27 Mayıs Darbesi

27 Mayıs 1960 Darbesi
Sayın Başba27 Mayıs 1960 Darbesi
Sayın Başbakan AKP İl Başkanları toplantısında Yirmi Yedi Mayıs Darbesini eleştirmiş. Oysa eleştirilmesi gereken bu darbenin nedenlerini hazırlayanlardır. Bu darbeye neden olanlardır. Demokrat Parti bin dokuz yüz kırk beşte kuruldu. Kurulur kurulmaz din istismarcılığına başladı. Halkı kandırıp kendi saflarına çekmek için her türlü yalandan yararlanmayı çok iyi kullandılar. İkinci Dünya Savaşında çekilmiş olan sıkıntıları sürekli istismar ettiler. Köy Enstitüleri aydınlığa giden yolun temel taşı olmasına rağmen sürekli Köy enstitülerine saldırdılar. O ilim ve irfan yuvalarını komünistlikle karalamaları yetmezmiş gibi enstitüde okuyan kızlarımıza en adi iftiralarla karalamaları enstitüleri kapattırıncaya kadar sürdürdüler. Dünyada örnek sayılan bu irfan yuvalarını kapattırmayı başararak irticaya yönelişin ilk adımlarını atmış oldular. Bu başarılarını Türkçe okunmakta olan ezanı Arapçaya çevirerek pekiştirdiler. Halkın dile getirdikleri sorunlarını sigara paketlerinin üstüne yazarak güya sorunlara çözüm getireceklerdi. O yıllarda en ucuz olan sigaranın paketi yirmi kuruştu. İktidar olduklarında bu sigarayı beş kuruşa içireceklerini vaat ettiler. Kısa zamanda sigaranın fiyatı beş kuruşa indirildi ama paketi değil. Paketin içindeki yirmi sigaranın her biri beş kuruş oldu.
Gümrük kapılarını açtılar. İşe yarar veya yaramaz ne varsa ithal ettiler. Kısa zamanda hurdaya çıkacak olan traktörler. Pili ve elektrikli radyolar, incik boncuk akla gelebilecek her şeyin ithal edilmesine göz yumdular. Zannediyorlardı ki, CHP nin ağzına kadar dolu bıraktığı dövizler hiç bitmeyecekti. Atalarımız ne kadar güzel söylemişler. Hazıra dağ dayanmaz diye. İktidarlarının ilk dört yılında hazine tamtakır kalmıştı. Vadeli ithal edilen ürünlerin bedelleri ödenemez olmuştu. Kısa zamanda ekonomideki dış itibarımızı da yok ettiler. Hazineye ait tonlarca altın Fransa’ya rehin bırakıldı ve bir daha geriye alınamadı. İthalat yapılamaz olunca yokluklar başladı. Halkın tükettiği yiyeceklere ve kullandıklarına çok büyük zamlar geldi. Kilosu otuz beş kuruş olan fasulyenin kilosu yedi buçuk liraya çıkınca türkülere malzeme oldu. Oy fasulyem yedi buçuk lira, hem kaynasın hem oynasın diye şarkılara konu oldu. Bu kötü gidişe dur demek için halkın milli kurutma kanunu dediği Milli Korunma Kanununu çıkardılar. Bu kanundan en çok zarar gören büyük vurguncular değil de küçük esnaflar oldu. Her hangi bir ürünü belirlenen fiyatın beş kuruş üstünde satanlar ağır hapis cezaları aldılar. Yıllarca hapishanelerde çürüdüler.
Bin dokuz yüz elli sekiz yılında yapılması gereken genel seçimleri bir yıl öne alarak bin dokuz yüz elli yedide yaptılar. Eğer seçim zamanında yapılmış olsaydı Demokrat Partinin seçimi kaybetmesi kaçınılmazdı. Büyük baskılara rağmen bir önceki seçimde otuz dört milletvekilliği kazanan CHP bu seçimde yüz yetmiş dokuz milletvekilliği kazanmıştı. CHP nin Genel Sekreteri Kasım Gülek iktidarı çok fena sallıyordu. Bunun üzerine gazetecilere ve gazetelere çok ağır baskılar uygulamaya başladılar. Milli Şef İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker de dahil olmak üzere birçok gazeteciye ağır cezalar yağdırdılar. Gazeteleri ve gazetecileri susturamayınca TAHKİKAT KOMİSYONLLARINI kurdular. Hızını alamayan Başbakan Adnan Menderes meydanlarda gerekirse İDAM SEHPALARI kuracağız diyerek muhalefeti susturmaya çalışmıştı. İsmet İnönü bu söylenene çok sert çıkmıştı. İdam sehpaları kurulabilir ama hangi tarafa çalışacağı belli olmaz demişti. Nitekim de öyle oldu. İdam sehpaları kuruldu ve Demokrat Parti iktidarının bakanlarına çalıştı. Ülke genelinde muhalefet liderlerine çok ağır baskılar uygulandı. Liderlerin seyahat özgürlükleri engellenmek istendi. Muhalefet lideri İsmet İnönü Kayseri’de taşlandı. İstanbul Topkapı’da öldürülmek istendi. İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı Orhan Eyüboğlu’nun kişisel gayretiyle öldürülmesi engellendi. Bu olay üzerine Üniversiteliler ayaklandılar. İstanbul’da gençler kendilerini durdurmak için gönderilen tankların üzerine çıkıp ordu, gençlik el ele diyerek haykırdılar. Bunlar darbenin ayak sesleriydi ama aldırmadılar. Olayları yatıştırmak için sertliğe yanaşmayan orduyu Adnan Menderes tüm subayları emekli etmekle tehdit ederek, gerekirse orduyu yedek subaylarla yönetirim demesi gerilen ipin kopmasına neden olmuştu. Bu kötü gidişe yirmi yedi mayıs sabahında çalınan marşlarla son verildi. Darbeciler Milli Birlik Konseyini kurduktan sonra ilk icraatları bilim adamlarına yeni anayasa hazırlama görevi vermek oldu. O yılların en modern anayasasını hazırlatarak halkın oyuna sundular. Anayasa oylamasında eski demokratların hayır diyelim hayır olsun söylemleri etkili olmadı ve yeni anayasa büyük bir çoğunluğun oylarıyla kabul edildi.
Demokrat Partinin bu ülkeye vermiş olduğu en büyük zarar Köy enstitülerinin kapatılması olmuştur. Böylece çağdaşlığa, aydınlığa giden yolu kapatmış oldular.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

kan AKP İl Başkanları toplantısında Yirmi Yedi Mayıs Darbesini eleştirmiş. Oysa eleştirilmesi gereken bu darbenin nedenlerini hazırlayanlardır. Bu darbeye neden olanlardır. Demokrat Parti bin dokuz yüz kırk beşte kuruldu. Kurulur kurulmaz din istismarcılığına başladı. Halkı kandırıp kendi saflarına çekmek için her türlü yalandan yararlanmayı çok iyi kullandılar. İkinci Dünya Savaşında çekilmiş olan sıkıntıları sürekli istismar ettiler. Köy Enstitüleri aydınlığa giden yolun temel taşı olmasına rağmen sürekli Köy enstitülerine saldırdılar. O ilim ve irfan yuvalarını komünistlikle karalamaları yetmezmiş gibi enstitüde okuyan kızlarımıza en adi iftiralarla karalamaları enstitüleri kapattırıncaya kadar sürdürdüler. Dünyada örnek sayılan bu irfan yuvalarını kapattırmayı başararak irticaya yönelişin ilk adımlarını atmış oldular. Bu başarılarını Türkçe okunmakta olan ezanı Arapçaya çevirerek pekiştirdiler. Halkın dile getirdikleri sorunlarını sigara paketlerinin üstüne yazarak güya sorunlara çözüm getireceklerdi. O yıllarda en ucuz olan sigaranın paketi yirmi kuruştu. İktidar olduklarında bu sigarayı beş kuruşa içireceklerini vaat ettiler. Kısa zamanda sigaranın fiyatı beş kuruşa indirildi ama paketi değil. Paketin içindeki yirmi sigaranın her biri beş kuruş oldu.
Gümrük kapılarını açtılar. İşe yarar veya yaramaz ne varsa ithal ettiler. Kısa zamanda hurdaya çıkacak olan traktörler. Pili ve elektrikli radyolar, incik boncuk akla gelebilecek her şeyin ithal edilmesine göz yumdular. Zannediyorlardı ki, CHP nin ağzına kadar dolu bıraktığı dövizler hiç bitmeyecekti. Atalarımız ne kadar güzel söylemişler. Hazıra dağ dayanmaz diye. İktidarlarının ilk dört yılında hazine tamtakır kalmıştı. Vadeli ithal edilen ürünlerin bedelleri ödenemez olmuştu. Kısa zamanda ekonomideki dış itibarımızı da yok ettiler. Hazineye ait tonlarca altın Fransa’ya rehin bırakıldı ve bir daha geriye alınamadı. İthalat yapılamaz olunca yokluklar başladı. Halkın tükettiği yiyeceklere ve kullandıklarına çok büyük zamlar geldi. Kilosu otuz beş kuruş olan fasulyenin kilosu yedi buçuk liraya çıkınca türkülere malzeme oldu. Oy fasulyem yedi buçuk lira, hem kaynasın hem oynasın diye şarkılara konu oldu. Bu kötü gidişe dur demek için halkın milli kurutma kanunu dediği Milli Korunma Kanununu çıkardılar. Bu kanundan en çok zarar gören büyük vurguncular değil de küçük esnaflar oldu. Her hangi bir ürünü belirlenen fiyatın beş kuruş üstünde satanlar ağır hapis cezaları aldılar. Yıllarca hapishanelerde çürüdüler.
Bin dokuz yüz elli sekiz yılında yapılması gereken genel seçimleri bir yıl öne alarak bin dokuz yüz elli yedide yaptılar. Eğer seçim zamanında yapılmış olsaydı Demokrat Partinin seçimi kaybetmesi kaçınılmazdı. Büyük baskılara rağmen bir önceki seçimde otuz dört milletvekilliği kazanan CHP bu seçimde yüz yetmiş dokuz milletvekilliği kazanmıştı. CHP nin Genel Sekreteri Kasım Gülek iktidarı çok fena sallıyordu. Bunun üzerine gazetecilere ve gazetelere çok ağır baskılar uygulamaya başladılar. Milli Şef İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker de dahil olmak üzere birçok gazeteciye ağır cezalar yağdırdılar. Gazeteleri ve gazetecileri susturamayınca TAHKİKAT KOMİSYONLLARINI kurdular. Hızını alamayan Başbakan Adnan Menderes meydanlarda gerekirse İDAM SEHPALARI kuracağız diyerek muhalefeti susturmaya çalışmıştı. İsmet İnönü bu söylenene çok sert çıkmıştı. İdam sehpaları kurulabilir ama hangi tarafa çalışacağı belli olmaz demişti. Nitekim de öyle oldu. İdam sehpaları kuruldu ve Demokrat Parti iktidarının bakanlarına çalıştı. Ülke genelinde muhalefet liderlerine çok ağır baskılar uygulandı. Liderlerin seyahat özgürlükleri engellenmek istendi. Muhalefet lideri İsmet İnönü Kayseri’de taşlandı. İstanbul Topkapı’da öldürülmek istendi. İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı Orhan Eyüboğlu’nun kişisel gayretiyle öldürülmesi engellendi. Bu olay üzerine Üniversiteliler ayaklandılar. İstanbul’da gençler kendilerini durdurmak için gönderilen tankların üzerine çıkıp ordu, gençlik el ele diyerek haykırdılar. Bunlar darbenin ayak sesleriydi ama aldırmadılar. Olayları yatıştırmak için sertliğe yanaşmayan orduyu Adnan Menderes tüm subayları emekli etmekle tehdit ederek, gerekirse orduyu yedek subaylarla yönetirim demesi gerilen ipin kopmasına neden olmuştu. Bu kötü gidişe yirmi yedi mayıs sabahında çalınan marşlarla son verildi. Darbeciler Milli Birlik Konseyini kurduktan sonra ilk icraatları bilim adamlarına yeni anayasa hazırlama görevi vermek oldu. O yılların en modern anayasasını hazırlatarak halkın oyuna sundular. Anayasa oylamasında eski demokratların hayır diyelim hayır olsun söylemleri etkili olmadı ve yeni anayasa büyük bir çoğunluğun oylarıyla kabul edildi.
Demokrat Partinin bu ülkeye vermiş olduğu en büyük zarar Köy enstitülerinin kapatılması olmuştur. Böylece çağdaşlığa, aydınlığa giden yolu kapatmış oldular.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

27 Mayıs 1960 Darbesi
Sayın Başbakan AKP İl Başkanları toplantısında Yirmi Yedi Mayıs Darbesini eleştirmiş. Oysa eleştirilmesi gereken bu darbenin nedenlerini hazırlayanlardır. Bu darbeye neden olanlardır. Demokrat Parti bin dokuz yüz kırk beşte kuruldu. Kurulur kurulmaz din istismarcılığına başladı. Halkı kandırıp kendi saflarına çekmek için her türlü yalandan yararlanmayı çok iyi kullandılar. İkinci Dünya Savaşında çekilmiş olan sıkıntıları sürekli istismar ettiler. Köy Enstitüleri aydınlığa giden yolun temel taşı olmasına rağmen sürekli Köy enstitülerine saldırdılar. O ilim ve irfan yuvalarını komünistlikle karalamaları yetmezmiş gibi enstitüde okuyan kızlarımıza en adi iftiralarla karalamaları enstitüleri kapattırıncaya kadar sürdürdüler. Dünyada örnek sayılan bu irfan yuvalarını kapattırmayı başararak irticaya yönelişin ilk adımlarını atmış oldular. Bu başarılarını Türkçe okunmakta olan ezanı Arapçaya çevirerek pekiştirdiler. Halkın dile getirdikleri sorunlarını sigara paketlerinin üstüne yazarak güya sorunlara çözüm getireceklerdi. O yıllarda en ucuz olan sigaranın paketi yirmi kuruştu. İktidar olduklarında bu sigarayı beş kuruşa içireceklerini vaat ettiler. Kısa zamanda sigaranın fiyatı beş kuruşa indirildi ama paketi değil. Paketin içindeki yirmi sigaranın her biri beş kuruş oldu.
Gümrük kapılarını açtılar. İşe yarar veya yaramaz ne varsa ithal ettiler. Kısa zamanda hurdaya çıkacak olan traktörler. Pili ve elektrikli radyolar, incik boncuk akla gelebilecek her şeyin ithal edilmesine göz yumdular. Zannediyorlardı ki, CHP nin ağzına kadar dolu bıraktığı dövizler hiç bitmeyecekti. Atalarımız ne kadar güzel söylemişler. Hazıra dağ dayanmaz diye. İktidarlarının ilk dört yılında hazine tamtakır kalmıştı. Vadeli ithal edilen ürünlerin bedelleri ödenemez olmuştu. Kısa zamanda ekonomideki dış itibarımızı da yok ettiler. Hazineye ait tonlarca altın Fransa’ya rehin bırakıldı ve bir daha geriye alınamadı. İthalat yapılamaz olunca yokluklar başladı. Halkın tükettiği yiyeceklere ve kullandıklarına çok büyük zamlar geldi. Kilosu otuz beş kuruş olan fasulyenin kilosu yedi buçuk liraya çıkınca türkülere malzeme oldu. Oy fasulyem yedi buçuk lira, hem kaynasın hem oynasın diye şarkılara konu oldu. Bu kötü gidişe dur demek için halkın milli kurutma kanunu dediği Milli Korunma Kanununu çıkardılar. Bu kanundan en çok zarar gören büyük vurguncular değil de küçük esnaflar oldu. Her hangi bir ürünü belirlenen fiyatın beş kuruş üstünde satanlar ağır hapis cezaları aldılar. Yıllarca hapishanelerde çürüdüler.
Bin dokuz yüz elli sekiz yılında yapılması gereken genel seçimleri bir yıl öne alarak bin dokuz yüz elli yedide yaptılar. Eğer seçim zamanında yapılmış olsaydı Demokrat Partinin seçimi kaybetmesi kaçınılmazdı. Büyük baskılara rağmen bir önceki seçimde otuz dört milletvekilliği kazanan CHP bu seçimde yüz yetmiş dokuz milletvekilliği kazanmıştı. CHP nin Genel Sekreteri Kasım Gülek iktidarı çok fena sallıyordu. Bunun üzerine gazetecilere ve gazetelere çok ağır baskılar uygulamaya başladılar. Milli Şef İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker de dahil olmak üzere birçok gazeteciye ağır cezalar yağdırdılar. Gazeteleri ve gazetecileri susturamayınca TAHKİKAT KOMİSYONLLARINI kurdular. Hızını alamayan Başbakan Adnan Menderes meydanlarda gerekirse İDAM SEHPALARI kuracağız diyerek muhalefeti susturmaya çalışmıştı. İsmet İnönü bu söylenene çok sert çıkmıştı. İdam sehpaları kurulabilir ama hangi tarafa çalışacağı belli olmaz demişti. Nitekim de öyle oldu. İdam sehpaları kuruldu ve Demokrat Parti iktidarının bakanlarına çalıştı. Ülke genelinde muhalefet liderlerine çok ağır baskılar uygulandı. Liderlerin seyahat özgürlükleri engellenmek istendi. Muhalefet lideri İsmet İnönü Kayseri’de taşlandı. İstanbul Topkapı’da öldürülmek istendi. İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı Orhan Eyüboğlu’nun kişisel gayretiyle öldürülmesi engellendi. Bu olay üzerine Üniversiteliler ayaklandılar. İstanbul’da gençler kendilerini durdurmak için gönderilen tankların üzerine çıkıp ordu, gençlik el ele diyerek haykırdılar. Bunlar darbenin ayak sesleriydi ama aldırmadılar. Olayları yatıştırmak için sertliğe yanaşmayan orduyu Adnan Menderes tüm subayları emekli etmekle tehdit ederek, gerekirse orduyu yedek subaylarla yönetirim demesi gerilen ipin kopmasına neden olmuştu. Bu kötü gidişe yirmi yedi mayıs sabahında çalınan marşlarla son verildi. Darbeciler Milli Birlik Konseyini kurduktan sonra ilk icraatları bilim adamlarına yeni anayasa hazırlama görevi vermek oldu. O yılların en modern anayasasını hazırlatarak halkın oyuna sundular. Anayasa oylamasında eski demokratların hayır diyelim hayır olsun söylemleri etkili olmadı ve yeni anayasa büyük bir çoğunluğun oylarıyla kabul edildi.
Demokrat Partinin bu ülkeye vermiş olduğu en büyük zarar Köy enstitülerinin kapatılması olmuştur. Böylece çağdaşlığa, aydınlığa giden yolu kapatmış oldular.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

19 Mayıs 2013

!9 Mayıs 2013
Değerli okuyucularım bu tarih Atatürkçülüğün yeniden şahlanışının unutulmaması gereken tarihidir. Kutlamalara halkın katılımını yok etmek için tüm etkinliklerin hükümet tarafından yasaklanmasına rağmen CHP li ve MHP li belediyeler tarafından düzenlenen yürüyüşlere halkın katılımı oldukça yüksek olmuştur. İstanbul’un büyük ilçelerinden Kadıköy ile Beşiktaş belediyelerinin düzenledikleri on dokuz mayıs Gençlik ve Spor Bayramına katılım çok yüksek olmuştur. Ben izleyemedim ama eşim Bodrum’daki etkinlikleri izlemiş Muhteşem bir şölendi diyor. Bilindiği gibi Bodrum belediyesi MHP yönetimindedir. Televizyonlarda izlediğime göre en görkemli kutlamalar CHP li ve MHP li belediyeler tarafından düzenlenmiş. Yiğidi öldür ama hakkını ver derler. Bursa’daki AKP li belediyenin düzenlediği şölen de muhteşemdi.
Baypas ameliyatı olduğum için yürüyüşlere katılmam sakıncalı olduğu için içim içime sığmasa da on dokuz mayıs gösterilerini evimde televizyondan izlemek zorunda kalıyorum. On dokuz mayıs gecesi Silivri Belediyesinin muhteşem havai fişek gösterisini evimin orta katındaki balkonundan izledik. Muhteşem bir gösteriydi. Sanki gökten zafer ve mutluluk yıldızları yağıyordu. On dokuz mayıs gençlik ve Spor bayramına büyük önem veren, en güzel etkinlikleri düzenleyen tüm belediyeleri yürekten kutlarım.
***
Değerli okurlarım, baharın son günlerinden yaz aylarına geçerken sağlığımızı etkileyen birçok olumsuzluklarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Konuştuğum kişilerin neredeyse tümü aşırı yorgunluktan şikâyet ediyorlar. İlk akla gelen bahar yorgunluğu olmasına rağmen, başka nedenleri olabileceğini gözden uzak tutmamak gerekir. Kanımca bu yorgunluğun en büyük nedeni yediklerimizdir. Bu günlerde yağlı yiyecekler yerine az yağlılara. Sebze ve meyvelere ağırlık vermek gerekir. Sebze ve meyveleri de mevsiminde tüketmek gerekir. Bu yıl çilek yiyemiyoruz. Rusya’dan geri gönderilmiş olan çilekler gözümüzü korkuttu. Sebzelerde de ürkütücü olumsuzluklar var. Örneğin sebzelerde ve marullarda aşırı derecede yaprak kırılmaları var. Bunun nedeni ise sebzelere ve marullara çok fazla şeker veya üre (suni gübre) verilmesidir. Şeker ve üre sebzelerin çabuk büyümesini sağlar ama sağlığa da oldukça zararlıdır.
Tereyağından kıl çeker gibi diye bir söz vardır. Gerçek tereyağına bir şekilde karışmış olan kılı çekip aldığınızda kıl tertemiz çıkar. Üzerinde tereyağı bulaşığı olmaz. Tereyağına bıçak vurduğunuzda bıçağa da tereyağının bulaşmaması gerekir. Oysa tereyağına vurduğunuz bıçağa yağ sülük gibi yapışıyor. Kazındığında bile zor çıkıyor. Bu da tereyağının karışık, yani hileli olduğunu göstermektedir. Bakkaldan ekmek alıyorsunuz. Ne ekmek kokusu oluyor ve ne de ekmek tadı. Üstelik gramajı eksik gelmesin diye de az pişmiş oluyor. Peki, bu durumda tüketici olarak neleri yiyip tüketeceğiz? Temel gıda sütte bile nasıl bir oyun oynanıyorsa, günlük diye satılanlar bile uzun ömürlü oluyor. Oysa katkısız uzun ömürlü süt olmaz. Geçmişte SEK in ürettiği günlük sütler vardı. Yarım litrelik şişelerde kullanıma sunulurdu. Satıcılara sabah sütü getirildiğinde akşamdan kalmış olan sütler geri alınırdı. SEK in üretip pazarladığı sütler kesinlikle günlüktü. O sütlerle yoğurt da yapılırdı peynir de. Oysa bu günkü sağlıklı ve günlük dedikleri sütlerle ne yoğurt yapılabiliyor ne de peynir. İlgili bakanlıklar genelge üstüne genelge yayınlıyor. Yeni, yeni standartlar getiriyorlar. Bu standartlar uymak zorunda kalanlar ürünlerine zam üstüne zam yapmaktadırlar.
Eskiler çok iyi anımsayacaklardır. Bu günlerdeki gibi henüz çok modernleşmediğimiz yıllarda evimize sucuk alırdık. Sucuğu pişirip yiyecek bir ortam bulamadığımızda pişirmeden yerdik. Zira o sucuklar baharatla yoğrulup kurutulduktan sonra tüketime sunulurdu. O yıllar her evde buzdolabının olmadığı yıllardı. Yiyeceklerimiz telli dolaplarda saklanılırdı. Ne sucuklarımız bozulurdu ne de peynirlerimiz. Sucuğu ve peyniri bir gün buzdolabının dışında bırakın bakalım ne oluyor? Bu durum kilosu elli liraya fırlamış olan sucuklar için de geçerlidir. Fiyat ne kadar artarsa artsın. Ne peynirde ve ne de sucukta eski sağlıklı ortamı bulamayız. Olan yine tüketicilere oluyor. Hem paramız gidiyor, hem de sağlığımız.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Çok Sevindik Çok

Çok Sevindik Çok
Milletvekillerimiz neredeyse oy birliğiyle kendilerine çok güzel kıyaklar yaptılar. Saymakla bitmeyeceği için yalnızca maaşlarına değineceğim. Emekli milletvekillerinin maaşı yedi bin liracık olduğu için ek olarak dört bin beş yüz lira ek ödeneği de hak ettiler. Eğer milletin vekilleri kendilerine böyle bir geliri reva görüyorlarsa, asillerin durumu nasıl olacak? Mutlaka asiller bundan böyle paralarını nereye koyacaklarını mutlaka şaşıracaklar. Mantıken böyle olması gerekiyor ama kazın ayağı öyle değil. Vekiller kendilerine her türlü avantayı sağlarlarken asillerin durumunu akıllarından geçirmiş olabilirler mi? Düşünebilmiş olsalardı asgari ücretin yedi yüz lira olduğu bir ülkede bu kadar avantaja kendilerini layık görürler miydi?
Emekliler ve ücretliler artık alışmışlar yoksulluk içinde yaşamaya. En ağırlarına giden durum ise konu maaşlarına zam ve avantajlar olunca neredeyse tüm partilerin milletvekilleri tek yumruk olabiliyor olmaları. Bakınız orta sağ bir partinin yöneticisi olan bir arkadaşımız ne diyor? Ben bu partiye yıllardan beri hizmet veren bir partiliyim. Partimin milletvekillerinin bu alınan kararlara kabul oyu vermelerini içime sindiremiyorum. Bu akşam partiye gidip hem yönetimden, hem de partimden istifa edeceğim diyor. Neyse ki benim öyle bir sorunum yok. Zira Sayın Deniz Baykal partisini uğrattığı seçim hezimetinden sonra genel başkanlıktan istifa etmişti. Bir süre sonra yapılan kongrede kongre salonuna Rici Martin havasında Salona girdiğinde hemen bilgisayarımın başına geçip bin dokuz yüz elli sekizden beri üyesi olduğum partiden yani CHP den istifa ettim. Bir Zamanlar Ben de Politikacıydım başlıklı yazımda konuya açıklık getirmiştim. Bir daha hiçbir partiye üye olmayacağımı da açık, açık belirtmiştim. O günden bu yana kerhen de olsa CHP ye oy vermeye devam ettim. Bu son olay bardağı taşıran son damla oldu. Yaklaşık bir yıl sonra yapılacak olan genel seçimde oyumuzu hangi partiye vereceğimize sağlıklı olarak karar vermeye çalışacağız.
Mimarsinan mahallesinin Kumluk mevkiinde su arızalarının ardı arkası kesilmiyor. Mahalle sakinlerini bu durum oldukça bıktırdı. Aynı yerlerde peş peşe boruların patlamasının nedeni mutlaka belirlenmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Borların patlamasına mutlaka sudaki yüksek basınç neden olmaktadır. Bu durumda basınç düşürücü aygıt kullanılması gerekmez mi? Eğer ana borularda basınç düşürücü aygıt kullanılamıyorsa basıncı dengeleyecek ara depolar inşa edilemez mi? İkide bir boru patlatan bu yüksek basınç için yapılması gereken ne ise, mutlaka yapılmalıdır.
Boruların patlaması yalnızca su kesilmelerine ve su kayıplarına neden olmamaktadır. Patlayan borular onarılırken boruların içine çamurlu ve kirli sular dolmaktadır. Her su kesintisinden sonra musluklardan çamurlu su akması bu kirliliğin en açık örneğidir. Koca, koca profesörler damacana sularına itibar etmeyin. Şehir suyunu için ve kullanın. Ben şehir suyunu içiyorum diyorlar. Musluklardan çamurlu su akarken insanlar iç rahatlığıyla şehir suyunu içebileceklerini sanmıyorum. Eğer içenler varsa mutlaka yoksulluk yüzünden içmektedirler. İnşallah şehir suyunu içmek ve kullanmak zorunda kalanlar şehir suyu yüzünden hastalanmazlar. Arıtma cihazlarının bile bu kirliliği yok edebileceğine de inanmıyorum. İnşallah belediyeler eskisi gibi sokak çeşmelerinden sağlıklı memba veya artezyen kuyularının suyunu akıtırlar da dar gelirliler de sağlıklı su içme ve kullanma şansını yakalarlar.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Deli Serpil

DELİ  SERPİL

Sarışın tombulca, akli dengesinin yerinde olmadığı davranışlarından belli olan genç bir kız görürdüm kentin sokaklarında. Kentin yerlilerinden birine kim bu diye sorduğumda Deli Serpil diye yanıt aldım. Ona buna ver on kuruş diye asılır, On kuruştan başka para da tanımaz. Topladığı on kuruşları biriktirir, kendine çeşit, çeşit giysiler alır,  yer içer, gezer tozar diye tanıtmıştı Deli Serpil’i. O, Deli Serpil diye tanınır demişti.

Bir gün bana da geldi.

Ver ulan on kuruş dedi. İkiletmeden verdim on kuruşu. Parayı cebine yerleştirirken sordu?

–                                    Beka mısın sen ulan “ bekar mısın “

–                                   Ne o gözüne mi kestirdin yoksa

–                                   Astir ulan, benim yavuklum yok mu sanıyon sen dedi ve gülerek uzaklaştı.

–                                   .Serpil her gelişinde on kuruşu esirgemediğimi görünce sık, sık gelmeye başladı. Durumu gören komşularımın biri

–                                   Ne o yahu, çok mu seviyorsun Serpil’i de her gelişinde ona para veriyorsun dediğinde

–                                   Tabi veririm o benim yavuklum dedim. Bu yanıtım Serpil’in çok hoşuna gitmişti. Nerde görse yanıma sokulur, bir dirsek vurur, candan bir gülümsemeyle

–                                   Ver bakalım yavukluna on kuruş derdi. Vermekte nazlanır gibi yapardım. Koluma girer

–                                   Hadi gari kırma yavuklunu ver şu on kuruşu da gidem derdi. Aradan yıllar geçti. Ayrıldığım kente eşimin tayini nedeniyle tekrar yerleştim. Bir gün eşimle kol, kola yürürken bir dirsek ve omuz darbesiyle sarsıldım. Neredeyse eşimle birlikte yere yıkılacaktık. Kim bu ayı diye hışımla , çarpana baktığımda, eski yavuklum Deli Serpil olduğunu gördüm. Oldukça şişmiş, bir bidondan farksız hale gelmiş.

–                                   Hani ulan sen benim yavuklumdun, bu yanındaki ne diye sordu gülerek. Eşimde bet beniz atmıştı. Eyvah demiş kendi kendine. Bekarlığında düşüp kalktığı biri bu her halde. Vay… başımıza gelenlere dercesine şaşkın, şaşkın bakmakta. Bense gayet sakin, bu benim karım, sen de yavuklumsun dedim gülerek

–                                   Öyleyse ver bir yirmi beş kuruş ta kendime şalvar alayım Hemen elimi cebime attım. Bir lira çıkarıp uzattım.

–                                   Bu olmaz dedi. Yirmi beş kuruş verecen. Eşime döndüm,

–                                   Bu deli anlamaz para hesabından, varsa yirmi beş kuruş ver dedim. Eşim çantasından çıkarıp verdi. Serpil parayı aldı. Gülerek uzaklaştı.

–                                   Ne zaman o kente yolum düşse

–                                   , Serpil beni gördüğünde koşarak yanıma gelir, dirseğiyle vurarak, enflasyona endeksli birimle yavuklu harçlığını ister. 

ÖZCAN  NEVRES

Çalışanı Sevmezler

Çalışanı Sevmezler
Bin dokuz yüz elli yedi yılında yirmi dört aylık askerlik görevimin son altı ayında Birinci Ordu Muhabere Komutanlığında genel evrak müdürü olarak görev yapmıştım. Muhabere Komutanı Tuğgeneral Abdullah Sander çalışmamdan çok memnun olduğu için onunla adeta baba oğul gibi olmuştuk. Abdullah Sander ağustos ayında tümgeneralliğe terfi edeceğine muhakkak gözüyle baktığından terfi edeceği gün giymek üzere elbisesini bile hazırlatmıştı. Oysa umduğu olmadığı gibi görülen lüzum üzerine emekliliğine karar çıkmıştı. Onun çok büyük iki günahı varı. Karşısında saygısızca duran Amerikalı çavuşa karşısında bir general olduğunu anımsatmış ve odasından kovmuştu. İkinci günahı ise kırk bin liralık bir suiistimali yargıya taşımıştı. Görülen lüzum üzerine emekliliğe sevk edildiğine dair gelen yazıyı kendisine benim tebliğ (bildirmek) etmem gerekiyordu. Bu zamansız emeklilik kararı komutanlıkta çalışanların tümünde şok etkisi yapmıştı. Muvazzaf subaylardan tebliği kendilerinin iletmelerini istedim ama hiç biri kabul etmedi. Sonunda tebliğ etme bana kalmıştı. Tebliği götürüp verdiğimde paşam çok üzgünüm ama görevim gereği size bu belgeyi vermek zorundayım dedim. Paşa belgeyi aldı. Hızla okudu. Ayağa kalkıp hızla odasından çıkarken ben gidiyorum dedi ve gitti. Üç gün sonra görev teslimi için geldiğinde tüm personelle vedalaştıktan sonra sıra benimle vedalaşmaya gelmişti. Uzattığı elini öptüm. Ne paşa ve ne de ben gözlerimizden akan yaşı gizlemeye bile görmemiştik. Uzun süre elimi bırakmadı. Sonunda “işte böyle çavuşum. Bu dünyada çalışanı değil, çalışmayanı severler. İnşallah ben gittikten sonra senin de başına bir şey gelmez” dedi. Onu bir süre sonra CHP İstanbul İl Başkanı olduğunu görmekten çok mutlu olmuştum. Ne zaman bir haksızlık görsem hep aklıma Tuğgeneral Abdullah Sander’in o son sözleri aklıma gelir.
Dikili’nin başarılı belediye başkanı Sayın Osman Özgüven’in ihaleye fesat karıştırma suçlamasından sekiz buçuk yıl ceza aldığını okuduğumda ilk aklıma gelen paşamızın o son sözleri oldu. Onunla kısa bir arkadaşlığımız olmuştu. Belki de o nedenle onun başarılı hizmetlerini basından dikkatle takip ediyorum. Osman Özgüven belediye başkanı seçildiği ilk yıllarda Dikili’de kanalizasyon tesisatı yoktu. Evsel atıklar sokaklara ve caddelere akıyordu. Turizmin Dikili için iyi bir gelecek vaat ettiği bu güzel ilçede, sahilin en güzel yerinde Dikili’yi kirleten, imajına yakışmayan bir genel tuvalet vardı. İlk işi o tuvaleti oradan kaldırmak olmuştu. Daha sonra İller Bankasından aldığı destekle kanalizasyon inşaatını ve arıtma tesisi inşaatını başlattı. Sahil caddesine geçme taş döşetirken kaldırımlarda hiçbir yerleşim bölgesinde görmediğim bir sistem uygulatmıştı. Kaldırıma kırmızı boya katılmış beton döktürüyor. Sonra da bir demir kalıpla desenler işlettiriyordu. Vay…. Sen misin bunu yapan? İspanyol boğası gibi kırmızıyı görünce delirenler Ankara’ya şikâyetler yağdırdılar. Güya kaldırımı kırmızıya boyayarak komünizm propagandası yapılıyormuş. Şikâyetleri incelemeye gelenler çok güzel buldukları bu kaldırım düzenlemesi için takdirlerini bildirerek Dikili’den ayrılmışlardı. Şikâyetlerin ardı arkası kesilmeyince yine İçişleri Bakanlığının müfettişleri geldiler. Onların da verdikleri rapor daha önce gelenlerinkiyle aynı olmuştu. Her şeye rağmen şikâyetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Bazılarına göre kanalizasyona ne gerek vardı? Eskide kanalizasyon mu? vardı diyorlardı ve bu konuda da şikayetler yağdırıyorlardı.
Osman Özgüven Dikili halkına on ton suyu bedelsiz vermekteydi. Dahası halkın temel gıdası olan ekmeği de fırıncıların sattıkları fiyatın yarı fiyatına sattırıyordu. Dar gelirliler için Dikilinin en güzel, en havadar yerinde bin iki yüz konut yaptırarak hak sahiplerine kısa zamanda teslim edilmesini sağlamıştı. Dikili termal kaynaklarıyla zengindir. Bölgede açtırdığı artezyen kuyusundan elde edilen suyun evlerin ısıtılmasında kullanılmasını sağlamıştı. Tüm bu başarılarının ödülü sekiz buçuk yıl hapis cezası olunca onu tanıyanlar kadar tanımayanları da üzdü. Aldığı ceza kaldırılınca kaçtığı İsveç’ten geri dönmesi sevenlerini çok sevindirdi. Umudumuz onun İçişleri bakanlığınca görevine iade edilmesidir. Görevine iade edildiğinde başarılı çalışmalarıyla Dikili’ye yine başarıyla hizmet vermeye devam edecektir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Sağduyu Hakim Oldu

Sağduyu Hakim Oldu
Boğluca deresinin üzerindeki beş gözlü tarihi köprü geçmişte dere kenarında daha çok arsa elde etmek için üç gözü kapatılarak iki gözü kullanıma açık bırakılmıştı. Mimar Sinan’ın eseri olan tüm köprüler çok ince hesapların ürünüdür. Yaklaşık altı yüz yıldan beri sapa sağlam ayakta kalmalarının nedeni de bu ince hesaplardır. Diğer Mimar Sinan eseri köprüler sapa sağlam ayaktayken Boğluca deresinin üzerindeki köprünün yıkılacak duruma gelmesinin nedeni nedir? Üç gözün kapatılmış olması gerekli olan sarsıntıyı engellemiş olması olamaz mı? Bence tek neden o üç gözün kapatılmış olmasıdır.
Yaklaşık on yıl önce köprünün kemerinde oluşan taş kaymalarının fotoğraflarını çekerek Manşet gazetesine haber yapmıştım. Zira o taşların kaymış olması her an köprünün çökmesine, yıkılmasına neden olabilirdi. Üç yıl önce de bir gazete muhabirine haber arıyorsunuz ama haber değeri yüksek olan bazı oluşumları göremiyorsun. Git de Boğluca deresi üzerindeki köprünün fotoğraflarını çekip haber yap dedim. Dediğimi yaptı. Muhabirliğini yaptığı gazetede haber olarak yayınlandı. Bu uyarıya da kulak veren olmadı. İki gün önce köprünün önü bariyerlerle kapatılmış ve koca bir afiş asılmıştı. Afişte köprü yıkılma tehlikesi gösterdiğinden Kara Yolları Müdürlüğünce kapatılmıştır. Hele şükür. Bu konuda sağ duyu hakim olmuş ve bir faciaya neden olmadan köprü trafiğe kapatılmıştır.
Köprü trafiğe kapatılınca Silivri merkezinde trafikte keşmekeşlik yaşanmaktadır. Köprünün kuzeyindeki binaların tamamı yıkılmış olduğundan o tarihi köprünün yanına ordumuzun seferi durumlarda kullandığı köprülerden biri kurularak trafikteki karışıklık kolayca ortadan kaldırıla bilir. Bir köprünün inşaatı aylarca sürdüğüne göre bu önerim yabana atılmamalıdır. Hazır bu öneriyi yapmışken bir öneride daha bulunayım. Merkezdeki iki cadde zaman, zaman trafiğin yükünü taşıyamamaktadır. Bu nedenle falezlerin altına kadar uzatılmış olan yol Parkköy’e kadar uzatılarak karayoluna bağlanması sağlana bilir. Böylece şehir merkezindeki yoğunluğun bir kısmı o açılacak olan yola kaydırılmış olur.
Her gün Mektebim Okuluna öğrenci taşımakta olan onlarca servis arabaları ile özel arabalar her gün kazalara neden olabilecek olumsuzluklarla karşılaşmaktadırlar. Silivri’ye gidiş yönünde karayolunun sağ tarafında onlarca iş yeri bulunmaktadır. Bu iş yerlerinden kalkan araçlar karayolunun sağındaki boşluğu yol olarak kullanarak ters yönde gitmektedirler. Ters yönde gittikleri için de Mektebim Okuluna gitmekte olan arabalarla tehlikeli bir şekilde karşılaşmaktadırlar. O boşluğun yan yol olarak kullanılmak üzere genişletilmesi oldukça gereklidir. Bir kazaya neden olmadan o yolun ivedilikle yapılması gereklidir. Üstelik okula gitmekte olan arabalar oldukça bozuk olan o yan yolu kullanmak zorundadırlar. Bozuk olan bölümün onarılmasını o sırada karayolunda çalışmakta olan ekip şefine söylediğimde karayoluna çıkıversinler. Orası benim sorumluluğumda değil dedi. Oysa o sırada o yolun devamı olan bölümünde çalışma yapıyorlardı. Ne yazık ki ona karayoluna çıkmanın ne kadar tehlikeli olduğunu anlatamadım. O noktadan karayoluna çıkmaya kalkışmak intihar ile eş değerdir. İnşallah karayolları yetkilileri bu tehlikenin kısa zamanda farkına vararak gerekli çalışmayı yaparlar.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Beni de Bodruma Kaldıracak mısınız

Beni de Bodruma Kaldıracak mısınız?
TC yi ve Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün büstlerini bodrumlara kaldıranlara çok önemli bir sorum var. Benim gibi Atatürk ve Türk olma sevgisi silinmeyecek bir şekilde yüreklerinde yer etmiş olanları da bodrumlara kaldıracak mısınız? Buna gücünüz yetecek mi? Hadi kaldırdınız. Yani tümümüzü Silivri’ye doldurdunuz. Yine de bizi yıldıramazsınız ve yüreğimizdeki Atatürk sevgisini ve Türk olma gururunu yüreklerimizden kazıyamazsınız. Bin dokuz yüz kırk beşten beri Atatürk’ü yüreklerden silip yerine irticayı koymaya çabalayanlar her ne kadar emellerine ulaştıkları zannediliyorsa da henüz arzu ettikleri güce ulaşamadılar. Ulaşamayacaklar da.
Kamer Genç baypas ameliyatı geçirmeden önce tek başına büyük, hatta en büyük muhalefetti. Baypas ameliyatı olduktan sonra haklı olarak uzun bir süre geçmişteki gibi sert çıkışlar yapamaz olmuştu. Eski sağlığına kavuşmuş olacak ki, milletvekili olmanın gerektirdiği şekilde mecliste söz alıp iktidarı çileden çıkaracak konuşmalarını sürdürüyor. Son olarak kadınları uyaran bir konuşma yaptığında AKP milletvekillerini yine çileden çıkardı. Hele bir tanesinin o kadar gözü dönmüştü ki Kamer Genç’in küfredilmedik yerini bırakmadı. O milletvekili o ağza alınmayacak küfürleri kutsal Büyük Millet Meclisi çatısı altında sarf ederken yüzünün dahi kızarmadığından eminim. Sayın Kamer Genç bu densizliğe üzülmesin. Ne demişti atalarımız? Kem söz sahibine aittir. Demokrat Parti döneminde Demokrat İzmir gazetesinde köşe yazarı olan Naci Sadullah Danış Demokrat partiye en ağır eleştirileri yaptığı için sık, sık ağır hakaretlere uğruyordu ama onu hiçbir şey yıldırmıyordu. Bu küfürlerden rahatsız olmuyor musun? Diye soranlara, ben her sabah evimden çıkarken bu gün bana küfür edenlere küfürleri milyon kere iade ediyorum diyerek çıkıyorum demişti. Çok genç yaşta siyasete atılmıştım. Buna bir de gazeteciliği ekleyince yüzüme karşı olmasa da arkamdan küfredildiğinin farkındaydım. Ben de Naci Sadullah Danış’ın uyguladığını uygulayarak rahatlamaya çalışmıştım. Ülkesinin ve halkının çıkarları için uğraşanları ne küfürler ve ne de tehditler yıldıramaz. Büyük bir cesaretle ve soğukkanlılıkla doğru bildikleri yolda yürümelerini sürdürürler.
Bir Mayıs kutlamaları yüzünden yaşanılan olumsuzluklarda iktidar yine CHP yi hedef aldı. AKP li bakan soruyor CHP işçilere ne verdi diye? Belli ki işçi hakları konusunda hiç bilgisi yok. Bilgisi olsaydı işçilere sendikal hakları veren ve işçilerin hak aramasını ve haklarını korumasını sağlayan yasayı CHP nin çıkardığını bilirdi.
Emekçilerin bu bayramı kutlamaya hakları olduğuna göre kendilerine hiçbir yasak uygulanmamalıydı. Bayramlarını ister Taksim’de, ister Tandoğan’da kutlarlardı. Eğer bunu fırsat bilerek taşkınlık yapacak olanlar olursa kolluk kuvvetleri gereken müdahaleyi yaparlardı. Emekçilere uygulanan yasaklara ve sertliklere şüphesiz Avrupa ülkelerinden çok sert eleştiriler gelecektir. Oysa taşkınlık yapanlara yapılacak müdahalelere hiçbir ülkeden eleştiri gelmezdi.
Akil!!! insanlar neredeyse her yerde şehit analarından tepki almalarına rağmen gezilerini sürdürüyorlar. Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar derler. O akillerin içinde bir tek şehit anası veya babası olsaydı o gezilere katılır mıydı? Katılacağını hiç anmıyorum. O akil insanlarla bir gün karşılaşacak olsam onlara şöyle bir soru yöneltirdim. Osman Pamukoğlu ile Erdal Sarızeybek’in terörü nasıl sıfıra düşürdüğünü hiç merak ettiniz mi? Mehmetçik iyi yönetildiğinde değil beş bin PKK lıyı yüz binlercesinin çanına ot tıkardı. Silah bırakanlar bir gün geri döndüğünde, bu dönüşe Mehmetçiğin çok hazırlıklı olması gerekir. Aksi halde bölünmek kaçınılmaz olur.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Sokak Hayvanları

Sokak Hayvanları
Her yıl sokağımızda onlarca kedi yavrusu dünyaya gelir. Bunların besi kaynağı çöp bidonlarıdır. Yaz aylarında açlık diye bir sorun yaşamazlar. Zira mangal keyfi yapanların artıkları kedilerin beslenmesinde yeterli oluyor. Kış geldiğinde ise yaşam koşulları çok değişiyor. Don olayları yaşandığında çöp bidonlarındaki yiyecekler de donduğundan yiyecek bir şey bulamıyorlar. Bu durumda yapabilecekleri tek bir şey var. O da kuytu bir yer bulup oraya sığınmak. Açlığın zayıf düşürdüğü bedenleri soğuğa dayanamadığından çoğunlukla ölüyorlar. Ne hikmetse kediler öleceklerini anladıklarında gözlerden uzak bir yerde veya kuytuda ölümü beklerler ve orada ölürler. Geçen yılın yavruları arasında uzun tüylü çok güzel bir yavru vardı. Onu yakalayıp evcilleştirmek istedim ama başaramadım. Kendime alıştırmak için günlerce sosis ile beslememe rağmen yakalamayı başaramadım. Bu güzel yavru birden ortalıkta görünmez oldu. Yaklaşık bir ay önce ölüsünü komşu evindeki bir kasanın altında görünce çok üzüldüm ama neylersin. Ona yapabileceğim hiçbir şey kalmamıştı. Onca yavrunun içinde sağ kalmayı başaran bir tek siyah bir yavru kaldı. Sanırım bir süre sonra o da anne olacak. Etrafta dolanan birçok gebe kedi var. Bu yaz ortalıkta yine onlarca yavru kedi dolaşacak. Önümüzdeki soğuk kış günlerinde kaç tanesi yaşama tutunacak bilinemez.
Hayvan severlik denilince ilk akla gelen köpeklerdir. Onların sokaklarda çoğalmaları çocuklarda ve kadınlarda korkuya neden olmaktadır. Silivri’de belli ki hayvan barınağı yok. Zira yakalanıp kulağına küpe takılanlar yine sokağa bırakılıyorlar. Bu günler yaz günlerinin ve yaz hareketliliğinin başlayacağı günler. Onlarca sokak köpeği kendi bölgelerini sahiplenmek içgüdüsüyle birbirleriyle boğuşuyorlar. Bu durumu gören çocuklar ve kadınlar korkmayıp da ne yapsınlar? Yıllar önceydi. Oğlum Özgür henüz üç yaşındaydı. Darıca Eskihisar’da gezerken çok iri bir köpek gördük. Özgür köpekten çok korkmuştu. Küçücük bedeniyle bacaklarımın arasına gizlenmişti. Ta ki köpek bizden uzaklaşıncaya kadar. Köpek uzaklaştıktan sonra Özgür minik eliyle ıh, ıh, ıh diyerek güya köpeği tokatladı. Üç yaşındaki bir çocuk köpekten bu denli korkarsa daha büyükleri ne yaparlar? Bir gün genç bir bayan köşe başında dikilmiş araç bekliyordu. Birden yedi sekiz köpek birbirine girdi. Genç bayan korkuyla yanıma gelip bana sımsıkı sarıldı. Korkuyla ne olur koru beni amca diye yalvarmaya başladı. Korkmana gerek yok be kızım dedim. Onların bizime alıp veremedikleri yok. Onlar kendi kozlarını paylaşıyorlar. Buna rağmen tir, tir titriyordu. İki gün önce de Kartal marketin karşısında kurulmuş olan köpek çiftliğini ziyarete gelen sokak köpekleri hırlaşmaya başlayınca o sırada caddeden geçmekte olan kadınlar korkudan nereye kaçacaklarını bilemediler. Köpek çiftliğinden komşular da rahatsız. Birkaç kere belediye zabıtasına bildirmişler. Şikâyet üzerine gelen zabıta memurları bizim yapabileceğimiz bir şey yok diyerek gitmişler. Oysa evimde kuş besliyorum diye şikâyet edildiğimde zabıtalar defalarca evime geldiler ve bol, bol fotoğraf ve video çektiler. Bu durumda anlaya bildiğim kadarıyla önemli olan şikâyetin konusu değil, şikâyetçi olanın kimliğidir. Beni şikâyet eden zabıtaya göre önemli bir kişiydi ki evime defalarca gelip zabıt tuttular.
Devlet hayvanları koruma kanunu çıkardı ve yürürlüğe koydu. Bu nasıl koruma ki sokaklar başıboş köpekler ve kedilerle dolu. Çocukları kedi ve köpek istiyor diye al kedi veya köpek yavrusunu. Çocuk bıkıncaya kadar evinde besle. Çocuk bıkınca sokağa at. Böyle bir hayvan severlik olabilir mi? Amerika’da yaşamakta olan kızım Doktor Hediye Nevres bir gün bana Barış (oğlu) köpek istediği için evimizin bahçesine tel örgü yaptırıyoruz dediğinde, evinizin bahçesi iki dönüm. Sizin için çok masraflı olmayacak mı? Bir köpek için değer mi diye sordum? Burada köpeği sokağa bırakmanın cezası o kadar ağır ki ödenmesi çok zor olur dedi. Güya bizde de evcil hayvanları sokağa bırakmanın cezası var ama uygulayan kim? Her yaz başlangıcında yeni, yeni köpek ve kedilerle karşılaşıyoruz. Kış aylarında evlerinde kedi, köpek besleyenler yazlığa taşınmayı fırsat bilerek evcillerini sokağa atıveriyorlar. Daha yaz tam olarak gelmediği halde sokaklar yine yabancı kedi ve köpeklerle doldu. Hayvanları yakalayıp kısırlaştırmakla bu sorun çözülmez. Tümünün barınaklara yerleştirilmeleri gerekir. Kedi ve köpek sahiplerinin de sık, sık denetlenmeleri gerekir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

VAY FAZIL SAY VAY

Vay Fazıl Say Vay
Şüphesiz gerçek anlamda bir sanatkârın yetişmesi çok zor ve çok uzun sürelidir. Gerçek anlamda sanatkâr olmak için yalnızca eğitim görmek yeterli değildir. Öncelikle yetenek ister. Bu nedenle yetenekli olan sanatkârlar her zaman baş tacı olur. Fazıl Say da zor yetişen yetenekli sanatkârlardan biridir. Üstelik dünyanın takdirini kazanan ender insanlarımızdan biridir. Gazetelerde başkasına ait olan bir şiiri okuduğu için kendisine on ay hapis cezası verilmiş olması oldukça düşündürücüdür. Fazıl Say dünyaca ünlü biri olduğu için istediği zaman istediği bir ülkeye gidip yerleşe bilir. Zira böyle bir sanatçıya dünyadaki tüm ülkeler kucak açarlar. Ülkelerine yerleşmesi için kendisine her türlü kolaylığı sağlarlar. Oysa AKP li bir siyasetçi kim bu Fazıl Say diyerek aklınca onu küçümsüyor. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü var. Efendiler, milletvekili, bakan olabilirsiniz ama sanatkâr olamazsınız demiştir. Bu sözleriyle sanatkârların ne kadar zor yetiştiğini anlatmaktadır. Fazıl Say’da çok ender yetişen dünyaca ünlü bir sanatçımızdır. Bu nedenle aldığı on aylık hapis cezası tüm dünyanın tepkilerine neden olmuştur.
Ülkemizde çok büyük bir beyin göçü yaşanmaktadır. Nedeni ise ülkemizde aradıklarını umduklarını bulamıyor olmalarıdır. Üniversitelerimizde çok değerli bilim adamları yetiştirilmektedir ama bu yetişenler kendileri için gerekli ortamı bulamadıklarından çalışmalarını yurt dışında sürdürmeyi yeğlemektedirler.
Yeğenim Ahmet Balaban altın ve gümüş işleme sanatını uzun yıllar ülkemizde icra ettiği halde beklentisi olan kazanca hiçbir şekilde ulaşamamıştır. En sonunda bijuteri ticaretine girmiş ve bir müddet ithalatını ve pazarlamasını yapmıştı. Taylant’dan ithal ettiklerini Türkiye’de pazarlıyordu. Taylant’da işçiliğin ucuz olması yüzünden bir fabrika satın alıp bijuteri imal işine de girdi. İyi kazanmaya başlayınca iki çocuğunu ve eşini alarak Taylant’a yerleşti. Şimdi iki çocuğu eğitimine dört dilde devam etmektedir. Dört dilde eğitim alan bir genç dört dilde çevirmenlik yapsa bile geleceğini garantilemiş olur. Yeğenim, dayı siz buraya gelseniz aldığınız maaşlarla krallar gibi yaşarsınız diyor. Kızı Çin’e yerleşmiş olan bir arkadaşım kızı nedeniyle gidip gezdiği Çin ve Taylant’ı hayranlıkla anlatıyor. Oralarda trafik diye bir sorun yok. Yollar olabildiğince geniş. Akaryakıt çok ucuz olduğundan günlüğü yirmi liraya kiraladığınız bir arabayla tam gün gezersiniz diye anlatıyor. Benim gibi araba sahibi olan birçok emekli, yakıttaki pahalılık yüzünden, sahip oldukları arabalarını çok gerekli olmadıkça kullanamıyorlar.
Son pişmanlık para etmez diye bir atasözümüz vardır. Bin dokuz yüz atmış iki yılında Almanya Türkiye’den on iki elektronikçi talep etmişti. Türkiye genelinde yapılan sınavlarda kazananlarda bir numara bendim. Pasaportumu aldım. Yol hazırlıklarına başladım. Sağlık kontrolünde veremli ve zatürreeli çıktım. Olamaz dediğimde çocukluğunda geçirmiş olduğundan farkında değilsin dediler. İçime kurt düşmüştü. Karşıyaka’nın (İzmir) tek röntgencisi Mazhar Özkul’a gidip göğüs röntgeni çektirdim. Röntgen raporunda şöyle yazmıştı. Bir milyon şehirliyi röntgen taramasında geçirseniz akciğeri bu denli sağlam bir veya iki kişiye ya rastlanılır ya rastlanılmaz. Buna rağmen Almanya’ya gitmeme kararı almıştım. Motorman’ın Türkiye distibitörü Dündar Soyer ile sohbet ederken başıma gelenleri anlattığımda o hastane benim param ile açıldı. Bula, bula benim en değer verdiğim birine mi bu numarayı yaptılar dedi. Hastaneye telefon açtı. Hastanenin sahibi arkadaşını hemen gönder. İlk uçakla kafileye yetiştireyim dediğinde, ben kendi ülkemde böyle bir haksızlıkla karşılaşırsam dilini bilmediğim bir ülkede başıma kim bilir neler gelir dedim. Olmaz öyle şey, ben her hafta iki defa Almanya’ya gidip geliyorum. O ülkede ne iltimasa, ne de haksızlığa yer yoktur dediyse de fikrimi değiştirmedim. Daha sonra da Kanada’ya davet aldım ama aynı gerekçeyle gitmeyi kabul etmedim. Ülkemde yaşananlara baktıkça keşke gitseydim ve bir daha dönmeseydim diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ne yazık ki son pişmanlık para etmiyor. Ömür denilen yolculuğun son durağına iyice yaklaşmamış olsaydım Taylant’a gidip yeğenimin yanına yerleşirdim. Ne yazık ki geçti Bor’un pazarı.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

BU KONU AYDINLATILMALI

Bu Konu Aydınlatılmalı

Yıllardan beri kıyı şeridi ihlali yapılmış, belediyeler de oy kaygısıyla sahilin yağmalanmasına göz yummuşlar. Artık Avrupalı olacağız ya…. Elli metrelik sahil şeridindeki binaların tümünü yıkacaklar. Hem de o binaların inşa edilmesi için ruhsat verenlerden hesap sorulmadan yıkacaklar. Daha önce yazmış olduğum bir yazıda sahil şeridine net bir açıklama yapılması gerekir demiştim. Elli metrelik sahil koruma şeridi nereden başlıyor? Dalgaların son ulaştığı noktadan mı? Yoksa kumsalın sona erdiği noktadan mı diye sormuştum. Bu güne kadar bu konuda hiçbir açıklama duymadım, almadım. Durum böyle olunca da her kafadan çatlak sesler çıkmaya başladı. Belediye halk ekmeğinin satış noktasından simit alırken yaşlı bir kadın satış noktasının görevlisine dert yanıyordu. Kızım ne olacak bizim halimiz? Belediye bu yolun ( İsmetpaşa Caddesi ) deniz tarafının tamamını yıkacakmış diye yakınıyordu. Bunu size kim söyledi diye sorduğumda öyle diyorlar dedi. Yok, öyle bir şey dedim. Bu söylentiler kasıtlı olarak, kafa karıştırmak için çıkarılıyor. Bu söylentiler yüzünden Kumluk mevkiindeki neredeyse tüm evler, villalar satılık. Söylentiyi çıkaranlar pusuda bekliyorlar. Özellikle villalar ucuza kapatmak için dört gözle bekliyorlar. Benim villam denize seksen doksan metre mesafede olmasına rağmen en küçük bir kuşku duymuyorum. Klasis caddesi olarak bilinen Profesör Muammer Aksoy caddesinde, yolu bahçelerine katmış olan villaların bahçelerinden yola girdikleri üç metre istimlâk edilip cadde gerektiği şekilde genişletilecek. Sahil şeridindeki elli metre ile bu üç metreden başka istimlâk yok dedim. Ne yazık ki Kumluk mevkiinde kimlerle konuşsam hepsi diken üstünde. Tümü de evlerinin istimlâk edileceği korkusuyla yaşıyorlar. Bu nedenle de birçok villa sahibi villalarını satışa çıkarmış durumda. Belediyenin görevi bu konuda halkını aydınlatmaktır. Belediyelerin ses yayın sistemi konuyu halka duyurmada yetersiz kalabilir. Bu yüzden gerekirse belediye el ilanlarıyla halkı aydınlatmalıdır. Belediye sessiz kaldıkça özellikle Kumluk mevkiinde villa ve daire sahibi olanlar maddi ve manevi büyük zararlara uğrayacaklardır. Bu istimlâk sorunu yalnızca Silivri’nin sorunu değildir. Tüm sahil yerleşim alanları için de geçerlidir.

Daha henüz yaza girmeden memba sularına yüzde yüzün üzerinde zam yapılmaya başlanıldı. Evlerde kullanılmakta olan şehir şebeke suyuna güven olmadığından bırakınız içtiğimiz suyumuzu, çayımızı, yemeğimizi bile memba suyu ile karşılamaktayız. Bu gidişle bidon biriktirip suyumuzu yol boyu çeşmelerinden almak zorunda kalacağız. Büyükçekmece’de olsun, Silivri’de olsun birçok sokak çeşmelerinin kaideleri bize geçmişten esintiler getirmektedir. Geçmişte o çeşmelerden gürül, gürül memba suyu akardı. Bakımsızlıktan tümü kuru çeşme olmuş. Su işi büyükşehir belediyesine devredilirken bu konuya değinen yazılar yazmıştım. Eğer doğal su kaynağı bulunup bu çeşmelere bağlanamıyorsa artezyen kuyularının suyu bağlanılsın demiştim. Zira yüz metreden daha derinden alınan sularda basınç yüzünden hiçbir mikrop ve bakteri yaşamaz. Böylece halkımız memba suyu satanların insafına bırakılmamış olur. Belki o çeşmelere su bağlanılırsa araba yıkama alanı olur diyenler çıkabilir. Belediyelerin zabıta ordusu var. Büroda oturacaklarına denetimlerini yapsınlar. Arabalarını yıkayanlara hak ettikleri cezayı yazdıklarında kimse bir daha araba yıkama cesaretini gösteremez.

Terkos ve Büyükçekmece göllerini çok iyi bilirim. Bildiğim için de şebeke suyundan bir yudum dahi içmem ve içtirmem. O suları ne kaynatma ve ne de arıtma cihazları paklayamaz. Kaynatma mikropları öldüre bilir ama içindeki ağır metalleri yok edemez. Arıtma cihazları suyun sertliğini yok eder ama o da ağır metalleri yok edemez. Göllerde yalnızca görsel kirlilik olsa arıtma belki işe yarar ama araçların egzozlarından çıkan ve göle karışan ağır metalleri görmezlikten gelemeyiz.

Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Gazeteci Olabilmek

Gazeteci Olabilmek
Lise son sınıf öğrencisi olan genç liseden sonra gazetecilik okumak istiyorum diyor ve soruyor. Gazetecilik iyi bir meslek mi diye? Eğer ben macera seviyorum. Bu yüzden gazeteci olmak istiyorum dersen sana söyleyebileceğim bir sözüm olamaz. Eğer yüksek puanlar alabileceksen kendine daha yararlı olacak başka bir meslek seçe bilirsin. Yok, ben jandarmadan dipçik, polisten cop yemeyi göze alabiliyorum dersen kendine hedef seçtiğin yolda ilerle dedim. Yalnız şunu unutma. Gazetecilik eğitimi alman senin ne süper bir gazeteci olmanı ne de iyi bir şair veya yazar olmanı sağlamaz. Zira gazetecilik, yazarlık ve şairlik yetenek işidir. Eğer yeteneğin yoksa aldığın eğitim hiçbir işe yaramaz. Zira günümüzde profesyonel gazetecilerin birçoğu bile işsizlikten yakınıyorlar. Kendisine kendi çocuklarımı örnek gösterdim. Eğer kendilerine beni örnek almış olsalardı, bu günkü bulundukları yerlerde olamazlardı dedim. O zaman ben de inşaat mühendisliğini seçeyim bari dedi. İnşallah söylediklerim onun için yararlı olur.
Gazetecilik gerçekten çok zor bir iştir. Hele muhabirlik yapıyor isen. Muhabirlerin yaptıkları her haber kendilerine çoğunlukla düşman kazandırır. Kimi haksız isteklerinin muhabirin çalıştığı gazetede yayınlanmasını ister. İsteği olmayınca da kendisine yeni bir düşman kazanmıştır. Zira bu konularda çok düşman kazandığımı biliyorum.
Muğla’da Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinin temsilciliğini yapıyorum. Belki de o yüzden adım komüniste çıkmıştı. Dükkânımda telefon konuşması yaparken ışıkları açmamıştım. Dükkânımın önünden üç kadın geçerken biri ho radyocu va ya, çok iyiymiş ama çok kötü bir kusuru varmış deyince diğeri neymiş o diye soruyor? Goministmiş diyor. Komünizm nedir diye sorsanız bileceğini sanmıyorum. Kaldı ki sosyal demokratlığımın dışında hiçbir ideolojim olmamıştır. Yaşadığım bazı olaylar yüzünden adım çıkmıştı dokuza, inmiyordu sekize.
Henüz Muğla’da çok yeniydim. Dükkânımda çalışırken bir patlama oldu. Dışarı çıkıp baktığımda gökyüzünde kara dumanlar çıkaran bir uçak süzülerek gidiyordu. Az sonra bir patlama daha oldu. Bir bağırdı. Aha uçak çamlığa düştü diye. Neresi bu çamlık diye sorduğumda oraya gitmek istiyorsan beraber gideriz dedi. Fotoğraf makinemi alıp motor sıkletime bindik ve olay yerine ulaştık. İtfaiye hemen yetişti ve yanmakta olan uçağı söndürdü. Düşen uçak askeri bir jetti. Jetin pilotunun naşı parçalar halinde bir tabuta dolduruldu. Çok önemli olan kafatası ise bulunamamıştı. Tabutu çöp kamyonuna koymak istediklerinde karşı çıktım. Bana destek veren dört beş genç ile kamyonun önüne geçtik ve kamyonun yürümesine izin vermedik. Bunun üzerine Çakır lakaplı bir cip sürücüsü tabutu kendi arabasına koydurdu. Hemşireler kamyonda kaldıklarından tabutu taşıma işi çöpçülere kalmıştı. Olayı kare, kare görüntülemiştim. Olayı Ulus gazetesinde bir şehidimizin naşı çöp arabası ile taşınmak istendi diye haber yapınca havacılar meclisi bastılar. Muhalefet lideri İsmet İnönü iki defa meclis kürsüsünden havacılara itidal önerdi ve bunda da başarılı oldu. Bu olayı haber yaptığım için çok sıkıntılı günler yaşamıştım. Bu haber yüzünden belediye başkanı da çok zor bir durumda kalmıştı. Olayın tek yararı benim tüm Muğla’da çok iyi tanınmama neden olmuştu.
Her kış Muğla’nın küçük ama verimli ovası sular altında kalır. Yağan şiddetli yağmurların ardından ova yine göle dönmüştü. Fotoğraf makinemi alıp motor sıkletime binip Düğerek yolundan göle dönmüş olan ovanın en yakına gittim. Suyun örtemediği bir uzantı vardı. Yürüyerek o uzantının en sonuna kadar gittim ve fotoğraflar çekmeye başladım. Sesler duyup arkama baktığımda üç kişini bana doğru geldiklerini gördüm. Korkmadım desem yalan söylemiş olurum. Zira adım komüniste çıkmış ya. Aklımdan geçenlere göre çok kötü bir yerde kıstırılmıştım. Zira gemilerini yakan Halit Bin Velid’in askerlerinden beter bir durumdaydım. İlk aklıma gelen ise, ya bunlar askerliklerini komando olarak yapmışlarsa oldu. Onların elinden beni göle dönmüş suya dalmak bile i kurtaramazdı. Yanıma geldiklerinde biri ula koca usta orada ne edip durun diye sordu? Fotoğraf çekiyorum dedim. Netçen o fotoğrafları dediğinde gazetede yayınlayıp bu suya bir çare bulmalarını isteyeceğim dedim. Ula koca usta senin için gominist dep durular. Eğer koministlik dedikleri bu ise biz de gidip oraya yazılalım dedi. Orada ayaküstü onlara kendimi nasıl anlata bilirdim? Bir gün dükkânıma gelirseniz bu konuyu uzun, uzun konuşuruz dedim.
Konu ile yaptığım haber çok etkili olmuştu. DSİ düdenlerin ağızlarını temizleyip genişleterek ovayı göl olmaktan kurtarmıştı. Buna rağmen yaptığım haberler yüzünden kaç kez sorguya alındığımın sayısını bile bilmiyorum.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Bir Ömür Geçti Gitti

Bir Ömür Geçti Gitti

Çocukluğumda orta yaşlılar aralarında konuşurlarken bazen uzun yaşayanlardan söz ederlerdi. Vay be… adama bak atmış beş yaşına gelmiş derlerdi ve adeta o adamı kıskanırlardı. Zira o yıllarda Türkiye’de ömür ortalaması elli yaştı. Bu yüzden atmış beş yaş ileri bir yaş olarak nitelendirilirdi. Oysa günümüzde yaş ortalaması yetmiş beş yıl olarak kabul edilmektedir. Uzun yaştan söz edildiğinde aklıma hep Uğur Dündar ile Levent Kırca’nın bir paradisi aklıma gelir. Uğur Dündar ak sakallı Levent Kırca’ya yaşını sorar kaç yaşındasın diye? Bin der ak sakallı. Uğur Dündar sormaya devam eder. Siz bu bin yıl içinde neler yaptınız? Hiçbir şey yapmadım deyince Uğur Dündar şayet buna yaşamak denirse der. Şüphesiz uzun yaşamak çok güzel bir olgudur. Yeter ki insan geride önemli bir iz bırakabilsin. Ülkesine ve ülkesinin insanlarına yararlı olsun. İnsana uzun yaşamaya özlem duyuran sevgiler ve tutkular vardır.

Tüm tutkular çocuklukta başlar. Ah bir büyüsem diye. Oysa büyümenin önünde en zor yaşam koşulları vardır. Özlemler süreklidir. Hiçbir zaman bitmez. Şu ilkokulu bitirsem diye başlayan özlem yüksek öğrenimi tamamlaya bilsem ile devam eder. Yüksek öğrenim tamamlandığında özlemler biter mi? Bitmez. Bu defa ah bir evlensem, çoluk çocuğa kavuşsam özlemi başlar. Daha sonra torunumu, torunumun çocuğunu görebilsem özlemi başlar. Tüm bu özlemler ömür boyu sürer gider.

Yaşamın en önemli aşaması ise çocuk yetiştirmektir. Çocuk öyle saldım çayıra, mevlam kayıra felsefesiyle yetiştirilmez. Emek ister, bilgi ister. İlk çocuğum dünyaya geldiğinde ilk işim çocuk yetiştirme ile ilgili kitaplar bulup satın almak olmuştu. Rassıl’ın Terbiyeye Dair kitabıyla Russo’nun Emil adlı pedagojik eserlerini bulup almıştım ama pedagojinin babası sayılan Kant’ın kitabını bulup alamamıştım. İzmir’imizin ünlü kütüphanesi Milli Kütüphane’de aradığımı buldum ve beynime nakşeder gibi defalarca okudum. Bir yerinde bir paragrafa kafam takılmıştı. Paragrafta çocuğunuzun her sorduğuna yanıt vermeyiniz. Zira sorduklarına yanıt aldıkça daha çok şeyler sorarak çekilmez olacaktır diye yazıyordu. Oysa modern pedagoji öyle demiyordu. Tam aksini söylüyordu. Modern pedagoji çocuğunuzun her sorduğuna mutlaka ama doğru olarak yanıt veriniz diyor. Paragrafın etrafını kurşun kalem ile çizdim. Doğru olanı bir kağıda yazıp sayfanın arasına koydum. Kitabı geri götürdüğümde kütüphane çalışanlarını konu ile ilgili olarak uyardım. Üç kişiydiler. Üçü de hayır Kant yanılmaz dediler. Doğru olanı anlatmaya çalışırken sesimiz bir hayli yükseldiğinde, sessizlik konusunda çok hassas olan kütüphane müdürü Kemal Özertem geldi ve ne oluyor, bu gürültü ne diye sordu? Konuyu ona da anlattığımda o da Kant yanılmaz demez mi? Bakın öğretmenim dedim. Çocuğunuz size merak ettiği şeyleri sorduğunda siz sus bakayım çocuklar böyle şeyler sormaz mı diyorsunuz? Yoksa çocuğunuzun her sorduğuna doğru olarak ve mutlaka mı yanıt veriyorsunuz? Diye sorduğumda pardon dedi. Siz haklısınız. Kağıda kurşun kalem ile yazmış olduğum yazının daktiloyla yazılıp sayfanın yanına konulmasını emretti.

Şüphesiz okullarda dayak olaylarına hepimiz karşıyız. Ama hiçbir zaman öğretmenin de bir sabır sınırı olduğunu asla unutmamalıyız. Sınıf öğretmeni olan eşim hafifçe kulak çekmekten ve azarlamaktan defalarca soruşturmaya uğramıştı. Neyse ki hiçbir zaman kusurlu bulunmamıştı. Gaziosmanpaşa Küçükköy’de evime doğru giderken yan yana yürümekte olan kadınlardan biri yanındakine bu adamı tanıyor musun? Diye sorduğunda hayır yanıtını almıştı. Bu Zerrin öğretmenin eşi dediğinde diğer kadın onun gibi bir öğretmen bir daha Şükrüyemenicioğlu okuluna gelemez demişti. Olur, olmaz nedenlerle çocuğunun öğretmenini şikayete koşanların bu durum kulaklarına küpe olsun. Hiçbir öğretmen eğitmekte olduğu çocukların kötülüğünü istemez. Hiçbir öğretmenin de öğrencisini kıyasıya dövmeye hakkı yoktur. Zira falakalı eğitim uzun yıllar önce sona ermiştir. İyi eğitilmiş çocuk sahibi olmak için eğitimin aileden başladığını unutmamalıyız. Bunun için de önce kendimizi eğitmeliyiz.

Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

ZORAKİ EVLİLİK

ZORAKİ EVLİLİK

 

Hatice on altısına yeni girmişti. Ufak tefek olmasına rağmen pürüzsüz cildi ve yeşil gözleriyle komşu gençlerin evlilik hayallerini süslemeye başlamıştı. O nun gözleri ise sadece bir kişideydi. Yazlık evlerinin iki yüz metre uzağındaki komşularının askerden yeni dönmüş olan oğlu Cemil’deydi.

Her gün ineklerini götürüp Cemil’lerin arazilerinin hududunu oluşturan karasuluk hendeklerinden birine bağlardı. Uygun bir yere oturur sürekli Cemil’in evini gözlerdi.

Cemil kahvaltıdan sonra sabah serinliğinde incir yemenin tadı bir başka olur diye düşündü. Doğrusu uzun zamandan beri ağacından kopararak incir yememişti. Kalkıp incir ağaçlarının bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Hatice Cemil’in kendisine doğru geldiğini görünce yüreği ağzından fırlayacakmış gibi oldu. Ayağa kalkıp üstüne başına çeki düzen verdi. Elleriyle saçlarını düzeltti. Umutla beklemeye başladı.

Cemil incir ağaçlarının altına doğru ilerledi. Belli ki Hatice’nin varlığından bile haberi yoktu. Boyunun yetiştiği yerlerdeki incirlerden bol bol yediği halde kanıksamadı. Sabah serinliğinde doğrusu incir yemenin tadına doyum olmuyor diye mırıldanarak ağaçlardan birinin üstüne tırmandı. Hatice ne yapsam da beni farkına varsa diye çareler arıyordu. Aklına bir kurnazlık geldi. İneklerden birini çözüp gizlice incir ağaçlarının bulunduğu yere sürdü. İneklerin yere dökülen incirleri çok sevdiklerini biliyordu. İneğinin doğruca incir ağaçlarının altına gideceğinden hiç kuşkusu yoktu. İnek rolünü tam Hatice’nin istediği gibi oynuyordu. Doğru incir ağaçlarının altına yöneldi. İnek ağaçların altındaki incirleri şapırdata şapırdata yemeye başladığında hemen incir ağaçlarına doğru koşmaya başladı. Bas bas bağırıyordu

Muzur hayvan, şimdi ben sana göstereceğim zarara girmenin ne demek olduğunu. Hemen çilbirinden yakaladı hayvanı. İpin ucunu ikiye katlayarak kırbaç gibi kullanarak ineğe vurmaya başladı. İnek yakaladığı fırsatı iyi değerlendirmek istiyordu. İp darbelerine aldırmadan yerdeki incirleri diliyle toplayıp yutuyordu. Aslında Hatice’nin de istediği buydu. Olabildiğince oradan geç ayrılmak.

Cemil komşu kızının, ineği ağaçların altından bir türlü uzaklaştırmayı başaramadığını görünce, aşağı inip bu küçük komşu kızına yardım etmeye karar verdi.Hemen ipi kızın elinden alarak

Hadi bakalım ben onu çekerken sen de arkadan hayla. Sen bu koca canavarla baş edebilir misin. Deminden beri beni niye yardıma çağırmadın

Bilmem ki, hiç böyle yapmazdı bu gavurun malı. Götürüp ineği beraberce diğer ineklerin yanında uygun bir yere bağladılar. Cemil ayrılmadan önce merakla sordu

Sen kimlerdensin, kimin kızısın

Ben aha şuradaki evin kızıyım, Kerem ağa derler benim babama

Hergün inekleri getiriyor musun buraya

Heya, hergün getiriyorum

Darda kalırsan beni yine çağır.

Heya çağırırım.

***

Cemil sabah kahvaltısından sonra karşı hendekleri taradı gözleriyle. İçinden bizim inekçi kız geldi mi acaba diye geçirdi. Görünürlerde kimsecikler yoktu. Gidip baksam mı acaba diye düşündü. İncir ağaçlarına doğru yöneldi. Alçak dallardaki olgun incirleri toplayıp yemeye başladı. Karşıdaki hendekte bir dalgalanma oldu. Yönünü o tarafa çevirdi. Olgun incirleri soyup ağzına atarken, gözleri o hareket halindeki ağaççıklara takıldı kaldı.

Hatice ineklerin hepsini sağlam dallara bağladıktan sonra, hendeğin incir ağaçlarına doğru alan tarafına geçip oturdu. Yanından eksik etmediği yün torbasını açıp içinden çıkardığı iğle yün eğirmeye başladı. Acaba benimki geldi mi diye incir ağaçlarının altına doğru baktı.

Tamam dedi benimki orada. Ne yapsam da geldiğimi fark ettirsem ona diye düşündü. Tam o sırada Cemil’in ağaçların altından çıkıp kendisine doğru baktığını gördü. Cemil

Komşu kızı ne duruyorsun orada, hadi gel de beraber incir yiyelim. Hemen iği torbasına koydu. Torbayı boynundan çıkarıp hendeğin üzerine bıraktı. Sevinçle incir ağaçlarına doğru yürüdü.

Hadi bakalım ağaca çıkalım. Bakalım kim daha çok incir toplayacak. Bir kedi çevikliğiyle tırmandı ağaca. Cemil komşu kızının kıvrak hareketlerle, adeta dans edercesine ağaca çıkışını hayranlıkla izledi. Kendisi de hızla ağaca tırmanıp kızın yakınlarında durdu. İri bir inciri koparıp kıza uzattı

Bak bu incir ne kadar iri ve güzel, tabanından bal akmış. Hatice gülerek kaptı inciri elinden. Cemil kızın bu tavrından cesaret alarak sordu.

Senin sözlün veya nışanlın var mı.

Yoook, neden soruyorsun

Hiiiç benim de ne sözlüm var, ne de nışanlım. Askerliğimi de btirdim. Ailem de ille de evlen diye tutturdu.

Sende evlen

Bu zamanda evlenecek kız bulmak kolay mı.

Ohooo sen ayakta uyuyorsun galiba, her tarafta evlenecek kız dolu. Beğen beğen al.

Her kızla hemen öyle kolayca evlenilir mi, önce anlaşmak gerekir.

Sende anlaş öyleyse

Peki seni istetsem ailenden, bana varmaya peki der misin.

Belli olmaz, belki de derim. Cemil avucuna doldurduğu iki iri inciri kıza vermek için iyice yaklaştı. Kız incirleri alır almaz, kolundan sımsıkı yakaladı uzanarak dudaklarını Hatice’nin dudaklarına değdirdi. İkiside neredeyse ağaçtan düşeceklerdi. Cemil yer değiştirerek Hatice’nin üzerinde durduğu dala geçti. Bir eliyle dalı tutarken, diğer eliyle Hatice’nin beline sarıldı. Uzun süre dudaklar birbirine kenetli kaldı. Ağaçtan aşağı indiler. İkiside heyecandan titriyorlardı. Hendeğe doğru yöneldiler. Ağaç dallarından oluşmuş bir tünel buldular. Tünelin içine girip uzandılar. Ne akrep, ne de yılan korkusu akıllarına bile gelmedi. Delicesine sevişmeye başladılar. Cemil şalvarını çekip çıkardı Hatice’nin ayağından. Eli kızın kilotuna gittiğinde kız itiraz edecek oldu.

Nasıl olsa evleneceğiz, bırak ta bu işi burada bitirelim. Ses çıkarmadı Hatice. Cemil abandı kızın üzerine. Zevk seslerine hafif bir çığlık karıştı. Hatice Cemil’in kadınıydı artık

 

***

İlişkileri aylardır sürüyordu ama, henüz Cemil’in ailesi Hatice’yi istemeye gelmemişlerdi. Bunu her anımsattığında

Acele etme sevgilim, eninde sonunda gelecekler istemeye. Nedense annemi bir türlü ikna edemiyoruz. Hatice boynunu büküp

Ne yapalım, çaresiz bekliyeceğiz de bu büyüyen karnımı ne yapacağız.

Yengesi Hatice’yi kolluyordu. İnekleri bağlama işi bitince yanına çağırdı

Gel kız bakayım buraya, nedir bu senin karnının hali. Adınız bütün ovada dillendi. Neredeyse babasız çocuk doğuracaksın.

Ne yapayım be yenge, bende sıkıştırıyorum Cemil’i, ne yapsın zavallı, bir türlü annesini ikna edemiyor.

Tabi ikna edemez, onun keyfi yerinde. Akşam sabah hendek içlerinde hevesini alıyor senden. Ne yapsın seni istetmeyi. Yarın çocuğunu doğurursan, ya bu çocuk benden değil derse ne yapacaksın. Ailenin yüzüne nasıl bakacaksın.

Ne yapabilirim be yenge. Yapabileceğim ne varsa söyle yapayım.

Hemen şimdi eve git. Kendine bir bohça hazırla. Al bohçanı doğru Cemil’in evine. Ya bu işi hemen temizlersiniz, ya da ben jandarmaya gideceğim de. Hadi sen evine git, biz seni gelip isteyeceğiz derlerse sakın kanma. Ben bu saatten sonra ya burada kalırım, ya da jandarmaya giderim, bunun başka çözümü yok diye dayatırsın. Gerekirse dayın seni alır götürür jandarmaya.

Hatice hemen eve gidip annesinin evde olmamasından yararlanarak bohçasını hazırladı. Bohçasını sırtına vurduğu gibi doğruca Cemil’in evine gitti. Cemil’in annesi avluda karşıladı kendisini,

Ne arıyorsun kız burada. Bu sırtındaki de ne böyle.

Ne olacak, yaptıklarınız tak ettirdi yüreğime. Bohçamı aldım geldim. Bu işin dönüşü kalmadı artık. Ya beni gelin edeceksiniz, yada doğruca jandarmaya gideceğim.

Sen şimdi dön evine. Cemil ile babası gelsinler, gerekeni yaparız.

Hayır şurdan şuraya bir adım bile atmam. Ne olacaksa olacak, bu iş bu gün bitirilecek. Ne istiyorsunuz siz? Çocuğumu babasız doğurmamı mı.

Bize mi sordun oğlumun altına yatarken

Gırtlağını mı sıktım ben senin oğlunun altına yatarken. O istedi, onun istediği oldu. Sebebi ne ki böyle kıvırtıyorsunuz şimdi. Ya bugün namusumu temizlersiniz, yada jandarma temizletir benim namusumu.

Belliki sen oğluma sahiplenmeyi iyice aklına koymuşsun. Gir içeri otur. Hele bir gelsinler, hep beraber görüşürüz.

Akşam alaca karanlığa yakın döndüler baba oğul. Evde Hatice’yi görünce şaşırdılar. Cemil

Hayrola bu saatte ne arıyorsun burada.

Namusumu temizletmeye geldim. Bıktım artık be bugün, yarın, bugün yarın. Bıçak kemiğe dayandı. El yüzüne bakamaz oldum.

Hadi sen evine git, biz bu gece gelip isteyeceğiz seni

Şurdan şuraya bir adım atmam. Ne olacaksa şimdi olacak

Kalk git diyorum sana, fena yaparım seni

Gitmiyorum, elinden geleni ardına koyma. Babası dışarıdan seslendi

Cemil gel bakayım buraya. Niye kovuyorsun kızı. İşi bu duruma sen getirmedin mi?

……………..

Ne susuyorsun oğlum konuşsana. Bu kız yalan söylemiyor herhalde.

Söyledikleri doğru baba.

Hadi sen atı arabaya koş. Gidin kasabadaki evimize. Yarın ben de gelirim, nikah başvurusunu yaparız. Burada kalırsanız kız ailesi ile aramızda hır çıkabilir. Hadi kızım sen de kocanın yanına. Sakın kavga etmeyin. Kötü başlangıçların sonu hayırlı olur derler. Sizinki de hayırlı olur inşallah.

Ertesi günü erkenden kalkıp kasabaya gitti. Emekli memur olduğu için resmi dairelerde iş takip etmesini iyi biliyordu. Nikah işlemlerinin tümünü yaptırdıktan sonra nikah için gün aldı. İki aile arasındaki sade bir törenle kıyılan nikahtan sonra kız ve oğlanın beraberlikleri resmileşti.

***

Çok zor bir evlilik oldu onun evliliği. Cemil’in annesi hiçbir zaman gelinim demedi ona. Peş peşe gelen iki doğum bile etkilimedi kaynanasını. Hamileliği sırasında bile en zor işlere koştu onu. Yakınları hep sabır öneriyorlardı.

Önce kayınpederi, sonra da kayınvalidesi öldü. Tam mutluluğu yakalamıştı, beklenmeyen bir ölümle kocasını da kaybetti. Kış soğuğunda az çamaşır yıkatmamıştı kaynanası. Böbreklerinden ağır rahatsızlıklar yaşadı. Alışmıştı yarım böbrekle yaşamaya. Oğlunun evlilikteki mutsuzluğuna ağladı için için. En büyük acıyı oğlu yüzünden yaşıyordu. Oğlu hastaydı. Hemofili denilen onulmaz bir hastalıktı oğlunun hastalığı. Oğlu otuzuna girmeden veda etti yaşamına.

O yaşıyordu. Acılarla iç içe. Nasıl dayandım ben bunca çektiklerime. Baş sağlığı dilemeye gelenlere

Allah oğlumun yerine benim canımı alsaydı ya diyordu.

 

Özcan NEVRES