BEN TÜRKÜM
Ben Türk’üm, hem de öz be öz Türk Oğlu Türk’üm. Köküm her ne kadar Ortaasya’ya dayansa da temelimiz karaman’lıdır. Yani Karamanoğulları’na dayanmaktadır. Olabildiğince özgürlükçüydü benim atalarım. Bu yüzden Osmanlı hâkimiyetini hiçbir şekilde kabullenememişlerdi. Osman oğullarıyla Karaman oğullarının savaşında Karaman oğulları savaşı her defasında kaybedince, bir daha Osmanlılara kafa tutmamaları için Çoğu Balkanlara ve Girit’e sürülmüşlerdi. Sürüldükleri yerlerde ırklarını hayatları pahasına olsa da korumayı başarmışlardı. Üstelik Osmanlı İmparatorluğunun sadık bendeleri olarak yeni yurtlarında yaşamışlardı. Osmanlıda gerileme dönemi başladığında kazanılmış olan topraklardan ağır, ağır çekilmeler başladığında kimisi ana yurt kabul ettikleri Anadolu’ya göç ederek Kurtuluş savaşına katılarak büyük kahramanlıklar göstermişlerdi. Çoğu kez dedemin anlattıklarından yola çıkarak Osmanlı, Giritli gençleri savaştırmak için Girit’ten koparıp almasaydı Girit bu kadar kolay elden çıkar mıydı diye düşünürüm? Girit’teki Türkler Rumlarla kıyasıya savaşırlarken o gençlerin yokluğu kim bilir ne kadar ağır hissedilmişti. Zira o orta yaşın üstündeki Girit Türk’leri, yalnızca Rumlarla savaşmıyorlardı. Rumlara destek veren İngilizlerle de savaşıyorlardı. Eğer gençler adadan koparılmasaydı. Rumların karşısında savunmasız bırakılmamış olsaydılar belki de orada bağımsız bir Türk devleti kurabilirlerdi. Ne yazık ki Osmanlı kendi derdine düşmüş, kendi postunu kurtarmaya çalışıyordu. Girit’teki Türkleri düşünmek akıllarının kenarından bile geçmiyordu. MİKEN medeniyetinin kurulduğu Girit’te bağımsız bir Türk devleti Akdeniz’e ne de yakışırdı.
Ben anne ve baba tarafından Girit kökenli bir ailenin çocuğuyum. Doksan dört yaşında yaşamını yitiren dedem, Giritli Nevres Cafer ağanın anılarında en fazla yer eden ve bize defalarca anlatmış olduğu Girit ve on iki yıl süren askerlik maceralarıydı. Anılarında Balkanlardan Trablusgarp’a ve en son Sarıkamış bozgununa kadar katıldığı tüm savaşları büyük bir coşkuyla anlatırdı. Annemin babası ise yakışıklılığıyla dillere destan olmuş olan dedem Çanakkale’de ilk hücumda şehit olmuştu. Semerci Hafız bir gün bana dedemi şöyle anlatmıştı. Senin deden o kadar yakışıklıydı ki kadınlar kızlar onu görebilmek için pencerelerde yolunu gözlerlerdi. Savaş bu. Ne genç dinler ne de yakışıklı. Komutan yanında tutmak istemiş dedemi ama dedem kabul etmemiş. Ben buraya savaşmak için geldim. Şehit olmaya geldim demiş. Geride bıraktığı kırk günlük kızına bir daha kavuşmamak üzere şehitlik şerbetini içmiş. Ben Türkiyeli değilim. Türkoğlu Türk’üm. Ne mutlu Türk’üm diyen ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ruhu şad olsun. Şehit olan ve on iki yıl cepheden cepheye koşmuş olan dedelerimle gurur duyuyorum. Din olarak Hıristiyanlığı seçmiş olan Gagavuzlar bile Türk olmakla gurur duyarlarken Anadolu ve Rumeli Türklerine hiçbir güç Türk olduklarını unutturamaz. Tarih boyu Türk’tük. Sonsuza dek de Türk olarak kalacağız.
***
Yıkım söylentilerinin ayyuka çıktığı bu günlerde yıkım söylentileriyle huzurları kaçmış olanların huzurları Avcılar’daki (İstanbul) yıkımların başlamasıyla tamamen kaçtı. Şimdi o insanlarda halimiz ne olacak korkusu başladı. Belirsizlik o kadar kötü ki, sahil boylarında ev sahibi olanlarla eski bina sahipleri çok büyük bir huzursuzluk içinde yaşıyorlar. Nasıl yaşamasınlar ki? Zira her an evleri başlarına yıkıla bilir. Zira başlarında Demokles’in kılıcı gibi sahil yıkımları ile on sekizinci madde uygulamaları sallanmakta. Bu durumda korkmayıp da ne yapsınlar? Silivri sahilinde yaklaşık beş yüz metre kare bir arsa içerisinde çok şirin ahşap bir ev var. Bu ev için istimlâk kararı alınmış. Bu değerli emlak için ne değer biçilmiş dersiniz? Sıkı durun. Tam yirmi bin lira. O para ile bırakınız arsasını almayı, içindeki ahşap barakayı bile alamazsınız. Sahillerde sahili işgal etmiş olan binalar elbet de yıkılmalıdır. Ama yıkılırken geçmişteki belediye yöneticilerinin kurbanı olmuş olan bina sahipleri mağdur edilmemelidirler.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Yatağan Anılarım
Yatağan Anıları
Bin dokuz yüz atmış altı yılının ilkbaharında Genekli Kalaycı Ali Ustanın önerisiyle Yatağan’a yerleşme kararı almıştım. CHP yönetiminden yeni ayrılmış biri olarak ilk aradığım kişi Yunus Çavuştu (Oğuz) Yunus Çavuş dükkân kiralamakta yardımcı olmakla kalmamış, evinin bir odasını da bana açmıştı. İlk kiraladığım dükkân Yatağan standardına göre çok pahalıydı ama tutmaktan başka bir umarım yoktu. İlk günler çok sıkıntı yaşamıştım. Dükkânımı açmıştım ama ne gelen vardı ne de giden. Dükkân açtığımın neredeyse haftası olmuştu. İlk müşterim Philips marka bir radyonun sahibiydi. Radyo tamirciliğinde iyi usta olamayanların ilk yaptıkları radyoların ara frekans ayarlarıyla oynamak olurdu. Elinde sinyal jeneratörü olmayan bir radyo tamircisinin bu ayarlara hiç dokunmaması gerekir. İnsan kulağı en çok otuz kilo saykıla kadar duyabildiği için ortalama dört yüz elli bin frekans olan ayarları sağlıklı bir şekilde ayarlayamazlardı. Getirilmiş olan radyonun ara frekans ayarları tamamen bozulmuştu. Sinyal jeneratörüyle ayarları yaptıktan sonra ayar vidalarını bal mumu ile dondurarak sabit kalmalarını sağladım. Müşterim çok memnun kaldığından önüne gelene beni tavsiye etmiş. Bir anda dükkânım Philips radyolarla dolmuştu. Teknik çalıştığım için çok hızlıydım. Bu nedenle gelen radyoları çok hızlı olarak tamir etmiş ve ayarlarını yapmıştım. Meslektaşlarımın neredeyse tamamı sükût akımının ne olduğunu bilmezlerdi. Sükût akımı devrede bulunan bir trimpot ile ayarlanır. Bu ayar yanlış yapılırsa radyo pillerini üç dört gün içinde bitirir. Bir müşteri Grundik marka büyük kasalı bir radyo ile geldi. “Usta ben bu radyonun pil harcamasından sındım” dedi. Hallederiz dedim ve makineyi söktüm. Sükût akımını ölçtüğümde altı mili amper olması gereken akım atmış mili amperdi. Bu da pillerin aşırı ısınmasına ve çabuk bozulmasına neden oluyordu. Radyonun tüm ayarlarını yaptıktan sonra makineyi yerine taktım. Eğer bu radyo pillerini altı aydan önce bitirirse geri getir dedim. Bu olaydan sonra dükkânım dolup taşmıştı. Bu ara biri geldi. Elinde kırk vatlık bir florisant lamba vardı. “Müsaade et de şunu takayım” dedi. Böyle bir siparişim yok deyince, “benim yukarıda elektrikçi dükkânım var. Size hayırlı olsun demek için gelirken elim boş olmasın dedim” dedi. Oraya bırakın ben sonra takarım dedim. Takabilir misin diye sorduğunda, takmaya çalışırım dedim. İlk fırsatta da gidip kendisini ziyaret ettim. Bu kişi Elektrikçi İsmail Altıntaş idi. Dükkânının bitişindeki dükkân boşalınca dükkânı belediyeden o kiraladığı halde ben yerleştim.
İsmail Altıntaş müthiş sinirliydi ve bağırıp çağırıyordu. Ne olduğunu sorduğumda yaptığım tesisatların projelerimi Aydın’dan bir arkadaşım imzalıyordu. Fen memuru, o arkadaş buraya haftada iki defa gelmediği için onun imzaladığı projeleri kabul etmiyor. Öldüreceğim bu adamı dedi. Koluna girdim. Takma kafana dedim. Senin tesisatların projesini ben imzalarım. Bana bak. Sinirlerim zaten tepemde. Benimle dalga geçme dedi. Yürü dedim ve onu belediye binasına sürüklercesine yönlendirdim Başkâtipten bir kâğıt ve kalem rica ettim. Verdiği kâğıdı ve kalemi kullanarak bir dilekçe yazdım. Arkamdan bir ses geldi. Ben senin imzalayacağın projeleri kabul etmiyorum dedi. Kendisini tanıdığım halde sen kimsin diye sordum? Ben elektrik fen memuruyum deyince, sen benim için olsa, olsa Yalova Kaymakamı olursun. Sen belediye başkanı mısın ki imzaladığım projeleri kabul etmeyeceksin? Kaldı ki ferdin çalışma hürriyetini hiç kimse kısıtlayamaz. Cumhurbaşkanı bile kısıtlayamaz. Dilekçeyi verdiğim başkâtibe Anayasa gereği yazılı başvurulara yazılı olarak yanıt vermek zorundasınız dedim. Bu tartışma yaşanırken Belediye Başkanı Sayın Şadi Uysal dikkatle dinliyordu. Biz ayrıldıktan sonra başkan fen memurunu çağırıp soruyor. Özcan Nevres ile niye tartıştınız? Yetki belgesinin kaydını yaptırmak istedi. Ben de kabul etmedim deyince önüne bir kâğıt uzatıyor. Yaz bakalım diyor. Neyi yazacağım diye sorduğunda, görevinden istifa ettiğini diyor. Başkanım ben istifa etmek istemiyorum dediğinde başkan o tartıştığın Özcan Nevres’in cebinde en az on Şadi Uysal vardır. Diğer cebinde ise kaç tane Niyazi olduğunu bilemem diyor. Ya git onun imzaladığı projelerin tesisatlarını bağla, ya da istifa et git diyor.
Yaklaşık dört ay Yatağan’da kalmıştım. Bu süre içinde kendisini rahmetle andığım Ahmet Necati Özdemir’in de katıldığı bir münazarada katılımcıların takdirini kazanmıştım. İlkokulun beşinci sınıfında verdiğim elektrik konulu derste bu takdiri pekiştirmiştim. Artık ben de Yatağanlılardan biri olmuştum. Muğla’ya yerleştikten sonra da sık, sık Yatağan’a gitmeyi ihmal etmedim.
Yazımı kısa bir anım ile bitireyim. CHP İl Başkanı Fevzi Özer Yatağanlılar senin de bizimle Yatağan’a gitmenizi istiyorlar dedi. Beni CHP ye üye bile yapmadınız. Sizinle ben niye Yatağan’a gideyim dediğimde aman Nevres, etme eyleme. Özcan Nevres gelmezse siz de gelmeyin diyorlar dedi. Ne Yatağanlıları ne de Fevzi Özer’i kıramazdım. Gittim ve ilk konuşmamdan sonra ısrar üzerine ikinci bir konuşma yaparak Yatağan’dan ayrıldık.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Günaydın Sayın Bakanım
Günaydın Sayın Bakanım
Yıllardır televizyonlarda ne olduğu, neye yaradığı belirsiz biçok ürünün reklamı yapılmaktadır. Ürünlerin reklamını ağzından bal akan laf ebeleri yapmaktadır. Bakanlık SANAX adlı sözde sağlık ürününü defalarca toplatma kararı aldığı halde ürünün birçok TV kanalında pazarlanılması halen devam ediyor. Bakınız bal konusunda bakanlık nasıl bir açıklama yapıyor? Biz bal pazarlayanları denetliyoruz. Dükkânlarında sahte bal ile karşılaşmıyoruz. Ne yazık ki İnternet üzerinden ve telefon ile verilen siparişlerde alıcıya sahte bal gönderiliyor. Bu durumda akla şöyle bir soru geliyor. Devletin gücü bu sahtekârlara yetmiyor mu? Devlet isterse o sahtekârların sahte balları nereden sağladıklarını ve dahası bu sahte balların nerede üretildiğini ortaya çıkarır. Ağır yaptırımlarla imal edenlere de, pazarlayanlara da yaptıklarına pişman ettirir. Belli ki bu yapılmadığı için bu kişiler halkı kandırmayı rahatça ve korkusuzca sürdüre bilmektedir.
Çin’den çok ucuza sağladıkları, yaptığım incelemede elektrik tasarruf cihazı diye pazarlanan cihazların basit bir gürültü giderici cihazlar olduğunu tespit etmiştim. Bunu da fotoğrafıyla açıklamıştım. Radyo tamir işleri yaptığım yıllarda araba radyolarında motor elektrik sistemlerinin neden olduğu parazitleri en aza indirmek için bu cihaza benzer devreler yapardım. Bu cihazlarda o basit devre biraz genişletilerek satışa sundukları kutuyu biraz zengin göstermeye çalışılmış. Bu günkü radyolarda gelişen teknoloji sayesinde bu tür parazit önleyici cihazlara kesinlikle gerek yoktur. Bu nedenle elektrik tasarruf cihazı olarak alınan cihazların kullanıcıya parazit giderici olarak da yararı olamaz. Bu işe yaramaz cihazları pazarlayanlar hızlarını alamamışlar. Televizyonlarda yaptıkları reklamlarla yetinmeyip şimdi de kapı, kapı dolaşarak insanları kandırmaya çalışıyorlar. İyi eğitim almış bir elektrik teknisyeni olarak elektrikte tasarruf cihazları olamayacağını açık, açık söylüyorum. Değerli okurlarım bu reklamlara ve kapınıza kadar gelen pazarlamacılara sakın aldanmayın. Tekrar ediyorum. Elektrikte tasarruf cihazı olamaz. Yakın zamanda bakanlıktan yapılan bir açıklamada bu iddiam desteklenmektedir. Aslında bakanlığın bu açıklamasını çok daha önceden yapması gerekirdi. Üstelik bakanlığın bu tür işe yaramaz cihazların ithalatına izin vermemesi gerekir.
***
Komşu ülke Suriye’de kan gövdeyi götürüyor. Bu savaş karanlıkla aydınlığın savaşıdır. Tıpkı Afganistan’da olduğu gibi. Koskoca bir ülkede bu insanların neyi bölüşemediklerini anlama olası değil. Bu kanların bir mezhep uğruna dökülmesine değer mi? Dökülen kanlara mı yanarsın? İç savaş yüzünden ülkelerini terk etmek zorunda kalan insanların içine düştükleri sefalete mi yanarsın? Ya üç beş kuruş para toplamak için arabalar arasında adeta akrobasi yaparak para dilenmekte olan çocuklar için ne demeli? Üstelik o kadar küçükler ki. O minicik çocukların başlarına neler geleceğini düşünmek dahi istemiyorum. Suriye devlet başkanı Esad’ın tüm bu yaşananlar karşısında sağlıklı bir karar vermesi gerekir. Kanımca bu iç savaşı durdurmanın tek umarı Esad’ın devlet başkanlığından istifa etmesiydi. Olaylar ilk patladığında seçim kararı alıp devlet başkanlığına yeniden aday olmalıydı. Kazanırsa devam eder, kaybederse halkının seçimine saygı gösterip köşesine çekilirdi. Ne yazık ki atı alan Üsküdar’ı geçti. Bundan sonra yapabileceği tek şey istifa edip başka bir ülkeye yerleşmektir. İstese de istemese de onun için çok acı olan bu son mutlaka gerçekleşecektir. Bu nedenle kararını bir an önce verip akmakta olan kanı durdurmalıdır.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Bedeli Bu Olmamalı
Bu Olmamalı
Dikili’nin başarılı belediye başkanı Osman Özgüven Dikili’yi yaklaşık yirmi yıl başarı ile yönetmişti. Başkanlığı sırasında nice iftiralarla karşılaşmış ve bu iftiralardan başarıyla sıyrıla bilmişti. En son ihaleye fesat karıştırmakla suçlanıldı ve bu suçtan dolayı sekiz yıl dört ay ceza aldığı için Bedeli İçişleri Bakanlığınca görevden almıştı. Görevden alındıktan sonra İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunmak için yurt dışına çıkmış olması yüzünden onu sevmeyenler, başarılarını hazmedemeyenler kaçtığını iddia etmeye başladılar. Peki, Osman Özgüven’in suçu ne idi? Evlere on üç ton bedava su vermekten ve halkına ucuz ekmek yedirmekten beraat etmişti. Bir gazetecinin peki, ceza aldığınız ihaleler neler sorusuna bakınız nasıl yanıt vermiş.
Bunların ihale olduğunu söylemeyi bile utanıyorum. Bir tanesi şu: Belediyeye araç alacaktım. Parasızlıktan alamadım. Belediyeye ait jeotermal şirketine alalım bunu dedik. Aldık. Bir yıl sonra bu araçları ikinci el ihalesine çıkardık. Neticede mahkeme jeotermal şirketinin SSK ya borcu olduğu için bu araçların ihaleye çıkarılmasının usulsüzlük olduğuna hükmetti. Bir tek suç bu. Buradaki yolsuzluk suçlaması ne anlamadım. Araçları zaten belediye şirketinden belediyeye alıyoruz. Burada her hangi bir yolsuzluk yapmak mümkün değil. Esas olay şu. Yargıca sudan yargılarken neden ulaşımdan yargılamıyorsunuz? O da bedava, öğrencileri bedava taşıyorum dedim. Hiç tınmadılar bile. Nedenini iyi biliyorum. Suyun bedava verilmesi hem başka belediyeleri, hem de su tröstlerini rahatsız ediyor.
Aslında Osman Özgüven’in yargılanmasını gerektiren birçok kabahati daha var. Örneğin kurduğu kooperatifle bin iki yüz aileyi eve kavuşturmuştu. Örnek alınacak bir sahil düzenlemesi yaptırmıştı. Belediyeye büyük bir belediye binası kazandırmıştı. Örnek gösterilecek park düzenlemeleri yaptırmıştı. Tüm bu yaptıklarının bedelini şimdi de sekiz yıl dört ay ceza evinde yatarak ödeyecek. Yirmi yıllık hizmetinin bedeli bu mu olmalıydı? Eğer Osman Özgüven CHP li değil de AKP li olsaydı böyle bir şey başına gelir miydi? Ne yazık ki tüm muhalif belediyelerin bu gibi durumlar her an başlarına gelebilir. Yakın zamanda İzmir ve Eskişehir belediyelerine yapılanlar henüz belleklerimizden silinmiş değil.
***
Baypas ameliyatı olduğumdan bu yana sahilde hiç gezmemiştim. Mektebim okulu müdürü Sayın Mehmet Turgutoğlu’nun memleketi Muğla’nın Yatağan ilçesinden bir akrabası gelmiş. Kendisi okuldan ayrılamadığı için benden akrabasını gezdirmemi rica etti. Önce çok merak ettiği için Silivri’nin dünyaca ünlü Silivri Ceza Evine gittik. Çadır gönüllüleri ile bir süre sohbet edip ikram ettikleri bitki çayını içtikten sonra geri döndük.Dönüş sonrası önce konuğumuz Turgay Mutlu’nun akrabası olan Mimarsinan mahallesindeki Mektebim okulunun müdürünü ziyaret ettik. Müdürün ısrarıyla yemekhaneye inip öğlen yemeğini yedik. Yemekler nefisti. Böylece torunum Can Nevres’in yediği öğlen yemeklerinin lezzetini de öğrenmiş oldum. Daha sonra konuğumuzu Silivri’yi kuş bakışı izleyebileceği yere götürdüm. Oradan da görmeyi çok arzuladığı sahile gittik. Ameliyatımın üzerinden geçen yedi ay içerisinde doktorumun önerisine uyarak evimden fazla çıkmamıştım. Ancak arabam ile gidebildiğim yerlere gitmiştim. Bu nedenle bu yedi ay içerisinde sahilde hiç gezmemiştim. Bu yüzden de sahile kazandırılmış olan güzellikleri görememiştim. Meğer bu yedi ay içerisinde sahilde ne güzel işler yapılmış. İnanın yapılmış olanlara hayran oldum. İnşallah sahilin Tuzla deresinden Klasis’e kadar olan bölümüne de aynı güzellikler kazandırılır. Özellikle sahilin elli metrelik koruma alanını beton yığınına dönüştürmüş olan binalar da yıkılıp temizlendiğinde yapılanlar Silivri’nin güzelliğine güzellikler katacaktır.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Sigorta Ücretlerine Zammmmm
Sigorta Ücretlerine Zammmmmmmmmmmm
Sigorta ücretlerine yüzde elli zam yapılacağı açıklandı. Hani tüm zamlar enflasyona göre ayarlanıyor diyen sakın olmasın. Zira açıklanan en yüksek enflasyon oranı yüzde sekizi geçmiyor. O halde bu oldukça yüksek olan zammın nedeni ne? Gayet basit birkaç nedeni var. Ama en başta geleni trafik magandaları. Hız tutkunları, makasçılar ve kural tanımayanlardır.
Yirmi gün kadar önceydi. İstanbul’a gitmek üzere yola çıkmıştık. Trafik öyle bir tıkandı ki adeta adım, adım gitmek zorunda kalmıştık. Baypas ameliyatı olduğum için kendimi fazla yormak istemediğimden arabamı yol kenarındaki parka çekerek trafikteki yoğunluğun azalmasını bekledim. Bir ara yoğunluk azalır gibi oldu. Yoğunluk sanki bizim yola çıkmamızı bekliyordu. Adım, adım ilerleyerek gişelere kadar vardık. Daha öteye gidecek halim kalmamıştı. Gişelerin çıkışında sağa çekilip durdum. Bir araba daha gelip yanı başımda durdu. Arabanın kaputundan duman fışkırıyordu. Belli ki araba su kaynatmıştı. Az sonra çağırdıkları çekici gelip arabayı yükleyip götürdü. Kim bilir bizim görmediğimiz kaç araba adım, adım ilerlemeye dayanamayıp su kaynatmıştı. Arabalar su kaynatmakla kalsa iyi ama çoğu segman da kaynatıyor. Araç sahibine bir yığın masraf çıkarıyor. Onca arabanın arızalanmasına mı yanarsın? Yoksa yakılan yakıta mı?
Gece karanlığı başladığında yol durumunu bildiren radyo kanalından olumlu bir haber almadığımız halde yola çıkmak zorunda kaldık. Zira o soğukta gece yarısına kadar bekleyemezdik. Yağmurun göz açtırmadığı bir ortamda ağır, ağır ilerliyoruz ama makasçı magandalar yağmurdan ve karanlıktan çok daha tehlikeli. Radyo aralıksız kaza haberleri ve kaza nedeniyle tıkanan yolların durumunu bildiriyor ama magandaların umurunda bile değil. Kazasız belasız Küçükköy’deki evimize vardık ama direksiyonu sımsıkı tutan ellerimde oluşan ağrıya dayanacak halim kalmamıştı.
Trafiğin tıkanmasına neden olan magandaların ve hız tutkunlarının neden olduğu kazaların ceremesini araçlarını adam gibi kullananlar neden çeksinler. O makasçılar ve magandaların neden olduğu hasarların bedelini neden ödesinler? Sigorta şirketleri KASKO bedellerini ödemekte zorlandıkları için poliçelerine zam yapmak zorundalar. Sigorta şirketlerinin bu olumsuzluklardan kurtulmaları için sigorta sözleşmelerine yeni kurallar koymaları gerekir. Örneğin aşırı hız yüzünden direksiyon hâkimiyetini kaybeden sürücünün neden olduğu hasarları KASKO niye ödesin? Hele, hele hız tutkunlarının üst üste yaptıkları kazalardan sigorta şirketleri niye sorumlu olsun?
Yıllar önceydi. İzmir’de Kadastro Müdürlüğünde çalışan arkadaşımı arabama aldım. Karşıyaka’ya gitmek üzere yola çıktık. Pasaport meydanında soldan, kesinlikle çıkılmaması gereken yerden bir araba caddeye adeta fırladı. Frene bastım ve çarpışmayı önlemek için sağa kaçtıysam da araç tüm hızıyla arabama çarptı. O anda arkamızdan acı bir fren sesi geldi. Ses belediye otobüsünün fren sesiydi. Eğer otobüsün frenleri iyi tutmuyor olsaydı bu gün hayatta olamazdım. Arabamın asfalt üzerindeki izi yedi metreydi. Diğer arabada ise hiç fren izi yoktu. Trafik polisi geldi. Kaza raporunu hazırladı. Pazartesi günü savcılıktan raporunuzu alırsınız dedi. Pazartesi günü raporu aldık. Bende kusur sıfır, arabama çarpanda ise kusur yüzde yüz. Hasar tespiti için sigortanın anlaşmalı olduğu servise gideceğiz. Bizimle beraber gelecek olan sigorta elemanını benim arabama çarpan arabanın sürücüsü arabasına davet ettiğinde, sigorta elemanı aman, aman benden uzak dur. Senin araban netameli bir araba. Haftanın iki günü kaza yapan bir arabaya binmek benim işim değil dedi. Eleman benim arabama binmeyi yeğledi. Söz konusu olan bu araba bir hukukçununmuş. Arabayı kullanan ise eniştesi. Peki, bu araba bu kadar çok kazalara neden oluyorsa, o araç sahibine caydırıcı bir ceza uygulanamaz mı? Uygulanamıyor ki, kaza yapmayı sevenler aşırı hız yapmakta ve makas atmakta hiçbir sakınca görmüyorlar. Kendilerine acımıyorlarsa, bari zarar verdikleri insanlara acısınlar.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Fidan Dikim Zamanı
Fidan Dikim Zamanı
Değerli okuyucularım, ağaç fidanları köklü ve köksüz olarak iki türlü dikilir. Söğüt, dut, ayva, üzüm asması ve nar gibi ağaçların fidanlarını dikmek için köklendirilmiş olmasına gerek yoktur. Dikilen çubukların sürgün vermeden dikilmeleri gerekir. Sürgün vermeye başladıktan sonra dikilen çubukların tutma şansı hemen, hemen yok gibidir. Bu nedenle köksüz çubukların şubat ayı içerisinde dikilmesinde yarar vardır. Peki, bu çubukları firesiz tutmalarını sağlamak için ne yapmalıyız. Çubukları mümkün olduğu kadar derine dikmeliyiz. Çubuğu dikerken bir demir çubukla açılacak olan deliği kırk beş derecelik bir açıyla delip çubuğu deliğe sokmalıyız. Olanaklar elveriyorsa dikilen toprak yaş olsa bile sulamakta yarar vardır. Suyun taşıyacağı toprağın fidan adayını hava almayacak şekilde sarmasını sağlar. Dikilen çubuğun üzeri köstebek olarak tabir edilen bir toprak yığınıyla örtmekte yarar vardır. Bir de çubuk ne kadar derine dikilirse tutma şansı o kadar fazla olur. Köklü fidanlar dikilirken aşı yerinin toprak altında kalmamasına dikkat etmek gerekir. Toprak altında kalan aşı yeri mantar hastalıklarına yol açar. Köklü fidanlar nisan ayının ilk yarısına kadar dikildiğinde yerine uyum sağlaması daha iyi olur.
Köksüz dikilebilen ağaçların içinde nar ağacının dikilmesinde, nar ağaçlarının mısır gibi birbirine dayanarak döllenme yaptığını göz önüne alarak iki ağaç arasının üç metreyi geçmemesine dikkat etmek gerekir. Su kenarlarında hayat bulan söğüt ağaçlarının konumuzun dışında tutulması gerekir. Dut ağacı ise sulanması gerekmeyen bir meyve türüdür. Sulanmayan dut ağaçlarının meyveleri, sulanan dut ağaçlarının meyvelerinden daha lezzetli olur. Ayva, erik, şeftali, kayısı gibi meyve ağaçları her ne kadar suyu sevseler de fazla verilen su ağacı bozabilir. Sulanan ağaçlarda bağ asması dahil kökleri suyun etkili olduğu alanda gelişir. Bu nedenle sulanan ağaçların altları sürülmemeli ve çapalanmamalıdır. Ayrık, kan yaşı gibi çok zararlı otların dışındaki otların ağaçlara yararı çok büyüktür. Ağaçlar sulandığında otlar ağaç için fazla olan suyu emerek mas ederler. Gölgeleriyle de yerin tavının korunmasını sağlayarak ağacın düzenli olarak sudan yararlanmasını sağlar. Kuruduklarında ise toprağa karışarak yeşil gübre olur.
Nar ağacı yetiştirmek isteyenleri en çok korkutan, nar meyvelerinin çatlamasıdır. Kimileri narların cinsleri yüzünden çatladığını zannetmektedirler. Oysa dünyada çatlayan bir nar türü yoktur. Nar iki nedenle çatlar. Birincisi fazla su İkincisi ise susuzluktur. Bu olumsuzluğu etkisizleştirecek olan ise, diplerinde çıkan otlardır.
Şimdi de nar türlerini inceleyelim. Ekşi nar meyvesi yalnızca şifalı nar ekşisi yapmakta kullanılır. Meyve olarak tüketilemez. Kadınar meyvesi çok dayanıklıdır. Sapı ile kesilip ipe dizildikten sonra az ışık alan serin bir yere asıldığında aylarca bozulmadan asıldığı yerde kalır. Kadınar meyvesi iri tanelidir. Sert çekirdekli olmasına rağmen çok lezzetlidir. Lefon nar iri taneli ve az mayhoş bir meyvedir. Oldukça lezzetlidir. Son yıllarda nar piyasasına hakim olan Hicaz narıdır. Çoğu ekşiye yakın mayhoş ve çok az da tatlı olanları vardır. İnce ve sert tanelidir. Aslında Hicaz narı sıkmalık olarak yetiştirilmesine rağmen meyve olarak yenilmesi için pazarlanmaktadır. Gelelim tüm nar türlerinin en asili olan çekirdeksiz nara. En çok karşılaştığım soru ise çekirdeksiz nar olur mu sorusudur? Türkü dinlemeyi sevenler mutlaka Bedia Akartürk’ün söylediği şu İzmir’den çekirdeksiz nar gelir türküsünü anımsayacaklardır. Çekirdeksiz narın ana yurdu bildiğim kadarıyla Menemen’in Emirâlem beldesidir. Gerçi artık son düzenlemelerde mahalle statüsüne tabi olmuştur. Çekirdeksiz nar çok lezzetli ve çok yumuşak tanelidir. Ne yazık ki meyvesi kadınar gibi uzun süre saklanmaya elverişli değildir. Nar hasat mevsimi geldiğinde İstanbul’un büyük pastane sahipleri tarafından meyve daha dalındayken satın alınır. Bu nedenle Menemen pazarında çatlaklarından başka çekirdeksiz nar bulma olasılığı hemen, hemen yok gibidir. Emirâlem’e gittiğimde biri Kahyaoğlu bize nar yetiştirin diye yazdın durdun. Biz de seni dinledik. Şimdi de yetiştirdiğimiz narlar elimizde kaldı. Kilosunu elli kuruşa alan bile yok dedi. Ben de ben size Hicaz narı dikin dedim mi? Demedim. Ya ne dedim? Çekirdeksiz nar yetiştirin dedim. Hadi bana bir kasa çekirdeksiz nar bul. Kilosunu altı liradan alayım dedim. Bulamam ki, onlar çoktan satıldı dedi.
Geçtiğimiz yıl Ege Üniversitesi Zirai araştırma enstitüsünün yaptığı iyileştirme çalışmaları sonucunda beş tür çekirdeksiz nar geliştirdiklerini ve fidan yetiştirme çalışmalarının başlatıldığını açıklamıştı. İnşallah bu çalışmalar iyi sonuç verir ve halkımız kalp sağlığı için çok yararlı olan çekirdeksiz narlardan bol, bol tüketir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Adama Bak Adama
Adama Bak Adama
Kalıbına bakanlar adam gibi adam zanneder ama adamlığı mim kaybetmiş ki o bulsun. Adama benzeyen adam önce giyim reyonunda boy gösterdi. Burnunu giysilerden birinde temizledikten sonra yoluna devam edip unlu mamuller bölümüne geldi. Teşhir dolabının üzerindeki kurabiyelerden üç dört tane aldıktan sonra gözden kayboldu. Çiğ köfteciden çiğ köfte alırken o da geldi. Kendisine sunulan tadımlığı yerken biz oradan ayrıldık. Adama karşı yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Analar ne evlatlar yetiştiriyor diye düşündüğümüzle kaldık. Bir gün de Beyazıt’ta kamyonetine yüklediği peynirleri satmakta olan satıcının yanına biri geldi. Neredeyse satıcının tüm satışa sunduğu peynirlerin tamamından tattıktan sonra hiçbir şey söylemeden yoluna devam ederken satıcı ardından bağırdı. Bey efendi size bir de çay ikram etseydim dedi. Bu gibi insanlarda nasıl bir surat vardı ki kendilerine söylenenlerden utanmıyorlar bile. Hani derler ya adama bakın. Yüzüne tükürseler yağmur yağdı diye şükreder. Bu adamlar da mutlaka o tip adamlardan biridir. Vermeyince mabut neylesin Mahmut derler. Bir de bu adamların yetiştirdiği evlatlarını ve yetiştirecekleri torunlarını düşünün. Emek vermeden kazanmaya alışmış veya alıştırılmış olanlardan topluma ne hayır gelir? O insanlar adap ve edepten ne anlarlar?
***
Tunceli milletvekili Kamer Genç’in mecliste açıkladığına göre Türkiye’nin malı olan on altı adaya Yunanlılar kendi bayraklarını dikerek adaların sahibi olduğunu tüm dünyaya ilan etmiş. Oysa Kardak kayalıkları yüzünden iki ülke savaşa girecek gibi olmuştu ama o günlerde yaşananlar için isterseniz çocuk kavgası deyin. İster kayıkçı kavgası. Hani çocuklar birbirlerinden korktuklarında benim babam senin babanı döver diyerek kavgadan sıyrılırlar ya. İşte Kardak kayalıklarının dalaşması ona benzer bir dalaşma olmuştu. Başbakan yardımcısı Sayın Deniz Baykal’ın dahiyane! bir önerisiyle Kardak kayalıklarının karşısındaki kayalıklara asker çıkararak adeta çocukların kavgalarına benzer bir kavga yapılmıştı. Oysa orada yapılacak olan deniz kuvvetlerimiz Kardak kayalıklarına çıkıp adadaki adamları ve keçileri alıp Türkiye’ye getirerek kararlılığımızı göstermekti. Daha önce de Meis adasının arkasındaki statüsü belirlenmemiş iki adaya da Yunanlılar el koymuşlardı. Türkiye gerekli tepkiyi yeteri kadar gösteremediği için o adalar Yunanlıların oldu. O olaydan cesaret alan Yunanlılar bu kez de on altı adaya el koymaktan hiç bir sakınca görmedi. Son olaya neden olan adalarda bayrağımız dalgalanıyor olsaydı Yunanlılar o bayrağı oradan indirmeye cesaret edebilir miydi? Şayet cesaret edebiliyorsa Türkiye bitmiş demektir. Şu anda Türkiye’nin yapması gereken o adalardaki Yunan bayraklarını toplayıp yerine Türk bayraklarını dikmektir. Eğer bu yapılmazsa Ege’nin yakın zamanda Yunan gölü olması kaçınılmazdır.
Foça körfezinde adacıklar var. Bunların en büyüğü Foça’ya en yakın olanıdır. O adaların tümü statüsü henüz belirtilmemiş olan adalar içindedir. Bu yüzden adalar ne turizme ne de iskana açılamamaktadır. Bin dokuz yüz elli yılının öncesinde belediye başkanlığı yapmış Olan Tahir Müstecaplıoğlu, Yunan oyununu bozmak için adayı ağaçlandırmak istemişti ama başaramamıştı. Yerel Gündem 21 in halka açık toplantısında söz alarak adanın ağaçlandırmasını konu etmiştim. Bana destek verin. O adayı yemyeşil bir ada yapayım demiştim ve nasıl yapacağımı da anlatmıştım. Geçmişte Rumlar zeytin ağaçları yetiştirmek için diktikleri her zeytin fidanının yanına bir çatlak testi veya küp koyup su doldururlardı. Fidan bu kaplardan aldıkları nemle kök atıp büyüme sürecine girerlerdi. Günümüzde ise çöpe atılan yüzlerce hatta binlerce teneke var. Bu tenekelerin dip tarafına toplu iğnenin ucu kadar küçük bir delik açıp fidanın dibine koyup su doldurursak hiçbir fidan tutmazlık ve büyüyemezlik yapmaz demiştim. Toplantıdan ayrıldıktan sonra bir orman yüksek mühendisi yanıma gelip beni söylediklerimden dolayı kutlamış ve teşekkür etmişti. Bize okulda o metodu öğretmişlerdi ama unutmuştum. Hatırlattığın için teşekkür ederim demişti.
Bizim olması gereken tüm adaları bayraklarımızla donatıp ağaçlandırmalıyız ki adaların sahibi olduğumuzu dost düşman herkes öğrensin.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
2007 Türkiye Şampiyonu İZMİR/Menemen H.E.M
2007 Türkiye Şampiyonu İZMİR/Menemen H.E.M
Girit Usulü Beslenme
Girit Usulü Beslenme
Beslenme uzmanları nedense Girit usulü beslenmenin adını Akdeniz usulü beslenmeye çevirdiler. Eskiler çok iyi anımsarlar. Şimdilerde Amerikan salatası dedikleri yardımcı yemeğin adı Rus salatasıydı. Rus düşmanlığı sınır tanımadığından adını Amerikan salatasına çevirdiler. Zira o yıllarda moda olan Amerika hayranlığıydı. Girit usulü beslenmede temel besin otlar, sebzeler ve zeytinyağı idi. Bir de Girit tarhanası dedikleri, Giritlilerin ksino hodro dedikleri (ekşi iri) çorbası vardı. Bu çorbayı annem çok yapardı. Yaz sıcakları başladığında annem yazlık bahçe evimizin mutfağının köşesinde duran yirmi litrelik küpü yıkayıp temizler ve içine maltız keçimizden sağılan dört litre sütü koyardı. Bu işlem beş günde tamamlanırdı. Her süt koyduğunda bir tutam da tuz koyardı. Dört beş gün sonra komşumuz Muharrem dayıdan aldığımız el değirmeninde önceden yıkanıp kurutulmuş olan buğday öğütülürdü. Daha sonra bu buğday küpteki ekşitilmiş sütle karıştırılıp iyice yoğrulurdu. Gereken kıvam yakalandığında o koca hamur topağından küçük parçalar koparılır ve avuç içinde hafifçe sıkılıp şekillendirildikten sonra temiz bir çarşafın üzerine konulurdu. Yaz sıcağında bu minik topaklar çabucak kururdu. Yeterli kuruma sağlandığında birkaç bez torbanın içine doldurulurdu. Farelerden zarar görmemesi için de torbalar tavana asılırdı. Gerçi evimizde elmas adını verdiğimiz kedimiz sayesinde farelerin barınmaları olası değildi. Bu topaklardan yapılan çorbayı çok sevdiğimden sabahları kahvaltımın değişmez çorbasıydı.
Bahçemiz yenilebilen otlar bakımından çok zengindi. Bu nedenle soframızdan ot yemekleri hiç eksik olmazdı. Giritlilerin uzun yaşamasının en büyük nedeni bu otlarla beslenmeleriydi. Mübadelede Girit Türklerinin neredeyse tamamı sahil boylarında iskân ettirilmişlerdi. Bu nedenle sahil bölgelerinde kurulmakta olan semt pazarlarında yenile bilen her türlü otu bulmak olasıdır.
Girit Türkleri İzmir’e yerleştiklerinde Girit’teki alışkanlıklarını İzmir’de de sürdürmüşlerdi. Bu durum yerli halkın dikkatini çekmiş ve bu durum fıkralara konu olmuştu. Çocuk bağırmış. Baba bahçeye iki inek ile bir de Giritli girmiş. Önce hangisini kovayım demiş. Babası inekleri bırak. Önce Giritliyi kovala demiş. Girit henüz Osmanlı mülkiyetinde iken adaya bir doktor atanmış. Uzun süre hasta beklemiş ama gelen olmamış. Bir gün eşine hadi hanım çıkıp şöyle bir gezelim. Bu halk ne yapıyor? Nasıl yaşıyor? Neden hasta olmuyorlar? Araştırıp dönelim demiş. Gezi sırasında kadınların ot topladıklarını görmüşler. Birkaçının yanına gidip topladığınız otları ne yapacaksınız diye sormuşlar. Yemek yapacağız yanıtını alınca doktor, eşine hadi hanım. Evimize dönüp denklerimizi hazırlayalım. Buranın insanı ilacını kendisi yapıyor. Buradan bize ekmek çıkmaz demiş.
Bahçemde hardal, radika çok olurdu. Bir gün bir çuval hardal topladım. Bir çuvala da marul doldurdum. Bir çuvalı da roka, tere ve maydanozla doldurdum. Çuvalları arabama yerleştirip İstanbul’un yolunu tuttum. Kayınvalidem bu kadar otu ne yapacağım ben deyip çoğunu komşularına dağıttı. Hardalı bilen olmadığı için tamamı elde kaldı. Kayınvalidem bolca hardalı kaynatıp bir kısmını bol ekşili ve zeytinyağlı salata yaptı. Kalanını da tavada yumurtayla pişirdi. İkisi de o kadar hoşa gitmişti ki; tam bir hafta hardal yemeği yemiştik.
Eşim Giritli olmadığı için ot yemeklerini bilmezdi. Menemen’in pazarı Perşembe günleri kurulur. Sebze ve meyvelerle birlikte altı yedi demet de rezene (arapsaçı) aldım. Eşim rezeneleri görünce feryadı bastı. Bu pis kokulu otları ne yapacağım dedi. Rezenenin çok şifalı bir ot olduğunu söyledim. Kuzu eti ile pişirildiğinde yemesine doyum olmaz dedim. Kiracımız olan kasaptan bir kilo kuzu eti aldım. Üst katta oturan kardeşimin eşini çağırıp rezeneyi beraber pişirin. Hep birlikte yeriz dedim. Ertesi hafta pazara giderken eşim sıkı, sıkı rezene almayı unutma diye tembihlemişti.
Ot yemeğini severek yiyenler bu sayede çok uzun ömürlü oluyorlar. Tanıdığım Giritliler içinde en uzun yaşayan Mavraki lakaplı Giritli bakkaldı. Dükkânının bulunduğu sokak halen Mavraki Sokağı ve yokuşu olarak anılmaktadır. Mavraki yüz on dokuz yıl yaşamıştı. Hem de ne yaşamak. Ölünceye kadar dükkânında çalışmıştı. Toptancıdan aldıklarını sırtında taşıyarak dükkânına götürürdü. Yükü ne kadar olursa olsun. Araba kiralamazdı. Gerektiğinde iki üç sefer yaparak yükünü taşırdı. Bir gün gazetelerden birinde bir fotoğraf yayınlanmıştı. Yüz altı yaşındaki bir adamın yaş günü kutlanıyordu. Üstelik adam diyaliz makinesine bağlıydı. Yüz on dokuz yıl yaşayan Mavraki ise doktor yüzü bile görmemişti.
Sağlıklı bir yaşam için sebzelere ve yağ olarak da zeytinyağına yeteri kadar önem vermeliyiz.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Boşlukta Kalanlar
Boşlukta Kalanlar
İstanbul Büyükşehir Belediyesinin hazırladığı 1/5000 şehir planı askıya asıldı. Plana itiraz edenler itirazlarını yapacaklar. Planı incelemeye gerek görmeyenler, planın ucu kendilerine dokunduğunda nasırlarına basılmış gibi acı, acı feryat edecekler ama iş işten geçtiği için feryatları boşlukta kalacak. İşin en kötüsü bu 1/5000 plan ile o kadar çok söylentiler var ki konut sahiplerinin huzurunu iyiden iyiye kaçırıyor. Daha da kötüsü konu ile ilgili belediyeye gidip bilgi almaya çalışanlar, doyurucu bir bilgi alamadan geri dönüyorlar. Silivri Belediyesinin bu söylentilerin huzur kaçırmaması için herkese ulaşabilecek doyurucu bir açıklama yapması gerekir. Ne yazık ki bu güne kadar böyle bir açıklama yapılmadı. Kumluk mevkiinde konut sahibi olanları diken üstünde oturtan bir söylenti var. Söylentiye göre Muammeraksoy caddesinin Klasis’e gidiş yönüne göre sol tarafta kalan tüm binalar yıkılacak. Buna bir de Mimarsinan köprüsünün iki yüz metre olan koruma alanını da kattığımızda yıkımın ne kadar çok insanı etkileyeceği açıkça belli olur. Bu nedenle bu yıkımlar konusunda belediye suskunluğunu bozup gereken açıklamayı yapması gerekir. Hem de tüm Silivrililerin duyabileceği bir şekilde yapması gerekir.
Yapılacak olan istimlâkler işe yarasa bari. Boğluca deresinin iki yakasındaki binaların yıkılma kararı alındığında dere yatağında öyle bir düzenleme yapılacaktı ki bırakınız Türkiye’yi, dünya dahi parmak ısıracaktı. Dere yatağı o kadar çok genişletilecekti ki içinde gondollarla gezilecekti. Silivri bir daha geçmişteki gibi bir sel felaketiyle karşılaşmaması için E5 üzerindeki köprünün altındaki su geçidi yeteri kadar genişletilmeye başlandı. Genişletme normal bir genişletme olarak yapılmakta. Oysa o dere yatağında gondolların gezebilmesi için köprü geçişinin gerektiği şekilde yüksek tutulması gerekirdi. Bu yapılmadığı için o dere yatağında gondol sefası yapılabilir mi? Gondol sefası yapılabilmesi için E5 köprüsünde aktarma mı yaptıracaklar? Aslında gondollarla gezmek söylemi derenin iki yakasındaki binaların yıktırılmasını şirin göstermek içindi. Kaldı ki sel felaketine neden olan dere yatağının darlığı değildi. Sele E5 köprüsündeki geçişin dar olması neden olmuştu. Selin taşıdığı ağaç dalları, otlar ve sazlar geçişi tıkayınca asfaltın üzerinden akan sular sel felaketine neden olmuştu. Oysa Boğluca deresinden Tuzla deresine bir kanal açılmış olsaydı. Sel suları köprü geçişinden önce su bölüneceğinden sel tehlikesi tamamen ortadan kaldırılmış olurdu.
Gelelim Boğluca deresinde esas yapılması gerekene. Boğluca deresindeki aşırı kirliliğin neden olduğu pis kokuların yok edilmesi için daha önce yazdığım gibi dere yatağının sık, sık temizlenmesi için dere sularının denize döküldüğü yere açılır kapanır bir kapak yapılması gerekir. Deredeki kirli suları bir boruyla denizin kırk metre derinine pompalandığında oluşan basınçla pis kokulara neden olan bakteriler öleceğinden sahilde gezinenleri bunaltan o pis kokular tamamen yok edilecektir. Bu yapılmadığı takdirde o dere içinde bırakınız gondolla gezilmeyi, sahil boyunda bile rahat bir gezi yapılamaz.
Silivri’de iç ve dış turizmin gelişmesi için öncelikle denizin kirlenmesine neden olan tüm olumsuzluklar yok edilmelidir. Denizin temizlenmesi sağlanmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde sahilde yapılacak düzenlemeler ve yatırımlar verimli olmayacaktır. ,
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Soba Zehirlenmeleri
Soba Zehirlenmeleri
Kış aylarında gün geçmiyor ki gazetelerde ve televizyonlarda soba zehirlenmeleri ile ilgili haberler olmasın. Eğer soba zehirlenmelerinde çok ucuz ve kolay önlemler alınmış olsa bu zehirlenme olaylarından eser kalmaz. Yine soba zehirlenmeleriyle yeni bir haber var. Soba zehirlemesi yüzünden gencecik iki öğretmenden biri ölmüş, diğeri ise hastanede ölüm kalım savaşı veriyor. Haberi okur okumaz İnternet’e girip gaz alarm aletleri ile ilgili bir araştırma yaptım. Fiyatları kırk beş liradan üç yüz liraya kadar çıkıyor. Kırk beş lira olanı soba tütmelerinde, likit ve doğalgaz kaçaklarında kesinlikle uyarıcı olur. Geçmişte tarım ile uğraşırken tarlalarımda kullanacağım nitrat gübresini Zirai Donatımdan ve tüccarlardan alabilmek için Ziraat Odasından çiftçi olduğuma dair belge almam gerekiyordu. Nitrat için belge istenmesinin nedeni nitrat ile nitro gliserinli bomba yapılabilmesiydi. Gerçi hiçbir çiftçi nitrat ile bomba imal edebilecek kapasitede değillerdi ama yine de önlem önlemdir. Gübre olayını göz önüne aldığımda aklıma şöyle bir soru takılıyor. Odun ve kömür satıcıları müşterilerinden evlerinde duman alarm cihazı bulunduğuna dair belge isteyemez mi? Çıkarılacak bir yönetmelikle ısınma cihazları kullanılan her yer için gaz alarm cihazları bulundurulması zorunlu hale getirilebilir. Bu yapılırsa soba ve gaz kaçağı zehirlenmeleri haberlerinden kurtulmuş oluruz. Dahası alarm cihazları Çin’den devlet eliyle alınacak olsa fiyatı yarı yarıya düşer.
Nasıl bir ülkede yaşadığımızı anlamak olası değil. Her gün televizyonlarda birçok dolandırıcılık ürünlerinin pazarlanmakta olduğunu izliyoruz. Sağlık Bakanlığının sağlığa zararlı olduğunu tespit edip eczanelerden toplattırdığı SANAX adlı sözde ilacın reklamları devam ediyor. Doğalgaz ve elektrik faturalarının çok yükselmesini fırsat bilen uyanıklar hiçbir işe yaramayan ürünlerinin reklamını ve pazarlamalarını sürdürüyorlar. Ne yazık ki halkımız bu konuda uzman olan kişilere danışma gereği bile duymuyorlar. Aldatıldıklarını anladıklarında ise iş işten geçmiş oluyor. İşin ilginç yanı ucuza pazarlanmakta olan işe yaramaz ürünler piyasada fazla rağbet görmeyince kalıp değiştirdikleri yeni ürünlerini eski ürünlerinin on beş yirmi kat fazlasıyla piyasaya sürüyorlar. Ne yazık ki bu işe yaramaz ürünlerini pazarlayanların önünde hiçbir engel yok.
***
Sayın Bakan büyük bir güvenle açıklıyor. Biz büyük işler başarıyoruz. Bu yüzden halen halkımızın yüzde elli bir buçuğunun güvenini taşıyoruz diyor. Çok merak ediyorum. Nasıl bir başarı ki bu önümüzdeki bir buçuk yıl sonra yapılacak olan seçimlerde seçmenlerin yüzde elli bir buçuğunun oyunu alacak? Görünen işsizlik oranı neredeyse yüzde on. Görünmeyenlerle birlikte yüzde on beşi buluyor. Memuru, işçisi, emeklisi ve tarımcısı yoksulluktan geçim sıkıntısı çektiklerinden ağlaşıyorlar. Esnaflar ise siftah bile yapamadıklarından yakınıyorlar. Böyle bir durumda seçmenlerin yeni bir arayış içinde olmaları gerekmez mi? Bu sonucu ortaya çıkaran anket firmaları bu sonuca nasıl varmışlar? Anketlerini tutucu bir çevrede yaptıkları için mi bu sonuca ulaşıyorlar? Bunca anket yapılıyor. Ne hikmetse bana oyunu hangi partiye vereceksin diye soran hiç olmadı. Benim tipimi beğenmediklerinden mi bana sormuyorlar?
Evimin balkonunda otururken üç genç kız sokak kapımızın önüne geldiler. Belediyemiz (AKP) hakkında anket yapıyoruz. Katılmak ister misiniz diye sorduklarında elbet de katılırım dedim. İlk sordukları belediyemizin çalışmalarından memnun musunuz oldu? O günlerde iskelet halinde olan AVALON’u göstererek bana bu soruyu sorabilmeniz için önce şu hilkat garibesi binanın yıktırılması gerekir. O bina karşımızda dururken belediyenizin nesinden memnun olacağız dedim. O binadan biz de şikâyetçiyiz dediklerinde o zaman ne duruyorsunuz? Yıktırsanız ya dedim. Yapmakta oldukları anketin her ay yapılacağını söylemelerine rağmen bir daha onları görmedim. Belli ki benden memnun kalmamışlardı. AVALON binası güya vidalı, istenildiğinde sökülüp götürülecek bir binaydı. İnşaat devam etti ve bina betonarme olarak tamamlandı. Belediyede iktidar değiştikten sonra Emsal RİSOS binası yıktırıldığı halde o binaya dokunulmadı. Belediyede iktidar değiştiği halde yıktıracağız diyen CHP lilerin gıkı bile çıkmıyor.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail. Com
www.ozcannevres.com
abi saygılar sunuyorum bilgilerinden faydalanmak amacı ile açıklamalamanı okudum beni ilgilendiren yönü co2 zehirlenmeleri ile ilgili bu işi saglık bakanlıgı ele alacak bu tür dedektörlerin kullanılması avrupa ülkeleride nasıl mecbur kıınıyorsa bizdede aynısı uygulanmalı.bu tür zehirli gazlardan zehirlenen ülkeler arasında dünyada ilk sıradan kurtulmuş olabiliriz..
Adını Koymak Gerekir
Adını Koymak Gerekir
Silivri’de yeni 5000/1 plan gereği sahile elli metre mesafe içindeki tüm binalar yıkılacak ve halkın denize rahatça girip çıkması sağlanacak. Yıkılan binalardan ortaya çıkan alalar sahil ve park düzenlemeleriyle turizmin gelişmesine katkı sağlanacak. Eğer amaç bu ise takdir etmekten başka söz bulamıyorum. Son zamanda yayılan bir söylentiye göre Kumluk mevkiinde Mimarsinan köprüsünden Klasis’e giden caddenin sol tarafında kalan binaların tümü yıkılacak. Yıkılacağından söz edilen binaların büyük çoğunluğu elli metrelik sahil şeridinin içinde kalmıyor. Buna rağmen buralarda villası bulunan her mülk sahibi huzursuz. Bu yüzden sahil kıyı şeridinin nereden başlayıp nerede bittiğinin mutlaka belirtilmesi gerekir. Bu binaların yıkılacağı söylentisi yalan olsa bile mülk sahiplerinin tedirginliğini kaldırmak olası değil. Bu nedenle adından söz edilen bölgede neredeyse tüm villalar satışa çıkarılmıştır.
Sınır çizgisi kesinlikle belirtilmemiş olan elli metrelik mesafe oldukça afakîdir. Yeri geldiğinde jiklet sakızı gibi nereye uzatılmak istenilirse oraya kadar uzatılabilir. Kesinlikle belirtilmesi gereken sahil mesafesi nereden başlıyor? Kumsalın son bulduğu noktadan mı? Yoksa dalgaların en son ulaşabildiği noktadan mı? Her ne kadar Marmara denizi bir iç deniz olsa da, şiddetli lodosta dalgalar iki üç metreye ulaşabilmektedir. Ölçü o dalgaların ulaştığı yer olursa vay sahilde villaları olanların haline. İş bununla da kalmıyor. Boğluca ile Tuzla dereleri çevresinde sel koruma alanları belirlenecek. Bunun sınırları nasıl belirlenecek. Deniz seviyesine sıfıra yakın olan tüm villalar bu sel tehlikesi olduğu kabul edilecek olan alan içinde olduğu mu sayılacak? Eğer öyle sayılacak ise son zamanlarda yapılan ve yapılmakta olan beş katlı binalar için neden ruhsat veriliyor? Akla neredeyse hepimizin kullanmakta olduğu bir söz geliyor. Burası Türkiye, burada her şey olur. Öyle olmasaydı sahil boyundaki denize sıfır konumdaki villaların inşa edilmelerine izin verilir miydi? Okuyucularım bu elli metre kararının yeni çıktığını sanmasınlar. Bu karar Cumhuriyetimizin ilk kurulduğu yıllardan bu yana var. Bu karar bin dokuz yüz elli de CHP yönetiminin son bulduğu tarihe kadar tavizsiz uygulanıyordu. Bin dokuz yüz ellide Demokrat Parti iktidara geldiğinde Demokrat Partinin İzmir’deki ağır toplarından Doktor Mustafa Bozoklar’ın önünü açtığı sahil yağması başlamıştır. Doktor Bozoklar Yenifoça’nın Gencelli mahallesinde yol ile denizin arasına yaptırdığı dolgunun üzerine muhteşem bir villa kondurmuştu. Yani bina sahilde değil, kumsal ile denizin içindeydi. Bina inşa edildiğinden bu yana güya yıkılacaktı ama nedense bina sapa sağlam yerinde duruyor. Aslında yasalar ve kurallar uygulanmak için konulur ama bizde nedense kişiye göre uygulanmaları için konulur.
Yasalar ve kurallar kişiye göre uygulandığında ortaya telafisi mümkün olmayan haksızlıklar çıkıyor. Babama ait beş bin beş yüz metre karelik zeytinlik Menemen’in yeni imar planı içinde kalmıştı. Babam yeni planı gördüğünde şok olmuştu. Zira arsasının tamamı okul ve cami alanı yapılmıştı. Yani arsamız yok pahasına elimizden alınacaktı. Demokrat Partinin devamı olan Adalet Partisinden biri babama buranın yarısını bana sat. Satın aldığımda bu okul ve cami kararını kaldırtırım dediğinde babam öneriyi kabul edip yarısını o kişiye satmıştı. Adamın dediği oldu. Babam yeni bir kararla arsası tekrar elinden alınır korkusuyla arsaları değerinin çok altında satmıştı. Arsalardan elde ettiği gelirle Nevres apartmanını inşa ettirmiş ve bir de yeni bir traktör alabilmişti.
Biz CHP ye gönül vermiş kimseler olarak her zaman büyük haksızlıklara uğradık. Bir ara Menemen’deki arsamız Organize Plastik Sanayi bölgesinin koruma alanı içine alınmıştı. Güya bu karar kaldırılmış ama henüz 5000/1 plan onaylanmadığı için geleceğinin ne olacağı belli değil. Halamın çocuklarının Menemen Emirâlem mahallesindeki dokuz yüz dönümlük Palamut tepe adlı arazisi de sit alanı ilan edilmiş durumda. O tepenin nesi sit alanı oluyor anlayamadım. Ne bir ören yeri ve nede orman niteliği olan bir yer. TARİŞ’ TE aralıksız olarak yirmi beş yıl başkanlık yapmış olan dayıları, yani babam yüzünden mi alınmış bu karar? İnşallah bir gün sağduyu hâkim olur ve bizim gibi haksızlığa uğramış olan herkes hakkı olan haklarını tam olarak kullanma şansını yakalarlar.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Ey Hukukçular
Ey Hukukçular
Ey hukukçular Fethiye canisi Berber Yiğit’i idamdan kurtaran hukukçular sözüm size. Fethiye Ölüdeniz’de Avusturya elçisinin kızını tecavüz ettikten sonra öldüren, kızın annesini de ağır yaralayan Fethiyeli Berber Yiğit için yargıdan idam kararı çıkmıştı. Bu kararın uygulanmaması için can siperine çalıştınız ve başardınız. Zira size göre Berber Yiğit’in yaşamak hakkıydı. Ya o öldürülen gencecik kızın yaşamak hakkı değil miydi? Ağır yaralanan anne de ölebilirdi. Kanımca bunu hiç düşünmediniz. Oysa o cinayet duygulu insanların yüreğine bir hançer gibi saplanmıştı. Bir hançer de Türk turizminin kalbine saplanmıştı. Uzun yıllar turizmimize ağır bir etkisi olmuştu.
O olayda Berber Yiğit’in idamı gerçekleşmiş olsaydı caydırıcı etkisiyle tinercilerin katlettiği öğretmen kızımız belki de hayatta olacaktı. Aynı olayda ağır yaralanan anne bedensel tedavisinin yanında psikolojik tedavi de görmüştü. Sanıklarla olayın keşfi yapılırken çevredeki insanlar o tinercileri linç etmek istemişti ama polis engeliyle karşılamışlardı. Anne uzun tedavilerden sonra bedensel olarak iyileşmiş olsa da ruhunda yer etmiş olan o derin yara hiçbir zaman iyileşmeyecektir. Yaşadığı sürece o derin yara kanamayı sürdürecektir. O yaşadığı vahşet olayını unutması olası mı? Olayda hem tecavüze uğramış, hem ağır yaralar almış, hem de biricik kızı gözlerinin önünde tecavüze uğramış ve tecavüz edildikten sonra öldürülmüştü. O zavallı kadın yıllardan beri kızı kara toprakta yatarken kızını öldüren caniler Rahşan affından yararlanarak ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşıyorlar. O anne bu acıya nasıl katlanıyor? Düşünmek bile istemiyorum.
Şimdi, de bu olayların üzerine tuz biber olan bir olay daha yaşıyoruz. Amerikalı amatör fotoğrafçı Sari’nin öldürülmesine tanık oluyoruz. Tamı tamamına on iki gün halen nerede olduğu bilinmeyen bir yerde tutulmuş, tecavüze uğramış ve sonunda başına vurdukları bir darbe ile canına kıymışlar. Bu iğrenç olay yalnızca ülkemizde değil, tüm dünyada tepkiye neden olmuştur. Bu iğrenç olay bacasız fabrika olan turizmimizi de çok kötü etkileyecektir. Ülkemizin gelişmesini istemeyen birçok ülke turizmimizi baltalamak için bu olayı en ağır bir şekilde kullanacaklardır.
İdam cezası için kim ne derse desin bence caydırıcıdır. Bu nedenle henüz ilkellikten kurtulamamış olan ülkemiz için idam cezasının kaldırılması çok erken olmuştur. Sayın Başbakan lafla peynir gemisi yürütmeyi bırakıp bir süre önce söylediği, idam cezasını geri getirmeyi düşünüyoruz sözlerinin arkasında durması gerekir. Aksi halde her gün gazetelerin ön sayfasında öldürülen gepgenç annelerin öldürülme haberlerini okumayı sürdüreceğiz. Her gün kadına şiddet olayları basına yansımaktadır. Kadına şiddeti hak gibi gören cani ruhlu insanlar şiddetle yetinmeyip öldürmekte hiçbir sakınca görmüyorlar. Kimisi o öldürülmeyi hak ettiği için öldürdüm diyor. Kimsin sen be… Eski eşin veya boşanmak üzere ayrılmış olan eşini öldürme hakkını kim verdi sana? Yeri geldiğinde Allah korkusundan söz ederler. Oysa bunlarda ne Allah ne de vicdan azabı korkusu var. Nasıl olsa ileride tövbekâr olup tüm günahlarından arınacaktır. Ne yazık ki kıt zekâlı bazı insanların beyinleri bu sözlerle yıkanmıştır. Oysa cana kıyan bir caniyi ne Allah affeder, ne de kul affetmemelidir. Çok sık çıkarılan aflarla bu cani ruhlu insanlar yeni suçlara itilmemelidirler.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Eskişehir Dedikleri
Eskişehir Dedikleri
Eskişehir belleğimde elli altı, elli yedi yıl önceki haliyle yer etmişti. Askerlik görevimin ilk sekiz ayı Ankara’da Mamak muhabere okulunda telsiz teknisyenliği eğitiminde geçmişti. Ankara’ya trenle giderken ilk defa gördüğüm Eskişehir adeta tipik bir kasaba görümünde idi. Belki de doğup büyüdüğüm Menemen’den hiç farkı yoktu. Adeta bir köy görünümündeydi. Daha sonra televizyonda yayınlanan bir programda Eskişehir’in güzelliklerini doya, doya izlemiştim. Orta Anadolu’nun köy görünümündeki bu il nasıl olmuştu da Sayın Yılmaz Büyükerşen döneminde dünyanın en modern, en düzenli şehirlerinden biri oluvermişti. Yılmaz Büyükerşen ve ekibinin bu başarısını herkesin kutlaması gerekir ama ne hikmetse iktidar bu gelişmelerden hiç memnun değiller. Onun önünü kesmek için ellerinden geleni yapmaya başladılar. Bu durum yalnızca Eskişehir için mi geçerli? Aynı durum birçok CHP’Lİ ve diğer partili belediyelerin de başına geliyor. Zira iktidar kendilerinden olmayanlara yaşam hakkı tanımak istemiyor. Bir zamanlar bir Demokrat Parti milletvekili adayı seçmenlere Erzurum’a liman yaptıracağını söylemişti. Erzurum’da deniz olmadığını söyleyenlere Erzurum’a deniz de getireceğim demişti. Uzun süre espri konusu olan bu söylem Eskişehir’de gerçek olmuştu. Yılmaz Büyükerşen ve ekibinin başarılı çalışmalarının sonunda Porsuk çayı üzerinde kurulan dev bir havuzun kenarında oluşturulan kumsalla Eskişehirliler deniz keyfini yaşar olmuşlardı. İktidar o havuzu kaldırtmak için ortaya türlü bahaneler koymuşsa da başarılı olamamıştı. İktidar Eskişehir’deki Yılmaz Büyükerşen iktidarına son vermek için belediye çalışanlarının bir kısmının gözaltına alınmalarını gerçekleştirdi. İktidar diyorum. Nedeni ise bu gözaltına almalar için bakanlığın onayı gerekmektedir. İnanıyorum ki, bu baskılar ne Eskişehirlileri, ne de İzmirlileri yıldırmayacaktır. İktidar bu iki ilde de her zamanki gibi havasını alacaktır.
***
Bakınız çok büyük bir devlet bakanımız ne diyor? Üstelik zatı âlileri Türkiye Cumhuriyetinde ulaştırma bakanı. Yoldan çıkarım diye Boğaziçi üniversitesine gitmedim diyor. Sayın bakana şunu anımsatmak gerekir bir çuval ceviz veya bir kasa elma içinde birkaç tane çürük çıktı diye tümü çürük sayılmaz. Yeter ki sağlamlar çürüklerden kıyaslanmayacak kadar çok olsunlar. Boğaziçi üniversitesinde okumakta olan kızımı görmeye gittiğimde bazı ağaçların gölgesinde çimenler üzerine uzanıp sohbet etmekte olan birkaç çift görmüştüm. Fazlaca samimi görünüyorlardı. Kızıma bu ne biçim okul böyle? Kızım onlar iki elin parmağını geçmeyecek sayıdadırlar ama ne yazık ki tüm öğrencilerin karalanmalarına yetip artıyor bile dedi. Aslında okulumuzda çok sıkı bir disiplin var ama ne hikmetse bunlara söz geçiremiyorlar demişti. Kızım haklıydı. Ziyarete gittiğimde ilk aradığım yer kızımın kalmakta olduğu yurt olmuştu. Yurt görevlileri adeta ecel soruları sormuşlar ve söylediklerimi inandırırcı bulduklarında kızımı çağırıp görüşmeme izin vermişlerdi. Bu da okuldaki disiplini göstermeye yeter de artar bile. Koskoca bir bakana bu şekilde konuşmak yakışmaz ama elin ağzı torba değil ki büzüp konuşmamasını sağlayalım. Sayın bakanın Boğaziçi üniversitesinin çok önemli bir irfan yuvası olduğunu öğrenmesi gerekir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com www.ozcannevres.com
Ben Yabancılarla Konuşmam
Ben Yabancılarla Konuşmam
Günlerdir torunum Can ile ilgilenmekten yazı yazmaya ara vermek zorunda kaldım. Yaklaşık on beş gün torunumuzdan ayrı yaşayacağız. Zira onu on beş günlük tatilini geçirmesi için annesinin yaşamakta olduğu Zonguldak’a gönderdik. Tatil başlamadan önce bizi büyük bir heyecan sarmıştı. Merakla karnesinin nasıl olacağını görmeyi bekliyorduk. Can ise çok rahattı. Sen merak etmiyor musun diye sorduğumda niye merak edeyim dedi? Ben karnemin nasıl olacağını görüyorum. Yine takdir belgesi Allah’ın emri demişti. Dediği gibi takdir belgesi aldı ama sonuçtan pek memnun kalmamıştı. Ben bu güne kadar hep derslerime dörtte bir kapasitemle çalışmıştım. Tatilden sonra tam kapasitemle çalışacağım demişti. Bir öğretmeniyle konuşurken Can’ın halası da çok başarılıydı. Ona Menemen’in elektronik beyni diyorlardı. Halası Amerika’da, Amerikan üniversitelerinde öğretim üyesi ve matematik doktoru olduğunu söylediğimde öğretmeni belli dedi. Onun matematikteki başarısı geninde var dedi. Öğretmene Can ile ilgili bir anımı anlattım. Can’a öğretmeni bir ödev vermiş. Sana biri postaneye nasıl gidilir diye sorarsa ne yaparsın diye sormuş. Can’ın yanıtı çok netti. Ben yabancılarla konuşmam. Can’ın bu yanıtını bir paylaşım sitesinde paylaştığımda katılımcıların birçoğu çok gülmüşlerdi.
Torunum Can’ın takdir ve üstün başarı belgeleri www.ozcannevres.com başlıklı sitemde yayınlanmaktadır. Lise birin yani dokuzuncu sınıfın ilk takdir belgesini de eskilerine eklemek kısmet oldu. Biri torunumun başarısını hazmedememiş olacak ki; bir mesaj atmış. Mesajında bana ne ulan senin torunundan diye yazmış. Karşılık olarak ahırının kapısını kim açık bıraktı diye sormak geldi içimden ama yazmadım. Onun seviyesine düşmek istemedim. Keşke tüm çocuklarımız torunum Can ve halası Hediye Nevres Gün kadar başarılı olabilseler. Onların başarılarından da çocuklarımınki kadar gurur duyarım ve mutlu olurum.
Şu an televizyonda çocuklarla ilgili bir program var. Konunun ağırlığı çocuk kaçırılmaları ile ilgili. Bu konuyu yazılarımda birçok defa işlemiştim. Özellikle Kayseri’de öldürülen üç çocuk yüzünden oldukça geniş yazmıştım ve kendi çocuklarımdan örnek vermiştim. Dört çocuğumun dördüne de yabancılardan hiçbir şey almamalarını öğretmiştim. İlk çocuğum olan kızımla bir bayram günü babaanneme bayramlaşmaya gitmiştik. Kızım henüz iki yaşındaydı. Babaannem her torununa yaptığı gibi kızıma da yirmi beş kuruş verdi. Kızım parayı almayınca parayı az bulduğunu zannederek bir lira verdi. Onu da almayınca iki buçuk lira verdi. Sonuç aynıydı. Benim babamda paya çot vay demişti.Babaanne ısrar etme, o kimseden para almaz dediğimde babaannem çok kızmıştı ve çocuğu terbiyesiz alıştırıyorsun demişti. Ben hayır terbiyesiz alıştırmıyorum. Gerektiği gibi yetişmesini sağlıyorum. Daha ne oldu iki çocuğun çikolata ile kandırılıp götürüldükten sonra öldürülüp pis kanala atıldığı. Bunu unutmak olası mı dedim? O günler benim çocuğumu eğitim şekli çok yadırganmıştı ama daha sonra tüm sülalem aynı kuralı kendi çocuklarında da uygulamaya başladılar.
Bu günkü programda da benim yıllar önce, daha doğrusu elli yıldan beri uyguladığım eğitimi anne ve babalara öğretmeye çalışıyorlar. Çocuklarınıza yabancılardan hiçbir şey almamayı öğretin diyorlar. Nitekim Kayseri’deki olaydan sonra çocukların kapı, kapı dolaşarak şeker ve para istemeleri çok azaldı. İnşallah bu gelenek tamamen unutulur ve çocuklarımızın başına bir daha kötü olaylar gelmez.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Kötü Kader
Kötü Kader
Talihsizlikler bir insanın veya bir ailenin yakasına yapıştığında ne yazık ki kurtulmak mümkün olmuyor. Ortaokulda sınıf arkadaşım Alşan Yüzbaşı’nın ağabeyinin ve yengesinin trafik kazasında yitirildiğini duyduğumuzda kahrolmuştuk. Yine de küçük de olsa küçük kızlarının kazadan sağ kurtulması tesellimiz olmuştu. Dün gazetelerde genç ve güzel bir kızın motor sıklet kazasında ölümüyle ilgili bir haber vardı. Kızın adını ve soyadını okuduğumda tek kelimeyle yıkıldım. Zira ölen kız ortaokul arkadaşım Alşan Yüzbaşı’nın yeğeniydi. Yani kazada ölen ağabeyi Altan Yüzbaşı’nın kızıydı. Bir aile nasıl bu kadar talihsiz olabilirdi? Ölümlü kazanın üzerinden yaklaşık yirmi yıl geçmiş olduğu halde bırakınız aileyi, dostların bile yüreklerine düşen ateş sönmemişti. Aile bu acıya nasıl katlanabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Zira dayanılacak bir acı değil bu. Kederli ailesine baş sağlığı, geride kalanlara bir daha böyle acılarla karşılaşmayacakları sağlıklı bir ömür dilerim.
***
Yine kahreden bir şofben faciası. Yine nahak yere yitirilen dört gencecik can. Bu ve buna benzer facialardan ne zaman ders alacağız? Bu gibi facialarla bir daha karşılaşmamak için alınacak olan önlem çok basit ama nedense göz ardı ediliyor. Her gazla çalışan ısıtıcıların yanı başına asılacak bir gaz kaçağı alarm cihazı bu faciaların bir daha yaşanmamsını sağlayacak ucuz cihazlardır. Soba ile ısıtılan evlerde de sobanın bulunduğu odaya takılması soba zehirlenmeleri facialarını da önlemekte oldukça etkilidirler. Yeter ki sobalı odalarda sigara içilip gaz alarm cihazının ötmesine neden olmasınlar. Gaz kaçağı cihazları duman da gaz olduğu için sobalı odalarda da güvenlik sağlar. Gaz kaçağı olduğunda çok tiz ses çıkararak uykusu çok ağır olanları dahi mutlaka uyandırırlar. Şofben ölümlerinde aklımın ermediği bir durum var. Çok uzun yıllar banyolarımda şofben kullanmıştım. Son satın aldığım şofbeni satan bayi ürününü şu sözleriyle tanıtmıştı. Bu şofbeni banyona taktırdığında intihar etmek için kullanamazsın. Zira çift emniyetlidir. Ne bacanın çekmiyor olması, ne de her hangi bir gaz kaçağı olması can güvenliğine bir zarar vermez. Zira çift emniyetlidir. Baca çekmediğinde ve gaz kaçağı olduğunda derhal gazı keser demişti. Nitekim Silivri’de kiraladığım villanın bacası iyi çekmediğinden şofbeni kullanamamıştım. Banyo suyunu kendi imalatım olan bir elektrikli ısıtıcıyla ısıtmıştım. Benim kullandığım şofbenler baca çekmediğinde çalışmıyorsa, ölümlere neden olan şofbenler nasıl oluyor da çalışarak ölümlere neden oluyorlar? Gaz kaçağında veya baca çekmediğinde gazı kesen sensorlar bozulduğu için mi? Bu durumda şofbenlerin çift emniyetli olmalarına da güvenmemek gerekir. En güvenli olan banyolara takılacak olan alarm cihazlarıdırlar. İnşallah yetkililer bu faciaların bir daha yaşanmaması için evlere gaz kaçağı alarm cihazlarının takılmasını zorunlu hale getirirler.
***
Değerli arkadaşımız Mehmet Mert’in sahibi olduğu Haberdar gazetesinin bürosu hırsızlar tarafından soyulmuş. Bu soygun kesinlikle bir organize hırsızlık çetesinin işi. Zira bürodan dört bilgisayar kasası ile monitörleri ve yüz altı ekran likit televizyonunu paketleyip götürmüşler. Böyle bir hırsızlığı bir veya iki kişi başaramaz. Mutlaka hırsızların sayısı iki kişiden fazlaydı. Neyse ki çalınanların yerine yenileri tekrar konulur. Hırsızlık sırasında can güvenliği de tehlikeye düşebilirdi. Evimin bodrumu benim çalışma odamdır. Orada hayatımı kolaylaştıran her türlü aletim vardır. Bir sabah bodruma indiğimde kapısı ardına kadar açıktı. Bir oto tamirhanesi açacak kadar yıldız ve açıkağız anahtarlarım ile Aydın marka elektrikli kaynak makinesi, taşlama cihazı ve daha saymaya gerek görmediğim bir sürü aletim çalınmıştı. Kapıyı kırarken çıkardıkları gürültüyü duyup da aşağı inmediğime şükrettim. Zira mal canın yongasıdır. O nedenle hırsızlarla dalaşa bilirdim. Dalaşmanın sonucu ne olursa olsun kaybeden ben olurdum.
Mehmet Mert arkadaşımıza geçmiş olsun. İnşallah bir daha hırsızlara kurban olmaz.
Özcan Nevres
Silivri İmar Planı
Silivri İmar Planı
Silivri’nin 5000/1 planı İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlandı ve itirazlar için askıya asıladı. Bu plana göre on yıl içinde Silivri’de dokuz yüz bin konut yapılacak ve Silivri’ye üç buçuk milyon insanın yerleşmesi sağlanacak. Bir sahil kenti olan Silivri’ye üç buçuk milyon insan yerleşince şüphesiz sahilin değeri inanılması zor bir değere ulaşacak. Bu değere değer katmak için sahilde, sahile elli metre mesafedeki tüm konutlar ve iş yerleri yıkılacak. Burada üzerinde önemle durulması gereken bir durum var. Sahildeki yıkım alanı olacak olan elli metre nereden başlıyor. Dalgaların ulaştığı son nokta mı? Yoksa kumsalın sona erdiği son nokta mı? Bu başlangıç sınırının belirlendiği hiçbir çalışma yok. Bu da ileride bir çok konut sahibinin mağdur edileceğinin göstergesidir. Bu gösterge yüzünden sahil boyunca satışa çıkarılan konut sayısında büyük bir patlama var.
5000/1 planında emlak sahiplerine yapılacak çok büyük haksızlıklar olacak. Örneğin ömrünü tamamlamış bir bina yıkılıp yerine yenisi yapılmak istenildiğinde ancak iki kat izni alabilecek. Yani mal sahibinin üç katı uçup gidecek. Bu plan büyük arsa sahiplerine çok büyük rant sağlayacaktır. Küçük arsa sahipleri bitişik komşuları ile birleştirme yapamazsa arsası elinden alınıp yerleşim alanının varoşlarında inşaat alanı gösterilirken, yani kendi arsalarına inşaat yapamazken büyük arsa sahipleri arsalarında sekiz katlı inşaat yapabilecekler. Demek oluyor ki, büyük arsa sahipleri sahilde arka planda kalanların önüne sekiz katlı bir duvar örebilecekler. Oysa gelişmiş ülkelerde göl ve deniz sahillerinde tam tersi bir uygulama vardır. Sahillerde inşaatlar tek katla başlar. Sahilden uzaklaştıkça katlar artar. Dahası sokaklar sahile dikey olarak planlanır. Yerleşim alanının tamamı göl ve deniz havasından yeterince yararlansın diye. Bu plana göre tamamen aksi olacak. Büyük arsa sahiplerinin inşa ettirecekleri sekiz katlı binalar yüzünden geri planda kalanlar nefes alamayacaklar.
Halen sahibi olduğumuz villamız için hiçbir korkumuz olmaması gerekir ama korkuyoruz. Üç buçuk milyon nüfusa ulaşmış olan bir kentin sahilleri çok değerli olacağından mülk sahipleri bir çok tuzaklar ile karşılaşa bilirler. Örneğin bulunduğumuz alana çok yakın sel koruma bölgesi var. Her ne kadar bu bölgeye uzak olduğumuz görünse de bir gün burası sel bölgesidir. Bu yüzden binanızı yıkacağız. Karşılığında size Cumhuriyet mahallesinde veya mahalle statüsü kazandırılmış köylerin birinde bir arsa veya daire vereceğiz diyeceklerdir. Zira bunu demeleri için önleri açıktır.
Şüphesiz bu yeni 5000/1 plan için itirazlar yapılacaktır. Değerli okurlarım. Bu itirazların sonucu ne olur dersiniz? Halk arasında bu gibi durumlar için yaygın olan bir söz vardır. Ananı öpen kadı. Kimi kime şikayet edeceksin. Kadı büyükşehir belediyesi olunca gel de çık işin içinden. Gerçi Silivri Belediye Başkanı Sayın Özcan Işıklar yüreğimize biraz su serpmek istedi ama söylediğinin hiçbir garantisi yok. Sahil boyunca yapılması düşünülen istimlakler için trilyonlar gerekli. Bu nedenle tasarlanılan istimlaklerin yapılması çok zor dedi. Dedi ama yandaşların çıkarları olan bir ortamda gerekli olan para bulunur ve istimlaklere başlanıla bilir.
Silivri için yapılmış olan bu 5000/1 planı Silivri’mizi bir beton yığınına dönüştürülmesine neden olacak. Oysa Silivri’mizin betonlaşmaya değil üniversiteler şehri olmaya gereksinimi var. Zira nerede bir üniversite kurulsa o bölge her yönüyle kalkınır. Kültürüyle ve ekonomisiyle. Görünen o ki tarihi geçmişi ve değeri olan bu şehir beton yığınlarına kurban edilecektir. Bu planı yapanlara sormak gerekir. Neden Silivri diye. İnşaatı tasarlanan bu dokuz yüz bin konut için daha arkalarda yeni bir Çorlu olacak şekilde tasarlanılamaz mıydı? Tasarlanılırdı ama yapılan bu plandaki gibi arzulanan rant, bu kadar büyük olamazdı.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Bacasız Fabrika Turizm
Turizm Bacasız Fabrikaysa
Eğer turizm gerçekten bacasız fabrikaysa ki öyledir. Turizmi geliştirecek bölgeleri korumamız gerekmez mi? Ne yazık ki bu gibi yerler bazı çıkarlar uğruna feda ediliyor. Örneğin Batı Karadeniz’de turizmin en hızlı gelişmekte olduğu bölge İğneada’nın bulunduğu bölgedir. Bu günlerde İğneada’da bir termik santralın kurulması gündemde bulunmaktadır. Kurulacak olan termik santral ithal kömürle çalıştırılacağı için santralın deniz kenarında kurulması kuranlar için daha ekonomik olacaktır. Ekonomik olması için deniz kenarına kurulacak olan santralın getirisi karşısında götürüsü ne olacaktır? Bunu merak edenler gidip Muğla Yatağan’da kurulmuş olan termik santralın ne gibi zararlara neden olduğunu gözleriyle görsünler. Yatağan’ın küçük ama çok verimli ovası ile Yatağan’ın zeytinci köylerinde zeytinliklerin ne hale geldiğini gördüklerinde santralin ne denli büyük zararlara neden olduğunu göreceklerdir. Santralın ocağında yakılan kömürlerden çıkan küller gerektiği şekilde değerlendirilmediği için küllerden koca bir dağ oluşmuştur. Her rüzgar estiğinde bu kül dağından uçuşan küller ovadaki ürünlerin ve zeytin ağaçlarının yaprakları üstünde bir kül tabakası oluşturmaktadır. Bilindiği gibi yapraklar ağaçların akciğerleridir. Yapraklar kül ile kaplanınca bitkiler gereksinimi olan oksijeni alamadıkları gibi güneş enerjisinden de yeteri kadar yararlanamamaktadır. Kül dağı yüzünden üreticiler zeytinliklerinden ve ovaya diktiklerinden gerektiği gibi yararlanamadıklarından Termik santral tarafından bölge tarımcılarına ağır tazminatlar ödenmektedir. Ayrıca antik değeri çok yüksek olan tarihi Stratonika yoğun bir kül tabakası altında kalmış olduğundan turizmdeki önemini yitirmiştir. Şayet İğneada’da da termik santral kurulacak olursa Yatağan’daki sorunların aynısı İğneada’da da yaşanacaktır. Yine Muğla’da Ege’nin incisi Gökova’da kurulmuş olan termik santral turizmimize en büyük darbeyi vurmuştur.
Çevreye büyük zararlar veren tesislerin turizmin göz bebeği olacak yerlerde kurulması bir rastlantı mıdır? Akdeniz bölgesi turizmimizin göz bebeğidir. Nükleer santralın kurulacağı yer Akkuyu’dur. Üstelik Akkuyu deprem kuşağı üzerindedir. Ülkemize turist gelmesinde yüzde otuzdan fazla azalma olmasının nedeni bu nükleer santral kurulma çalışmaları olamaz mı? Türkiye ile turizmde rakip olan ülkeler bu nükleer santral konusunu çok istismar edecektir. Bütün dünyada rüzgar enerjisiyle elektrik üretimi hız kazanmışken nükleer santral için ısrarlı tutumu anlamak olası değildir. Eğer Suriye ve Irak’a elektrik satışına son verilecek olsa, kanımca eldeki olanaklarla nükleer santral kurulmasına gerek kalmaz.
Karadeniz’de Giresun’a kadar gittim ama yolum Sinop’a hiç düşmedi. Buna rağmen Sinop’un ne gibi güzelliklere sahip olduğunu görür gibiyim. Bir de konu doğal sit alanı olursa, nükleer santralın kurulmak istediği alan daha çok önem kazanmaktadır. Sinop halkı nükleer santral kurulmasına haklı olarak karşı çıkmaktadırlar. Bu konuda kurdukları dernekle mücadelelerini sürdürmektedirler. Bakınız dernek yöneticileri nükleer santral için ne diyorlar ve ne gibi çalışmalar yapıyorlar?
sinopbizim.org, kentlerinin bugününe ve geleceğine sahip çıkmak isteyen sıradan yurttaşlar tarafından 2001 yılında sanal ortamda kurulmuş bağımsız sivil bir girişimdir.
KAMPANYAMIZIN HEDEFİ, nükleer enerjiyi tamamen reddetmek, ilimiz ve ülkemiz için enerji açığını daha ucuza ve çevreye zarar vermeden, sürdürülebilir şekilde gidermenin yöntemlerinin uzun vadeli, kalıcı devlet politikalarıyla tespitini talep etmek; kısa vadede alternatif enerji uygulamalarına geçişi sağlayacak kamu duyarlılığını hükümetin gündemine sokmaktır.
Şu ana kadar imza kampanyamıza 27306 kişi destek verdi. Lütfen bildirimizi okuyun, siz de imzanızı bırakın ve destek olanlara katilin.
İğneadalıların termik santrale karşı mücadeleleri ile Giresunluların nükleer santrale karşı sürdürmekte olan mücadelelerine yürekten destek oluyorum. İnşallah sağ duyu hakim olur ve sahil boylarındaki güzellikler ve turistik değerler yok edilmez.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Bu Cehalet Bitmeyecek mi?
Bu Cehalet Bitmeyecek mi?
Yine bir maganda kurşunu henüz yaşamının baharında olan bir çocuğun ölümüne neden oldu. Şimdi o kurşunu sıkan maganda hiç mi vicdan azabı çekmiyor? Çekmediği kesin. Zira vicdan azabı duysaydı o kurşunu sıkar mıydı? Anlayamadığım bir şey var. Olur, olmaz bahanelerle havaya kurşun sıkanlar neyi amaçlıyorlar? Silahı olduğunu herkese duyurmak ve göstermek için mi? Yoksa sıradan bir gösteriş için mi? Havaya kurşun sıkanlara kimse iyi gözle bakmaz. Aksine lanet okurlar. O halde niye bu kurşunlar sıkılıyor? Nasıl olsa ruhsatı olmadığı için kurşunu sıkanı bulamazlar diye mi? Diyelim ki bulamadılar. Günahsız bir insanın ölümüne veya sakat kalmasına neden olmasının azabını ömür boyu çekmeyecek mi? Böyle birini halk eline geçirse acaba ne yapar? Öldürmeseler bile yediği dayağı ömür boyu unutamaz. Bu konuda hükümetin umursamazlığını terk etmesi gerekir. Ruhsatsız silahların toplatılması için eğer yeni bir yasa çıkarılması gerekiyorsa ivedilikle çıkarılmalıdır. Bu tür olaylara neden olanlara en ağır cezalar verilmelidir.
Yine bir şofben olayı. Yine gencecik bir kızın zamansız ölümü. Kaç defa yazdım ama yine yazacağım. Eğer o banyoda otuz kırk liralık bir gaz kaçağı alarm cihazı olmuş olsaydı o gencecik kız halen hayatta olurdu. Geride bıraktıklarına o zamansız ölümün acısını yaşatmazdı. Bu şofben zehirlenmelerinde anlayamadığım bir durum var. Bildiğim kadarıyla şofbenlerde çifte emniyet vardır. Baca herhangi bir nedenle çekmediğinde cihazdaki sensor anında gazı keser ve şofbeni kapatır. Eğer cihazın kendisinde gaz kaçağı varsa yine gazı keserek şofbeni kapatır. Eğer cihazın dışında bir kaçak varsa uzak bir olasılık olsa da sensor algılayamaya bilir. Bu nedenle bağlantı yerlerinin arada bir köpükle kontrol edilmesi gerekir. Köpükle kontrol çok basit ve kolay bir işlemdir. Kaçınmayı gerektirecek bir zorluğu yoktur. Bir kap için biraz su, biraz da deterjan konulur. Bir sünger parçasıyla iyice köpürtülerek ek yerlerine ve ara boruya sürülür. Kaçak varsa kaçağı çıkan balonlar gösterir.
Fransa’daki suikast kafaları iyice karıştırdı. Bu vahşi cinayetler hangi amaçla işlenilmişti? İç hesaplaşma mı? Yoksa hükümetin Kürt açılımını protesto etmek için mi? Ne olursa olsun. İnsanlara cezayı ancak yargı verir. Hiç kimsenin hiçbir kimseyi kendi kafasına göre cezalandırmaya hakkı yoktur.
Bursalı mermerciler yüz beş milyar dolar değerinde mermer rezervi bulduklarını muştuladılar. Mermer çıkarılması da işlenmesi de çok zor olan bir türdür. Bir de doğaya vereceği zararı da düşünmek gerekir. Ne hikmetse dünyanın en kaliteli ve en büyük rezerve sahip olan bor madeninden hiç söz edilmemektedir. Oysa tüm dünyadaki bor madeninin yüzde yetmişinden fazlası Türkiye’dedir. Bor madeni işlenerek dış ülkelere satılacak olsa Türkiye petrol zengini ülkelerden bile daha zengin olur. Bir gün Milas Güllük’te limanın kılavuz kaptanı ile konuşuyorduk. Kaptan şu işe bak dedi. Bir gemi zımpara taşı gönderiyoruz. Karşılığında bir kasa zımpara alabiliyoruz. Koçmanların işlettikleri krom yataklarından elde edilen krom madeni de yok pahasına ihraç edilmiyor mu? Bir zamanlar Yenifoça ile Foça arasında çıkarılan işlenmesi kolay Foça taşları Avrupa ülkelerine pazarlanılıyordu. Dünyaca ünlü Foça değirmen taşları o taşlardan imal ediliyordu. Artık yıllardan beri Foça taşının yüzüne bakan bile yok. Buna neden olan ise bu taşların yerini alan yapay malzemelerdir. Yenifoça’daki şaphane dağındaki şap maden ocakları da yıllardan beri atıl durumda bulunmaktadır. Borç batağına saplanmış olan ülkemizin artık tarımda, sanayide ve madencilikte atılım yapması gerekir. Üretim hızlandırılmadıkça ve değerlendirilmedikçe borç batağında boğulmamız kaçınılmaz olur.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com
Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz
Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz
Mailce grubundan gelen bir maile göre bu sözler Amerikalı yazar Gene D. Matlock, a ait. Üstelik yazarın Türkçeye de çevrilmiş olan kitabının da adı. Geçen yıl Paul Dwyer’in (pol) Müzik Ve Yol adlı programında Kırklar ilinin Vize ilçesindeki bölümünü izlemiştim. Pol programın sonunda benim atalarım buradan İrlanda’ya göç etmişlerdi. Dolayısıyla ben de Türküm demişti. Belki birçok insan Pol’un bu iddiasını yadırgamış olabilir ama ben yadırgamadım. Finlandiya’ya kadar gidip yerleşmiş olan atalarımız neden İrlanda’ya kadar gidip yerleşmiş olmasınlar? Gene D. Matlock’in bu kitabında yazmış oldukları Müzik ve Yol adlı programı yapan Pol’u doğrulamaktadır. Ortaokulda okurken bize Etrüsk’lerin, Berberilerin ve Finlandiyalıların Türk olduklarını öğretmişlerdi. Daha sonra her zaman var olan Türk düşmanlığı yüzünden bunların hiç birinin Türk olmadıkları iddia edildiyse de yapılan araştırmalarda Etrüsklerin kesinlikle Türk oldukları kanıtlandı. Muğla’da plakçı dükkânı çalıştırırken yaşlı bir çift geldi. Finlandiyalı olduklarını, Türk kökenli olduklarını söylediler ve benden Türk Folkloru ile ilgili plaklar istediler. On kadar plak seçip verdim. Para vermek istediklerinde almadım ve onlar benim size hediyem olsun dedim. Bu çift ile yıllarca her yılbaşında birbirimizin yeni yılını kartlarla kutlamıştık.
Bakınız Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz başlıklı kitapta neler anlatılıyor. Aslında yazılanların tümünü okurlarımla paylaşmak isterdim ama anlatılanlar gazetenin bir sayfasına sığmaz. Bu nedenle iyice kısaltarak aktaracağım.
Bir konferans vermek üzere Türkiye’ye gelen Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz’ adlı kitabında da yer verdiği ilginç iddialarıyla ‘Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu’ tezini yeniden alevlendiriyor.
Matlock, kitabında din, dil, tarih ve kültür odaklı pek çok kaynak aracılığıyla tezine çarpıcı kanıtlar da sunuyor.
HERKES TÜRK! HZ. MUSA, İSA, MUHAMMED VE BUDA BİLE!..
Kadim Türkler, tüm insanların ataları olabilir mi? Maya ve Azteklerden Kızılderililere, Ruslardan Hintlilere, Araplardan İngiliz, İtalyan ve Kuzey Avrupalılara hepsinin kökenlerinin Türk olduğu söylense inanır mısınız? Peki, acaba Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda da Türk müydü? Tüm dinler Kadim Türklerin Tengri dininden mi türedi? Bunlar kafa karıştıran ama bir o kadar da merak uyandıran, cevaplaması zor sorular. Ancak bir araştırmacı bu soruların hepsine ‘evet’ cevabını veriyor. Ve iddiasının doğruluğuna dair kanıtları da ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz’ adlı kitabında önümüze sunuyor. İşin ilginç yanı, bu tezin sahibi Türk değil, bir Amerikalı: Gene D. Matlock.
KONUŞULAN İLK DİL DE TÜRKÇEYDİ
Matlock ilk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını, ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden doğduğunu söylüyor. 65 yıldır Meksika’da yaşayan ve hem Hıristiyanlığın kökenleri hem de Meksika’daki Amerikan yerlilerinin kökenleri üzerine uzun yıllar boyunca araştırmalar yapan Matlock’un dini kitaplar, mitolojiler, kültür, gelenekler ve özellikle de dil biliminin ışığında elde ettiği ipuçlarını birleştirerek sunduğu kanıtlar da hayli şaşırtıcı.
Yıllar önce İsraillilerin Filistinlilere yaptığı kötü muamele sebebiyle çok üzülmüştüm ve bu insanların bir türlü paylaşamadığı kutsal toprakların tarihi ve buradaki dinlerin kökenleri üzerine araştırmalar yapmaya başladım. Bu araştırmalarımı bir yandan da yazıyordum. Araştırma ilerledikçe her şey beni önce Hindistan’a, daha da derinleştiğindeyse Hindistan’ın kuzeyine götürdü. Elimi neye atsam önünde sonunda her şeyin kaynağı olarak karşıma Türkler ve coğrafya olarak da Türkiye ve Orta Asya çıkıyordu. Zira dikkatle incelediğimde Eski Ahit (Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümünü oluşturan, Tevrat ve Zebur’u da kapsayan 39 kitap) ve İncil’de İsrail’den bahsedilmediğini gördüm. Kutsal kitaplarda bahsedilenler aslında Türkiye ile bağdaşıyordu. Nuh’un Gemisi efsanesi, Büyük Tufan… Hepsinin kökeni Türkiye ve Türklere dayanıyordu. Bu da bana şunu gösteriyordu: İnsanlığın başladığı yer Türkiye idi. Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin’i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışız.
Yazar birçok ülkenin dilinde yer almış olan Türkçe kökenli kelimelerden çıkarak tezini kanıtlamaya çalışıyor. Finlandiya’da da Kırkpınar adlı bir yer var diyor. Yazarın şu iddialarını da göz ardı etmemek gerekir.
İLK İNSANLARIN YAŞADIĞI YER SİBİRYA BOZKIRLARI
Birkaç bin yıl önce Kuzey Kutup bölgesinde bir cennette, bolluk içinde yaşayan ileri derecede uygarlaşmış bir halk vardı… Dünyadaki bütün dinler hangi ulusa ait olursa olsun insanlığın beş kökensel ırkı olduğunu söyler. Bu beş ırka Kurus, Krishti ya da Krishtaya deniliyordu. Yaşadıkları yere ise Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Aden denir. Hindular buraya Uttura Kuru adını verir. Eski Yunan tarihçileri ve mitolojisi ise buraya Hiperborea olarak göndermede bulunur. Tibetli Budistlar ise Khedar Hand (Tanrı Şiva’nın ülkesi) ve Şambala der. Aynı zamanda buraya Tanrı Şiva’nın toprakları anlamında Sivariya ve Sibirya da denmektedir. Yeni ilk insanların yaşadığı cennet bahçesi Sibirya bozkırlarıdır.
İLK İNSAN OLAN ADEM – ADAM TÜRKÇE’DE İNSANOĞLU DEMEK
Buradaki ilk insan olan Adem (İngilizcedeki yazılışıyla Adam) Türk dilinde ‘insanoğlu’ anlamında kullanılır. Nitekim buradaki yüksek zeka ve uygarlığa sahip ari ırk (aryan) Türk’tür. Türkler’in kendilerinden Kıpçaklar, Kurular ya da Aryanlar diye bahsetmesi de bunun kanıtıdır. Ancak pek çok farklı din ve mitolojide geçtiği üzere bu insanlar lanetlenip bir doğal felaket yaşar, dünya ekseninde meydana gelen ani bir sapma ile yaşadıkları yer donmuş, büyük seller olmuştur. Şimdi adına Türkler dediğimiz Kurular güneye, Orta Asya’ya kaçmak zorunda kalmıştır. Bu anlatılan Büyük Tufan’dı. Nuh ve insanlığın soyunu devam ettiren oğulları da işte bu kökenden geldi; yani Türk’tü.
Umarım yazarın gerçekleri yansıtan bu iddiaları ülkemizi kardeş kavgasına sürüklemek isteyenlerin kulaklarına küpe olur.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com
www.ozcannevres.com