bir türlü karar veremiyordum. Kapıyı tıklattım yine, ses vermedi. Ha bire kapıyı tıklatıyorum. Hiç ses vermiyor. Biraz sonra sordu,

Mehmet halen orada mısın?

Sana sabaha kadar gitmeyeceğimi söylemedim mi?

Ne istiyorsun benden

Seni.

Kısa bir sessizlik oldu. Kapının arkasındaki sürgü gecenin sessizliğini bozan bir gıcırtıyla açıldı. Arkasından kol demiri indirildi ve kapı açıldı. Adımımı içeri atar atmaz boynuma atlayıp bacaklarını belime doladı. O vaziyette dönüp kapıyı kapatıp sürgüyü yerine sürdüm. Yatağın üstüne yuvarlandık. Sabaha kadar seviştik. Meğer o benden de ateşliymiş.Hayatımın en güzel gecesini yaşadım o gece. Ben en güzel maceramı anlattım, hadi bakalım şimdi sıra kimde? Necmi

Bir gece sinemaya gittim. Önümde sarışın bir kız oturuyoru. Hani sarışın deyince aklınıza güzeller güzeli bir kız gelmesin. Orta güzellikte çilli bir kız. Ne yenilir ne atılır. Bana doğru dönüp gülümsediğinde, gülümseyişine bir anlam verememiştim. Hiç tanımadığım, görmediğim bir kız. Aptal aptal baktım etrafıma, bana mı yoksa bir başkasına mı bu gülücük diye. Benden başka ona uygun biri yok etrafımda. Tekrar dönüp gülümsediğinde, ben de gülümsedim ona. Film başladığında, elini bana doğru uzattı. Tuttum elini. Elini okşarken etraftan sesler gelmeye başladı. İkinci film aramızda başladı diye. Elimi çekmek istiyorum, bırakmıyor. Ya azgın ya diye geçirdim içimden. Oluruna bıraktım. Film bittiğinde bıraktı elimi. Çıkarken işaret etti arkamızdan gel diye. Düştüm peşlerine. İyi aydınlatılmayan cadde bozuntusu bir yerdeydi evleri. İleri mi gitsem geri mi dönsem diye biraz durakladım. Girdiği evin penceresi açıldı. Yarı beline kadar sokağa sarkıp gel diye işaret etti bana. Canıma minnet, durur muyum? Hemen gittim yanına. Öpüşmeye başladık. Kendimizden geçmiştik. Bir horultu sesiyle toparlandım. Ne oluyor diye sordum.

Korkma korkma babam. Uykusu ağırdır uyanmaz o.

Nerede o

Burda, pencerenin altında, iki ayağımın arasında. Bende öpüşmeye devam edecek iştah kalmadı. Daha sonra tekrar buluşmak üzere ayrıldık. Bir gün haber saldı bana. Evimizde yaş günü partisi düzenlendik, gelsin bize müzik düzenini hazırlasın diye. Ben takımları alıp çıktım yola. Evinde yalnız olduğunu, beni sevişmek için çağırdığı umuduyla olabildiğine heyecanlıyım. Eve vardığımda içeri buyur edildim. Oda nesi. Odanın içi kız dolu. Hepside, benimkinden kat kat güzel. Hepside bana alıcı gözlerle bakıyorlar. Ter içinde kaldım müzik düzenini kuruncaya kadar. Hoşça kalın deyip çıkarken bir gülüşme oldu. Niye gülüyorlar diye dönüp bakarken kapının boyumdan alçak olduğunu farkedemedim. Küt demesiyle yere yıkıldım. Gülüşmeler arasında zor toparladım kendimi. Dışarı çıktığımda terden sırılsıklam olmuştum. Bir süre daha sürdü ilişkimiz. Baktım beni önüne gelene nişanlım diye anlatıyor. Başımda kalmasın diye ipleri kopardım. Namık söze karıştı.

Arkadaşlar öyle şeyler anlattınız, beni deli ettiniz. Ben geçmişten vaz geçtim. Giderayak nasıl bir alem yaparım diye düşünüyorum.

Senin sıkıntın olmaz bu konuda. Dedi arkadaşları

Niye

Niye olacak, senin komşun var, berberin karısı. Herkesin ağzında onun evine erkek aldığı. Canın istediğinde bas parayı gir içeri.

Ben de duydum öyle şeyler. Çok takip ettim o kadını ama evine aldığı bir kimse görmedim. Üstelik hiç yüz vermiyor bana.

O sana niye yüz versin, o paraya yüz verir. Göster paranın ucunu dal içeriye.

Eğer iş paradaysa kolay, ben hesabı ödeyince doğru ona gideceğim. Ama parayla ama tehditle, ne yapıp yapıp onunla yatacağım bu gece.

Hadi bakalım göster yiğitliğini. Yarın giderayak anlatırsın bize olanları. Hesabı ortaklaşa ödedikten sonra çıktılar meyhaneden. Namık arkadaşlarından ayrılıp berberin evine yöneldi. Kapıyı çaldı.

Kim o diye bir ses geldi içeriden. Sokak kapısı kilitli değildi. Kapıyı açıp bahçeye girdi. Berberin karısı pencereden baktı dışarıya. Komşu oğlunu tanımıştı. Hiç te sevmezdi onu.

Ne istiyorsun gecenin bu saatinde. Hadi defol git başımdan, sen bela mı arıyorsun kendine.

Hadi aç kapıyı, yarın askere gidiyorum. Bari bu gece bir kere olsun beraber olalım. Kadın kısa süre pencereden uzaklaştı. Geri döndüğünde elinde kocasının av tüfeği vardı.

Çık evimin avlusundan, yoksa ateş edeceğim.

Ne duruyorsun ateş etsene. Korkup kaçacağımı mı zannettin yoksa.

Son defa söylüyorum sana, kapımın önünden git, evimin bahçesini terket. Namık kapıyı yumruklamaya başladı

Aç  şu kapıyı yoksa kıracağım. Kadın korkmuştu. Elindeki tüfeğin namlusunu çevirdi komşu oğluna. İki tetiği birden çekti. Gecenin sessizliğinde uzun uzun yankılandı silahın sesi. Namık kanlar içinde yere yığıldı. Anında can verdi. Birkaç saatlik bir kaçamak hevesi canına mal olmuştu.

***

Koreli Mehmet sinemada filmin başlamasını beklerken yanındaki arkadaşıyla sohbet ediyordu.

Çok canım sıkılıyor dedi arkadaşına. Kore’de silah top ve bomba sesleriyle iç içe yaşamaya alışmıştık. İnsan başlangıçta çok korkuyordu savaştan. Yavaş yavaş alışıyor insan. İlk düşmanı öldürdüğünde vicdan azabı çekiyorsun. Gece yatağa girdiğinde, öldürdüklerin gelip çakılıyor gözlerine. Neden neden beni öldürdün diyorlar. Ben sizi öldürmeseydim siz beni öldürecektiniz diyorsun ama, uzun süre uzaklaştıramıyorsun gözlerinden. Daha sonra alışıyorsun. Adam öldürmek bir tutku oluyor. İki yıl oldu terhis olalı, adam öldürme tutkusunu bir türlü atamıyorum içimden. Bir mavzer ve çokça kurşun satın alacağım ama param yok. Hele bir param olsun. Yeteri kadar kurşun ve silah alayım. Hemen çıkacağım dağlara. Öldürülünceye kadar jandarmalara kurşun sıkacağım.

Neden be Mehmet ağabey dedi yanındaki genç. Jandarmalar bizim askerlerimiz. Onlar da senin ve benim gibi ana kuzuları. Onları öldürmeyi düşüneceğine bir doktora gidip tedavi olsana. Yazık olmaz mı o ana kuzularına. Film başladığından kestiler konuşmayı.

***

Kahvede outururken yanındaki masada konuşulanlara kulak verdi. Remzi kahya çok kaliteli bir ondörtlüye sahip olduğunu, koyun sürüsünü sattığı için silaha gereksinimi kalmadığını, bu yüzden ondörtlüsünü satmak istediğini söylemişti arkadaşlarına. Yerinden kalkıp yan masaya gidip selam vererek oturdu. Remzi kahyaya satmak istediği tabancayı almak istediğini söyledi. Remzi kahya

O çok pahallı bir silah, ödeyebilir misin diye sordu.

Para önemli değil, yeterki istediğim gibi bir silah olsun dedi. Yarın sabah seni beşli köprüde bekleyeyim. Getir silahı oraya. Bir iki el ateş ederek deneyeyim. Tutukluk yapıyor mu, hedefi iyi vuruyor mu. Eğer dediğin gibi iyi ise paranı hemen orada öder silahı alırım.

Tamam dedi Remzi kahya. Ertesi gün sabah erkenden beşli köprüye gitti. Koreli Mehmet kendisini bekliyordu. Etrafta kimselerin bulunmadığına emin olduktan sonra silahı çıkarıp Koreli Mehmet’e uzattı. Mehmet silahı aldı. Evirip çevirerek dikkatle inceledi. Namluya kurşun sürdükten sonra doğrulttu. Namlu Remzi kahyanın göğsüne kilitlendi. Mehmet

Yaşamak istiyorsan arkanı dön ve koş dedi. Remzi kahya

Delirdin mi sen silahımı geri ver bana dediğinde, kendi silahının namlusundan gürültüyle fırlayan kurşun, ayaklarının dibinde toprağa saplandığında, bir toz bulutu kalktı topraktan. Ölüm korkusuyla titredi. Bütün gücünü ayaklarına vererek koşmaya başladı. Önce sağ tarafından bir kurşun vınlayarak az ileride toprağa çakıldı. İkinci kurşun sol tarafından geçti. Önündeki çayın yatağına attı kendini. Saklanacağı bir yer kestirdi gözüne. Sürünerek gidip yattı çalıların içine. Ölümün soğuk nefesini ensesinde hissediyordu. Her tarafı ter içinde kalmıştı. Uzun süre kaldı saklandığı yerde. Kalkıp gitmeye karar verdiğinde, bir süre çayın yatağında yürüdü. Çay yatağından çıkıp zeytinliklerin içine girdi. Ana yola çıktıktan sonra doğruca evine gitti. Yaşadığı olayın etkisinden uzun süre kurtulamadı.

***

Koreli Mehmet tabancasını çok sevmişti. Ona yedek şarjör ve mermiler satın aldı. Uzun sürecek bir çatışma için gerek duyduğu kadar mermi stokladı. Otobüs durağının yanından geçerken, komşusu Fatma’yı gördü, otobüse biniyordu.  Komşum Namık’ın kafasını yemişti bu kaltak diye geçirdi içinden. Gencecik bir delikanlıyı öldürdükten sonra, doğru dürüst içerde bile yatmadı kahpe. Gidip otobüse bindi.

Görelim bakalım nereye gidiyor bu kahpe diye geçirdi içinden. İlin garajında indiler. Uzaktan takip etmeye başladı komşusunu. Büyük sinemenın önüne geldiğinde, elinde bir dergi ve bir demet çiçek tutan bir adama yöneldi. Adamla konuşmaya başladı. Mehmet iyice yaklaştı yanlarına. Fatma ile göz göze geldiler. Mehmet belindeki silahı çekti, namluyu Fatma’nın göğsüne çevirdi ve tetiği çekti. Cansız serildi yere. Konuştuğu adam donakalmıştı korkudan. Kaçmak aklına geldiğinde iş işten geçmişti. Sırtından yediği kurşunla yıkıldı yere. Hareketsiz kaldı. Silah seslerine koşup gelenlere çevirdi silahının namlusunu.

Açılın diye bağırdı. Polis düdüklerinin sesi geliyordu. Kalabalığı yararak kaçmaya başladı. Devriye gezen polislerle karşılaştığında yön değiştirmek istedi. Ayağı kaldırıma takılıp düştü. Kaçamayacağını anladığından silahının namlusunu başına dayadı ve tetiği çekti. Beyninin parçaları saçıldı etrafa. Gelen ambulansa koydular ölüsünü. Morgda beklettiler bir süre. Ailesi

Nereye isterlerse oraya gömsünler diye haber saldığından, kimsesizler mezarlığına gömüldü. Onun bir gazi olduğunu kimse anımsamadı bile,

 

Özcan NEVRES

 

HAYATIN İÇİNDEN

HAYATIN İÇİNDEN

Üniversite öğrenimleri sırasında tanımışlardı biri birlerini. Arkadaşlıkları zamanla büyük bir aşka  dönüşmüştü. Öğrenimlerini bitirir bitirmez evlenmeye karar verdiklerinden, mezuniyet günlerini iple çekiyorlardı. Arzulanan gün gelip çattı en sonunuda. Mezuniyet diplomalarını aldıklarında, tüm dünya sanki onların olmuştu.

İkisi de iş bulmakta güçlük çekmemişlerdi. Damadın ailesi zengin olduğundan, eşya düzmek pek te zor olmamıştı. Ev kirası diye bir sorunları da yoktu. Zengin kayın peder sahibi olduğu evlerden birini kendilerine düğün hediyesi olarak vermişti.

Bir yıl sonra aileye katılan bebekleri, mutlu yaşamlarına daha da renk katmıştı. Bebekleriyle güldüler. Hastalandığında ise beraber ağladılar. Yaşam bebekleriyle bir coşkuya dönüşmüştü. Yere çöküp oyun oynarlarken kendileri de bebekleri gibi bebek olurlardı.

Çocukları üç yaşına girdiğinde ana okuluna gönderdiler. İyi bir eğitimin çocuklukta başladığını bildiklerinden, gerekli harcamalardan kaçınmıyorlardı. Hayatın akışı ne kadar hızlıydı. Bir de baktılar ki çocukları ilkokula giden bir delikanlı adayı olmuştu.

Mert’in okulu bir gezi düzenlemişti. Mert’te katılmıştı bu geziye. İlk defa çocuklerından uzun sayılacak bir süre ayrı kalacaklardı. Baba mesut’un buruktu yüreği iyiden iyiye. Eşi Selma’ya

Hadi bizde  bir yere gidip gönlümüzce eylenelim dedi. Sevinçle karşıladı Selma bu öneriyi.

Ne duruyoruz öyleyse, çıkar arabayı garajdan hemen gidelim. Arabalarına bindiler, en sık uğrak yerleri olan sahil gazinosuna doğru yönlendiler. Yarım saat sürdü yolculukları.Gazinoya vardıklarında kendilerini tanıyan garson hemen onları denize en yakın masaya buyur etti. Balık ve rakı getirmesini söylediler garsona. Garsonun getirdiği balıklar gerçekten enfesti. Doya doya yediler ve içtiler. İkiside sarhoş olmuşlardı. Garsona hesap getir diye işaret ettiler. Getirilen hesabı ödedikten sonra, garsona yüklü bir bahşiş verdiler.

Gazinodan çıkıp arabalarına bindiklerinde, Mesut karısına

Hadi karıcım kırlara doğru gidelim, Ciğerlerimizi bahar çiçeklerinin kokusuyla dolduralım. Yıllar varki  kırlarda hiç dolaşmadık.

Tabi kocacım neden olmasın, ben de özledim kırları ve bahar çiçeklerini.

Arabayı çalıştırp ilerlediler. Bir köy yolu sapağından saptılar. İlerledikçe bahar çiçeklerinin güzellikleriyle kendilerinden geçtiler. Yem yeşil ulu bir ağaç ilişti Mesut’un gözüne, frene basıp arabasını durdurdu.

Bak karıcığım şu ağaç ne kadar güzel, altı da yemyeşil çimenlerle kaplı, dilersen o ağacın altına gidip oturalım dedi. Karısı sevinçle karşıladı bu öneriyi. Hemen arabadan inip ağaca doğru ilerlediler. Ağacın altında yeşil bir halı vardı sanki. Hemen uzandılar yeşil çimenlerin üzerine. Dereden tepeden konuşurlarken, Mesut vücudunun en mahrem yerinde bir kıpırdama hissetti. Sım sıkı sarıldı karısına. Sonra da üstüne çıktı. Doğanın tüm güzellikleri silinmişti gözlerinden. İhtirasla inliyorlardı. Bu anın hiç bitmemesini istercesine var güçleriyle sarılmışlardı biri birlerine.

Mesut         poposuna yediği ağır bir darbeyle karısının yan tarafına yuvarlanı verdi. Darbenin nereden geldiğini anlamak için başını kaldırdığında onlarca kişinin kendisine yiyecek gibi baktığını gördüğünde konkudan dili tutulmuştu. Adamlardan biri götürün şunu, ağaca bağlayın dediğinde, itiraz etmek için davrandı. Adamlardan biri var gücüyle bir tekme vurdu böğrüne. Nefes alamaz olmuştu. Değil itiraz etmek, kıpırdayacak hali kalmamıştı. Sürükleyip ağcın dibine götürüp ağaca bağladılar. İçlerinden biri pantolonunu sıyırıp kadının üzerine çöktü. Kadın yalvarıyordu,

Ne olursunuz bana dokunmayın. Ben namuslu bir kadınım. Bu adam benim kocam. Mesut, karın olduğumu söylesene bu adamlara

Üstüne çöken, korkunç bir sesle bağırdı.

Ne ünleyip debeleniyon len, şimdi çakarım tokadı. Ele şapur şupur, bize gelince yarabbim şükür, enayi mi kandırıyon sen

Yapma ne olur yapma diye inledi kadın, size istediğiniz kadar para veririz

Kes ulan dedi adam ve var gücüyle iki tokat patlattı kadına. Kadın kendini kaybetmişti. Adam işini bitirince arkadaşına seslendi,

Hadin lan sıra kimdeyse gelsin. Sırayla girdiler kadının apış arasına. Kimi iki, kimi üç, kimi de dört defa girdiler kadının apış arasına. Kadın

Yeter artık öldürecek misiniz beni dediğinde, tokadı çakarak devam ettiler iğrençliklerine

Az ötede ava çıkmış iki kedi karşılaştılar. Erkek kedi hemen dişinin yanına seğirtti. Bazen yumuşak, bazen de sert bir tonla bağırdı dişi kediye. Yaptığı bütün kurlar boşa gitmişti. Dişi kedi henüz hazırlıklı değildi eşleşmeye. Erkek kedi güçlüydü ama gücünü kullanarak emeline ulaşmayı denemedi bile. O hayvan olmasına rağmen zorla güzellik olmayacağını biliyordu. Çevik adımlarla uzaklaştı dişi kedinin yanından.

Yedi tane insan müsvettesi, o kediden ders alıp utanmadılar bile. Kadın baygınken bile sürdürdüler iğrençliklerini. Sonunda doydular. Yakalanacaklarını, bu yaptıklarının hesabının sorulacağını akıllarından bile geçirmediler.

Neden sonra kadın kendine gele bildi. Güçlükle sürünerek kocasının yanına gitti. Kocasını ağaçtan çözdü. Zorla yürüyerek arabalarının yanına gittiler. Arabanın kapılarını kilitledikten sonra uzun bir süre konuşmadan oturdular arabanın içerisinde. Olayın şoku geçmek bilmiyordu. Biraz toparlandıklarında doğru jandarmaya gidip başlarına gelenleri anlatıp şikayetçi oldular.

Jandarma komutanı hemen bir timi görevlendirip olay yerine gönderdi. O civardaki çobanları göz altına aldılar. Suçlarını itiraf eden yedi çobanı tutukladılar. Jandarma komutanı bu devirde böyle bir vahşetin ola bileceğine inanmak istemiyordu. Sanıkları makamına getirtti.

Neden böyle bir şey yaptınız dediğinde sanığın biri

Neden olacak komutanım, her kese şapur şupur, bize gelince yarappim şükür, bizim alnımızda enayi yazıyo mu. Jandarma komutanı yerinden fırlayıp, var gücüyle yumruklamaya başladı sanığı.

Ne dedin sen, ne dedin, bir daha söyle bakayım. Adamda bir şey söyleyecek hal kalmamıştı. Komutan elleri morarıncaya kadar vurdu, vurdu.

Alın götürün bunları nezarete, sırtlarına iyi yataklardan koyun dedi. Jandarmalar bunun anlamını çok iyi biliyorlardı. Nezaret hanenin kapısı daha kapanmadan palaskaların şakırdısı başlamıştı.

Uzun sürdü mahkemeleri. Yedi sanık ta gülünç cezalarla sıyrıldılar adaletin, daha doğrusu adaletsizliğin pençesinden.

Onlar şimdi dışarıda,işlerinin başında. Tecavüze uğrayan kadın ise halen bunalımda. Tedavisi sürüyor. Belkide bu olayın şokunu ömür boyu atlatamayacak. Eğer buna adalet diyorlarsa, ben o adaletin ta ortasına……

 

Özcan NEVRES

 

.

HAYALİMDEKİ KADINA

HAYALİMDEKİ SEVGİLİME

 

Hayalimdeki meçhul sevgilim, sen benim tanımadığım, belki de hiç tanıyamayacağım vefasız sevgilimsin. Bilir misin seni nerelerde aradığımı? Sen bazen gönlümde sım sıcak bir sevgi, bazen sım sıcak göz yaşı seli, bazen kalbimi burkan, acıtan bir sızı. Bazen de arzu, kin, ihtiras ve intikamsın.

Seni gecenin bir yarısında, ıp ıssız ve karanlık yollarda, bazen de kumsalı döven hırçın dalgaların serinliğinde ve gecenin bilmem kaçıncı saatinde, denizdeki yakamozlarda arıyorum.

İşte yine gecenin epeyce ilerlemiş saati. Her taraf derin bir uykuda. Bense tüm varlığım ve düşüncelerimi sana mal etmiş, kendime ait olmayan bir dünyada, yakamozlarda şekillenen hayalini seyrediyorum. Koyu deniz yeşili gözlerini halelendiren kirpiklerini kırparak, gel diyorsun. Koşup gelmek istiyorum sana. Bir anda uzaklara kaçıyor, şen, şakrak kahkahalar atarak aşkımla alay ediyorsun. Seni yakalayamamanın ezikliğiyle, gözlerimde yaş, kalbimde acı veren bir burukluk, kararsız ve uyuşuk adımlarla sahili terkediyorum.

Koyu çam ağaçlarının gölgelediği bir gazinonun, köpüklü dalgaların hırsla dövdüğü sahilinde, tek başımı bir masaya oturmuş, önümde meze ve kadeh, çevremde bir çok masa ve masalara yerleşmiş insanlar. Gülüyorlar, konuşuyorlar, bazen de coşup oynuyorlar. Bense seni karamsar düşüncelerimden alıp, bir an için olsun mutluluğuma ışık yapmak istiyorum. Bana destek olan tek dostumsa kadehimdeki içkim. Seni yakalamak ister gibi, hırsla sarılıyorum kadehime. Bir nefeste içiyorum tümünü. Boğazımda dayanılmaz bir yanma. Düşüncelerimin karanlığından güçlükle çıkara bildiğim hayalin, yine tüm vefasızlığınla terkediyor beni. Hırsla yere çarpıyorum kadehimi. Mezelere dokunulmamış, şişem neredeyse dolu. Umutsuzluğun çökerttiği omuzlarım düşük, başım önüme eyik, dayanılmaz acılarımla terkediyorum gazinoyu.

Bazen bir konserin melodileriyle, karamsarlıktan sıyrılıp kurtarmak istiyorum kendimi. Tam senin vefasızlığınca. Vefasızlık mı? Ben sen miyim ki. Sazda sen, şantözde sen ve her yerde yine sen. Tüm konser boyunca seni düşünüyorum. Seni seyrediyorum ve senle yaşıyorum.

Bazen hırçınlaşıyorum. Seni gerçeklerin katılığında param parça etmek istiyorum. Ve parçalıyorum da. Dayanılmaz bir boşlukta buluyorum kendimi. Tüm yakınlarını kaybetmiş, bastonu elinden alınmış köre dönüyorum. Umutsuz ve çaresiz. Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Parçaladıklarımı tekrar bir araya topluyorum. Yine bir bütün oluyorsun. Yine tüm umutlarım sen. Arzularım, ihtiraslarım ve yaşama gücüm sen. Kendimi bildim bileli, senle başladı yaşamım. Sana kavuşma umudundan aldım yaşama gücümü.

Sen hayallerimin kadını olarak kalacaksın hep. Zaten sen hiç olmadın ki. Seni ben yarattım hayallerimde. Seni bulupta ne yapacağım. Mutlu edebilecek misin beni. Kıskançlıklar, kavgalar ve küskünlükler. Böyle kurulmuş bu dünyanın düzeni. İyi başlar beraberlikler. Sonu ise genellikle kötü biter. Ben seni kaybetmek istemiyorum. Hep böyle hayallerimde, göz bebeklerimde kal.

Seni kaybetmektense, bulamamak ve senin tertemiz duygularımda kalmanı istiyorum. Ben sana hep böyle sitem dolu mektuplar yazacağım. Yerel bir gazetenin sayfalarında yer alacak yine sana olan aşkım. Ve sana yalvaracağım. Gel göz bebeklerime yerleş diye. Sen olarak görmeliyim her şeyi ve sadece senle yaşamalıyım. Şimdilik hoşça kal sevgilim.

***

Ben yeşil gözlü, bir bilinmezin esiriydim. Hayallerimde bulmuştum onu. Ne yazık ki bir gün onun gerçeğiyle karşılaştım. Bir sinemada antrakta gelmiştik göz göze. İri, yeşil gözlerini çivilemişti gözlerime. Uzun uzun bakıştık. Dilim tutulmuştu, heyecandan titriyordum. Bir dergi uzattı okur musun diye. Dergiyi aldım. Teşekkür etmek istedim ama, edemedim. Koyu yeşil gözlerine takılmıştı gözlerim. Sımsıcak duygular, umutlar kaplamıştı içimi. Yıllardır hayallerimde aradığım sevgilimi bulmuştum sonunda.

Hep sana koşuyordum. Arzu dolu, umut dolu. Neden sonra bir dilsizin sessizliğiyle, gözlerimizle anlaşı vermiştik. Bir sinemanın locasında uzanmıştı dudaklarım dudaklarına. Küçük ellerinle yüzünü kapatmıştın. Utanıyordun. Sanki yaptıklarımız ayıpmış gibi. Doğanın insanlara kazandırdığı en büyük ve en güzel duygu, sevmek ve sevilmek. Biz de seviyorduk biri birimizi. Hem de delicesine. Günler, haftalar ve aylar, ne de çabuk geçiyordu. Bir yuva kurmanın özlemiyle yanıp tutuşuyorduk. El ele tutuşur gözden ırak yerlere giderdik. Özlemle sarılırdık biri birimize. Böylesine güzel geçen günlerimizin hiç bitmeyeceğini sanırdık. Aldanmışız. Umut dolu günlerimiz tez bitti. Ailelerimiz kopardı bizi biri birimizden.

Keşke seni hiç tanımasaydım. Sen el oldun artık bana. Gönülsüz de olsa evlendiğin kişi ile belki mutlusundur da. Her karşılaştığımızda, başını öne eğerek göz göze gelmemizden kaçıyorsun. İnan bana sevgilim, mutlu olman en büyük dileğim. Sen bana bakma, ben sana hep böyle yazacağım. Sanma ki yazdıklarımı sana göndereceğim. Yazdıklarım her zaman bende kalacak ve hep baş ucumda duracak. Geçmişteki güzel günlerimi her anımsayışımda, tekrar tekrar okuyacağım yazdıklarımı. Her okuyuşumda göz yaşlarımla ıslatacağım onları. Gün gelecek ıslanmaktan sararıp solacaklar. Tıpkı solan yok olan umutlarım gibi. Biliyorum, ben de solan, yok olan umutlarım gibi sararıp solacağım ve eriyip yok olacağım günün birinde. Öldüğüme üzülme sakın. Sensiz yaşamaktansa, ölmek benim kurtuluşumdur. Acılarım bitecek ölümümle. Elveda sevgilim, elveda.

***

Uzaklardan bir şarkının nağmeleri, dalga dalga geliyor kulaklarıma, artık bu solan bahçemde bülbüllere yer yok. Kendi radyoma uzanıyorum, şarkıyı daha net dinleyeyim diye. Şarkı anılarımın içine gömüyor beni. Ağlamak istiyorum, ağlayamıyorum. Yıllarca durmadan akan göz yaşlarım artık akmaz oldu. Yalnızlığıma, çaresizliğime ve hastalığıma kahroluyorum. Yatağımdan çıkıp, beynime kazıdığım o en güzel günlerimi yaşadığım sahile, kuytulara gitmek istiyorum. Gecenin karanlık örtüsüne bürünüp, yakamozları, revnakları usumca şekillendirmek istiyorum. Belki o güzel hayalini yine gözlerime çivileyip, seninle doyasıya beraber olabilmeyi başara bilirim. Heyhat, ne yatağımdan kalkacak, ne de ilerlemiş hastalığımın acısına dayanacak gücüm kalmamış. Ben sensizliğimle her gün öldüm, öldüm ve dirildim. Oysa hastalığım bir kez öldürecek beni. Ölümü kucaklamak istiyorum sana kavuşmak istercesine. Belki mezarlarımız yan yana düşer diye. Son kez elveda sevgilime, elveda tüm umutlarıma ve yaşama sevincime. Elveda, elveda

 

Özcan NEVRES

 

 

 

GÜZ GÜLLERİ GİBİ

Güz Gülleri Gibi

Güz gülleri adlı şarkıyı Muazzez Ersoy’un nefis sesinden dinlerken, gönlüm geçmişimin derinlerine doğru daldı gitti. Ben de güz gülleri gibi belki de baharı hiç görmemiştim. Ömrüm ya yazın en sıcak günlerindeki gibi, ya da kış aylarının en soğuk günlerindeki gibi akıp geçmişti. Ne yazın sıcağında serinleyeceğim bir yerim olmuştu. Ne de kışın soğuğunda bir şömine karşısında ısınmanın keyfini yaşaya bilmiştim. Ne ilk baharım olmuştu, ne de son baharım. Ya ağustos sıcaklarında kızgın güneş altında kalmış gibi yandım. Ya da kış aylarının en soğuk günlerinde, barınaksız kalmış biri gibi titredim durdum. Kader dedikleri ne olduğu belirsiz şey var ya benim kapıma hiç uğramadı. Gün geldi birine aşık oldum. Onsuz yaşayamayacağımı, onsuz hayatın hiç tadı olmayacağını düşünürken soğuk bir rüzgar esip tüm umutlarımı alıp götürdü. Onsuz ne yapa bilirdim? Onsuz yaşamanın bir anlamı var mıydı? Oysa o beni terk etmenin keyfini yaşıyordu. Neden terk ettiğini sormadım bile. Bir dünya yıkılırdı. Yerine çok daha revnaklarla süslü, umutlarla dolu bir dünya kurulabilirdi. Oysa umutlarım hep doruklarda kalıyordu. Umutlarıma ulaşamıyordum. Bazen talihsizliğime isyan eder, ey kör talih! Bana gelince mi iki gözün de kör oluyor ve bana ulaşamıyorsun diyordum? Adı üstünde kör talih bu. Ya benim kapım çok dar. Evimden içeri giremiyor. Ya ben çok küçüğüm beni bulamıyor?

Onu ilk gördüğümde güzelliğiyle aklımı başımdan almıştı. Ne yapıp edip onun kim olduğunu öğrenecektim. İlk defa şans yüzüme gülmüştü. Komşularımızdan biri kızı tanıyordu. Kızı çok beğendiğimi söylediğimde,

Ben onu seninle tanıştırırım dediğinde sanki bir ilkbahar mevsiminin tüm çiçekleri ruhumda açmıştı. Komşum gerçekten beni bu güzeller güzeli kız ile tanıştıracak mıydı? Kız kardeşimle dans ederken o da bir arkadaşıyla dansa kalktı. Onun da gözü benim üzerindeydi. Her dönüşten sonra göz göze geliyorduk. Utangaç bir tavırla gözlerini başka bir yöne çeviriyordu ama yine de kısa bir süre sonra yine göz göze geliyorduk. Yüzük parmağımı göstererek, diğer elimin parmaklarını halka gibi yaparak, kendisini işaret ettim. Bunun anlamı seninle nişanlamak istiyorum demekti. Mesaj alınmıştı. Başını kabul anlamında salladığında yüzü kıpkırmızı olmuştu. Kız kardeşimi ona doğru yönlendirerek yan yana geldiğimizde omuzlarımız bir birine değmişti. Bu hareketim yüzünden çok heyecanlanmıştı. Göğsü bir körük gibi şişip şişip iniyordu. Belli ki çok heyecanlanmıştı. Yerimize oturduğumuzda komşum onun yanına gitti. Bir şeyler söyledikten sonra beraber dansa kalktılar. Amaç dans etmek değildi. Benim onunla tanışmak istediğimi söylemek için olduğu belliydi. Kız gözlerini benden ayıramıyordu.

Düğün dağılışında onu takip edip evini öğrenecektim ama başaramadım. Nasıl oldu bilemiyorum. Ne tarafa gittiklerini görememiştim. Ertesi gün komşum iş yerime geldi .

Dünürlük hakkımı isterim. Bir elbise mi olur? Bir çift ayakkabı mı bilemem? Bu kadar güzel bir kıza kavuşmak için istediğim az bile dedi.

Aman abla, elbisenin, ayakkabının sözü mü olur? Yeter ki olsun.

Oldu bil. Dans ederken konuyu açtım. Nasıl sevindi anlatamam.

İnşallah dediğin gibi olur.

Bir ara senin telefon numaranı bir kâğıda yazıp ona verdim. Seni mutlaka arayacağını söyledi.

Çok teşekkür ederim. Yaptığın iyiliği ömür boyu unutmayacağım dedim.

***

Telefonum çaldı. Arayan bir bayandı.

Kimsiniz diye sordum?

Düğündeki dedi.

Aradığına ne kadar sevindiğimi anlatacak kelime bulamıyorum. Komşum beni arayacağınızı söylediğinde ne yalan söyleyeyim, İnanamamıştım.

Neden inanmayacaksın? Bir kızın beğendiği hele, hele seninle nişanlanmak istiyorum diye işaret eden bir erkeği araması suç mu?

Ne diyorsun sen? Suç mu olur? Dedim ya. Beni öyle şaşırttın ki söyleyecek kelime bulamıyorum.

Yaptığın işarette ciddi misin?

Elbet de ciddiyim. Sizin gibi olağan üstü güzel bir kıza ciddi olmayan işaret yapılır mı?

Bilemem. Zira erkeklere güvenim yok.

Anlaşılan telefonla istediğimiz gibi anlaşamayacağız. En iyisi bir yerde buluşup her şeyi açık açık konuşmamız çok daha iyi olur.

Nerede buluşalım.

Sen nerede istersen orada.

Parkta olabilir mi?

Neden olmasın?

Hemen buluşa bilir miyiz?

Ben hemen evden çıkıp parka gideceğim. Sen de hemen gel. Ne olur beni fazla bekletme.

Ben de hemen çıkıyorum. Motor sıkletimle parka sizden daha çabuk ulaşırım.

Sanmıyorum. Evimiz parka o kadar yakın ki?

Hadi bakalım kim daha çabuk parka ulaşacak. Verdiği yanıtı beklemeden dükkanımdan çıktım. Motor sıkletimi çalıştırıp hareket ettim. Parkın kapısı yakınına motor sıkletimi park ederken o parkın içine girmişti bile. Hemen peşine takıldım. Parkın en uç tarafındaki ağaçların daha sık olduğu tarafa doğru yürüyordu. Adımlarımı hızlandırıp yanına ulaştım.

Ne olur, tenha bir yere ulaşmadan beni tanıdığını belli etme dedi.

Tamam diyerek biraz geriledim. Gözüne kestirdiği masaya oturur oturmaz yanına gittim. Karşılıklı oturduk. Gözlerimiz birbirine kenetlenmişti sanki. Öylece birbirimize bakıyorduk. Sanki konuşmaktan korkuyorduk. Gelen garsonu fark etmemiştik.

Bir şey alır mısınız?

Ne diyor bu dercesine alık alık garsonun yüzüne baktım. O yineledi.

Ne alırsınız dedi.

İki dondurma dedim. O,

Hayır olmaz dedi. Soğuk yiyip arayı soğutmayalım. Sıcak bir şeyler içelim.

Çay mı?

Öyle olsun. Garsona dönüp

İki çay dedim. Garson gider gitmez ellerini avuçlarımın içine aldım. Çekmek istedi. Bırakmadım.

Daha adını bile söylemedin. Söylemeden bırakmam.

Sen söyledin mi ki?

Adım Gürsel.

Benim de Behiye. Ne iş yapıyorsun?

Elektrik malzemesi satan ve elektrik tesisat işlerinin yapıldığı bir iş yerim var.

Peki sen?

Ben de bir devlet dairesinde çalışıyorum.

Evlendiğimizde çalışmana gerek kalmayacak. Ama ille de çalışacağım dersen, çalışmana karışmam.

İşimi seviyorum. İşimden ayrılmak istemem.

Tamam. Ben de çalışmanı engellemem. Garsonun gelmesi üzerine konuşmayı kestik. Garson gittikten sonra derin bir iç geçirdi.

Bak Gürsel. Ben çok talihsiz bir insanım. Annemi ve babamı küçücük bir çocuk iken yitirmişim. Halamın çocuğu olmadığı için beni evlat edinmişler. Edinmişler ama sanki annemin ve babamın ölümüne ben neden olmuşum gibi benden hep nefret ettiler. Evimde benim hiçbir söz hakkım yoktur. Her hareketim eniştemden sorulur. Olabildiğince katı bir insan. İnan bana onun yüzünden çocukluğumu bile yaşayamadım. Beni isteteceğine ve benimle bir yuva kurmak istediğine inanıyorum. Ama korkuyorum. Enişteme dayı diyorum. Dayım bu iş olmaz derse ne yapacağımı bilemiyorum.

On sekiz yaşını bitirmişsin ki, devlet memuru olmuşsun. Dayının hayır demeye hakkı yok ki.

Yok, ama o der. Derse aramızdaki her şey biter.

Ellerini sımsıkı tuttum. Hayır bitmez dedim.

Biter dedi. Zira ona minnet borcum var. O olmasaydı beni kim büyütür okuturdu?

Haklısın ama yine de senin evlilik seçeneğine karşı çıkmaması gerekir.

Sen beni istet ama vereceğini sanmıyorum. Zira ben ne istersem o hep aksini yapar. Bu yüzden çok korkuyorum. Ne olur elini çabuk tut. Biliyorsun bu konularda dedikodular alır başını gider.

Dedikodu yapacaklar da ne olacak. Ne eksiğimiz var?

Ben çok talihsiz bir kızım. Talih benim yüzüme hiç gülmedi.

Seni isteteceğim ve talihinin bundan sonra nasıl değiştiğini birlikte göreceğiz.

İnşallah dedi. Bacaklarımı bacaklarına doğru uzatarak, baldırlarını baldırlarımın arasına aldım. Boğulacak gibi oldu.

Ne olur yapma, gören olur.

Görmeleri daha iyi olur. Birbirimizi sevdiğimizi daha iyi anlarlar.

Ya dayıma söylerlerse?

Söyleseler ne olur?

Dayım köpürür. Bu iş olacaksa olmaz diye kestirir atar. Ayaklarımı geri çekerek baldırlarını baldırlarımdan ayırdım. İçimde dayanılmaz bir arzu vardı. Etrafımızda bizi izleyecek, ne yaptığımızı görecek insan kalmamıştı. Uzanıp ensesinden tutup kendime doğru çektim. Dudaklarını dudaklarımın arasına aldım. İtiraz etmedi. Ayrıldığımızda,

Sen ne yaptığını zannediyorsun. Ya biri gördüyse?

Merak etme zamanı çok güzel ayarladım. Hiç kimse görmedi.

İnşallah dedi. Bir süre daha konuştuk.

***

Çoğu kez onunla öğlen paydosunda yine parkta buluşuyorduk. Öğlen saatlerinde park çok tenha oluyordu. Bu sayede sık sık öpüşmenin hazzını yaşıyorduk. Yine böyle bir günde,

Dayımın çok iyi konuştuğu bir Ramazan ağabey var. O bizi burada konuşurken görmüş. Bana senin çok iyi bir insan olduğunu söyledi. Beni artık istetebilirsin. Ama mutlaka Ramazan ağabey de sizinle birlikte gelsin. Sakın istemeye gelirlerken sen gelme. Zira dayım o kadar huysuz bir insan ki, sizi kırmak için her şeyi yapar.

Tamam dedim. Bu isteme işimiz eski usul olsun.

Ne zaman isteteceksin.?

Ramazan ağabeyini hemen arayacağım. O ne zaman müsaitse o gece istemeye gelirler.

Tamam anlaştık dedi. Ne yapmak istediğimi anlamıştı. Dudaklarını dudaklarıma uzattı. Uzun uzun öpüştük.

***

İlk işim Ramazan beyin dükkânına gitmek olmuştu. Mesleği terzilikti. Konuyu açtım.

Ben sizi birkaç kez çok samimi bir pozisyonda görmüştüm. Behiye güzel olduğu kadar da çok iyi bir kız. Mutlu olacağınıza inanıyorum. Onu sizinle istemeye gitmek benim için şereftir. Senin de iyi bir insan olduğunu her kes söylüyor. İnşallah bu iş olur da mutlu bir yuva kurmanıza vesile olmuş olurum. Ne zaman istemeye gideceğiz?

Siz ne zaman isterseniz.

Benim için hava hoş. Bu gece de. Bu gece gidelim.

Tamam, bu gece olsun dedim. Hemen dükkânının karşısındaki pasta haneye gittim. En büyüğünden bir kutu baklava hazırlamalarını söyledim. Hemen baklavayı alıp evime gittim. Anneme,

Hadi bakalım. Evlen, evlen diyordun. Bu gece sana bir ara gösterdiğim o güzel kızı istemeye gideceksiniz.

Kiminle?

Terzi Ramazan ağabey ve eşiyle.

İyi ama onları ben tanımıyorum ki.

Bu gece tanışırsınız.

İlahi çocuk. Sürpriz yapmayı ne kadar da çok seviyorsun?

Böyle olacağı aylardan beri belliydi. Şaşırmayı gerektirecek bir şey yok.

Bu kutu kız evi için mi?

Evet, kız evi için.

Sen bu kızı çok sevdin ki bu kadar büyük bir kutu tatlı aldın.

O güzel kız için az bile.

***

O gece Behiye’yi istemeye gittiler. Gittiler ama gittiklerine  pişman olup döndüler. Zira dayısı küplere binmiş.

Ben kızımı kime istersem ona veririm. Benim o delikanlıyı gözüm hiç tutmadı. Motor sıklet delisi, şımarık biri. Ramazan ağabey sormuş.

Onunla tanıştın mı? Hiç konuştun mu?

Tanışsam konuşsam ne olur?

Eğer tanışıp konuşsaydınız iyi bir insan olduğunu anlardınız.

Ramazan, bu konuda üstüme varma. Varırsan seninle bir daha konuşmam. Ben vermem dediysem vermem. Bu sözümden beni kimse döndüremez. Yapa bilecekleri hiçbir şey kalmamıştı. Eli boş geri döndüler. Aksi ihtiyar götürülen baklava kutusunu bile kabul etmemiş.

Ertesi gün telefonla aradı. Akşam olanlardan dolayı çok üzgünüm dedi. Zaten sana söylemiştim. Dayım çok aksidir diye.

Dayın aksi diye evlenmemiz suya mı düşecek?

Öyle olacak. Zira dayımı kıramam.

Bak Behiye. Seni delicesine seviyorum. Bu evliliğin mutlaka olması gerekir. Gerekirse emrivaki yaparız.

Yapamam. Dayımı da halamı da kıramam.

Açıkça söylemek gerekirse bu aşk burada bitti öyle mi?

Evet, maalesef öyle.

Hani sen beni delicesine seviyordun? Hani bizi hiçbir güç ayıramayacaktı?

Dayımın böyle yapacağını nereden bilirdim?

Bu durumda ne yapacağız?

Birbirimizi unutacağız.

Unutabilecek misin?

Unutmaya çalışacağım

Anlaşıldı. Benim de seni unutmaktan başka umarım kalmadı.

***

Aradan çok geçmedi. Telefonum çaldı. Arayan o idi. Sesi ağlamaklıydı.

Nasıl beni unutabildin mi?

Unutmak mı? O kelimeyi sözlüklerden silmemiş miydik?

Silmiş miydik?

Evet silmiştik.

Onun için mi seni unutmayı beceremiyorum?

Ben de seni unutamadığıma göre ondan olacak.

Ne yapmayı düşünüyorsun?

Seni kaçırmayı.

Sakın öyle bir delilik yapma. Eğer yaparsan kendimi öldürürüm.

Seni anlayamıyorum. Sen hasta mısın? İntiharı zayıf iradeli insanlar ancak düşünür.

Bir süre gizli gizli buluşarak durumu idare edelim.

Ne zamana kadar.

Dayım yumuşayıncaya kadar.

Öyle olsun. Peki, ne zaman buluşacağız.

Yarın parkta, aynı yerde.

Tamam, yarın bekleyeceğim.

Yarını iple çektim. Öğlen saati geldiğinde her zaman buluştuğumuz yere gittim. Gelmesini boşuna bekledim. Gelmedi.  Dükkânıma döndüğümde dayısını dükkânımın önünde gördüm. Meğer beni bekliyormuş. Dükkânımın kapısını açıp içeri buyur ettim. Öfkeyle,

Ben senin gibi köpeğin dükkânına ayağımı atmam dedi. Çok ağır konuşmuştu ama Behiye’nin hatırı için aldırış etmedim. Tepki göstermediğimden olacak bastonunu kaldırıp,

Senin bu bastonla kafanı kıracağım dedi,

Kırarsın dedim.

Tabi kırarım. Bir daha seni kızımla gezerken gören olursa ikinizin de kafanızı patlatırım.

Tamam dedim. Patlatırsın. O da nesi. Bastonu kaldırmış, neredeyse kafama indirecek. Hemen bastonu yakalayıp elinden aldım. Tekrar bastonu eline vererek, hadi yürü bakalım, ancak gidersin dedim. Öfkeyle uzaklaştı.

Ertesi gün yine aradı.

Dayım dükkânına gelip seninle konuşmuş öyle mi?

Ne konuşması be. Bol bol hakaret etti. Bastonu ile kafamı kırmaya kalkıştı. Atik davranıp bastonu elinden almasaydım beni öldüre bilirdi de.

Ben sana dayımın aksi olduğunu söylemedim mi?

Söyledin ama bu kadar terbiyesiz olabileceğini söylemedin.

Ona terbiyesiz diyemezsin. O benim dayım.

Dayın alsın seni tepe tepe kullansın. Sende ona direnecek güç olmadığına göre birbirimizi unutmaktan başka umarımız kalmadı.

Evet derken ağladığı belliydi.

***

Öğlen paydosunda evine giderken peşine takıldım. Caddenin iyice tenhalaştığı yerde küçük bir köpeğin saldırısına uğradı. Küçücük köpeğin havlamaktan başka yapacağı bir şey yoktu ama o çok korkmuştu. Hemen yanına gidip koluna girdim. Köpeği kovaladım.

Bu köpek sana niye havladı biliyor musun?

Bilmiyorum.

Alacağın kararlarda benim gibi cesur ol demek istiyordu.

Ne olur kolumu bırak muhitimize geldik dedi.

Bırakmayacağım diyerek evime giden sokağa doğru ittim. İtiraz etmedi. Az ilerledik. Sokakta dikilip konuşan kadınlar vardı. Bizi görünce biri,

Amanin şuraya bakın diyerek bizi gösterdi. Behiye bu söz üzerine silkinip kolunu kolumdan ayırdı. Boşta bulunmuştum. Kuşu kafesten kaçırmıştım.

Ertesi günü telefonla aradı.

Sen deli misin? Güpegündüz o şekilde kız kaçırılır mı?

Ya ne şekilde kaçırılır?

Sen filmlerde hiç kız kaçırma görmedin mi?

Evet gördüm. O tarz kaçırmalar filmlerde olur. Gerçek hayatta olmaz. Seni o şekilde kaçırmaya kalkıştığımda imdat diye bağırman benim hayatımı karartır. En az yedi buçuk yıl hapiste yatmama neden olur. Üstelik kiraladığım taksiciye de yazık olur. Hem ağır ceza yer, hem de taksisini elinden alırlar.

Dayıma karşı kendimi savunabilmem için beni filmlerdeki gibi kaçıracaksın. Saçlarımdan tutup, döve döve beni taksiye bindireceksin. Dayıma ne yapayım. Ona karşı direnecek gücüm yoktu diyeceğim.

Sen hayalci biri misin? Burası dağ başı mı ki o şekilde bir kaçırılma gerçekleşe bilsin? Gizlice nikâh işlemlerini yaptırırız. İşte o zaman dediğin gibi yapabilirim. Karışan olursa o benim karım der sıyrılırım.

Gizlice nikâhlanamam.

Sen en iyisi, desene sen yoluna ben yoluma.

Madem kaçırmaya cesaretin yok öyle olsun.

Tamam, ben korkağın biriyim.

Evet öylesin. Ölür müsün, öldürür müsün? Bu ne biçim bir kızdı. Her şey bitti dersin peşinden koşar. Hadi gel gidelim dersin kaçar. Belki de üvey anne ve baba elinde büyümenin neden olduğu ruhsal bir bozukluğu vardı. Güzellik tabağa konulup yenilmezdi. Mutlu olabilmek için sağlam bir karakter gerekir. Bu ise onda yoktu. Onu unutmaya karar verdim.

***

Aradan çok zaman geçmedi. Dayısı onu bir ayyaş ile evlendirdi. Mutlu olmak artık onun ulaşamayacağı bir yerdeydi. Dayısının inadı hem beni, hem de eliyle büyüttüğü, evladım dediği bu güzel kızı da mutsuzluğa mahkûm etmişti.

Onu gerçekten çok sevmiştim. Onun üzerine bir daha gül koklamamaya karar verdim. O günden bu yana güz gülleri gibi hiç bahar görmedim. Belki de yaşamamın anlamı bile kalmamıştı ama yine de yaşıyordum. Şayet buna yaşamak denilebiliyorsa.

Özcan Nevres

.

GİRİTLİ NEVRES CAFER AĞA

GİRİTLİ NEVRES CAFER AĞA

Giritliler genelde çok kavgacı ve atak olurlar. Nevres Cafer ağa da on iki yıl cepheden cepheye sürülmesine ve çektiği onca çileye rağmen savaşa doymamış bir adamdı. Girit’in Yunanlılığı her zaman tartışılması gerekir. Zira Girit adasının yerli halkının kökeni MİNOS tur. Dor istilasından sonra o adada ne MYKENOS kaldı, ne de MİNOS. Dor istilasından kaçan Yunanlılar iki koldan Anadolu’ya kaçtılar. Dor’ların ırk kökeni tartışma konusudur. Kimi tarihçilere göre Orta Asya’dan gelme Türk kökenli. Kimilerine göre Kuzey Avrupa’dan gelen Ari kökenli. Balkanlarda da durum aynı. Üst üstte gelen Türk göç ve yerleşimlerinden sonra, Balkanlardaki insanların Türk oldukları kesindir. Macarların ihraç mallarındaki damgalarında Madein Hungari yazması onların ne denli Türk olduklarını kanıtlamaz mı? Eğer Dorların kökeni Türk ise Yunanlıların kökü ne olur bilemiyorum. Kökleri ne olursa olsun, Yunanlılar Türk kökenli Giritlileri, uyguladıkları vahşetlerle göçe zorlamışlar ve doğup büyüdükleri toprakları terk etmek zorunda bırakılmışlardır.

İki buçuk yıl süren savaşlardan sonra, 6 eylül 1669 da varılan bir anlaşmayla Girit Osmanlıların hakimiyetine girmişti. Osmanlı hakimiyeti 10 ağustos 1913 yılına kadar sürmüştü. Osmanlı yönetimi bir çok isyanları kolayca bastırmıştı. 1886 da başlayan isyandan sonra Girit çok fena karışmıştı. Zira Osmanlı, Rus ve Balkan savaşları nedeniyle çok yıpranmıştı. Başka devletlerin isyanları desteklemeleriyle Türkler ve Rumlar arasında uzun yıllar süren çatışmalar olmuştu. Osmanlı desteğinden yoksun kalan Türkler, üstüne üstlük birde Rus ve Balkan savaşları için gençlerin tamamı askere alınınca, Yunan destekli Rumların karşısında ezilmeye başladıklarında Anadolu’ya kaçış başlamıştı. Bu bir göç değildi. Büyük bir katliamdan kaçıştı. Katliamdan kaçanlar, varlarını yoklarını geride bırakarak, canlarını kurtarmaya çalışıyorlardı.

Kaçış Rumlara ait teknelerle sağlanıyordu. Bazı tekne sahipleri Anadoluya kaçırmak için teknelerine aldıkları savunmasız insanları öldürerek üzerlerinde buldukları para ve altınları aldıktan sonra denize atıyorlardı. Daha sonra geriye dönüp yeni kurbanlar arıyorlardı.

Nevrezaki Cafer’in amcası zabitti. Selanik’e yerleşmişti. Cafer askere alınınca geride kalan ağabeyi Osman, çareyi Anadolu’ya göç etmekte bulmuştu. Nevrezaki ailesi Menemen’e yerleşmişti. Rumlar Osman’ı Menemen’de de bulmuşlardı. Onu Vakıf Çayırı mevkiinde pusuya düşürerek öldürdüler. Nevrezaki Cafer Trablusgarp ta, Balkanlarda ve Kafkaslarda on iki yıl boyunca cepheden cepheye sürüldü. Terhis edilip Menemen’e döndüğünde Ege’de Yunan işgali başlamıştı. Hayatının en acı günlerini Yunan işgali zamanında yaşamıştı. Doksan dört yaşında noktalanan tüm yaşamı içerisinde,

Ah, ah derdi, bir Türk Yunan savaşı çıksa a gönüllü askere gitsem.Takılırdım kendisine,

Dede, gözlerin görmüyor, nasıl savaşacaksın Yunanlılarla? Çok fena kızardı.

More gözüm görmüyor ama belki karamboldan öldürürüm birkaç Yunanı.

Ya onlar seni öldürürlerse?

Öldürsünler more nasıl olsa ben de onlardan birkaç kişi öldüreceğim ya. Anılarını uzun uzun anlatırdı. Girit2te Rumlarla nasıl kapıştıklarını, Rumları nasıl yıldırdıklarını, bu yüzden Rumların kendilerine Nevroz (sinirli) lakabını taktıklarını, zamanla bunun Nevrezaki’ye dönüştüğünü bıkmadan usanmadan defalarca anlatırdı.Dede bunları çok anlattın dediğimizde,

Olsun more, bir daha dinleyin, fena mı derdi. Anılarında en köklü yer etmiş olanı ise Kafkas savaşı dönüşündeki yaşadıklarıydı.

Savaş sonrası geri dönüyorduk. Ayaklarımızdaki postallar parçalandığından, tabanlarımız yere, buzların üstüne basıyordu. Yiyecek yok: Açlık canımıza tak etmişti. Bir at karşımıza çıkmıştı. Hemen atı yakalayıp kestik. Topladığımız çalı çırpılarla pişire bildiğimiz kadar pişirerek yemeye başladık. Ben açık gözlük ederek atın derisinden kocaman bir parça keserek ayaklarıma sardım. İplerle bağlayarak çarık gibi kullanmaya başladım. Biz atın etini yerken, komşu birliğin at seyisi geldi.

Bu yediğiniz etin komutanımın atının eti olduğunu biliyorum. Bana da verirseniz, komutanıma söylemem dedi. Ona da et verdik. Ne yapsın zavallı? Oda bizim gibi açlıktan kıvranıyordu. Ben ayağıma sardığım deri yüzünden çok rahat etmiştim.

Dede nasıl yediniz o yarı pişmiş at etini diye takıldığımda,

More ne yapacaksın? Aç mı öleceksin derdi

***

Foça’ya yerleşmiş olan Arabaki Mehmedali anlatmıştı.

Senin deden Nevres Cafer ağa çok kabadayı bir adamdı. Babamla çok iyi arkadaştılar. Ortak koyunculuk bile yapmışlardı. Yunan zamanında dedenle babam koyun otlatmaktan dönerlerken, babama arkalarından gelen iki yunan askerini işaret etmiş.
Bak be Arabağa, arkamızdan iki Yunan askeri geliyor. Öldürelim onları, alalım ellerindeki silahları. İkimize de silah lazım. Babam,

Hadi öldürelim deyince ilerideki bir kürlüğün içine saklanmışlar, askerler iyice yaklaştıklarında deden atlamış üzerlerine. Babamın korkudan eli ayağı tutulmuş, kürlüğün içinde öylece kala kalmış. Deden bakmış babamdan hayır yok hemen ötekinin üstüne atlayıp onu da öldürmüş. Dedem bu olayı bana hiç anlatmamıştı. Yine bir gün ziyaretine gittiğimde savaş anılarını anlatmaya başladı.

Dede hep savaşları anlatıyorsun. Arabağa ile ne yaptığını hiç anlatmıyorsun.

Ne more kim anlattı sana bunu.

Arabağa’nın oğlu Mehmedali.

Babası mı anlatmış ona?

Babası anlatmış. Bir de sen anlat bakalım.

Bir gün koyunları çobanlara bıraktıktan sonra Menemen’e dönüyorduk. Arkamızdan iki Yunan askerinin geldiğini gördüm. Arabağa’ya,

Hadi more Arap, öldürelim şu askerleri, alalım tüfeklerini ellerinden.

Ya öğrenirlerse bizim öldürdüğümüzü?

Hadi more dedim. Kim anlayacak bizim öldürdüğümüzü? Her gün çeteler, Yunanlı öldürüyor. Bunu da çetecilerden bilirler. Karar verdik öldürüp silahlarını almaya. İleride Sefer beylerin köşede bir kürlük vardı. Askerlerin bizi göremeyecekleri bir yere geldiğimizde kürlüğün içine girip beklemeye başladık.Öndekini Arabağa öldürecekti. Arkadakini de ben öldürecektim. Önümüze geldiklerinde atladım birinin üstüne. Belindeki kasaturayı alıp hemen sapladım. Baktım Arabağa yok ortalıkta. Öteki askerin silaha davranmasına fırsat vermeden yakaladım onu. Kasaturasını çekip onu da öldürdüm. O zaman ben çok acardım. İkisini de öldürmek çok kolay oldu. İkisinin de kasaturalarını, kütüklüklerini ve silahlarını alıp kürlüğe döndüm. Arabağa’nın korkudan eli ayağı tutulmuş tir tir titriyordu. Hemen tüfeğin birini, kasaturayı ve kütüklüğü uzattım. Hadi more kalk oradan. Karanlık basıncaya kadar ovada saklanalım. Gece evimize döneriz dedim. Gece olunca evlerimize gittik. Ben kiremitleri kaldırıp, tüfeği, kasaturayı ve mermileri altına sakladım. Daha sonra Arabağa’nın evine giderek ona verdiğim silahı da aynı şekilde kiremitlerin altına sakladım.

Yunan kaçarken o tüfekleri kiremitlerin altından çıkardık. Güzelce temizledikten sonra Değirmen dağına çıktık. Orada bir çukur bulup içine girip sipere yattık. İki kişi daha yanımıza geldi. Kaçan Yunanlılara ateş açtık. Makinalı tüfekleri bizden yana çevirip öyle bir ateş açtılar, hiç birimiz başımızı dışarı çıkaramıyoruz. Kurşunlar başımızın üzerinden vınlayarak geçiyor. O sırada bir hücum borusu çalmaya başladı. Bizim gibi Yunanlılarda Türk askerinin Menemen’e girdiğini zannettiler. Büyük bir kaçış başladı. Kaçarken beraberlerinde götürdükleri koyun sürülerini de bıraktılar. Ben,

Hadi gidelim o koyun sürülerine el koyalım dedim. Sonradan gelen o iki kişi gelmek istemediler. Korktular. Biz Arabağa ile gidip sürüleri çevirdik. O koyunlar ikimize de maya oldu. O koyunlar sayesinde ikimiz de zengin olduk. Yine savaş yıllarına geri döndüğünde, yavaşça odadan çıktım. Gözleri iyi görmediğinden çıktığımı fark etmemişti. O anlatmasına devam ediyordu.

Çok çalışkan bir insandı dedem. Doksan dört yıl süren yaşamında hiç dinlenmeden çalıştı. Gözleri görmemesine rağmen, el yordamıyla bağ buduyor, boğaz çapası yapıyordu. Sordum dedeme,

Dede gözlerin görmediği halde nasıl buluyorsun gideceğin yeri.

More eşek biliyor yolu. Tam bizim bağın yanında bir karaağaç var. O ağacı biraz seçe biliyorum. Ağacın yanına geldiğimde eşeğe dön diye işaret ediyorum. Sergiye vardığımızda eşek duruyor. İnip onu bir ağaca bağlıyorum. Ot bol. O yayılırken ben işime devam ediyorum.

Kıbrıs çıkartmasında,

Ah more ah, beni de alsaydılar askere. Kim bilir kaç Yunanı öldürürdüm diyordu. Kıbrıs çıkartmasının yapıldığı günler, zafer haberleri onun hayatı boyunca yaşadığı en güzel günleri olmuştu.

GEÇİP GİDEN YILLAR

GEÇİP GİDEN YILLAR

Yıllar nasıl da geçip gidiyor? Hiç anlamadan. Sanki daha dün çocuktuk. Beş gün önce atmış altı yaşındaydım. Dört günden beri ise atmış yedi yaşındayım. İnanasım gelmiyor. Gerçekten koskoca atmış altı yıl mı geride bıraktığım?

Çocukluğumu anımsadım. Ne güzel bir dönemdi o çocukluk yıllarım. Her yaz ovaya göç ederdik. Yollarda at arabasından gayrı taşıt  hemen hemen yok gibi. Bağ yollarıydı en güzel oyun alanlarımız. Trafik derdi yok. Bir taşıt aracının altında kalarak yaşamı yitirme korkusu hiç yok. Yüzlerce metre ileriden duyulurdu at arabalarının traka sesleri. Tekerlek poyrasının karşısındaki çelik çanak, tekerlek dönerken çın çın öterdi. Araba ağır ağır geliyorsa yoldan kaçmazdık. Kimilerimiz arabanın arkasına dolanır, arabanın kasasında bir yere tutunup asılırdı. Arabacı arabaya yük olmasınlar ve ola ki tekerlek altına düşüp sakatlanmasınlar diye kırbacını geriye doğru savururdu. Kırbacın acısı dayanılacak gibi değildir. Çok acı verir. İsabet alan çocuk arabaya asılmaktan vazgeçer ve hıçkıra hıçkıra ağlardı. Hepimiz o kırbaçlardan payımızı almışızdır. Buna rağmen arabalara asılmaktan doyumsuz bir zevk alırdık. Tüm gün güneş altında oynamamız nedeniyle tenimizin rengi, esmerlikten öte, kapkara olurdu. Kayış gibi olurduk. Çıtkırıldımlık nedir bilmezdik.

Üzümler kesilip kurutulduktan sonra parasal gücü olanlar üzümlerini depolara kaldırırlardı. Olmayanlar ise hemen tüccara verirdi. İzmir Fuarı o yıllar çok popülerdi. O yıl fuara kaç kere gidildiği övünç kaynağıydı. Fuar süresince banliyö trenleri tıklım tıklım olurdu. Sahanlıklarda bile insanlar kaşık istifi gibi yığılırdı. Bu nedenle trene binmek te inmekte sorun olurdu. Banliyö treninin son durağı Menemen’di. Bu nedenle bizler için inip binme sorun olmazdı.

Yemeklik için ayrılan en güzel çekirdeksizler ile iri karalar, razakılar, misketler, tavşan böbreği ve kadın parmağı üzümleri özenle toplanır İzmir’deki akrabalar için sepetlere doldurulurdu. Babam,

Hediye üzüm götürmek çok iyi de, birde sepetler geri gelse derdi. Hayıt ve kargılardan örülmüş sepetler o yıllarda oldukça değerliydi. Bu nedenle hediye üzümü alanlar sepetleri de sahiplenirlerdi. Babamın teyze çocuklarının evi Basmane’ye yakındı. Basmane meydanından hiç eksik olmayan el arabalı hamallardan biriyle sıkı bir pazarlıktan sonra anlaşma sağlanır ve üzüm sepetleri arabaya yerleştirilip yola çıkılırdı. Üzüm sepetlerinin ağzı asma filizleriyle sımsıkı kapalı olurdu. Aksi halde, en azından sepetlerden birini yolda dağıtmak zorunda kalınırdı. Bazıları sorardı,

Amca sepettekiler üzüm mü diye. Babam

Hayır değil derdi. Bazıları fena yapışırdı,

Amca inkar etme, sepette üzüm var. Ne olur bir salkım ver derdi. Babam,

Bunlar hediye gidiyor. Bozulmaz. Hele sen Menemen’e bir gün gel, dilediğin kadar üzüm veririm derdi. El arabasının yükü babamın teyzesinin oğlu Hasan amcamızın evinde boşalırdı. Sepetler ait olacağı akraba evine oradan taşınırdı. Hasan amcamızın çevredeki evlere göre oldukça lüks ve büyük olan evinin üst katı bize tahsis edilirdi. Akrabalar orada toplanır hep beraber fuara gidilirdi. Akrabalar arasında candan bir bağlılık vardı o yıllarda. Şimdilerde öyle mi? Herkes geçim derdine düşmüş, rüzgarın önüne düşmüş bir kuru yaprak gibi oradan oraya savrulmuş. Benim çocuklarım hala, amca ve teyze çocuklarını ve torunlarını tanımıyorlar bile. Onlarda beni ve benim çocuklarımı tanımıyorlar. Öylesine kopmuşuz birbirimizden.

Dostluklar vardır unutulmayan. Ya da hiç unutulmayacağı sanılan. Yolculuk zamlar yüzünden hayal olmuş. Kimsede kimseyi arayacak güç bırakmamış. Akrabalar birbirlerinden kopmuş, dostluklar unutulmaya mahkum olmuş.Oysa öyle anılar vardır ki dostluklarda, unutmak olası mı? On bir yıl kaldığım Muğla’da nice dostlarım olmuştu. Kimin sağ, kimin hasta veya ölmüş olduğundan haberim bile yok.

Ömer Yalçın’ı anımsadım. O can dostu. Dükkanıma geldiğinde köşeye dayalı kilimi gördüğünde sormuştu,

Kaça aldın?

Doksan lira.

Tüh yahu amma da kazıklamışlar beni. Ben yüz yirmi beşe aldım.

Kazıklanan yalnız sen değilsin. Ben de kazıklandım.

Neden?

Başkaları yetmiş beşe almışlar. Nasıl yedim bu kazığı diye o gün çok dövünmüştü. Her gün yanıma uğramadan edemezdi. Ulus, Demokrat İzmir,  Devrim veya İlk Adım gazetelerindeki yazı ve şiirlerimi ya övmek, yada yerin dibine batırmak için gelirdi.

Sen adam olmazsın derdi. Bir gün seni kodese tıkacaklar hayatın kayacak. Bu kadar sert olma. Kulakları duymadığı için bazen sesini çok yükseltirdi. Sanki duyacakmış gibi bende yükseltirdim. Kızar ve bağırırdı.

Bağırma öyle ben sağır değilim. Arada bir Devrim’de çıkan yazıları hep o güzel günlerimizi anımsatır bana.

Bir gün Hüsnü Kıvırcık dostuma,

Hadi Pınarbaşı’na gidip bir şeyler yiyip içelim dedim. Kabul etti. Motor sıkletime binip yola çıktık. Bahçeyaka sapağında su borusu döşemek için hendek açılmış. Yan taraftan geçit verilmiş. Yemeğimizi yedikten sonra geri dönüş için yola çıktık. Boşuna dememişler alkol şişede durduğu gibi durmaz diye. Stabilize yolda hızla ilerliyoruz. Yola kazılmış hendeği fark ettiğimde iş işten geçmişti. Gaza yüklenip hendeği uçarak geçtik. Dengeyi sağlamak için ayaklarımı kullanıyorum. Düşmeden badireyi atlattık.Muğla’ya döndüğümüzde Hüsnü Kıvırcık dostumuz topallıyordu.

Ne oldu böyle bana yahu dedi. Ağrım sızım yok ama, yine de topallıyorum. Ayağını kaldırıp tabanına baktı.

Bak şu işe. Ayakkabımın tabanı tamamen yok olmuş. Tabi taban hendekteki badirede kopup gidince bacağının biri diğerine göre kısa kalmış. Topallaması o nedenleymiş. Çok gülmüştük o günkü halimize.

Muğla’da geçen yaşantımdaki anıların tümünü yazsam koca bir roman olur. Hüsnü Türkeş, Hüsnü Kıvırcık, Bahattin Uyar hocamız, Ünal Türkeş, Yükselecek Demirel, Ömer Yalçın, Rasih Tombak ve daha niceleri. Hüsnü Türkeş hocamızı yitirişimizi, Bahattin Uyar arkadaşımızın bel fıtığı ameliyatını hep Devrim gazetesinden okuyup öğreniyorum.

Tam yirmi dört yıl oldu Muğla’dan ayrıldığım. Anılarımsa daha dünmüş gibi taze. Unutmak olası değil. Ah o çocukluk ve gençlik yılları. Son zamanlarda çok popüler olmuş bir şiir var. Eğer, yeniden başlaya bilseydim yaşamaya / İkincisinden daha çok hata yapardım Jorge Luis Borges’in bu şiirinde dediği gibi hata yapmaya değil, Muğla’ya yerleşmek için başlardım yaşamaya.

 

Özcan NEVRES  2001/08 /20

SİLİVRİ

 

 

GEÇ GELEN MUTLULUK

GEÇ GELEN MUTLULUK

Henüz sekiz yaşında güzeller güzeli bir kızdı. Babası deliydi. Bu yüzden üzerindeki giysiler, onun bunun verdiği eski püslü şeylerdi. Esnafın çoğu bu sevimli kıza gönlünden ne koparsa, para, yiyecek ve bazen de solmuş, elde kalmış giysiler verirlerdi. Çarşının en merkezi yerinde iki testici dükkanı vardı. Dükkan  sahiplerinden birinin adı Selim’di. Kavgacı biri olduğundan, esnafın çoğu sevmezdi onu. Komşusu testici Hasan’la da hiç geçinemezlerdi. Sık sık dövüştükleri de olurdu. Selim bu küçük kıza ilgi gösterdiğinde Testici Hasan pür dikkat kesilir,

Aman bu ahlaksız herif  bu kıza bir kötülük yapmasa bari derdi. Selim’de komşusunun kendisini kolladığının farkındaydı. Günlerden Cuma. Esnaf Cuma namazı hazırlığındayken küçük kız Güler dükkanının önünden geçiyordu. Kıza gel diye işaret etti. Kız hemen yanına geldi. Kıza,

Al şu parayı, köfteciye git iki porsiyon köfte yaptırıp al gel buraya. Bu gün öğle yemeğini beraber yiyelim dedi. Kız uzatılan parayı sevinçle aldı. Koşarak köfteciye gitti. Namaz saati geldiğinden dükkan boştu. Köfteleri bir kağıdın içine doldurup sardılar. Yanına birde ekmek koydular.

Götüre bilecek misin kızım?

Götürürüm amca.

Hadi öyleyse, dökmeden götür bari.

Döker miyim hiç diyerek ekmeği koltuğunun altına sıkıştırdı. Köfte  dolu sıcacık paketi ellerinin arasına alarak, koşarak testici dükkanına gitti. Testici büyük bir saksının üzerine sıraladığı tahtalarla bir masa hazırlamıştı. Kağıda sarılı köfteleri o derme çatma masanın üzerine açtı. Ekmeği önce ikiye böldü. Parçaları bir daha böldü.

Hadi bakalım güzel kız, yemeğimizi çabucak yiyelim. Cuma namazı bitmeden biz yemeğimizi yemiş olalım. Köfteler nefisti. Testicinin acelesi yüzünden neredeyse ekmekleri ve köfteleri çiğnemeden yuttu. Testici,

Hadi gel bakalım elime su dök diyerek kalktı. Küçük kızı elinden tutarak arka tarafa götürdü. Kızın üzerindekileri çıkarmaya başladı. Kız,

Amca ne yapıyorsun sen, ayıp dedi.

Yok kızım ayıp mı olur? Sen geceleri annenle baban ne yapıyorlar, hiç görmedin mi? Kız utanarak,

Gördüm dedi.

İşte bizde onların yaptıklarının aynısını yapacağız. O işi yaptıktan sonra sana çok, çok köfte parası vereceğim. Kız çırıl çıplak kalmıştı. Testicinin gösterdiği yere uzandı. Testici vahşi bir hayvan gibi saldırdı kıza. Kız,

Acıyor, amca ne olursun yapma diye bağırmaya başladığında eliyle ağzını kapatarak iğrenç emeline ulaştı. Kız ağzını kapatan testicinin kocaman eli yüzünden nefes alamaz olmuştu. Testicinin iğrençliği biraz daha uzasaydı, belki de havasızlıktan ölecekti. Çektiği acı ve havasızlık yüzünden perişan haldeydi. Yattığı yerden kalkacak hali kalmamıştı. Testici pişkinlikle,

Ne o kız çok mu hoşuna gitti. Daha mı istiyorsun yoksa. Daha yapardık ama, millet camiden çıkmaya başladı. Kızın kalkmadığını görünce elinden tutup kaldırdı. Avucuna iki buçuk lira sıkıştırdı.

Al bu parayı. Bu parayla bir hafta doya doya köfte yersin. Artan parayla şeker bile alırsın. Kız elindeki paraya baktı. Şimdiye kadar kimse ona beş kuruştan fazla para vermemişti. Parayı cebine yerleştirirken ağlıyordu. Testici,

Hadi gözlerini sil ve git artık buradan. Haftaya Cuma günü yine gel. Sana yine çok para veririm. Kız gözlerini silerek dükkandan çıktı. Perişan haldeydi. Cuma namazından dönen Testici Hasan efendi kızın perişanlığını fark etti. Kıza,

Gel bakayım kızım buraya. Nedir bu halin senin böyle?

Hayır gelmem.

Neden gelmezsin kızım?

O amca gibi canımı acıtırsın da ondan.

O amca dediğin kim?

O.. oradaki testici amca.

Ne yaptı kızım o testici amca sana? Kız apış arasını işaret ederek,

Buramı çok acıttı dedi. Kızın bacaklarından kan sızıyordu. Testici Hasan,

Vay namussuz ırz düşmanı vay. Çoktandır kuşkulanıyordum o namussuzdan diyerek komşularına seslendi.

Ey komşular, bakın şu namussuz ırz düşmanına. Avuç içi kadar çocuğa ne yapmış? Komşular merakla dışarıya çıktılar.

Ne oluyor Hasan usta, ne bağırıyorsun öyle?

Bakın komşular şu ırz düşmanı namussuza. Küçücük kızı ne hale sokmuş. Durumu öğrenen komşular hışımla Selim’in dükkanına koştular. İçeride Selim yoktu. Komşusu Testici Hasan’ın kızla konuştuğunu gördüğünde hemen dükkanını terk ederek kayıplara karışmıştı. Eczaneden polis karakoluna telefon açıp durumu anlattılar. Polisler bir cip ile gelip kızı aldılar ve hastaneye götürdüler. Daha  sonra da Testici Selim’in peşine düştüler. Durum jandarmaya da bildirildi. Jandarma Selim’i bir bağ evinde kıstırdı. Selim jandarmalara,

Benim hiçbir şeyden haberim yok diye yeminler sıralamaya başladı.

Mutlaka komşum testici Hasan iftira etmiştir dedi. Jandarma erinin biri belinden palaskasını çıkarıp tokalı tarafıyla var gücüyle vurmaya başladı. Selim,

Dur komutanım, ne olur vurma. Her şeyi söyleyeceğim. Jandarma,

Hadi konuş öyleyse diyerek palaskasını indirdi. Testici selim,

O kız dükkanıma geldi. Bana,

Annemle babam bu gece ne yaptılar biliyor musun dedi? Eteğini kaldırıp, babam annemin burasına girdi dedi. Birden ne olduğumu anlayamadım. Şeytana uydum. Olanlar oldu. Diğer iki jandarma da palaskalarını çıkarıp var güçleriyle vurmaya başladılar. Her palaska inişinde bas, bas bağırıyorlardı.

Bak biz de şeytana  uyduk. İyi oluyor mu böyle diyorlardı? Selim palaska darbelerine daha fazla dayanamayarak bayıldı. Biri matarasını açıp yüzüne su döktü. İyice ayılmasını beklediler. Ayılınca ayağa kaldırıp kollarını arkasına çevirip, bileklerini iple bağladılar. Jandarmalardan biri,

Yeter arkadaşlar. Bu herif dayağa dayanıksız. Geberir meberir başımıza iş açarız. Bir de adam yerine koyarlar, ırz düşmanı namussuzu. Hızlı adımlarla karakola gittiler. Nezaret hanenin demir kapısın açıp, tekme tokat içeri attılar.

***

Yargıç,

Nasıl yaptın sen bu işi diye sordu.

Şeytana uydum efendim, ne olur bağışlayın beni. Söz veriyorum bir daha yapmam.

Sen bu sekiz yaşındaki kızın ırzına geçtiğini kabul ediyorsun değil mi?

Kabul ediyorum efendim.

Peki nasıl yaptın bu işi. Yaparken hiç mi vicdanın sızlamadı?

Şeytan aldattı efendim.

Ya öyle mi? Demek seni şeytan aldattı. Vah, vah demek aldandın ve şeytana uydun.

Evet efendim.

Bana da şeytan ne diyor biliyor musun? Kır kalemi as şu insan müsvettesi şerefsizi. Ne çare yasalar karşısında elim kolum bağlı. Savcıya fikrini sordu. Savcı

Bu suçun karşılığı olan ceza yedi buçuk yıldır. Çocuğun çok küçük olması tüm hafifletici nedenleri yok saymamızı gerektirir. Dolayısıyla suçun karşılığı olan cezaya mahkum edilmesini, yani üst sınır olan yedi buçuk yılla cezalandırılmasını talep ediyorum dedi. Ağır ceza reisi diğer iki hakimle fısıldaşarak konuştu. Onların fikirlerini sordu. Savcının talebine aynen katılıyorlardı. Mahkeme reisi katibe,

Yaz dedi. …. nolu yasanın a bendine binaen yedi buçuk yıl ağır hapse mahkum edildi. Sanığa sordu.

Bir diyeceğin var mı?

Yok efendim.

Dava bitmiştir. Kapat dedi katibe.

***

Jandarmalar Selim’i cezaevi müdürlüğüne teslim ederlerken,

Bu iti, garibanlar koğuşuna verin ki diğerlerinin ahlakını bozmasın. Müdür yardımcısı,

Tamam anlaşıldı dedi.

Selimi getirip ağır kokan bir koğuşa yerleştirdiler. Üst ranzada oturan biri,

Konuğa çay verin diye seslendi. Biri tepsi içine konmuş bir bardak çay getirdi. Çay, çaydan başka her şeye benziyordu. Zehir gibi bir şeydi. Çayı zorla içti. Bardağı tepsiye koydu. Çayı getiren tepsiyi eline aldı. Gözlerini Selim’in gözlerine dikti. Gözlerindeki ifade kin doluydu. Sert bir sesle,

Hadi koysana dedi.

Neyi?

Neyi olacak be adam. Dam ağasının hakkını.

Ne hakkıymış bu?

Anlamadın mı be adam. Burada her gün defalarca çay çıkar. Çay paraları dam ağasında toplanır.

Ben dam ağası tanımam. İçeceğim çayı kendim alırım.

Ya öyle mi? Anlaşılan sen eceline susamışsın.

Elinizden geleni arkanıza koymayın. Adam tepsiyi alıp gitti. Koğuşta soğuk bir hava esti. Koğuştakilerin tümü kendisine iyi gözlerle bakmıyorlardı. Akşam yemeğinde koğuştakilerin tümü yer sofrasının etrafına sıralandılar. Kendisi için aralık bir yer bırakılmamıştı. Gardiyandan kendisine dışarıdan yiyecek bir şeyler almasını istedi. Gardiyan,

Burası babanın evi değil. Önüne konulanı ye dedi.

İyi ama beni aralarına almıyorlar.

Sen de hapishane raconuna uy. Dam ağasının istediğini yap.

Onlar benden haraç istiyorlar.

Elimden bir şey gelmez. Hapishanelerin raconu böyle. . Çaresiz geceyi aç geçirecekti. Gece yarısına doğru dam ağasından yat emri geldi. Yattılar. Tam uykuya dalacakken yanı başında yatan iki kişi üzerine abandı. İkisinin de elinde büyük çivilerden yapılma şişler vardı. Şişleri gırtlağına dayadılar. Biri,

Sen hapishanenin raconuna uyacak mısın? Yoksa işini bitirelim mi dedi. Boğazına dayanan şişler canını acıtıyordu. Sert bir hareket yapsa şişler gırtlağına saplanacaktı. Korkuyla,

Tamam ne isterseniz yapacağım dedi. İşini bitirelim mi diye soran,

Gelir gelmez ayak bastı parası verseydin tarife elli liraydı. Şimdi iki katını vereceksin.

Tamam veririm.

Hadi ver öyleyse. Doğrulup yastık altına koyduğu pantolonunu çekip aldı. Arka cebinden yüz lira çıkarıp verdi. Tam belayı defettik diye rahatlayıp yatacakken, parayı alan,

Ne yatıyorsun?

Yatmayayım mı?

Sen küçük bir kızı becermişsin öyle mi?

Şeytana uyduk be abi.

Bak işte gördün mü? Şimdi de bizi şeytan dürttü. Hadi kalk bakalım tuvalete gideceğiz.

Ne işimiz var tuvalette?

Ne işimiz mi var. Senin o küçük kıza yaptığını biz de sana yapacağız. Boşuna dememişler. Bu dünya etme bulursun dünyası. Ettiğini bulacaksın. Karşı koymak istedi. Şişin gırtlağına girmeye başladığını fark ettiğinde korkudan kısılmış bir sesle,

Tamam tamam gidelim tuvalete. Şişin battığı yerden sızan kanı eliyle sildi. Korkudan her tarafı titriyordu. Ranzadan kalkıp tuvalete girdiler. İki saat sonra tuvaletten çıktıklarında ola bildiğince bitkindi..

***

Güler on dört yaşına gelmişti. Kabaran göğüsleriyle bir hayli alımlı bir kız olmuştu. Onun bakire olmadığını bilenler asılmaya başladılar. Beş on dakikalık beraberliğe çok para teklif ediyorlardı. Fakirlik, yarı aç yarı tok gezmek canına tak ettirmişti. Teklifleri kabul etmeye başladı. Karnı doyduğu gibi, yeni giysilerde ala biliyordu. O artık küçük bir fahişeydi.

***

Halil bisiklet tutkunuydu. Bu yüzden sık sık bisiklet kiralar saatlerce bisikletle gezerdi. Bisikletçi Nedim’in iyi bir müşterisiydi.Nedim’in dükkanı önünden geçerken Nedim,

Halil nereye gidiyorsun diye sordu.

Eve gidiyorum.

İşin var mı?

Yok ama bisiklet kiralamayacağım.

Bisikleti boş ver. Oruç musun?

Yok değilim.

Gel öyleyse. Gir içeri.

Ne yapacağım içeride.

İçeride Güler var.

Hangi Güler?

Deli Mümin’in kızı. Bana geldi. Ben orucum. Gir gör işini, boş gitmesin. Halil heyecanla içeri girdi. On beş yaşın toyluğunun heyecanıyla boğulacak gibiydi. Güler kapının arkasında duvara dayanmış, elinde koca bir salatalık hart , hart yiyordu. Halil hemen sarıldı Güler’e .Bir süre sonra. Güler,

Bitti mi işin diye sordu.

Bitti.

Ver öyleyse bir çorba parası. Halil elini cebine attı. Tek bir lirası vardı. Çıkarıp verdi. O bir lirayla çorba da içilirdi. Yemek te yenilirdi. Artanıyla akide şekeri bile ala bilirdi. Sevinçle teşekkür etti. Halil,

Seni istediğim zaman nerede bula bilirim diye sordu.

Hep çarşıdayım. Canın istediğinde işaret et bana. Arkandan dilediğin yere gelirim. Güler’in  salatalığı bitmişti. Eğilip salatalık kokulu dudaklarını doya doya öptü. Daha sonra sık sık buluştular. Yıllar geçtikçe Güler genç kızlığa hızlı bir geçiş sürecine girdi. Göğüsleri oldukça irileşti. Müşterileriyle pazarlık ederek daha iyi para kazanmaya başladı. Daha iyi giyiniyor, kısa etekli giysileri bacaklarının güzelliğini cömertçe sergiliyor, erkeklerin ilgisini çekiyordu. Müşterisi çoktu. Her ilişkiden sonra evine gidip banyo yaptıktan sonra, güzel kokular sürünerek müşterilerine temiz bir beden sunuyordu.

***

Yedi buçuk yıl dolunca Testici Selim Tahliye edildi. O artık bir homoydu. Üstelik te müthiş bir erkek tiryakisi olmuştu. Memleketine dönmektense ilde kalmayı tercih etti. Kafa dengi arkadaşlar edinerek yaşamını sürdürüyordu. Yedi buçuk yıl içinde hiçbir akrabası ve yakını onu aramadı. Hapisten çıktıktan sonra da arayan soran olmadı.

***

Güler bir  Pazar günü parkta otururken, karşı bankta bir asker gözüne ilişti. Oldukça yakışıklı olduğu dikkatini çekti. Gözlerini askerden bir türlü ayıramıyordu. Her gün üç beş erkekle beraber olduğu halde, içinde dayanılmaz bir seks arzusu uyandı. İlk kez bir erkeğin karşısında heyecanlanmıştı. Göz göze geldiklerinde bakışları kilitleni verdi. Gözlerini biri birlerinden ayıramıyorlardı. Asker kalkıp yanına geldi. Heyecandan boğulur gibi bir sesle,

Sizinle tanışa bilir miyim dedi. Güler’de şimdiye kadar hiç duymadığı bir heyecanın pençesinde boğulur gibiydi. Kısık bir sesle

Tabi neden olmasın? Askere yanı başını göstererek ,

Otur dedi. Asker oturdu. Bir süre konuşmadan bakıştılar. Asker böylesine güzel bir kızla hiç karşılaşmamıştı. Heyecanı yatışınca,

Adınız ne diye sordu?

Güler.

Ya senin?

Benim de Maksut.

Nerelisin?

Gaziantepliyim. Ya sen nerelisin?

Buralıyım.

Evli misin?

Hayır değilim. Dulum.

Çok güzelsin. Kocan nasıl boşadı seni?

Ben hiç evlenmedim. Küçük bir çocukken biri bana tecavüz etti.

Vay namussuz vay. Nasıl kıydı sana?

Oldu işte. Daha henüz sekiz yaşındaydım.

Tecavüz eden yakalandı mı?

Yakalandı. Yedi buçuk sene yedi. Hapisten çıkmıştır ama buralara dönmedi. Dönseydi geberttirdim namussuzu.

Sen onu bana göstere bilseydin, sana gerek kalmadan ellerimle boğardım onu.

Hadi boş verelim bunları. Ovaya doğru gidelim. Uygun bir yer bulup orada doyasıya sevişelim.

Ovada olur mu öyle şeyler.

Neden olmasın. Hep yapıyoruz bunu. Neden çekiniyorsun? Ben bir fahişeyim. Benim mesleğim bu.

Şaşırtın beni. Onlara hiç benzemiyorsun. Oysa ben seninle başka şeyler düşünüyorum.

Ne düşünüyorsun?

Seni buradan alıp gitmeyi ve seninle evlenmeyi.

Boş ver evliliği. Bıktığında başıma kakarsın fahişeliğimi.

Kakmam. Hele beni iyice tanı. Böyle konuştuğun için pişman olursun.

Nasıl inanayım sana.

İnan bana. Sana görür görmez yıldırım aşkıyla tutuldum.

Boş ver bunları, hadi ovaya doğru gidelim. Kasıkları arasında dayanılmaz bir arzu uyanmıştı. Şimdiye kadar hiç duymadığı bir duyguydu bu. Kol kola girip ovaya doğru uzaklaştılar. Yol boyunda bir şeftali bahçesi vardı. Bahçenin içinde boş bir dam vardı. Sık sık onu oraya götürürlerdi. Şeftali bahçesi her zamanki gibi boştu. Dama yöneldiler. Damın içine girdiklerinde sım sıkı sarıldılar biri birlerine. Yere uzanıp uzun uzun seviştiler. İlk defa girdiği ilişkiden dayanılmaz bir haz  duyuyordu. Birkaç kez yinelediler ilişkilerini. İyice doyuma ulaştıktan sonra giysilerine çeki düzen vererek damı terk ettiler. Parka geldiklerinde, yine bir banka oturdular. Bir süre konuşmadılar. Maksut,

Bak sevgilim benim kışlamıza dönme saatim geldi. Önümüzdeki Cuma terhis oluyorum. Unutma seni buradan alıp gideceğim. Karım olacaksın. Seni Cuma günü nerede bulurum?

Kim bir yuva kurup ta bu iğrenç hayattan kurtulmak istemez. İlk defa, girdiğim ilişkiden zevk aldım. Niyetin ciddiyse, seni kışlanızın karşısında beklerim. Beni aramana gerek kalmaz. Bir aksilik olur da gelemezsen, gelinceye kadar her gün seni burada beklerim.

Tamam sevgilim. Mutlaka seni alıp gideceğim. Beni bekle. Beraberce kışlanın giriş kapısına kadar yürüdüler. Orada vedalaşıp ayrıldılar.

***

Perşembe günü ilçelerinde Pazar kuruluyordu. Pazara çıktı. Hemen hemen tüm pazarcılarla ilişkisi olmuştu. Bu nedenle her esnaf tanıyordu onu. Giyim eşyası satan bir tezgaha yanaştı. O günlerinin modası olan çok renkli damalı erkek gömleklerinden iki tane seçti. Fiyatını sordu. Tezgah sahibi,

Fiyatını ne soruyorsun? Bir ara buluşur ödeşiriz. İtiraz etmek geçti aklından vaz geçti. Yok pahasına az kullanmamıştı kendisini.

Tamam dedi. Pazar günü veya daha sonra buluşur ödeşiriz dedi. Başka bir giyim eşyası satan tezgaha gitti. Oradan da kendisi için iki elbise seçti. Fiyatını sordu.

Ne yapacaksın fiyatını? Al git işte. Ne zamandır görüşemedik. Buluşur ödeşiriz dedi.

Tamam. Pazartesiden sonra ne zaman ,istersen olur dedi. Giderken pazarcı arkasından bağırdı.

Gelirken aldığın elbiselerden birini giy de gel. Bakalım yakıştı mı? Bende göreyim bari.

Tamam öyle olsun dedi. İçinden,

Bu leş kargaları beni arayıp bulamadıklarında, yüzlerinin ne hale geleceğini merak ediyorum. Nah bulursunuz beni. Avucunuzu yalayın dedi. Oradan ayrılıp ayakkabı satılan bir tezgaha gitti. Kendisine alçak ökçeli spor bir ayakkabı seçti. Pazarcıya,

Bir de babama almak istiyorum. Babam benden nah şu kadar uzun diye karışının yarısını gösterdi. Pazarcı,

Kırk bir veya kırk iki olur dedi.

Ben kırk ikisinden alayım dedi. Pazarcı ayakkabıları paketleyip verdi.

Borcum.

Kırk lira yeter. Sen yabancı değilsin dedi.

Tamam diyerek parayı ödedi. Bir başka sergiden iç çamaşırları aldı. Seyyar bir satıcıdan yörede tartımak adı verilen büyük bir poşu aldı. Eve gittiğinde aldıklarından bir elbise ile bir kat iç çamaşırını ayırdı. Kalanları poşunun içine yerleştirip, poşunun karşılıklı uçlarını biri birine bağladı. Yolculuk için bohçası hazırdı. Su ısıtıp banyo yaptı. Gece evden çıkmadı. Sabah erken kalktı. Bir gün önce aldığı, giymek için ayırdığı elbiseyi giydi. Çorbacıya gidip karnını doyurdu. Bohçasını koluna geçirip askeri kışlaya doğru yürüdü. Saat dokuzda kışlanın önündeydi. İlerideki bir ağacın altına oturup yüzünü kapıya çevirdi. Kapıdan bir asker çıktığında kalbi parçalanacak gibi çarpıyordu. Çıkanların hiç biri beklediği değildi. Vakit öğleyi geçmişti. Tren istasyonundaki lokantaya gidip karnını doyurmayı düşündü. Vaz geçti. Ya ben gittiğimde Maksut çıkarsa diye düşündü. Bir övün aç kalmakla ölünmezdi. Beklemeyi yeğledi.

İkindi vakti kapıdan bir sivil çıktı. Etrafına bakındı. Kendisini görünce hızla yanına geldi. Maksut’u sivil giysiler içinde az daha tanıyamayacaktı. Sarıldılar biri birlerine. Güler bohçasını aldı. Maksut,

Ver onu bana dedi.

Niye verecekmişim? Baksana senin elindeki bavul oldukça ağıra benziyor. Maksut bavulunu yere koyup kapağını açtı.

Çöz bakayım o bohçayı. Onları da bavula sıkıştıralım.

Sığmaz ki.

Sığar, sığar. Çözülen bohçadan çıkanları bavula yerleştirdiler. Kapak kapanmamakta biraz direndi ama yine de kapandı. Güler müstakbel eşinin koluna girdi. Mutluluktan uçacaktı sanki. Tren istasyonuna vardıklarında, trenin gelmesine yarım saatten fazla vardı. İstasyon lokantasında oturup, gecikmiş öğle yemeklerini yediler. Maksut yemekten sonra gişeye gidip sülüsünü onaylattı ve Güler için ayrı bir bilet aldı. Önce Ankara’ya, oradan da  Gaziantep’e geçeceklerdi. Az sonra bekledikleri tren geldi. Trene bindiler. Pencereden vedalaşanları seyrettiler. Tren hareket etti. Maksut,

Hadi sevgilim, oturacak bir yer bulalım dedi.Güler,

Dur Maksut, bu doğup büyüdüğüm beldeye son bir kez doya doya bakayım. Zira ben bir daha buraya ne dönmeyi ne de gelmeyi düşünmüyorum. Geçmişimi bu kentle birlikte maziye gömüyorum. Kent görünmez olduğunda buldukları boş bir yere oturdular.

Özcan NEVRES

 

 

 

 

 

 

 

FODULAKİ MUSTAFA EFE

MUSTAFA  EFE

Ufak tefek ve oldukça zayıf bir adamdı. Görünüşüne bakıldığında , hakkında anlatılanlara inanası gelmiyordu insanın. O bir çete başıydı. Baş kızanıysa kardeşi İbrahim efe. O ağabeyinden çok daha iri, güçlü kuvvetli görünüme sahip bir adamdı.            .

Akrabalarından, çobanlık yapan Hüseyin, yerli Rumlar tarafından feci şekilde, onlarca bıçak darbesiyle öldürülünce, intikam amacıyla korkunç bir Rum avı başlatmış, onlarca Rum’ u hak ettikleri yere göndermişti.

Kosti çetesi, Rum işgalinin verdiği cesaretle iyiden iyiye azıtmış, Türk köylerine yaptığı baskınlarda yalnız köylünün parasını almıyor, onları acımasızca da öldürüyordu. Mustafa Efeye ilettiler bu durumu. O sıralarda Mustafa Efe diğer Türk çeteleriyle birlikte, vur kaçlarla Yunanlı işgalcilerle savaşıyordu. Aldığı duyumlar üzerine çetesiyle Rum köylerine baskınlar yapa, yapa gelip Yamanlar dağına yerleşti. Kosti çetesi en az atmış silahlıdan oluşan, üstelikte oldukça deneyimli bir çeteydi. Kendi çetesiyse, yirmi kişiden ibaretti. Tümü de yürekli insanlardı. Gönüllü köylüler, Kosti çetesiyle ilgili bilgileri, sürekli Mustafa efeye iletiyorlardı. Kosti’nin yamanlar dağı eteklerindeki bir köye baskın yapacağı duyumunu alan Mustafa Efe çetesine gerekli hazırlık emrini verdi. Çete üyelerine,

Arkadaşlar bu gece bu çete yapacağı baskından sonra mutlaka bizim bulunduğumuz bu yöreye gelip konaklayacaklar. Çok dikkatli olmamız gerekiyor. Gereksiz çıkışlarla can kaybı vermeyelim. Verdiğim emirlere aykırı hiçbir şey yapmayacaksınız. Bu gece baskın yapacağımız çetenin deneyimli bir çete olduğunu unutmayın. Baskında ne kadarını öldürebilirsek kardır. Sakın kaçanların peşine düşeyin. Peşlerine düşerseniz av olursunuz. Çatışma uzun sürebilir. Bu nedenle hepiniz taşıyabileceği kadar mermi alın.

Gece oldukça gergin bir bekleyiş başlamıştı. Kızanlardan biri,

Efe neden burada bekliyoruz. Gidip köyde bekleyip orada karşılasak onları daha iyi olmaz mı dedi. Mustafa Efe,

Ya o köyde satılmış birileri varsa kapana sıkışırsak ne yaparız. Kaçış yollarımızı tuttuklarından vur kaçta yapamayız. Onlar bizden çok kalabalıklar. Onları ancak iyi planlanmış bir baskınla alt ederiz. Bu nedenle, en iyi baskın anını bekleyeceğiz. Unutmayın, baskında zafer baskını yapanındır. Yeter ki bizim burada bulunduğumuzdan haberleri olmasın. Bu bekleyiş sırasında, hepimiz sırtımızı emniyete alacak şekilde yerimizi alalım. Baskın yapacakken baskına uğramayalım.

Gecenin sessizliğinde, uzaktan gelen silah sesleri gerginliği iyice arttırmıştı. Az sonra Harmandalı köyünden Devecioğlu Mehmet soluk soluğa geldi. Efenin talimatıyla köyün dışında beklediğini, baskını sonuna kadar izlediğini anlattı. Efe

Kalabalıklar mıydı diye sordu.

En az yüz kişilerdi.

Köylülerden ölen var mı?

Çok ateş ettiler, gizlendiğim yerden göremedim. Size haber vermek için beklemedim. Adaşım Mehmet’le beraber gözledik onları. Ne tarafa gideceklerini o bildirecek bize. Efe bölgeyi çok iyi biliyordu. İlk efeliğe bu dağlarda başlamıştı. Çetenin ne tarafa gidebileceklerini, köylüden gasp ettikleri ağır ganimetleri nereye taşıyacaklarının hesaplarını yaptı. Çetenin bulundukları yere yakın bir yerde konaklayacakları kesindi. Bu sırada ikinci gözcü geldi. Hemen efenin yanına götürdüler. Efe,

Baskından sonra ne tarafa gittiklerini gördün mü, kaç kişi olduklarını saya bildin mi diye sordu.

Bu tarafa doğru yöneldiklerini gördüğümde yanlayarak onlardan uzaklaşarak buraya geldim. Kaç kişi olduklarını sayamadım ama, yüz kişiden fazla olduklarını tahmin ediyorum.

Köyden kadın aldılar mı

Aldılar, hem de iki tane. Kadınları uzak olduğu için tanıyamadım.

Köyden çok eşya aldılar mı?

Hepsinin elleri doluydu, hem de taşıyamayacakları kadar.

Siz bu kadar çabuk buraya gele bildiğinize göre, bu yöreyi iyi tanıyorsunuz demek. Hadi gidin ve çeteyi uzaktan izleyin. Sakın fazla yaklaşmayın. Konakladıkları yeri bize bildirin. Biri birinizden de uzak durun. Eğer bir hata olur burada olduğumuzu sezerlerse, onları bulunduğumuz yere yönlendireceğiz. Bulunduğumuz yerde bizi arkadan vuramazlar. Saldıranlar hedef olacaklarından kayıpları büyük olacaktır. Yeter ki biz akıllı davranalım. Haydi bakalım herkes görevinin başına. İki Mehmet hızla uzaklaştılar. Bekleyiş uzun sürmedi. Mehmet’ler geri dönüp çetenin konakladığı yeri bildirdiler. Mustafa efe,

Haydin arkadaşlar, öç almanın zamanı geldi. Çok dikkatli olmamız gerekli. O iki kadına zarar vermeden bitirelim işlerini. Bombacı Hasan,

Emret efem,

Bu gece en büyük görev sana düşüyor. Bombaları atarken kadınlara zarar vermemeye elinden geldiğince dikkat edeceksin. İnşallah korkuyla kendilerini yere atarlar da hayatları kurtulur. Biz çeteyi kuşatırken işaret ettiği dört kızanına sizde nöbette olanları halledecek ve hemen onların kaçmak istedikleri yönü tutacaksınız. Bunlar kendilerinden çok eminler. Nöbetçi bırakmamış ola bilirler. Bekleyip kaçmak isteyenleri vuracaksınız. Anlaşıldı mı arkadaşlar. Sormak istediğiniz var mı?.

Anladık efe dediler bir ağızdan. Çete köylü Mehmet’lerin tarif ettikleri yöne hareket etti. Mehmet’ler çatışmaya katılmak için silah istediler efeden. Efe,

Olmaz dedi. Siz uzakta kalıp izlemekle yetinin. Bu iş çok önemli. En küçük bir hata hepimizin sonuna neden olur. Hele bu çatışmadan yüzümüzün akıyla çıkalım, dilerseniz bize katılırsınız  Çete. kedi sessizliğiyle Kosti çetesini kuşattı. Çete hiçbir güvenlik önlemi almamıştı. Kimi aldıkları ganimeti paylaşma derdinde, kimi de silah zoruyla oynatılan kadınları izliyorlardı. Çeteye çok yakın bir yerde korkunç bir patlama oldu. Ne olduğunu anlamak için ayağa kalkanlar, peş peşe patlayan el bombaları ve açılan yaylım ateşiyle büyük bir paniğe kapıldılar. Ayakları altına serilen ölüler tümünü dehşete düşürdü. Kimileri silahlarını atıp teslim oluyoruz anlamında ellerini havaya kaldırdılar. Efenin talimatına uyan kızanlar, ayakta tek kişi kalmayıncaya kadar ateşe devam ettiler. Kızanlardan ikisi ölülerin arasına girdiler. Korkuyla yere kapanmış kadınlar arasında gizlenmeye çalışan birini gördüler. Silahlarını adamın başına dayayıp efelerine seslendiler.

Efem, burada birini kıstırdık. Bundan ve kadınlardan başka canlı yok gibi. Mustafa efe,

Herkes ikinci bir emre kadar yerinde kalsın komutunu verdikten sonra cesetlerin yanına gitti. Canlı olanların kafalarına kurşun sıkarak, canlı adamın yanına gitti.

Kaldırın şunu ayağa. Kızanlar adamı ayağa kaldırdılar. Adam yarı Rumca Yarı Türkçe merhamet dileniyordu. Efe

Bağlayın ellerini ayaklarını emrini verdikten sonra kadınların yanına çöktü.

Kızlarım hadi kalkın artık. Kalkın da sizlerin intikamınızı nasıl aldığımızı görün. Kızanlarına dört nöbetçi bırakarak buraya gelin emrini verdi. Gelenlere,

Ateşe odun atın da ışık güçlensin. Bu adam kimmiş bir görelim. Hemen ateşe odunlar atıldı. Parlayan ateşin ışığında yüzünü iyice gördüğü adam, Kosti’nin tarifine uyuyordu.

Kimsin sen?

Hristo

Yalan söyleme, sen Kosti’sin.

Yok bre efemu eğo Hristo’me ( ben Hristo’yum)

Harmandalı’lı Mehmet’ler bakın bu adama. Bu adamı tanıyor musunuz.

Saklandığımız yerden tam göremedim ama, köye saldıranların başındaki adama benziyor bu adam.

Be adam senin bu yaptığın eşkiyaya yakışır mı. Utanmıyor musun adını gizlemeye.

Bağisla canimi be efem. Dogri bildin ben Kosti’yim. Mustafa efe,

Sen bu güne kadar kimseyi affettin mi? Hem de soyduğun günahsız insanları acımadan öldürdün. Şimdi de benden utanmadan af diliyorsun.

Haklisin be efe, çok kusur ettik. Yalvariyorum sana, elini ayağını öpeyim. Buyuklük goster, bagisle. beni.

Seni yargılamaya bile gerek görmüyorum. Aslında seni bir ağaca bağlayıp taksit taksit öldürmem gerekir ama, ne yazık ki buna vaktim yok diyerek tabancasını çekip başına nişan aldı ve tetiği çekti. Silah sesine pof diye bir ses karıştı. Kosti cansız yere düştü. Yıllarca çevresine ölüm kusan eşkiyanın yaşamı beynini parçalayan tek bir kurşunla sona ermişti. Kızanlarından birine işaret etti, kafasını kes diye. Kızan çevik bir hareketle palasını çekip cesedin üzerine çöktü. Ustaca bir darbeyle kafayı gövdeden ayırdı. Kafayı bir çuvala sardılar. Adaş Mehmet’lere,

Alın bu pisliğin kafasını köyünüze götürün. Eşkiyalığın sonunu köyünüzdeki her kes görsün. Biz Beydağ’a çekileceğiz. Bu civardaki eşkiyaları temizlemeden buradan ayrılmayacağız..Köyünüzün güvenilir adamları bize bolca peksimet hazırlasınlar. Bulabildiğiniz kadar tuz, şeker, çay, ve kahve alın. Peksimetlerin hazırlanması uzun sürer. Menemen’e gidin, Koca Veli Efeyi bulun. Bize bula bildiği kadar cephane bulsun. Daha sonra biriniz köye dönüp erzakları alıp gelsin. Diğerinizde cephaneyi alıp gelir. Cephaneyi selamete çıkarıncaya kadar Koca Veli Efe sana gereken yardımı yapacaktır. O eski kurttur. Bu işleri iyi bilir. İkisine de iki büyük kese verdiler. Keselerden biri erzaklar için. Diğerinin bir kısmını ailene verirsin. Kalanını köyünüzün fakirlerine dağıttırırsın. Öbür Mehmet, sende kesenin birini ailene bırak. Kendilerine yeterli olanı alıp kalanını dağıtsınlar. Diğer keseyi Koca Veli Efeye verirsin. İkiniz de ailelerinizle helallaşın. Madem bize katılıyorsunuz, ailelerinizle helallaşmalısınız. Eşkiyalık bu. Kör bir kurşun her şeyin sonu olur. Bu arada iyi düşünün. Verdiğim görevi tamamladığınızda, dilerseniz köyünüze geri dönersiniz. İkisi birden,

Aman efem, geri dönmek mi? Allah yazdıysa bozsun. Biz artık sizin köleniz. Öl dediğin yerde ölürüz. Hemen efenin önünde diz çöktüler. Efe kalkın diye işaret etti. Efenin iki elini öptükten sonra Mustafa efeye kızan olmanın gururuyla, kesik başı keseleri alarak, iki kadını da yanlarına katarak hızla uzaklaştılar. Efe arkalarından uzun uzun baktı. Sağlam delikanlılar diye mırıldandı. Adamlarına,

Bu heriflerin üstlerini arayın. Bulduklarınızı bir çuvala koyun. Daha sonra sahiplerine göndeririz. Bunları gömmeye de gerek yok. Kurtlar, domuzlar bu işi hallederler. Üst araması bitince mavzer, mermi, el bombası ve tabancaları topladıktan sonra  Beydağı’na doğru harekete geçtiler.

***

Mehmetler köye vardıklarında gün iyice ağarmıştı. Önce kadınları evlerine bıraktılar. Sonra da doğruca evlerine giderek para keselerini bıraktılar. Oradan da köy kahvesine gittiler. Kahvede ayakta duracak yer yoktu. Belli ki gece yaşadıklarının korkusuyla köyün tüm erkekleri kahvehanelerde toplanmışlardı. Mehmet’lerin içeri girmeleriyle büyük bir gürültü koptu. Kahvehanedekiler,

Hainler geldiler, hainler geldiler diye bağırıyorlardı. Mehmet’ler kalabalığı zorlukla yararak muhtarın oturduğu masaya ulaştılar. Çuvalı masanın üzerine koyarak, muhtardan açmasını istediler. Muhtar merakla çuvalı açtı. Kanlı kesik başı görünce korkuyla irkildi.

Bu ne böyle, neden getirdiniz bunu bana?

İyi bak muhtar amca, bu kelle gece köyümüzü basan eşkiyaların başı değil mi? Muhtar dikkatle kelleye baktı. Şaşkınlık içinde bağırdı.

Nereden buldunuz bunu. Doğru, bu kelle o eşkıya başının kellesi.

Bir yerden bulmadık muhtar amca. Onu size Mustafa Efemiz armağan olarak gönderdi. Onun cesediyle tam atmış iki eşkiyanın ceseti var dağda. Köyümüzü basan eşkiyaların bir tekini bile sağ bırakmadı. Muhtarın kulağına eğilip,

Muhtar amca, seninle köy odasına gidip konuşalım. Ola ki hainler vardır aramızda. Herkesin konuştuklarımızı duyması iyi olmaz. Muhtar ayağa kalkıp,

Hadi gidelim dedi. Muhtarla Mehmet’lerin kahveden çıktıklarını görenler peşlerine takılmak istediler. Hepsi büyük bir merak içindeydiler. Muhtar peşlerinden gelenlere,

Hadi bakayım dönün geriye, az sonra gelip ne olup bittiğini size anlatırım diye bağırdı. Gelenler çaresiz geriye döndüler. Köy odasına girdiklerinde heyecanla anlatmaya başladılar. Muhtar,

Şu işi tek tek anlatın da ne olup bittiğini anlayayım. Yaşça büyük olan Mehmet büyük bir heyecanla gördüklerinin tümünü anlattı.

Mustafa Efenin namını çok duymuştum ama bu kadar yaman olduğunu bilmiyordum. Bu kez küçük Mehmet girdi söze.

Efemizin köyümüzden isteği var.

Ne istiyor köyümüzden?

Bolca peksimet, kahve, çay ve şeker. Bunları sağlamak için çokça da para gönderdi bizimle. Artanını köylümüze dağıtsın dedi.

Paraya ne gerek var evlatlarım. Köylümüz canı gönülden karşılar bu istediklerini.

Efemiz öyle emretti muhtar amca. Biz gidip evimizde bırakıp geldiğimiz paraları alıp gelelim. Sen muhtaçları bizden iyi bilirsin. Koşarak evlerine gittiler. Keselerden birini açıp içinden bir miktar alıp annelerine verdiler. Kalan paralar ile açılmamış keseleri koyunlarına yerleştirdiler. Köy odasına döndüklerinde Küçük Mehmet koynuna sakladığı iki keseyi de muhtarın önüne koydu. Büyük Mehmet’te torbalardan açmış olduğunu koydu muhtarın önüne. Açık olan torbalardaki paralar köylümüze dağıtılacak. Bu kapalı olanla da efemize erzak alınacak. Para artacak olursa, kalan para da dağıtılacak köylümüze. Muhtar keselerdeki paraları masanın üstüne boşalttığında, az daha dilini yutacaktı. Hayatında bu kadar çok para görmemişti.

Yahu efeniz ne kadar çok para göndermiş böyle. Bu paralarla değil erzak, köyü bile satın alır.

Muhtar amca, bir kese para daha var. Onunla da efemize cephane alınacak dedi büyük Mehmet. Ben şimdi Menemen’e gidip efemizin adamını bulup keseyi vereyim ona. Muhtar Mehmet’in sevinç fışkıran gözlerine dikti gözlerini. Sevgi dolu bir sesle,

Allah bahtını açık etsin evlat. Efenize de her daim utku ihsan eylesin. Küçük Mehmet onunla beraber gitmeye davranınca Muhtar,

Sen burada kal evladım. İkinize birden bir hal olursa, biz nasıl ulaşırız efemize. Hem de dikkat çeker ikinizin birden gitmesi. Büyük Mehmet Menemen’e gitmek için hemen yola koyuldu. Üç saatlik yolu iki saatte kat ederek ulaştı Menemen’e. Çarşıya ulaştığında, yaşlı bir adama Dadayeri’nin kahvesini sordu. Adam eliyle karşıyı işaret etti.

Na more işte karşisideki kafe. Ne yapazasin orada.

Ben Koca Veli Efeyi arıyorum.

Koca Veli Efeyi cel benımla cöstereyim sana. Belli ki adam Girit göçmenlerindendi. Mehmet buna çok sevinmişti. Zira efesinin şivesi de aynı bu adam gibiydi. Kahvehaneye girdiler. Yaşlı adam gür bir sesle,

Selamün aleyçüm diye bağırdı. Kahvedekiler hep birlikte

Aleyçüm selam dediler. İhtiyar oldukça iri bir adama,

Morisi  Velara, ksanse epaye, tutoses esena jirevi. (ülen Koca Veli bu seni arıyor.) İri adam,

İda helete more Mollasan. ( Ne istiyorsunuz be Molla Hasan)

Kateho eğo. (biliyor muyum ben) Na milisete. (konuşun) Koca Veli efe Mehmet’e

Cel more otur burda. Söyle bana ne istiyor sen? Mehmet, efenin kulağına eğilip,

Beni Mustafa Efe gönderdi size. Size bir emaneti var. Efe hemen ayağa kalktı. Kahvehanede oturanları dikkatle inceledi.

Cel benimle deyip kahvehanenin dip tarafına yürüdü. Mehmet’te peşinden gitti. En dipteki masaya oturdular. Efe,

Mustafa ne zaman celdi bu tarafa.

Çok yakın bir zamanda gelmişler. Gece Kosti’nin çetesini kıstırdık. Çatışma bile olmadan hepsini öldürdük. Tam atmış iki kişiydiler.

Yapar bizim Mustafa. Çok kurnaz o çerata. (Kerata) Mehmet bedenini kahvehanedekilere siper ederek koynundaki keseyi çıkarıp efeye verdi. Efe keseyi alıp koynuna yerleştirdi.

Efemin selamı var. Ne kadar cephane bulursa hepsini göndersin dedi. Ben onları efeme götüreceğim.

Ben hazirladim ona sok şey. Kahvecinin getirdiği çayları içtikten sonra kalktılar. Yaşından ve koca gövdesinden umulmadık bir hızla yürüdüler. Mehmet ona yetişe bilmek için koşarcasına yürüyordu. Bir hana girdiler. Hancıya

Çabuk more uç at hazirla bana. İçisi semerli, biri eyerli olsin. Samanlığa girdiler. Samanları bir hayli eştikten sonra, aradıkları çuvalları buldular. Hancı atların hazırlandığını bildirdi. Hancı semerlere köfünler bağlamıştı. Çuvalları köfünlere yerleştirdiler. Hafif gelen tarafları taşlarla dengelediler. Üzerlerini de samanla örttüler. Mehmet iki atı yedeğine alarak handan çıktı. Koca Veli Efede eyerli atı dışarı çıkarıp üstüne bindi. En kısa yoldan ovaya çıktılar. Şehirden iyice uzaklaştıktan sonra yönlerini Yamanlar dağına çevirdiler. Ormanın içinde bir hayli ilerlediler. Veli efe,

Attan inip atın dizginini Mehmet’e uzattı.

Sen buradan sonra bilirsin yolu. Efeye selam söyleyesin. Çok ozledum oni. Yaçinda coruşuruz inşalla. Mehmet Efenin elini öperek efenin indiği ata bindi.

Hoşça kal efem diyerek atları dehledi. Atların bu yolda defalarca cephane taşıdıkları belliydi. Zira yola çok iyi uyum sağlamışlardı. Bir su başında kısa bir mola verdi. Atları suladı. İçi arpa dolu torbaları boyunlarına astı. Eyerli atta ikinci bir torba vardı. Torbayı aldı. İçinde ekmek peynir ve helva vardı. Yiyeceklerin altında, hayatında görmediği güzellikte iki tabanca ve mermiler vardı. Ay ışığında inceledi tabancaları. İkisi de doluydu ve namlularına kurşun sürülüydü. Tabancaları beline soktu. Tabancalar yüreğindeki tüm korkuları söküp atmıştı.Karşısına koca bir çete bile çıksa, tümünü hallede bilirim diye düşündü. Karagöl’e ulaştığında yine mola verdi. Atlar oldukça yorulmuşlar ve terlemişlerdi. Ah bende efe olabilsem, benim de kızanlarım olsaydı. İndirirdik atların üstündeki yükü. İyice dinlendikten sonra tekrar sarardık diye düşündü.

Ayak sesleri duyar gibi oldu. Büyük bir korkuyla sarsıldı. Kendisi için korkmuyordu. Onun korkusu taşıdığı cephane içindi. Tabancaları çekip kalın gövdeli bir çam ağacını siper etti kendine. Parmakları iki tabancanın tetiklerinde beklemeye başladı. Bir ses duydu. Dikkatle dinledi. Biri,

Mehmet, meraklanma, biziz. Mustafa Efenin kızanları.

Mehmet ne olur ne olmaz diye parmaklarını tetiklerden ayırmadan seslendi.

Tamam duydum sizi. Hadi çıkın ortaya. Gelenler dört kişiydiler. Ay ışığında bile tanımıştı gelenleri. Hemen atların yüklerini indirdiler.

Öteki Mehmet gelene kadar iyice dinlensin atlar dediler. Topluca oturmaktansa her biri ayrı ağaçların gövdelerine dayanarak beklemeye başladılar.

***

Muhtar, köylülere hemen ekmek yapmalarını söyledi. Ekmeklerin peksimete dönüştürülüp kendilerini soyanların tümünü öldüren Mustafa Efeye gönderileceğini öğrenen köylüler, hemen evlerine gittiler. Kadınlar un eleyip hamur kararlarken, erkekler fırınları yaktılar. Unu olmayanlara, unu olanlar un verdiler. Muhtar önce bakkallardan şeker, çay, kahve ve tuz satın alıp bedellerini hemen ödedi. Kalan paranın bir kısmını ileride gereke bilir diye ayırdı. Kalanını köyün dar gelirlilerine dağıttı.

Pişirilen ekmekler keskin bıçaklarla doğranıp temiz çarşaflar üzerine serildi. Fırınlar tekrar kızdırıldı. Kurutulan ekmekler tekrar fırınlara konuldu. Peksimetler fırınlardan çıkarılıp soğutulduktan sonra çuvallara dolduruldu. Karanlık bastığında erzak ve peksimet çuvalları beş ata yüklenildi. Beş atın iki tarafına   gençler sıralandılar. Boşta kalan üç gence köylerinde bula bildikleri üç filintayı verdiler. Erzak kervanını uğurlamaya gelen kalabalığa muhtar,

Hadi dağılın, köyü boş bırakmaya gelmez dedi. Kalabalık hızla dağıldı.

***

On dört kişi ve beş attan oluşan ekip hızla ormana doğru ilerlemeye başladı. Orman içerisindeki patika yollar ekibe rehber oldu. Mola vermeden üç saatte Kargöl’e vardılar. Karagöl kıyısındaki düzlüğe inerken efenin adamları karşıladı gelenleri. Hep beraber düzlükte beklemekte olan ekibin yanına gittiler. Bir saatlik moladan sonra Beydağ’a doğru yola çıktılar. Mustafa Efe çetesi karargahını arkadan kuşatılması olasılığı olmayan bir yere kurmuştu. Cepheden yapılacak bir saldırıda saldıranların başarı şansı hiç yoktu. Gelenler sıra ile efenin elini öptüler. Efe, Aferin dedi gençlere. Verdiğim görevi çok iyi başardınız. Hele karnınızı iyice doyurun, sonrada bu temiz dağ havasında güzel bir uyku çekersiniz. Köyünüze yarın dönersiniz. Gençler bir ağızdan bağırdılar.

Efem biz geri dönmek için gelmedik. Biz size katılmak için geldik.

Çocuklar daha çok gençsiniz. Çetecilikte çok deneyimli olmak gerekir.

Sizin gibi bir efenin yanında deneyim kazanmak kolay efem. Biz buraya ölmeye geldik. Rumun dayağıyla işkencesiyle ölmektense çarpışarak ölmeyi yeğleriz. Efe gençlerin bu sözlerinden çok duygulandı.

Tamam gençler öleceksek hep beraber öleceğiz. Bu Rumları ülkemizden kovuncaya kadar  ölmek haram olsun bizlere. Gençlerle birlikte kızanlarda alkışladılar efenin sözlerini. Ateşin üzerindeki kuzu nar gibi kızarmıştı. Etin kokusu ciğerlerine dolduğunda açlıkları geldi akıllarına. Yere yayılan sofra bezlerinin etrafına çöktüler. Efe haydi bismillah demesiyle önlerine konan yiyecekleri yemeye başladılar. Efe yemek dağıtan kızana,

Nöbetteki arkadaşlara et ayırmayı unutma dedi. Kızan,

Unutur muyum efem, önce onların paylarını ayırdım. Karınları doyan dört kızan nöbetteki arkadaşlarının yerine nöbet tutmaya gittiler. Gece sakin geçti. Sabah gün doğmadan kalktılar. Kahvaltıdan sonra Mustafa Efe yeni gelenlere,

Şu keferelerden elimize geçen silahlardan kendinize birer mavzer ve birer de tabanca seçin. Tüm silahları temizledikten sonra, fazla olanları yağlayıp saklayacağız. Bu işler bitince silahlı eğitime başlayacağız. Çete savaşlarında iyi silah kullanmanın yanında, düşmana en ölümcül baskın nasıl planlanır ve uygulanır. Baskına uğramamak için nelere dikkat etmek gerekir. Bulunduğumuz yeri dikkatle inceleyin. Arkamızda çıkılması olasılığı olmayan ola bildiğince sarp kayalar. Önümüzde bize siper olacak kayalar var. Bizim siper alacağımız kayaların ötesinde çukursuz ve kayasız bir düzlük. Burada bize kim saldırsa ölümün üzerine körü körüne yürüyor deriz onlara. Tümünü suya inmiş keklik gibi avlarız. Hem de tek kayıp vermeden. Böyle bir ortamda düşman sizi kayalığın dışına çekmek için bazı taktikler uygular. Küfür ederler, erkeksen bulunduğun yerden çık diye bağırırlar. Erkeklik aptalca ölmek değildir. En iyi savaş, düşmana kullandığı silahı kullanmaktır. Bırakın düşmanınız erkeklik taslasın. Erkekliğini kanıtlamak için daha ayağa kalkmadan başı görünür görünmez çakın kurşunu. Hem de alnının tam ortasına. Zafer aptalca ölmek değildir. Zafer hayatta kalmayı başarmaktadır.Dağların kanununda korkunun ve paniğin yeri yoktur. Ölümcül bir şekilde kıstırıldığınızda, ölümü aklınıza getirmeyeceksiniz. Aklınızda tek bir şey olacak. Ölmeden önce ne kadar düşman öldürürsem kardır. Dayanma yürekliliğini gösterenlere çoğu kez şans güler. Her şeyin bittiğini zannettiğiniz bir anda mucizeler gerçekleşir. Düşmanlarınızın mermisi biter, umulmadık bir anda dost bir çete yetişir yardımınıza. Kaçmaya kalkarsanız sırtınızdan vurulur, şerefsizce ölürsünüz Kaçmaya kalkışanı düşmanımızdan önce biz vururuz. Eşkiyalık kanununda kaçmaya kalkışana af yoktur. Yeni gelenler önümüzdeki çatışmalarda geri hizmette görev alacaklardır. Sürünerek ve çok sessiz  hedefe yaklaşmakta, atıcılıkta ve siperleri başarıyla kullana bilme ustalığını kazananlar, daha sonraki çatışmalarda cephede görev ala bileceklerdir. Yeni gelenlerle birlikte eskilerde can kulağıyla dinlediler efelerini.

Efe sözlerini bitirir bitirmez, yeni gelenler düşmanlarından ele geçirilen silahları teker teker inceleyip ellerine yatkın olanları seçtiler.Önce kendilerine ayırdıklarını, sonrada kalanları ustaların öğrettiği şekilde dikkatle temizlediler.Boşta kalanları yağa bulayarak çuvallara sardılar. Götürüp dışarıdan pek seçilmeyen bir mağaraya gizlediler. Daha sonra gez, göz ve arpacık eğitimine başladılar. Silah omuza nasıl dayanır? Yeni mermi namluya nasıl sürülür?. Tüm bunlar iyice öğrenildikten sonra hedeflere atış talimi başlatıldı. On gün aralıksız sürdü eğitimleri. Yerlerde sürünmekten dizleri, dirsekleri nasır tuttu yeni gelenlerin. Mustafa Efe yeni kızanlarını çok beğendi. Doğrusu tümü de sıkı gençlerdi. On birinci gün sabah kahvaltısından sonra eğitime hazırlanan gençlere efe,

Arkadaşlar, çeteciliğin ve dağda yaşama koşullarının ne denli zor olduğunu yaşayarak öğrendiniz. İçinizde bu işe girdiğine pişman olan varsa hemen evlerine döne bilirler. Gençler firesiz bağırdılar,

Ölürüz de dönmeyiz efem.

Sağ olun delikanlılar. Ben de sizin gibi sıkı delikanlılardan bunu bekliyordum. Aranızdan beş kişi ayrılsın. Bu arkadaşlar, sizin köylülerinizden gasp edilenleri ve atları geri götürecekler. Geri dönerlerken mümkün olduğu kadar erzak erzak satın alıp gelecekler. Aralarından beş kişi seçtiler. Efe bu beş genci yanına çağırdı.

Muhtarınıza selamımı iletin. Verdiğim parayı verin muhtara. Bize erzak taşıyan atları sahipleri satmak isterlerse satın alsın. Bula bilirse bir o kadar daha satın alsın. Satın alınan erzakları atlara yükleyip getirirsiniz. Ayrıca köyünüzden ve çevre köylerden haber derlesin bize. Gençler köylerinden getirdikleri atları hemen hazırladılar. Köylülerinden gasp edilen para ve mücevherleri heybelere yerleştirip yola çıktılar. Köye öğle sıcağının en yoğun olduğu bir saatte ulaştılar. Doğruca köyün dışında kalan Durmuş Ağanın hayvan çiftliğine gittiler. Ahırın uzun zamandan  beri boş olduğunu biliyorlardı. İple bağlı kapıyı açarak içeri girdiler. Ekibin başı Küçük Mehmet’ti. Mehmet,

Haydi arkadaşlar, önce emanetleri şu saman artıklarının altına saklayalım dedi. Arkadaşlarından biri,

Saklamaya ne gerek var dedi. Nasıl olsa az sonra muhtara teslim edeceğiz.

Efemiz ne öğretti bize? Buluttan bile nem kapacaksınız. Su uyur düşman uyumaz demedi mi bize. On bir gün oldu köyümüzden ayrılalı. Ya şu anda köyde düşman askerleri varsa?. Siz emanetleri iyice saklayın. Elleriniz tetikte olsun ben dönünceye kadar.  Mehmet mavzerini arkadaşlarına bırakarak ahırdan ayrıldı. Ortalıkta tek bir insan görünmüyordu. Doğruca köy odasına gitmeyi sakıncalı bulduğundan, köyün dış tarafında kalan kaygılıların Hasan ağanın evinin bahçe kapısını açarak içeri girdi. Bahçe içerisindeki evin kapısını yavaşça çaldı. Hanımı Fatma teyze kapıyı hafifçe aralayarak gelenin kim olduğuna baktı. Karşısında Mehmet’i görünce sevinçle kapıyı açıp Mehmet’in boynuna sarılarak yanaklarından öpmeye başladı.

Mehmet’im oğlum, bir tanem benim. Geldin demek. Seni Hasan amcan da ben de o kadar çok merak ettik ki.

Esas biz sizi merak ediyoruz Fatma teyze. Her zaman aklımız köyümüzde. O namussuzlar tekrar köye baskın yaparlar mı diye uykularımız kaçıyor.

Yok oğlum o namussuzlar bir daha kolay beri köyümüze gelemezler. Efeniz öyle nam salmış ki, kolay beri bu köye yan bile bakamazlar.

Öyle deme Fatma teyze. Su uyur düşman uyumaz derler. Biz muhtar amcaya emanetler getirdik. Ne olur ne olmaz diye, doğruca köy odasına gitmedim.

İyi etmişsin oğlum. Çok akıllı davranmışsın. Muhtar bu saatte evindedir. Öğle sıcağında her kes evine çekiliyor. Zaten erkeklerin çoğu ovada. Ben gideyim muhtarı buraya çağırayım. Sen ortalıkta görünmesen iyi olur. Fatma teyze hemen evden çıkıp muhtarın evine gitti. Avlu kapısını açıp içeri girdi. Bahçe içindeki evin kapısını çaldı. Kapıyı muhtarın karısı açtı. Buyur Fatma teyze, hoş geldin diyerek içeri buyur etti.

Muhtar ağa evde mi?

Evde evde, buyur gel içeri. Fatma teyze yemenilerini ayağından çıkarıp içeri girdi. Muhtar odada yoktu. Merakla sordu.

Hani muhtar nerede.

Nerede olacak yatak odasında uyuyor. Ne yapsın garip? Yunan askerleri sabaha kadar sorgulamışlar garibi. Mustafa efeyi, nerede buluruz, nerede saklanıyor diye. Eğer onu köyünüzde saklıyorsanız köyünüzün tüm insanlarını kurşuna dizerim diye tehdit etmiş. O da buyur gel, hangi evde isterseniz arama yapın. Size niye yalan söyleyeyim demiş. On kadar evde arama yapmışlar. Bir şey bulamayınca sabaha karşı çekip gitmişler. Çok lafladık. Hele bir bakayım. Daha uyanmadıysa uyandırayım. Hemen yan odaya geçip kocasına seslendi.

Hadi kalk artık. Hasan ağanın Fatma seni görmeye gelmiş.

Fatma mı, ne istiyormuş?

Ne bileyim ben. Çok önemli olduğunu söyledi.

Hayırdır inşallah deyip kalktı ve hızla giyindi. Odaya girer girmez merakla sordu?

Hayrola Fatma bacı, seni bu saatte hangi rüzgar attı. Nedir istediğin.

Bizim Mehmet geldi. Ne olur ne olmaz diye, köy odasına gitmeyip bize geldi. Ben de bırakmadım onu. Önce muhtarımıza ben gideyim dedim.

İyi etmişsiniz, akıllı davranmışsınız. Hadi sen git, az sonra ben gelirim. Onun ortalarda görünmesi doğru olmaz. Fatma teyze evine döndüğünde Mehmet’e

Muhtar evden ayrılmamanı söyledi. Az sonra gelecek buraya. Muhtar açık kapıdan sessizce içeriye girdi. Mehmet’in boynuna sarıldı.

Oğlum benim, kahramanım benim. Şükür Allahıma. Seni yine gösterdi bana.  Hele gel oturalım şöyle. Yere serilmiş şiltelere oturdular. Fatma teyze mutfağa kahve pişirmeye gitti. Muhtar,

Aferin oğlum Mehmet. Tedbirli olmana çok sevindim. O namussuz kefere askerler bütün gece buradaydılar. On kadar evde arama yaptılar. Mustafa efenin köyümüzde saklandığından şüphelenmişler. Bereket zulüm etmediler. Eeee de bakalım şimdi efemizden ne haber.

Efemiz çok selam ediyor. Eşkiyaların köyümüzden gasp ettiklerinin tümünü gönderdi sahiplerine dağıtasın diye. Ayrıca koca bir kese para gönderdi. Bize on kadar at sağlasın  Bula bildiği kadar da erzak satın alsın. Sakın bedelini ödemeden kimseden bir şey almasın. Ayrıca kulaklarını delik tutsunlar. Duyduklarını bize iletsinler diyor.  Bolca peksimet istiyor. Mümkün olursa arada bir taze ekmek gönderirse bizi memnun eder diyor. Ben arkadaşlarımı köyümüzün dışındaki Durmuş ağanın  damına sakladım. Ne olur ne olmaz diye getirdiklerimizin tümünü samanların altına saklattım. Bana ve arkadaşlarıma bir şey olursa oradan alırsınız.

Aman oğlum ağzından yel alsın. Sende bu tedbirlilik varken size bir şey olmaz. Etrafı iyi bir kolaçan edeyim. Ondan sonra çıkar, Durmuş ağanın damına gideriz,. Muhtar dışarı çıkıp etrafa bakındı. Ortada olağan dışı bir durum yoktu. Hızla yürüdüler. Dama girdiklerinde, köyünün delikanlıları elleri tetikte karşıladılar. Tek tek sarılıp öptü delikanlıları. Sırtlarını sıvazladı.

Aferin evlatlarım. Hep böyle tetikte bulunun. Siz bu atlarla geri dönün. Ben efemizin tüm siparişlerini bu gece ve yarın hazırlar, satın alacağım atlarla gönderirim. Biz buluşacağınız yeri kavilleşelim.

En münasip yer aç öldüren suyunun başı. Biz orada karşılarız gelenleri.

Hadi evlatlarım, siz teker, teker ayrı yollardan ormana girin. Kimse kuşkulanmasın. Ben gece emanetleri buradan aldırır dağıtırım köylümüze. Efenize
selamım söyleyin. Kosti eşkiyalarının tümünü katletmesi, Rumlarda çok büyük korku yarattı. Sokağa çıkacak cesaretleri kalmadı keferelerin. Yine de her hangi bir duyum alırsam efemizi hemen haberdar ederim.Hadi benden eyvallah. Allah yolunuzu, bahtınızı açık etsin. Delikanlıları tek tek öperek vedalaştı.

Gençler aralıklı olarak Durmuş ağanın damından çıkıp ormanın içinde kayboldular. Az sonra Karagöl’e giden patika yolda bir araya gelip yola devam ettiler. Yol kenarında kanlar içinde yatan bir çobanla karşılaştılar. Mehmet atından aşağıya atlayıp çobanın yanına gitti. Çobanda hiçbir hayat belirtisi yoktu. Nabzına baktı. Nabız atmıyordu. Oysa tuttuğu bilek halen sıcaktı. Belli ki öldürülmesi yeniydi. Arkadaşlarına baktı. Bakışları ne yapalım der gibiydi. Bekir oğlu Osman,

Mehmet kardeş ne duruyoruz. Hemen düşelim yapanların peşine.

Ya efemiz ne der bu işe?

Ne diyecek bize. Efemiz bize onca emek verdi boşuna mı. Diğer arkadaşlarına dönüp sordu?

Neyliyelim arkadaşlar? Yolumuza devam mı edelim, yoksa bu garibi öldürenlerin peşine mi düşelim. Diğerleri,

Eğer bizler yiğitsek bu garibin kanını yerde komamamız gerekir. Mehmet atını yedeğine alarak ormanın sık bir kesimine yürüdü. Arkadaşları da atlarından inip Mehmet’in peşinden gittiler. Atlarını ağaçlara bağladılar. Mehmet,

Hadi arkadaşlar vakit öç vaktidir. Efemizin bize öğrettiği gibi yapacağız. Çok sinsice yaklaşacağız o namussuzlara. Atış menziline girdikte, ilk beşini sereceğiz yere. Aman hepimiz aynı adama ateş etmeyelim. Beşimizin kurşunu beş adamı nallamalı. İz sürerekten orman içinde hızla yol almaya başladılar. Mehmet,

Arkadaşlar koyun milleti bu çepelde çok yavaş yol alır. Her an o namussuzları karşımızda buluruz. Çok sessiz ilerleyelim. Orman içindeki ilerlemeleri henüz yirmi dakika olmuştu. Koyunların meleme sesleri net olarak duyulmaya başlamıştı. Mehmet,

Arkadaşlar,Eşkiyalara yarım ay düzeninde yanaşacağız. Sayıca bizden çok üstünlerse, efemizden yardım isteyeceğiz. Sayıları iki katımız kadar ise vuruşacağız. Nasıl olsa ilk elde beşini nallayacağız. Kalanı teke tek ve ya bizden az kalırlar. Çabamız onların ateş etmelerine fırsat tanımamak olacaktır. Biri birlerine şans dileyerek yarım ay oluşturacak şekilde açılarak ilerlemeyi sürdürdüler. Eşkiyalara iyice yaklaştıklarında, ellerinden geldiğince sessiz ilerlemelerini sürdürdüler. Atış menziline girdikleri halde ilerlemeyi sürdürdüler. Hedefe tam isabet vura bilecekleri mesafeye ulaşıldığında durdular. Kendi sıralarına denk gelenlere nişan aldılar. Mehmet’in işaretiyle beş silah birden patladı. Görünürdeki sekiz kişiden beşi gık demeden yere serildi. Kalan üç kişi kaçmakla silaha davranmak arasında bocalarken beş silah yine ateş kustu. Üçü de yere serildi. Yarım ayı genişleterek sürünün önünü kestiler. Ölenlerden başka kimse var mıdır diye etrafı iyice kolaçan ettiler. Başka bir eşkıya belirtisi yoktu. Sürüyü geldiği yöne çevirdiler. Yerde yatanları tek tek kontrol ettiler.Tek bir canlı yoktu içlerinde. Üstlerindeki paraları ve kütüklükleri toplayıp kendi sırt çantalarına doldurdular. Silahları da topladılar ve hızla atları bıraktıkları yere ilerlediler. Mehmet,

Koyunlarla ilgilenmeye gerek yok dedi. Onlar kendi izlerini sürerek ağıllarına dönerler dedi. Atlar bağladıkları yerde duruyorlardı. Sahiplerinin geri döndüklerini görünce keyifle kişnemeye başladılar. Atları çözdüler. Yedekleyerek sık alandan patika yola çıktılar. Hemen atlara binerek Beydağ’a doğru sürdüler. Beydağ’a varınca doğruca Mustafa Efenin yanına gittiler. Efe gelenlere,

Hoş geldiniz, köyden haberler iyi mi diye sordu.

Köyümüze Yunan askerleri gelip on kadar evde sizi aramışlar. Köyde bulunmadığınıza karar vererek ayrılmışlar. Muhtara emanetleri teslim ettik. Muhtar bu atları bize verdiğini ve yeni alacağı atlarla siparişlerinizi yarın gece göndereceğini söyledi.

Bu silahlar ne böyle, bunları da muhtar mı gönderdi.

Yok efem dedi Mehmet ve sekiz eşkiyayı nasıl hakladıklarını anlattı. Efe

Bravo size, yeni olduğunuz halde iyi iş başarmışsınız. İyi ki bir hata yapıp canınızdan olmadınız.

Hata yapar mıyız efem. Siz ne önerdiyseniz aynen uyguladık. İlk atışta beşini, ikinci atışta kalan üçünü geberttik. Çok acemiymişler. Kendilerini yere atıp ateş açacaklarına donup kaldılar kefereler. Çok kolay oldu onları nallamamız.

Başka bir şey söyledi mi muhtar.

Yok efem başka bir şey söylemedi.

Yorulmuşsunuzdur, hadi gidin istirahat edin

Baş üstüne efem diyerek ayrıldılar.

***

Günler, tüm Rum eşkiyalarının kökü kazınmış gibi olaysız geçiyordu. Belki de peş peşe verdikleri kayıplar Rumları korkutmuştu. Askerlerin neredeyse tümü Anadolu’yu işgal için görevlendirilmiş olması, Türk’leri sindirme görevi yerli Rumlardan oluşan eşkiyalara kalmıştı. Onlarda çıkar çatışmaları nedeniyle bir araya gelip vurucu bir güç oluşturamıyorlardı. Onlar için en kolay kazanç yolu Türk köylerini basıp köylüleri soymak ve savunmasız, silahsız köylüleri öldürmekti. Mustafa Efe çetesini yok etmek için görevlendirenler, Mustafa Efe çetesini dağın zirvesinde aramaktansa, dağın eteklerindeki ormanlarda dolaşıp

Yok, kaçmışlar. Tüm aramalarımız boşuna çıktı diye rapor etmeyi yeğliyorlardı. Günlerdir Mustafa Efeyle karşılaşılmaması bazı Rum eşkiyaları cesaretlendirmişti.Gediz ötesi köylülerin damlarına yaptıkları baskınlarda çok sayıda büyük ve küçük baş hayvan ele geçirmeleri Rum eşkıyalara yeni soygunlara girişme cesareti kazandırmıştı. İlk baskın hemen iletildi Mustafa efeye. Efe zeybeklerine

Hazırlanın bakalım. Bu gece seferimiz var. Nereye diye soran bile olmadı. Tüm silahlar her an ateşe hazır hale getirildiler. Bombacı bombalarını dikkatle torbasına yerleştirdi. Gece hava kararır kararmaz yola çıktılar.Değirmen dere kıyısını takip ederek Gediz’e ulaştılar.Dumanlı dağ  köylülerine Menemen’e kestirmeden ulaşmayı sağlayan salın yanına vardıklarında Salı bulundukları yakaya çektiler. Efe on beş zeybeği salla karşı tarafa gönderdi. İki gurup ta salla karşıya geçecekleri tam isabet vura bilecek şekilde kum tümseklerinin arkasına gizlendiler.  Az sonra kalabalık bir gurubun sala geldiklerini gördüler. Nefesler tutuldu, parmaklar tetikte bir bekleyiş başladı. Rumlar az sonra ele geçirecekleri servetin keyfini şimdiden yaşıyorlardı. Sessiz davranmaya gerek bile görmüyorlardı. Hepsi salın içine dolunca ipi çekip karşı kenara hareket ettiler. Irmağın ortasına geldiklerinde korkunç bir cayırtı koptu. Sıkışıklık yüzünden silaha bile davranma fırsatı bulamadılar.Vurulanlar ilk vurulanların üzerlerine düştüler. Zeybekler Salı kenara çektiler. Ölüleri tek tek sahile çıkardılar. Üstlerinde bulduklarını ve mermileri torbalara doldurdular. Silahlarını da alıp Beydağ’daki üslerine geri döndüler.

***

Rum yönetimi Rumların üst üste verdikleri kayıplar nedeniyle büyük bir şaşkınlık içine düştüler. Kimdi bu Mustafa Efe? Bildikleri tek şey onun bir Girit göçmeni olduğuydu. Bir başka Giritli de Söke ve çevresindeki Rumlara kan kusturuyordu. Halazari Cafer Efe (bozguncu) Mustafa Efe de Menemen ve çevresindeki Rumların baş belası olmuştu. Ne yapıp edip bu iki belayı ortadan kaldırmaları gerekiyordu. Mustafa Efeye karşı girişilecek saldırı için gönüllü toplamaya başladılar. Baş vuranların sayısı iki yüzü buldu. Yöneticiler bu büyük güç karşısında tutunamayacağına karar vererek harekete geçtiler. Üç koldan Karagöl’e doğru ilerlediler. Karagöl’e kadar çetenin varlığı ile ilgili hiçbir bulgu bulamadılar.

Mustafa Efenin tüm olanlardan haberi vardı. Mevzilenecekleri yerlere gerekli yığınağı yaptırdı. Günlerce sürebilecek çatışma için mermi, yedek silah, yiyecek ve su stoku yapıldı mevzilere. Çobanın birini Karagöl’de görevlendirdi. Çetenin yerini soranları Beydağ’a yönlendirmesi için. Çete hakkında istenilen bilgileri de verecekti gelenlere ve sayılarını on kişi kadar olarak bildirecekti. Rumların çeteyi küçümseyip affedilmez hatalar yapmaları kendilerine zafer kazandıracaktı.

Rumlar bekçiyi görünce yakalayıp komutanlarının yanına götürdüler. Komutan bekçiyi sorguladı. Bekçinin verdiği bilgiler komutanı çok sevindirdi. Yanındakilere,

Hepimizi korkutan çeteye bakın. Tümü on kişi. Bizim bu gücümüze iki saat bile dayanamazlar. O efe bozuntusunu elime sağ geçirirsem, Menemen’e götürüp tükürükle boğduracağım onu. Komutan hareket emri verdi. Amacı geceye kalmadan efenin ve çetesinin işini bitirmekti. Pusuya düşmemek için öncüler çıkardı. Geçtikleri yerlerde hiçbir canlı belirtisi olmamasından kuşkulanmaya başladı. Acaba hainin biri efeye bilgi mi vermişti. Aldığı bilgi üzerine kaçmış olabilir miydi. Eğer onu elimden kaçırırsam çok üzülürüm. İçinden dualar ediyordu çetenin kaçmamış olması için.

Beydağ’ın zirvesine yakın düzlüğe ulaştıklarında kayalara doğru taciz ateşi açtırdı. Müthiş bir cayırtı koptu. Açtıkları ateşe karşılık olmadı. Düzlükte ilerlemeye devam ettiler. Kayalıklara iyice yaklaştıklarında Kayaların arkasından açılan ateşle onlarca fedai yere yıkıldı. Deneyimsiz fedailer yere yatacaklarına geri dönüp kaçmaya başladılar. Kayalıklardan açılan ateş ölüm kusuyordu. Ortalık kan gölüne dönmüştü. Kaçanları durdurmanın olasılığı yoktu. Komutan da kaçanların arasındaydı.

Mustafa Efe ve arkadaşları uzun süre siperlerinden çıkmayıp, olası bir yeni saldırı beklediler. Az sonra Karagöl’de görevlendirdikleri çoban koşarak geldi. Yanlarına varmadan bağırmaya başladı.

Efem, efem ne oldu bu adamlara. Öylesine kaçıyorlar ki, ellerindeki silahları, sırtlarındaki torbaları bile attılar. Efe çobanı yanına çağırdı.

Aferin oğlum çok iyi iş başardın. Çobana bir kese para vermelerini emretti. Para işiyle görevli zeybek efenin emrini hemen yerine getirdi.Çoban verilen parayı kabul etmedi.

Ben bu yardımı para için yapmadım.Efeme faydalı olmanın mutluluğu bana yeter diyerek sevinçle ayrıldı yanlarından.

Fedailerin uğradıkları bozgunun haberi çabuk duyuldu. Kaç ölü verdiklerinin sayısını bile hesaplayamıyorlardı.

***

Mustafa Efe zeybeklerle düzlüğe indi. Önce ölüleri saydılar. Tam yüz on üçtü ölü sayısı. Ölülerde üst araması yaptılar. Para, mermi, tabanca ve mavzerleri topladılar. Tümünü karargaha taşıdılar. Ertesi gün Mustafa Efe zeybeklere yola çıkmak için hazırlık yapılması emrini verdi. Harmandalı’lı iki Mehmet’e

Yanınıza yeteri kadar arkadaş alıp köyünüze gidin. Muhtar bize yine erzak ve on kadar da at satın alıp göndersin. At bulup satın almak uzun süre bilir. Acele etmesin. Üç dört gün içinde halletsin. Oradan Ulucak ve Koyundere köyleri yakınlarında kıstıracağınız bir Rumu yakalayıp getirin.

Baş üstüne efem, biz ikimiz gider gerekeni yaparız.

İkiniz olmaz. Olası bir çatışmayı göz ardı etmemelisiniz.

Peki efem siz nasıl uygun gördüyseniz öyle olsun. Parayla ilgili zeybeğe,

Büyük bir kese ver diye emretti. Keseyi alan Mehmet Keseyi heybeye yerleştirdi. Mehmetler üç zeybeği de yanlarına alıp atların yanına gittiler. Atların arasından altı at seçtiler. Beşine binip diğerini yakalayacakları Rum için yedeğe aldılar. Dehlediler atları. Gece karanlığı çöktüğünde köye vardılar. Doğruca Durmuş ağanın  damına gittiler. Küçük Mehmet Fatma teyzenin evine gitti. Eşi Hasan ağa evdeydi. Büyük bir sevinçle karşıladı Mehmet’i. Kısa sürdü konuşmaları. Mehmet, Hasan amca sen bir zahmet muhtara haber ver. Biz onu Durmuş ağanın damda bekliyoruz.

Tamam oğlum ben hemen gider muhtarı gönderirim. Hele sen geç içeriye. Fatma teyzen yemek hazırlasın sana.

Olmaz hasan amca arkadaşlarım beni bekliyor.

Peki sen git ben hepinize yetecek bir şeyler hazırlatıp getiririm. İçeri seslendi.

Hanım çabuk yiyecek hazırla, evlatlarımız acıkmışlardır. Ben az sonra geri geleceğim. Elimle götüreceğim hazırladıklarını. Hadi elini çabuk tut. Hasan ağa köy odasına giderken Mehmet’te Durmuş ağanın damına yöneldi.  Az sonra muhtar dama geldi. Keseyi muhtara verip efelerinin isteklerini söylediler. Muhtar

Ben efemize gerekir diye istediğinden fazla at satın aldım. Daha önce getirdiğiniz parayı harcayamadım bile. Siz bu parayı geri getirin.

Olmaz muhtar amca, efemiz çok kızar. O parasını ödemediği hiçbir şeyi kabullenmez. Artanını köyümüzün fakirlerine dağıtırsın

Eh ne yapalım, bende yoksullara dağıtırım. O sırada Hasan ağa geldi. Peşinde hanımı. Ellerinde birer tepsi. Bolca kavurma, ayran, ekmek ve üzüm vardı tepsilerde. Temiz bir yer bulup karınlarını doyurdular. Kalkıp gideceklerinde muhtara,

Efemizin emri var. Bir Rum yakalayıp efemize götüreceğiz.

Ne yapacak efeniz Rumu.

Bilmem belki ulaklık yaptıracaktır ona.

Ulucak yakınlarında köyün dışında  bir Rum evi var. Aldıkları duyumlar nedeniyle kahveye bile çıkamaz oldu kefereler. Evi de pek öyle korumalı değil. Onu alıp gitmeniz uygun olur bence. Hadi ben size evi göstereyim. Beraberce yola çıktılar. Muhtar evi uzaktan gösterdi.

Hadi bakalım bahtınız açık olsun. Ben yarın efenizin istediklerini gönderirim. Muhtar hızla uzaklaştı. Doğruca eve gidip evi kuşattılar. Küçük Mehmet gidip kapıyı çaldı. İçeriden kuşku dolu bir ses,

Pşos ise. Ti helete (kimsin ne istiyorsun.) Çete arkadaşlarının çoğu Girit göçmeni olduğundan az da olsa yunanca kelimeler öğrenmişti.

Eğo ime, ankse to porta ( Benim aç kapıyı.)

Pşos ise, (kimsin)

Filos ime (dostum) Rum kuşkuyla kapıyı araladı. Merakla gelenin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Mehmet kapı aralığına ayağını sokup tabancasını doğrulttu. Rum korkudan ne diyeceğini bilemedi. Mehmet,

Mi fovaz eğo filos ime. (Korkma, ben dostum.) Rum kapıyı korkmasına rağmen açmak zorunda kaldı. Mehmet benimle gel diye işaret etti. Rum dışarı çıktığında karısı göründü kapıda. Kocasına seslendi,

Pu piyenis ela ora ( nereye gidiyorsun bu saatte.) Rum eliyle işaret etti içeri gir diye. Durmuş ağanın ahırına doğru ilerlediler. Dama girip atları alıp dışarı çıkardılar. Atlara binip hızla ormana doğru sürdüler. Rum meraktan ölecek gibiydi.

Beni öldürmeyi düşünselerdi hemen orada evimin önünde öldürürlerdi. Peki beni nereye götürüyorlar. Benim gibi fakir bir adamdan fidye isteyemezler. Nereye götürüldüğünü sormaya da cesaret edemiyordu. Aç öldüren çeşmesinde kısa bir mola verdiler. Atların teri soğuduktan sonra suya çektiler. Atlarla birlikte doya doya su içtiler. Tekrar atlara binip yola devam ettiler. Sabaha karşı Beydağ’daki karargahlarına ulaştılar. Mustafa Efe her sabah gün doğmadan kalkardı. O gün de erkenden kalkmıştı. Gelenlerin yanına gitti. Rum’a

Adın ne diye sordu.

Hristo

Türkçe biliyor musun?

Liğo, liğo (Az, az)

Uykun varsa, sana bir yatak hazırlatayım. Yok uykum yok diyorsan, sana vereceğim emaneti Menemen’e götürüp Rum komutana vereceksin.

Kateleva, annadim, annadim

Sakın emaneti yerine vermemelik yapma. Eğer emaneti yerine vermezsen, seni yakaladığım yerde derini yüzdürürüm.

Kateho, kateho (biliyorum, biliyorum)

Yatıp uyuyacak mısın? Yoksa hemen gidecek misin?

Hemen cidecek ben. Efe keseyle birlikte üç altın verin bu adama dedi. Rum üç altını duyunca efenin eline sarılıp defalarca öptü. O ölümü beklerken, hayatında görmediği büyük bir paraya sahip olmuştu. Keseyi alıp koşarak uzaklaştı. Kesenin içinde ne olduğunu bilse, hemen orada korkudan ölürdü. İniş aşağı, canını kurtarmanın ve paranın sevinciyle var gücüyle koştu. Ola ki kendisini vurup öldürmek için peşine düşen olurdu. Kuşluk vakti Menemen’e vardı. Rastladığı Rum’lardan komutanlığın yerini Öğrendi. Doğruca komutanlığa gitti. Görevliye

Komutanı görmek istediğini söyledi. Görevli

Ne yapacaksın komutanı?

Mustafa efeden bir emanet getirdim.

Neee Mustafa Efeden emanet mi?

Evet emanet getirdim. Görevli şaşkınlıktan dilini yutacaktı. Komutanın kapısını çalıp içeri girdi. Komutan sert bir sesle,

Ne istiyorsun diye sordu. Görevli kekeleyerek,

Komutanım bizim bir köylümüz geldi. Size Mustafa Efenin bir emanetini getirdiğini söyledi. Komutan,

Çabuk al onu içeri dedi. Görevli dışarı çıkıp köylüye içeri girmesini söyledi.  Komutan,

Nedir bana efenin gönderdiği?

Bilmiyorum komutanım. Bana açmamam için çok sıkı tembihledi

Ver bakayım o torbayı bana. Köylü torbayı komutana uzattı. Komutan  keseyi alıp açmasıyla elinden atması bir oldu.

Ne len bunlar?

Bilmiyorum komutanım. Komutan keseyi attığı yerden alarak masanın üstüne boşalttı. Masanın üzerine yüzlerce tuzlanmış kulak yığıldı. İkişer ikişer ayırıp saydı. Tam yüz on üç çift kulak vardı.

Vay be dedi. Herif amma avlamış bizi. Köylüye

Hadi sen git dedi. Uzun uzun düşündü bu adama ne yapa bilirim diye. Yapa bileceği hiçbir şey yoktu. Bu çapulcu takımıyla değil iki yüz kişi, beş yüz kişiyle bile bir şey yapamazdı. Üstelik efe işini iyi biliyordu doğrusu. Görevliyi çağırdı. Kulakları göstererek

Topla şunları, götürüp bir yere göm. Görevli kulakları topladı. Torbaya doldurup gömmek üzere çıkıp gitti.  Komutan uzun uzun bu efeyle nasıl baş ederim diye düşündü. Elindeki olanaklarla bu adamla başa çıkamazdı. Yapacağı tek şey şimdilik bu adama karşı hiçbir şey yapmamaktı.

***

 

Atlarla erzaklar gelince, Mustafa efe zeybeklerine,

Arkadaşlar, burada güzel işler başardık. Rumlar bu korkuyla bir daha Türk köylerine uzun süre baskın yapamazlar. Şimdi hedefimiz, bazı köylerdeki Türk gammazları ortadan kaldırmaktır. Ben onların listesini çıkarttım. Bu gece o gammazcıların işini bitireceğiz.

Akşamın alaca karanlığında dağdan inerek dört koldan önceden belirledikleri köylere hareket ettiler. Yatsı namazı bitiminde her ekip görevlendirildiği köyün camisi önündeydiler. Köylülere gammazcıların isimlerini vererek, bu adamları bize gösterin dediler. Köylülerin gösterdikleri kişileri, köy meydanına götürerek hemen kurşuna dizdiler. Köylülere,

Köyünüze hainlik edenlerin akıbetlerini gördünüz. Sakın ola ki kimse bu adamların yerine geçip gammazlık yapmaya kalkışmasınlar. Mustafa Efemizin gözleri ve kulakları keskindir. Her gammazın akıbeti bunlar gibi olacaktır. Efemiz hiçbir ihaneti ve haini affetmez. Bunu böyle bilesiniz. Hadi hoşça kalın deyip atlarına binerek dört nala Beydağ’a doğru atlarını sürdüler.

O gece efenin emriyle erken yattılar. Sabah gün doğmadan kalktılar. Sabah çorbalarını yedikten sonra efe kısa bir konuşma yaptı.

Arkadaşlar, bu gece Kuvveyi Milliye’ye yardım için cepheye yakın bir yere gitmek için harekete geçeceğiz. Gittiğimiz yerlerde, Yunan zulmüne karşı eli kolu bağlı insanlarımızı korumak olacak görevimiz. Yunan cephanelerine baskınlar yapacağız. Ele geçirdiğimiz cephaneleri Kuvveyi Milliye ye göndereceğiz. Korumaların büyük direnişiyle karşılaşacağımız cephanelikleri imha edeceğiz. Gittiğimiz yol ölüm yoludur. Her zaman kelle koltukta yaşadık. Her türlü badireyi aklımızla, deneyimliliğimizle hep alt ettik. Allah bizimle beraberdir. Çok kutsal bir göreve talibiz. Allah bizi utandırmasın. Elde ettiğimiz silahları denkleyip, atlara yüklemeye hazır hale getirin. Karanlık basar basmaz harekete geçeceğiz.

Akşam yemeği hazırlığı erken başladı. Büyük bir ateş yakıldı. Yakın bir sürünün sahibinden satın alınan iri üç kuzu kesilerek temizlendi. Bir sırığa geçirilerek alevi azalmış kor ateşin üzerine asıldı. Yerlere çullar serildi. İyice kızarıp pişen kuzuları, büyük  sinilerin içine alınarak parçalandı. Karınlarını iyice doyurduklarında güneş üç tepelerin ardındaki yerini almak üzereydi. Sofra çulları yaban hayvanları yesin diye uygun bir yere silkelenerek katlanıldı. Atlar bağlı oldukları yerlerden alınarak, koşumlandırıldı.Denkler atlara yüklenildi. Öncüler hemen ilerlediler. Artçılar bir süre bekledikten sonra harekete geçtiler. Atların ayaklarına bağladıkları bezler sayesinde ilerleyişleri ola bildiğince sessizlik içerisindeydi.

Konakladıkları her yerde çobanlardan ve köylülerden Rum çeteleri hakkında bilgi alıyorlardı. Mustafa Efe bulundukları yerin arazi yapısını ve köylerin mal varlıklarını inceleyip üzerlerinde uzun hesaplar yapıyordu. Rum çetelerinin geçe bilecekleri yerleri gündüz gözüyle gözlemleyip, pusu kuracakları yeri tespit ettikten sonra, gecenin ilk karanlığında pusuya yatıyorlardı. Rumlar işgalci devletin adamları olmaları nedeniyle oldukça rahat davranışlar içerisindeydiler. Aralarına aldıkları hainler sayesinde soyacakları kişilerin evlerini elleriyle koymuş gibi buluyorlardı. Bastıkları her köyde kan gövdeyi götürüyordu. Kuvveyi Milliye ye katılmayı reddeden bazı kanı bozuk Türk çeteleri, Rum çeteleriyle iş birliği yapıyorlardı. Mustafa Efe böyle bir çetenin varlığını haber aldığında, o çeteyi veya çeteleri tümüyle ele geçirmeden bir başka yere yönelmesi olası değildi.

Bir Türk çetesiyle ilgili duyumlar alındığında çete takibe alındı. Geçecekleri yolda pusuya en uygun yer belirlendikten sonra gerekli hazırlıklara başlanıldı.Mustafa Efe zeybeklerine,

Arkadaşlar, bu gece pusuya düşüreceğimiz çete Boğaz kesen Rüstem’in çetesidir.Oldukça deneyimli bir çetedir. Sayılarının on kişiyi geçeceğini sanmıyorum. Rüstem Efe az adamla eşkiyalık yapmayı sever. Az ama gözü pek adamlardır etrafındakiler. Hepsi de ola bildiğince keskin nişancıdırlar. Onları düz bir alanda kıstıracağız. Hepsini ilk anda vura bileceğimizi sanmıyorum. Onlar Rum çapulcular gibi paniğe kapılmazlar. Hemen yere yatarlar. Yattıkları yerden sizi küfür bombardımanına tutacaklardır. Sakın bir tarafınızı göstermeyin onlara. Görünen yerinize anında kurşunu yersiniz. Harmandalılı gençlerden beş kişi ayırdı. Siz pusu kurduğumuz yerdeki siperlerinizden hiçbir yerinizi göstermeden, sağ kalanları yanıltmak için ateş açacaksınız. Onlar ateş açtıklarında bizim kurşunlarımıza hedef olacaklar. Tekrar ediyorum. Küfürlere tahriklere aldanmak yok. Amacımız tek bir kayıp vermeden bu belayı ortadan kaldırmaktır. Teslim olmak istiyoruz derlerse sakın aldanmayın. Ben ateş kes emri vermeden ateş kesmeyiniz.

Alaca karanlıkta pusu kuracakları yere hareket ettiler. Efe zeybeklerin pusuya yatışlarını inceledi. Yatışını beğenmediklerini uyarıp, nasıl daha iyi siper alına bileceğini gösterdi. En güvenli siperlere sadece ateş açmakla görevlendirdiği beş yeni zeybeği yerleştirdi. Sığara yasağı koyduktan sonra sabırla beklemeye başladılar. Zaman hızla ilerliyordu. Gergin bekleyiş sürüyordu.

Uzaktan hareketli karaltılar belirdiğinde en çok yeni zeybekler heyecanlanmışlardı. Silahı tutan eller ateş gibi yanıyordu. Heyecandan sanki yürekleri yerinden fırlayacak gibiydi. Karaltılar yaklaştıkça gerginlik daha da artıyordu. Gelenler sessiz ve dağınık bir düzen içerisinde ilerliyorlardı. Efeleri pusuyu bu düzene uygun olarak kurdurmuştu. Atış menziline girdikleri halde efeden atış işareti gelmiyordu. Tümü atış menziline girdiğinde beklenen işaret geldi. Otuz dört silah aynı anda, gelenlere ateş kustu. Birkaç yandım Allah feryadından sonra geceye derin bir sessizlik hakim oldu. Sessizliği beş silahtan çıkan mermilerin gürültüsü bozdu. Yerde yatanların arasından bu ateşe anında karşılık geldi. Ateş edenler tam siperde olmasalardı, Rüstem Efe çetesi tarafından tam olarak nallanacaklardı. Zeybekler karşı tarafın açacağı ateşin beklenti içerisindeydiler. Namluların bir metre kadar gerisine kurşun yağdırdılar.

Bu kez sessizliği gür bir ses bozdu.

Kimsiniz ulan siz kahpenin doğurdukları? Erkekseniz çıkın ortaya. Yine derin bir sessizlik kapladı ortalığı. Sesin geldiği yöne doğru kurşunlar vınlayıp geçti. Rüstem Efe kurşunların çok yukarıdan geçmesinin nedenini biliyordu.

Vay ulan kahpe doğurdukları, siz umduğumdan da daha çok kahpe doğurduğu muşsunuz. Erkekseniz şöyle bir parmağınızı gösterin bana. Beş kurşun daha geçti vınlayarak üzerinden. En ağıza alınmayacak küfürler savurdu yine. Küfürlere karşı peş peşe vınlayan kurşunlar. Efe toplu ateş emri verdiğinde bombacı Mahmut pimini çıkardığı bombayı var gücüyle sesin geldiği yere fırlattı. Bombanın gürültüsü belki binlerce kez dağlarda yankılandı. Yankılanma bittiğinde derin bir sessizlik başladı. Zeybeğin biri namlunun ucuna beyaz bir bez geçirip havaya kaldırdı. Karşı taraftan hiçbir tepki gelmedi. Düzlükte hiçbir hayat belirtisi kalmamıştı. Efe sürünerek ilerlemeyi iyi başaran küçük Mehmet’i çetenin olduğu yere gönderdi. Mehmet yere yapışmışçasına ilerlerken parmaklar tetikte gergin bir bekleyiş başladı. Mehmet yerde yatanları tek tek inceledi. Yatanların biri yaralıydı. Diz üstü kalktı. Silahının dipçiğiyle yaralının kafasına var gücüyle vurdu. Ayağa kalkarak

Efem burada sağ kalmış tek kişi bile yok diye bağırdı. Zeybekler hızla aşağı indiler. Yanlarında taşıdıkları çıralardan bir kaçını yaktılar. Çıra ışığında önce silahlar, kütüklükler ve çapraz fişeklikler toplanıldı. Daha sonra üst aramasında buldukları para ve altınları bir torbaya doldurarak karargahlarına geri döndüler.

Mustafa Efe çevre köylerde güvenilir adamlarla irtibat kurup onlardan Türk ve yunan çeteleri hakkında geniş bilgiler topladı. Yunan askerlerin karargahları ve sayıları hakkında daha fazla bilgi toplanılması için bu güvenilir adamlara görev verdi. Yunan askerleri ve çeteleri ile işbirliği yapan Türk çetelerinin Nerede barındıkları hakkında edindiği bilgilerin ışığında, bu soysuzları tamamen ortadan kaldıracak planlar yaptı. Onlara yardım eden hainleri isim , isim belirledikten sonra harekete geçtiler. Yatsı namazı sırasında hainlerin köylerine gidip namaz çıkışında yakalayıp, köy meydanlarında kurşuna dizdiler. Köylülere kim Türk halkına hainlik ederse sonlarının bunlar gibi olacağını söylediler. Köylülerse hainlerin kurşuna dizilmelerinden son derece memnun olmuşlardı. Mustafa Efe çetesine yardımcı olmak için biri birleriyle yarışa girdiler.

Bölgede kuş uçsa haberi hemen Mustafa Efeye iletiyorlardı. Çeteler köylülerin ihbarlarıyla adım, adım takibe alındı. Çeteler eyleme geçmeden kıstırılıyor ve tek bir eşkiyanın bile sağ kurtulmasına olanak vermiyorlardı. Türk çetelerinin kökleri kazındıktan sonra Yunan çeteleri takibe alındı. Yunan çetecileri çete savaşları deneyimlerinden yoksundular. Onların yaptıkları silahsız insanları silah gücüyle soyup öldürmekten ibaretti.  Bu yüzden Mustafa Efenin çetesiyle vuruşmaktansa kaçmayı yeğliyorlardı. Kaçış yollarının tutulduğundan habersiz olduklarından kurşunlara açık hedef oluyorlardı. Tüm bu çetelerden elde ettikleri silah, cephane ve ganimetleri, kağnı arabalarına yükleyip güvenilir adamlarla Türk birliklerine gönderiyordu. Mustafa Efe çetesinin namı yayıldıkça çeteye katılmalarda büyük artışlar oldu. Yeni katılanlara gerekli eğitimler verildikten sonra, Yunan birliklerine ve silah depolarına baskınlar düzenlemeye başladı.

Yunan birliği okuldan bozma bir kışlada barınıyordu. Okul bahçesindeki devriye sayısı bir hayli fazlaydı. Cephanelik ise dört nöbetçi tarafından korunuyordu. Bahçedeki devriyeler yüzünden cephane nöbetçilerini etkisiz hale getirmek olası değildi. Gece yarısı geçtikten sonra, kışla sessizce kuşatıldı. Tüm devriyeler ve nöbetçileri rahatça vurabilecekleri noktaları tuttuktan sonra, Mustafa Efe ateş emri verdi. Bombacılar hızla ana binaya koşup el bombalarını pencerelerden içeri savurdular. Devriyelerin ve nöbetçilerin öldürülmesi çok kısa sürdü. Hemen ileriye fırlayarak kışlaya yakın yerlerde mevzi aldılar. El bombalarının şaşkınlığıyla dışarıya fırlayanlar en can alıcı yerlerinden vuruluyorlardı. Kışla pencerelerinden açılan ateşler oldukça etkisizdi. Ateş etmek için kafaları görünür görünmez kurşunu yiyorlardı. Her pencereden içeriye el bombaları atıldı. Kışla yanmaya başlayınca hemen cephanelik boşaltılıp koşumlu atlara yüklenildi ve baskın yerinden hızla uzaklaşıldı. Cephanelik baskınları peş peşe sürdürüldü. Ele geçirilen cephaneler, güvenilir adamlarla, güvenlik sağlanmış yollardan Türk cephelerine gönderildi.

Kurtuluş Savaşı başladığında çetesini daha da büyütmüş, bölgede büyük bir güç oluşturmuştu. Vur kaçlarla Yunanlılara ağır kayıplar verdiriyordu. Eline geçirdiği ganimetleri, silah ve cephaneleri cephe gerisine, Garp Cephesi Komutanlığına gönderiyordu. Yunanlılarla ordu düzeyinde çatışma başladığında inanılmaz bir hızla İnönü’ ’ne ulaşmış, çok kritik bir anda bol cephane ve  militanlarıyla savaşan askerlerimize moral kaynağı olmuştu.

Savaş sonrası Menemen’e yerleşmişti. Atatürk’ün ölümüne kadar Atatürk ile mektuplaşmışlardı. Mustafa efenin çok sakin bir yaşantısı vardı. Savaşı yaşayanlar ona büyük saygı duyarlardı. Ölünceye kadar çok sakin bir hayat yaşadı

Özcan NEVRES

LUNAY VE HÜZÜN

DOLUNAY VE HÜZÜN

Dolunay gök yüzünde pırıl pırıl. Yer yüzüne boca ettiği gümüşi ışıklarını engelleyecek ne bir bulut, ne de sis var. Dolunay bazen coşturur, bazen de hüzün verir insana. Ova bir başka güzel bu gece. Bazı yerler koyu kahve rengine bürünmüş, bazı yerleri ise olabildiğince aydınlık. Yer yer su birikintileri, mücevher gibi parlıyor.

Bardağındaki birayı bir dikişte bitirdi. Üzerine iri bir peynir parçasını ağzına attı. Dolunay nasıl da etkileyor insanı diye düşündü. Bazen hüzünlendiriyor beni, doyasıya ağlamak geliyor içimden. Bazen de dışarı çıkıp olabildiğince ıssız yerlere gidip avaz avaz şarkılar türküler söylemek istiyorum. İçinden kim bilir ölmek bile bir başka olur böyle bir gecede diye geçirdi. Bardağını bira ile doldurup onu da, bir dikişte içti. Ağzına attığı peynir parçasını çiğnerken, bedeninin hızla gevşemeye başladığını fark etti. İçki nasılda etkiliyordu. Bedeni gevşerken duyguları şaha kalkmıştı. İçindeki coşku yerini yavaş yavaş hüzünlü anılarına sürüklüyordu.

Koltuğunu pencereye doğru çevirip, iyice geriye doğru yaslandı. Gözleri ile duyguları çelişkiler içindeydi. Dolunayın yarattığı tüm güzellikler yavaş yavaş gözlerinden silindi. Tüm benliği, artık eski anılarının esiri olmuştu.

***

İş yeri posta haneye çok yakındı.Bir gazetenin temsilciliğini yaptığı halde, işyerinde telefonu olmadığından, gazeteye geçeceği haberleri hep posta haneden yapıyordu. Santral memurlarının o hummalı çalışmaları oldukça ilgisini çekerdi. Memurların klavyeler ve fişlere uzanan ellerindeki hızı hayranlıkla seyrederdi. Bazen dert yanarlardı, ne yapsak, elimizi ne denli çabuk tutsak yine de yaranamıyoruz bu insanlara diye. Gerçekten o memurların işleri çok zordu. En az beş yüz abonenin tümünün adlarını ve telefon numaralarını akıllarında tutabilmeleri, çok büyük bir beceriydi. Eğer santrala yeni bir memur atanmışsa, eskilerin işleri daha da zorlaşırdı. Bir tarafta abonelerin iletişimini aksatmamak, diğer tarafta, falanın numarası kaç diye soran acemi memur. Bazen sinirler gerilir, aboneyle memurlar arasında küfürleşmeye varan tartışmalar olurdu.

Telefon santralına yeni bir bayan atanmıştı. Ufak tefek sarışına yakın kumral bir hanımdı. İlk bakışta sıradan biri olarak görmüştü onu. Gişeye yanaşıp görevli memura

Bir basın konuşması yazar mısınız dediğinde, santraldaki yeni memur merakla dönüp bakmıştı. Kim bu basın konuşması yaptıracak olan diye. Göz göze geldiklerinde, kızın iri, hareli gözlerinden oldukça etkilenmişti. Etkilenen yalnız kendisi olmamıştı. Belli ki kızda aynı duyguları yaşıyordu. Gözlerini kendisinden hiç ayırmıyordu. Aranan numara bulunduğunda kabine girip konuşma başladığında, dinlenildiğini fark etmişti. Dinlenilmesine aldırmadı. Geçtiği haberi, nasılsa herkes gazetede okuyacaktı.

Santralcı kızın o güzel gözlerinden öylesine etkilenmişti ki, gazetesine iletecek haberi olmadığı zamanlar, eşe dosta telefon etme bahanesiyle posta haneye gitmeye başlamıştı. Her defa göz göze gelirler ve uzun uzun bakışırlardı. Onca memur arasında konuşmaları olası mı.  O bakışmalar bile yetiyordu ikisine.

Santralcı memurenin nöbetçi olduğu bir gece geç vakit gitmişti posta haneye. Etiketi yazmaya hazırlanan telgraf memuruna

Bu kez telefon etmek için gelmedim. Bugün temsilciliğini yaptığım gazetenin bana yüklü bir ödemesi oldu. Haberleri geçerken bana sağladığınız kolaylıkların bu hak edişte büyük katkısı oldu. Bu nedenle sizlere hem teşekkür etmek ve hem de bir şeyler ikram etmek istiyorum dediğinde, telgraf memuru,

Biz görevimizi yapıyoruz. Basının konuşma önceliği var. Yine de teşekkürüne teşekkür ediyoruz. Siz bize konuk geldiniz, biz ikram edelim size demişti.

Hayır olmaz, benim içimden öyle geldi ve buraya özel olarak geldim. O saatte ancak pasta haneden soğuk içecekler getirtilebilirdi. Israrı üzerine limonatada karar kılmışlardı. İçeriye, görev yapılan bölüme davet ettiklerinde, sizlere söz gelir diyerek girmek istememişti. Israrlar sonucu girip gösterilen yere oturmuştu. Az sonra gelen limonatalar içildikten sonra konuşurlarken, santralcı kız sormuştu,

Eşiniz ne iş yapıyor diye,

Benim eşim yok, bekarım dediğinde, santralcı kızın yüzü gülmüştü. Belli ki ilgi duyduğu gencin evli olmaması onu çok sevindirmişti. Geceleri santrala daha sık gitmeye başlamıştı. Bu gidişlerin hep o kızın nöbetine denk gelişi, diğer nöbetçi memurların dikkatini çekmişti. Arkadaşlarının çok cimri olduğunu bildiklerinden,

Hadi Semiha, hadi artık, nasılsa seninki yine geldi, bu gece limonatalar senden olsun diye takılırlardı. O ise kesinlikle reddederdi.

Herkes kesesinden içsin derdi. Hat çavuşu,

Ben gidip onu çağırayım. O bize ısmarlasın limonataları dediğinde,

O na canım feda, değil bir limonata, on limonata bile ısmarlarım demekten çekinmez olmuştu. İkisi de aşklarını açığa vurdukları halde, yine de buluşup konuşma fırsatı yakalayamıyorlardı. O dönemde telefon ancak zenginlerin yararlandığı lüks bir iletişim aracıydı. Üstelikte telefon almak için yıllarca sıra beklenmesi gerekiyordu. Bir arkadaşı telefonunu satmak istediğini söylediğinde, telefonu hemen satın almıştı. Telefon sayesinde rahatça konuşup anlaşacaklar ve buluşmak için randevulaşacaklardı.

Telefon iş yerine nakledilip iletişime açıldığında sanki tüm dünya onun olmuştu. Sevgilisinin nöbetçi olduğu geceyi iple çekmişti. Saat yirmi dörtten sonra posta hanede tek bir santral görevlisi kalırdı. Bu nedenle biri birleriyle çok rahat konuşacaklardı. Abonelerin aralıksız aramaları nedeniyle konuşmaları olanaksız hale gelmişti. Ancak sabahın dördüne doğru, aramalar durmuş ve rahat konuşabilme fırsatını yakalamışlardı.

Alo, hadi konuş artık, seni çok beklettiğim için kusuruma bakmadın herhalde

Sen görevini yapıyorsun, kusura niye bakayım ki. Hattın öbür ucunda senin bulunman bile çıldırtıyor beni. Seninle konuşmak için değil sabahın dördünü beklemek, üç gün üç gece bile beklerim.

Hadi canım şımartıyorsun beni.

Ben gerçeği söylüyorum sana. Aylardır bu fırsatı bekliyorum. Aslında şu anda senin yanında olmayı ne kadar arzuladığımı anlatamam sana. Seninle göz göze olmak, senin o güzel ellerini avuçlarımın içine almak ve hele hele seni kollarımın arasına almak, yaşadığım sürece, arzuladığım en güzel duygu olduğunu bilmeni isterim. Yanında kimse olmadığı halde, başkalarının duymasından korkar gibi, çok alçak bir sesle

Bende seni çok arzuluyorum. Sana ilk görüşte aşık olduğumu ve o günden beri hep hayallerimi süslediğini bilmeni isterim.

O halde ne duruyoruz, biri birimizi daha yakından tanımak için buluşalım. Yüz yüze konuşarak daha iyi anlaşacağımızı umuyorum.

Ben bu güne kadar hiçbir erkekle çıkmadım. Ağabeyimden çok korkarım. Duyarsa öldürür bizi. Bir süre böyle idare edelim. Ailem de oldukça tutucu, onları yavaş yavaş alıştırmalıyım.

Ben ne ağabeyinden, ne de ölümden korkmuyorum. Ölüm seninle birlikte bulacaksa beni, öyle bir ölümden bile mutluluk duyarım.

Yaşamak varken, neden canımızı tehlikeye atalım. Sana söz veriyorum, en kısa zamanda ailemin olumlu yanıtını sana ileteceğim. O gece buluşmak için çok dil dökmüştü. Bir türlü ikna edemedi. Üç saatin ne kadar da çabuk geçtiğini anlayamamışlardı bile. Aboneler in aramaları başladığından, konuşmayı bitirmek zorunda kalmışlardı. Üç gece sonraki nöbette buluşmak üzere vedalaşmışlardı.

***

Uzun sürmüştü gece konuşmaları. Tüm ısrarlarına rağmen kesinlikle dışarıda buluşmaya ikna edemiyordu onu. Gece görüşmesinin veda saati geldiğinde,

Hadi bu gün buluşalım seninle. Sakın benden yararlanacağını umma. Elimi bile tutturmam sana. İki arkadaş gibi bir yerlerde oturur konuşuruz.

Neden senden yararlanmaya kalkışayım ki? Halen seninle evlenmek istememi ciddiye almıyor musun yoksa.

Terk edilen arkadaşlarım bu konuda bana çok şeyler anlattılar. Her kız gibi ben de aldatılmaktan korkuyorum.

Zaman bana güvenmekte ne denli haklı olduğunu gösterecek. Ben senin için çıldırıyorum, sen aldatılmaktan söz ediyorsun. Ben sensiz geçecek bir yaşamı düşünmek bile istemiyorum.

Tamam, tamam ben sana şaka yaptım. Nerede buluşacağımızı söyle de telefonu kapatmam gerekiyor.

Basmane de, Fuar Pasta hanesinde,

Saat kaçta?

Senin mesain dokuzda bitiyor. Yolda geçecek zamanı hesaplarsak, on buçuğu bulur. Yoldaki aksamalar yüzünden gecikme olabilir. Kim erken giderse geç kalanı bekler.

Tamam anlaştık. Veda öpücüğüyle telefonlar kapatılmıştı. Gidip yatmayı düşündü. Ya uyur kalırsam korkusuyla yatmaktan vaz geçti. Yapması gereken işleri vardı. İşlerle uğraşırken saatin sekiz buçuğa geldiğini fark ettiğinde, işi bıraktı. İş yerini kapatarak otobüs garajına yöneldi. Buluşma yerine ondan önce gitmeliydi. Ne de olsa kız kısmını bekletmek olmazdı. İzmir garajında otobüsten indiğinde, buluşma zamanı için vakit çok erkendi. Acıktığını fark etti. Sağda solda gezinmektense buluşacakları pasta haneye gitti. Süt ve börekten oluşan bir kahvaltı getirmelerini istedi. Kahvaltısını bitirdikten sonra, beklemeye başladı. Zaman durmuştu sanki. Saatin yelkovanı hiç ilerlemiyordu. Gelmemezlik eder mi kuşkusu sarmıştı içini. Sevgilisi kapıdan içeri girerken, tüm kaygıları sevince dönüşmüştü. Ayağa kalkıp karşıladı. Tokalaştıktan sonra buyur ettiği sandalyeye oturdu. Garson gelip sordu,

Hanımefendi ne almak ister acaba diye.

Duble çay ve iki de poğaça alayım.

Bana da aynısından getirin dedi garsona Kahvaltılarını bitirdikten sonra doğruca fuara gittiler. Arkeoloji Müzesinin arkasında buldukları kuytu bir. yere oturdular. Bir süre konuşmadan oturdular. İkisinin de göğüsleri demirci körüğü gibi şişip şişip iniyordu. İkisinde de heyecan doruktaydı. Elini kızın elinin üstüne koyup, yüzüne doğru eğilip titreyen bir sesle

Konuşmayacak mıyız diye sordu..

Ne konuşalım, kaç gecedir konuşuyoruz, konuşacak bir şey kalmadı ki. Hem elini çek elimden, ne konuşmuştuk seninle.

Pasta hanede seni karşıladığımda el sıkışarak bu kuralı bozmadık mı. Elini kızın elinden çekip beline doladı. Sırtını okşayarak ensesine götürdü. Ensesinden çekerek kendine doğru çekti. Nefesleri biri birlerinin yüzünü okşuyordu. Dudaklarına eğildi. Kızın karşı koyacak hali kalmamıştı. Dudakları birleşti. Öpüşmeleri Uzun sürdü. Belli ki bu anı beyinlerine kazımak istiyorlardı. Erkeğinin ne bacaklarında, ne de göğüslerinde gezinen eline hiç karşı koymadı. Böyle zevklerin dorukta olduğu zamanda, zaman ne denli çabuk geçiyordu. Akşam vakti i yaklaşmıştı. Kız

Yeter artık diye inledi. Kalkalım artık. Kalkıp minibüs durağına gittiler. Kızı minibüse bindirip uğurladı. Otobüse binip geriye döndüğünde, iş yerine gitmektense, evine gitmeyi yeğledi. Akşam yemeğinden sonra erkenden yattı. Arzusu sevgilisinin hayaliyle baş başa kalmaktı.

***

Parklardaki buluşmalar ve sevişmeler yetmez olmuştu onlara. Bir otelde evlilik cüzdanının sorulmayacağı bir oda ayarladı. Üç gecede bir orada buluşuyorlardı. Çırılçıplak giriyorlardı yatağa. Sevişmenin doruğunda,

Bitir artık şu işi. Kendini sınırlama. Ailem seninle evlenmeme karşı. Sakın düşünme başında kalırım diye. Ben ailem yüzünden ömür boyu bekar kalmaya mahkumum. İleride bir başkasıyla evlensem bile kızlığım sende kalsın. Sende kalsın ki, seni içime kazıyayım. Ömür boyu anılarımdan silinme.

Yapamam bunu. İleride beni lanetleyerek anmanı istemem.

Bitir artık diyorum sana. İleride evlenirsem, evlendiğim erkeğe hep sen diye sarılmak istiyorum.

Hayır yapamam, ne olur benden isteme bunu.

Aptallık etme, ailem beni zengin ama yaşlı bir dul adamla evlendirmek istiyor. Ne olur kırma beni. bitir artık şu işi.

Yapamam ısrar etme. Dinlenmek için kızın yanına uzandığında, müstakbel eşini anlattı. Evleneceğim adam hem zengin, hem de makam sahibi bir memur.

Peki sen nasıl kabul ediyorsun bunu.

Ailem istediği için tabi.

Peki aşkımız ne olacak?

Gizli gizli buluşarak sürdüreceğiz. Donup kalmıştı. Dikkatle baktı kızın yüzüne. Bu kız çıldırmış mı acaba diye geçirdi içinden. Hiç te çıldırmış bir hali yoktu. Kendisine baktığını fark edince bir hayal aleminde yaşarcasına, bir başka dünyadan seslenir gibi,

O beni prensesler, kraliçeler gibi yaşatacak. Prensim ise yine sen olacaksın. Tiksintiyle baktı kızın yüzüne. Ben bununla mı mutlu olacaktım diye düşündü acı acı. Tüm umutları yıkılmıştı. Kara yel gibi bir rüzgar esti içinde. Rüzgar, içinde yaşattığı tüm sevgileri ve umutları içinden kazırcasına söküp aldı. Tüm umutları ve sevgileri uçup gitmişti. Bu durumlar insan ruhunda yıkımlara çökmelere neden olurdu. Duyduğu tiksintisi ruhunda ne bir çökmeye, ne de yıkıma neden olmamıştı. Bir fahişeye sarılır gibi sarılıp cinselliğinden son kez yararlanmayı düşündü. Deymez dedi ve uyumaya çalıştı. Bu kez de sabah olmak bilmiyordu. Sabah giyinip otelden çıktılar. Soğuk bir şekilde biri birlerinden ayrıldılar. Umutlarla yeşeren aşk, bir gecede hazan olup uçmuştu..

 

***

Gece yarısını geçmişti. Telefon çaldı. Bu saatte kim arayabilir diye düşündü. O muydu acaba. Açmak gelmedi içinden. Telefon çalmaya devam ediyordu. Dayanamadı, ahizeyi kaldırdı

Alo buyurun,

Hain hiç arayıp sormuyorsun. Bir başkası ile evlenme kararıma çok mu bozuldun.

Senin başkasıyla evlenmen, senin kendi sorunun. Beni neden ilgilendirsin ki. Benim evlilik kurumuna saygım büyüktür. Kadınsızlıktan ölsem bile evli bir kadınla ilişki kurmayı düşünmem bile.

Daha ben evlenmedim ki.

Değil mi ki evlilik kararı aldın. Sen benim artık için elsin.

O mutlu günlerimizi unutmak bu kadar kolay mı sanıyorsun.

Kolay veya zor, unutmak ve unutulmak istiyorum diyerek telefonu kapattı. Telefon yine çalmaya başladı. Açtı telefonu. Yine o idi. Ağlıyordu.

Ne olur konuş benimle.

Ko  nuş  ma  ya  ca  ğım. Lütfen bir daha arama beni. Sert bir şekilde telefonu kapattı.

Birkaç gün sonra postacı bir mektup getirdi. Mektubu merakla açtı. İlk sayfada bir kalp ve kalbe girmiş bir okun resmi vardı. İkinci sayfada ise Rıza Polat’ın Nokta Noktam şiiri vardı. Duymuştu ama hiç okumamıştı bu şiiri. Şiiri ezberlemek istercesine tekrar tekrar okudu. Koltuğunu geriye yaslayıp bir sığara yaktı. Sığara dumanları arasında birkaç kez daha okudu şiiri. Dudaklarımdaki dişlerinin izi, olası mıydı ömür boyu silinmemesi, daha o gece silinip yok olmuştu. Onu bir daha anımsamak bile istemiyorum diye mırıldandı. Hüzün kervanı gibi, en hüzünlü şarkılardan doldurduğu kaseti diğer kasetlerin içinden seçti. Teybe koyup tuşa bastı. Hüzün dolu şarkılar peş peşe sıralanırken, geçmişini anımsadı. O hiç bitmemesini dilediği mutluluğu yitirmenin acısı bir bıçak gibi saplandı yüreğine. Ağlamak istiyordu, ağlayamıyordu Telefon çaldı yine. Bu kez bekletmeden açtı..

Ne haber mektubumu aldın mı?

Aldım

Beğendin mi?

Namını duymuştum ama okumamıştım. Sağ ol sayende şiir kültürüm arttı.

Sadece o kadar mı

Daha ne olmasını istiyorsun.

Hiç…ben de bilmiyorum.

…………..

Ben burada bir ev kiraladım. İzmir’deki evimize artık gitmiyorum. Ev sahibim seni çok iyi tanıyormuş, bana al getir onu buraya dedi. Çoktan beri görmemiş seni, çok özlemiş.

Kim bu kadın

Arzuhalci Hüseyin beyin eşiymiş, ama kocası ölmüş. Şişman bir kadın. Sizin eski evinize onun evinin önünden geçilerek gidiliyormuş.

Tamam anladım kim olduğunu, bizim eski komşumuz. Ona anlattın mı yoksa aramızda geçenleri.

Hem de hepsini, olduğu gibi.

Bir madalya taksaydı bari sana.

Ne kızıyorsun? Aşkımızı o değil tüm dünyanın bilmesini istiyorum.

Ya müstakbel eşin duyarsa?

Duysun, zaten ben onu seninle boynuzlatmakta kararlıyım. Ne diyeceğini bilemedi,

Allah belanı versin diyerek telefonu kapattı. Telefon uzun süre çaldı. Açmadı. Teypteki kasetin arkasını çevirerek tuşa bastı. Hüzün şarkılarının eşliğinde düşüncelere daldı.

***

Nice fahişelerle birlikte olmuştu. Onlara sorardı, nasıl bu yola düştünüz diye. Hepsinin yanıtları aynı noktada birleşiyordu. Hepside kader kurbanı olduklarında birleşiyorlardı. Kurtulmak içinse parmaklarını bile oynatmak istemiyorlardı. Seniha geldi yine aklına, o tertemiz olabildiğince saf bir aşk yaşadığını sandığı sevgilisi. Bir girdabın içine düşmüş, kurtulmak için hiçbir çaba göstermeden habire girdabın içinde dönüyordu. Önünde iki seçenek vardı. Ya girdabın ortasına gidecek ve o borumsu yer onu alıp, olabildiğince karanlık bir dünyaya götürecekti. Ya da bir hamle yapıp kıyıya ulaşacak ve kurtulmayı başaracaktı. Ona yardım etmeli miyim, o yanlış düşüncelerinden çekip alabilir miyim onu diye düşündü. Onunla son bir defa daha görüşmeliyim ve kendisiyle bir daha, hiçbir şekilde bir araya gelemeyeceğimizi kesinlikle anlatmalıyım. Telefona uzandı alo demeye fırsat bulmadan

Arayacağını biliyordum, hain ne kadar da çok ağlattın beni diye sitem etmeye başladı.

Ben şimdi eve uyumaya gidiyorum, yarın saat onda sana konuk olmaya geleceğim. Bekle beni.

Çok sevindirdin beni. Ne olur gitme. Yine sabaha kadar konuşalım.

Çok uykum var, yarın konuşuruz diyerek telefonu kapattı.

***

Ertesi günü saat tam onda kapıyı çaldı. Ev sahibi karşıladı.

Hoş geldin hayırsız, ne zamandan beri ablanın hatırını bile sormaya gelmedin. İnsan bu kadar hayırsız olur mu? Hadi geç içeriye Seniha seni bekliyor.

Kusura bakma be abla, bu yol artık bize ters düşüyor. Yeni evimize taşınmak bizi buralardan kötü kopardı.

İyi be oğlum, hiç olmazsa bir bayram günü kapıyı açıp nasılsın be abla demekte mi gelmiyor içinden

Çok haklısın, inşallah bundan sonra unutmam.

Hadi geç içeri kızcağızı fazla bekletme. Senin için yanıp tutuşuyor zavallı. Az sonra çay getiririm size. Gösterdiği odaya girdiğinde, Seniha boynuna sarılıp hoş geldin demek istediğinde, iterek sarılmasını engelledi.

Otur yerine, ben buraya bir sevgili olarak değil bir ağabey, bir dost olarak geldim. Otur ve söylediklerimi iyi dinle. Bizim aramızdaki aşk bitti. İlişkilerimizin dost olarak sürmesini istiyorum. Sen yanlış bir yoldasın. Bir kız yuva kurduğu eşine kesinlikle sadık kalmalıdır. Ne demek oluyor ben evlendikten sonra da senin olacağım. Nerede görülmüş böyle bir evlilik. Bu düşüncen seni bir girdaba sürükler, kötü bir yaşantının içine fırlatır atar seni. Pişmanlık duyguları tüm benliğini sardığında, çaresizliklerle kapılandığını fark edersin. Ne denli uğraş verirsen ver, o çaresizliklerin kapılarını kıramazsın. Kötü bir kadın olmaktansa yaşlı kocanın sadık eşi olmayı kabullenmelisin. Sakın eskiye dönmek istediğini söyleme bana. Sana güvenim kalmadı.

Yeter, konuşma artık diyerek yatağın üzerine kapandı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ev sahibi merakla koşup geldi

Aydın ne yaptın sen, Seniha’yı dövdün mü yoksa

Yok be abla benim elim kadına kalkmaz, canı ağlamak istedi, bırakalım doya doya ağlasın.

Ben gideyim çayları getireyim, içerken belki açılır. Az sonra çaylarla geri döndü.

Hadi kızım Seniha, bırak ağlamayı bak çay getirdim. Hadi iç çayını.

Bırakın beni ben doyasıya ağlamak istiyorum

Sen önce çayını iç hele, daha sonra istediğin kadar ağlarsın. Kapandığı yerden doğrulup kendisine uzatılan çayı aldı. Sehpanın üzerine koydu. Mendilini çıkarıp gözlerini iyice kuruladıktan sonra çayını yudumlamaya başladı. Bardaklar boşaldığında ev sahibi çayları tazelemek için dışarı çıktığında

Hain sen beni öldürmek mi istiyorsun dedi.

Seni ben değil, ailen öldürmek istiyor, bu ayrılığın nedenini, neden bana yüklemek istiyorsun. Sen bana değil ailene sitem et. Ev sahibi çaylarla geri dönerken konuşmayı kestiler. Çaylar içildikten sonra onları yalnız bırakmak için gitmek istediğinde Aydın,

Abla dur gitme, Seniha’yla vedalaşırken sende yanımızda ol dedi ve ayağa kalkarak elini Seniha’ya uzattı.

Elimi uzatıyorum sana, dost olarak. Sakın bir daha tekrar sevgili olabileceğimizi aklından geçirme. Hele evlendikten sonra benimle birlikte olmayı sil kafandan. Ben seninle olan güzel anılarımı, gayri meşru bir ilişkiyle kirletmek istemem.

Son sözün bu mu?

Evet bu.

Bende senin elini sıkmayacağım.

Sıkarsan belki ileride karşılaştığımızda dostça selamlaşırız. Sıkmazsan biri birimiz hiç görmemiş,tanımamış oluruz. Hadi hoşça kal diyerek odadan çıkarken, Seniha

Bir dakika durur musun, sana söyleyeceklerim var. Seninle Kadifekale’de surların dibinde oturmuş ve konuşuyorduk. Anımsıyor musun

Hem de dün gibi.

Sana, eğer bir gün, her hangi bir nedenle ayrılacak olursak, her yıl burada buluşalım demiştim. Sen kızmıştın bana, öfkeyle neden ayrılalım ki demiştin.

Evet çok iyi anımsıyorum o günü. Tarihini de söyleyeyim sana on mayıs. Doğru mu anımsamam

Evet doğru. Seni her on mayısta orada bekleyeceğim. Söz ver geleceğine, sana elimi dost olarak uzatayım Bir süre önce beraberce sinemaya gitmişler ve senede bir gün adlı filmi seyretmişlerdi. Belli ki o filmin oldukça etkisi altında kalmıştı.

Tamam söz veriyorum. Elini uzattı, dostça tokalaştılar. Gözlerinden akan yaşları gizlemek için odasına girdi ve oradan bağırdı,

Sen gelmesen de ben oraya, yaşadığım sürece her yıl gideceğim, unutma. Ev sahibiyle de vedalaştıktan sonra evden ayrıldı.

***

Kesin ayrılmalarından az bir zaman sonra ailesi onu o zengin dulla değil de bir meslektaşı ile evlendirdiler. Eşinin çalıştığı yere tayinini yaptırdılar. Üç ay kadar sürdü evliliği. Şiddetli geçimsizlik nedeniyle ayrıldılar. Ne o üç ay içerisinde, ne de daha sonra hiç görmediler biri birlerini.

İş yerine geldiğinde takvime ilişti gözü. Takvim on mayısı gösteriyordu. Seniha’yı anımsadı. Onun mutsuzluğuna ben mi yoksa ailesi mi neden oldu diye düşündü. Kadifekale’de on mayıs günü saat on ikiden on yediye kadar kalmışlardı. Gitmeye karar verdi. Bindiği otobüsten garajda indikten sonra seyyar çiçekçiden bir demet karanfil aldı. Bir taksi çevirerek bindi. Şoför

Nereye diye sorduğunda Kadifekale’ye diye yanıtladı. Yol boyunca hep onu düşündü. Gerçekten gelecek mi acaba, yoksa yaşanan süreç içerisinde her şey unutulmuş muydu. Az sonra saçı önüne düşecek, ak mı, kara mı ortaya çıkacaktı. Araba Kadifekale’nin surlarının içinde durduğunda, arabadan inip hesabı ödedi. Bir yıl önce buluştukları yere doğru yöneldi. Yüreğindeki burukluk dayanılacak gibi değildi. Ya gelmediyse? Keşke gelmese diye geçirdi içinden. Eğer geldiyse küllenen ateş bir daha parlar mıydı ki. Ona onu kesinlikle istemediğini nasıl anlatacaktı. Yine hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlarsa, ağladığını duyup gelenlere durumu nasıl anlatacaktı. Buluştukları yer göründüğünde rahat bir nefes almıştı. O gelmemişti. Belki geç kalmıştır diyerek o gün oturdukları taşın üstüne oturarak beklemeye başladı. Bir saat kadar bekledi oturduğu yerde. Kalkıp surların içinde gezinmeye başladı. Gezinirken gözlerini oturdukları taştan ayırmıyordu. Saatine baktı. Saat ikiyi gösteriyordu. Taşın yanına gitti ve elindeki karanfil demetini taşın üzerine bırakarak geri döndü.

İş yerine geldiğinde, oldukça rahatlamış bir hali vardı. Aylar önce aldığı mektubu çekmeceden çıkardı. Nokta noktam şiirini doyasıya okudu defalarca. Mektubu tekrar çekmeceye koyarken, diş izleri ne de tez siliniyormuş dudaklardan diye mırıldandı.

Gecenin ayazı oturduğu odayı iyice soğutmuştu. Üşüdüğünü fark etmek yaşadığı hayal aleminden çekip aldı onu. İçkinin bedenine verdiği gevşeme yitip gitmişti. Dolunayı aradı gözleri. İyice yükseldiğinden olacak görünmez olmuştu. Saatine baktı. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Anılarının yüreğindeki buruk acısıyla uyuyabilecek miyim diye düşündü. Eli bira şişesine gitti. Şişeyi alarak açtı. Çivi çiviyi söker diyerek bardağa boşalttığı birayı bir solukta içti. Elveda anılar diyerek gidip yatağına uzandı. 2000-03-10 FOÇA

Özcan NEVRES

 

 

 

 

 

DİLİNİN BELASI

DİLİNİN BELASI

Koy Enstitüsünden sağlık memuru olarak mezun olduktan sonra atandığı köyde hemen göreve başladı. Koylülerin buldukları bir eve yerleşti. Koyun geniş bir bahçesi vardı. Bahçe ola bildiğince bakımsızdı. Bahçe içindeki kuyunun suyu oldukça yakındı. Kuyudaki tulumba bakim görmediğinden köselesi kurumuş ve klapeside is görmeyecek kadar eskimiş olduğundan kuyudan su çekemiyordu. Koy Enstitüleri çok yönlü eğitim verdiğinden, daha öğrencilik yıllarında günlük hayatta gerekecek bazi aletleri satın almış ve bunlari kendi eliyle yaptığı bir tahta sandığa yerleştirmişti. Takım çantasından kurbağacık ile penseyi çıkarıp aletlerin yardımıyla tulumbayı vidalı yerlerinden soktu.

Kasabada Perşembe günleri Pazar kurulduğundan, köyden kasabaya giden çok oluyordu. Gece, tulumbadan soktuğu klape ve suyu emen köseleyi yanına alarak koy kahvesine gitti. İçeri girdiğinde kahvede oturanların tümünü selamlayarak, gidip muhtarın oturduğu masaya oturdu. Elindekileri masanın üzerine bıraktı. Muhtar,

Hayrola Ekrem, ne bunlar boyle,

Muhtar etme gözünü seveyim, bilmez gibi bir de soruyorsun.

Yahu Ekrem, ben nereden bileceğim bunun ne olduğunu?

Muhtar senin evinde tulumba yok mu?

Tulumbasız ev olur mu be Ekrem?

Oyleyse ne soruyorsun? Yoksa senin tulumbada hic bozulmaz mı bunlar.

Yahu Ekrem sen bana, bağ ve pamuk arası nasıl sürülür? Atlar ise nasıl koşulur, bunlari sor. Sut sağmak, tulumba onarmak benim dâhiliye vekilinin isi. Ne etmeye getirdin bunlari?

Yarın kasabanın pazarı. Is yapacak birine verelim bunlari. Aynısından ali versin.

Yarın benim birader pazara mutlaka gider. O is bitirmeyi de sever. Ona verelim alsın. Hele sen ne içeceksin bi yol onu söyle. Araya laf girdi. Sormayı unuttum.

Orta bir kahve içerim. Muhtar,

Kahveci!! İki orta kahve Getir, deve batmaz olsun dedi kahveciye. Kahveleri getiren ayakçıya masanın üzerindeki parçaları verdi.

Bak benim birader orada dipte oturuyor. Bunlari ona ver. Bizim sağlıkçının olduğunu söyle. Aynısından yarin ali versin. Ayakçı,

Bas üstüne muhtar ağa diyerek parçaları alıp götürdü.

***

Muhtarın kardeşi Salih pazardan erken dondu. Kasabadan aldığı parçaları, muhtarlığın bitişiğindeki sağlık memuru ve ebe için ayrılmış odaya götürdü. Ekrem,

Hoş geldin Salih, sana zahmet oldu. Kaça aldın bunlari?

Ne parası be sağlıkçı? Kırk yılda bir isin düşecek, ona da para mi olur?

Olur, olur. Sen bunlari bedava almadın.

Para için sakin üsteleme, yoksa alır geriye götürürüm. Hem sen bunlari nasıl takacaksın?

Soktuğum gibi.

Etme be sağlıkçı. Bu isler erbap isidir. Bu namussuz tulumbalar, iğne deliği gibi bir yerden hava alsın, suyu, oldur Allah çekmezler. Cebinden küçük bir paket çıkardı.

Bak sen bundan istemedin ama ben aldım. Belli ki sen hic tulumba tamir etmemişsin. Hadi gidelim de sunu beraber onaralım. Bekçiye sağlıkçının evine gittiklerini, arayan olursa oraya göndermesini soylediler. Salih eve giderken gerekir diye yerde bulduğu kiremit parçalarından birkaç tanesini aldı.

Kuyunun yanına vardıklarında Salih,

Çekiç var mi diye sordu?

Var tabi.

Al gel. Küçük paketi açtı. İçindeki kuyruk yağını çıkarıp tasın üzenine koyup iyice ezdi. Üzerine kiremit parçaları koyup kiremitleri yağla birlikte iyice ezdi. Hazırladığının bir kısmini tulumbanın takılacağı demirin üzerine yaydı. Demir ağırlıklı klapeyi üzerine yerleştirdi. Kalan eziği köselenin üzerine yaydı. Tulumbayı delikler denk gelecek şekilde yerleştirip vidaları takti. Boşluklarını aldıktan sonra, yumuşak bir şekilde sıktı.

Bak Ekrem bey, bu vidaları fazla şıklarsan, tulumba dokum olduğundan kolayca kırılır. Buna kaynakta olmaz. Yenisini almak zorunda kalırsın. Kolun vidasını sokup köseleyi yerleştirdikten sonra vidayı sikti. Köseleli kısmi tulumbanın içine sokup destek vidasını deliğinden geçirip somununu takti. Hadi bakalim Ekrem bey, az su al gel. Ekrem evden getirdiği testiden tulumbaya su doktu. Salih’in kolu birkaç kez kaldırıp indirmesiyle tulumbadan gürül, gürül su akmaya başladı.

Ooo Ekrem Bey, bu su ne boyle? Sen bu su ile koca bir bahçeyi sularsın. Su yakın olduğu için yormaz bu kol insani. Ekrem,

Eline sağlık,hadi bakalim Salih ağa, kahvehaneye gidip kahvelerimizi içelim. Nasıl olsa saat beşe geldi. Rahat rahat otururuz.

***

Ekrem mesai saatinin bitmesini iple çekerdi. Mesai biter bitmez evine gider, evin geniş bahçesini beller ve tarhlar hazırladı. Bütün tarhları kışlık sebzelerle doldurdu. Tarhların birinde açtığı tavaları önce suya doyurdu. Sonra da maydanoz, dereotu, roka ve tere tohumlarını ayrı tavalara serpti. Üstlerine toprakla karıştırdığı yanık gübreleri eledi. Gece kahveye gittiğinde muhtarın Kardeşi Salih oturduğu yere davet etti kendisini.

Gel bakalim gel, koca bahçıvan. Ne bu yahu, bir bahçedir tutturdun. Yüzünü görene aşk olsun. Neler yaptın bu gün?

Tarhların birine dört tava yaptım. Her birine tere, dereotu, maydanoz ve roka diktim.

Roka ve tere nazlanmaz hemen çıkar ama maydanozla dereotu çok nazlanır. Hele maydanoz ya çıkar ya çıkmaz.

Çıkar, çıkar. Sen hele dikmesini bil.

Ne yani bizim diktiğimiz maydanozların çıkmaması dikmesini bilmediğimizden mi?

Tabi ki bilmediğinizden. Siz tavaya tohumu serptikten sonra tırmıkla karıştırıyorsunuz. Tırmık kimilerini derine gömüyor, kimilerini de dışarıda bırakıyor. Bu yüzden diktikleriniz bozuk çıkıyor. Kimi yerleri bos oluyor. Kimileri ise ola bildiğince sik.

Peki sen nasıl yapıyorsun?

Sen yer hazırlıyordun. Tohumları attin mi?

Tava hazırlamayı bu gün bitirdik. Yarın gidip tohumları atıp tırmıklayacağız.

Yarın Pazar. Ben de geleyim sizinle. Suyumuz var degil mi?

Ne yapacaksın suyu? Sulayıp dikersek o tohum kaymağı nasıl kırar?

Ben yarin sana nasıl yapacağını öğretirim. Yarın bahçeye bir kalbur getirmeyi unutma.

O ne ise yarayacak?

Yarın öğrenirsin.

Ülen.  Sağlıkçı, basımıza bahçıvan kesildin be.

***

Ertesi gün beraberce Salih’in bahçesine gittiler. Su kuyusundaki su dolabına ati koştular. Tavaları suyla doldurdular. Suyun emilmesini beklerken, bire bir gübreyle toprağı karıştırdılar. Suyu emmiş olan tavalara Salih tohum serperken, Ekrem tohumların üzerine toprak gübre karışımını eledi.

Bir hafta sonra Salih arkadaşlarına Ekrem’in metoduyla maydanoz ve dereotlarının kılavuz verdiğini, diğerlerinin ise tavaları tamamen örttüğünü anlatıyordu. Üstelik çıkanların ayni sıklıkta olduğunu söylüyordu. Hele bi gelsin o, iki eline birer kahve söyleyeceğim. Ben, sen ne anlarsın bahçeden demiştim ona. Meğer ben bilmiyormuşum bahçe isini. O sırada Ekrem kahvehaneye girdi. Masadakiler hep birlikte ayağa kalkıp,

Gel bakalim büyük bahçıvan. Gel de bize de öğret bu bahçıvanlığı. Hemen orta kahvesini soylediler. Keçici Kazım,

Ülen sağlıkçı, ne biçim is bu. Salih ağamıza çok değişik bir dikim öğretmişsin. Tohumlar kısa zamanda tavayı örtmüşler. Üstelik te eksiksiz çıkmışlar.

Siz sulamadan dikiyorsunuz. Tohum çıkması için gereken tavı bulamıyor. Çıkmak için yağmurları bekliyor. Yağmurun kararı olmuyor. Azı da çoğu da zarar. Zaten bir kısmini tırmık bozuyor. Kalanını da yağmur. Kuşlar cabası. Benim diktiğimde ise sansa bırakılmış bir şey yok. Siz bir dekardan ne kadar domates alıyorsunuz?

Ne dekarı?

Siz donum diyorsunuz, biz dekar. İkisi de ayni kapıya çıkar. Hadi söyleyin bakalim, bir dönümden kaç ton domates topluyorsunuz.

İki bilemedin uc ton.

Sizin diktiğiniz yerden ben sekiz on ton alırım.

Atma be sağlıkçı. Ne len bu. Tarladan tas mi topluyorsun.

Hayır domates topluyorum.

Nasıl oluyor bu?

Seneye burada olursam size onu da öğretirim. Ama ben yinede nasıl olacağını anlatayım. Bizimki memuriyet. Bu gün burada, yarin kim bilir nerede oluruz.

He ya dediler. Doğru söylüyorsun.

İyi ama bu öğreti size pahalıya mal olur.

Kaça mal olur?

Yahu ağzımız kurudu. Ha bire bedava konuşturuyorsunuz beni. Çayları ben söyleyeceğim ama malum ay sonu. İncelerin Mehmet,

Ülen sağlıkçı, cayın lafı mı olur. Hemen kahveciye cay getir diye işaret etti. Ekrem anlatmaya başladı.

Siz domatesleri ikinci çapada yatırıyor musunuz?

Yooo

İste sizin az urun almanızın nedeni burada yatıyor. Domatesler ikinci çapadan sonra diz boyu olurlar. Yeriniz azsa yatırma isini çapa ile yaparsınız Domates kökeninin arkasındaki toprağı çeker oyarsınız. Domatesin gövdesini bu çukura yatırırsınız. Üstüne yumuşak nemli toprak çeker, çapayla guzelce sıkıştırırsınız. Domatesin çok az bir kısmi dışarıda kalır. Yeriniz çoksa ayni işlemi sabanla yaparsınız. Sabanla domates fidelerinin arkasını oyarsınız. Dönüşte saban kulağının kaldırdığı topraklar gövdenin üzerine yığılır. Sabanın arkasından gelen bir kisi, çok gömülmüş olanların üzerindeki toprağın bir kısmini kaldırır. Bu gömülen gövdeler, kısa zamanda kok atar. Buda hızlı büyümesini ve bol urun vermesini sağlar.

Doğru ülen sağlıkçı. Mantığa uygun.

***

Kışa doğru yaz günlerinde yetiştirdiği domates, patlıcan ve biber fidanlarını en çok güneş alan bir tarhın içine dikti. Kasabadan getirttiği morelyelerle tarhın üzerine bir iskelet kurdu. Yapacağı is için sergi naylonu da getirtmişti. Tek başına iskeletin üzerini kapatmak çok zor olacaktı. İsi ertesi güne bıraktı. Gece kahvehanede masa arkadaşlarına,

Yarına isi olmayan var mı diye sordu? Arkadaşlarından Recep,

Benim isim yok. Hayrola hayırlı bir is mi var?

E… söyle bakalim, koyumuzun hangi şanslı kızı bu?

Ne kızı be arkadaşım? Benim evde yapılacak bir isim var. Tek basıma çok zor olacak. Bu yüzden bana bir yardımcı gerekli.

O ise de yardımcı oluruz da, is önceki dediğim is olsaydı sevindirirdi bizleri. Hiç olmazsa omur boyu koylumuz olurdun.

Yahu Recep ağa, benim etim ne, butum ne? Küçük bir devlet memuruyum. Kendime zor yetiyorum. Birde kambur mu yükleyeceksiniz sırtıma.

Ne kamburu be sağlıkçı? Maşallah evde radyo var. Buzdolabı da almışsın. Tüplü ocak ta almışsın gecende. Ne kaldı geriye? Senin evinde olanlar ancak koyumuzun en zengininin evinde var. Yatak yorgan desen o da var. Ne kaldı geriye. Bir tek avrat. Hadi gari, erken kalkan yol alır. Eh de bu ise de hemen köyümüzden bir kızla evlendirelim seni Muhtarın kardeşi Salih,

Ülen Recep, senin dilinin altında bir bakla var ama ha bire geveliyorsun. Çıkar su baklayı ağzından. Hangi kızı layık gördün sağlıkçımıza.

Ben yarin ona söylerim. Siz meraktan çatlaya koyun.

Ertesi gün Recep ağa doğruca sağlıkçı Ekrem’in evine gitti. Ekrem sergi naylonunu bir tarhın yanına uzatmış, yardımcısının gelmesini bekliyordu.

Hoş geldin Recep ağa. Hadi bir el at bakalim, su örtüyü barakanın üzerine çekelim. Birer ucundan tutup kaldırdılar. Örtüyü barakanın obur tarafına kadar çektiler. Naylon örtüyü çıtalarla barakanın üzerine sabitlediler. Dar tarafları havalandırma için boşta bıraktılar. Iş bitiminde

Sağlıkçı be, ne olacak bu örtü burada?

İçindekileri soğuktan koruyacak.

Koruyup ta ne olacak?

Kara kışta taze sebze yiyeceğim.

Hadi be sağlıkçı, kıs aylarında sebze yetişir mi? Sen iyiden iyiye benimle kafa buluyorsun.

Hele kış bir gelsin. Yetiştirdiklerimi beraberce toplar yeriz.

İnşallah derim ama, yine de benim aklim bu ise yatmadı.

Sen cam altında hiç fidan yetiştirmedin mi?

Cooook.

Senin o fideliğinden ne farkı var bunun?

Doğru ya.

***

Kış geldiğinde Sağlıkçı Ekrem’in yetiştirdiği sebzeler tum koylüleri hayrette bırakmıştı. Koylülerin bir çoğu, köylerinde ilk kurulan bu serayı görmeye geliyorlardı. Merakla soruyorlardı,

Aynisini biz de yapsak olur mu diyorlardı.

Olmayıp ta ne olacak. Bizi koy enstitülerinde boşuna mı okuttular. Önümüzdeki yıl orman idaresinden seracılık için kerestelik odun tahsisi istersek, orman idaresinin vereceği tomrukları biçtiririz. Seraları tomruklardan elde ettiğimiz morelyelerle inşa ederiz. Artıklarını, çok soğuk geçecek günlerde ısıtmada kullanırız.

Ertesi yılın ilkbaharında muhtara bir ihtiyaç belgesi hazırlattılar. Yaz başlangıcında tomruklar geldi. Traktör arkasına bağlana bilen bir pula aracılığıyla çalışan bir eski hızar bulup köye getirdiler. Onu sağlam bir yere betonladılar. Orman islerinde çalışmış olan Hatiplerin Mahmut, hızarın basına geçerek ağaçları biçmeye başladı. Zamanı uygun olanlar da kendisine yardim ediyorlardı. Elde edilen morelyeler hemen tarlalara taşınarak, seranın ağaç iskeletini kurmaya başladılar. Traktörleri olanlar çevredeki koyun ağıllarından satın alınan gübreleri taşıyorlardı.          Taşınan gübreler, iskeleti tamamlanan tarlalara kalın bir tabaka halinde serildikten sonra bellenerek toprağa karıştırılıyordu. Belleme isi bitenlerde ise dikim için gerekli arıklar açılıyordu. Bu sera isi gündeme gelmeden önce herkes sadece kendi yaptığı isi biliyordu. Oysa simdi tüm seralar sıra ile islenerek hazırlanıyordu. Tüm seralar tamamlanıp dikim is bittikten sonra örtü için gereken sera naylonlarını satın aldılar. Havalar serinleyince naylon örtüler seraların üzerine çekildi.

Soğuk gecen gecelerin sabahında sera sahipleri merakla seralarına gidip soğuğun olumsuz etkisinin olup olmadığını kontrol ediyorlardı. Bu ara çobanlar koylülerin göz bebeği olmuştu. Zira en doğru hava tahmin raporlarını onlardan alıyorlardı. Kıs yumuşak geçtiğinden seralarda kullanmak üzere satın aldıkları talaş sobalarına gerek duyulmamıştı.

Kahvehanede derin bir sohbet vardı. Urun hasatı için gün sayılıyordu. Tek tuk kızaran domatesler vardı. Muhtarın Salih,

Ekrem Bey, benim anlayamadığım bir şey var. Nasıl oluyor da bu seraların içi bu denli sıcak oluyor.

Sera örtüsü olan naylonun özelliği güneş ısınlarını iyi geçirmesi. Toprağın içinde bol gübre var. Toprak ısınırken gübrelerde kızışıyor. Bu da seranın içinde yaz sıcağına yakın bir sıcaklık oluşuyor. Naylon hava geçirmediği için, sıcaklık uzun sure içeride hapis oluyor. Soğumaya fırsat kalmadan güneş doğuyor ve kaybolan sıcaklık yeniden kazanılıyor. Çok soğuk olursa naylon örtüde oluşan su damlaları buz tanecikleri halinde urunun üzerine düşer ve hasar yapar. Yapraklar ve urun üzerinde kara lekeler yapar. O lekelerin oluşmasını önlemek için seranın içinde soba yakılması gerekir.

Ekrem Bey siz nerede öğrendiniz bunlari?

Ben Koy Enstitüsü mezunuyum dedim ya size. Bizi orada çok yönlü yetiştirdiler. Sizler Koy Enstitüleri kapatılırken bayram yapmıştınız. Halkın kalkınmasından korkanlar, okulumuzu komünist yuvası diye karalayarak kapatılmalarını sağladılar. Tümü birden

Deme yahu, deseniz ya biz iyi kazıklanmışız.

***

Haşata hızlı girdiler. Alici hızlı. Gelir ise oldukça yüksekti. Koylu sağlık memurlarına büyük saygı gösteriyorlardı. Koyun ileri gelenleri

Ne yapsak ta bu değerli adamı köyümüzden kaçırmasak diyorlardı. Kız verelim dedik istemedi. Arazi verelim dedik istemedi. Üstelik yaptıklarının karşılığında da hiçbir şey istemiyor. Bu durumda yapa bileceğimiz tek şey buradan başka tarafa tayin edilmemesi için dua etmek.

***

Köye yeni bir ebe atandı. Uzun boylu, ince yapılı, esmer ve oldukça guzel bir kızdı. Ekrem hös geldin diye uzattığı elini tutan kızın elinden elini ayırmak istemiyordu. İçinden sim sıcak bir şeylerin aktığını hissetti.

Kız insanin içini yakan bir sesle

Hoş bulduk dedi.

Ben koyumuzun sağlık memuruyum. Uzun zamandır ebe tayin edilmesini bekliyorduk. Sizin gibi bir hanimin tayini beni çok sevindirdi. Koyumuz insanları çok can insanlar ama meslektaş arkadaşlığı çok daha guzel. Buraya tayin olduğumdan beri ilk defa bir meslektaşım ile birlikte çalışacağım. Önce size bir ev bulalım. Ev buluncaya kadar benim evde kalırsınız. Ben konuk odasında kalırım. Ev ayarlamamız uzun sürmez. Belki bu gece bile size ev bulurum. Koylu aksama tarlalardan döner. Geceleri kahvehanede toplanıyoruz. Çocukları için ev yapıp bos tutanlar var. Onlardan birini tutarız. Benim hatırımı kırmak istemezler. Size iyi bir ev bulurum.

Çok memnun oldum. Siz rahatsız olmasaydınız. Nasıl olsa muhtar ev isini hal eder. Hem annem bu ise ne der?

Çok af edersiniz efendim Size hös geldiniz demekte geç kaldım Ne olursunuz teyzeciğim kusuruma bakma.

Estağfurullah oğlum. Neden kusuruna bakayım?

Gece doğumlarında bana haber verirsen beraber gideriz doğuma. Ne olur ne olmaz. Bakarsın koyun delikanlılarından biri çılgınlık yapmaya kalka bilir.

Yardımınıza şimdiden teşekkür ederim.

Hadi simdi sizi kalacağınız eve götüreyim. Eve vardıklarında, genç ebe Nebahat evin bahçesine hayran olmuştu. Sokak kapısından eve kadar olan yolun iki yanında güller renk açmışlar. Doyumsuz bir güzellik sergiliyorlardı. Baharla birlikte yeni dikilen sebzelerin yeşili henüz toprağı örtmemişti.Toprak rengiyle yeşil tam bir uyum içerisindeydiler.

Ekrem Bey bu bahçe de sizin mi?

Evet, benim efendim.

Annem de ben de bayılırız boyle bahçeli evlere.

Bahçe sizin efendim. Ne zaman isterseniz gelirsiniz. Burayı da kendi eviniz sayın. Biz zaten burada evlerde kilit bilmeyiz. Herkesin kapısı açıktır. Evin içini gösterdikten sonra izin isteyerek ayrıldı. Geceyi konuk odasında geçirecekti. Aksam iyice yaklaşmıştı. Koyun bakkalları, ekmek arası sucuk ve kasar yapıyorlardı. Ara sıra bunlardan birine uğrar, biri iki tek atardı. Bakkal dükkânına girdi. Bakkala,

Ver bakalim benim nevaleyi dedi. Bakkal ekmek arası sucuğu verdikten sonra bir bardağa doldurduğu rakıyı sobadaki masanın üzerine koydu. Bos bir bardak ve bir sise suyu da rakının yanına bıraktı.

Hadi bakalim basla demlenmeye. Bakalim bu yalnız hayata daha ne kadar dayanacaksın. Duyduğuma göre köyümüze atanan ebemiz çok guzelmiş. Koyumuzun kızlarından hiç birini beğenmedin. İnşallah bu senin aklını çeler de bu rezil bekârlıktan kurtulursun.

Etme Allah’ını seversen Mehmet Efendi. Ben bekârlığımdan memnunum. Kızcağız daha bu gün geldi. İse başlamadan dillendirmeyin kızın adini.

Kızma be Ekrem Bey, biz seni çok severiz. Hani dedim ki madem kız guzel. Eh sende yabana atılacak bir delikanlı değilsin. Aptala malum olur derler. Öyle geçti içimden. Sizin iyi olmanızı istemeyenin gözleri kor olsun. Az hizmetin geçmedi köyümüze. Hepimizin gözlerini açtın. Sayende hepimizin kazancı, eskisinden kat iyi. Evlenip burada kalmanız bizi çok memnun eder.

Mehmet Efendi, kapat artık bu konuyu. Fol yok yumurta yok. Duyan da bir şey var zannedecek.

Meraklanma Ekrem Bey, burada biz bizeyiz. Bir başkası olsa sana boyle takılır mıyım? İçkisini bitirinceye kadar konuşmadılar. Hesabi ödeyip kahvehaneye gitti. Kahvehaneye girdiğinde kahvedekilerin tümü kendisine gülerek bakar gibiydi. Sanki hepsi,

Hadi, hadi isin is. Beklemene değdi. Bu güne kadar evlenmeyi düşünmüyorum diyordun. Bakalim bu guzel kıza dayana bilecek misin? Her zaman yaptığı gibi gidip Muhtarın Salih’in oturduğu masaya oturdu. Selamlaşma sırasında ocakçıya kahve yap diye işaret etti. Kahvesini yudumlarken Salih kulağına eğildi. Sen gelmeden önce seni konuşuyorduk.

Neden?

Ebemize görenler hayran kaldılar. Bizim sağlıkçı aptallık etmese de bu guzel kızı kaçırmasa diyorduk.

Salih, seni çok severim. Dostluğumuzun devam etmesini istiyorsanız, bir daha boyle bir şey duymayayım.

Tamam arkadaş, madem sen öyle istiyorsun öyle olsun. Sözü yine seracılığa getirdiler. Gece geç vakit dağıldılar.

Ekrem konuk odasına girdiğinde yatak ve yorgan çarşaflarının değiştirilmiş olduğunu fark etti.

Ulan muhtar senin kadar anlayışlı insana çok az rastlanılır. Ben kalacağım diye her tarafı dip temel temizletmiş. Soyunup yatağa girdi. Yatağa uzanır uzanmaz Nebahat’in guzel yüzü gelip bir burgu gibi beynine saplandı. Ne yaptıysa onu beyninden çıkaramadı. Düşüncelerini yeni sezon için hazırlayacağı seraya kaydırmak istedi olmadı. Koyun saymayı denedi. Oda olmadı. Sabaha kadar uyumadı.

Sabah önce bakkala gitti. Kasar peyniri ve bir de ekmek aldı. Kahvehaneye uğrayıp kahveciye sağlık odasına bir duble cay göndermesini soyledi. Aldıklarını masanın üzerine açıp, getirilen duble çayla birlikte kahvaltısını yaptı. Az sonra ebe hanim geldi.

Günaydın Ekrem Bey.

Günaydın Nebahat hanim. Kahvaltı yaptınız mı?

Yok yapmadım. Bakkala gidip eve bir şeyler aldım. Geç kalmamak için kahvaltı yapmadan geldim.

Bakkala gitmene ne gerek vaadi? Dolapta her şey vardı. Rafta cay seker de var.

Gördük onlari ama, yinede bir şeyler alayım dedim.

Sen kahvaltı yapmadan gelmezsin diye duşundum. Bu yüzden kahvaltımı yaptım. Peyniri de ekmeği de çok almıştım. Sana da yetecek kadar var. Ben sana bir duble cay söyleyeyim.

Yok zahmet etme. Annem cay hazırlıyor. Demlenince getirecek.

Annene niye zahmet ettiriyorsun? Kahvehane hemen şurada, yakınımızda. Ne zaman istesek hemen getirirler.

Olsun canim, kahvehaneden gelen cay evde yap ilana benzer mi? Az sonra annesi çayla birlikte kahvaltılık ta getirdi. Daha iyi kaynaşmak için kahvaltısını yaptığı halde onlarla birlikte tekrar kahvaltı yaptı.

Gece yatağa girdiğinde dünkü geceyi uykusuz geçirdiği halde yine uyuyamıyordu. Olumsuz şeyler düşünüyorsun dedi kendine. O kız ola bildiğince guzel ve boylu poslu. Sense boy fakiri bir fukara. Gelenek olmuş erkek kadından uzun olacak diye. Sen bu boy fakirliğiyle vaz geç bu sevdadan. Uyumana bak. Boyle duşundu ama nedense bir turlu kafasından sokup atamıyordu bu guzel kızı.

Nebahat ilk gün yorgunluktan ve koy hayatini yadırgamaktan öte düşünecek hali kalmamıştı. Yatağa girer girmez hemen uyumuştu. Bu gece ise gözüne uyku girmiyordu. Ekrem takılmıştı kafasına. Kası gözü düzgün ve oldukça efendi bir insan. Ah biraz boyu uzun olsaydı ne olurdu sanki. Nedense aklından bir turlu çıkaramıyordu Ekrem’i. Mesleği mesleğime uygun. Herkes tarafından sevilen bir insan. Boyu biraz kısa olmuşsa ne olmuş yani? Gökten yıldız mı toplayacaklardı. Ne olursa olsun. Eğer kendisinden bir evlilik önerisi gelirse, nazlanmadan evet diyecekti. Bu düşünceyle rahatladı. Gözlerine bir ağırlık çoktu. Uyudu.

Kiralamak için koyun iyi evlerinden birini buldular. Eşya için acele etmiyordu. Zira Ekrem bahçesindeki çiçekler ve sebzelerin bakimi için evine geldiğinde onu mutlaka yemeğe ali koyuyorlardı. Bu da biri birlerine iyice kaynaşmalarına neden oluyordu. Bahçeye koydukları masada yemek yiyeceklerdi. Anne mutfakta yemek hazırlıyordu. Nebahat,

Ekrem Bey evlenmeyi düşünmüyor musunuz diye sordu.

Duşundum. Hem de çok duşundum. Kısmetime hep koy kızları çıktı. Ben, bir meslektaşımla ancak mutlu ola bilirim diye düşündüğümden evliliği bir turlu gerçekleştiremedim. Burada kendimi ise verdim. İlçeye maaş almak için bile gitmez oldum. Maaşımı muhtara aldırtıyordum. Olmadı iste.

Nasıl bir es düşünüyorsun. Belki benim donem arkadaşlarından birini ayarlarız sana. Ekrem bu cümleyi nasıl söylediğine kendisi bile sasırdı.

Sizin gibi birini. Nebahat şaşırmadı. Onun davranışlarından bu sözleri duyacağını tahmin ediyordu. Sasırmış gibi yaparak,

Benim gibi biri mi?

Evet sizin gibi biri.

Doğrusu beni çok şaşırttınız. Beni beğendiğinizi hiç ummuyordum. Ekrem heyecandan boğulacak gibiydi.

Seni beğenmekten öte, senin için çıldırıyorum. Seni ilk gördüğümden beri uyku haram oldu bana. Elini Nebahat’in elinin üstüne koydu. Eğilip dudaklarını Nebahat’in ensesine koydu. Ensede gezen dudaklarını yana kaydırarak dudaklarını aradı. Nebahat karsı koymadı. Dudaklar biri birlerine kenetlendi. O sırada Nebahat’in annesi elinde yemek tepsisiyle evden çıktı. Olanları fark edince geriye dondu. Biraz bekledikten sonra içeriden seslendi.

Nebahat! Hadi gel de yemekleri al. Nebahat,

Bırak artık beni. Bak annem beni çağırıyor. Koşar adımlarla eve gitti. Yemek sonrası anne kahve yapmak için eve gittiğinde Ekrem,

Nebahat, kahvelerimizi içerken annene seninle evlenmek istediğimi söyleyip seni isteyeceğim. Baban olmadığına göre, nasılsa kararı annen verecek.

Acele etmiyor musun?

Neden acele etmiş olayım. Aylardan beri biri birimizi yeterince tanıdık.

Ekrem, aylar önce kiraladığım eve taşınmakta neden ağırdan aldığımı simdi anladın mı? Senin bu teklifi bana yapacağını umuyordum. Annemin itiraz edeceğini sanmıyorum. Nisan, düğün gibi göstermelik şeylerle uğraşmayalım. Köyde pikaplı bir kına gecesi yaparız. Nikâhtan sonra bir haftalığına memleketimize gideriz. İlçelerimiz zaten biri birine çok yakın. Ekrem,

Hadi bu anlaşmamızı kutlayalım diye dudaklarına uzandığında, Nebahat,

Ne yapıyorsun? Neredeyse annem gelecek. Suçüstü yakalanmayalım. O sırada anne evden çıktı. Tepsiyle getirdiği kahveleri masanın üstüne koydu. Kahveler yudumlanırken Ekrem,

Anneciğim sizden Allah’ın emri, peygamberimizin kavliyle kızınızı istiyorum. Lütfedin evlenmemize izin verin.

Ben ne diye bilirim oğlum. İkiniz de okumuş insanlarsınız. En iyi kararı kendiniz verirsiniz. Nebahat peki dedikten sonra bana onaylamak düşer.

Nebahat, sen ne diyorsun kızım?

Sen peki dersen, ben de peki derim anne. Yeni sözlüleri bas basa bırakmak cin

Ben mutfağa, bulaşıkları yıkamaya gidiyorum diye kalktı. Kalkıp fasulyelerin gölgelediği yere gittiler. Doyasıya öpüşerek, anlaşmalarını kutladılar. Ertesi gün ilçeye giderek nikah işlemlerini tamamladılar. Okuntu dağıtmak üzere de iki kasa fıstıklı ve güllü lokum aldılar. Köye döndükten sonra sabırsızlıkla nikah işlemlerinin askıdan inme suresinin dolmasını beklediler. Nikâha beş gün kala, Salih’in ve muhtarın kızları birlikte lokumları torbalamaya başladılar. Ertesi gün koy bekçisi okuntu torbalarını dağıtarak tüm koylüleri kına gecesine davet etti. Davetsiz kimse kalmamasına özen gösterdiler. Kına gecesi pikaplı olmasına rağmen çok neşeli geçti. Ayni gece nikâhları da kıyıldı. Ertesi gün anneleriyle birlikte ilçeye gittiler. Oradan da otobüsle önce gelinin köyüne, oradan da damadın köyüne gittiler. Annelerini köyde bırakarak, Marmaris’e hareket ettiler. Bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitmişti sanki.

Köye döndüklerinde ilk isleri, Nebahat’in kiraladığı evdeki eşyaları Ekrem’in bahçeli evine taşımak oldu. Mesai sonrası Nebahat ev isleri ile uğraşırken, Ekrem marangoza biçtirdiği morelye ve çıtalarla kameriye inşa etmeye başladı. Kameriye tamamlandıktan sonra etrafına sarmaşıklar dikti. Kameriyeye birde çatma kapı yaptı. İçine masa ve sandalyeler yerleştirdi. Gerçi yaz geçmek üzereydi ama, kıs ortasında yazdan kalma günler olurdu. O günler kameriyede oturup, dogma ile iç içe yemeklerini yerler ve çaylarını içerlerdi. Bazı aksamlar, bira içerlerdi. Kadehlerini kaldırıp, şerefe derlerdi. Kadehler bazen evlilik yıl donumu, bazen tanıştıkları günün veya ulusal bir bayramın kutlanması için kalkardı. Ekrem evliliklerinin ilk günlerindeki gibi şiirler okurdu. Şiirler kendi yazdığı veya Karacaoglan’dan, Yunus Emre’den, Dadaloglu’ndan, bazen de Esref’ten olurdu. Seni çok seviyorum diyerek yanına iyice sokulur, başkalarının duymasından korkar gibi,

Ah Nebahat, benim sevgili kariciğim, seni nasıl sevdiğimi anlatamam sana. Sana olan askımı kanıtlamak için gökyüzünde gördüğün su yıldızların tümünü yolarda kucağına doldura veririm. Nebahat gülerek,

Yıldızların tümünü toplayıp kucağıma yığmana gerek yok sevgilim. Ben senin , beni çok sevdiğini biliyorum. Bu kez de kadehler yolunmaktan kurtulan yıldızlar için kalkardı. Mutluluklarının omur boyu kesintisiz sürmesini dilerlerdi.

 

***

Zaman akıp gidiyordu. Ekrem bin bir emekle yetiştirdiği sebzeleri çocuklarının talan etmesine aldırmadan gülüyordu. Dayanamadı.

Çocuklar, o patlıcanları biberleri domatesleri boyle ezip kırarsanız, anneniz size nasıl yemek yapacak. Hadi yeter artık yaptığınız yaramazlıklar. Anneniz görürse çok kızar. Hadi bakayım yemeğimizi kameriyeye taşımak için annenize yârdim edin. Çocuklar babalarının yüzüne,

Baba bu da olur mu? Ne guzel oynuyoruz der gibi baktılar. Yinede itiraz etmediler. Koşar adımlarla eve gittiler. Birinin elinde su sürahisi ve bardaklar, diğerinin elinde ekmek selesi ve çatal kasıklar geri döndüler. Anne yemekleri getirdi. Masaya yerleştirdi. Yemekler nefisti. Nebahat,

Ekrem, şehir ebeliği için kursa çağrıldım. Yakında koy hayatini terk edip ilçeye taşınacağız. Bu çocuklar nasıl alışacaklar şehir hayatına. Vazgeçeyim desem olmaz. Bunlarin orta öğretime başlamaları yaklaştı. Eninde sonunda ilçeye taşınacağız.

Hanim dert etme o kadar. Bahçeli bir ev bulur satın alırız. Şehirde bahçeler küçük olsa da çocukları yine de oyalar. Pek sorun çıkacağını sanmıyorum. Ben de ilçeye atanmamı isteyeyim. Bir an önce ilçeye yerleşelim.

İyi olur be Ekrem.

Pazar günlerini ilçede ev aramakla geçiriyorlardı. Satılık ev çoktu ama bahçeli olanı yoktu. Sonunda hastaneye yakın küçük bir bahçesi olan bir ev buldular. Pazarlikta anlaşarak kaparo verdiler. Ertesi gün yine ilçeye giderek tapu işlemlerini tamamlayarak evin anahtarını aldılar. Mobilyacıdan iki divan alarak eve koydular. Cumartesi ve Pazar tatilinde gerekli tamir ve boya islerini Ekrem kendisi yapacaktı. Kireççiden aldıkları sönmemiş kireci bakkaldan aldıkları iki yağ tenekesi içinde söndürdüler. Son arabayla köye döndüler. Çocuklar evi beğenmemişlerdi. Biri annesinin, diğeri babasının boynuna sarılarak,

Ne olur bu köyden ayrılmayalım diye ağlayarak yalvardılar.
Tamam, çocuklar, ağlamanıza gerek yok. Biz köyümüze sık sık geliriz dediler.

Sık sık geleceğimize hiç gitmesek daha iyi olmaz mı?

Gitmek zorundayız. Şurada ne kaldı sizlerin ortaokula gitmenize. Ha bu gün, ha yarın nasıl olsa gideceğiz. Orada da yeni arkadaşlar edinirsiniz. Oraya ısındığınızda, buraya bir daha gelmek bile istemezsiniz. Gece yattıklarında, çocukların biri birine sarılıp ağladıklarını fark eden Nebahat ‘in içi burkulmuştu. Alışırlar diye geçirdi içinden.

***

Şehir hayatına çocuklar çabuk alışmışlardı. Oysa Ekrem bir turlu uyum sağlayamıyordu. Bu yüzden içkiye verdi kendini. Is saatinde bile kaçamak yapıp içiyordu. Kotu, çıkarcı arkadaşlar edinmişti kendisine. Çıkarcılar onu hastane kapısında bekliyorlar, çıkar çıkmaz koluna girip doğruca gazinoya gidiyorlardı. Ne evi, ne esi, ne de çocukları bir hiçti gözlerinde. Varsa içmek, yoksa içmek. İçkiye para yetiştiremediğinden sürekli borçlanıyordu. Alacaklıları evinin kapısına, hastanenin kapısına dayanıp hem kendisini, hem de esini küçük düşürüyordu. Ayrılmaya karar verdiler. Bir sure ayrı kaldılar. Es, dost araya girdiler. İçkiyi bırakma şartı ile barıştılar. İçkisiz günler uzun sürmedi. Daha da azıtmıştı. Ulu orta dine imana ve devlet büyüklerine küfür ediyordu. Yine ayrıldılar.

Ekrem’i çok seven bir arkadaşı onu hastane kapısında bekliyordu. Hastaneden çıkınca koluna girip,

Hadi b akalım bu gece beraber içeceğiz. Hem de doyasıya.

Hastır ulan oradan, sen ilmekten ne anlarsın?

Niye, benim ağzım yok mu?

Hadi gidelim bakalim. Yolda iki gençle karsılaştılar. Gençler,

Ekrem abi, bu gece de içecek miyiz?

İçmez olur muyuz be. Hadi bakalim hep beraber gidelim. Gazinoda masayı donattıktan sonra içmeye başladılar. Gece yarısına doğru arkadaşı hesap istedi. Gelen hesap yüz yirmi liraydı. Arkadaşı Cevat,

Hadi bakalim beyler, pamuk eller cebe deyince iki genç,

Bizim paramız yok dediler.

Paranız yoktu da niye geldiniz? Ekrem,

Bırak çocukları yahu, onlar benim konuklarım. Benim üstüme yazsın hesabi.

Hayır, kimseye hesap yazılmayacak, her kes payını ödeyecek. Gençler paralarının olmadığını yinelediler. Cevat,

Gelin ulan buraya deyip gençleri dışarı çıkardı. İkisine de ikişer tokat patlattıktan sonra,

Bir daha sizi Ekrem’in masasında görürsem kemiklerinizi kırarım. Hadi bakalim, def olup gidin. Gençler hızla uzaklaştılar. Döndüğünde Ekrem ayağa kalkmış kendisini bekliyordu.

Ne yaptın çocuklara?

Biraz okşadım.

Niye yaptın öyle, onlar benim arkadaşlarım?

Onlar senin arkadaşların değil, senin leş kargaların. Hesap ne oldu?

Yazdırdım.

Garson gelir misin buraya?

Buyurun efendim. O hesabi defterden silin. Kasaya yöneldi. Kasada oturan patrona,

Ekrem’in tüm borcunun hesabini çıkar bana .O yazdığınız yüz yirmi lirayı silin. Hesap çıkarıldı.

Sonucu bir fişe yazıp verin bana. Yazılı fişi aldıktan sonra yuz yirmi lirayı ödedi. Kalan hesabi ay basında benden alacaksınız. Bundan boyle buna tek kuruş bile veresiye vermeyeceksiniz. Verirseniz alamazsınız ve sonuca katlanmak zorunda kalırsınız.

Bas üstüne efendim. Beraber gazinodan çıktılar. Cevat,

Yeni taşındığınız ev nerede diye sordu.

Niye sordun?

Seni evine götüreceğim de ondan.

Ben eve gitmiyorum.

Niye?

Hanımla kuşuz. Aylardır ayrıyız.

Bakmakla yükümlü olduğun iki çocuğun olacak, sen kendi maaşın yetmediğinden, esinin de maaşına el koyup, içki alemlerine yatıracaksın. Sattığın evin parasına ne oldu? Onu da mı içkiye yatırdın? Normal mi senin bu yaptığın. Hadi bakalim senin eve gidiyoruz.

Gitmem.

Hayır gideceksin. Cevat Ekrem’i hızla sürüklemeye başladı. Ekrem fazla direnemedi. Ev yakındı. Kapı önüne geldiklerinde,

Ne olur eve girmeyelim. Yatmışlardır.

Sen çocuklarında yatacak hal mi biriktin. Baksana ışık yanıyor. Cevat kapının ziline bastı. Kapı hemen acildi. Esi çıktı kapıya. Hiçbir şey olmamış gibi içeriye buyur etti. İçeri girdiler. Esi hemen mutfağa gidip kahve hazırladı. Kahveleri verdikten sonra geçip karsılarına oturdu.

Vay be beyimiz bizim evin yolunu biliyor muydu? Yoksa kadeh arkadaşların boşadılar mi seni diye sordu. Cevat,

Nebahat hanim, beni iyi tanırsınız. Ben bu gece Ekrem’e iyi bir ders verdiğimi sanıyorum. Bedavacı arkadaşlarının dostluk maskelerini yüzlerinden ali verdim. Ekrem’in bu geceki içtiği son içkisi olacak. Bırak ta onunla ben konuşayım.

Ekrem, karina söyle iyice bir bak. Siz kaç sene çok mutlu bir hayat geçirdiniz? O mutlu yıllarınızda ara sıra eşinle birlikte içtiğiniz  hafif içkilerin dışında içki içiyor muydun. Eminim içmiyordun. Köyden buraya taşındıktan sonra ne değişti ki boyle içkiye sarıldın. Evine bağlılığın kalmadı. Seni evinden koparan içki arkadaşlarına git. Benim param kalmadı. Bu gece senden içelim de bakalim, seni içmeye götürecek birini bula bilecek misin. Maaşların gitti. Evinin parası gitti. Gırtlağına kadar borçlandın. Yavaş yavaş kredi muslukların kapanıyor. İnsanlara ne olur bana içki parası verin diye yalvaracak mısın? Kendine, karina acımıyorsun. Bari çocuklarına acı. Yarin seni saat beste hastaneden alacağım. Köylere gidip çayımızı kahvemizi koylülerle birlikte içeceğiz. Ta ki tamam ben artık içki içmeyeceğim. İçmemeye alıştım deyinceye kadar. Ne dersin bu önerime? Ekrem ağlıyordu. Basını kaldırıp esine,

Sizden ve çocuklarımdan özür diliyorum. Yemin ediyorum bir daha ağzıma içki koymayacağım. Cevat ayağa kalkıp ikisiyle de tokalaştıktan sonra,

Dileğim içki yüzünden bir daha yuvanız dağılmasın dedi ve gitmek üzer izin istedi. Ekrem karisinin yüzüne dikkatlice baktı. Gitmesi mi, kalması mı gerekiyor, karar veremiyordu. Karisi,

Sözünde duracaksan kal, gitme dedi. Cevat’i beraberce kapıya kadar uğurladılar.

Cevat dediği gibi her aksam hastane önünden Nevzat’ı alıp köylere oturdu. Ay basında aylığını aldığında beraberce gazinoya gidip kalan borcu ödediler. Gazinodan çıkıp yine bir köye gittiler. Bir aydan fazla surdu köye gitmeler. Ekrem içkinin adini bile anmıyordu. Cevat yıkılacak olan bir yuvayı kurtarmanın mutluluğunu yasıyordu. Koy donuşu bazı kez eve beraber gidiyorlardı. Amacı evdeki tutumunu öğrenmekti. Esi,

Çok sağ olun Cevat bey, sayenizde yuvamız yıkılmadı diyordu.

***

Cevat uzun bir geziye çıkmıştı. Ekrem, içkiye tekrar başlamak için sanki onun gitmesini bekliyordu. Eski arkadaşlarıyla içmeye başladı. İçki çıkısı gittikleri kahvehanelerde ulu orta dine, imana ve devlet büyüklerine küfür ediyordu. Uyaranlara da ağır hakaretler yağdırıyordu. Arkadaşları ulu orta küfür ediyor diye kahvehaneye gitmektense, ilçenin içinden gecen şehirlerarası yolda gezmeyi kararlaştırdılar. Ana kanalın üzerindeki köprüde ayrıldılar. Ekrem kanal üzerindeki toprak yoldan evine doğru ilerlerken, yoğun karanlığın içinden çıkan biri gelip önüne dikildi.

Sen kimsin ulan Allah’a, dine, imana küfür ediyorsun. Dayı mısın sen diye sorduğunda Ekrem,

Seninde Allah’ını, kitabini sözünü tamamlayamadı. Karşısındaki adam üzerine atılıp kafasını koltuğunun altına aldı. Eliyle tuttuğu çenesini hızla geriye doğru cevirdi. Boynundan kükürt diye bir ses çıktı. Adam Ekrem’in cansız bedenini sulama kanalın içine itti.

Cesedi sabah erken saatte tarım isçileri tarafından bulundu. Savcılığa bildirildi. Ustun koru bir soruşturmadan sonra, tahkikat dosyası faili meçhuller dosyalarının arasına kaldırıldı.

Özcan NEVRES