27 Mayıs Darbesi

27 Mayıs 1960 Darbesi
Sayın Başba27 Mayıs 1960 Darbesi
Sayın Başbakan AKP İl Başkanları toplantısında Yirmi Yedi Mayıs Darbesini eleştirmiş. Oysa eleştirilmesi gereken bu darbenin nedenlerini hazırlayanlardır. Bu darbeye neden olanlardır. Demokrat Parti bin dokuz yüz kırk beşte kuruldu. Kurulur kurulmaz din istismarcılığına başladı. Halkı kandırıp kendi saflarına çekmek için her türlü yalandan yararlanmayı çok iyi kullandılar. İkinci Dünya Savaşında çekilmiş olan sıkıntıları sürekli istismar ettiler. Köy Enstitüleri aydınlığa giden yolun temel taşı olmasına rağmen sürekli Köy enstitülerine saldırdılar. O ilim ve irfan yuvalarını komünistlikle karalamaları yetmezmiş gibi enstitüde okuyan kızlarımıza en adi iftiralarla karalamaları enstitüleri kapattırıncaya kadar sürdürdüler. Dünyada örnek sayılan bu irfan yuvalarını kapattırmayı başararak irticaya yönelişin ilk adımlarını atmış oldular. Bu başarılarını Türkçe okunmakta olan ezanı Arapçaya çevirerek pekiştirdiler. Halkın dile getirdikleri sorunlarını sigara paketlerinin üstüne yazarak güya sorunlara çözüm getireceklerdi. O yıllarda en ucuz olan sigaranın paketi yirmi kuruştu. İktidar olduklarında bu sigarayı beş kuruşa içireceklerini vaat ettiler. Kısa zamanda sigaranın fiyatı beş kuruşa indirildi ama paketi değil. Paketin içindeki yirmi sigaranın her biri beş kuruş oldu.
Gümrük kapılarını açtılar. İşe yarar veya yaramaz ne varsa ithal ettiler. Kısa zamanda hurdaya çıkacak olan traktörler. Pili ve elektrikli radyolar, incik boncuk akla gelebilecek her şeyin ithal edilmesine göz yumdular. Zannediyorlardı ki, CHP nin ağzına kadar dolu bıraktığı dövizler hiç bitmeyecekti. Atalarımız ne kadar güzel söylemişler. Hazıra dağ dayanmaz diye. İktidarlarının ilk dört yılında hazine tamtakır kalmıştı. Vadeli ithal edilen ürünlerin bedelleri ödenemez olmuştu. Kısa zamanda ekonomideki dış itibarımızı da yok ettiler. Hazineye ait tonlarca altın Fransa’ya rehin bırakıldı ve bir daha geriye alınamadı. İthalat yapılamaz olunca yokluklar başladı. Halkın tükettiği yiyeceklere ve kullandıklarına çok büyük zamlar geldi. Kilosu otuz beş kuruş olan fasulyenin kilosu yedi buçuk liraya çıkınca türkülere malzeme oldu. Oy fasulyem yedi buçuk lira, hem kaynasın hem oynasın diye şarkılara konu oldu. Bu kötü gidişe dur demek için halkın milli kurutma kanunu dediği Milli Korunma Kanununu çıkardılar. Bu kanundan en çok zarar gören büyük vurguncular değil de küçük esnaflar oldu. Her hangi bir ürünü belirlenen fiyatın beş kuruş üstünde satanlar ağır hapis cezaları aldılar. Yıllarca hapishanelerde çürüdüler.
Bin dokuz yüz elli sekiz yılında yapılması gereken genel seçimleri bir yıl öne alarak bin dokuz yüz elli yedide yaptılar. Eğer seçim zamanında yapılmış olsaydı Demokrat Partinin seçimi kaybetmesi kaçınılmazdı. Büyük baskılara rağmen bir önceki seçimde otuz dört milletvekilliği kazanan CHP bu seçimde yüz yetmiş dokuz milletvekilliği kazanmıştı. CHP nin Genel Sekreteri Kasım Gülek iktidarı çok fena sallıyordu. Bunun üzerine gazetecilere ve gazetelere çok ağır baskılar uygulamaya başladılar. Milli Şef İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker de dahil olmak üzere birçok gazeteciye ağır cezalar yağdırdılar. Gazeteleri ve gazetecileri susturamayınca TAHKİKAT KOMİSYONLLARINI kurdular. Hızını alamayan Başbakan Adnan Menderes meydanlarda gerekirse İDAM SEHPALARI kuracağız diyerek muhalefeti susturmaya çalışmıştı. İsmet İnönü bu söylenene çok sert çıkmıştı. İdam sehpaları kurulabilir ama hangi tarafa çalışacağı belli olmaz demişti. Nitekim de öyle oldu. İdam sehpaları kuruldu ve Demokrat Parti iktidarının bakanlarına çalıştı. Ülke genelinde muhalefet liderlerine çok ağır baskılar uygulandı. Liderlerin seyahat özgürlükleri engellenmek istendi. Muhalefet lideri İsmet İnönü Kayseri’de taşlandı. İstanbul Topkapı’da öldürülmek istendi. İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı Orhan Eyüboğlu’nun kişisel gayretiyle öldürülmesi engellendi. Bu olay üzerine Üniversiteliler ayaklandılar. İstanbul’da gençler kendilerini durdurmak için gönderilen tankların üzerine çıkıp ordu, gençlik el ele diyerek haykırdılar. Bunlar darbenin ayak sesleriydi ama aldırmadılar. Olayları yatıştırmak için sertliğe yanaşmayan orduyu Adnan Menderes tüm subayları emekli etmekle tehdit ederek, gerekirse orduyu yedek subaylarla yönetirim demesi gerilen ipin kopmasına neden olmuştu. Bu kötü gidişe yirmi yedi mayıs sabahında çalınan marşlarla son verildi. Darbeciler Milli Birlik Konseyini kurduktan sonra ilk icraatları bilim adamlarına yeni anayasa hazırlama görevi vermek oldu. O yılların en modern anayasasını hazırlatarak halkın oyuna sundular. Anayasa oylamasında eski demokratların hayır diyelim hayır olsun söylemleri etkili olmadı ve yeni anayasa büyük bir çoğunluğun oylarıyla kabul edildi.
Demokrat Partinin bu ülkeye vermiş olduğu en büyük zarar Köy enstitülerinin kapatılması olmuştur. Böylece çağdaşlığa, aydınlığa giden yolu kapatmış oldular.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

kan AKP İl Başkanları toplantısında Yirmi Yedi Mayıs Darbesini eleştirmiş. Oysa eleştirilmesi gereken bu darbenin nedenlerini hazırlayanlardır. Bu darbeye neden olanlardır. Demokrat Parti bin dokuz yüz kırk beşte kuruldu. Kurulur kurulmaz din istismarcılığına başladı. Halkı kandırıp kendi saflarına çekmek için her türlü yalandan yararlanmayı çok iyi kullandılar. İkinci Dünya Savaşında çekilmiş olan sıkıntıları sürekli istismar ettiler. Köy Enstitüleri aydınlığa giden yolun temel taşı olmasına rağmen sürekli Köy enstitülerine saldırdılar. O ilim ve irfan yuvalarını komünistlikle karalamaları yetmezmiş gibi enstitüde okuyan kızlarımıza en adi iftiralarla karalamaları enstitüleri kapattırıncaya kadar sürdürdüler. Dünyada örnek sayılan bu irfan yuvalarını kapattırmayı başararak irticaya yönelişin ilk adımlarını atmış oldular. Bu başarılarını Türkçe okunmakta olan ezanı Arapçaya çevirerek pekiştirdiler. Halkın dile getirdikleri sorunlarını sigara paketlerinin üstüne yazarak güya sorunlara çözüm getireceklerdi. O yıllarda en ucuz olan sigaranın paketi yirmi kuruştu. İktidar olduklarında bu sigarayı beş kuruşa içireceklerini vaat ettiler. Kısa zamanda sigaranın fiyatı beş kuruşa indirildi ama paketi değil. Paketin içindeki yirmi sigaranın her biri beş kuruş oldu.
Gümrük kapılarını açtılar. İşe yarar veya yaramaz ne varsa ithal ettiler. Kısa zamanda hurdaya çıkacak olan traktörler. Pili ve elektrikli radyolar, incik boncuk akla gelebilecek her şeyin ithal edilmesine göz yumdular. Zannediyorlardı ki, CHP nin ağzına kadar dolu bıraktığı dövizler hiç bitmeyecekti. Atalarımız ne kadar güzel söylemişler. Hazıra dağ dayanmaz diye. İktidarlarının ilk dört yılında hazine tamtakır kalmıştı. Vadeli ithal edilen ürünlerin bedelleri ödenemez olmuştu. Kısa zamanda ekonomideki dış itibarımızı da yok ettiler. Hazineye ait tonlarca altın Fransa’ya rehin bırakıldı ve bir daha geriye alınamadı. İthalat yapılamaz olunca yokluklar başladı. Halkın tükettiği yiyeceklere ve kullandıklarına çok büyük zamlar geldi. Kilosu otuz beş kuruş olan fasulyenin kilosu yedi buçuk liraya çıkınca türkülere malzeme oldu. Oy fasulyem yedi buçuk lira, hem kaynasın hem oynasın diye şarkılara konu oldu. Bu kötü gidişe dur demek için halkın milli kurutma kanunu dediği Milli Korunma Kanununu çıkardılar. Bu kanundan en çok zarar gören büyük vurguncular değil de küçük esnaflar oldu. Her hangi bir ürünü belirlenen fiyatın beş kuruş üstünde satanlar ağır hapis cezaları aldılar. Yıllarca hapishanelerde çürüdüler.
Bin dokuz yüz elli sekiz yılında yapılması gereken genel seçimleri bir yıl öne alarak bin dokuz yüz elli yedide yaptılar. Eğer seçim zamanında yapılmış olsaydı Demokrat Partinin seçimi kaybetmesi kaçınılmazdı. Büyük baskılara rağmen bir önceki seçimde otuz dört milletvekilliği kazanan CHP bu seçimde yüz yetmiş dokuz milletvekilliği kazanmıştı. CHP nin Genel Sekreteri Kasım Gülek iktidarı çok fena sallıyordu. Bunun üzerine gazetecilere ve gazetelere çok ağır baskılar uygulamaya başladılar. Milli Şef İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker de dahil olmak üzere birçok gazeteciye ağır cezalar yağdırdılar. Gazeteleri ve gazetecileri susturamayınca TAHKİKAT KOMİSYONLLARINI kurdular. Hızını alamayan Başbakan Adnan Menderes meydanlarda gerekirse İDAM SEHPALARI kuracağız diyerek muhalefeti susturmaya çalışmıştı. İsmet İnönü bu söylenene çok sert çıkmıştı. İdam sehpaları kurulabilir ama hangi tarafa çalışacağı belli olmaz demişti. Nitekim de öyle oldu. İdam sehpaları kuruldu ve Demokrat Parti iktidarının bakanlarına çalıştı. Ülke genelinde muhalefet liderlerine çok ağır baskılar uygulandı. Liderlerin seyahat özgürlükleri engellenmek istendi. Muhalefet lideri İsmet İnönü Kayseri’de taşlandı. İstanbul Topkapı’da öldürülmek istendi. İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı Orhan Eyüboğlu’nun kişisel gayretiyle öldürülmesi engellendi. Bu olay üzerine Üniversiteliler ayaklandılar. İstanbul’da gençler kendilerini durdurmak için gönderilen tankların üzerine çıkıp ordu, gençlik el ele diyerek haykırdılar. Bunlar darbenin ayak sesleriydi ama aldırmadılar. Olayları yatıştırmak için sertliğe yanaşmayan orduyu Adnan Menderes tüm subayları emekli etmekle tehdit ederek, gerekirse orduyu yedek subaylarla yönetirim demesi gerilen ipin kopmasına neden olmuştu. Bu kötü gidişe yirmi yedi mayıs sabahında çalınan marşlarla son verildi. Darbeciler Milli Birlik Konseyini kurduktan sonra ilk icraatları bilim adamlarına yeni anayasa hazırlama görevi vermek oldu. O yılların en modern anayasasını hazırlatarak halkın oyuna sundular. Anayasa oylamasında eski demokratların hayır diyelim hayır olsun söylemleri etkili olmadı ve yeni anayasa büyük bir çoğunluğun oylarıyla kabul edildi.
Demokrat Partinin bu ülkeye vermiş olduğu en büyük zarar Köy enstitülerinin kapatılması olmuştur. Böylece çağdaşlığa, aydınlığa giden yolu kapatmış oldular.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

27 Mayıs 1960 Darbesi
Sayın Başbakan AKP İl Başkanları toplantısında Yirmi Yedi Mayıs Darbesini eleştirmiş. Oysa eleştirilmesi gereken bu darbenin nedenlerini hazırlayanlardır. Bu darbeye neden olanlardır. Demokrat Parti bin dokuz yüz kırk beşte kuruldu. Kurulur kurulmaz din istismarcılığına başladı. Halkı kandırıp kendi saflarına çekmek için her türlü yalandan yararlanmayı çok iyi kullandılar. İkinci Dünya Savaşında çekilmiş olan sıkıntıları sürekli istismar ettiler. Köy Enstitüleri aydınlığa giden yolun temel taşı olmasına rağmen sürekli Köy enstitülerine saldırdılar. O ilim ve irfan yuvalarını komünistlikle karalamaları yetmezmiş gibi enstitüde okuyan kızlarımıza en adi iftiralarla karalamaları enstitüleri kapattırıncaya kadar sürdürdüler. Dünyada örnek sayılan bu irfan yuvalarını kapattırmayı başararak irticaya yönelişin ilk adımlarını atmış oldular. Bu başarılarını Türkçe okunmakta olan ezanı Arapçaya çevirerek pekiştirdiler. Halkın dile getirdikleri sorunlarını sigara paketlerinin üstüne yazarak güya sorunlara çözüm getireceklerdi. O yıllarda en ucuz olan sigaranın paketi yirmi kuruştu. İktidar olduklarında bu sigarayı beş kuruşa içireceklerini vaat ettiler. Kısa zamanda sigaranın fiyatı beş kuruşa indirildi ama paketi değil. Paketin içindeki yirmi sigaranın her biri beş kuruş oldu.
Gümrük kapılarını açtılar. İşe yarar veya yaramaz ne varsa ithal ettiler. Kısa zamanda hurdaya çıkacak olan traktörler. Pili ve elektrikli radyolar, incik boncuk akla gelebilecek her şeyin ithal edilmesine göz yumdular. Zannediyorlardı ki, CHP nin ağzına kadar dolu bıraktığı dövizler hiç bitmeyecekti. Atalarımız ne kadar güzel söylemişler. Hazıra dağ dayanmaz diye. İktidarlarının ilk dört yılında hazine tamtakır kalmıştı. Vadeli ithal edilen ürünlerin bedelleri ödenemez olmuştu. Kısa zamanda ekonomideki dış itibarımızı da yok ettiler. Hazineye ait tonlarca altın Fransa’ya rehin bırakıldı ve bir daha geriye alınamadı. İthalat yapılamaz olunca yokluklar başladı. Halkın tükettiği yiyeceklere ve kullandıklarına çok büyük zamlar geldi. Kilosu otuz beş kuruş olan fasulyenin kilosu yedi buçuk liraya çıkınca türkülere malzeme oldu. Oy fasulyem yedi buçuk lira, hem kaynasın hem oynasın diye şarkılara konu oldu. Bu kötü gidişe dur demek için halkın milli kurutma kanunu dediği Milli Korunma Kanununu çıkardılar. Bu kanundan en çok zarar gören büyük vurguncular değil de küçük esnaflar oldu. Her hangi bir ürünü belirlenen fiyatın beş kuruş üstünde satanlar ağır hapis cezaları aldılar. Yıllarca hapishanelerde çürüdüler.
Bin dokuz yüz elli sekiz yılında yapılması gereken genel seçimleri bir yıl öne alarak bin dokuz yüz elli yedide yaptılar. Eğer seçim zamanında yapılmış olsaydı Demokrat Partinin seçimi kaybetmesi kaçınılmazdı. Büyük baskılara rağmen bir önceki seçimde otuz dört milletvekilliği kazanan CHP bu seçimde yüz yetmiş dokuz milletvekilliği kazanmıştı. CHP nin Genel Sekreteri Kasım Gülek iktidarı çok fena sallıyordu. Bunun üzerine gazetecilere ve gazetelere çok ağır baskılar uygulamaya başladılar. Milli Şef İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker de dahil olmak üzere birçok gazeteciye ağır cezalar yağdırdılar. Gazeteleri ve gazetecileri susturamayınca TAHKİKAT KOMİSYONLLARINI kurdular. Hızını alamayan Başbakan Adnan Menderes meydanlarda gerekirse İDAM SEHPALARI kuracağız diyerek muhalefeti susturmaya çalışmıştı. İsmet İnönü bu söylenene çok sert çıkmıştı. İdam sehpaları kurulabilir ama hangi tarafa çalışacağı belli olmaz demişti. Nitekim de öyle oldu. İdam sehpaları kuruldu ve Demokrat Parti iktidarının bakanlarına çalıştı. Ülke genelinde muhalefet liderlerine çok ağır baskılar uygulandı. Liderlerin seyahat özgürlükleri engellenmek istendi. Muhalefet lideri İsmet İnönü Kayseri’de taşlandı. İstanbul Topkapı’da öldürülmek istendi. İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı Orhan Eyüboğlu’nun kişisel gayretiyle öldürülmesi engellendi. Bu olay üzerine Üniversiteliler ayaklandılar. İstanbul’da gençler kendilerini durdurmak için gönderilen tankların üzerine çıkıp ordu, gençlik el ele diyerek haykırdılar. Bunlar darbenin ayak sesleriydi ama aldırmadılar. Olayları yatıştırmak için sertliğe yanaşmayan orduyu Adnan Menderes tüm subayları emekli etmekle tehdit ederek, gerekirse orduyu yedek subaylarla yönetirim demesi gerilen ipin kopmasına neden olmuştu. Bu kötü gidişe yirmi yedi mayıs sabahında çalınan marşlarla son verildi. Darbeciler Milli Birlik Konseyini kurduktan sonra ilk icraatları bilim adamlarına yeni anayasa hazırlama görevi vermek oldu. O yılların en modern anayasasını hazırlatarak halkın oyuna sundular. Anayasa oylamasında eski demokratların hayır diyelim hayır olsun söylemleri etkili olmadı ve yeni anayasa büyük bir çoğunluğun oylarıyla kabul edildi.
Demokrat Partinin bu ülkeye vermiş olduğu en büyük zarar Köy enstitülerinin kapatılması olmuştur. Böylece çağdaşlığa, aydınlığa giden yolu kapatmış oldular.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

19 Mayıs 2013

!9 Mayıs 2013
Değerli okuyucularım bu tarih Atatürkçülüğün yeniden şahlanışının unutulmaması gereken tarihidir. Kutlamalara halkın katılımını yok etmek için tüm etkinliklerin hükümet tarafından yasaklanmasına rağmen CHP li ve MHP li belediyeler tarafından düzenlenen yürüyüşlere halkın katılımı oldukça yüksek olmuştur. İstanbul’un büyük ilçelerinden Kadıköy ile Beşiktaş belediyelerinin düzenledikleri on dokuz mayıs Gençlik ve Spor Bayramına katılım çok yüksek olmuştur. Ben izleyemedim ama eşim Bodrum’daki etkinlikleri izlemiş Muhteşem bir şölendi diyor. Bilindiği gibi Bodrum belediyesi MHP yönetimindedir. Televizyonlarda izlediğime göre en görkemli kutlamalar CHP li ve MHP li belediyeler tarafından düzenlenmiş. Yiğidi öldür ama hakkını ver derler. Bursa’daki AKP li belediyenin düzenlediği şölen de muhteşemdi.
Baypas ameliyatı olduğum için yürüyüşlere katılmam sakıncalı olduğu için içim içime sığmasa da on dokuz mayıs gösterilerini evimde televizyondan izlemek zorunda kalıyorum. On dokuz mayıs gecesi Silivri Belediyesinin muhteşem havai fişek gösterisini evimin orta katındaki balkonundan izledik. Muhteşem bir gösteriydi. Sanki gökten zafer ve mutluluk yıldızları yağıyordu. On dokuz mayıs gençlik ve Spor bayramına büyük önem veren, en güzel etkinlikleri düzenleyen tüm belediyeleri yürekten kutlarım.
***
Değerli okurlarım, baharın son günlerinden yaz aylarına geçerken sağlığımızı etkileyen birçok olumsuzluklarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Konuştuğum kişilerin neredeyse tümü aşırı yorgunluktan şikâyet ediyorlar. İlk akla gelen bahar yorgunluğu olmasına rağmen, başka nedenleri olabileceğini gözden uzak tutmamak gerekir. Kanımca bu yorgunluğun en büyük nedeni yediklerimizdir. Bu günlerde yağlı yiyecekler yerine az yağlılara. Sebze ve meyvelere ağırlık vermek gerekir. Sebze ve meyveleri de mevsiminde tüketmek gerekir. Bu yıl çilek yiyemiyoruz. Rusya’dan geri gönderilmiş olan çilekler gözümüzü korkuttu. Sebzelerde de ürkütücü olumsuzluklar var. Örneğin sebzelerde ve marullarda aşırı derecede yaprak kırılmaları var. Bunun nedeni ise sebzelere ve marullara çok fazla şeker veya üre (suni gübre) verilmesidir. Şeker ve üre sebzelerin çabuk büyümesini sağlar ama sağlığa da oldukça zararlıdır.
Tereyağından kıl çeker gibi diye bir söz vardır. Gerçek tereyağına bir şekilde karışmış olan kılı çekip aldığınızda kıl tertemiz çıkar. Üzerinde tereyağı bulaşığı olmaz. Tereyağına bıçak vurduğunuzda bıçağa da tereyağının bulaşmaması gerekir. Oysa tereyağına vurduğunuz bıçağa yağ sülük gibi yapışıyor. Kazındığında bile zor çıkıyor. Bu da tereyağının karışık, yani hileli olduğunu göstermektedir. Bakkaldan ekmek alıyorsunuz. Ne ekmek kokusu oluyor ve ne de ekmek tadı. Üstelik gramajı eksik gelmesin diye de az pişmiş oluyor. Peki, bu durumda tüketici olarak neleri yiyip tüketeceğiz? Temel gıda sütte bile nasıl bir oyun oynanıyorsa, günlük diye satılanlar bile uzun ömürlü oluyor. Oysa katkısız uzun ömürlü süt olmaz. Geçmişte SEK in ürettiği günlük sütler vardı. Yarım litrelik şişelerde kullanıma sunulurdu. Satıcılara sabah sütü getirildiğinde akşamdan kalmış olan sütler geri alınırdı. SEK in üretip pazarladığı sütler kesinlikle günlüktü. O sütlerle yoğurt da yapılırdı peynir de. Oysa bu günkü sağlıklı ve günlük dedikleri sütlerle ne yoğurt yapılabiliyor ne de peynir. İlgili bakanlıklar genelge üstüne genelge yayınlıyor. Yeni, yeni standartlar getiriyorlar. Bu standartlar uymak zorunda kalanlar ürünlerine zam üstüne zam yapmaktadırlar.
Eskiler çok iyi anımsayacaklardır. Bu günlerdeki gibi henüz çok modernleşmediğimiz yıllarda evimize sucuk alırdık. Sucuğu pişirip yiyecek bir ortam bulamadığımızda pişirmeden yerdik. Zira o sucuklar baharatla yoğrulup kurutulduktan sonra tüketime sunulurdu. O yıllar her evde buzdolabının olmadığı yıllardı. Yiyeceklerimiz telli dolaplarda saklanılırdı. Ne sucuklarımız bozulurdu ne de peynirlerimiz. Sucuğu ve peyniri bir gün buzdolabının dışında bırakın bakalım ne oluyor? Bu durum kilosu elli liraya fırlamış olan sucuklar için de geçerlidir. Fiyat ne kadar artarsa artsın. Ne peynirde ve ne de sucukta eski sağlıklı ortamı bulamayız. Olan yine tüketicilere oluyor. Hem paramız gidiyor, hem de sağlığımız.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Çok Sevindik Çok

Çok Sevindik Çok
Milletvekillerimiz neredeyse oy birliğiyle kendilerine çok güzel kıyaklar yaptılar. Saymakla bitmeyeceği için yalnızca maaşlarına değineceğim. Emekli milletvekillerinin maaşı yedi bin liracık olduğu için ek olarak dört bin beş yüz lira ek ödeneği de hak ettiler. Eğer milletin vekilleri kendilerine böyle bir geliri reva görüyorlarsa, asillerin durumu nasıl olacak? Mutlaka asiller bundan böyle paralarını nereye koyacaklarını mutlaka şaşıracaklar. Mantıken böyle olması gerekiyor ama kazın ayağı öyle değil. Vekiller kendilerine her türlü avantayı sağlarlarken asillerin durumunu akıllarından geçirmiş olabilirler mi? Düşünebilmiş olsalardı asgari ücretin yedi yüz lira olduğu bir ülkede bu kadar avantaja kendilerini layık görürler miydi?
Emekliler ve ücretliler artık alışmışlar yoksulluk içinde yaşamaya. En ağırlarına giden durum ise konu maaşlarına zam ve avantajlar olunca neredeyse tüm partilerin milletvekilleri tek yumruk olabiliyor olmaları. Bakınız orta sağ bir partinin yöneticisi olan bir arkadaşımız ne diyor? Ben bu partiye yıllardan beri hizmet veren bir partiliyim. Partimin milletvekillerinin bu alınan kararlara kabul oyu vermelerini içime sindiremiyorum. Bu akşam partiye gidip hem yönetimden, hem de partimden istifa edeceğim diyor. Neyse ki benim öyle bir sorunum yok. Zira Sayın Deniz Baykal partisini uğrattığı seçim hezimetinden sonra genel başkanlıktan istifa etmişti. Bir süre sonra yapılan kongrede kongre salonuna Rici Martin havasında Salona girdiğinde hemen bilgisayarımın başına geçip bin dokuz yüz elli sekizden beri üyesi olduğum partiden yani CHP den istifa ettim. Bir Zamanlar Ben de Politikacıydım başlıklı yazımda konuya açıklık getirmiştim. Bir daha hiçbir partiye üye olmayacağımı da açık, açık belirtmiştim. O günden bu yana kerhen de olsa CHP ye oy vermeye devam ettim. Bu son olay bardağı taşıran son damla oldu. Yaklaşık bir yıl sonra yapılacak olan genel seçimde oyumuzu hangi partiye vereceğimize sağlıklı olarak karar vermeye çalışacağız.
Mimarsinan mahallesinin Kumluk mevkiinde su arızalarının ardı arkası kesilmiyor. Mahalle sakinlerini bu durum oldukça bıktırdı. Aynı yerlerde peş peşe boruların patlamasının nedeni mutlaka belirlenmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Borların patlamasına mutlaka sudaki yüksek basınç neden olmaktadır. Bu durumda basınç düşürücü aygıt kullanılması gerekmez mi? Eğer ana borularda basınç düşürücü aygıt kullanılamıyorsa basıncı dengeleyecek ara depolar inşa edilemez mi? İkide bir boru patlatan bu yüksek basınç için yapılması gereken ne ise, mutlaka yapılmalıdır.
Boruların patlaması yalnızca su kesilmelerine ve su kayıplarına neden olmamaktadır. Patlayan borular onarılırken boruların içine çamurlu ve kirli sular dolmaktadır. Her su kesintisinden sonra musluklardan çamurlu su akması bu kirliliğin en açık örneğidir. Koca, koca profesörler damacana sularına itibar etmeyin. Şehir suyunu için ve kullanın. Ben şehir suyunu içiyorum diyorlar. Musluklardan çamurlu su akarken insanlar iç rahatlığıyla şehir suyunu içebileceklerini sanmıyorum. Eğer içenler varsa mutlaka yoksulluk yüzünden içmektedirler. İnşallah şehir suyunu içmek ve kullanmak zorunda kalanlar şehir suyu yüzünden hastalanmazlar. Arıtma cihazlarının bile bu kirliliği yok edebileceğine de inanmıyorum. İnşallah belediyeler eskisi gibi sokak çeşmelerinden sağlıklı memba veya artezyen kuyularının suyunu akıtırlar da dar gelirliler de sağlıklı su içme ve kullanma şansını yakalarlar.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Deli Serpil

DELİ  SERPİL

Sarışın tombulca, akli dengesinin yerinde olmadığı davranışlarından belli olan genç bir kız görürdüm kentin sokaklarında. Kentin yerlilerinden birine kim bu diye sorduğumda Deli Serpil diye yanıt aldım. Ona buna ver on kuruş diye asılır, On kuruştan başka para da tanımaz. Topladığı on kuruşları biriktirir, kendine çeşit, çeşit giysiler alır,  yer içer, gezer tozar diye tanıtmıştı Deli Serpil’i. O, Deli Serpil diye tanınır demişti.

Bir gün bana da geldi.

Ver ulan on kuruş dedi. İkiletmeden verdim on kuruşu. Parayı cebine yerleştirirken sordu?

–                                    Beka mısın sen ulan “ bekar mısın “

–                                   Ne o gözüne mi kestirdin yoksa

–                                   Astir ulan, benim yavuklum yok mu sanıyon sen dedi ve gülerek uzaklaştı.

–                                   .Serpil her gelişinde on kuruşu esirgemediğimi görünce sık, sık gelmeye başladı. Durumu gören komşularımın biri

–                                   Ne o yahu, çok mu seviyorsun Serpil’i de her gelişinde ona para veriyorsun dediğinde

–                                   Tabi veririm o benim yavuklum dedim. Bu yanıtım Serpil’in çok hoşuna gitmişti. Nerde görse yanıma sokulur, bir dirsek vurur, candan bir gülümsemeyle

–                                   Ver bakalım yavukluna on kuruş derdi. Vermekte nazlanır gibi yapardım. Koluma girer

–                                   Hadi gari kırma yavuklunu ver şu on kuruşu da gidem derdi. Aradan yıllar geçti. Ayrıldığım kente eşimin tayini nedeniyle tekrar yerleştim. Bir gün eşimle kol, kola yürürken bir dirsek ve omuz darbesiyle sarsıldım. Neredeyse eşimle birlikte yere yıkılacaktık. Kim bu ayı diye hışımla , çarpana baktığımda, eski yavuklum Deli Serpil olduğunu gördüm. Oldukça şişmiş, bir bidondan farksız hale gelmiş.

–                                   Hani ulan sen benim yavuklumdun, bu yanındaki ne diye sordu gülerek. Eşimde bet beniz atmıştı. Eyvah demiş kendi kendine. Bekarlığında düşüp kalktığı biri bu her halde. Vay… başımıza gelenlere dercesine şaşkın, şaşkın bakmakta. Bense gayet sakin, bu benim karım, sen de yavuklumsun dedim gülerek

–                                   Öyleyse ver bir yirmi beş kuruş ta kendime şalvar alayım Hemen elimi cebime attım. Bir lira çıkarıp uzattım.

–                                   Bu olmaz dedi. Yirmi beş kuruş verecen. Eşime döndüm,

–                                   Bu deli anlamaz para hesabından, varsa yirmi beş kuruş ver dedim. Eşim çantasından çıkarıp verdi. Serpil parayı aldı. Gülerek uzaklaştı.

–                                   Ne zaman o kente yolum düşse

–                                   , Serpil beni gördüğünde koşarak yanıma gelir, dirseğiyle vurarak, enflasyona endeksli birimle yavuklu harçlığını ister. 

ÖZCAN  NEVRES

Çalışanı Sevmezler

Çalışanı Sevmezler
Bin dokuz yüz elli yedi yılında yirmi dört aylık askerlik görevimin son altı ayında Birinci Ordu Muhabere Komutanlığında genel evrak müdürü olarak görev yapmıştım. Muhabere Komutanı Tuğgeneral Abdullah Sander çalışmamdan çok memnun olduğu için onunla adeta baba oğul gibi olmuştuk. Abdullah Sander ağustos ayında tümgeneralliğe terfi edeceğine muhakkak gözüyle baktığından terfi edeceği gün giymek üzere elbisesini bile hazırlatmıştı. Oysa umduğu olmadığı gibi görülen lüzum üzerine emekliliğine karar çıkmıştı. Onun çok büyük iki günahı varı. Karşısında saygısızca duran Amerikalı çavuşa karşısında bir general olduğunu anımsatmış ve odasından kovmuştu. İkinci günahı ise kırk bin liralık bir suiistimali yargıya taşımıştı. Görülen lüzum üzerine emekliliğe sevk edildiğine dair gelen yazıyı kendisine benim tebliğ (bildirmek) etmem gerekiyordu. Bu zamansız emeklilik kararı komutanlıkta çalışanların tümünde şok etkisi yapmıştı. Muvazzaf subaylardan tebliği kendilerinin iletmelerini istedim ama hiç biri kabul etmedi. Sonunda tebliğ etme bana kalmıştı. Tebliği götürüp verdiğimde paşam çok üzgünüm ama görevim gereği size bu belgeyi vermek zorundayım dedim. Paşa belgeyi aldı. Hızla okudu. Ayağa kalkıp hızla odasından çıkarken ben gidiyorum dedi ve gitti. Üç gün sonra görev teslimi için geldiğinde tüm personelle vedalaştıktan sonra sıra benimle vedalaşmaya gelmişti. Uzattığı elini öptüm. Ne paşa ve ne de ben gözlerimizden akan yaşı gizlemeye bile görmemiştik. Uzun süre elimi bırakmadı. Sonunda “işte böyle çavuşum. Bu dünyada çalışanı değil, çalışmayanı severler. İnşallah ben gittikten sonra senin de başına bir şey gelmez” dedi. Onu bir süre sonra CHP İstanbul İl Başkanı olduğunu görmekten çok mutlu olmuştum. Ne zaman bir haksızlık görsem hep aklıma Tuğgeneral Abdullah Sander’in o son sözleri aklıma gelir.
Dikili’nin başarılı belediye başkanı Sayın Osman Özgüven’in ihaleye fesat karıştırma suçlamasından sekiz buçuk yıl ceza aldığını okuduğumda ilk aklıma gelen paşamızın o son sözleri oldu. Onunla kısa bir arkadaşlığımız olmuştu. Belki de o nedenle onun başarılı hizmetlerini basından dikkatle takip ediyorum. Osman Özgüven belediye başkanı seçildiği ilk yıllarda Dikili’de kanalizasyon tesisatı yoktu. Evsel atıklar sokaklara ve caddelere akıyordu. Turizmin Dikili için iyi bir gelecek vaat ettiği bu güzel ilçede, sahilin en güzel yerinde Dikili’yi kirleten, imajına yakışmayan bir genel tuvalet vardı. İlk işi o tuvaleti oradan kaldırmak olmuştu. Daha sonra İller Bankasından aldığı destekle kanalizasyon inşaatını ve arıtma tesisi inşaatını başlattı. Sahil caddesine geçme taş döşetirken kaldırımlarda hiçbir yerleşim bölgesinde görmediğim bir sistem uygulatmıştı. Kaldırıma kırmızı boya katılmış beton döktürüyor. Sonra da bir demir kalıpla desenler işlettiriyordu. Vay…. Sen misin bunu yapan? İspanyol boğası gibi kırmızıyı görünce delirenler Ankara’ya şikâyetler yağdırdılar. Güya kaldırımı kırmızıya boyayarak komünizm propagandası yapılıyormuş. Şikâyetleri incelemeye gelenler çok güzel buldukları bu kaldırım düzenlemesi için takdirlerini bildirerek Dikili’den ayrılmışlardı. Şikâyetlerin ardı arkası kesilmeyince yine İçişleri Bakanlığının müfettişleri geldiler. Onların da verdikleri rapor daha önce gelenlerinkiyle aynı olmuştu. Her şeye rağmen şikâyetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Bazılarına göre kanalizasyona ne gerek vardı? Eskide kanalizasyon mu? vardı diyorlardı ve bu konuda da şikayetler yağdırıyorlardı.
Osman Özgüven Dikili halkına on ton suyu bedelsiz vermekteydi. Dahası halkın temel gıdası olan ekmeği de fırıncıların sattıkları fiyatın yarı fiyatına sattırıyordu. Dar gelirliler için Dikilinin en güzel, en havadar yerinde bin iki yüz konut yaptırarak hak sahiplerine kısa zamanda teslim edilmesini sağlamıştı. Dikili termal kaynaklarıyla zengindir. Bölgede açtırdığı artezyen kuyusundan elde edilen suyun evlerin ısıtılmasında kullanılmasını sağlamıştı. Tüm bu başarılarının ödülü sekiz buçuk yıl hapis cezası olunca onu tanıyanlar kadar tanımayanları da üzdü. Aldığı ceza kaldırılınca kaçtığı İsveç’ten geri dönmesi sevenlerini çok sevindirdi. Umudumuz onun İçişleri bakanlığınca görevine iade edilmesidir. Görevine iade edildiğinde başarılı çalışmalarıyla Dikili’ye yine başarıyla hizmet vermeye devam edecektir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Sağduyu Hakim Oldu

Sağduyu Hakim Oldu
Boğluca deresinin üzerindeki beş gözlü tarihi köprü geçmişte dere kenarında daha çok arsa elde etmek için üç gözü kapatılarak iki gözü kullanıma açık bırakılmıştı. Mimar Sinan’ın eseri olan tüm köprüler çok ince hesapların ürünüdür. Yaklaşık altı yüz yıldan beri sapa sağlam ayakta kalmalarının nedeni de bu ince hesaplardır. Diğer Mimar Sinan eseri köprüler sapa sağlam ayaktayken Boğluca deresinin üzerindeki köprünün yıkılacak duruma gelmesinin nedeni nedir? Üç gözün kapatılmış olması gerekli olan sarsıntıyı engellemiş olması olamaz mı? Bence tek neden o üç gözün kapatılmış olmasıdır.
Yaklaşık on yıl önce köprünün kemerinde oluşan taş kaymalarının fotoğraflarını çekerek Manşet gazetesine haber yapmıştım. Zira o taşların kaymış olması her an köprünün çökmesine, yıkılmasına neden olabilirdi. Üç yıl önce de bir gazete muhabirine haber arıyorsunuz ama haber değeri yüksek olan bazı oluşumları göremiyorsun. Git de Boğluca deresi üzerindeki köprünün fotoğraflarını çekip haber yap dedim. Dediğimi yaptı. Muhabirliğini yaptığı gazetede haber olarak yayınlandı. Bu uyarıya da kulak veren olmadı. İki gün önce köprünün önü bariyerlerle kapatılmış ve koca bir afiş asılmıştı. Afişte köprü yıkılma tehlikesi gösterdiğinden Kara Yolları Müdürlüğünce kapatılmıştır. Hele şükür. Bu konuda sağ duyu hakim olmuş ve bir faciaya neden olmadan köprü trafiğe kapatılmıştır.
Köprü trafiğe kapatılınca Silivri merkezinde trafikte keşmekeşlik yaşanmaktadır. Köprünün kuzeyindeki binaların tamamı yıkılmış olduğundan o tarihi köprünün yanına ordumuzun seferi durumlarda kullandığı köprülerden biri kurularak trafikteki karışıklık kolayca ortadan kaldırıla bilir. Bir köprünün inşaatı aylarca sürdüğüne göre bu önerim yabana atılmamalıdır. Hazır bu öneriyi yapmışken bir öneride daha bulunayım. Merkezdeki iki cadde zaman, zaman trafiğin yükünü taşıyamamaktadır. Bu nedenle falezlerin altına kadar uzatılmış olan yol Parkköy’e kadar uzatılarak karayoluna bağlanması sağlana bilir. Böylece şehir merkezindeki yoğunluğun bir kısmı o açılacak olan yola kaydırılmış olur.
Her gün Mektebim Okuluna öğrenci taşımakta olan onlarca servis arabaları ile özel arabalar her gün kazalara neden olabilecek olumsuzluklarla karşılaşmaktadırlar. Silivri’ye gidiş yönünde karayolunun sağ tarafında onlarca iş yeri bulunmaktadır. Bu iş yerlerinden kalkan araçlar karayolunun sağındaki boşluğu yol olarak kullanarak ters yönde gitmektedirler. Ters yönde gittikleri için de Mektebim Okuluna gitmekte olan arabalarla tehlikeli bir şekilde karşılaşmaktadırlar. O boşluğun yan yol olarak kullanılmak üzere genişletilmesi oldukça gereklidir. Bir kazaya neden olmadan o yolun ivedilikle yapılması gereklidir. Üstelik okula gitmekte olan arabalar oldukça bozuk olan o yan yolu kullanmak zorundadırlar. Bozuk olan bölümün onarılmasını o sırada karayolunda çalışmakta olan ekip şefine söylediğimde karayoluna çıkıversinler. Orası benim sorumluluğumda değil dedi. Oysa o sırada o yolun devamı olan bölümünde çalışma yapıyorlardı. Ne yazık ki ona karayoluna çıkmanın ne kadar tehlikeli olduğunu anlatamadım. O noktadan karayoluna çıkmaya kalkışmak intihar ile eş değerdir. İnşallah karayolları yetkilileri bu tehlikenin kısa zamanda farkına vararak gerekli çalışmayı yaparlar.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Beni de Bodruma Kaldıracak mısınız

Beni de Bodruma Kaldıracak mısınız?
TC yi ve Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün büstlerini bodrumlara kaldıranlara çok önemli bir sorum var. Benim gibi Atatürk ve Türk olma sevgisi silinmeyecek bir şekilde yüreklerinde yer etmiş olanları da bodrumlara kaldıracak mısınız? Buna gücünüz yetecek mi? Hadi kaldırdınız. Yani tümümüzü Silivri’ye doldurdunuz. Yine de bizi yıldıramazsınız ve yüreğimizdeki Atatürk sevgisini ve Türk olma gururunu yüreklerimizden kazıyamazsınız. Bin dokuz yüz kırk beşten beri Atatürk’ü yüreklerden silip yerine irticayı koymaya çabalayanlar her ne kadar emellerine ulaştıkları zannediliyorsa da henüz arzu ettikleri güce ulaşamadılar. Ulaşamayacaklar da.
Kamer Genç baypas ameliyatı geçirmeden önce tek başına büyük, hatta en büyük muhalefetti. Baypas ameliyatı olduktan sonra haklı olarak uzun bir süre geçmişteki gibi sert çıkışlar yapamaz olmuştu. Eski sağlığına kavuşmuş olacak ki, milletvekili olmanın gerektirdiği şekilde mecliste söz alıp iktidarı çileden çıkaracak konuşmalarını sürdürüyor. Son olarak kadınları uyaran bir konuşma yaptığında AKP milletvekillerini yine çileden çıkardı. Hele bir tanesinin o kadar gözü dönmüştü ki Kamer Genç’in küfredilmedik yerini bırakmadı. O milletvekili o ağza alınmayacak küfürleri kutsal Büyük Millet Meclisi çatısı altında sarf ederken yüzünün dahi kızarmadığından eminim. Sayın Kamer Genç bu densizliğe üzülmesin. Ne demişti atalarımız? Kem söz sahibine aittir. Demokrat Parti döneminde Demokrat İzmir gazetesinde köşe yazarı olan Naci Sadullah Danış Demokrat partiye en ağır eleştirileri yaptığı için sık, sık ağır hakaretlere uğruyordu ama onu hiçbir şey yıldırmıyordu. Bu küfürlerden rahatsız olmuyor musun? Diye soranlara, ben her sabah evimden çıkarken bu gün bana küfür edenlere küfürleri milyon kere iade ediyorum diyerek çıkıyorum demişti. Çok genç yaşta siyasete atılmıştım. Buna bir de gazeteciliği ekleyince yüzüme karşı olmasa da arkamdan küfredildiğinin farkındaydım. Ben de Naci Sadullah Danış’ın uyguladığını uygulayarak rahatlamaya çalışmıştım. Ülkesinin ve halkının çıkarları için uğraşanları ne küfürler ve ne de tehditler yıldıramaz. Büyük bir cesaretle ve soğukkanlılıkla doğru bildikleri yolda yürümelerini sürdürürler.
Bir Mayıs kutlamaları yüzünden yaşanılan olumsuzluklarda iktidar yine CHP yi hedef aldı. AKP li bakan soruyor CHP işçilere ne verdi diye? Belli ki işçi hakları konusunda hiç bilgisi yok. Bilgisi olsaydı işçilere sendikal hakları veren ve işçilerin hak aramasını ve haklarını korumasını sağlayan yasayı CHP nin çıkardığını bilirdi.
Emekçilerin bu bayramı kutlamaya hakları olduğuna göre kendilerine hiçbir yasak uygulanmamalıydı. Bayramlarını ister Taksim’de, ister Tandoğan’da kutlarlardı. Eğer bunu fırsat bilerek taşkınlık yapacak olanlar olursa kolluk kuvvetleri gereken müdahaleyi yaparlardı. Emekçilere uygulanan yasaklara ve sertliklere şüphesiz Avrupa ülkelerinden çok sert eleştiriler gelecektir. Oysa taşkınlık yapanlara yapılacak müdahalelere hiçbir ülkeden eleştiri gelmezdi.
Akil!!! insanlar neredeyse her yerde şehit analarından tepki almalarına rağmen gezilerini sürdürüyorlar. Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar derler. O akillerin içinde bir tek şehit anası veya babası olsaydı o gezilere katılır mıydı? Katılacağını hiç anmıyorum. O akil insanlarla bir gün karşılaşacak olsam onlara şöyle bir soru yöneltirdim. Osman Pamukoğlu ile Erdal Sarızeybek’in terörü nasıl sıfıra düşürdüğünü hiç merak ettiniz mi? Mehmetçik iyi yönetildiğinde değil beş bin PKK lıyı yüz binlercesinin çanına ot tıkardı. Silah bırakanlar bir gün geri döndüğünde, bu dönüşe Mehmetçiğin çok hazırlıklı olması gerekir. Aksi halde bölünmek kaçınılmaz olur.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Sokak Hayvanları

Sokak Hayvanları
Her yıl sokağımızda onlarca kedi yavrusu dünyaya gelir. Bunların besi kaynağı çöp bidonlarıdır. Yaz aylarında açlık diye bir sorun yaşamazlar. Zira mangal keyfi yapanların artıkları kedilerin beslenmesinde yeterli oluyor. Kış geldiğinde ise yaşam koşulları çok değişiyor. Don olayları yaşandığında çöp bidonlarındaki yiyecekler de donduğundan yiyecek bir şey bulamıyorlar. Bu durumda yapabilecekleri tek bir şey var. O da kuytu bir yer bulup oraya sığınmak. Açlığın zayıf düşürdüğü bedenleri soğuğa dayanamadığından çoğunlukla ölüyorlar. Ne hikmetse kediler öleceklerini anladıklarında gözlerden uzak bir yerde veya kuytuda ölümü beklerler ve orada ölürler. Geçen yılın yavruları arasında uzun tüylü çok güzel bir yavru vardı. Onu yakalayıp evcilleştirmek istedim ama başaramadım. Kendime alıştırmak için günlerce sosis ile beslememe rağmen yakalamayı başaramadım. Bu güzel yavru birden ortalıkta görünmez oldu. Yaklaşık bir ay önce ölüsünü komşu evindeki bir kasanın altında görünce çok üzüldüm ama neylersin. Ona yapabileceğim hiçbir şey kalmamıştı. Onca yavrunun içinde sağ kalmayı başaran bir tek siyah bir yavru kaldı. Sanırım bir süre sonra o da anne olacak. Etrafta dolanan birçok gebe kedi var. Bu yaz ortalıkta yine onlarca yavru kedi dolaşacak. Önümüzdeki soğuk kış günlerinde kaç tanesi yaşama tutunacak bilinemez.
Hayvan severlik denilince ilk akla gelen köpeklerdir. Onların sokaklarda çoğalmaları çocuklarda ve kadınlarda korkuya neden olmaktadır. Silivri’de belli ki hayvan barınağı yok. Zira yakalanıp kulağına küpe takılanlar yine sokağa bırakılıyorlar. Bu günler yaz günlerinin ve yaz hareketliliğinin başlayacağı günler. Onlarca sokak köpeği kendi bölgelerini sahiplenmek içgüdüsüyle birbirleriyle boğuşuyorlar. Bu durumu gören çocuklar ve kadınlar korkmayıp da ne yapsınlar? Yıllar önceydi. Oğlum Özgür henüz üç yaşındaydı. Darıca Eskihisar’da gezerken çok iri bir köpek gördük. Özgür köpekten çok korkmuştu. Küçücük bedeniyle bacaklarımın arasına gizlenmişti. Ta ki köpek bizden uzaklaşıncaya kadar. Köpek uzaklaştıktan sonra Özgür minik eliyle ıh, ıh, ıh diyerek güya köpeği tokatladı. Üç yaşındaki bir çocuk köpekten bu denli korkarsa daha büyükleri ne yaparlar? Bir gün genç bir bayan köşe başında dikilmiş araç bekliyordu. Birden yedi sekiz köpek birbirine girdi. Genç bayan korkuyla yanıma gelip bana sımsıkı sarıldı. Korkuyla ne olur koru beni amca diye yalvarmaya başladı. Korkmana gerek yok be kızım dedim. Onların bizime alıp veremedikleri yok. Onlar kendi kozlarını paylaşıyorlar. Buna rağmen tir, tir titriyordu. İki gün önce de Kartal marketin karşısında kurulmuş olan köpek çiftliğini ziyarete gelen sokak köpekleri hırlaşmaya başlayınca o sırada caddeden geçmekte olan kadınlar korkudan nereye kaçacaklarını bilemediler. Köpek çiftliğinden komşular da rahatsız. Birkaç kere belediye zabıtasına bildirmişler. Şikâyet üzerine gelen zabıta memurları bizim yapabileceğimiz bir şey yok diyerek gitmişler. Oysa evimde kuş besliyorum diye şikâyet edildiğimde zabıtalar defalarca evime geldiler ve bol, bol fotoğraf ve video çektiler. Bu durumda anlaya bildiğim kadarıyla önemli olan şikâyetin konusu değil, şikâyetçi olanın kimliğidir. Beni şikâyet eden zabıtaya göre önemli bir kişiydi ki evime defalarca gelip zabıt tuttular.
Devlet hayvanları koruma kanunu çıkardı ve yürürlüğe koydu. Bu nasıl koruma ki sokaklar başıboş köpekler ve kedilerle dolu. Çocukları kedi ve köpek istiyor diye al kedi veya köpek yavrusunu. Çocuk bıkıncaya kadar evinde besle. Çocuk bıkınca sokağa at. Böyle bir hayvan severlik olabilir mi? Amerika’da yaşamakta olan kızım Doktor Hediye Nevres bir gün bana Barış (oğlu) köpek istediği için evimizin bahçesine tel örgü yaptırıyoruz dediğinde, evinizin bahçesi iki dönüm. Sizin için çok masraflı olmayacak mı? Bir köpek için değer mi diye sordum? Burada köpeği sokağa bırakmanın cezası o kadar ağır ki ödenmesi çok zor olur dedi. Güya bizde de evcil hayvanları sokağa bırakmanın cezası var ama uygulayan kim? Her yaz başlangıcında yeni, yeni köpek ve kedilerle karşılaşıyoruz. Kış aylarında evlerinde kedi, köpek besleyenler yazlığa taşınmayı fırsat bilerek evcillerini sokağa atıveriyorlar. Daha yaz tam olarak gelmediği halde sokaklar yine yabancı kedi ve köpeklerle doldu. Hayvanları yakalayıp kısırlaştırmakla bu sorun çözülmez. Tümünün barınaklara yerleştirilmeleri gerekir. Kedi ve köpek sahiplerinin de sık, sık denetlenmeleri gerekir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

VAY FAZIL SAY VAY

Vay Fazıl Say Vay
Şüphesiz gerçek anlamda bir sanatkârın yetişmesi çok zor ve çok uzun sürelidir. Gerçek anlamda sanatkâr olmak için yalnızca eğitim görmek yeterli değildir. Öncelikle yetenek ister. Bu nedenle yetenekli olan sanatkârlar her zaman baş tacı olur. Fazıl Say da zor yetişen yetenekli sanatkârlardan biridir. Üstelik dünyanın takdirini kazanan ender insanlarımızdan biridir. Gazetelerde başkasına ait olan bir şiiri okuduğu için kendisine on ay hapis cezası verilmiş olması oldukça düşündürücüdür. Fazıl Say dünyaca ünlü biri olduğu için istediği zaman istediği bir ülkeye gidip yerleşe bilir. Zira böyle bir sanatçıya dünyadaki tüm ülkeler kucak açarlar. Ülkelerine yerleşmesi için kendisine her türlü kolaylığı sağlarlar. Oysa AKP li bir siyasetçi kim bu Fazıl Say diyerek aklınca onu küçümsüyor. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü var. Efendiler, milletvekili, bakan olabilirsiniz ama sanatkâr olamazsınız demiştir. Bu sözleriyle sanatkârların ne kadar zor yetiştiğini anlatmaktadır. Fazıl Say’da çok ender yetişen dünyaca ünlü bir sanatçımızdır. Bu nedenle aldığı on aylık hapis cezası tüm dünyanın tepkilerine neden olmuştur.
Ülkemizde çok büyük bir beyin göçü yaşanmaktadır. Nedeni ise ülkemizde aradıklarını umduklarını bulamıyor olmalarıdır. Üniversitelerimizde çok değerli bilim adamları yetiştirilmektedir ama bu yetişenler kendileri için gerekli ortamı bulamadıklarından çalışmalarını yurt dışında sürdürmeyi yeğlemektedirler.
Yeğenim Ahmet Balaban altın ve gümüş işleme sanatını uzun yıllar ülkemizde icra ettiği halde beklentisi olan kazanca hiçbir şekilde ulaşamamıştır. En sonunda bijuteri ticaretine girmiş ve bir müddet ithalatını ve pazarlamasını yapmıştı. Taylant’dan ithal ettiklerini Türkiye’de pazarlıyordu. Taylant’da işçiliğin ucuz olması yüzünden bir fabrika satın alıp bijuteri imal işine de girdi. İyi kazanmaya başlayınca iki çocuğunu ve eşini alarak Taylant’a yerleşti. Şimdi iki çocuğu eğitimine dört dilde devam etmektedir. Dört dilde eğitim alan bir genç dört dilde çevirmenlik yapsa bile geleceğini garantilemiş olur. Yeğenim, dayı siz buraya gelseniz aldığınız maaşlarla krallar gibi yaşarsınız diyor. Kızı Çin’e yerleşmiş olan bir arkadaşım kızı nedeniyle gidip gezdiği Çin ve Taylant’ı hayranlıkla anlatıyor. Oralarda trafik diye bir sorun yok. Yollar olabildiğince geniş. Akaryakıt çok ucuz olduğundan günlüğü yirmi liraya kiraladığınız bir arabayla tam gün gezersiniz diye anlatıyor. Benim gibi araba sahibi olan birçok emekli, yakıttaki pahalılık yüzünden, sahip oldukları arabalarını çok gerekli olmadıkça kullanamıyorlar.
Son pişmanlık para etmez diye bir atasözümüz vardır. Bin dokuz yüz atmış iki yılında Almanya Türkiye’den on iki elektronikçi talep etmişti. Türkiye genelinde yapılan sınavlarda kazananlarda bir numara bendim. Pasaportumu aldım. Yol hazırlıklarına başladım. Sağlık kontrolünde veremli ve zatürreeli çıktım. Olamaz dediğimde çocukluğunda geçirmiş olduğundan farkında değilsin dediler. İçime kurt düşmüştü. Karşıyaka’nın (İzmir) tek röntgencisi Mazhar Özkul’a gidip göğüs röntgeni çektirdim. Röntgen raporunda şöyle yazmıştı. Bir milyon şehirliyi röntgen taramasında geçirseniz akciğeri bu denli sağlam bir veya iki kişiye ya rastlanılır ya rastlanılmaz. Buna rağmen Almanya’ya gitmeme kararı almıştım. Motorman’ın Türkiye distibitörü Dündar Soyer ile sohbet ederken başıma gelenleri anlattığımda o hastane benim param ile açıldı. Bula, bula benim en değer verdiğim birine mi bu numarayı yaptılar dedi. Hastaneye telefon açtı. Hastanenin sahibi arkadaşını hemen gönder. İlk uçakla kafileye yetiştireyim dediğinde, ben kendi ülkemde böyle bir haksızlıkla karşılaşırsam dilini bilmediğim bir ülkede başıma kim bilir neler gelir dedim. Olmaz öyle şey, ben her hafta iki defa Almanya’ya gidip geliyorum. O ülkede ne iltimasa, ne de haksızlığa yer yoktur dediyse de fikrimi değiştirmedim. Daha sonra da Kanada’ya davet aldım ama aynı gerekçeyle gitmeyi kabul etmedim. Ülkemde yaşananlara baktıkça keşke gitseydim ve bir daha dönmeseydim diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ne yazık ki son pişmanlık para etmiyor. Ömür denilen yolculuğun son durağına iyice yaklaşmamış olsaydım Taylant’a gidip yeğenimin yanına yerleşirdim. Ne yazık ki geçti Bor’un pazarı.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

BU KONU AYDINLATILMALI

Bu Konu Aydınlatılmalı

Yıllardan beri kıyı şeridi ihlali yapılmış, belediyeler de oy kaygısıyla sahilin yağmalanmasına göz yummuşlar. Artık Avrupalı olacağız ya…. Elli metrelik sahil şeridindeki binaların tümünü yıkacaklar. Hem de o binaların inşa edilmesi için ruhsat verenlerden hesap sorulmadan yıkacaklar. Daha önce yazmış olduğum bir yazıda sahil şeridine net bir açıklama yapılması gerekir demiştim. Elli metrelik sahil koruma şeridi nereden başlıyor? Dalgaların son ulaştığı noktadan mı? Yoksa kumsalın sona erdiği noktadan mı diye sormuştum. Bu güne kadar bu konuda hiçbir açıklama duymadım, almadım. Durum böyle olunca da her kafadan çatlak sesler çıkmaya başladı. Belediye halk ekmeğinin satış noktasından simit alırken yaşlı bir kadın satış noktasının görevlisine dert yanıyordu. Kızım ne olacak bizim halimiz? Belediye bu yolun ( İsmetpaşa Caddesi ) deniz tarafının tamamını yıkacakmış diye yakınıyordu. Bunu size kim söyledi diye sorduğumda öyle diyorlar dedi. Yok, öyle bir şey dedim. Bu söylentiler kasıtlı olarak, kafa karıştırmak için çıkarılıyor. Bu söylentiler yüzünden Kumluk mevkiindeki neredeyse tüm evler, villalar satılık. Söylentiyi çıkaranlar pusuda bekliyorlar. Özellikle villalar ucuza kapatmak için dört gözle bekliyorlar. Benim villam denize seksen doksan metre mesafede olmasına rağmen en küçük bir kuşku duymuyorum. Klasis caddesi olarak bilinen Profesör Muammer Aksoy caddesinde, yolu bahçelerine katmış olan villaların bahçelerinden yola girdikleri üç metre istimlâk edilip cadde gerektiği şekilde genişletilecek. Sahil şeridindeki elli metre ile bu üç metreden başka istimlâk yok dedim. Ne yazık ki Kumluk mevkiinde kimlerle konuşsam hepsi diken üstünde. Tümü de evlerinin istimlâk edileceği korkusuyla yaşıyorlar. Bu nedenle de birçok villa sahibi villalarını satışa çıkarmış durumda. Belediyenin görevi bu konuda halkını aydınlatmaktır. Belediyelerin ses yayın sistemi konuyu halka duyurmada yetersiz kalabilir. Bu yüzden gerekirse belediye el ilanlarıyla halkı aydınlatmalıdır. Belediye sessiz kaldıkça özellikle Kumluk mevkiinde villa ve daire sahibi olanlar maddi ve manevi büyük zararlara uğrayacaklardır. Bu istimlâk sorunu yalnızca Silivri’nin sorunu değildir. Tüm sahil yerleşim alanları için de geçerlidir.

Daha henüz yaza girmeden memba sularına yüzde yüzün üzerinde zam yapılmaya başlanıldı. Evlerde kullanılmakta olan şehir şebeke suyuna güven olmadığından bırakınız içtiğimiz suyumuzu, çayımızı, yemeğimizi bile memba suyu ile karşılamaktayız. Bu gidişle bidon biriktirip suyumuzu yol boyu çeşmelerinden almak zorunda kalacağız. Büyükçekmece’de olsun, Silivri’de olsun birçok sokak çeşmelerinin kaideleri bize geçmişten esintiler getirmektedir. Geçmişte o çeşmelerden gürül, gürül memba suyu akardı. Bakımsızlıktan tümü kuru çeşme olmuş. Su işi büyükşehir belediyesine devredilirken bu konuya değinen yazılar yazmıştım. Eğer doğal su kaynağı bulunup bu çeşmelere bağlanamıyorsa artezyen kuyularının suyu bağlanılsın demiştim. Zira yüz metreden daha derinden alınan sularda basınç yüzünden hiçbir mikrop ve bakteri yaşamaz. Böylece halkımız memba suyu satanların insafına bırakılmamış olur. Belki o çeşmelere su bağlanılırsa araba yıkama alanı olur diyenler çıkabilir. Belediyelerin zabıta ordusu var. Büroda oturacaklarına denetimlerini yapsınlar. Arabalarını yıkayanlara hak ettikleri cezayı yazdıklarında kimse bir daha araba yıkama cesaretini gösteremez.

Terkos ve Büyükçekmece göllerini çok iyi bilirim. Bildiğim için de şebeke suyundan bir yudum dahi içmem ve içtirmem. O suları ne kaynatma ve ne de arıtma cihazları paklayamaz. Kaynatma mikropları öldüre bilir ama içindeki ağır metalleri yok edemez. Arıtma cihazları suyun sertliğini yok eder ama o da ağır metalleri yok edemez. Göllerde yalnızca görsel kirlilik olsa arıtma belki işe yarar ama araçların egzozlarından çıkan ve göle karışan ağır metalleri görmezlikten gelemeyiz.

Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Gazeteci Olabilmek

Gazeteci Olabilmek
Lise son sınıf öğrencisi olan genç liseden sonra gazetecilik okumak istiyorum diyor ve soruyor. Gazetecilik iyi bir meslek mi diye? Eğer ben macera seviyorum. Bu yüzden gazeteci olmak istiyorum dersen sana söyleyebileceğim bir sözüm olamaz. Eğer yüksek puanlar alabileceksen kendine daha yararlı olacak başka bir meslek seçe bilirsin. Yok, ben jandarmadan dipçik, polisten cop yemeyi göze alabiliyorum dersen kendine hedef seçtiğin yolda ilerle dedim. Yalnız şunu unutma. Gazetecilik eğitimi alman senin ne süper bir gazeteci olmanı ne de iyi bir şair veya yazar olmanı sağlamaz. Zira gazetecilik, yazarlık ve şairlik yetenek işidir. Eğer yeteneğin yoksa aldığın eğitim hiçbir işe yaramaz. Zira günümüzde profesyonel gazetecilerin birçoğu bile işsizlikten yakınıyorlar. Kendisine kendi çocuklarımı örnek gösterdim. Eğer kendilerine beni örnek almış olsalardı, bu günkü bulundukları yerlerde olamazlardı dedim. O zaman ben de inşaat mühendisliğini seçeyim bari dedi. İnşallah söylediklerim onun için yararlı olur.
Gazetecilik gerçekten çok zor bir iştir. Hele muhabirlik yapıyor isen. Muhabirlerin yaptıkları her haber kendilerine çoğunlukla düşman kazandırır. Kimi haksız isteklerinin muhabirin çalıştığı gazetede yayınlanmasını ister. İsteği olmayınca da kendisine yeni bir düşman kazanmıştır. Zira bu konularda çok düşman kazandığımı biliyorum.
Muğla’da Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinin temsilciliğini yapıyorum. Belki de o yüzden adım komüniste çıkmıştı. Dükkânımda telefon konuşması yaparken ışıkları açmamıştım. Dükkânımın önünden üç kadın geçerken biri ho radyocu va ya, çok iyiymiş ama çok kötü bir kusuru varmış deyince diğeri neymiş o diye soruyor? Goministmiş diyor. Komünizm nedir diye sorsanız bileceğini sanmıyorum. Kaldı ki sosyal demokratlığımın dışında hiçbir ideolojim olmamıştır. Yaşadığım bazı olaylar yüzünden adım çıkmıştı dokuza, inmiyordu sekize.
Henüz Muğla’da çok yeniydim. Dükkânımda çalışırken bir patlama oldu. Dışarı çıkıp baktığımda gökyüzünde kara dumanlar çıkaran bir uçak süzülerek gidiyordu. Az sonra bir patlama daha oldu. Bir bağırdı. Aha uçak çamlığa düştü diye. Neresi bu çamlık diye sorduğumda oraya gitmek istiyorsan beraber gideriz dedi. Fotoğraf makinemi alıp motor sıkletime bindik ve olay yerine ulaştık. İtfaiye hemen yetişti ve yanmakta olan uçağı söndürdü. Düşen uçak askeri bir jetti. Jetin pilotunun naşı parçalar halinde bir tabuta dolduruldu. Çok önemli olan kafatası ise bulunamamıştı. Tabutu çöp kamyonuna koymak istediklerinde karşı çıktım. Bana destek veren dört beş genç ile kamyonun önüne geçtik ve kamyonun yürümesine izin vermedik. Bunun üzerine Çakır lakaplı bir cip sürücüsü tabutu kendi arabasına koydurdu. Hemşireler kamyonda kaldıklarından tabutu taşıma işi çöpçülere kalmıştı. Olayı kare, kare görüntülemiştim. Olayı Ulus gazetesinde bir şehidimizin naşı çöp arabası ile taşınmak istendi diye haber yapınca havacılar meclisi bastılar. Muhalefet lideri İsmet İnönü iki defa meclis kürsüsünden havacılara itidal önerdi ve bunda da başarılı oldu. Bu olayı haber yaptığım için çok sıkıntılı günler yaşamıştım. Bu haber yüzünden belediye başkanı da çok zor bir durumda kalmıştı. Olayın tek yararı benim tüm Muğla’da çok iyi tanınmama neden olmuştu.
Her kış Muğla’nın küçük ama verimli ovası sular altında kalır. Yağan şiddetli yağmurların ardından ova yine göle dönmüştü. Fotoğraf makinemi alıp motor sıkletime binip Düğerek yolundan göle dönmüş olan ovanın en yakına gittim. Suyun örtemediği bir uzantı vardı. Yürüyerek o uzantının en sonuna kadar gittim ve fotoğraflar çekmeye başladım. Sesler duyup arkama baktığımda üç kişini bana doğru geldiklerini gördüm. Korkmadım desem yalan söylemiş olurum. Zira adım komüniste çıkmış ya. Aklımdan geçenlere göre çok kötü bir yerde kıstırılmıştım. Zira gemilerini yakan Halit Bin Velid’in askerlerinden beter bir durumdaydım. İlk aklıma gelen ise, ya bunlar askerliklerini komando olarak yapmışlarsa oldu. Onların elinden beni göle dönmüş suya dalmak bile i kurtaramazdı. Yanıma geldiklerinde biri ula koca usta orada ne edip durun diye sordu? Fotoğraf çekiyorum dedim. Netçen o fotoğrafları dediğinde gazetede yayınlayıp bu suya bir çare bulmalarını isteyeceğim dedim. Ula koca usta senin için gominist dep durular. Eğer koministlik dedikleri bu ise biz de gidip oraya yazılalım dedi. Orada ayaküstü onlara kendimi nasıl anlata bilirdim? Bir gün dükkânıma gelirseniz bu konuyu uzun, uzun konuşuruz dedim.
Konu ile yaptığım haber çok etkili olmuştu. DSİ düdenlerin ağızlarını temizleyip genişleterek ovayı göl olmaktan kurtarmıştı. Buna rağmen yaptığım haberler yüzünden kaç kez sorguya alındığımın sayısını bile bilmiyorum.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Bir Ömür Geçti Gitti

Bir Ömür Geçti Gitti

Çocukluğumda orta yaşlılar aralarında konuşurlarken bazen uzun yaşayanlardan söz ederlerdi. Vay be… adama bak atmış beş yaşına gelmiş derlerdi ve adeta o adamı kıskanırlardı. Zira o yıllarda Türkiye’de ömür ortalaması elli yaştı. Bu yüzden atmış beş yaş ileri bir yaş olarak nitelendirilirdi. Oysa günümüzde yaş ortalaması yetmiş beş yıl olarak kabul edilmektedir. Uzun yaştan söz edildiğinde aklıma hep Uğur Dündar ile Levent Kırca’nın bir paradisi aklıma gelir. Uğur Dündar ak sakallı Levent Kırca’ya yaşını sorar kaç yaşındasın diye? Bin der ak sakallı. Uğur Dündar sormaya devam eder. Siz bu bin yıl içinde neler yaptınız? Hiçbir şey yapmadım deyince Uğur Dündar şayet buna yaşamak denirse der. Şüphesiz uzun yaşamak çok güzel bir olgudur. Yeter ki insan geride önemli bir iz bırakabilsin. Ülkesine ve ülkesinin insanlarına yararlı olsun. İnsana uzun yaşamaya özlem duyuran sevgiler ve tutkular vardır.

Tüm tutkular çocuklukta başlar. Ah bir büyüsem diye. Oysa büyümenin önünde en zor yaşam koşulları vardır. Özlemler süreklidir. Hiçbir zaman bitmez. Şu ilkokulu bitirsem diye başlayan özlem yüksek öğrenimi tamamlaya bilsem ile devam eder. Yüksek öğrenim tamamlandığında özlemler biter mi? Bitmez. Bu defa ah bir evlensem, çoluk çocuğa kavuşsam özlemi başlar. Daha sonra torunumu, torunumun çocuğunu görebilsem özlemi başlar. Tüm bu özlemler ömür boyu sürer gider.

Yaşamın en önemli aşaması ise çocuk yetiştirmektir. Çocuk öyle saldım çayıra, mevlam kayıra felsefesiyle yetiştirilmez. Emek ister, bilgi ister. İlk çocuğum dünyaya geldiğinde ilk işim çocuk yetiştirme ile ilgili kitaplar bulup satın almak olmuştu. Rassıl’ın Terbiyeye Dair kitabıyla Russo’nun Emil adlı pedagojik eserlerini bulup almıştım ama pedagojinin babası sayılan Kant’ın kitabını bulup alamamıştım. İzmir’imizin ünlü kütüphanesi Milli Kütüphane’de aradığımı buldum ve beynime nakşeder gibi defalarca okudum. Bir yerinde bir paragrafa kafam takılmıştı. Paragrafta çocuğunuzun her sorduğuna yanıt vermeyiniz. Zira sorduklarına yanıt aldıkça daha çok şeyler sorarak çekilmez olacaktır diye yazıyordu. Oysa modern pedagoji öyle demiyordu. Tam aksini söylüyordu. Modern pedagoji çocuğunuzun her sorduğuna mutlaka ama doğru olarak yanıt veriniz diyor. Paragrafın etrafını kurşun kalem ile çizdim. Doğru olanı bir kağıda yazıp sayfanın arasına koydum. Kitabı geri götürdüğümde kütüphane çalışanlarını konu ile ilgili olarak uyardım. Üç kişiydiler. Üçü de hayır Kant yanılmaz dediler. Doğru olanı anlatmaya çalışırken sesimiz bir hayli yükseldiğinde, sessizlik konusunda çok hassas olan kütüphane müdürü Kemal Özertem geldi ve ne oluyor, bu gürültü ne diye sordu? Konuyu ona da anlattığımda o da Kant yanılmaz demez mi? Bakın öğretmenim dedim. Çocuğunuz size merak ettiği şeyleri sorduğunda siz sus bakayım çocuklar böyle şeyler sormaz mı diyorsunuz? Yoksa çocuğunuzun her sorduğuna doğru olarak ve mutlaka mı yanıt veriyorsunuz? Diye sorduğumda pardon dedi. Siz haklısınız. Kağıda kurşun kalem ile yazmış olduğum yazının daktiloyla yazılıp sayfanın yanına konulmasını emretti.

Şüphesiz okullarda dayak olaylarına hepimiz karşıyız. Ama hiçbir zaman öğretmenin de bir sabır sınırı olduğunu asla unutmamalıyız. Sınıf öğretmeni olan eşim hafifçe kulak çekmekten ve azarlamaktan defalarca soruşturmaya uğramıştı. Neyse ki hiçbir zaman kusurlu bulunmamıştı. Gaziosmanpaşa Küçükköy’de evime doğru giderken yan yana yürümekte olan kadınlardan biri yanındakine bu adamı tanıyor musun? Diye sorduğunda hayır yanıtını almıştı. Bu Zerrin öğretmenin eşi dediğinde diğer kadın onun gibi bir öğretmen bir daha Şükrüyemenicioğlu okuluna gelemez demişti. Olur, olmaz nedenlerle çocuğunun öğretmenini şikayete koşanların bu durum kulaklarına küpe olsun. Hiçbir öğretmen eğitmekte olduğu çocukların kötülüğünü istemez. Hiçbir öğretmenin de öğrencisini kıyasıya dövmeye hakkı yoktur. Zira falakalı eğitim uzun yıllar önce sona ermiştir. İyi eğitilmiş çocuk sahibi olmak için eğitimin aileden başladığını unutmamalıyız. Bunun için de önce kendimizi eğitmeliyiz.

Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

ZORAKİ EVLİLİK

ZORAKİ EVLİLİK

 

Hatice on altısına yeni girmişti. Ufak tefek olmasına rağmen pürüzsüz cildi ve yeşil gözleriyle komşu gençlerin evlilik hayallerini süslemeye başlamıştı. O nun gözleri ise sadece bir kişideydi. Yazlık evlerinin iki yüz metre uzağındaki komşularının askerden yeni dönmüş olan oğlu Cemil’deydi.

Her gün ineklerini götürüp Cemil’lerin arazilerinin hududunu oluşturan karasuluk hendeklerinden birine bağlardı. Uygun bir yere oturur sürekli Cemil’in evini gözlerdi.

Cemil kahvaltıdan sonra sabah serinliğinde incir yemenin tadı bir başka olur diye düşündü. Doğrusu uzun zamandan beri ağacından kopararak incir yememişti. Kalkıp incir ağaçlarının bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Hatice Cemil’in kendisine doğru geldiğini görünce yüreği ağzından fırlayacakmış gibi oldu. Ayağa kalkıp üstüne başına çeki düzen verdi. Elleriyle saçlarını düzeltti. Umutla beklemeye başladı.

Cemil incir ağaçlarının altına doğru ilerledi. Belli ki Hatice’nin varlığından bile haberi yoktu. Boyunun yetiştiği yerlerdeki incirlerden bol bol yediği halde kanıksamadı. Sabah serinliğinde doğrusu incir yemenin tadına doyum olmuyor diye mırıldanarak ağaçlardan birinin üstüne tırmandı. Hatice ne yapsam da beni farkına varsa diye çareler arıyordu. Aklına bir kurnazlık geldi. İneklerden birini çözüp gizlice incir ağaçlarının bulunduğu yere sürdü. İneklerin yere dökülen incirleri çok sevdiklerini biliyordu. İneğinin doğruca incir ağaçlarının altına gideceğinden hiç kuşkusu yoktu. İnek rolünü tam Hatice’nin istediği gibi oynuyordu. Doğru incir ağaçlarının altına yöneldi. İnek ağaçların altındaki incirleri şapırdata şapırdata yemeye başladığında hemen incir ağaçlarına doğru koşmaya başladı. Bas bas bağırıyordu

Muzur hayvan, şimdi ben sana göstereceğim zarara girmenin ne demek olduğunu. Hemen çilbirinden yakaladı hayvanı. İpin ucunu ikiye katlayarak kırbaç gibi kullanarak ineğe vurmaya başladı. İnek yakaladığı fırsatı iyi değerlendirmek istiyordu. İp darbelerine aldırmadan yerdeki incirleri diliyle toplayıp yutuyordu. Aslında Hatice’nin de istediği buydu. Olabildiğince oradan geç ayrılmak.

Cemil komşu kızının, ineği ağaçların altından bir türlü uzaklaştırmayı başaramadığını görünce, aşağı inip bu küçük komşu kızına yardım etmeye karar verdi.Hemen ipi kızın elinden alarak

Hadi bakalım ben onu çekerken sen de arkadan hayla. Sen bu koca canavarla baş edebilir misin. Deminden beri beni niye yardıma çağırmadın

Bilmem ki, hiç böyle yapmazdı bu gavurun malı. Götürüp ineği beraberce diğer ineklerin yanında uygun bir yere bağladılar. Cemil ayrılmadan önce merakla sordu

Sen kimlerdensin, kimin kızısın

Ben aha şuradaki evin kızıyım, Kerem ağa derler benim babama

Hergün inekleri getiriyor musun buraya

Heya, hergün getiriyorum

Darda kalırsan beni yine çağır.

Heya çağırırım.

***

Cemil sabah kahvaltısından sonra karşı hendekleri taradı gözleriyle. İçinden bizim inekçi kız geldi mi acaba diye geçirdi. Görünürlerde kimsecikler yoktu. Gidip baksam mı acaba diye düşündü. İncir ağaçlarına doğru yöneldi. Alçak dallardaki olgun incirleri toplayıp yemeye başladı. Karşıdaki hendekte bir dalgalanma oldu. Yönünü o tarafa çevirdi. Olgun incirleri soyup ağzına atarken, gözleri o hareket halindeki ağaççıklara takıldı kaldı.

Hatice ineklerin hepsini sağlam dallara bağladıktan sonra, hendeğin incir ağaçlarına doğru alan tarafına geçip oturdu. Yanından eksik etmediği yün torbasını açıp içinden çıkardığı iğle yün eğirmeye başladı. Acaba benimki geldi mi diye incir ağaçlarının altına doğru baktı.

Tamam dedi benimki orada. Ne yapsam da geldiğimi fark ettirsem ona diye düşündü. Tam o sırada Cemil’in ağaçların altından çıkıp kendisine doğru baktığını gördü. Cemil

Komşu kızı ne duruyorsun orada, hadi gel de beraber incir yiyelim. Hemen iği torbasına koydu. Torbayı boynundan çıkarıp hendeğin üzerine bıraktı. Sevinçle incir ağaçlarına doğru yürüdü.

Hadi bakalım ağaca çıkalım. Bakalım kim daha çok incir toplayacak. Bir kedi çevikliğiyle tırmandı ağaca. Cemil komşu kızının kıvrak hareketlerle, adeta dans edercesine ağaca çıkışını hayranlıkla izledi. Kendisi de hızla ağaca tırmanıp kızın yakınlarında durdu. İri bir inciri koparıp kıza uzattı

Bak bu incir ne kadar iri ve güzel, tabanından bal akmış. Hatice gülerek kaptı inciri elinden. Cemil kızın bu tavrından cesaret alarak sordu.

Senin sözlün veya nışanlın var mı.

Yoook, neden soruyorsun

Hiiiç benim de ne sözlüm var, ne de nışanlım. Askerliğimi de btirdim. Ailem de ille de evlen diye tutturdu.

Sende evlen

Bu zamanda evlenecek kız bulmak kolay mı.

Ohooo sen ayakta uyuyorsun galiba, her tarafta evlenecek kız dolu. Beğen beğen al.

Her kızla hemen öyle kolayca evlenilir mi, önce anlaşmak gerekir.

Sende anlaş öyleyse

Peki seni istetsem ailenden, bana varmaya peki der misin.

Belli olmaz, belki de derim. Cemil avucuna doldurduğu iki iri inciri kıza vermek için iyice yaklaştı. Kız incirleri alır almaz, kolundan sımsıkı yakaladı uzanarak dudaklarını Hatice’nin dudaklarına değdirdi. İkiside neredeyse ağaçtan düşeceklerdi. Cemil yer değiştirerek Hatice’nin üzerinde durduğu dala geçti. Bir eliyle dalı tutarken, diğer eliyle Hatice’nin beline sarıldı. Uzun süre dudaklar birbirine kenetli kaldı. Ağaçtan aşağı indiler. İkiside heyecandan titriyorlardı. Hendeğe doğru yöneldiler. Ağaç dallarından oluşmuş bir tünel buldular. Tünelin içine girip uzandılar. Ne akrep, ne de yılan korkusu akıllarına bile gelmedi. Delicesine sevişmeye başladılar. Cemil şalvarını çekip çıkardı Hatice’nin ayağından. Eli kızın kilotuna gittiğinde kız itiraz edecek oldu.

Nasıl olsa evleneceğiz, bırak ta bu işi burada bitirelim. Ses çıkarmadı Hatice. Cemil abandı kızın üzerine. Zevk seslerine hafif bir çığlık karıştı. Hatice Cemil’in kadınıydı artık

 

***

İlişkileri aylardır sürüyordu ama, henüz Cemil’in ailesi Hatice’yi istemeye gelmemişlerdi. Bunu her anımsattığında

Acele etme sevgilim, eninde sonunda gelecekler istemeye. Nedense annemi bir türlü ikna edemiyoruz. Hatice boynunu büküp

Ne yapalım, çaresiz bekliyeceğiz de bu büyüyen karnımı ne yapacağız.

Yengesi Hatice’yi kolluyordu. İnekleri bağlama işi bitince yanına çağırdı

Gel kız bakayım buraya, nedir bu senin karnının hali. Adınız bütün ovada dillendi. Neredeyse babasız çocuk doğuracaksın.

Ne yapayım be yenge, bende sıkıştırıyorum Cemil’i, ne yapsın zavallı, bir türlü annesini ikna edemiyor.

Tabi ikna edemez, onun keyfi yerinde. Akşam sabah hendek içlerinde hevesini alıyor senden. Ne yapsın seni istetmeyi. Yarın çocuğunu doğurursan, ya bu çocuk benden değil derse ne yapacaksın. Ailenin yüzüne nasıl bakacaksın.

Ne yapabilirim be yenge. Yapabileceğim ne varsa söyle yapayım.

Hemen şimdi eve git. Kendine bir bohça hazırla. Al bohçanı doğru Cemil’in evine. Ya bu işi hemen temizlersiniz, ya da ben jandarmaya gideceğim de. Hadi sen evine git, biz seni gelip isteyeceğiz derlerse sakın kanma. Ben bu saatten sonra ya burada kalırım, ya da jandarmaya giderim, bunun başka çözümü yok diye dayatırsın. Gerekirse dayın seni alır götürür jandarmaya.

Hatice hemen eve gidip annesinin evde olmamasından yararlanarak bohçasını hazırladı. Bohçasını sırtına vurduğu gibi doğruca Cemil’in evine gitti. Cemil’in annesi avluda karşıladı kendisini,

Ne arıyorsun kız burada. Bu sırtındaki de ne böyle.

Ne olacak, yaptıklarınız tak ettirdi yüreğime. Bohçamı aldım geldim. Bu işin dönüşü kalmadı artık. Ya beni gelin edeceksiniz, yada doğruca jandarmaya gideceğim.

Sen şimdi dön evine. Cemil ile babası gelsinler, gerekeni yaparız.

Hayır şurdan şuraya bir adım bile atmam. Ne olacaksa olacak, bu iş bu gün bitirilecek. Ne istiyorsunuz siz? Çocuğumu babasız doğurmamı mı.

Bize mi sordun oğlumun altına yatarken

Gırtlağını mı sıktım ben senin oğlunun altına yatarken. O istedi, onun istediği oldu. Sebebi ne ki böyle kıvırtıyorsunuz şimdi. Ya bugün namusumu temizlersiniz, yada jandarma temizletir benim namusumu.

Belliki sen oğluma sahiplenmeyi iyice aklına koymuşsun. Gir içeri otur. Hele bir gelsinler, hep beraber görüşürüz.

Akşam alaca karanlığa yakın döndüler baba oğul. Evde Hatice’yi görünce şaşırdılar. Cemil

Hayrola bu saatte ne arıyorsun burada.

Namusumu temizletmeye geldim. Bıktım artık be bugün, yarın, bugün yarın. Bıçak kemiğe dayandı. El yüzüne bakamaz oldum.

Hadi sen evine git, biz bu gece gelip isteyeceğiz seni

Şurdan şuraya bir adım atmam. Ne olacaksa şimdi olacak

Kalk git diyorum sana, fena yaparım seni

Gitmiyorum, elinden geleni ardına koyma. Babası dışarıdan seslendi

Cemil gel bakayım buraya. Niye kovuyorsun kızı. İşi bu duruma sen getirmedin mi?

……………..

Ne susuyorsun oğlum konuşsana. Bu kız yalan söylemiyor herhalde.

Söyledikleri doğru baba.

Hadi sen atı arabaya koş. Gidin kasabadaki evimize. Yarın ben de gelirim, nikah başvurusunu yaparız. Burada kalırsanız kız ailesi ile aramızda hır çıkabilir. Hadi kızım sen de kocanın yanına. Sakın kavga etmeyin. Kötü başlangıçların sonu hayırlı olur derler. Sizinki de hayırlı olur inşallah.

Ertesi günü erkenden kalkıp kasabaya gitti. Emekli memur olduğu için resmi dairelerde iş takip etmesini iyi biliyordu. Nikah işlemlerinin tümünü yaptırdıktan sonra nikah için gün aldı. İki aile arasındaki sade bir törenle kıyılan nikahtan sonra kız ve oğlanın beraberlikleri resmileşti.

***

Çok zor bir evlilik oldu onun evliliği. Cemil’in annesi hiçbir zaman gelinim demedi ona. Peş peşe gelen iki doğum bile etkilimedi kaynanasını. Hamileliği sırasında bile en zor işlere koştu onu. Yakınları hep sabır öneriyorlardı.

Önce kayınpederi, sonra da kayınvalidesi öldü. Tam mutluluğu yakalamıştı, beklenmeyen bir ölümle kocasını da kaybetti. Kış soğuğunda az çamaşır yıkatmamıştı kaynanası. Böbreklerinden ağır rahatsızlıklar yaşadı. Alışmıştı yarım böbrekle yaşamaya. Oğlunun evlilikteki mutsuzluğuna ağladı için için. En büyük acıyı oğlu yüzünden yaşıyordu. Oğlu hastaydı. Hemofili denilen onulmaz bir hastalıktı oğlunun hastalığı. Oğlu otuzuna girmeden veda etti yaşamına.

O yaşıyordu. Acılarla iç içe. Nasıl dayandım ben bunca çektiklerime. Baş sağlığı dilemeye gelenlere

Allah oğlumun yerine benim canımı alsaydı ya diyordu.

 

Özcan NEVRES

 

 

 

 

 

 

YAZ GECELERİ

 

Her yıl yaz aylarında ovaya göç edilirdi. O yıllarda her arazide tek veya iki gözlü toprak evler vardı. Tütüncüler ise tütün kırma süresince kargı ve odunlarla inşa ettikleri çardaklarda kalırlardı. Evler genelde gemici fenerleri, gaz lambaları, kandil ve karpit lambaları ile aydınlatılırdı. Tek tük evlerde gramofon bulunurdu.

Hasan on yaşlarına geldiğinde, diğer çocuklar gibi erkenden yatmaktansa büyüklerin arasına katılır, sohbetlerini can kulağıyla dinlerdi. Hele o tütüncü Şaban ağanın anlattığı öyküler, onu yaşadığı ortamdan alır bambaşka dünyalara götürürdü. Bir gece hindistan’da bulunan bir yılandan söz etmişti. Yılanın boyu on onbeş metre olurmuş. Bir insanı bir ağaca dayar sonrada ağaçla birlikte insana sarılıp sıkmaya başlarmış. İnsanların kemiklerini çatır çatır kırdıktan sonra onu yutarmış. Çok etkilenmişti bu öyküdün. Her gece yatağının altına kocaman bir bıçak koyup yatardı. Gece rüyalarında, hayallerinde hep o yılanlarla boğuşurdu. Her gece o keskin bıçağıyla onlarca yılanı lime lime doğrardı.

Gece toplantılarında sayısı dört beşi geçmeyen plaklarını sırayla koyardı gramofona. Gramofonun başından hiç ayrılamazdı. Zembereği iyice kısaldığından bir plağı sonuna kadar çevirmeye yetmiyordu. Bu yüzden zembereğin sık sık kurulması gerekiyordu. Hafız Burhan’ın ve Hamiyet Yüceses’in plakları altlı üstlü defalarca dinlenilirdi. Sonunda hep aynı şeyleri dinlemekten bıkılırdı.

Hadi kapat artık gramofonu derlerdi. Sevinçle kapatıp hemen büyüklerin arasında oturacak bir yer bulurdu kendine. Zira gramofonun kapatılması yeni öyküler anlatılacağının deliliydi. Hemen başlarlardı öykü anlatmaya. Hani o koca tepenin altındaki küçük tepenin düzlüğünde yolun kenarında iki büyük zeytinlik varya, buradan kasabaya giderken sağ tarafta kalan zeytinlikte bir tavuk gördüm, arkasında tam kırk tane civcisi vardı. Onları görünce ödüm kopacaktı az daha. Zira o tavuk ve civcilerinin hepside cin. Ne olur ne olmaz beni çarparlar diye çok korktum ve koşarak uzaklaştım oradan diye anlattı biri. Bir diğeri

Tabi yahu orada cin olduğunu herkes biliyor. Çok kimse görmüş o cinleri. Ben de bir gece oradan geçerken bir dişi eşeğin arkasında tam kırk tane sıpa gördüm. Öyle korktum, öyle korktum ki oradan nasıl kaçtığımı anlatamam sizlere. Bir başkası anlatmaya başladı.

Bir gece ova tarafından eve geliyordum. Osman ağanın tulumbasının başında durup elimi yüzümü yıkadım. Kurulanmak üzere boynumdaki tartımakla silinmeye başladım. Birden karşıma güzeller güzeli bir peri kızı çıktı. Elimden tutup beni ilerdeki kürlüğün içerisine doğru çekti. Yeşil çimenlerin üzerine uzanıp gel dedi bana. Çok korkmuştum. Kaçmayı düşünüyordum ama, kaçmaya cesaret edemedim. Ya beni çarparsa diye ödüm kopacaktı sanki. Hadi hadi korkma gel sarıl bana, ben seni çok mutlu edeceğim deyince yanıbaşına çöküverdim. Öyle sarıldı ki boynuma. Orada ne kadar kaldığımı bilmiyorum. Gün ağarmaya başlayınca hiçbir şey söylemeden bir duman olup kaybolup gitti. Eve çok yorgun döndüm. Hemen yatağa uzanıp yattım. Taa öğlen vakti uyandım. Geceye kaldım mı o tulumbanın çok uzağından geçerim. Ne olur ne olmaz, bakarsınız bir daha yakalar beni. Tütüncü Şaban ağa

Abe ne korkarsın o tulumbadaki peri kızından ben hep giderim oraya onunla buluşmaya. O kaltak peri çok sever beni. Hasan merakla sordu

Şaban amca bu peri kızları çok mu güzel olurlar.

Güzel de laf mı be kızanım, sanki bir içim su. Bir göz var onlarda, insana bir baktılar mı erim erim eritirler insanları. Hasan’ın babası

Hadi arkadaşlar vakit geç oldu dağılalım artık dedi.

Doğru doğru geç oldu dediler komşular, hepimizin işi var. Sabah hepimiz erken kalkacağız. Esenlikler dileyerek dağıldılar.

Hasan yatağa girdiğinde, hele bir büyüyeyim. Ben de bir peri kızı ile evleneceğim. Bütün gece düşlerini peri kızları süsledi.

***

Her yıl hemen hemen aynı şekilde geçiyordu yaz ayları. Hasan büyümüş ortaokula gidiyordu artık. Son dersten sonra sınıfının eltopu maçı vardı. Maçları bittiğinde gün kararmaya başlamıştı. Hemen çantasını sırtına asıp yola çıktı. Dolaşımdan mı gitsem kestirmeden mi diye düşündü. Kestirimden gidersem eve yirmi dakikada varırım. Dolaşımdan gidersem en az kırkbeş dakika. Yönünü kestirme yola dönüp hızla yürümeye başladı. Az sonra yokuş başladı. Hele bir hıdırtepeye ulaşayım gerisi kolay. Oradan sonraki yokuşun hiç önemi yok. Sonra da iniş başlar. İnişte rüzgar bile tutamaz beni diye geçirdi içinden.

Son yokuş bitmiş iniş aşağı kayar gibi gidiyordu. Az ilerdeki yolun sağındaki ve solundaki zeytinliklere takıldı gözleri. Korkuyla içi ürperdi. O zeytinliklerin arasından geçmemek için çareler aradı. Başka geçit yoktu. Ya geri dönecekti, ya da zeytinliklerin arasından geçecekti. Derin bir nefes aldı. Tüm gücünü avurtlarında toplayarak, bağıra bağıra şarkı söylemeye başladı. İki yüz metrelik yol bitmek bilmiyordu bir türlü. Zeytinliklerin arasından çıkıp çıplak tepenin düzlüğüne geldiğinde şarkıyı kesip derin bir nefes aldı. Oh be kurtuldum diye sevindi. Az ileride evlerinin ışığı görünüyordu. Evlerine doğru uzanan inişte hızla koşmaya başladı. Etrafından yağmur gibi taş sesleri geliyordu. Hızını arttırdı. Taş sesleri daha da hızlandı. Durup beklemeye başladı. Bunca taş yağmuruna rağmen bana neden taş isabet etmiyor diye düşündü. Yavaşça yürüdüğünde ayaklarının altındaki taşların iniş aşağı yuvarlandıklarını gördü. Etrafından gürültülü bir şekilde kayan taşların sırrını çözmüştü. O zeytinlikteki cinler, tavuklar eşekler ve sıpalar, korkunun yarattığı hayal ürünleri mi yoksa diye düşündü. Hemen kararını verdi. Bir daha o zeytinliklerin arasından geçerken hiç korkmayacağım.

Okul dönüşü ve tatil günleri, maltız keçilerini otlatmaya çıkarırdı. Akşam karanlığına kadar yeşil çimenler üzerine uzanır, hayaline yerleştirdiği peri kızının gelmesini gözlerdi. Nedense hayalindeki perikızı çok vefasızdı. Bir türlü göstermiyordu kendisini.

Onbeş yaşına geldiğinde, tam bir delikanlı havasına girmişti. Bayağı da yakışıklı bir delikanlı olmuştu. Herkes öğlen uykusuna çekildiğinden etrafta kimsecikler yoktu. Sapanını boynuna asıp dut ağacının altına gidip oturdu. Cebinden çıkardığı yuvarlak taşları önüne koydu. Sıra ağaca konacak kuşları avlamaya gelmişti. Pat diye yanıbaşına bir taş düştü. Taşın nereden geldiğini araştırırken komşusunun genç karısını gördü. Sus ses çıkarma, bu tarafa gel diye işaret etti. Merakla kalkıp kadının işaret ettiği tarafa doğru yürüdü. Kadın işaretle patlıcanları gösteriyor ve oraya doğru yürü diye işaret ediyordu. Gidip patlıcanların arasına girerek beklemeye başladı. Az sonra patlıcanların öbür tarafından komşu kadın gelip girdi patlıcanların içine. Kuruca bir yer bulduğunda uzanıp yattı arığın içine.

Hadi ne duruyorsun gelsene dedi Hasan’a. Hasanın yüreği yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Ayakları dolanıyordu. Düşe kalka kadının yanına gitti. Kadın uzanıp bileğinden tutup hızla çekti kendine. Sarmaş dolaş oldular. Patlıcanların koyu gölgesinde iki saat kadar seviştiler.

Hadi artık sen git dedi Hasan’a. Ben biraz sonra çıkar giderim. Kimsenin şüphesini çekmeyelim Hasan patlıcanların arasından çıkıp dut ağacının gölgesine doğru giderken, Tütüncü Şaban amcanın anlattığı da böyle bir perikızı mıydı acaba  diye düşündü.

***

Hasan’ın kardeşi Mehmet, hadi sizi Foça’ya gezmeye götüreyim. Deniz kenarında çay içeriz. Vakit geçirmiş oluruz dedi. Ömer adındaki arkadaşlarını da aldılar arabaya. Vali çeşmesine varmadan araba bozuldu. Zaten arabaya adamın külüstür demeye dili varmaz. Külüstürden de öte bir şey. Kelimenin tam anlamıyla bir hurda. Mehmet

Ben gidip Deli Sinan’ın arabasını alıp geleyim. Siz burada beni bekleyin dedi. Çaresiz bekliyeceklerdi. Az sonra çok şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. Dağlardan gelen yağmur suları, yolun iki tarafında göl oluşturmaya başladı. Ömer çok korkmuştu.

Hadi ana yola gidelim dedi Hasan’a. Oradan kamyon geçer. Bir kamyona binip evimize gideriz

Tamam gidelim dedi Hasan. Hasan Ömer’in çok korktuğunu farketmişti. Yolda, karanlığa rağmen hızla ilerliyorlardı.

Arkamızdan bir ışık geliyor dedi Hasan. Ömer umutla baktı arkasına. Ne gelen var ne de giden.

Hani nerede ışık, arkamızda karanlıktan başka bir şey yok.

Anladıııım, şeytan bize oyun oynadı. Aslında ben de şeytanım. Şöyle ellerimi havaya kaldırıverirsem ortalığı ışığa boğarım. Ömer

Öyle şeyler konuşup durma, ödümü mü patlatmak istiyorsun sen.

Ben sana doğruyu söylüyorum. Bak şimdi ben yıldızlardan enerji topluyorum. Az sonra ortalığı ışığa boğacağım. Buruncuk tarafından gelen bir aracın hareketlerini takibe başladı. Aracın dönüşüne göre az sonra bulundukları yer iyice aydınlanacaktı. O anı çok iyi yakaladı ve bağırdı.

İşte şimdi yıldızlardan topladığım enerjiyle karanlıkları aydınlığa çeviriyorum. Ömer korkuyla baktı etrafına. Karanlık aydınlanmaya başlamıştı.

İmdaaaat kurtarın beni diye bağırıp Hasan’a sıkıca sarıldı. Ömer’in bedeninden çok kötü bir koku yayılıyordu. Birden etraf göz kamaştırıcı bir ışıkla aydınlandı. Mehmet’in getirdiği araba yanlarında durduğunda Ömer korkudan gözlerini açamıyordu.

Hadi binin arabaya diye seslendi Mehmet. Ömer güçlükle bindi arabaya. Mehmet direksiyona geçtiğinde

Öf bu koku ne böyle, Kim bukadar pis osurdu diye sordu. Hasan gülerek

Kokuyu boş ver, sen yola devam et dedi.

***

Arabanın yanına vardıklarında önüne geçip durdular. Mehmet getirdiği halatla külüstürü ön makastan bağladı. Halatın öbür ucunu da Getirdiği arabanın arka makasına bağladı. Hurdanın direksiyonuna Hasan Geçti. Ömer’le Mehmet Çalışan arabaya bindiler. Ağır bir gıcırtıyla hareketlendi külüstür. İlerideki geniş bir yerden dönüş yapıp kasabaya doğru yollandılar.

Ertesi gün Hasan Ömer’e sordu.

Neydi dün gece senden gelen o pis koku

Şey biraz ishal olmuşum da. Hem sana bir şey söyleyeyim mi. Öleceğimi bilsem seninle bir daha hiçbir yere gitmem. Sen gerçekten şeytan mısın yoksa. Ellerinden çıkan ışıkla nasıl ışığa boğdun o koskocaman ovayı.

Belli ki Ömer’in kafası şeytan öyküleriyle iyice yıkanmıştı.

 

Özcan NEVRES

YARIM KALAN DÜĞÜN

YARIM KALAN DÜĞÜN

Nalan köyünün en güzel kızıydı. Hanımefendiliği ve hamaratlığıyla da evlenecek çağda oğulları olan annelerin dikkatini çekiyordu. Nalan’ın çok isteyeni oldu. Annesi ve babası kısmet olursa olur diyorlardı.Nalan’sa isteyenleri kesin bir dille reddediyordu. Zira onun gönlünde, köyünün en yakışıklı delikanlısı, Ahmet yatıyordu. Ahmet vatani görevini yapıyordu. Terhis olur olmaz Nalan’ı istetecekti.

Köylerinde Kenan adlı bir delikanlı vardı. İçer içer önüne gelenle kavga ederdi. Yediği onca dayaklara rağmen bir türlü uslanmak bilmiyordu. Oda Nalan’ı istetti. Reddedilince çılgına döndü. Ben onu kimseye yar etmem diye yemin üstüne yemin ediyordu. Birkaç kez zorla kaçırmayı denedi. Nalan’ın iyi direnmesi sonucu başaramadı. Nalan ise,

Ölürüm de onunla evlenmem diyordu.

Ahmet terhis olduğunda ilk işi Nalan’ı istetmek oldu. Kızlarının Ahmet’e meyli olduğunu bilen aile bu isteğe peki dedi. Bu söz kesme Kenan’ı deli etmişti. İçip içip kahvehanelerde masaları yumrukluyor, Nalan’ı Ahmet’e yar etmeyeceğini bas bas bağırarak söylüyordu. Ahmet’e de sataştığı olurdu. Her defasında Ahmet’ten feci şekilde dayak yerdi.

Önce görkemli bir nişan yapıldı. Lokmalar döküldü, helvalar karıldı. Uzak yakın demeden tüm köyün insanlarına dağıtıldı. Kına gecesinde köylüler kadınlı erkekli doyasıya eğlendiler. Nişan törenin büyüklüğü günlerce dedikodulara neden oldu. İki tarafta nişanlılığın uzamasına taraftar değillerdi. Hemen düğün hazırlıklarına başladılar. Kenan’sa bu olan biten karşısında kahroluyor, içip içip intikam yeminleri ediyordu.

Gelinlik ve diğer eşyaları almak üzere iki aile topluca İzmir’e gittiler. Gelinliğin en güzelini, damatlığın ve ev eşyalarının en kalitelilerini aldılar. Nalan da Ahmet te sevinçten uçuyorlardı. Bir ara adet olmadığı halde Nalan Ahmet’in koluna girdi. Ahmet’in elini tutarak,

Çok mutluyum ama, çok ta korkuyorum. O Kenan denilen serseri sana kötülük yapacak diye. Ahmet,

Korkma sevgilim o serseri bana bir şey yapamaz. Bana her sataşışında ağzının payını almıştı.

Yine de korkuyorum. Sen tedbiri elden bırakma. Ne olur ne olmaz. Nalan’ın gözlerinden yaşlar akıyordu. İçinden bir ses bu mutluluğunun sonunun iyi olmayacağını söylüyordu. Göz yaşlarını nişanlısı görmesin diye yüzünü dükkanların vitrinine çevirdi.

Düğün hazırlıkları tamamlandıktan sonra okuntular ( davetiye ) hazırlanıp dağıtıldı. Düğün üç gün üç gece sürecekti. Bir ekip kız evinde, bir ekip damat evinde, bir ekipte köy meydanında çalmaya koyuldular. O gece herkes doyasıya eğlendi. Kenan’ı anımsayan bile olmadı. Ertesi gün de düğün tüm ihtişamıyla devam etti. Sıra üçüncü, son güne gelmişti. Davulcular ve zurnacıların tümü meydanda çalmaya başladılar. Sıra kuşak törenine gelmişti. Davulcular var güçleriyle davullarını tokmaklıyorlar, zurnacılar tüm nefesleri ile zurnalarını üflüyorlardı. Ortalığı sağır edici bir gürültüye boğmuşlardı.

Birden bu olağan üstü gürültüyü bastıran, köylülerin çok iyi tanıdıkları grav, grav, grav sesleriyle kendilerini yere attılar. Grav sesleri kesildiğinde her şey bitmişti. Damat ve babası göğüslerinden, gelin de kafasından  yedikleri kurşunlar yüzünden yerde cansız yatıyorlardı. Yaralananlar ise yandım Allah, can kurtaran yok mu diye feryat ediyorlardı.

Özcan NEVRES

 

 

UNUTULMAYAN ACI

Unutulmayan Acı

İş dönüşü canı eve gitmek istemiyordu. Nedense bu gün olabildiğince yalnız kalmak istiyordu. Zaman zaman takıldığı barın önüne geldiğinde, içeri girmekle girmemek arasında bir süre kararsız kaldı. Girmekten vazgeçip sahile doğru ağır adımlarla yürüdü. Sahil oldukça tenhaydı. Yine de ta uç tarafa, insan uğrağı olmayan yere doğru ilerledi. Sahil oldukça sessizdi. Sessizliği bozan sadece ayaklarının altında kırç, kırç eden kumlardı. Kumların serinliğine aldırmayarak çöküp oturdu. Sırtını bir kayaya yasladı. Denizi seyretti uzun uzun. Ayın gümüşi ışıklarının oluşturduğu revnaklar doyumsuz güzellikteydi.

Gündüz denizde olağanın dışında kızıl bir renk vardı. Kimileri bunu deprem olacak diye yorumluyordu. Oysa balıkçı Murat Reis aksini söylüyordu.

Eskiden balık çoktu. Özellikle küçük balıkların temel gıdası planktonlardı. Balık nesli körfezde hemen hemen yok olmuş durumda. Bu nedenle planktonlar hızla üremekte. O kadar çoğalmışlar ki, sanki deniz yüzünde bir çarşaf oluşturmuşlar. Bu da deniz suyunun yeteri kadar oksijen alamamasına neden oluyor. Bir de lodosun etkisiyle, tabanda birikmiş olan kirlilik yüzeye vurunca, deniz tamamen oksijensiz kalıyor ve planktonların kitle halinde ölümlerine neden oluyor demişti.

Hey gidi koca Murat Reis, sen bunları bana anlatmasaydın, ne gün deprem olacak diye hop oturup hop kalkacaktım. Gündüzün o çirkin görünümü sanki yok olmuş. Deniz yine her zamanki gibi pırıl pırıl. Belki de lodos durduğu için her şey yine yerli yerine oturmuştu.

Aslında o bunları kafasını tokmaklayan düşüncelerden, ruhunu saran acılardan kurtulmak için düşünüyordu. Ne düşünürse düşünsün, geçmişin acılarını unutamıyordu. Eşini doğum yaparken yitirişi yine çöreklendi düşüncelerine. Doğum yeni bir can getirirken, o mukaddes olayı gerçekleştiren anneyi alıp götürmüştü. Tam yedi yıl geçmişti aradan. Kızı üç ay önce okula başlamıştı.

İlk günler eşinin ölümüne neden olan kızını sevemeyeceğini zannetmişti. Hatta kızından nefret bile etmişti. Bazen cinnet geçirir gibi oluyordu. Eşinin ölümüne neden olan o et parçasını boğup öldürmek geçiyordu içinden. Baba annesinin kucağında gülücükler yağdırırken o yitirdiği eşinin acısıyla kıvranıyordu. Ne çok sevmişlerdi biri birlerini. Ölünceye kadar birlikte olacaklardı. Hatta ölüm bile ayıramayacaktı. Ölümü bile birlikte kucaklayacaklardı. Olmadı. Kader çok acımasız davranmıştı. O zamansız ölüm, en mutlu olacakları bir anda koparıp almıştı canı kadar sevdiği eşini. Bu nedenle o günahsız yavrusunu aylarca kucağına alıp sevememişti. Aklına geldikçe yavrusundan utanır olmuştu.

İlk baba  deyişinde buzlar birden eriyivermişti. Bir baba kelimesi ona babalığın doyumsuz hazzını tattırmıştı. O günden sonra varı, yoğu,  her şeyi biricik kızı olmuştu. Oysa şimdilerde yeni bir dönemece varmıştı. Bir hayli yaşlanan annesi,

Benim bir ayağım çukurda. Aniden gidiveririm. Bu kızın hali ne olur diyordu? Haklıydı annesi. Ama o bunca yıl kızını üvey anne eline düşürmemek için evliliğe hep soğuk bakmıştı. Üstelik ölen karısının anısına saygısızlık yapmak istemiyordu. Nice yeminler etmişlerdi hiç ayrılmayacağız diye. Ölüm bile bizi ayıramaz diyorduk. Oysa ölenle ölünmüyor.

Yakın bir arkadaşı görev yaptığı kasabadan Kasap Oktay beyin orta okul öğretmeni kızını önermişti. Kızı da ailesini de çok övmüştü.

İnan bana, o kız senin kızını öz kızı gibi kabullenecektir. Babasıyla konuşurken,

Bizim kızın evlenme vakti neredeyse geçiyor. Yaşı yirmi sekiz oldu ama, şöyle doğru dürüst bir kısmeti çıkmadı. Şöyle soyuna sopuna güvenilir birini bulsak ta evlendirsek demişti.

Ben de ona senden söz ettim. O,

Madem arkadaşına bu kadar güveniyorsun, gir araya bir ağabeylik yap dedi. Sen hele bizim kasabaya gel, önce kızın babasıyla tanıştırayım. Gerisi çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir.

Hava iyice serinlemişti. Üşümeye başlamıştı. Kalkıp evine doğru yürüdü. Yürürken hep arkadaşının önerisi kafasında uğulduyordu.

Gel şu kıza peki de. İnan hem sen mutlu olacaksın, hem kızın. Bir karara varmalıydı. Evlendiğinde eski eşini unutabilecek miydi. Ya kızıma iyi bakmazsa? Okumuş, yüksek öğrenim görmüş bir kızdan ne kötülük gelebilir ki? Evine vardığında annesi sofrayı hazırlamış kendisini bekliyordu. Kızı boynuna sarıldı.

Babacığım neden geç kaldın? Seni babaannemle öyle merak ettik ki. Daha kızı sözlerini bitirmeden annesi,

Nerde kaldın be oğlum? Meraktan öldürecek misin beni?

Arkadaşlara takıldım anne. Bir daha olmaz merak etme. Yemek arasında annesine,

Anne sana bir müjdem var. Arkadaşım sağlık memuru Sefahattin bana bir kız bulmuş. Kız bizim kasabanın ortaokulunda öğretmenmiş. Çok iyi bir ailenin kızı olduğunu söylüyor. İlle de gel ailesiyle tanıştırayım diye ısrar ediyor. Gidip ailesiyle tanışacağım.

Peki sen kızı tanıyor musun?

Şöyle böyle tanıyorum. On kasımda partimizi temsilen anma törene katılmıştım. Atamızı anlatan konuşmayı o yapmıştı. Evlenme gibi bir düşüncem olmadığından pek dikkat etmemiştim. Hayal meyal anımsıyorum. Önce gidip ailesiyle tanışayım. Nasıl insanlar oldukları hakkında arkadaşımın verdiği bilgilere eklenecek bir şeyler var mı? Öğrenip dönerim. Sonra da bir fırsat bulup kızla tanışırım.

İyi güzel de oğlum, okumuş kızlar biraz havalı olur. Onunla anlaşabilecek misin? Hani ben kendi akrabalarımızdan birini bulsaydık daha iyi olmaz mıydı diyorum?

Anne, sana kaç kere söyleyeceğim. Ben akraba kızı ile evlenmem. Sakat doğacak bir çocuğun sorumluluğunu hiçbir zaman üstlenmem.

Neden sakat çocuk doğsun oğlum? Amca, hala, teyze kızlarıyla evlenmiş niceleri var. Hangi birinin çocuğu sakat doğdu ki?

Anne, istisnalar kaideyi bozmaz diye bir söz vardır. Ben sana bir şey sorayım. O akraba evliliği yapanların hangisinde üstün zekalı çocuk var. Baksana bizim kızımıza. Zekası dillere destan. Güzelliği de cabası.

Sen bilirsin oğlum. Yuvayı kuracak olan sensin. Evleneceğin kızla hayatını paylaşacak olan da sensin. Bana sadece mutlu olmanı dilemek düşer. Kızı konuşulanları dikkatle dinliyordu. Yemeği bırakıp babasının yanına geldi.

Babacığım, gerçekten evlenmeyi düşünüyor musun?

Evet kızım, sana çok cici ve üstelik öğretmen olan bir anne alacağım.

Yaşşa baba demek ki benim de bir annem olacak.

Evet kızım. Gerçi babaannen bu denli yaşlanmasaydı evlenmeyi düşünmeyecektim ama, bu durumda düşünmenin zamanı geldi.

Bilsen beni ne kadar sevindirdin babacığım. Babaannemi de çok seviyorum ama yinede bir annem olmasını istiyorum.

Tamam kızım, en kısa zamanda senin öz anneni aratmayacak bir annen olacak.

O gece erken yattı. Kararını vermişti. Erken kalkıp arkadaşının yanına gidecekti. Erken yatmasına rağmen, bir türlü uyuyamadı. Ha bire kafasında acabalar kümeleniyordu. Ya bu evlilik gerçekleştiğinde kızıma kötü davranırsa? Düğmeci Osman beyi anımsadı. Dükkanına gelir, içini dökerdi. Bazı zamanda hırsından kafasını yumruklardı.

Nişanlıyken, Osman beycimdim. Evlendik, Osman olduk. Daha ilk çocuğumuz dünyaya geldiğinde Osmaaaaaan olduk.Çocuklarımın hatırına katlandım bunca yıl. Hani çocuklarımı bir evlendirsem, ilk işim bu karıyı boşamak olacak derdi. Boşamak kısmet olmamıştı Osman beye. Bir gece sabaha karşı geçirdiği beyin kanamasında yaşamını yitirmişti. Osman beyin durumuna düşmek korkusu içinde cızzz etti. Oysa Osman beyin eşi ilk eşiydi. Arada üvey evlat sorunu da yoktu. Buna rağmen evliliği hiç iyi gitmemişti. Ya ben de aynı duruma düşersem korkusu içini olabildiğince kemiriyordu. Osman beyi düşüncelerinden söküp atmaya çalıştı. Nice uyum içerisinde yaşayan aileler vardı. Neden kuracağı yuva o ailelerinki gibi olmasın? Adımını atmıştı bir kez. Üstelik kızına da söylemişti. Dönüşü artık olanaksızdı. Sabaha karşı uykuya daldı. İki saat kadar uyuduktan sonra uyandı. Motor sıkletine binip kasabanın yolunu tuttu.

***

Öğlene yakın kasabaya vardı. Kasabalının birine sağlık ocağını sordu. Kasabalı,

Hemen şu sokağı dönünce kocaman bir çınar ağacı göreceksin. Sağlık ocağı o ağacın karşısında. Teşekkür etti adama. Yoluna devam etti. Çınar ağacının yanında durdu. Motor sıkletini sehpaya kaldırıp direksiyonunu kilitledi. Sağlık ocağına girip karşısına çıkan hemşireye Sefahattin beyi sordu. Hemşire,

Tam karşımızdaki odada diye yanıtladı. Karşı odaya gidip kapıyı tıklattı. İçeriden bir ses,

Gir dedi. Kapıyı açıp girdi. Sefahattin bey sanki gözlerine inanamamıştı.

Vay, vay kimi görüyorum. Oh be nihayet gelebildin. Kasap Oktay bey seni sora sora bir hal oldu. Adama ne diyeceğimi bilemez oldum. Geldiğine nasıl sevindim anlatamam. Hele gel bi sarılayım sana. Çok özlettin kendini. Sarılıp öpüştüler. Sefahattin bey odacıya seslendi,

Durmuş bey, bak konuğum var. Hadi bizim kahveci Osman’a git te iki orta kahve söyle. Kahveler deve tabanı batmaz olsun de.

Tamam müdürüm, söylerim.  Az sonra kahveler geldi. Kahveleri kahveci Osman kendisi getirdi.

Ula müdürüm, aha bu Durmuş konuğun varmış dedi. Merak ettim. Bizim kasap Oktay’a sözünü ettiğin oğlan mı geldi diye.

He ya Osman efendi, sözünü ettiğim bu delikanlı.

Üle helalin varmış be müdürüm, arkadaşın yağız delikanlıymış. O işi şimdiden olmuş belle. Böyle civan delikanlıya kızını vermeyecek te kime verecek.

Ne yapalım be Osman efendi, kısmette ne varsa o olur. Biz araya girdik. Allah utandırmasın.

Amin dedi Kahveci Osman.

***

Öğlen yemeğine Sefahattin beyin evine gittiler. Odacı Durmuş konukları var diye Sefahattin beyin evine uğrayıp eşine bildirmişti. Bu gibi işlerde odacı Durmuş neyin yapılacağını çok iyi bilirdi. Eve gitmeden önce kasaba uğrayıp et almıştı. Sefahattin beyin eşi Nazmiye hanım, oldukça hamarat bir kadındı. Çok kısa bir zamanda güveç, pilav ve salatadan oluşan bir mönü hazırlamıştı. Nazmiye hanım konuklarına,

Hoş geldiniz dedi. Necmi,

Hoş bulduk dedi. Tokalaştıktan sonra yemek masasına buyur etti.

Necmi bey, hepimiz merakla sizi bekliyorduk. Ha gelecek, ha gelecek diye. İnan umudumuzu kesmiştik.

Nazmiye hanım, inan sizin beni bu denli merakla beklediğinizi bilseydim bu denli geç kalmazdım. Evlilik kararı almak çok zor bir olgu. Hele benim gibi çocuklu biri için daha da zor. Zor da olsa sonunda kararımı verdim ve geldim. Bakalım zaman neyi gösterecek?

Ben çok, çok iyi olacak diyorum. Kızla da ailesiyle de iyi görüşüyoruz. Kız da, ailesi de çok iyi insanlar. Öyle olmasaydı biz araya girer miydik?

Çok sağ olun. İnşallah kısmet olur, kızım annesizlikten, ben de yalnızlıktan kurtulmuş oluruz.

Ben ona kızınızın konumunu açtım. Yedi yaşını aşmış bir kızın bana ne yükü olur ki dedi. Üstelik bana can yoldaşı, arkadaş olur. O zaten sizi tanıyormuş. Biz bu işe oldu gözüyle bakıyoruz.

Her şey yi güzel de, bir sorun var. Oturduğu evin sahibinin iki kızı var. Evlerinin önünden geçerken neredeyse pencereden düşecekler. Benim bildiğim erkekler kızlara laf atarlar. Oysa onlar bana laf atıyorlar. Kiracılarıyla evleneceğimi öğrenirlerse atmadık çamur bırakmazlar.

Biz  o konuyu çok iyi biliyoruz. Buraya tayin olmadan önce o kızlara komşu idik. Seninle samimi olduğumuz için bizden bir istekte bulundular. Bu konuyu şimdiye kadar sana açmadık. Dediler ki; siz Necmi ile iyi görüşüyorsunuz. Biz ona bir büyü yaptırdık. Size geldiğinde bir fırsat bulup büyüyü ceketinin astarına dikiver. Tamam dedim. Demesem şirretler hır çıkaracaklar. Aldım o büyüyü., o gün, bu gün bizim şu vazonun içinde duruyor. Büyüye inanmadığım için atmadım. Onların salaklık hatırası olarak saklıyorum.

Keşke dediklerini yapsaydın. İnsan oğlu uzay yolculuğu yaparken bu saflar halen büyüye, hurafeye inanıyorlar.

Hatta sormuştum onlara. Bu büyü hanginiz için diye? Fark etmez dediler. Onu başkasına kaptırmayalım da, hangimize kısmet olursa olsun. Büyüğüne sen ondan büyüksün dediğimde ne fark eder dedi. Bunlarınki nasıl bir aşk anlayamadım. Sanki hayvan pazarından mal alıyorlar. Garibime gitti. Ne demek hangimize olursa olsun. Bence o kızlarda ahlak kavramı da yok.

Bırak ahlak kavramını, onurları da yok. Bir gün tepem attı. Boşuna asılmayın, depoda size yer kalmadı. Olabildiğince pişkin, sıkışırız demez mi? Ben de bu dünyada kadın olarak ikiniz kalsanız, yinede hiç birinizle evlenmezdim dedim. Hele büyüğü olabildiğince pişkin. Yesinler seni, kızmak ne kadar yakışıyor sana demez mi? Baş olunmaz bunlarla diye düşündüm. Çekip gittim. Zorunlu kalmadıkça o sokaktan geçmez oldum.

Hepsini biliyoruz. Seni nasıl kızdırdıklarını gelip anlatırlardı bize. Sefahattin’den bile utanmıyorlardı.

Boş verelim o şıllıkları, biz kendi işimize bakalım. Bu konuya çok dikkat etmek gerekir. Onların etkisinde kalıp bozuşmaktansa bence hiç başlamamak daha iyidir.

Niye bozulsun canım? Biz ona her şeyi anlatırız. O çok olgun bir kız. Onların etkisinde kalacağını sanmıyorum.

***

Yemekten sonra yine sağlık ocağına gittiler. Uzun uzun konuşup geçmiş günlerini yad ettiler. Mesai bitiminden sonra kahvehaneye gittiler. Kasap Oktay bey kahvehanenin devamlı müşterilerindendi. Gidip masasına oturdular. Sefahattin bey Necmi ile Kasap Oktay beyi tanıştırdı. Oktay bey Necmi’ye büyük ilgi gösterdi. Konuşma arasında Necmi’ye ne zaman döneceğini sordu? Necmi,

Yarın dönüyorum dedi.

Benim kızım sizin kazanızın orta okulunda öğretmen. Ona bir mektup göndereceğim. Zahmet olmazsa verirsin değil mi?

Elbette veririm niye zahmet olsun ki?

Eve gittiğimde mektubu yazarım. Nasılsa gece yine buraya çıkarsınız. Geldiğinizde veririm.

Tamam efendim siz nasıl uygun görüyorsanız öyle olsun.

***

Gece yine kahvehaneye çıktılar. Az sonra Kasap Oktay bey geldi. Yanlarına oturdu. Cebinden çıkardığı mektubu Necmi’ye uzattı.

Sana zahmet olacak ama, bu mektubu orta okuldaki kızıma veriver. Türkçe öğretmeni Hatice Tezbaşaran dedin mi onu sorduğun kişi hemen gösterir. Necmi,

Baş üstüne efendim diyerek mektubu cebine özenle yerleştirdi. Küçük yerlerde her şey çabuk duyulur. Kahvede oturanlar, konuğun damat adayı olduğunu sezdiklerinden, rahat konuşsunlar diye ilgilenmez görünmeye çalışsalar da kulaklarının konuşanlarda olduğu her hallerinden belliydi. Meraklı bakışlara aldırmadan gece yarısına kadar sohbet ettiler. Kasaba tarım beldesi olduğundan, erken kalkmak zorunluluğu vardı. Bu nedenle kahvehane birkaç ihtiyarın dışında tamamen boşalmıştı. Kahvehanenin boşalmasına aldırmayarak sohbetlerini gecenin yarısına kadar sürdürdüler. Dağılırlarken Nevzat sabah erken yola çıkacağını söyleyerek kasap Oktay beyle vedalaşmak istediğinde Oktay bey,

Kalsaydın bari birkaç gün dedi. Nevzat,

Kalamam, işlerim çok yoğun. İş yerini ihmal etmeye gelmez. Başka bir zaman daha fazla kalmaya çalışırım.

Bunu saymayız. Bir dahaki sefere böyle erken bırakmayız. Siz ne dersiniz Sefahattin bey.

Ne diyebilirim ki Oktay bey, Daha yüzünü doya doya görmeden gideceğim diye tutturdu. Oktay bey tatlı tatlı gülümsedi.

Hadi bu seferlik bağışlayalım. Ola ki çok acele bir işi vardır.

İnşallah, inşallah, hele bu iş tamamlansın, düğününe kalburla su taşıyacağım. Nevzat, Oktay beyin uzattığı elini öperek vedalaştılar.

***

Sabah erken saatte Sefahattin bey konuğunu uğurlarken,

Hadi bakalım, mektubu verirken kızımıza iyi bak. İnşallah birbirinizi beğenirsiniz. Nevzat,

İnşallah demekten gayri elden ne gelir diyerek Sefahattin beyle önce el sıkışarak sonra da birbirlerine sarılarak vedalaştılar. Motor sıkletini çalıştırarak hareket etti.  Kasabasına vardığında önce dükkanına gitti. Çırağından gerekli bilgileri aldıktan sonra,

Ben eve gidiyorum. Yolda çok tozlandım. Banyo yapacağım diyerek dükkandan ayrıldı. Evinde banyo yaptıktan sonra tıraş oldu. En yeni elbisesini giyerek, tekrar dükkanına gitti. Orta okul öğretmenlerinden Şuayip beyle iyi görüşüyordu. Okula telefon ederek Şuayip beyle görüşmek istediğini söyledi. Görevli,

Şuayip bey şu anda derste. Lütfen on dakika sonra bir daha arayınız dedi. Telefonu kapatıp dükkandan çıktı. Motor sıkletini çalıştırıp orta okula gitmek üzere yola çıktı. oldukça hız sever olduğu halde motor sıkletini çok yavaş sürüyordu. Ağır ağır ilerlerken mektubu vereceği kızı düşünüyor ve ona söyleyeceklerini tasarlıyordu. Okula girip motor sıkletini arabalar için ayrılmış olan park yerine bıraktı. Çıkış zilinin çalmasını bekledi. Zil çaldığında hademenin yanına gidip Hatice Tezbaşaran ile görüşmek istediğini söyledi. Hademe,

Ne yapacaksınız Hatice öğretmenimizi?

Babasından mektup getirdim. Onu vereceğim.

Mektubu bana verin, kendisine vereyim.

Hayır, babası mektubu mutlaka kendisine vermem gerektiğini söyledi.

Peki öyleyse. Siz burada bekleyin, öğretmen hanımı çağırayım. Az sonra Hatice Tezbaşaran yanına geldi. Merakla,

Beni siz mi arıyorsunuz?

Evet efendim ben aradım.

Niçin?

Babanız size bir mektup gönderdi. Mutlaka size elden vermem gerektiğini söyledi.

Hayırdır inşallah derken yüzü kızardı. Mektubun elden verilmesi gerekçesini kavramıştı. Aslında Nevzat’ı çok iyi tanıyordu. Ev sahibinin iki kızının da ona aşık olduklarını kızlardan dinlemişti.. Kızlara,

Bu iş nasıl olacak? İkinizle birden evlenemezsiniz ki dediğinde,

Hangimiz kafeslemeyi becerirse demişlerdi. Kızların anlattıkları yüzünden Nevzat’ı çok merak etmişti. Kızlara,

Şu aşık olduğunuz Nevzat’ı bir de bana gösterin. Nasıl bir delikanlı ki hepiniz onun peşindesiniz.

O kasabamızın en yakışıklı delikanlısıdır. Kıvır kıvır saçları, gözünün önüne düşen kakülü, kaşıyla, gözüyle sanki bir ilah. Hele gözleri bir harika. Bir bakıyorsunuz lacivert, bir bakıyorsunuz kahve rengi. İnanılacak gibi değil. Çok merak etmişti. Gerçekten kızların dedikleri gibi oldukça yakışıklı mıydı? Yoksa abartılıyor muydu? Bir gün evin kızları,

Öğretmen hanım çabuk gel diye seslenmişlerdi. Anlamıştı neden çağırıldığını. Hemen pencereye gitmişti. İşte bak geliyor diyerek oldukça yakışıklı bir delikanlıyı göstermişlerdi. Bu delikanlıyı daha önce bir yerde görmüştü ama nerede? Belleğini oldukça zorlamasına rağmen anımsayamamıştı. Delikanlının yakışıklılığı onu da etkilemişti. Bu deli kızlardan biri, onların deyimiyle bu delikanlıyı kafeslerse yazık olur. Zaten bir evlilik geçmiş başından. İkinci bir evlilik için ince eleyip sık dokuması gerekir.

Günler sonra onu nerede gördüğünü anımsayabilmişti. On kasım günü onunla tokalaştığını anımsadı. O telaş arasında nedense bu denli yakışıklı olduğunu fark edememişim. Kafasında acabalar oluştu. Onunla tanışsa ve bir evliliğe adım atsalar o deli kızların tepkileri ne olurdu? Mutluluk mu dilerlerdi yoksa küserler miydi. Ne düşünüyorum ben diye söylendi. Ortada fol yok, yumurta yok, kendi kendime gelin oluyorum. Onu düşüncelerinden bir türlü sıyırıp atamıyordu. Bu yüzden uyuyamadı. Ancak sabaha karşı biraz dalabildi.

Onunla konuşurken kafasında yıldırım hızıyla geçmişi yaşıyordu. Onunla tekrar konuşabilmek için,

Bizim kasabaya gidecek olursanız, lütfen bana uğrayın. Babama ben de bir mektup yollayabilirim demişti.

Emriniz olur efendim,

Estağfurullah, emir değil sadece rica. Tokalaşarak ayrılmışlardı. Babasına yazdığı mektubu çantasından ayırmıyordu. Umutla gelişini bekledi. Ne oldu da mektup almak için gelmedi? Yoksa beni beğenmedi mi? Beğenilmemek korkusu içini kemiriyordu.

***

Hatice öğretmen ile konuşabilmesi için can atmasına rağmen bir türlü fırsat bulamıyordu. Okula gitse olmaz, okul çıkışında beklese o hiç olmazdı. Tek çare evinin önünden geçmek. Ev sahibinin kızlarının evlerinde olmadığı bir zamanı kollamaktı. Evin önünden geçerken Hatice öğretmen penceredeydi. Bir rastlantı mıydı, yoksa yolunu gözleme sırası ona mı geldi diye düşündü. Pencere önüne geldiğinde selamlaştılar. Ev sahibinin küçük kızının gözünden bu selamlaşma kaçmamıştı. Arka odadaki ablasının yanına gitti.

Abla sana kötü bir haber vereceğim. Bizimki, Hatice öğretmene öyle içten bir selam verdi ki şaşırdım kaldım. Yüzünü görmedim ama, Hatice öğretmen de aynı içtenlikle selama karşılık verdi.

Kim kız senin dediğin?

Kim olacak ? İkimizin sevgilisi Nevzat.

Hadi be kızım, anladığım kadarı ile sen bulutlardan nem kapmaya başladın. Hatice öğretmen gibi hem güzel, hem okumuş bir kız hiç Nevzat’a yüz verir mi? O sülüğün bizden başka umarı olamaz. Olmaması gerekir. Ola ki öyle bir yakınlaşma başladıysa, biz de Nevzat’a bol bol çamur atar, Hatice öğretmenin kafasını karıştırır ve ondan soğumasını sağlarız.

Yutar mı dersin?

Yutmazsa gargara eder. Balçığı duvara vur, tutarsa da olur tutmasa da. Elbette çamur düştüğü yerde iz bırakır. Bundan böyle ona Nevzat’ı sürekli kötüleyeceğiz. Sen o işi bana bırak. Bak adamın kafası nasıl karıştırılırmış gör.

Abla sana güveniyorum. İnşallah düşündüğün gibi olur.

Akşam yemeğinden sonra, Hatice öğretmenin odasına gittiler. Abla Zeynep,

Hatice kız, bu gün evimizin önünden Nevzat’ın geçtiğini gördüm. Ayol onu ben çok iyi bir insan diye bilirdim. Oysa ne melun bir adammış o. Meğer karısını doğumdan önce kıyasıya dövmüş te, bu yüzden erken doğum yapmış. Kadıncağız erken doğum yaparken kan kaybından ölmüş. Bizler de aptalca onun iyi bir insan olduğunu düşünüyorduk.

Hadi canım sen de. Öyle şey olur mu? Neredeyse iki sene oluyor sizin evinize kiracı girdiğim. Hepiniz Nevzat için deliriyordunuz. Hep onun iyi bir insan olduğundan söz ediyordunuz. Ne değişti ki birden onun çok kötü bir insan olduğuna karar verdiniz?

Dün Nevzat’ın bir akrabasına gittim. Ta okul yıllarımdan beri arkadaşımdır. Onun bir öğretmenle söz kesmek üzere olduğunu söyledi ve yazık olacak kıza dedi.

Neden yazık olsun ki?

O ne sinsi bir canavardır bilemezsiniz. İnan bana, o evlendiği gün bile karısını döver. O kadınları sevmektense dövmeyi sever. Karısı bunca yıl oldu öleli. Neden evlenemediğini hiç düşünmediniz mi? O evlense bile karısına dayak atma keyfini yaşamak için evlenir. Karısını sevmek için değil. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Hani akraba olmasalar inanmayacağım ama, oldukça yakın akrabalar. İnanmak zorunda kaldım.

Olabilir. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler. Durduk yerde neden iftira etsinler? Zeynep’in keyiften yüzü gülüyordu. Zira Hatice öğretmenin zokayı yuttuğunun farkındaydı. En azından içinde bir kuşku uyanmıştı. Zeynep,

Bilsem o öğretmen kızın kim olduğunu gidip Allah rızası için uyaracağım. O kız mutlaka yabancıdır. Garibin başı yanmasın bari.

***

Hatice öğretmenin içine kurt düşmüştü. Söylenenler gerçek mi acaba diye düşünüyordu. Ya gerçekse? Yakışıklı bir erkekle evlenme uğruna kendini ateşe mi atacaktı? Gerçeği nasıl öğrenecekti? En doğrusu bir konuşma fırsatı çıktığında duyduklarının tümünü ona aktarmak ve doğru olup olmadığını sormaktı. Bunun için de o günü sabırla beklemek zorundaydı. Acele etmek zorunda değildi. Kafasında çöreklenen bu düşünce yüzünden bir türlü uyuyamıyordu. Kafamda neler kuruyorum? Ortada fol yok yumurta yok. Onun kendisiyle evlenmeye gönlü olsaydı babama yazdığı mektubu gelip almaz mıydı? Diye düşündü. Onu kafasından silmeye çalışarak uyumayı denedi.

***

Okuldaki öğretmen arkadaşlarından Zühal Elkatmış Karşıyaka’da oturuyordu. Elhamra sinemasının vizyonunda çok güzel bir film olduğundan söz etmişti. Gelirsen beraber gideriz demişti. Bu evlilik konusundan çok sıkılmıştı. Ev sahibinin kızlarının olanlardan sanki haberleri vardı. İşi gücü bırakmışlar Nevzat’ı kötülemeyi kendilerine iş edinmişler. Birkaç kez sizin Nevzat’ınızdan bana ne dediyse de, konuyu kapattırmayı başaramamıştı. Doğrusu bu konu sıkmaya başlamıştı. Bu delikanlı madem bu kadar kötüydü neden bana yaklaşık iki yıldan beri hep övüyorlardı. Neden onu görebilmek için pencereden ayrılmıyorlardı? En iyisi arkadaşının önerisine uymak ve konudan uzaklaşıp stressiz bir gün geçirmekti.

Ertesi gün arkadaşına Pazar günü sinemaya gitmek için Karşıyaka’ya geleceğini söyledi. Arkadaşı,

Aman ne iyi. Evden biraz erken çıkarız. Kemeraltı’ndaki vitrinlere baka baka gezeriz. Yeni ve güzel şeyler gözümüze ilişirse alış veriş te yaparız. Kaçta gelirsin?

Bilmem, öğlen yemeğinden sonra çıkarım.

Hadi canım öyle şey olur mu? Yemeğini yemeden erken çık. Kemeraltı’nda Dönerci Atıf’ta öğlen yemeğinde döner yeriz.İnsan İzmir’e gider de Dönerci Atıf’tan döner yemeden döner mi?

Tamam senin dediğin gibi olsun. Sayende dolu dolu bir gün geçireyim. Hep eve kapanmaktan iyice bunalmıştım.

***

Pazar günü sabah onda otobüs durağına gitti. Otobüse bindiğinde gözlerine inanamadı. Nevzat arka koltukta oturmuş gazete okuyordu. Otobüse bindiğini fark etmemişti bile. Oturulacak tek bir yer Nevzat’ın önündeki koltukta vardı. Otobüs hareket etti. Gazetenin hışırtısından Nevzat’ın okumayı bıraktığını anladı. Beni görünce kim bilir ne denli şaşıracak diye düşündü. Az sonra otobüsün muavini para toplamaya başladı. Nevzat önündeki koltukta Hatice öğretmenin oturduğunu fark ettiğinde gerçekten çok şaşırdı. Muavin Hatice öğretmenin sırasına geldiğinde, muavine işaretle ondan para alma dedi. Hatice Öğretmen,

Niye bana bilet kesmiyorsun diye sordu? Muavin,

Sizin biletinizi Nevzat abi ödeyecek dedi. Geriye baktı. Nevzat’a,

Niye zahmet ediyorsunuz? Ben sizden daha öndeyim. İzin verin de bilet bedelini ben ödeyeyim.

Hesap çoktan ödendi.

Nasıl olur? Henüz para vermediniz ki.

Otobüs amcamın oğlunun. Ne benim nede konuklarımın parası geçmez.

Peki öyleyse teşekkür ederim.

İzmir’e mi gidiyorsunuz?

Hayır Karşıyaka’ya. Öğretmen arkadaşımla sinemaya gideceğiz.

O halde Soğukkuyu’da inecekseniz.

Evet

Ben de Soğukkuyu’da ineceğim. Çiftefırınlar semtindeki akrabalarıma gidiyorum. Dereden tepeden konuşurlarken Soğukkuyu’ya vardılar. Durakta inip caddede yürümeye başladılar. Nevzat konuya hemen girdi.

Babanızın benimle mektubu ne amaçla gönderdiğini biliyorsunuz.

Evet biliyorum ama senin için çok kötü şeyler söylüyorlar.

Ne gibi şeyler?

Senin eski eşinin ölümüne doğum öncesi attığın dayak neden olmuş.

Peki siz bu saçmalığa inandınız mı?

Gerçi inanmak istemedim ama, ateş olmayan yerden duman tütmez diye bir söz vardır. İnanmak istemesem de içime kurt düşmedi diyemem. Nevzat çok fena bozulmuştu. Öfkeyle

Size bu saçma şeyleri kim söyledi? Sizin evinizin önünden her geçişimde beni daha iyi görebilmek için pencereden sarkarlarken düşecekler diye ödümü koparan ve bir erkeğin kızlara laf attığı gibi bana laf atan ev sahibinin kızları mı? Mutlaka onlar söylemişlerdir. Zira kedi erişemediği ete mundar dermiş.

Yalnız onlar değil ki. Daha başkaları da aynı şeyleri söylediler.

Çok af edersiniz. Ben yanlış tarlaya umut ekmişim. Yeşerseler bile bana faydası olmaz. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Hoşça kalın diyerek hızla uzaklaştı. Hatice öğretmen onun hızla uzaklaşmasını şaşkınlıkla bir süre izledi.

Çok yanlış yaptım diye düşündü. Bu gibi şeyler ilk karşılaşmada konuşulmamalıydı. Bir fırsat doğarsa hatamı hemen düzeltmeye çalışacağım. Çok onurlu birine benziyor. Tepkisi ne kadar da sert oldu.

***

Nevzat o konuşmadan sonra evlilik defterini kapattı. Kararını vermişti. Kızı büyüyünceye kadar evlilik olmayacaktı. Aradan aylar geçti. Hiç ummadığı biri dükkanına girdi. Giren Kasap Oktay beydi. Çok şaşırdı, bu ziyaretin nedenini çok ta merak etti. Kapıda karşılayarak hoş geldin dedi. Kasap Oktay beyin öpmesi için uzattığı elini öptü. Oktay bey koltuğa oturduğunda derin bir oh çekti.

Ah bu ihtiyarlık, biraz yol yürüdüm diye elim ayağım tutmaz oldu. E ne var ne yok görüşmeyeli beri?

İyilik, sağlık, siz nasılsınız?

Gördüğün gibi yaşlılık fena vurdu. Eskiden dağ bayır tanımazdım. Şimdilerde az bir yol yürümek bile ne hale koyuyor.

Haline şükret be Oktay amca. Sizin yaşınızda ne adamlar var. Sokağa bile çıkamıyorlar. Ne mutlu size, buraya kadar yürüyerek geldiniz.

Doğru söylüyorsun be oğlum. Bu halime de şükür. Daha başka neler var. İşittiğime göre Hatice seni fena kırmış. Niye öyle oldu?

Ben o defteri kapatalı aylar oldu. Evlilik hayallerimi defterimden sildim.

Bak oğlum, kızımla bu konuyu konuştum. Kiracı olarak oturduğu evden çıkıp başka bir eve taşındı. Seni kırmasına ev sahibinin kızları neden olmuş. Geçmişi unutup yeniden konuşun. Ben ve kızım seni çok beğeniyoruz. Eteğinizdeki taşları döküp yeniden bir araya gelip konuşun. İkiniz de akıllı insanlarsınız. Her şey konuştukça yoluna girer evladım.

Oktay amca, beni sakın yanlış anlamayın. Bunları sizi kırmak için söylemiyorum. Evliliğin ilk kuralı karşılıklı güvendir. Ev sahibinin kızları kızınızın aklını çelmişler. Kızınız bana hiçbir zaman güven duyamaz. Güvensizlik duygusunu bir süre bastırabilir. En umulmadık bir anda ortaya çıkıverir. Bir terslik olup eve geç gittiğimde, ya da bir kadının bana dikkatlice bakması gibi sıradan nedenlerle bu çağ dışı duygu her an patlayabilir. Acabaların beyinleri oyduğu bir ortamda yaşamayı asla istemem. Kızınızı aydın bir insan olarak bellemiştim. Bende gözü olan o kızların iftiralarını önemsememesi gerekirdi. Doğrusu o şekilde etki altında kalacağını hiç ummamıştım. İleride olmadık sorunlarla uğraşmaktansa, inceldiği yerden kopsun demek bence daha iyi olur. Dedim ya. O defter, bir daha açılmamak üzere kapandı.

Anlıyorum seni evlat. Benim kızım, senin gururunu çok kötü incitmiş. Hayırlıysa beri, hayırsızsa geri derler. Kısmet böyleymiş. Neden olanlar utansın.

Oktay bey ayağa kalkmak için davrandığında Nevzat yanına giderek yardımcı oldu

Size bir taksi çağırayım.

Zahmet olacak ama, çağırırsan iyi olur.

Acele etmeyin. Bir iki dakikada taksi gelir. Nevzat elli metre uzaklıktaki taksi durağına doğru yürüdü. Duraktaki taksiciye dükkana gelmesini işaret etti. Dükkana varmasıyla taksinin gelmesi aynı anda oldu. Taksiye binerken, bir değişiklik olursa beni ara oğlum dedi.

Değişen bir şeyin olacağını sanmıyorum. Öyle bir şey olursa elbette ararım. Taksi hareket ettiğinde el sallayarak vedalaştılar.

***

Oktay bey evde kızına,

Sen neler söyledin bu delikanlıya da ipler bu denli gerilip kopmuş? diye sordu.

Hiç sorma baba. Eski evimin sahibinin kızları öyle kötü şeyler anlattılar ki inandım. Hatamı kabul ediyorum. Düne kadar uğruna ölümü göze alanların birden bire onun aleyhinde konuşmalarının nedenini kavrayamadım. Meğer onlar, onunla selamlaştığımı görmüşler. Arayı bozsunlar diye bir sürü iftirayı ver yansın ettiler. Ve başardılar da. Böyle olmasına çok üzüldüm ama elden ne gelir. Çok onurluymuş. Bir daha yoluma çıkmadı.

Hayırlıysa olur diyemeyeceğim. Zira bana hiç umut vermedi.

Böyle olmasını istemezdim ama, oldu bir kere. Kaderime yazıldıysa olur. Yazılmadıysa elden ne gelir.

Böyle olmasaydı iyi olurdu. Çok sevmiştim onu. Öz oğlum gibi ısınmıştım ona.

Yaptığıma çok pişmanım ama, olan olmuş, giden gitmiş. Elden ne gelir. Kaçan balık büyük olur derler. Oysa bu kaçırdığımız balık gerçekten büyüktü baba. Çok onurlu biriymiş. O günkü tepkisini görseydin hayret ederdin. “Ben yanlış tarlaya umut ekmişim. Yeşerseler de bana yaramaz.” Deyişini ömrüm boyunca unutamam. Yapılacak bir şey yok baba. Kader böyleymiş diye teselli bulacağız.

Evet kızım, gerçekten kader böyle yazmış. Üzülme. Bir başka kısmetin çıkar, bu günleri unutursun.

Öyle diyelim ama, unutacağımı sanmıyorum.

***

Aradan iki yıl geçti. Hatice öğretmenin yarası bir türlü kabuk bağlayamıyordu. Nevzat’ın evlenmemesi arada bir umutlanmasına neden oluyordu. Bu sırada Hatice öğretmeni bir ressamla tanıştırdılar. Yakışıklı olduğu kadar iyi de konuşan biriydi. Bir gün okul dönüşü yanına gelip evlenme teklif etti. Çok şaşırdı. Kırıcı olmamaya çalışarak,

Bu ne sürpriz böyle? Daha dün tanıştık, bu gün evlenme teklif ediyorsun. Acelen ne böyle. Hele bir birimizi iyice tanıyalım, evlenmeyi daha sonra düşünürüz.

Kusuruma  bakmayın sakın. Yıldırım aşkı dedikleri bir şey var ya, onun gibi bir şey benim ki. İlk gördüğüm gün size çılgınca aşık oldum.

O dediğin yıldırım aşkı çocuklukta olur. Bizim yaşımızdakiler için geçerli değil. Evlilik ciddi bir iştir. Dibini göremediğin suya dalma diye bir ata sözü vardır. Evlilikte dibi görünmeyen suya dalmaya benzer. Ya karşı sahile geçersin. Ya akıntıya kapılır boğulursun. Hatta bir kayaya bile başını vurup ölebilirsin. Bu nedenle önce suyun dibini görelim. Evlilik kararı acele ile verilmez. Size kapımı kapatmıyorum. Sadece iyi düşünün diyorum.

İyi düşündüm ve kararımı verdim.

Bana düşünme payı bile bırakmak istemiyorsunuz. Öneriniz benim için sürpriz oldu. Düşünmek hakkım değil mi?

Elbette hakkınız. Peki, önerime ne zaman yanıt alabilirim.

Belki bir hafta, belki de aylar sonra. Bu hakkınızda edineceğim bilgilere bağlı.

İnanın benim için çok iyi şeyler öğreneceksiniz. Kararınızı umutla bekleyeceğim. Doğal olarak evet demenizi umut ederek.

Hemen umutlanma. Bakalım zaman neyi gösterecek. Evime iyice yaklaştık. Burada ayrılmamız gerekiyor. Dedikodulara neden olmak istemem. Zira en nefret ettiğim şey dedikodudur. Hoşça kalın. Ressam,

Hoşça kalın diyerek uzaklaştı. Evine girdiğinde yüksek sesle söylenmeye başladı.

Hoppala, bu da nereden çıkıp geldi. Ne kadar aceleci bir adam. Üç gün olmadı tanışalı. Evlenelim diye karşıma dikildi. Manyağın biri mi bu? Belki de manyaktır. Manyak olmasa üç gün içinde evlenme teklif eder mi? En iyisi unut gitsin.

***

Günlerdir her okul çıkışında peşine takılıyordu. “Ne olur kararınızı verin artık. Yoksa beni deli etmeyi mi düşünüyorsun” diye sitem ediyordu. Yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı bu adama. Yaş otuzu aştı. Evde kalmış damgasını yemeye ramak kaldı. Belki de vurmuşlardır da. Kabul etsem mi acaba diye düşündü.

Okul dönüşü, yine peşindeydi. Yine önerisinin yanıtını istediğinde,

Ne duruyorsun? Ailemden istesene dedi.

Ciddi misin?

Elbet te ciddiyim. Bu işin şakası olur mu?

Beni çok mutlu ettiniz.

Kınık’ta Kasap Oktay bey diye kime sorsan gösterirler.

Tamam yarın Kınık’tayım.

***

Ressam Servet bey sabah erkenden otobüse binerek Bergama’ya gitti. Oradan Kınık’a çalışan sıradaki minibüse bindi. Kınık’a vardığında Kasap Oktay beyi sordu. Gerçekten tanınmış biriydi. Nerede bulacağını tarif ettiler. Tarif edilen yeri kolayca buldu. Kahveciye sordu. Kahveci,

Bak karşıda oturuyor dedi. Yaşlı adamın yanına gitti.

Bey amca sizinle çok önemli bir şey konuşmak istiyorum.

Buyur evlat, ne konuda konuşacağız?

Kızınız efendim, kızınız Hatice hanım için.

Nedir konuşacağımız?

Kızınızı Allah’ın izniyle sizden istemeye geldim efendim.

Ya öyle mi? O iş burada konuşulmaz. Hadi eve gidelim. Kahvelerimizi evde içeriz.

Peki efendim, siz nasıl uygun görürseniz. Eve vardıklarında kapıyı açan eşine,

Bak hanım konuğumuz var hayırlı bir iş için gelmiş. Hadi bize kahve yap ta konuşurken ağzımız boş kalmasın.

Peki efendi. Az sonra kahveler geldi.Kahveler yudumlanırken,

E evlat, ne konuşacaksak söyle de bilelim. Malum bu iş benim hanımı da ilgilendirir. Ne de olsa anası.

Tabi efendim. Sesini yükselterek,

Efendim, Allah’ın emriyle kızınız Hatice hanımla evlenebilmek için izninizi almaya geldim. Eğer uygun bulursanız kızınızla evleneceğiz.

Kızımla konuştunuz mu?

Konuştum efendim.

Ne diyor?

Ailem bilir diyor. Önce onların bu kararımızı onaylaması gerekir diyor.

Kızım   kendi kararını verecek kadar olgundur. Eğer böyle bir karara vardıysanız, bize onaylamak düşer. Sen ne diyorsun hanım. Damat adayımızın ne söylediğini duydun değil mi?

Duydum bey, duydum. Haklarında ne hayırlı olacaksa o olsun derim. Yaşları kemale ermiş. Bize söz düşmez.

Evlat adet yerini bulsun diye söylüyorum. Kızımı verdim gitti. Allah bahtınızı açık etsin. Yalnız merak ettiğim bir şeyi söylemeden edemeyeceğim. Bu gibi durumlara ana, baba önder olur. Senin kimin kimsen yok mu ki sap gibi yalnız çıka geldin?

Annemi de babamı da çok küçükken kaybettim. Bu nedenle yuvaya verdiler beni. Bu nedenle kimim kimsem yok efendim.

Anlıyorum evlat. Söylediklerimden ötürü kusuruma bakma.

Estağfurullah efendim. Ben de olsam aynı şeyleri sorardım.

Damat adayı ressam Servet bey ayağa  kalkıp gitmek üzere izin istedi.

Otur bakalım oğlum acelen ne? Hele Allah ne verdiyse karnımızı doyuralım. Gitmen için daha çok vakit var. Hadi hanım, bir şeyler hazırla bakalım. Yemek hazırlanırken uzun uzun söyleştiler. Kasap Oktay bey durmadan soruyordu,

Ressamlık para kazandırıyor muydu? Başka yan işleri de var mıydı? Servet bey kısa kısa yanıtlıyordu.

Efendim ressamlıkla birlikte tabela işleri de yapıyorum. Tabela işlerinin getirisi resimden daha fazla. Yaptığım her resim hemen ve iyi paraya satılsa çok iyi ama ülkemizde ressamlığa pek değer verilmiyor.

Hattatlığın yerini tabelacılık aldı. Bence tabelacılık karlı bir iş olması gerekir.

Allah bereket versin, geçinip gidiyoruz.Oktay beyin eşi mutfaktan seslendi.

Haydin bakalım sofraya, yemeğiniz hazır.

Hanım, hanım yemeğe oturmadan önce bu bey efendi bak ne diyor?

Ne diyor bey?

Hele gel de dinle bir kez ne diyor.

Fatma hanım merakla  içeri girdi.

Ne diyor bey diye yineledi sorusunu?

Hadi oğlum bana dediklerini hanım annene de söyle oda duysun ve ne düşündüğünü söylesin. Analık hakkı en büyük, en kutsal haktır. Servet bey bir iki yutkunup heyecanını yatıştırmaya çalıştı.

Hanım anne,  Allah’ın izniyle kızınız Hatice hanımla evlenebilmek için sizin rızanızı almaya geldim.

Babası varken bana söz düşmez evladım. Babası ne derse o olur.

Ben ne diyeceğim hanım. Kızımızın ekmeğini eline alması yıllar oldu. Belli ki bunlar anlaşmışlar. Bize olur demekten başka söz düşmez. Ben olur diyorum.

Tamam bey bu güne dek sen ne dediysen, ben hep olur dedim. Hayırlı olsun.

Hadi bakalım öp ananın elini. Servet bey önce kayın valide, sonra da kayın peder adaylarının ellerini öptü. Oktay bey,

Hadi oğlum hayırlı olsun.  Verdik gitti kızımızı. Hadi bakalım şimdi yemeğimizi yemeye. Kalkıp mutfağa geçtiler. Geniş mutfağın bir köşesine yerleştirilmiş olan yemek masasının üzeri yemek, salata ve ekmek selesiyle donatılmıştı. Oktay beyin eşi,

Ben daha sonra yerim diyerek masaya oturmadı. Yemek süresince gerekli servisi yaptı. Yemekten sonra,

Hadi kahveye gidelim. Orada da birer kahve içelim. Bizim kahvecinin kahvesi iyi olur. Dibek kahvesi yapan bir tek o kaldı. Kayın valide adayının elini öperek vedalaştı. Kahvehanede biraz da dereden tepeden konuştular. Kahvelerini içtikten sonra Ressam Servet bey kalkıp izin istedi. Oktay bey damat adayını kapıya kadar  uğurladı.

***

Sade bir nikah töreniyle evlendiler. Okul nedeniyle balayını yaza bıraktılar. Evlilik ilk günler iyi gidiyordu. Nedense Servet bey çok tuhaf harekatlar yapıyordu. Bazen olmadık şeylere kahkahalarla gülüyor. Bazen de olabildiğince durgunlaşıyor, bazen de nedensiz olarak hüngür hüngür ağlıyordu. Hatice öğretmen bu duruma bir anlam veremiyordu.

Aklından zoru var desem, kesinlikle öyle bir şeyi yok. Oldukça akıllı ve de yetenekli bir insan. Eşine bu değişikliklerin nedenini sorduğunda,

Ben oldum olası tuhaflıkları olan bir insanım. Bazen ağlanacak şeylere gülerim. Bazen de gülünmesi gereken yerde ağlarım. Bu bir yaradılış sorunu. Sen benim bu tuhaflıklarıma aldırma derdi.

Yazın nasıl geçtiğini anlayamadılar. Evlenirken yaz aylarında Marmaris veya Bodrum’da balayı yapmaya karar verdiklerini unutmuşlardı. Zira onları daha büyük bir mutluluk bekliyordu. Bebekleri. Zaman ne de hızla akıp gidiyordu. Doğum yaklaştıkça telaşları arttı. Bir kızları olacaktı. Bebek karyolası, bebek yatağı, bebek cibinliği bebek giysileri, loğusalık hazırlıkları  derken doğum saati geldi. Doğum kolay oldu. Doğumda hiçbir sorun yaşanılmadı. Kızlarının adını Görkem koydular. Zira kızımız çok güzel olacak. Annesinin güzelliği, babasının yakışıklılığı tümüyle onda toplanacak diyorlardı.

***

Servet bey atölyesinde çalışırken bir anda atölyesinin polislerle dolduğunu görünce hiç şaşırmadı. O bir gün uyuşturucu ticareti yaptığının öğrenileceğini ve yıllarca hapiste yatacağını biliyordu. O bir uyuşturucu tiryakisiydi. Ne ressamlık, ne de tabela işlerinin kazancı kullandığı uyuşturucuyu almaya yetmiyordu. Yıllar önce kullanmaya başladığı uyuşturucuya bağımlılığı giderek artıyordu. Daha çok, daha çok uyuşturucu satın alması gerekiyordu. Bir gün, kendisine uyuşturucu sağlayan Kirli Ali adlı kişi,

Patronum seninle tanışmak istiyor dedi.

Ne yapacakmış beni?

Sana çok para sağlayacak bir önerisi olacak. Akıllı ol, sakın bu fırsatı kaçırma.

Nerede bulacağım patronu.

Mezarlık Başında Çalgıcılar kahvehanesinde.

Nasıl tanıyacağım onu?

O seni tanıyor. Eğer o anda yanına gelip kendisini tanıtmazsa, biraz bekle.

Tamam beklerim diyerek Mezarlık Başına doğru yürüdü. Kahvehaneye girdiğinde kendisini ufak tefek bir adam karşıladı.

Benimle gel diyerek beraberce kahvehaneden çıktılar. Dar bir caddeden sonra bir ara sokağa girdiler. Pek dikkat çekmeyen bir evin kapısı önünde durdular. Ufak tefek adam kapı ziline iki kez uzun, üç kez de kısa kısa bastı. Kapı açıldı. İçeri girdiler. İyi döşenmiş bir odada iyi giyimli biri oturuyordu. Ayağa kalkıp gelenleri karşıladı. Kendisini getiren adam izin isteyerek ayrıldı. İyi giyimli adamla baş başa kalmışlardı.

Buraya sizi neden çağırdığımı biliyor musun?

Hayır efendim bilmiyorum.

Sana çok, ama aklının alamayacağı kadar çok para getirecek bir iş teklif edeceğim.

Nedir efendim bu teklif edeceğiniz iş?

Siz uyuşturucu bağımlısısınız. Uyuşturucuyu yeteri kadar alabilmek için çok para gerekir.

Evet efendim. Bu yüzden zaman zaman yeteri kadar alamıyorum ve krize giriyorum.

Bu işe başladın mı, dilediğin kadar uyuşturucu alabilir ve krallar gibi yaşarsın.

Yapacağım iş nedir efendim.

Kuryelik. Sen ressamsın. Bu titrin senin rahat çalışmanı sağlar. Senden kimse şüphelenmez. Haftada iki gün belirtilen yerden aldığın uyuşturucuyu alıcıya teslim edeceksin. Dikkatli olursan bu işin hiçbir riski yok.

Bu işin çok riskli olduğunu biliyorum. Yakalanırsam geleceğimin sonu olur. Ömrümün kalan bölümü ceza evinde geçer.

Bol para kazanmak her zaman risklidir. Kazanmak için riski göze alacaksın. Bir aksilik olur yakalanırsan, cezaevinde kaldığın sürece gereken her türlü yardım yapılacaktır. Ne diyorsun? Anlaştık mı?

Anlaşmaktan başka bir umarım yok ki.

Tamam öyleyse yarın sana  son anda bildireceğimiz bir yolcu otobüsüne bineceksin. Otobüs muavininin vereceği koliyle Kemalpaşa’da inip bir taksi kiralayacaksın. Malı vereceğimiz adrese teslim edeceksin.

Ne yapacağımı hemen bildirseniz olmaz mı?

Hayır bu bir güven sorunu değil, risklere karşı bir önlemdir.

Anlıyorum efendim.

***

Sabah erkenden garajdan bineceği otobüsün firma adı ile plaka numarasını bildirdiler. Sessizce evden çıkıp otobüs garajına gitti. Şehirler arası otobüs terminalinde peronlarda adı verilen otobüs firmasının peronunu buldu ve beklemeye başladı. Ankara’ya gidecek otobüs perona yanaşınca hemen binip beklemeye başladı. Muavin yanına gelip bilet alıp almadığını sordu.

Bilete gerek yok Kemalpaşa’da ineceğim dedi.

Ressam Servet bey siz misiniz?

Evet benim.

Bundan böyle aramızdaki kod adınız Entel olacak. Kurye kayıtlarında adınız bu adla yazılacak. Bu bir güvenlik önlemidir. Kolinizi getireyim diyerek ayrıldı. Az sonra orta boy bir koliyle geri döndü.

Sizi Kemalpaşa kontenjanı olan bu koltuklara alayım. Böylece Kemalpaşa’ya kadar yalnız ve rahat gidersiniz. Muavinin gösterdiği koltuğa oturup, koliyi boş koltuğa koydu. Kemalpaşa’nın girişinde duran otobüsten inip taksi durağına gitti. Bir taksiye binip İzmir’e geri döndü. Konak’ta indi. Oradaki duraktan başka bir arabaya binip gideceği adresi verdi. Adresteki yere vardıklarında,

Biraz bekler misiniz diyerek önünde durdukları evin kapısının zilini verilen parolaya uygun bir şekilde çaldı. Açılan kapıdan girip koliyi teslim etti. Koliyi alana,

Malı teslim ettiğime dair belge vermeyecek misiniz diye sordu?

Hayır, ne kuryeliğin, ne de rüşvetin belgesi olmaz. Burada kurallar namlunun ucunda yazar. Yamuk yapan bedelini canıyla öder. Şunu da cebine koy. Dikkat et kimse çakmasın. Teşekkür ederek ayrıldı. Kapının önünde beklemekte olan taksiye binip,

Otobüs terminaline dedi. Terminalde kasabasının otobüsüne bindi.

Otobüsten indikten sonra atölyesinin arkasındaki zulaya geçti. Cebindeki paketi çıkarıp açtı. Yeni bir enjektör alıp şırıngasına yeteri kadar çekti. Krizin başlamasına az kaldığından elleri titriyordu. İğneyi güçlükle koluna soktu. Eroin damarına boşalırken hayat sanki yeniden başlıyordu.

Kuryelik fazla sürmedi. Bu kadar yeter dediler. Dilersen bundan böyle ayak üstü satışı yaparsın. Yani tiryakilere birebir satış yaparsın. Yakalansan da cezası az olur. Bu uyuşturucu denilen illet kanına girmişti bir kere. Uyuşturucu almadan artık yaşayamazdı. Kendisine verilen paranın tamamına yakınını esrar, eroin ve kokaine yatırdı. Uyuşturucu kullananların çoğunu tanıyordu. Gereksinimi olanlar, dükkanına gelip malı sağlayabiliyorlardı. Geliri çok iyiydi ama nereye kadar. Bu işin kokusu elbette bir gün çıkacaktı. Polisleri karşısında görünce hiç şaşırmadı. Polisler alıp götürürken yüzünü saklamaya gerek bile görmedi. Kim bilir kaç yıl yatacaktı. Belki de bu kente bir daha hiç dönmeyecekti. Kızı geldi aklına. Büyük bir pişmanlık çöktü içine. Gözlerinden sel gibi yaşlar boşaldı. Ağladığını gören bir narkotik polisi ensesine okkalı bir tokat aşketti. Tokadın etkisiyle sendeledi ama düşmedi. Niye vuruyorsun diye soramadı. Biliyordu. Bu bir başlangıçtı. Bu ensede kim bilir daha nice tokatlar patlayacaktı.

Sorgulama odasında

Söyle bakalım Entel bey , uyuşturucuyu kimden ya da kimlerden alıyorsun.

Bilmiyorum.

Ne yani bu iş yerinde bulduğumuz eroinler, esrarlar ve kokainler gökten zembille mi indi. Yoksa biri getirip sen görmeden zulaya mı yerleştirdi?

Bilmiyorum. Biri gelip elini tutup ceketinin kolunu yukarı doğru sıvadı. İğne izlerini göstererek,

Bunlar ne ulan, arı sokması mı?

Bilmiyorum. İri bir polisin tokatı ensesinde bomba gibi patladı. Tokatın etkisiyle neredeyse bayılacaktı. Kendini toparladığında bildiği her şeyi anlattı. Girdiği bu batağa kendisini kimlerin sürüklediğini, kimlere kuryelik yaptığını  tümüyle anlattı. Polis verdiği adrese hemen baskın yaptıysa da hiç bir bulguya rastlayamadılar. Zira kuryeye işi bıraktırdıklarında karargah hemen değiştirilmişti.

Mahkemesi uzun sürmedi. On yıl sekiz ay yirmi üç günlük cezaya itiraz bile etmedi. Zira cezaevinde yattığı günlerde çarıklı hukukçulardan çok ders almıştı.

Sakın verilen kararı temyize gönderme. Cezanı mutlaka arttırırlar demişlerdi.

***

Karısının boşanmak için açtığı davaya itiraz etmedi. Aldığı ceza nedeniyle onca yıl hapis yatarken karısına boşanmayalım, beni bekle diyemezdi. Tek celsede boşandılar. Hapisten çıktığında kızının gelinlik kız olacağını düşündü. Yüreğine çöken acı yüzünden günlerce durmadan ağladı. Uyuşturucu krizleri yüzünden sık sık hastaneye kaldırılıyordu. Yemeden içmeden kesildi. Çok zayıf düşmüştü. Girdiği uyuşturucu krizinde yaşamını yitirdi.

Hatice öğretmen eşinin ceza evinde öldüğünü öğrendiğinde hiçbir tepki göstermedi.

İyi oldu dedi. İnsanları zehirleyen bir pislik temizlendi.

***

Küçük Görkem sinemaya gidelim diye tutturdu.

Anneciğim ne olur sinemaya götür beni. Ayşecik oynuyormuş. Ben Ayşeciği çok seviyorum.

Tabi kızım, Ayşeciğin filmlerini ben de seviyorum.

Babam da gelecek mi anne?

Hayır kızım gelemeyecek.

Neden gelemeyecek anne?

O öldü kızım.

Ölmek ne demek anne?

Nasıl anlatayım sana be kızım? Daha çok küçüksün. Ölümün ne olduğunu anlayamazsın ki.

Anlat anneciğim ben anlarım.

Bak kızım,  Ölüm bir son demektir. Tüm canlılar doğarlar. Belirli bir yaşam süreçleri vardır. Cinslerine göre kimi daha uzun, kimi daha kısa yaşarlar. Bazı hastalıklar vardır. Canlıların ömürlerini olabildiğince kısaltırlar. Her canlı bitmeyen bir ömre sahip değildir. Her canlının sonu mutlaka ölümle noktalanır.

Babam da hastalandığı için mi öldü anne?

Evet kızım.

Ben hiç hastalanmayacağım anne. Sen de hastalanma emi.

Tabi kızım, akıllı çocuklar beslenmelerine dikkat ederler. Yemeklerini zamanında yiyerek sağlıklı yaşarlar. Doktorunun verdiği ilaçları içerler, aşı olmaktan korkup kaçmazlar. Hadi bakalım. Sinemaya geç kalmayalım. Hazırlanalım ve gidelim.

Sinema Ayşecik severlerle tıklım tıklım dolmuştu. Güçlükle oturabilecekleri bir yer buldular. Film hemen başladı. Antrakta yan taraflarında oturan Nevzat’ı görünce içi burkuldu. Evlendi mi acaba diye düşündü. Mutlaka evlenmiştir. Onu kırdığının üzerinden kaç yıl geçmişti. O belki de beni unutmuştur. Unutsa da haklı değil mi? Keşke onu kırmasaydım ve evlenseydim onunla. Böylece o Ressam Servet denilen pisliği hiç tanımayacaktım. Hayatımı mahvetti ahlaksız. Gül gibi kızımın da baba hasretiyle yanıp tutuşmasına neden oldu.

Filmin ikinci bölümünü doğru dürüst izleyemedi. Kafasına Nevzat takılmıştı bir kere. Ne yapsa söküp atamıyordu. Çıkışta bir rastlantı sonucu muydu, yoksa isteyerek mi olmuştu bilmiyordu. Bildiği tek şey Nevzat’ın yanı başında olduğuydu. Nevzat’ın sesiyle irkildi.

Hatice hanım kızınız ne kadar büyümüş.

Evet amcası, baksana kocaman kız oldu.

Eşinizi yitirmişsiniz, başınız sağ olsun.

Dostlar sağ olsun.

Annesiz çocuk büyütüyorum. Acısını bana sorun. Kızınız içinde aynı şey geçerli. Benim babam yok mu? Benim babam hiç olmayacak mı diye sorduğunda nasıl da burkulur insanın içi. Daha küçük. Belki henüz babasızlığın acısını bilmiyordur.

Yok, yok biliyor ve her zaman soruyor.

İşiniz çok zor Hatice hanım. Şu an geçmişi düşünüyorum. Keşke o gün bana öyle kırıcı davranmasaydınız. Kızım özlemini çektiği annesine kavuşurdu. Bu  güzel yavru da babasızlığın acısını tatmazdı. Gerçi yazılan ne ise o olur. Kaderin çizdiği yol acımasızdır. Sürüklenir gidersin kaderinin peşinden. Elinden hiçbir şey gelmez sanırsın. Oysa her umarsızlığın bir umarı vardır. Yeter ki akıl ve mantık hakim olsun.

Evet Nevzat bey çok haklısın.

Önümüzdeki günlerde görüşebilir miyiz?

Bana kırgın değil misiniz?

O günler çok kırılmıştım sana. Oysa şimdi öyle düşünmüyorum. Çektiğin çileleri biliyorum. Pastanenin önüne geldiklerinde,

Hadi şurada bir şeyler yiyelim. Küçük hanıma dilediği kadar da çukulata alırız.

Dedi kodu olur diye korkmuyor musun?

Hayır niye korkayım?

Eşiniz duyarsa ne der.

Ne eşi? Evli değilim ki. O gün sana çok kırılmıştım. Bütün kadınlar aynısınız diyerek evlenmenin adını hiç anmadım. Buna  neden belki de yüreğimin boş olmamasıydı. Pastaneye girip dip tarafta bir masaya oturdular. Tatlılarını yerlerken konuşmayı sürdürdüler.

Demek evlenmedin. Oysa ben evlendiğini sanıyordum. Yüreğim dolu olduğundan evlenmedim demiştin. Yüreğin kiminle dolu?

Seninle.

Nevzat bey ne diyorsunuz?. Kaç yıl geçti aradan.  Halen unutmadın mı beni. Hem seninle öyle uzun uzun konuşmadık. Sadece üç beş kez selamlaşmıştık.

Seni ilk kez on kasımda Atamızı anma  gününde yaptığın konuşma sırasında görüp tanımıştım. Konuşmandan çok etkilenmiştim. Güzelliğin değil de sesin yer etmişti belleğimde. Babanla konuştuktan sonra, hele okulun kapısı önünde mektubu verirken kızaran yüzünün güzelliğiyle  yüreğimde öyle bir yer etmiştin ki söküp atmam olası değildi.

Anne bir şey sorabilir miyim?

Sor kızım.

Bu amca ne kadar iyi. Benim babam olsun mu? Hatice öğretmenin gözlerinden sel gibi yaş boşaldı. Diğer masalarda oturanlar görmesin diye başını iyice eğdi. Nevzat’ın elini tuttuğunu fark etti. İtiraz etmedi. Her şeyi oluruna bırakmakta kararlıydı. Nevzat kulağına eğilip, yavaş bir sesle,

Ben de kızının babası olmak istiyorum dedi. Kulaklarına inanamıyordu. Duydukları gerçek miydi? Yoksa bir düş müydü. Nevzat heyecanından olacak elini fazla sıkmıştı. Canı yanıyordu.

Ne olur elimi bırak canımı acıtıyorsun.

Özür dilerim. Farkında değildim. Yanıtını bekliyorum. Beni kızına baba olmaya layık görecek misin. Yüzü kızardı. Geçmişteki konuşma gelip usuna çöreklendi. Bir an yaptığı teklifin gerçek olmadığını, kendisinden intikam almak için yaptığını düşündü. Korkuyordu. Ya bu söyledikleri intikam almak içinse? Yıkılırdı. Perişan olurdu. Belki de yaşama küserdi. Güçlükle,

Gerçekten kızımın babası olmak istiyor musun?

Elbette gerçekten istiyorum. Bu işin şakası olur mu?

Geçmişte seni çok kötü kırmıştım da?

Geçmişi unut sevgilim. Seni hep sevdim ve ölünceye kadar da seveceğim.

………..

Görkem konuşmaları dikkatle dinliyor ama bir anlam çıkaramıyordu. Annesi niye ağlıyordu. Bu amca annesinin kulağına neler söylemişti de annesinin ağlamasına neden olmuştu. Yoksa bu amca kötü bir amca mıydı. Eğer öyleyse onun aldığı çukulataların hiç birini yemeyecekti. Tüm dikkatiyle yavaş sesle konuşulanları duymaya ve anlamaya çalışıyordu.

Hadi sevgilim. Senden yanıt bekliyorum. Eğer beni kızının babalığına kabul ediyorsan nikah işlemlerine yarın başlarız.

Yarın mı? Bu kadar  çabuk mu?

Tam altı yıl beklettin beni. Yetmedi mi?

Haklısın. Eğer teklifinde gerçekten ciddiysen nikah işlemlerine hemen başlaya bilirsin.

Nüfus kağıdın yanında mı?

Evet.

Verir misin?

Gerçekten istiyor musun?

İnanmam için ne yapmamı bekliyorsun. Yıldızları gök yüzünden tek tek toplayıp kucağına dizmemi mi? Yoksa Ferhat gibi dağları delmemi mi?  Söyle. İnandırmak için söyleyeceklerinin tümünü yapayım.

Çok romantiksin ve de çok iyisin. Çantasını açıp nüfus kağıdını çıkarıp Nevzat’a uzattı ve

Ömür boyu beraber ve mutlu olmamız dileğiyle veriyorum. Dileğim bu iyi halinden bir gün pişman olmayasın.

Pişmanlık mı? Sevdiği kadına kavuşmaktan kim pişmanlık duymuş ki ben duyayım. İnan sevgilim. Ömür boyu beraber ve mutlu olacağız.

Ben de aynı şeyleri diliyorum sevgilim. Kızıma bu güzel müjdeyi verebilir miyim?

Elbette sevgilim.

Görkemciğim. Deminden beri bizi dikkatle dinlediğini, konuştuklarımızdan bir şeyler anlamaya çalıştığının farkındayım. Bu amca bundan böyle amca değil kızım. Çok yakında senin baban olacak kızım.

Ona baba diyebilir miyim anneciğim.

Elbette kızım. Küçük kız Nevzat’ın elini tuttu.

Amcacığım, sana artık baba diyebilir miyim?

Tabi ki baba diyeceksin kızım.

Çok teşekkür ederim babacığım. Kızın bu içtenliği ikisini de oldukça duygulandırmıştı. Hatice  öğretmen yine ağlıyordu. Bu kez gözlerinden dökülenler sevinç ve mutluluk göz yaşlarıydı.

***

Nevzat mahkemeden iki günde yıldırım nikahı kararı çıkardı. İki gün içerisinde evlendiler. Tüm acı günler geri de kalmıştı. Küçük kız yeni babasını sevdiği kadar, Nevzat’ın kızı da ilk defa bir anneye kavuşmanın sevincini yaşıyordu. Yaşam bu haliyle çok daha güzeldi. Hatice onca mutluluğuna rağmen Nevzat’ı kırdığı o günün acısını bir türlü unutamıyordu. Kendisini bu güzel günlere kavuşturan bu iyi insanı nasıl da acımasızca kırdığı aklına geldikçe kahroluyordu.

Özcan NEVRES

 

 

 

 

UĞURSUZ DEFİNE

Uğursuz Define

Osman günün yorgunluğunu atmak ve yakıcı öğlen sıcağından kurtulmak için koyu gölgeli bir ağacın altına uzanmış dinleniyordu. Yorgunluk ve sıcaktan gevşeyen bedeni yavaş yavaş uykuya teslim oluyordu. Uyku arasında ayaklarının önünden gelen hışırtıyla gözlerini açtı. Bu sesi çok iyi tanırdı. Tüm çiftçilerin korkulu rüyası kara yılanın sesiydi bu. Yılanın uzaklaşmasını bekledi. Gözden kaybolmadan yanı başında duran küreği kaptığı gibi yılanın peşine düştü. Ses çıkarmamaya çalışarak yürürken yavaş bir sesle söyleniyordu.

Ulan kara yılan, ulan kara şeytan, şart olsun bana çektirdiğin korkunun bedelini sana canınla ödeteceğim. Şart olsun, seni öldürmeden evime dönmeyeceğim. Yılan ileride bir delikte kaybolunca, deliği kürekle kazmaya başladı. Öğlen vaktinin yakıcı sıcağına, vücudunun her yanından fışkıran tere aldırmadan ha bire kazıyordu. Bir metre kadar derine indiğinde kürek sert bir şeye dayandı.

Hay Allah, bu da nesi. Bu civarda nice kuyular kazmıştı. Böyle bir taşa hiç rastlamamıştı. Çukuru biraz daha genişletti. Bir hayli açığa çıkan taşı dikkatle inceledi. Bu Boz köy tarafında rastladığı lahit taşlarına benziyordu. Aklına sıkça dinlediği define öyküleri geldi. Merakla küreğe sarıldı. Var gücüyle çukuru genişletmeye başladı. Etraftan gören olur korkusuyla taşın üzerinde parmak kalınlığında toprak bırakıyordu. Lahit kapağının üzeri tamamen açılınca, çukurdan çıkıp etrafı kolaçan etti. Hava kararmaya yüz tuttuğundan ovada kimse kalmamıştı. Tekrar çukura inip kapağın üzerindeki toprağı temizledikten sonra  kapağı kaldırmaya uğraştı. Tutabileceği bir aralık bulamadığından açmayı başaramıyordu. Aklına ağacın altında bıraktığı çapası geldi. Çukurdan çıkıp çapayı alıp çukura indi. Çapayı bula bildiği bir aralıktan iyice sokup kanırttı. Kapak iyice aralanınca elini sokup, var gücüyle asılıp kapağı kaldırdı. Lahitin içindeki parlayan şeyleri iyice görebilmek için çakmağını çıkarıp yaktı. Çakmak ışığında gördüklerine inanamadı. Pırıl pırıl parlayan bir taç ve bir sepet dolduracak kadar ziynet eşyası. Heyecandan kalbi sanki yerinden fırlayacaktı. İçini bir korku sardı.

Ya birileri görürse? Korkuyla ürperdi. Bu büyük defineyi kimseyle paylaşmaya niyeti yoktu. Kapağı yerine bırakıp, üzerine ince bir tabak toprak serdi. Çukurdan çıkıp ağacın altına gidip beklemeye başladı. Karısının merak edeceğini düşündü.

Aldırma be dedi. Bir gece meraktan kim öldü ki bu güne kadar. Onca yorgunluğuna rağmen bedeni dimdikti. Sanki saatlerdir kürek sallayan o değildi. Karşıdan bir ışık belirdi. Işık bulunduğu yere doğru ağır ağır yaklaşıyordu. Bedenini bir korku sardı. Dost muydu bu gelen? Yoksa bir düşman mıydı? Yoksa, yoksa in miydi cin miydi? Işık yaklaştıkça yüreği sanki yerinden fırlayacaktı. Işığın ardındaki karaltıyı seçmeye çabaladı. Gelen sanki bir hayaletti. İçindeki korkuyu yenmeye çabalarken ne bok yemeye küreği çukurun yanında bıraktım. Niye yanıma almadım diye söylenirken ışığın sahibi yüksek sesle bağırdı.

Üle Osman, ne cehennemdesin? Ünle de sesini duyam. Osman’ın yüreğine soğuk sular serpildi. Gelen karısıydı.

Üle Hatçe, çığrışıp durma. Ses etmeden gel bura.

Gecenin kaçı oldu len. Meraktan öldürecen mi beni?

Üle Hatçe ses etmeden gel bura. Kadın sesin geldiği yere yöneldi. Yerinden kalkmadan kendisini bekleyen kocasına,

Üle Osman, ne bok yemeye bekliyon burda?

Hele o feneri iyice kıs ta yanıma gel. Sana bir haberim var. Sıkı dur dilini yutmayasın. Ya da benim gibi kafayı üşütmeyesin.

Üle Osman ne haberi bu?

Sıkı dur. Sakın delleneyim deme. Kalbine de mukayyet ol. Küt diye gitmeyesin.

Hadi uzatma. Benim kalbimde, aklım da sağlamdır. Ne diyeceksen de de öğreneyim. Yoksa haber maber deyip te geç kalmanı mazur göstermeye mi çalışıyon.

Hatçe, çok büyük bir define buldum. İnan bana, bulduğum definenin parasıyla değil bu köyü, kasabamızı bile tümden satın alırız.

Atma be Osman, nasıl bir defineymiş bu?

Hele biraz daha bekleyelim. Tüm köylümüz derin uykuya dalsın. Defineyi çıkarıp eve götürelim.

Üle Osman, Saat kaç oldu biliyon mu? Yaz günü yoğun çalışmadan insanlarda ayakta kalacak hal mi kalıyor. Şu an tüm köylümüzün kıçında pireler uçuşuyor. Hangi uyumaktan söz ediyon sen? Hadi kalk ta bir an önce bulduğunu çıkarıp götürelim. Köfünün birini alıp çukura gittiler. Osman çukura inip taşın üzerine örttüğü toprağı temizledikten kapağı kaldırıp kıyıya dayadı.  Sonra köfünü çukura aldı. Önce ziynetleri köfüne doldurdu. Tacı alıp ziynetlerin üstüne dikkatle yerleştirdi. Köfünü dışarı çıkardıktan sonra kapağı yerine koyup üzerini toprakla örttü. Köfünü sırtına alıp ağacın altına götürdü. Eşeği bağlı olduğu yerden çözüp ağacın altına çekti. Önce boş olan köfünü semere bağladı.

Hatçe koş o küreği kap gel.

Netçen küreği ?

Boş tarafa ağırlık denklemek için toprak koyacam. Hatice koşarak küreği alıp geldi.

Hatçe, ben bunu yerine bağlarken sen boş olana toprak koy. Köfünler dengelensin.

Tamam anladım. Köfüne yeteri kadar toprak konulunca yola çıktılar. Bir hendekten el yordamıyla biçtiği otlarla köfünlerin üstünü örttü. Köye girdiklerinde köyde sanki hayat durmuştu. Köpeklerden gayri ortalıkta canlı yoktu. Evlerinin iki kanatlı kapısını açıp eşeği içeri çektiklerinde derin bir oh çektiler. Köfünleri çözüp definesini eve götürdükten sonra eşeği ahıra çekti. Döndüğünde eşi otları boşaltmış hayranlıkla defineyi seyrediyordu.

Hatçe bırak öyle aval aval bakmayı. Birkaç torba bul da bunları torbalara doldurup gizleyelim.

Nereye gizleyeceğiz?

Bacanın içine. Sakın unutup ta ateş yakmayasın ha.

Yok gari, devenin nalı. Üle aptal mıyım ben.

Aptal değilsin emme halen sallanıp duruyon. Hadi bulup getirsene torbaları.

Tamam ağam. Bunlar beni öyle şaşırttı ki, inan başımda akıl komadı. Ziynetleri eşinin getirdiği üç torbaya taksim etti. Ocağın içine girerek bacada daha önce çakmış olduğu çiviye torbaları astı. Tacı da mutfaktaki bir tencerenin içine koydu. İşi bitince,

Hatçe, sen bana iki tane kilim ver. Gidip o çukuru örttükten sonra birkaç saat yatayım. Gün ışıdığında bir sepet incir toplayıp dönerim.

Üle Osman sen delirdin mi? Gecenin bu saatinde ovaya gidilir mi?

Gitmeyip te ne edecem? El alem çukuru görüp te candarmaya ihbar mı etsinler.

Ederler mi be Osman?

Ederler, ederler. Elin oğlu zaten öküzün altında buzağı arıyor. Burada herkes kendi başına kazı yapıp domuz başlı İskender parası arıyo. Hemen işkillenirler.

Doğru diyon len Osman. Alıp gelem kilimleri. Hatice’nin getirdiği kilimleri eşeğin semeri üstüne attıktan sonra bir de sepet aldı. Hemen yola çıktı. Tarlaya varınca eşeği bol otlu hendeğe bağladı. Kilimleri zeytin ağacının altına bırakıp küreği bıraktığı yere gidip küreği aldı. Hemen işe girişip çukuru kısa zamanda örttü. Kilimin birini yere sermeden önce toprakla bir yığın yaptı. Kilimi yığdığı toprak yastık olacak şekilde serdi. Yattıktan sonra diğer kilimi üstüne örttü. Onca yorgunluğuna rağmen bir türlü gözüne uyku girmiyordu. Eline geçecek olan parayla hangi tarlaları satın alabileceğini ve daha başka neler yapabileceğini düşündü. Karar verdikten sonra vücudu gevşemeye başladı. Derin bir uykuya daldı.

Gün ışır ışımaz uyandı. Sepeti alıp incir ağacına gitti. Ürünün en bol olduğu zamandı. Sepet çabucak doldu. Kilimleri katladıktan sonra eşeği bağlı olduğu yerden çözüp ağacın altına getirdi. Kilimleri semerin üzerine attıktan sonra eşeğe bindi. Tümseğe bıraktığı sepeti eğilip aldıktan sonra köye doğru yollandı. Eve varınca eşini kendisini bekler buldu. Eşine,

Götür eşeği dama bağla. Ben hazırlık yapayım dedi. Eve girip incirleri bir tepsiye boşalttı. Tacı gizlediği tencereden çıkarıp bir kağıda dikkatle sardıktan sonra sepetin içine yerleştirdi. Üzerine incirleri dizdi. Avluya çıkıp asma ağacından filizler kesti. Sepetin ağzını filizlerle örttü. Üstündeki giysileri çıkarıp banyoya girdi. Soğuk suyla banyo yaptıktan sonra kurulanıp giyindi. Sepetin sapını koluna geçirdikten sonra,

Hatçe ben İzmir’e gidiyom. Sen eve mukayyet ol. Sakın bir yerlere ayrılma. Su uyur düşman uyumaz.

Üle Osman sen meraklanma. Ben deli miyim len? Hiç ayrılır mıyım evden?

Hadi hoşça kal.

***

Osman kolundaki sepetle asfalt yola doğru hızlı adımlarla ilerlerken, yolda karşılaştığı tanıdıkları,

Hayrola Osman? Sepeti takmışsın koluna. Nereye gidiyon len?

İzmir’e gidiyom Durmuş ağa.

Helalin var be Osman. Mutlaka fuara gidiyon demi len?

He ya Durmuş ağa, fuara gidiyom.

Hadi bakem. Hayırlı yolculuk olsun.

Sağ ol Durmuş ağa. Diğerleri ile de aynı şeyleri konuşarak yoluna devam etti. Aliağa- İzmir asfaltına çıktığında fazla beklemedi. İlk gelen otobüse bindi.

Garajda indikten sonra kuyumcular çarşısı yönüne ağır ağır yürüdü. Hızlı yürüyüp dikkat çekmek istemiyordu. Yirmi dakikada çarşıya vardı. Çarşıda tanıdığı tek bir kuyumcu dahi yoktu. Orta yaşı geçmiş bir Yahudi kuyumcu,

Kuzum bakarsın bana. O sepette uzummü var?

Hayır, incir var.

Satarsin mi onlari?

Satarım tabi.

Yel oyleyse içeri. İçeri girdiler. Asma filizlerini üstünden aldılar.

Aman bre kuzum. Ne guzel, ne taze bunlar. Kaça satarsin bunlari? Osman dikkatlice etrafa bakındı. Kendisini kimsenin izlemediğine emin olduktan sonra,

Bu sepetin içinde çok değerli bir şey var.

Ne var be kuzum? Yavaş bir sesle,

Taç dedi.

Taç mı? Açta bi yorelim bakalim. Tezgahın arka tarafına geçip incirleri boşalttıktan sonra tacı sarılı olduğu kağıttan çıkararak kuyumcuya gösterdi. Kuyumcu  tacı dikkatle inceledikten sonra sehpanın üstüne dışarıdan görülmeyecek bir şekilde bıraktı.

Kuzum sen buna çok deyerli diyorsun ama o kadar da deyerli değil be kuzum. Ama  yinede ben buna bi elli bin lira veririm. Yapmaz ama, sabah sabah bi siftah yapalım dedim.

Yok usta. O paraya mümkün değil veremem. Koyalım yine onu sepete.

Hemen kızma be yavrum. Pazarlik edelim.Sen ne istyosin?

500 bin.

Delirdin mi sen be kuzum. İzmir’i satarsin bana?

İşine gelirse be usta. Sıkı bir pazarlıktan sonra iki yüz bin liraya anlaştılar. Kuyumcu,

Bunun daha yerisi ( gerisi)yok mi?

Var.

Nedir onlar?

Takı, ziynet eşyaları.

Yetirsene onlarida be kuzum.

Haftaya getiririm. Kuyumcudan aldığı parayı boynunda taşıdığı keseye yerleştirdikten sonra dükkandan ayrıldı. Bu kadar büyük parayla sağda solda gezmesi doğru olmazdı. Doğruca garaja gidip ilk otobüse binip köyüne döndü.

***

Onca yorgunluğuna ve uykusuz geçirdiği geceye rağmen gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Koynunda sakladığı parayı nasıl kullanacağına bir türlü karar veremiyordu. Köylülerinin tarlalarını satın almaya kalksa, fakir olduğunu köyde herkes biliyordu. Allah korusun, biri define bulduğunu sezerde devlete bildirirse mahvolurdu. Devlet elinde ne bulursa tümüne el koyardı. Geride daha üç torba ziynet eşyası vardı. Onların taçtan çok daha fazla edeceğini seziyordu. Haftaya da bir torbasını götürüp aynı yahudiye satacaktı. Mümkünü yok onca parayı bu köyde kullanamazdı. En iyisi kendini tanımayan bir yere taşınmaktı. Ama nereye? Komşu Menemen ya da Aliağa’yı düşündü. İkisi de aha şuracıkta idiler. Orada her gün köylüleriyle karşılaşabilirdi. Çok daha uzaklara gitmeliydi. Söke, Aydın ovalarını hiç görmemişti ama çok büyük olduklarını duyuyordu. En iyisi definenin tümünü paraya çevirdikten sonra uzun bir geziye çıkıp yerleşeceği en uygun yeri arayacaktı. Büyük bir çiftlik satın alıp çiftliğe yerleşecekti.

Karısı Hatice’yi düşündü. Gahpe dinli karı çok iyi bir karıydı ama, büyük bir kusuru vardı. Kısırdı. Gerçi kusurun kimde olduğunu ikisi de bilmiyordu ama kendisinden hiç şüphesi yoktu. O sapına kadar bir erkekti. Çocuk uğruna onu boşamaya kıyamazdı. En iyisi onu bir kumaya razı etmekti. Köyün kızlarını düşündü. Çok güzel kızlar vardı. Hele içlerinde Arnavut Ömer’in kızı bir afetti. O fakir tanındığı haliyle o kızı karısının üzerine kuma olarak nasıl isterdi?. Zengin olduğunu söylese, define işi ortaya çıkardı. Adam sen de be dedi. Elin memleketinde kim bilir daha nice kızlar vardır. Arnavut kızı onların eline su bile dökemez. Kararını verdi. Çocuk sahibi olma kararını çiftliği satın alıp işi garantiye bağladıktan sonraki bir zamanda verecekti. Karar vermek olabildiğince rahatlamasına neden oldu. Derin bir uykuya daldı.

***

Kuyumcu Avram, tacı iyice temizleyip parlattıktan sonra kasasının içine görünmeyecek bir şekilde yerleştirdi. Antepli Hasan ağzı sıkı ve işini bilen bir eski eser kaçakçısıydı. Nedense birkaç günden beri görünmüyordu. Ola ki kaçak bir iş için yurt dışına çıkmıştır. Nasıl olursa gelir. Bu tacın değerini en iyi o bilir ve en iyi fiyatı verir. Onu beklemekten başka çaresi olmadığını düşündü. Beklemeye karar verdi.

Ertesi günü Antepli hasan koku almış bir tazıcasına erkenden dükkana geldi.

Avram bey ne haber? Hayırlı işler.

Sana da hayırlı işler be kuzum. Yel içeri. Sana yuzel bir iş var.

Hayrola Avram bey ne iştir.

Yir içeri be kuzum, ne dikiliyorsun orada kazık gibi?

İşte geldim, iyi bir şey mi var elinde?

Hem de nasıl iyi bir yorsen bayilacasin be kuzum. Kasayı açıp önce etrafı kolaçan etti. Tacı alıp tezgahın arkasına geçti.

Yel be kuzum, geç bu tarafa. Bak şu yuzelliğe. Hiç yordinmi böyle yuzel bir şey. Taç pırıl pırıl parlıyordu. Anteplinin aklı başından geçti. Gerçekten bu denli güzel bir taç görmemişti. Hemen pazarlığa girdiler.

Avram bey, gerçekten güzel bir taç ama senin zannettiğin kadar değerli bir taç değil. Fiyatı uygun olursa almayı düşünürüm.

Neeee bu mi kiymetli değil. Sen ne diyosun be kuzum?

Boş ver, şimdi değerini tartışmayalım. Ne istiyorsun?

İki milyon

İki milyon mu? Hadi canım sende. Bu tacın nesi yapar iki milyon? Para sokaktan mı toplanıyor sanıyorsun?

Arzun bilir be kuzum. Bunu kaç kisi istedi ama, senin yuzel hatirin için satmadim.

Buna yedi yüz bin vereyim.

Olmaz kuzum. Vallahi zarar eder.

Düş bakalım aşağıya.

Hatirin için bir buçuk olur.

Ver elini Avram. En son buna bir milyon iki yüz bin veririm. Verirsen ver. Vermezsen hayırını gör.

Kuzum para kazanmaz vallahi. Çık biraz.

Daha fazla veremem. Hadi sana hayırlı işler.

Dur be kuzum. Nereye yidiyorsun. Pazarlikta kizmak olurmu. Verdim yitti. Hayirini yor. Antepli cebinden çıkardığı bir tomar parayı tezgahın üzerine koydu. Bir milyon iki yüz bini ayırıp kuyumcuya verdi. Kalanı tekrar cebine yerleştirdi. Kuyumcu tacı birkaç kat gazeteye sardıktan sonra Antepliye verdi. Antepli hızla dükkandan uzaklaştı. Yolda aklından çok karlı bir iş düşürdüğünü geçirdi. Bunu hemen Avrupa’ya götürmesi gerekiyordu. Avrupa’da bu taca en az on beş milyona müşteri bulurdu. Hemen İstanbul’a gitmek için havaalanına gitti. Uçak biletini alıp uçağı beklemeye başladı. Birden etrafı sarıldı. Biri kimliğini çıkarıp gösterdi.

Polis. Bu elindeki ne senin?

Para, İstanbul’a alış verişe gidiyorum.

Aç görelim. Umutsuzca etrafına bakındı. Kaçma olasılığı yoktu. Çok fena kıstırılmıştı. Polis paketi alıp dikkatle açtı. Tacı görünce şaşırdı. Arkadaşlarına gösterdi.

Paraya bakın paraya: Siz ömrünüzde böyle güzel para gördünüz mü? Bir başka polis belinden çıkardığı kelepçeyi Anteplinin bileklerine taktı.

Kalk bakalım. Bunu nereden aldıysan bizi oraya götür.

Kimseden almadım. Bunu kendim buldum. İri yarı polis ense köküne okkalı bir tokat indirdi.

Bu masalı sen git çocuklara anlat. Ardından kıçına sert bir tekme indi. Etraftan olanları şaşkınlıkla izleyenler vardı. Bu siviller bu adamı niye böyle pataklıyorlardı? Elin önünde yediği dayağa mı yansın? Yoksa elinden kaptırdığı on beş milyon liralık büyük servete mi yansın. Polisin biri gürledi.

Bizi bunu aldığın yere götür. Aksi halde bak karakol nerede? Oraya bir girersek söylemediğine bin pişman olursun.

Tamam söyleyeceğim. Kuyumcu Avram’dan aldım. Doğruca Avram’ın dükkanına gittiler. Avram Anteplinin beş kişinin arasında dükkanına girdiğini görünce durumu hemen anladı. Korkudan hemen oracıkta düşüp bayılacaktı. Ayakta zor duruyordu. Gelenlerin sivil polis olduğunu anlamamak için aptal olmak gerekirdi. Adamlardan biri o iyi tanıdığı paketi açıp tacı tezgahın üzerine koydu.

Bunu sen mi sattın? İnkar etmenin yararı olmayacağının farkındaydı.

Evet kuzum ben sattım.

Kimden aldın bu tacı?

Bilmiyorum. İri olanı tezgahın arkasına geçip yakasından yakalayıp iki Osmanlı tokadı çaktı. Tokatların etkisiyle gözleri sanki yerinden fırlayacaktı. Korkuyla,

Vallahi bilmiyorum be kuzum. İnan bana bilmiyorum. Onu bir koylü yetirdi bana. Adını soylemadi.

Nasıl bir adamdı. Hangi köyden olduğunu söylemedi mi?

Ne ben sordim. Ne o soyledi. Peş peşe yediği tokatlarla iyice sersemledi.

Vurma be kuzum oldurecasin beni. Bak aklima ne yeldi. O adam buraya yine yelecek. Elinde daha başka şeyler var imiş.

Biz buraya bir adam gönderip bir tesisat kurduracağız. O adam geldiğinde tesisatın düğmesine basacaksın. Biz gelip o adamı yakalayacağız. Anladın mı?

Anladim be kuzum.

Sakın yamuk yapayım deme, çok pahalıya ödersin.

Yapar miyim be kuzum. Yaparmiyim. Alimallah oldürürsunüz beni.

Ha şunu bileydin. Antepliyle birlikte çıkıp gittiler. Ama o en az ikisinin yakında olduğunu biliyordu. Az sonra bir usta geldi. Kablolar döşedikten sonra, tezgahın arkasına bir düğme yerleştirdi.

Bu düğmeyi iyi belle. O adam geldiğinde, ya da şüpheli bir şey olduğunda düğmeye hemen basacaksın.

Tamam kuzum.

***

Osman kuyumcuya dediği gibi bir hafta dolduğunda, tarlasından bir sepet incir toplayıp evine götürdü. İncirleri bir tepsiye boşalttıktan sonra, ocağın içine girip bacanın içinden torbalardan birini aldı. Sepetin tabanına yerleştirdikten sonra incirleri üzerine sıraladı. Gece erkenden yattılar. Sabah erkenden kalkıp tarhana çorbasıyla kahvaltı yaptılar. Asmadan kestiği filizlerle sepetin ağzını örttükten sonra yola çıktı. Asfalt yola vardıktan sonra bir hayli bekledi. Gelen otobüse bindi. İzmir garajına vardıklarında herkesle birlikte indi. Yine yaya olarak yola devam etti. Kuyumcular çarşısına vardığında hemen geçen haftaki kuyumcu dükkanına girdi. Kuyumcu kendisini çok sıcak karşıladı. Tezgahın arkasındaki düğmeye bastığının farkında olması mümkün değildi. Rahatça tezgahın arkasına geçip incirleri boşalttı. Keseyi çıkarıp, bir avuç ziyneti kuyumcuya gösterdi. Kuyumcu,

Aman kuzum, ne yuzel şeyler bunlar boyle? Tam o sırada iri yarı üç adam içeri girdi. Hemen tezgah arkasına geçtiler. Biri elindeki kelepçeleri göstererek,

Uzat ellerini dedi. Osman ne olup bittiğini anlayamamıştı. Tezgahın arkasından çıkıp kaçması mümkün değildi. Çaresiz ellerini uzattı. Kelepçeler bileklerine takıldı. Hemen Mezarlık Başı Karakoluna götürdüler. Sorgulama odasının ağır demir kapısı gıcırdayarak açıldı. Işığı açtılar. Biri,

Bunları nereden buldun diye sordu?

Bir mezarın içinden çıktı.

Nerede bu mezar?

Bizim köyde.

Peki bunların gerisi nerede?

Gerisi yok. Hepsi bunlar. İçlerinden biri gelip yakasından tuttu.

Gerisi yok ha. Olup olmadığını şimdi anlarız diye suratına peş peşe tokatlar patlatmaya başladı. Apış arasına diziyle ağır bir darbe indirdi. Osman acıdan iki büklüm oldu. Ne olur vurmayın. Yemin ederim, bunlardan başkası yok. Böğrüne yediği bir tekmeyle yere yıkıldı. Bayılacak gibi oldu. Nede olsa köy çocuğuydu. Bu yüzden oldukça dayanıklıydı. Ölse bile gerisinin yerini söylemeyecekti. Biri ayağının topuğuyla göğsünü tekmelerken, bir diğeri böğrünü tepikliyordu. Daha fazla dayanamayıp bayıldı. Soğuk suyla kendine gelince biri eğilip,

Bak aslanım dedi. Buraya sağlam giren sakat çıkar. Gerekirse sağ giren ölü çıkar. Gerisi nerede ise söyle de boşuna daha fazla dayak yeme. Adamın dediği doğruydu. Buradan sağ çıkmak olası değildi.

Gerisi benim evimde ocağın bacasında asılı diye inledi.

Peki kuyumcudan aldığın bir milyon iki yüz bin lirayı ne yaptın? Boynundaki keseyi çıkarıp,

Burada dedi. Keseyi elinden alıp tutanağa geçirdiler.

Kalk bakalım dediler. Karakoldan çıkıp bir cipe bindiler. Helvacı karakoluna geldiklerinde cipten inip karakola girdiler. Uzman çavuşa,

Bu adam Kyme’lilere ait bir mezarda bir define bulmuş. Bir kısmına el koyduk. Orası sizin bölgeniz. Tahkikatın selameti için siz de gelin. Uzman çavuş,

Arabamız yok. Nasıl yapacağız?

Siz bir otobüse binip yol sapağına gelin. Biz sizi oradan alırız.

Cip evinin önünde durduğunda eşi durumu hemen anladı. Korkuyla evin içine kaçtı. Cipten inen Osman yediği dayak yüzünden yüzü gözü şişmiş perişan haldeydi. Doğruca ziynet torbalarının bulunduğu mutfağa gittiler. Osman,

Ellerimi çözün de torbaları alayım dedi. Kelepçeler çıkarıldı. Osman ocağın içine girip iki torbayı alıp çıktı. Polis torbaları aldıktan sonra,

Gerisi nerede diye sordu?

Gerisi yok efendim. Kalkmaya fırsat bulamadan böğrüne yediği tekmeyle olduğu yere yığıldı. Az sonra cipin alıp geldiği jandarmalar da eve girdi. Jandarma uzman çavuşu,

Ne oluyor diye sordu? Polis,

İki torba çıkardı. Gerisinin olmadığını söylüyor.

Ben onu şimdi konuştururum dedi. Ziynet torbalarından birinin diğerine boşaltılmasını istedi. Boşalan torbayı ere uzattı.

Al şunu. İçini kum doldur.

Komutanım kumu nerede bulacağım?

Bana mı soruyorsun? Koca köyde bir torba kum bulamayacak mısın? Er torbayı alıp çıktı. İleride bir inşaat vardı. Elenmiş kumdan bir miktar torbaya koydu. Bu gibi işlerde ustalaşmıştı. Torbayı götürüp komutanına verdi. Komutan elinde okkaladı. Kum biraz fazlaydı. Birazını boşaltıp ağzını düğümledi. Osman’ı yakasından tutup ayağa kaldırdı.

Nerede ulan bunların gerisi?

Vallahi, billahi gerisi yok komutanım.Torbayla birkaç kez sırtına vurdu. Vücudunun içindeki tüm organların yerlerinden fırladığını sandı. Yere düşerken komutan yakaladı.

Söyle ulan, gerisi nerede?

Vallahi, billahi başka yok komutanım. Getirin kitaba el basayım.

Nerede buldun bu defineyi?

Benim tarlada

Yürü bakalım senin tarlaya. Hep birlikte yola çıktılar. Tarlaya vardıklarında lahdin olduğu yeri gösterdi.

Kürek var mı?

Var komutanım.

Nerede?

Tütünlerin içinde. Jandarmaya işaret etti.

Gidin alın. İki jandarmayla birlikte küreği alıp geldiler. Komutan küreği Osman’a verdi.

Hadi kaz bakalım. Osman ayakta duracak durumda değildi. Küreği alıp toprağı açmaya başladı. Bir süre sonra olduğu yere yığılıp kaldı. Jandarmalar çukurdan çekip aldılar. Erler kazmaya devam ettiler. Lahdin kapağı meydana çıkınca kapağı kaldırdılar. Lahit gerçekten boştu. Komutan,

Bu böyle kalsın. Kaymakamlığa rapor edelim. Gerekeni yapsınlar. Ciple jandarmalar asfalt yola çıkarıldıktan sonra geri dönüp polisleri aldı. Doğruca jandarma karakoluna gittiler. Karakolda komutan ve ekibinin gelmesini beklediler. Geldiklerinde Osman’ı nezarethaneye kapattılar. Ziynetleri masanın üzerine boşaltıp dokümanını yaptılar. Kayda aldılar. Polisler ziynetleri müze müdürlüğüne teslim etmek üzere alıp götürdüler.

Polisler gittikten sonra komutan Osman’ı nezarethaneden çıkartıp odasına getirtti.

Bak Osman, sıkı adamsın. Yediğin onca dayağa rağmen definenin kalanını ele vermedin. Beni iyi dinle. Ben o polislere benzemem. Eğer buradan leşinin çıkmasını istemiyorsan bana karşı dürüst ol. Bu definenin gerisi nerede?

Komutanım yemin ediyorum başka yok diye. Bana neden inanmıyorsunuz?

Sana niye inanayım. Babamın oğlu musun? Hadi söyle de bu iş bitsin.
Neyi söyleyeyim komutanım?

Demek definenin gerisinin nerede olduğunu söylemeyeceksin.

Yok ki komutanım. Olmayan şeyin nesini söyleyeceğim?

Ben seni söyletmesini bilirim. Jandarmaya işaret etti. İki jandarma Osman’ı yere sırt üstü yatırdılar. Ayaklarındaki ayakkabıları çıkardılar. Erin biri mavzerinin kayışını ayaklarının altına geçirip mavzeri çevirmeye başladı. Ayaklar iyice sıkışınca komutan duvarda asılı olan sığır kuyruğu kamçıyı alıp Osman’ın  tabanlarına var gücüyle vurmaya başladı. Kısa zamanda ayakları mosmor oldu. Osman yarı baygın haldeydi. Bağırmaya bile gücü kalmamıştı. Komutan,

Tuz getirin dedi. Jandarma erinin getirdiği tuzdan bolca ayaklarına bastırdılar. Osman acıyla kıvrılıp bayıldı. Tüfek falakasını gevşetip ayaklarından çıkardılar. Erin getirdiği suyu kafasına boca ettiler. Gözlerini açtığında komutanı önüne diz çökmüş gördü. Komutan,

Hadi inat etme. Boşu boşuna dayak yeme. Söyle de bu iş bitsin.  Osman inleyerek,

Vallahi, billahi başka yok komutanım dedi. Komutan,

Kaldırın şunu ayağa dedi. Kum torbasını getirin. Komutan eline aldığı kum torbasıyla Osman!ı tehdit etti.

Hadi söyle. Yoksa bununla seni döve döve öldüreceğim. Osman boynunu büktü.

Öldürün komutanım. Öldürün ki kurtulayım.

Ne yani söylemeyecek misin?

Yok dedim ya komutanım. Neyi söyleyeyim? Komutan öfkeyle kum torbasıyla sırtına üç kez vurdu. Dördüncüsüne fırsat kalmadı. Osman bir külçe gibi yere yığıldı. Bayılmıştı. O halde götürüp nezarethaneye attılar. Osman’ı iki gün daha karakolda tuttular. Sonunda doğru söylediğine inanarak gerekli tutanak hazırlandıktan sonra ilçeye götürüp mahkemeye çıkardılar. Mahkeme suçunu sabit görerek üç ay hapis cezası verdi ve tecil etti.

***

Osman evine oldukça bitkin olarak döndü. Ayaklarının üzerinde duramıyordu. Yediği onca dayaktan sonra vücudunun her tarafı şişmişti. Çişe çıktığında idrarı kanlıydı. İkide bir ağzından da kan geliyordu. Eşi ne yapacağını bilemiyordu. Yaşlı komşusundan yardım istedi. Yaşlı kadın tulumbadan çekilen soğuk suya batırdığı bezleri şiş yerlere bastırdı. Osman’ın durumu giderek kötüleşiyordu. Bir ara eşiyle göz göze geldiler. Çok zor duyulan bir sesle,

Ne yapalım kısmet buraya kadarmış dedi. Eşi,

Kalbini bozma. İyileşeceksin ve tarlamızdaki işimizin başına yeniden döneceğiz dedi. Osman,

Artık çok geç dedi. Ölümün soğuk nefesi enseme yapışmış bir kere. Kurtulmak olası değil. Hakkını helal et karıcığım. Hatice eşinin buz gibi olmuş elini avucunun içine alıp ısıtmaya çalıştı.

Ayaklarım buz gibi, çok üşüyorum. Yaşlı kadın üzerindeki örtüyü kaldırıp ayaklarını tuttu. Ayaklar gerçekten buz gibiydi. Yaşlı kadın,

Kız hatçe bu adam gerçekten ölüyor dedi. Çabuk bir doktor çağıralım.

Çağıralım ama nasıl? At yok araba yok. Hem kimi gönderebiliriz.

Çabuk benim oğlanı çağır. Hatice koşarak yaşlı kadının evine gitti. Kapıyı açıp içeri seslendi.

Ahmet ağabey, Ahmet ağabey… Bahçe evinin kapısı açıldı. Dışarı çıkan Ahmet,

Ne var kız Hatçe, ne istiyon?

Çabuk Ahmet ağabey, Osman’ım ölüyor.

Ne Osman ölüyor mu? Ne oldu ki?

Polisler candarmalar çok kötü dövmüşler. Her tarafından kan geliyor. Ahmet ayak kaplarını giyip hızla Hatice’nin peşinden gitti. İçeri girip Osman’ın yanına çöktü. Elini tuttu. El buz gibiydi. Komşusuyla göz göze geldiler. Osman’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ne yapayım? Bu da başıma geldi” der gibiydi. Başı yana kayarken göğsünde ağır bir hırıltı çıktı. Bu son nefesiydi. Osman’ın umutları mezarı olmuştu.

Hatice Osman’ın soğuyan bedeni üzerine kapanıp uzun uzun, hıçkıra hıçkıra ağladı.

Özcan NEVRES    6 Şubat 2002

SİLİVRİ

TÜKENEN UMUTLAR

TÜKENEN UMUTLAR

Yürüyordu. Nereye gittiğini bilmeden yürüyordu. Onun için her şey bitmişti. Dün  gece Özgür ile olan altı yıllık ilişkilerini sona erdirmeye karar vermişlerdi.

Ne olur anla beni demişti. Altı yıldan beri aralıksız sürdürdük ilişkimizi. Ben adım gibi özgür bir erkek olarak yaşamak istiyorum. Kıskançlıklarından, gölgem gibi her an peşimde olmandan usandım.

Tamam demişti ona. Artık özgürsün. Ölümüme bile neden olacağını bilsem de bir daha yoluna çıkmayacağım. Unutacağım seni, hem de seni hiç görmemecesine. Demesine demişti ama, koskoca altı yıllık beraberliklerini bir çırpıda silip yok saymak olası mıydı? Ya bu yüreğinde yer eden boşluk neydi böyle. Geri dönüp doğruca Özgür’ün yanına gitse neler olurdu acaba.

Ne iyi ettin de geldin mi derdi? Yoksa,

Hani bir daha birbirimizi görmeyecektik? Daha dün gece böyle bir karar almamış mıydık. O halde niye geldin? Kırıcı olmayalım. Bu ayrılık kararımıza birbirimizi kırmadan uyalım derse, ne yaparım? Geri dönmeyi kafasından söküp atmaktan başka umarı yoktu. Yoluna devam etti.

Ayakları onu sahile sürüklemişti. Sabahın bu erken saatinde kumsal boştu. Kumsalın bittiği kayalıklara doğru yürüdü. Kayaların üstüne tırmandı. Zirveye yakın bir yerde bir büyük taşın üstüne oturdu. Kayalıktan aşağı baktı. Aradığı ölüm on beş yirmi metre kadar aşağıdaydı Arkasında yıkılan dünyası, önünde bilinmezlerin en gizemlisi ve korkuncu olan ölüm vardı.

Yeşil bir kertenkele kayanın yarığından çıkıp hızla kayanın tepesine tırmandı. Uzaktan görmeye alışık olduğu insanlardan birinin hemen yanı başında olmasından şaşırmış bir hali vardı. Hemen çıktığı yarığın içine döndü. Az sonra yarıktan çıktı. Tüm dikkati Nermin’in üstündeydi. Nermin’in de bakışları kertenkeleye kenetlenmişti. Nermin’in bakışlarında sevgi, kertenkeleninkinde ise korku vardı. Nermin, sanki anlayacakmış gibi kertenkeleye anlatmaya başladı.

Sen ki minicik bir kertenkelesin, her şeye rağmen yaşama dört elle sarılmışsın. Bu ıssız yerde nasıl da korkuyorsun benden? Oysa seni yakalamak istesem bile yakalayamam. Zira sen çok kıvraksın. Kıpırdadığım anda çıktığın yarıkta kaybolacaksın. O halde benden niye korkuyorsun? Bu kez de kendi kendine söylenmeye başladı.

Sen ki yıllar süren bir aşkta yenik düşmüşsün. Canından çok sevdiğin Özgür’ünü yitirmişsin. Üzülmüşsün, kahrolmuşsun. Yaşam anlamını kaybetmiş. Yaşadığına üzülür olmuşsun. En çılgınca düşüncelerle geldin buraya. Bu kayalardan aşağıya ölümüne atlamaya kararlısın. Öldükten sonra ne olacak? Canından çok sevdiğin Özgür’üne kavuşacak mısın? Bak şu minik kertenkeleye. Belki de eşi bile yok. Bu ıssız kayalıklarda dolu dolu yaşamakta. Belki de ne eşi var, ne de sevgilisi. Ama o senden çok farklı. O yaşamayı seviyor ve yaşama sımsıkı bağlı. Ölüm çözüm değil. Gel sen vazgeç be Nermin bu ölüm sevdasından. Özgü r’ün ölümüne üzüleceğini mi sanıyorsun. Kim bilir? Belki de o bir başkasıyla birlikte olmaya başlamıştır. Belki o yüzden aramızdaki ilişkiyi bitirmeye bu denli kararlıydı. Ölümüne atlamakla geri dönmenin arasında bocalıyordu. Özgür’süz bir yaşamın ne anlamı olurdu ki? Ya pişman olur da geri dönerse? Yine eskisi gibi olabilirler miydi? Ölümü düşledi yine. İçinde bulunduğu salacağı taşıyanlar arasında Özgür’ü aradı ama göremedi.Eğer Özgür salacağının bir ucundan tutmayacaksa ve yitirdiği sevgilisinin ölümüne ardından göz yaşı dökmeyecekse ölmesi neye yarardı? Uzunca bir süre düşlediği kendi ölümüne ağladı. Gözlerinde dayanılmaz bir yanma oluştu. Çantasından çıkardığı mendille göz yaşlarını sildi. Ayağa kalktı. Aşağıdaki boşluğa anlamsız gözlerle baktı, baktı. Çok korkunç göründü gözüne. Kayalarda parçalanmış bedeninin hiç te hoş bir görüntüsü olmayacaktı. Geri dönmeye karar verdi.

Nermin günlerdir evine kapanmış yitirdiği aşkı uğruna durmadan göz yaşı döküyordu. Ne yiyip içiyordu, ne de doğru dürüst bir uykusu vardı. Annesi her gün defalarca yanına gelip,

Ne oldu kızım sana böyle? Nedir seni böylesine hayata küstüren. Hadi kızım söyle bana derdini. Derdini söyle ki dermanını bulayım.

Yok anneciğim yok. Benim derdim öylesine büyük ki dermanı olamaz. Ne olur anneciğim bırak beni. Bırak ta acılarımla baş başa kalayım.

Söyle kızım bana, ne olur söyle. Söyle ki umarını arayayım. Umarı yoksa acına ortak olayım. Ana kız birbirlerine sarılıp göz yaşlarına boğuluyorlardı.

***

Aylar geçmişti aradan. Nermin kapandığı odasından çıkmamanın bedelini ağır bir şekilde Ödemeye başlamıştı. Oldukça zayıflamış, tanınmayacak hale gelmişti. Evine kapandığı ilk günlerde, ziyaretine gelen arkadaşlarına kırıcı davranması yüzünden, eski arkadaşları bile arayıp sormaz olmuşlardı. Annesi kızının gözleri önünde böylesine eriyip tükenmesine kahroluyordu. Kızından gizli gitmediği hoca ve falcı kalmamıştı. Kızı için aradığı umarı hiç birinde bulamamıştı.

Babası gün görmüş, sözü sohbeti dinlenir bir dostuna kızının durumunu anlattı ve,

İnan onu kaybetmekten korkuyoruz dedi. Dostu,

Kızın birine sevdalanmış olmasın diye sordu.

Evet eşim öyle olduğunu söyledi. Baba olarak değil, bir arkadaş olarak konuştum kızımla. Yok öyle bir şey diyor ama yinede göz yaşlarını tutamıyor. Öyle göz yaşı döküyor ki inan içim parçalandı. Çok ısrar ettim. Kızım bir sevdiğin varsa söyle. Araya adam koyaronu seninle barıştırırız dedim. Ne söylesem fayda etmiyor. Bitti her şey, onunla bir daha asla olmaz diyor da başka bir şey demiyor.

Bak dostum, kızın belli ki kara sevda olmuş. Tam da yaz başlangıcı. Al kızını götür bir sahil kentine. Önceleri onunla bir arkadaş gibi barlara, diskolara ve eğlence yerlerine git. Daha sonra onu serbest bırak. Yeni arkadaşlar edinme fırsatı bulsun. Zaman her şeyi unutturur. Hele o kendisine yeni arkadaşlar edinsin. Her şeyin düzeldiğini ve kızının yeniden hayata sımsıkı bağlandığını göreceksin.

Çok haklısın. Bizim postanede çalışan Datçalı bir arkadaşım vardı. Emekli olduktan sonra memleketi olan Datça’ya yerleşti. Ona telefon edip bana bir ev bulmasını söylersem yardımcı olur sanırım. 118 i çevirdi. Görevliye Datça  Seyfi Ambarlı telefonu dedi.  Az sonra görevlinin verdiği numarayı önündeki deftere kaydetti. Bu kez kaydettiği numarayı çevirdi. Telefona eşi çıktı. Eşine,

Seyfi beyin arkadaşıyım. Datça’da yaz kış oturabileceğimiz kiralık bir ev arıyoruz. Onun bildiği vardır. Size telefon numaramı vereyim. Beni ararsa memnun olur.

Seyfi sizden hep bahsederdi. Tabi ki arar. Geldiğinde söylerim efendim.

Çok selamımı iletin kendisine.

Tabi efendim. Her ne kadar tanımıyorsam da sizde hanım efendiye selamımı iletin.

Baş üstüne efendim diyerek telefonu kapattı.

Datça nereden aklına geldi hemen? Ben de çok beğenirim orayı. Harika koyları vardır oranın. Ah!! Olanaklar elverse de ömrümün sonuna kadar orada yaşasam.

Hele biz oraya bir yerleşelim. Bakarsın kısmet olur siz de oraya yerleşirsiniz. Bu durumda zaten iş yerimi oraya nakletmem gerekecek. İnşallah orada da iyi iş yapma olanağımız olur.

Olmaz mı hiç? Orada turizm sezonu neredeyse tam yıl sürüyor. Bu nedenle orada iş olur. İyi lafladık diyerek kalktı.

Datça’ya yerleştiğinde sakın beni unutma. Bakarsın dostluğumuzu orada da sürdürürüz.

Unutur muyum hiç? Sen benim en az yirmi yıllık dostumsun. Bir kahvenin bile kırk yıl hatırı vardır.

Doğru söylüyorsun. Hadi kal sağlıkla Arkadaşı gittikten az sonra telefon çaldı. Telefondaki eski arkadaşı Seyfi’ydi. Hal hatır sorulduktan sonra Seyfi,

Benim hanım ev aradığınızı söyleyince aklıma hemen yakınımızdaki kiralık ev geldi. Yeni bir bina. Bahçeli ve üç oda bir salon. Oldukça geniş bir ev. Sahibiyle görüştüm. Kirası da uygun. 100 milyon istiyor.  Sezonluk olursa iki yüz elliden aşağı vermiyor.

Biz de zaten sürekli oturmak için kiralamak istiyoruz. Kirası bizim için de makul. Ben hemen sana kaparo için para göndereyim.

Ne kaparosu? Olur mu öyle şey. Sorarım. İstiyorsa veririm. Geldiğinde verirsin.

Çok sağ ol. Sana çok minnettarım.

Biz eski arkadaşız. Arkadaşın arkadaşa her zaman işi düşer. Geldiğinizde de yardımcı olurum.

Tekrar teşekkür ederim. Hadi kal sağlıcakla.

Sizde arkadaşım.

***

Akşam eve gittiğinde eşine dostunun anlattıklarını aktardıktan sonra,

Hemen hazırlığa başlayalım. Benim PTT de çalışan bir arkadaşım  vardı. Emekli olduğunda memleketi Datça’ya yerleşmişti. Ona telefon ettim. Şansımız yaver gitti. Yakınlarında güzel, bahçeli bir ev varmış. O evi bize kiraladı. Göç hazırlığına hemen başlayalım.

Bu kadar eşyayı nasıl taşıyacağız. Bir kısmını burada mı bıraksak.

Hanım, hanım eşyayı kamyon taşıyacak. Burayı kiraya vereceğiz. Bu evden alacağımız kira, yeni evimizin kirasını nasıl olsa karşılar. Dükkanı da güvendiğim birine kiraya vereceğim. Alacaklarımı tahsil etmesi için. Böylece gözümüz arkada kalmadan Datça’ya yerleşmiş oluruz. Gidip  kızımla da bir konuşayım bakayım diyerek kızının odasına doğru yürüdü. Kapıyı çaldı. Biraz bekledikten sonra kapıyı açıp içeri girdi. Kızını yataktan kalkmış görünce çok şaşırdı.

Aman benim kızıma. Neler görüyorum? Yataktan çıkmış, saçlarını taramış, çok ta cici bir kız olmuş. Nermin’in solgun yüzünü bir gülümseme kapladı.

Anneme anlattıklarını işittim. Bu nefret ettiğim kentten göç etmeye karar vermiş olman beni çok sevindirdi diyerek kalkıp babasının boynuna sarıldı. İkisinin de göz yaşları yanaklarında süzülüyordu.

Ertesi gün göç hazırlıkları başladı. Kırılgan eşyalar kağıtlara sarılıp kutulara yerleştirildi. Sabah kamyon gelip kapıya yanaştı. Kamyoncunun adamları eşyaları kamyona yüklediler. Kamyon hareket edince arabalarına bindiler. Kamyondan önce ulaşmak için hızla yol aldılar. Datça’ya vardıklarında cep telefonu ile Seyfi beyi arayıp bulundukları yeri söylediler. Seyfi,

Bulunduğunuz caddeyi takip edin. Ben sizi karşılayacağım. Yol boyunca süren yeşillikleri kentin içinde görünce çok etkilendiler. Az sonra Seyfi beye ulaştılar. Kapıyı açıp aşağıya inen Kamil, arkadaşının boynuna sarılarak,

Vay be Seyfi’ciğim, kaç yıl oldu görüşmeyeli. Şükür kavuşturana dedi. Seyfi,

Ya Kamilciğim, gerçekten kaç yıl oldu görüşmeyeli. Derler ya dağ dağa kavuşmaz ama insan insana kavuşur. Bizimki de yıllar sonra aynen öyle oldu. Hadi size evinizi göstereyim dedi.

Hadi arabaya binelim.

Gerekmez, sen arabaya bin evin önüne çekmiş olalım. Kendileri için kiralanan ev elli metre kadar ilerideydi. Evin önünde motoru stop ettikten sonra indiler. Ev bahçe içinde tek katlı beyaz badanalı çok şirin bir görünümdeydi. Seyfi beyin verdiği anahtarla kapıyı açıp içeri girdiler. Geniş bir salon, pek küçük sayılmayacak üç oda ve geniş bir mutfak vardı. Belli ki ev yeniydi. Anne Şermin hanım,

İyi ki temizlik için gerekenleri arabaya koymuşum. Onları bagajdan alıp hiç olmazsa yerleri süpüreyim diyerek eşinden arabanın bagajını açmasını istedi. Beraberce arabanın yanına gidip temizlik için konulanları alıp eve döndüler. Şermin hanım önce yerleri süpürdü. Ardından viladiye ile yerleri sildi. Arada kızı annesine yardım etmek istediyse de Şermin hanım,

Hadi bakayım al babanı çıkın bahçeye. Bari bana ayak bağı olmayın. Zaten üstün körü sileceğim. Nasıl olsa eşya taşıyanlar yeniden kirletecekler. Şermin hanım silmeye devam ederken kamyon gelip kapının önünde durdu. İşçiler eşyaları hemen taşımaya başladılar. Taşıma şirketinin marangozu büyük bir ustalık ve çabuklukla sökülmüş olan mobilyaları monte ederek uygun yerlere yerleştirdi. Taşıma işi çok kısa sürdü. Kamyon sürücüsü nakliye bedelini aldıktan sonra gittiler. Seyfi bey geldi.

Hayırlı olsun. Yardıma gelecektim ama baktım nakliye şirketinin adamları taşıyor. Ayak bağı olmak istemedim. Haydin bakalım bize gidelim. Benim hanım akşam yemeği için bir şeyler hazırladı. Zaten acele etmenize gerek yok. Evim geniş. Bu gece bizde kalırsınız. Yarın gerekeni yaparsınız. Benim hanım da yardım eder size.  Şermin hanım,

Niye zahmet ettiniz. Yaz günü ne olacak. Biraz domates biraz peynir, yanında da çay oldu mu tamam.

Olur mu hiç? Biz varken burada akşam yemeği öyle kuru yavan geçiştirilir mi?

Ama çok zahmet olacak size.

Hadi canım yemekler hazırlanmış, zahmetin adı bile olmaz. Hep beraber Seyfi beyin evine gittiler. Yemek hazırlığı yukarıda terasta yapılmıştı. Masaya oturdular. Nermin alaca karanlıkta kuş bakışıyla gördüklerine hayran kalmıştı. Annesine,

Ne kadar güzel bir yer burası. Nerden geldi babamın aklına buraya gelmek? Şu görüntüye bak hele. Sanki bir kartpostala bakıyorsun. Fethi bey Nermin’i dikkatle dinliyordu.

Adın ne senin kızım?

Nermin efendim.

Bak kızım, burası gerçekten olabildiğince güzelliklerle dolu bir yer. Hele bir yerleşin. Daha nice güzellikler göreceksin. Mesudiye, Knidas, Kargı ve daha niceleri. Burada arkadaşlarımızın bahçeleri var. Gidip dalından limon koparacağız. Kendi elimizle sebze toplayacağız. Ya incirler? Öylesine lezzetlidir incirlerimiz anlatamam. İncir zamanı gelsin. Kurutulan incirlerin içine kavrulmuş badem koyduktan sonra incirleri fırına koyarlar. Piştikten sonra çıkarırlar. İnan doyamazsın o incirleri yemeye. Ha bak kızımla da tanıştırmayı unuttum. Kızım Gülben. Kızı elindekilerini bıraktıktan sonra yanına gelip elini uzattı.

Hoş geldiniz dedi. A,yağa kalkıp elini uzattı. Sarılıp öpüştüler. Tekrar yerine oturdu.

Yemek oldukça neşeli geçti. İki aile kırk yıllık dostmuş gibi kaynaşıverdiler. Nermin yemekten sonra kahve yapmak için alt kata inen Gülben’e yardım etmek üzere peşinden gitti. Gülben,

Niye zahmet ettin canım. Sen yoldan geldin. Yorgunsundur. Ben kahveleri yapmaz mıydım?

Rahatsızlığım nedeniyle aylardır hiçbir şey yiyemiyordum. Burası öyle etkiledi ki beni anlatamam. İştahım açıldı. Patlayasıya yedim. Biraz hareket edeyim ki erisin.

Kahvelerimizi içtikten sonra sahile ineriz. Yoruluncaya kadar gezeriz.

Buranın havası yediklerini hemen sindirtir. Oksijeni o kadar bol ki kolay kolay yorulmazsında. Kahveler içildikten sonra ortalığı beraberce topladılar. Gülben,

Babacığım izin verirseniz arkadaşımla sahile gideceğiz.  Kamil bey kızına baktı. Kızında inanılmaz bir değişiklik olmuştu. Yemeğini doyasıya yemiş, yol yorgunluğuna rağmen gezmek için oldukça istekliydi. Seyfi bey,

Kamil amcan izin verirse tabi ki gidebilirsiniz dedi. Kamil bey kızının bu değişikliğinden çok memnundu.

İzine ne gerek var kızım, yanında Gülben kızımız olduktan sonra. Hemen evden çıkıp sahile doğru yürüdüler. Bir gurup delikanlıyla karşılaştılar. Gülben’in tanıdığı gençlerdi bunlar. Nermin’le tanıştırdı onları. İçlerinden biri oldukça şımarık biriydi. Nemin ile tokalaşırken,

Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum Safinaz hanım dedi.Gecenin karanlığı olmasaydı nermin’in yüzünün kıpkırmızı kesildiğini hepsi görecekti. Nermin,

Ben de çok memnun oldum dedi ve ekledi. Avanak Avni. Bu söze delikanlı çok bozuldu ama renk vermemeye çalıştı. Gidip sahildeki çay bahçesinde denize çok yakın bir yerdeki masaya oturdular ve kola söylediler. Nermin’e Safinaz diyen delikanlı yaptığından çok utanmıştı. Ama ona Nermin’in dediği de çok ağırdı. Aralarındaki soğukluk gece boyunca devam etti. Gece yarısı dağıldılar.

Nermin kararını vermişti. Ne yapıp edecek eski formuna yine kavuşacaktı. Sabah erken kalktı. Evleri marketlere çok yakındı. Önce simit satan birinden kişi başına ikişer simit aldı. Marketten Tariş pekmezi, peynir aldıktan sonra marketçiye

İyi balınız var mı diye sordu. Marketçi,

Olmamı len dedi. Bizim buranın en meşhur balı kekik balıdır. Hele onu bi tat, inan olsun başka balı bi daha ağzına sokman.

Peki ondan da ver.

Ne kadar olsun?

Kavanozda değil mi o bal?

Kavanozda olma mı kızım? Onları ben kendim kavanozlara doldurup durun. Bu bal çok kıt çıkıp duru. En iyisi şu beş kiloluk kutulardın birini veren. Memnun kalmazsan geri getirmeyi ihmal etme.

Madem ki onu öneriyorsun alayım dedi. Hesabı ödedikten sonra eve gitti. Annesini uyandırmayarak kahvaltıyı hazırlayıp onlara sürpriz yapacaktı. Çayı ve şekeri bulamadı. Tekrar bakkala gidip çay ve şeker aldı. Çeşme suyunun tadına bir bakayım dedi. O da nesi? Hayatında böylesine kötü tadı olan bir su tatmamıştı. Yine bakkala gidip beş litrelik petlerden bir tane aldı. Çaydanlığa su doldurduktan sonra demliğe çay koydu. Su kaynayınca demliğe kaynayan sudan koyup ateşi kıstı. Çay demini alırken kokusu burcu burcu evin her yanını sardı. Kokuyu merak eden annesi yatak odasından çıkıp baktı. Kızının kahvaltı için masayı hazırlamasını sevinç ve hayranlıkla izledi. Ne zamandan beri böyle bir görüntüye hasretti.

Kızım ne yapıyorsun orada?

Kahvaltı hazırlıyorum anne.

Çok mu acıktın kızım? Neden bana seslenmedin? Kalkıp hazırlamaz mıydım?

Size sürpriz olmasını istedim. Çay ve şekeri bulamadığımdan gidip bakkaldan aldım.

Ah benim güzel kızım. Ne kadar da zahmete girmişsin.

Anneciğim neden zahmet olsun ki? Artık o eski Nermin yok. Dün gece arkadaşlık ettiğimiz delikanlılardan biri ne dedi bana biliyor musun?

Nereden bileyim kızım sizinle beraber değildim ki?

Uğursuz herif zayıflığıma kinaye olarak bana Safinaz dedi.

Kimmiş o Safinaz?

Kim olacak? Hani o Temel reisin kürdan gibi ipince sevgilisi Safinaz var ya, işte ona benzetmiş beni. Ben de ona Avanak Avni dedim çok bozuldu. Koca gece onunla hiç konuşmadım. Çok değil, bir ay sonra görsün beni. Onu etrafımda pervane yapmazsam yuh olsun bana.

Nasıl başaracaksın bunu?

Oho… çok kolay. Bal aldım, pekmez aldım. Bol susamlı simitlerden aldım. Bundan böyle boğazıma öyle bakacağım, en kısa zamanda eski formuma yine kavuşacağım.

Sen neler söylüyorsun bana kızım. Vallahi inanamıyorum. Aferin benim kızıma Kapda bu kez de babası göründü.

Yahu neler konuşuyorsunuz böyle vıdı vıdı? Uyutmadınız beni yahu.

Hele sen geç bakalım masanın başına. Bak kızımız kendi eliyle bize çay demlemiş. Simitler, pekmez, peynir ve bal almış.

Dur  hanım acelen ne. Daha yüzümü bile yıkamadım.

Hadi ne duruyorsun? Gidip yıkasana. Kamil bey   banyoya yöneldi. Az sonra geri dönüp masaya oturdu. Çayın ve simitlerin kokusu karnının guruldamasına neden oldu.

Hadi yahu ne duruyorsunuz. Neredeyse açlıktan bayılacağım. Koyun bakalım çayları. Simitlerde, pekmezde hele hele kekik balı olağan üstü lezzetteydi. İkişer simit yedikleri halde doymamışlardı. Nermin de doymamıştı. Koşar adımlarla bakkala gidip iki ekmek aldı. Ekmekler sıcacıktı. Belli ki fırından yeni gelmişti. Ekmekleri masanın üzerine koyup oturdu. Annesi çayları tazeledi. Babası,

Hanım, hanım biz her gün böyle yersek yakında küp gibi oluruz dedi. Eşi,

Doğru söylüyorsun ama bu böyle devam etmez ki. Dünün yorgunluğu, alışık olmadığımız bu olağan üstü temizlikteki hava yedirdi bize böyle. Yakında alışır uyum sağlarız. Aman maşallah dede kızımıza nazar değmesin.

Dedim hanımcım dedim. İçimden söyledim.

***

Datça’nın havası Nermin’e çok yaramıştı. Hızla kilo alıyordu. O avanak Hamdi ile karşılaşmamak için elinden geleni yapıyordu. Aslında o delikanlıyı çok beğenmişti. Gerçekten çok yakışıklıydı. Hele eski formuna bir ulaşsın ona yapacağını biliyordu. Cin çarpmıştan beter edecekti onu. Özgür kafasından tamamen silinmişti. Varsa yoksa Avanak Avni’si. Sahi neydi onun adı. Çok düşündü ama bulamadı.

Olsun dedi. Adı Avanak Avni bile olsa ne fark ederdi. Onun o yakışıklılığı her şeye değer.

Her akşam ki gibi yine Gülben ile birlikte deniz kenarındaki çay bahçesine gittiler. Konuşurlarken aklına Avanak Avni’yi sormak geldi.

Ne yapıyor o Avanak Avni diyerek bozum ettiğim delikanlı?

Ne yapacak. Tatili bittiğinden gitti. Ama arada bir buralara uğramadan edemez. Aslında çok iyi bir çocuk o. Laf aramızda çok ta yakışıklı. Nedense senin yıldızın almadı onu.

Yıldızım nasıl alsın onu. Daha tanıştığımız gün ilk sözü, Tanıştığımıza memnun oldum Safinaz hanım oldu. Ayol bu kadar da patavatsızlık olur mu? Ben de ona, Teşekkür ederim Avanak Avni iyiyim dedim.

O geldiğindeki çok zayıf halin nedeniyle aklınca takılmak istemiş sana. O tür şakalaşmayı çok sever ama art düşüncesi yoktur. Nedense bir daha karşılaşmadın onunla. Gerçi o seni şimdiki halinle görse

Ne haber fıstık diyeceğinden eminim. Hele bir gelsin, bak nasıl onu senin etrafında pervane edeceğim.

Hadi canım sen de. Niye benim etrafımda pervane olsun ki?

Gerçekten şu halinle fıstık gibisin de ondan. Senin bu halinle hangi erkek aşık olmaz ki sana. Sakın olur olmaz birine kaptırma kendini. Sahil kentlerinde yaz bekarları çok olur. Kendilerini bekar tanıtıp ne canlar yaktılar şimdiye kadar.

Geçmişte vefasızın birine aşık olmuştum. Onun uğruna neredeyse intihar ediyordum. Onun yüzünden yemeden içmeden kesildim o bildiğin hallere düştüm. Hani derler ya, sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer. Bir daha aşık olmak mı asla? Ancak bir mantık evliliği yapabilirim.

Bak işte o mantık evliliği denilen mantıksızlığa ben karşıyım. Sevmediğin, tanımadığın, huyunu suyunu bilmediğin bir adama teslim olacaksın. Mal gibi seni kullansın diye. Ömrüm boyunca bekar kalacağımı bilsem öyle bir evliliğe evet demem.

Ah!!, ah!! Nasıl anlatayım sana be Gülben. Sana söyledim ya. Bir zamanlar birine delicesine aşık olduğumu. Altı yıl, evet yanlış anlamadın. Tamı tamına aşık olduğum delikanlıyla beraber olduk. Deliler gibi sevdik birbirimizi. Ne olduysa benim ters bir zamanımda oldu. Çok kötü kırdım onu. Sonra da çok pişman oldum. Çok ağır hakaret etmiştim ona. Çok ta büyük konuşmuştum. Yer yüzünde tek erkek kalsa yinew bakmam sana demiştim. Onuruma yediremedim af dilemeyi. O da bana çok kırılmıştı ki beni hiç aramadı. Moralim çok bozulmuştu. Hayatıma son vermeye karar verdim. Kayalardan aşağı atlamaya bir türlü cesaret edemiyordum. Kayalardan birinin çatlağından bir kertenkele çıkmıştı. Hayat doluydu. Onun o görüntüsü bende yaşama tutkusuna neden oldu. Kayalardan inip evime döndüm. Bu kez de yemeden içmeden kesildim. Yavaş yavaş ölüme doğru gidiyordum. Taki buraya gelinceye kadar. Demek ki onunla aynı havayı solumak, onunla aynı kentte olmak boğuyormuş beni. Şimdilerde öylesine rahatım ki. Gerçi gönül boş durmak istemiyor. Yeni bir aşka zorluyor beni ama, bende o cesaret kalmamış.

Hadi kızım hadi, sende bu güzellik varken hangi erkeği istesen başarırsın ve kendine aşık edersin. Varsa kafanda öyle biri, önce kendine bağla. Aşk denilen şey kendiliğinden gelir.

Yok Gülben yok. Bende artık aşık olacak yürek kalmadı.

Hadi canım sende. İkimizin de kanı fokur fokur kaynıyor. İstemesek te o aşk denilen şey bizi mutlaka bulur.

Allah korusun. Bir daha aşık olmak mı? Asla

Hadi bakalım dediğin gibi olsun. Bakalım zaman ne gösterecek.

***

Gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Acaba benim Avanak Avni’m ne zaman gelir diye düşünceye dalmıştı. Ya gönlünde biri varsa? Ya o da birilerine çılgıncasına aşıksa? Ona umutsuzca bağlanırsa yine yaşamı kararmayacak mıydı? Aşk sen nelere kadirsin. Dün ondan nefret etmiştin. Bu günse ona aşık olmamak için duygularınla kıyasıya kavga ediyorsun ve bu nedenle uykuların kaçıyor. Ne zaman gelir acaba? Ya gelmezse? Bulunduğu yerde bulduğu biriyle evleniverirse. Kafasından silmeye çalıştı Avanak Avni’sini. Halen onun adını bile bilmiyorum. Halen ona hak etmediği şekilde Avanak Avni diyorum. Neylersin böyle bellemişim onun adını. Gelecek kaygısından kurtulmak için geçmişine döndü. Çektiği acıları tekrar yaşar gibi oldu. Yavaş yavaş bedeni gevşemeye başladı. Derin bir uykuya daldı. Sabah kalktığında kahvaltı masasını hazır buldu. Annesi,

Merak ettim kızım, sen böyle geç kalkmazdın da: Hasta mısın yoksa?

Yok be anneciğim. Gece uykum kaçtı. Geç saatlere kadar uyuyamadım. Bu nedenle geç kalktım.

Hayrola kızım neden uykun kaçtı? Yoksa bir derdin mi var?

Yok be anne ne derdim olacak ki?

Masaya oturup kahvaltılarını yaptılar. Öğleye doğru Gülben geldi. Nermin’e,

Hadi deniz kenarına gidelim dedi. Sana bir sürprizim var.

Ne sürprizi?

Gidelim bakalım. Gittiğimiz yerde sürprizimi görürsün. Nermin,

Az bekle dedi. Bu gün çok geç kalktım. Hele kendime bir çeki düzen vereyim gideriz. Odasına girip hafif bir makyaj yapıp saçlarını da taradıktan sonra dışarı çıktı. Gülben,

O… bu ne şıklık böyle. Çay bahçesindeki delikanlıların aklını başından almaya kararlısın galiba.

Yok be Gülben, her zamanki halimiz değil mi?

Hadi canım hadi, hiç te öyle değil. Bu gün bambaşkasın. Evden çıkıp doğruca çay bahçesine gittiler. Avanak Avni’si tek başına bir masada oturuyordu. Gülben Nermin’in kulağına eğilip fısıldadı.

Sakın onunla daha evvel tanıştığını belli etme. İlk defa görüyormuş gibi davran. Nermin

Tamam dedi. Dedi ama sanki yüreği ağzından fırlayıp gidecekti. Kalbi kamyon motoru gibi çalışıyordu. Heyecanını yenmek için derin bir soluk aldı. Soluğunu masaya ulaşıncaya kadar tuttu. Bu yüzden yüzü bir hayli kızarmıştı. Masanın yanına vardıklarında,

O barış bey, kimleri görüyorum burada? İnan bizim için çok büyük bir sürpriz oldu. Seni en sevdiğim, en can arkadaşımla tanıştırayım. Arkadaşım Nermin. Sıkı dur. Gördüğün güzelliğin karşısında çarpılmayasın. Barış tokalaşmak için elini uzattığında göz göze geldiler. Ellerinden bedenlerine sanki yüksek gerilimli bir elektrik akmıştı. Tüm bedenlerinin titrediğini fark ettiler. Barış yarı kekeleyerek,

Oturmaz mısınız dedi? Gülben,

Oturmayacak olsaydık yanına gelir miydik? Barış,

Sizlere ne ikram edeyim dedi. Gülben,

Konuk umduğunu değil, bulduğunu yer. Canın ne istiyorsa onu söyle.

Gördüğünüz gibi ben kola içiyorum. Size de kola söyleyeyim.

Hadi bakalım öyle olsun. Barış garsona ik kola diye seslendi. Az sonra kolaları geldi. Kolalar yudumlanırken Barış düşünüyordu.

Ben bu kızı bir yerde gördüm ama nerede? Bir türlü çıkaramıyordu. Dalıp gitmişti. Gülben,

Hayrola Barış, karada gemilerin mi battı? Ne bu halin böyle, dalıp gittin? Barış,

Yok be Gülben dedi. Ben kim gemi kim? Öylesine dalmışım işte. Belki de benimki yol yorgunluğu. Bildiğiniz gibi yol çok uzun.

Yeni mi geldin yoksa?

Neredeyse sabaha karşı. Yeni kalktım. Kalkar kalkmazda buraya geldim. Gülben,

Hay Allah ben de ne akılsız bir kızım. Annemin bir siparişi vardı. Şimdi aklıma geldi. Bana on dakika izin verin. Hemen döneceğim.Barış,

On dakika için bu denli telaşlanmak niye ki?

Annemi üzmek istemem diyerek kalktı ve koşarcasına uzaklaştı. Barış Nermin ile yalnız kalacağı on dakikayı değerlendirmek için konuşmaya başladı.

Nermin hanım sizinle daha önce tanışmış mıydık?

Hayır, niye sordun?

Sanki sizi gözüm bir yerlerden ısırıyor. Deminden beri beni düşünceye salan da bu.

Beni daha önceden tanıman daha önemli mi ki?

Yok canım niye önemli olsun ki? Çok güzelsiniz. Sizi bu denli geç tanımak benim için büyük bir kayıp.

Niye kayıp olsun ki?

İnanın sizi buraya taşınır taşınmaz tanımak isterdim.

Niye?

Sizi başkasına kaptırmış olmaktan korkuyorum.

Hadi oradan sen de yalancı. İstanbul gibi bir yerde çalışıyorsun. Kim bilir gönül defterinde kimler var. Yoksa sizde önüne gelene ilanı aşk eden o yalancılardan mısınız?

Belki inanmayacaksınız ama, bu güne kadar okuldu, işti derken gönlüm hep boş kaldı. Oysa şimdi çok değişik bir duygu yaşıyor içimde. Kendime yoksa bu aşk mı diye soruyorum?

Bırak şimdi bu ayakları. Bir görüşte aşık olmak olası mı? Sakın benimle gönül eylemeyi düşünme. Aldatılmaktan hiç hoşlanmam. Geçici gönül maceraları benim işim değil. Barış elini uzatıp Nermin’in elini tuttu. Göz göze geldiler. Derin derin bakıştılar. Sanki gözleri birbirlerine kenetlenmişti.

Seni seviyorum Nermin

Elimi bırak Barış, görenler ne der sonra?

Af edersiniz. İkisinin de yüreklerine sıcak, sımsıcak bir şeyler akar gibiydi. Barış,

Hayatımda tatmadığım bir duyguyu tattırdın bana. İnan bana Nermin, aşığım sana. Her gencin hayalini bir kız süsler. Benim de hayalimde yaşattığım aradığım sensin. Ne olur kırma beni. En kısa zamanda ailenden seni istemeye geleceğim.

Ne olur sıkıştırma beni. Hem birbirimizi tanımıyoruz daha.

Dileğim beni çok kısa bir zamanda tanımandır. O sırada Gülben geri döndü.

O ooo ne bu samimiyet böyle. Yoksa benden habersiz bir şeyler mi kotarıyorsunuz dedi?  Nermin,

Hadi canım sende, şurada  kuzu kuzu oturuyoruz. Belli ki senin kalbin bozuk.

Hadi hadi, bana numara yapmayın. Ben adamı gözünden çakarım. Bana öyle geliyor ki ikinizde de ateş bacayı sarmış. Nermin,

Sen öyle san. Ayol benim senden bu güne kadar saklı, gizlim oldu mu?

Kızma canım. Senin de Barış’ında kefili benim. Şurada ne güzel bir çift oluşturdunuz. Etrafa baksanıza. Herkesin gözü sizin üzerinizde.Barış,

Bırakın şu boş lafları. Akşama ne yapacağız. Diskoya gidip eğlenmeye ne dersiniz? Gülben,

İyi olur deriz. Nermin,

Ben bir şey diyemeyeceğim. Babam belki izin vermez. Ama yinede izin almayı deneyeceğim. Gelemezsem siz ikiniz eğlenirsiniz.

Hop, hop ne demek o. Öyle bir şey yapsak benimki delirir vallahi. Ben zaten benimkiyle beraber gelirim. Bu nedenle ne yap yap, babandan izin al. Barış’ı yalnız bırakmayalım.

Tamam senin dediğin olsun. Hadi artık kalkalım. Nerdeyse öğlen oluyor. Annem merak eder. Gülben,

Kalkalım süt kuzusu. Şu halini gören de seni Anadolu’nun saf kızı zannedecek.

Annem merak eder.  Bu güne kadar ondan izinsiz hiçbir yere gitmedim.Barış,

Nermin haklı. Hadi kalkalım. Akşama burada buluşup gideriz.

Akşam çay bahçesinde buluştular. Gülben nişanlısıyla birlikte gelmişti. Çay içip uzunca bir süre sohbet ettikten sonra Gülben,

Hadin bakalım, diskoya gitme zamanı geldi dedi. Barış,

Hangi diskoya gidiyoruz diye sordu. Gülben,

Kafamıza göre birine takılırız dedi. Gülben’in nişanlısı,

Bence havuz başındakine gidelim. Havuzdan akan suyun oluşturduğu o minik şelale olağan üstü büyülüyor beni. Diskolar ve gazinolar kapandıktan sonra müthiş bir sessizlik sarar ortalığı. Yalnızca o minik şelalenin sesi hakim olur doğaya. O sesi dinlemek için o havuzun başında çok sabahlamışımdır. Barış,

O sesin arasında Gülben’in şarkı söylediği oluyor mu? Buna aşk demişler arkadaşım. Adama şelale sesi de dinlettirir kuş sesi de. Ne mutlu. Senin Gülben gibi bir nişanlın var. Gülben’in nişanlısı selim Barış’ın kulağına eğilip, çok hafif bir sesle,

Karşında duranı halen gözlerin görmüyor mu yoksa. İşte sana fırsat. Bu gece dans ederken kotar işi. Senin de Gülben kadar güzel bir sevgilin olsun. Bu kez Barış Selim’in kulağına eğildi.

Bu kız çok ciddi. Beni tersler diye korkuyorum.

Kırma cesaretini. Varsın ip inceldiği yerden kopsun. Gülben,

Ne fısıldaşıyorsunuz öyle. Bizden sakladığınız bir şey mi var?

Sizden gizli neyimiz olur bizim. Aramızda çok özel bir şey var da onu konuşuyoruz. Gülben gözüyle ne olduğunu anladığını işaret etti.

Gittikleri disko çok kalabalıktı. Dans eden çiftler istemeseler de bedenlerini birbirlerine birleştirmek zorunda kalıyorlardı.  Barış!la Nermin’in vücutları birbirine kenetlenmiş gibiydi. Ara sıra gözleri birbirlerine kenetleniyor uzun uzun bakışıyorlardı. Barış öylesine heyecanlıydı ki bir türlü aklından geçenleri Nermin’e söyleyemiyordu. Bir anda hareketlenen müzik yüzünden fazla hareketli danslardan hoşlanmayanlar pisti terk etti. Nermin,

Hadi yerimize dönelim dedi.  Döndüler. İkisi de çok terlemişlerdi. İkisinde de heyecan doruktaydı. Barış,

Hadi artık çıkalım. Biraz da dışarıda vakit geçiririz . Nermin,

Bende aynı şeyi düşünüyordum dedi. Dışarı çıkıp Selim’in çok sevdiği havuza doğru yürüdüler. Havuzun duvarına tırmanıp oturdular. Barış,

Bak Nermin, sana bir itirafta bulunmak istiyorum. İşim çok yoğun olduğu halde seninle konuşabilmek için izin alıp geldim. Seni başkasına kaptırma korkusu yedi bitirdi beni. Gittiğimden beri aklım burada kaldı. Seni seviyorum. Ne olur reddetme beni. Nermin gecenin karanlığında gözlerini Barış’ın gözlerinin içine dikti. O karanlıkta bile sanki onun duygularını okuyacaktı. Tüm bedeni titriyordu. Nasıl bir yanıt vermesi gerektiğini kestiremiyordu. Eline geçen fırsatı kaçırmamak için evet derse, bir yanlış anlamaya neden olur muydu? Hani derler ya hazır mezarın bayat ölüsü. Birden kararını verdi. Barış’ın elini ellerinin arasına aldı.

Ben de seni çok seviyorum. Gittiğinden beri hiç aklımdan çıkmadın ki. Barış Nermin’in elini sımsıkı tutup kendine doğru çekti. Dudaklarına götürüp uzun uzun öptü. Nermin başını Barış’ın omuzuna dayadı. Gözlerini yumdu. Sanki gerçek hayatta değil de bir rüya aleminde yaşıyordu. Barış’ın dudaklarının dudaklarıyla birleştiğinde kollarını Barış’ın boynuna sımsıkı doladı. Öpüşmeye ara verdiklerinde, Nermin,

Barış, seni ne kadar sevdiğimi anlatamam dedi. Barış,

Ben de seni seviyorum. İnan bana sana aşkımı anlatabilecek kelime bulamıyorum. Şu an öylesine mutluyum ki, sabahın olmamasını diliyorum.

Ben de sevgilim. Sanki sabah her şey değişecek, kendimi bir boşlukta sensiz bulacakmışım geliyor. Geç buldum seni. Tez kaybederim diye öyle korkuyorum ki. Yemin et sevgilim, ne olur yemin et. Hiç ayrılmayacağız değil mi? Bu beraberliğimiz ömür boyu sürsün sevgilim.

Yemin ediyorum sevgilim. Bizi ölüm bile ayıramaz.

Sana yürekten inanıyorum sevgilim. Dudaklar yine birleşti. Öpüşmeye sadece nefes almak için ara veriyorlardı. Nerdeyse gün ışıyacaktı. Nermin,

Hadi sevgilim gidelim artık. Babam da annem de çok merak ederler. Şimdiye kadar dışarıda bu denli geç vakte kadar hiç kalmadım.

Gidelim sevgilim. Annenin ve babanın üzülmesini istemem. Nermin’in evi önüne geldiklerinde son bir kez öpüştüler. İkisi de,

Keşke bu gece sabah olmasaydı dediler.

***

Gece ve gündüz birbirlerinden hiç ayrılmıyorlardı. Mutlu beraberliklerinin hiç bitmemesini diliyorlardı. Sayılı günler çabuk geçiyordu. Ayrılık saati gelmişti. Barış’ın bindiği otobüs hareket ettiğinde son bir kez el salladı. Ayrılık çok zor gelmişti Nermin’e. Gözyaşlarını göstermemek için arkasını döndü. Kalabalıktan hızla uzaklaştı. Evinin tenha sokağına geldiğinde hıçkırıklarını tutamayarak uzun uzun ağladı. Barış’ın bindiği otobüs Marmaris’te mola verdi. İki kaptan otobüs garajındaki büfenin  müşteriler için koyduğu masanın yanındaki sandalyelere oturarak büfeciye,

İki ayran, takviyeli olsun dediler. Büfecinin bardaklara koyduğu ayranları kaptanlara yanında çalıştırdığı çocuk götürdü. İkisi de bir dikişte içtiler. İri yarı olan kaptan,

Bu kesmedi beni. İçine votkayı az mı koymuş bu adam dedi. Diğer kaptan,

Abi yeter dedi. Yolumuz çok uzun. Fazlası dokunur.

Hadi canım sende. Acı patlıcanı kırağı çalar mı? Büfeciye,

Bir takviyeli ayran daha diye seslendi. Gelen ayranı da bir dikişte içti. Kalkış saatinde kaptanlardan ufak yapılım olanı direksiyona geçti. Muğla garajında yine mola verildi. Kalkışta direksiyonda iri yapılı sürücü vardı. Yatağan’daki indi bindiden sonra yola devam edildi. Gökbel yokuşlarında otobüs uçar gibiydi. Virajlarda koca otobüs yere yatarcasına dönüyor, yolculara korkulu anlar yaşatıyordu. Yavaş gitmesi için uyaranlara,

Bişi olmaz abicim, kaptanınız yirmi yıldır bu yollarda diyordu. Sanki yolculara inat gaz pedalına daha da yükleniyordu. Keskin bir virajda kaptan direksiyon hakimiyetini kaybedince koca otobüs korkunç bir gürültüyle yirmi metrelik uçuruma yuvarlandı. Ortalık kan gölüne dönmüştü. Yolculardan on altısı hemen can vermişti. Çine ve Aydın’dan gelen ambulanslar yaralıları taşımaya yetişemiyorlardı. Taşıma sırasında dört yolcu daha hayatını kaybetmişti. Radyolar saat başı bu korkunç kazayı veriyordu.

Nermin komşu radyosunda kaza haberini duyunca kendi radyosunu açtı.Haberi sonuna kadar dinleyemedi. Divanın üzerine kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bu otobüs, Barış’ımın bindiği otobüstü. Barış’ım, Barış’ım benim seni de mi kaybettim. Allah’ım ne olur Barış’ımı bana bağışla. Kızının yüksek sesle ağladığını duyan annesi merakla Nermin’in odasına koştu. Nermin geleni gideni görecek durumda değildi. Baş ucuna çöktü. Merakla,

Ne oldu kızım sana böyle? Neden ağlıyorsun. Nermin annesinin boynuna sarıldı,

Anneciğim, anneciğim ben onsuz ne yaparım. Gitti anneciğim gitti. Gül gibi sözlüm gitti anneciğim.

Ne oldu kızım? Neden kavga ettiniz Barış’la?

Ne kavgası anneciğim, ne kavgası? Barış’ın bindiği otobüs uçuruma yuvarlanmış. Yirmi ölü var. Ölenlerin sayısında artıştan korkuluyormuş. Gitti anneciğim gitti benim gül gibi sözlüm. Ben onsuz ne yaparım anneciğim. Söyle, söyle anneciğim ben onsuz ne yaparım.

Kızım hemen ümitsizliğe kapılma. Belki o yaralı olarak kurtulmuştur. Şu haberleri dikkatle dinleyelim bakalım. Ölenlerden sonra yaralıların da adlarını veriyordur. Sabırsızlıkla saat başı haberlerini beklediler. Ölü ve yaralı listesinde Barış diye bir isim yoktu.  Nasıl olmuştu da Barış’ın adı listede yoktu. Bir yerde otobüsten mi inmişti yoksa? Ana kız sevinçle sarıldılar birbirlerine. Yine de içlerini kemiren kuşkudan kurtulamıyorlardı. O sırada telefon çaldı. Nermin hızla telefona ulaşıp açtı. Alo demesine fırsat kalmadan Barış’ın sesini tanıdı.

Barış’ım, Barış’ım yaşıyor muşsun? Yaralı mısın? Yaran ağır mı?

Dur sevgilim, bu kadar telaş etme. Ben o kaza yapan otobüste değildim.

Ya neredeydin?

Muğla’da okul arkadaşıma rastladım. İstanbul’a kendi arabasıyla gidiyordu. Beraber gitmemiz için ısrar etti. Ben de otobüsten valizimi alıp arkadaşımın arabasına bindim. Yolda radyoyu açtık. Kaza haberini alınca meraklanmayasınız diye rastladığımız ilk telefon kulübesinden telefon açtım.

İnanayım mı sevgilim sana? Gerçekten inanayım mı?

Elbette inanacaksın. Sana niye yalan söyleyeyim. Ahizeyi elinden atıp annesine sarıldı.

Anneciğim, anneciğim barış yaşıyor. Allah’ıma şükür ona yine kavuşacağım.

Demedim mi kızım sana Allah’tan ümit kesilmez diye? Yarası hafif mi bari?

Ne yarası anne, Barış o otobüsten inip arkadaşının arabasıyla yola devam ediyormuş. Bu kez annesi sevinçle kucakladı kızını.

Senin saf, temiz bir kalbin var kızım. İşte bak, Allah senin bu tertemiz aşkını korudu. Birbirlerine sımsıkı sarılarak sevinç gözyaşları döktüler.

***

Üç ay sonra Nermin ve Barış binmiş oldukları gelin arabasından kendilerini uğurlayanlara el sallarlarken mutluluktan uçacak gibiydiler.

Özcan Nevres  16 – 07 – 2001

SİLİVRİ

 

ŞANSIN BÖYLESİ

ŞANSIN BÖYLESİ

Bahçemdeki erik ağaçlarını suluyorum. Bahçe sulayanlar bilirler. Yaz günleri lastik çizme giymek ayağı fena terletir. Bu yüzden genelde yalınayak oradan oraya koşup dururuz. Nemli toprağı sevmeyen akrepler hep arıkların su görmeyen üst bölümünde dolanırlar. İlk akrebi görmeden önce çok rahattım. Gördükten sonra bastığım yerlere dikkat etmeye başladım. Dikkatimi iki şeye yoğunlaştırmak zorundayım. Akrebe ve suya. O yıl büyük bir su sıkıntısı yaşanıyordu. Bizim süper beyinli yöneticilerimiz, Gediz’den alınan suyun tamamını pamukçulara vermeyi uygun görmüşlerdi. Ne yerel gazeteye yazdığım yazılar, ne de ilgili İlgisizlere!!! yaptığım tüm baş vurulardan sonuç alamamıştım.

Artezyenimde bir buçuk inçlik bir su geliri vardı. Üstelik su seviyesi, su motorunun çekebileceği altı metrenin altındaydı. Üç metre derinliğinde bir çukur açtırarak seviye işini hallettim. Zaten artezyenin tamamı sekiz buçuk metre. Yarım metresi toprak üstündeydi. Suyun en dip yeri beş metrede. Bir inçlik küçük benzinli su motorum vardı. İki yüz metre de hortum alınca, bulunmaz Hint kumaşı suya kavuşmuş oldum.

Her ağacın köküne havuz açtırdım. Her ağacın havuzunda hortumun ucunu dört dakika bırakıyorum. Bu da iki yüz yirmi litre suyun ağacın havuzuna akmasını sağlıyor. Gelen geçenin aklı ermiyor bu işe.

Ağaç doyar mı o kadarcık suyla diye soruyorlardı.

Doyar diyorum. İki yüz yirmi litre suyu az mı sanıyorsunuz. Toprağın tamamına su değmediği için ağaç kökleri daha iyi havalanıyor ve ağaç daha sağlıklı oluyor. Suyun boşa akıp gitmesi hem zarara, hem de boşa zaman kaybetmeye neden oluyordu. Bu yüzden ayağımın altını şişleyecek olan akrep kadar suya da dikkat etmem gerekiyordu.

Gözlerim ayaklarımın akrepsiz bir yere basmasını sağlama çabası içindeyken, yerde bir et parçası gördüm. Et ayak sesiyle kıpırdamaya başladı. Eğilip yerden aldım. Henüz tüylenmemiş bir üveyik yavrusuydu. Oldukça aç olduğu belliydi. Ağzını sonuna kadar açmış yem vermemi bekliyordu. Yanıma ekmek bile almamıştım. Yedirebilecek tohum aradım, bulamadım. Dut ağacının koyu gölgesine park ettiğim arabamın torpidosu üzerine bıraktım. Akşam olması yakındı. Motoru stop edip hortumdan ayırdıktan sonra, arabanın bagajına koydum. Hortumları toplamadan olduğu yerde bıraktığımdan, arabaya binip doğruca Menemen’ e gittim. Yemciden bir kilo mısır ve bir kilo da buğday aldım. Eczaneden de polivital damla aldım.O yıl Yeni Foça’da yazlık kiralamıştım. Hadi bakalım benim minik dostum, yarım saat sonra kursağın iyice dolacak diyerek yola çıktım. Yarım saat sonra Yeni Foça’daydık. Eşime,

Sana çok cici bir armağan getirdim. Onu çok seveceksin dedim. Elinden atar korkusuyla yavruyu eline bırakmadım. Eşim,

Nerden buldun bunu. Ne kadar küçük bu böyle. Daha tüylenmemiş bile dedi.

Yuvadan düşmüş, Yuvasını bulup koysam bile annesi kabul etmezdi. Çaresiz buraya getirdim.

Kedilere kaptırmayalım.

Kaptırmamaya çalışacağız. Sahil beldelerinde kediden bol ne olabilir ki? Çaresiz o sıcaklarda bile kapıyı kapatmak zorunda kalıyorduk. Neyse ki pencerelerde tel var. Ekmek kabuğunu ıslatarak vitaminle destekledikten sonra yedirmeye başladım. Açlıktan naz etmedi. Kolay alıştık biri birimize. Bir su bardağına buğday diğerine de mısır koyduktan sonra yeteri kadar su ilave ettim. Taneler kabarsın ve kolay hazmedilsin diye.

On beş gün sonra yavrumuz uçma talimlerine başladı. İki gün sonra masamızda bizimle birlikte yemeye başladı. Kedi korkusundan kapıyı kapalı tutmanın, yaz günü ne kadar zor olduğunu anlatamam. Erikleri sulamak için bahçeye götürürken onu da aldım yanıma. Dut ağacına uçurdum. Uzun süre beni izledi. Gitmekle kalmak arasında kararsızdı. Su motorunu yerine koyup hortum montajını tamamladıktan sonra çalıştırdım. Hortumun öbür ucuna giderek sulama işine başladım. Bir ara motor stop etti. Benzinli motorlar sık sık yapar bunu. Bujiyi temizleyip yeniden çalıştırmak gerekir. Kuşumuzun adını Garip koymuştuk. Adını seslendiğimizde gelmemezlik yapmazdı. Defalarca seslendim. Hiçbir kıpırtı olmadı. Belli ki iç güdüleriyle kendi cinslerini aramaya çıkmıştı. Belki de o artık bir üveyik sürüsünün üyesi olmuştu. Endişem, insana alışık olmasıydı. Gider de birinin omuzuna konmaya kalkar mıydı? Onu ait olduğu yere bırakmaktan başka bir çözüm yoktu. Bize çektirdiği eziyete değecek miydi, bilmiyorum?

***

Ertesi yıl Yine erikleri suluyorum. Su yine kıt. Geçen yılki metotla sulamaya devam ediyorum. Belki de geçen yıl yavru kuşu bulduğum ağacın altındaydım. Ağacın üzerinde kuru bir dal vardı. Dalın orada niye bırakıldığını düşünmeden çektim. Pat diye yere bir kuş yavrusu düştü. Yıkılan yuvaya ana kuşun dönme olasılığı yoktu. Zaten yuva yapma konusunda en beceriksiz kuş türü güvercingillerdir.Beş altı çırpıdan fazlasını koyma zahmetine katlanmazlar. Bu yüzden ikinci bir yavru var mı diye ağacın tümünü dikkatle aradım. Başka yavru yoktu. Yavruyu götürüp arabaya bıraktım. O yıl yazlık kiralamadığım için Menemen’deydik. Balkon kapısında da giriş kapısında da sineklik vardı. Bu yüzden ne kedi korkusu vardı. Ne de kaçma tehlikesi.

Beslenme için gerekenleri hazırladıktan sonra beslemeye başladım. Onunla da beslenme sorunu yaşamadık. Yirmi gün sonra uçarak evin tüm odalarını gezmeye başladı. Onunla aynı masada yemek yemek çok hoştu. Yemeğe dalması yok mu? İşte o zaman zevkin içine ediyordu. Onunla vedalaşmanın zamanı gelmişti. Balkona çıkarıp yemlerini ve suyunu da balkona koydum. Koca gün balkon korkuluğunda tünedi. Acıktığında ve susadığında aşağı indi. Ertesi gün henüz gün yeni doğduğunda, kumru sesleriyle uyandım. Balkona çıkıp baktım. Bizim manevi evlat yoktu. Belli ki kumrular onu ait olduğu yere gitmesi için uyarmışlardı.

Ağaçların tümünü söktükten sonra, her yaz manevi evlat edinme zahmetinden kurtulmuş olduk.

Özcan NEVRES