Ahlaksız Teklif

Ahlaksız Teklif
İşim daha iyi olur diye Karşıyaka’da bir dükkân kiralayarak çalışmaya başlamıştım. Dükkân sahibi hemen, hemen her sabah işe gitmeden önce yanıma uğrar eşiyle ilgili yaşamakta olduğu sıkıntılarını anlatırdı. Böyle acılarla yaşamaktansa boşan ondan dedim. Hani derler ya bir dokun bin ah dinle. Aynen öyle oldu.
Nasıl boşanayım be kardeşim? Nasıl boşanayım? Boşayamamamın öyle bir nedeni var ki çok uzun bir hikâye. Gidip dükkânımı açayım. Zira tutunacak tek bir dalım var. O da o gördüğün minicik tuhafiye dükkânım. Neyse geç kalmayayım. Bir başka zaman içimi doya, doya sana dökmek isterim.
Bir sabah daha koltuğa oturur oturmaz başını yumruklamaya ve hüngür, hüngür ağlamaya başladı.
Ah ulan Numan, etrafında dolanan onca güzel kızlar varken bula, bula bu Çıfıt karıyı mı buldun? Bekârlığımda ne güzel yaşıyordum. Bir kelebek nasıl çiçekten çiçeğe konuyorsa ben de o kelebek gibiydim. Onlarca kızla gönül eğlendiriyordum. Nasıl oldu bilmiyorum. Onca güzel kız peşimde koştururken bu Çıfıt karıya vuruldum. Evliliğimizin ilk günleri Numancım diyordu. İle de Numancım. Başka bir şey demiyordu. İlk çocuğumuz olduktan sonra adım Numan oldu. Artık onun Numancığı değildim. Derken ikinci, ardından da üçüncü çocuğumuz oldu. Üçüncü çocuktan sonra karım Nermin o kadar değişti ki onu tanıyamaz oldum. Her ne yapsam ona adeta batıyordu. Hayatımın en büyük aptallılığını bu kadın ile evlenmekle yaptım. Yetmedi. Bu binayı da onun üstüne yapma gibi bir aptallık da yaptım.
Nasıl oldu da böyle bir hata yaptın?
Bilmiyorum kardeşim, bilmiyorum. Ömür boyu evliliğimizin, evliliğimizin ilk günlerindeki gibi geçeceğini zannetmiştim. Dahası ona çok güvenmiştim. İlk çocuktan sonra değişmeye başlamıştı. Hamileliğinin ve çocuk sahibi olmanın neden olduğu strestendir diye düşündüm. Keşke o günlerde bu günlerde olacakları anlayabilseydim de başımın çaresine baksaydım. Yaş elliyi aştı. Boşansam bu binadan başka başımı sokacağım bir evim bile yok. Üstelik artık tuhafiyecilik eskiden olduğu gibi iyi para kazandırmıyor. Eskiden müşterilerime mal yetiştiremezdim. Evlendiğim için mi, yoksa aynı işi yapanlar mı çoğaldı bilemiyorum? Ne olduysa oldu. Artık eskisi kadar para kazanamıyorum. Oysa bu içinde yaşadığımız apartmanın arsasını o minicik dükkânda kazandığım para ile almıştım. Birçok insan arsasını kat karşılığı verip ev sahibi olurken ben canımı dişime taktım. Yemekten, eğlenceden kısarak bu apartmanı yaptırmayı başardım. İşim daha iyi olur diye iş yerimi bu dükkâna taşıdım. Bunun arkası benim depomdur. Burada o küçük dükkândaki gibi iş yapamadım. İyi ki o dükkânı boşaltmamışım. Boşaltsaydım aç sefil kalırdım. İnan bana karım artık eskisi kadar kazanamadığım için hemen beni kapının önüne koyardı. Bereket o küçük dükkân eskisi kadar kazandırmasa da bollukta yaşatmasa da yokluk çektiğimiz olmadı. Biraz da bu dükkânın kirası katkıda bulunuyor. Bu sayede geçinip gidiyoruz ama evde huzur olmayınca ne yapsan boş dedi.
Ertesi gün yine geldi. Yine kafasını yumrukluyor ve ağlıyordu.
Ben yandım be dostum, bari sen yanma. Her gün işe gidip gelirken dükkânında güzel, güzel kızlar görüyorum. Sana bir ağabey nasihati. Sakın onlara kapılayım deme. Kapılırsan benim gibi yanarsın. Bir gün evlenmeye karar verirsen sakın bu gelip gidenlere kapılma. Kapılırsan benim gibi cayır, cayır yanarsın. İçlerinde bir tanesi var. Onu çok iyi tanıyorum. O Yugoslavya göçmeni olan bir ailenin kızı. Almanya’da çalışan biriyle nişanlı, nişanlı olmasaydı onu kaçırma. Evlen onunla derdim. Bir şey dikkatimi çekti. Senden hiç ayrılmıyor. Üstelik ona motorsıklet kullanmayı öğretmeye çalışıyorsun. Bu samimiyet bana biraz ters geldi. Acaba diyorum, nişanı bozup seninle evlenmek mi istiyor? Neden olmasın. Benim gençlik yıllarımdaki yakışıklılığımdan daha yakışıklısın.
Yok be ağabey, benim de yaşım otuz beşe dayandı. Saçlarıma ak düşmeye başladı. Üstelik o kız daha on sekizinde veya en fazla yirmisinde. Aramızdaki yaş farkı çok fazla.
Yaş önemli değil. Yeter ki kızın gönlü olsun ki görebildiğim kadarıyla o kızın sende gönlü var. Biraz umut versen hemen nişanını bozar.
Ona gönül vermiş birine kalleşlik yapmayı aklımdan bile geçirmem. Ben de onun bana tutkun olduğunun farkındayım ama yapamam. Kimsenin yitik umutlarının enkazında yuva kurmam. Nişanlanarak evliliğe ilk adımlarını atmışlar. Bana onlara mutluluk dilemekten başka bir şey düşmez.
Dürüst bir insan ancak senin gibi düşünür. İnşallah gönlüne uygun, ömür boyu sevebileceğin birini bulursun. Yalnız dediklerim kulağına küpe olsun. Sakın o peşinde dolananlara kapılma.
Sağ ol abi.
Neyse yine çok lafladık. Hadi bana müsaade diyerek iş yerini açmaya gitti.
***
Sabah erkenden dükkânıma geldim. Yanımda çalışmakta olan genç dükkânı açmış, teypten müzik dinliyordu. Ben de dinlemeyi çok severim. Akşamdan kalma işleri toparlamaya çalışırken komşu bir kadın geldi. Çok telaşlıydı.
Ustacım benim oğlanlar boğuşurlarken televizyona çarptılar. Televizyonun ekranı çatladı. Ona bakar mısınız?
Olmaz öyle şey dedim. Tüp bir çocuğun kafasının çarpması ile çatlamaz. Hadi gidip bakalım dedim. Televizyonun ekranında iki köşe arasında geniş bir çizgi vardı. O çizgiye neden olan ise çocuğun başındaki yağlanmaydı.
Bana bir parça pamuk ve biraz da kolonya verir misiniz dedim? Tuhaf, tuhaf yüzüme baktı.
Ne yapacaksın?
Sen hele getir de ne yapacağımı görürsün dedim. Getirdiği pamuğu kolonya ile ıslattıktan sonra ekranı güzelce sildim. Çizgi tamamen kaybolmuştu. Aklınızda bulunsun. Ekran beş ton değerinde bir darbe görmedikçe ne çatlar ne de kırılır. Darbeyi arka taraftan, tabanca kısmından alırsa ancak o zaman çatlar veya kırılır. Teşekkür etti ve
Sana bir kahve yapayım dedi.
Teşekkür ederim ama çok işim var. Bir an önce gitmeliyim.
Ha aklıma gelmişken sorayım? Numan Bey nasıl oldu?
Niye? Nesi var ki?
Bilmiyor musun? Numan Bey dün gece beyin kanaması geçirmiş. Durumu çok ağır diyorlar.
Haberim yok. Haberim olmadığı için de dükkânda yüksek sesle müzik çalıyoruz dedim. Dükkâna döner dönmez teybi kapattırdım.
Numan Bey beyin kanaması geçirmiş. Sakın teybi açma. Ben yukarı çıkıp bakayım dedim. Yukarı çıktığımda kapı açıktı. Numan Bey yatakta hareketsiz yatıyordu. Eşi beni görünce gel. Gel dedi. Görüyor musun başımıza ne geldi? Numan Beyin ölmüş olduğunu fark etmiştim. Emin olmak için bir ayna istedim. Eşi,
Gerek yok o yaşıyor. Az önce kıpırdanıyordu dedi.
Bana gerek duyarsanız çağırın dedim. Tam sokağa çıktığımda beyaz önlüklü bir bayanla karşılaştım. Doktor olduğunu anlamıştım. Numan Bey için geldiyseniz sizlere ömür dedim.
Emin misiniz dedi.
Evet eminim.
Hemen yukarı çıkayım bakayım dedi. Az sonra beni çağırdılar. Doktor hanım,
Numan Bey epey olmuş öleli. Cesedi soğuduğu için çenesini bağlayamıyoruz. Siz çenesini yerine getir ben bağlayayım dedi. Numan Beye baş tarafından yaklaşıp göğsümü kafasına dayadım. İki elimle de çenesini asıldım. Çene kemikleri çatır, çatır öterek çene yerine geldi. Ani bir ölüme hazırlıklı olmadıklarından olsa gerek çeneyi bağlayacak bir tülbentleri dahi yoktu. İki mendili uç uca bağladıktan sonra çeneyi bağlayabildiler. İki gün sonra yine beni çağırdılar. Damadının gelmesini beklediklerinden cenaze halen kaldırılmamıştı. Tabutu aşağı indirmek için benden yardım istediler. Damat çok çıtkırıldımdı. Ondan bana hayır gelmezdi. Çaresiz tabutu indirmek iki ihtiyarla bana kalıyordu. Ayak tarafı daha hafif olduğundan ihtiyarlara ayak tarafından tutmalarını söyledim. Ben baş tarafından tuttum. İhtiyarları önden gönderdim. Ben önden gitseydim, ihtiyarlar tökezleyecek olursa iki ihtiyarın ve tabutun altında ezilirdim. Numan Bey zaten yüz kilonun üzerindeydi. Dizlerimden destek alarak tabutu dar merdivenlerden başarıyla indirdik. Tabutu almaya gelen cenaze arabasına koyduktan sonra ikindi namazına yetiştirmek için alıp gittiler.
Cenazeyi toprağa vereceğiz ama nasıl? Duvarlar ve taban olduğu gibi beton. Cenazeden sorumlu hocaya,
Bu mezarı kim yaptırdı diye sordum?
Ben dedi.
Sen ne biçim hocasın ki; peygamber efendimizin topraktan geldik toprağa gideceğiz sözlerinden habersizsin? Hani bu mezarın toprağı nerede? Boynunu büktü ve
Bilmiyordum dedi. Cesedi mezara indirmeden önce tabana sekiz on kürek toprak attırdım. Toprağı düzelttirdikten sonra cenazeyi o toprağın üzerine yatırdıktan sonra üstünü el birliğiyle örttük.
***
Dükkânıma döndüğümde dükkânımın arkasındaki depodan tokat ve ağlama sesleri geliyordu. Hemen depoya gittim. İki kız bir olmuşlar, anneleri ve küçük kardeşleriyle saç saça, baş başa dövüşüyorlardı. Damat ise köşeye çekilmiş olanları seyrediyordu. Aralarına girip ayırmak istediğimde birkaç tokat da ben yedim. Önce annelerine sonra da iki kıza okkalı birer tokat attım. Üçü de
Tamam, vurma, kavga etmeyeceğiz dediler.
Çok kızmıştım. Siz nasıl insanlarsınız be. Eğer Numan Beyin cesedi bu kadar bekletilmeden gömülmüş olsaydı daha cesedi bile soğumamış olacaktı. Oysa siz hemen burada mal bölüşme kavgasına tutuşmuşsunuz. Damadına,
Sen nasıl bir erkeksin ki bunları ayırmaya bile gerek görmüyorsun dedim?
Ayırmak istedim ama sen karışma diye dördü de üstüme yürüdüler.
Hadi herkes işine baksın. Kendinizden utanmıyorsanız bari komşularınızdan utanın dedim. Hiç itiraz etmeden dağıldılar.
***
Cenazeyi toprağa verdikten sonraki ilk akşamdı. Nermin Hanım küçük kızıyla beni çağırttı. Önemli bir şey var diye gittim. Nişanlı olan ortanca kızına,
Hadi bize kahve yap dedi. İçimden hayırdır inşallah. Bakalım bu davetin arkasından ne çıkacak diye düşünüyordum.
Mesut Bey, gördüğün gibi biricik kocamı bu gün toprağa verdik. Ne olur bana teselli ver. Beni teselli et. Sık, sık bana gel. Beni en iyi sen teselli edersin dedi. Oysa ben attığım tokat için özür dilememi isteyeceğini sanıyordum. Kahvemi içtikten sonra gitmek üzere kalktığımda
Ne olur gitme, beni biraz teselli et dedi.
Çok işim var daha fazla kalamam dedim.
Ertesi gece küçük kız geldi. Televizyonumuz iyi göstermediği için annem seni çağırıyor dedi.
Tamam, geliyorum dedim. İşimi bitirdikten sonra yukarı çıktım. Ana, kız televizyon izliyorlardı. Nermin Hanım,
A işe bak. Sen gelince televizyon düzeldi dedi. Kahve yaptırmak istedi ama işim çok diyerek reddettim.
Ne olur gitme, otur biraz beni teselli et.
Kalamam işim var dedim. Numan Beyin ani ölümü başıma bela olmuştu. Bu seks manyağı kadının elinden nasıl kurtulacaktım. Zira onun teselli et demesi seks yapmaya davetti. Ne işti bu böyle? Kocası öleli üç gün olmasına rağmen o kendisine seks yapacağı bir erkek arıyordu. Üst üste iki gece daha davet ettiyse de gitmedim. Bu defa on yedi yaşındaki küçük kızı başıma musallat oldu. Her gün yanıma geliyor. Sık, sık ama ben seni çok seviyorum diyordu ve üstüme abanıp tahrik etmeye çalışıyordu..
Bak kızım dedim. Her şeyden önce benim evlenmeye niyetim yok. Bu nedenle senin beni seviyor olmanın hiçbir önemi yok. Sen kendi yaşına denk birini bul dediğimde,
Ama ben seni çok seviyorum. Yaşın ne önemi var ki dedi. Hadi gel de bu işin içinden çık bakalım.
Yaşlı bir kadın geldi.
Oğlum seninle biraz konuşabilir miyim diye sordu?
Tabi ki konuşuruz dedim.
Bak oğlum bu apartman tümüyle Nermin Hanımın. Nermin Hanım seni çok beğeniyor ve seninle evlenmek istiyor. Eğer onunla evlenmeyi kabul edersen seni krallar gibi yaşatır.
Hanım Efendi, ben servet peşinde koşan biri olsaydım babamın dizi dibinden ayrılmazdım. Yoksa siz beni çıplak biri mi sandınız? Benim evlenmeye niyetim yok. Nermin Hanım ile evlenmek ise aklımın kenarından bile geçmez. Yaşlı kadın,
Tamam, oğlum diyerek Nermin Hanımın yanına gitmek üzere dükkânımdan ayrıldı. Az sonra Nermin Hanım geldi. Çok öfkeliydi.
Çık benim dükkânımdan seni beğenmiyorum diye bağırdı.
Yavaş olun Nermin Hanım dedim. Ben de seni beğenmiyorum. Şayet beğeniyor olsaydım, beni teselli et diye her çağırdığında merdiven basamaklarını dörder, dörder çıkarak yanına gelirdim.
Tamam, öyleyse ne duruyorsun? Çıksana dükkânımdan.
Başıma gelecekleri tahmin ettiğimden günlerdir dükkân arıyorum. Bulduğum gün dükkânını boşaltacağım dedim.
Zamanımın çoğunu dükkân aramakla geçiriyordum. Elim işe varmaz olmuştu. Nermin Hanımın küçük kızı başıma bela olmuştu. Elinden gelse yanımdan hiç ayrılmayacaktı. Yanıma iyice sokulup üzerime iyice abanarak beni tahrik etmeye çalışmayı sürdürüyordu.
Bir gün,
Ne olur beni kırma. Deponun anahtarı bende. Depoya girip doya, doya sevişelim. Başında kalırım diye korkma. Ben seninle sevişmekten başka bir şey düşünmüyorum dedi.
Sen benim başıma bela mısın be. Sen ne laftan anlamaz birisin. Git yaşına denk birini bul dedim.
Son sözün bu mu?
Evet bu?
Ben de beni reddettiğin için senin başına bela olacağım. Reddettiğine seni pişman edeceğim dedi.
Elinden geleni arkana koyma dedim. Tam o sırada yanımda çalışan çocuk geldi.
Ustam çok güzel bir dükkân buldum. İstersen hemen gidip bakalım. Dükkânı mutlaka beğeneceksin dedi.
Beğenmek önemli değil. Yeter ki bu belalılardan kurtulalım dedim. Kalfamın gösterdiği dükkânın sahibini bulup hemen anlaştık. Vakit kaybetmeden de hemen taşındık. Böylece o iki manyaktan kurtularak huzura kavuşmuş oldum.
Özcan Nevres

Allah Bir Kapıyı Kapatırsa

Allah Bir Kapıyı Kapatırsa
Atalarımız Allah bir kapıyı kaparsa bir başka kapıyı açar demişler. Televizyon kanallarında üç sahte balın reklamı yasaklandı ama diğer aldatıcı reklamlar tam gaz devam ediyor. Şimdi de dikkatimi bir ayakkabı reklamı çekti. Güya ayakkabının fiyatı yüz kırk dokuz liraymış ama ellerinde ihraç fazlası ürünler olduğu için kırk dokuz liraya satıyorlarmış. Pazarladıkları ayakkabılar nubuk ve plastik tabanlı. Görebildiğim kadarı ile bu tanıtımı yapılan ayakkabıların aynısı ŞOK mağazasında yirmi lira. Bu konuda okurlarıma bir öneride bulunacağım. Hiçbir şekilde televizyonlarda yapılan pazarlama reklamlara aldanmayın. Değeri güya yüz kırk dokuz lira olan bir ayakkabının kırk dokuz liraya satılması olası mı? +
Birçok bitkisel ilaç üretmiş olan ve halen üretmeye devam eden bir hekimimiz ile bir televizyon kanalında güya röportaj yapılıyor. Oysa yapılan röportaj değil reklamdır. Yazılı basında o şekilde yapılan bir tanıtımın altına bir not konulur. Bu bir reklamdır diye. Ne hikmetse o televizyon kanalı böyle bir not koymuyor. Dinleyenler de bunu gerçek bir röportaj zannediyor. Hekimimiz diyor ki bizim yüz yetmişi aşan üretimimiz var. Başkaları da otuz tür ilaç üretsin. İki yüzü aşan ilaçlarımızla Avrupa pazarlarına girelim. Dahası ne yazık ki beni Ziya Özel’in durumuna düşürüyorlar diyor. Vay be, ne büyük haksızlık değil mi? Gerçi Ziya Özel ile tıpa tıp bir benzerlikleri var. İkisi de ilaç diye satışa sundukları bitkisellere Sağlık Bakanlığından ruhsat alamıyorlar. Tarım Bakanı kendisi açıkladı. Bize gıda takviyesi adı altında geliyorlar. Bizden gıda takviyesi olarak ruhsat alıyorlar. Bir de bakıyoruz ruhsatını aldıkları ürünü ilaç diye pazarlıyorlar. Bu tür ruhsatları mercek altına aldık. Halkı aldatmalarına izin vermeyeceğiz diyor. Sayın bakana şunu anımsatmak gerekir. Geç gelen adalet nasıl ki adalet değilse bitkisel ürünler hakkında geç alınacak kararlar da halkımızın zararına olacaktır. Bu nedenle tümünün en kısa zamanda yasaklanması gerekir.
İnternet bilgi amaçlı kullanıldığında çok yararlıdır. Ne yazık ki kötü amaçlı kullananlar da var. Bir süredir çok uygunsuz mesajlar alıyorum. Mesajlarda gencecik kızların fotoğrafları var. Fotoğrafların altında da bir şeyler yaz diye bir yazı var. Ne yazayım ki? Bunun bir tuzak olduğunu anlamayacak kadar aptal biri miyim? Gelen mesajları hemen siliyorum. Tamam, İnternet ortamında her şey özgürce yapılmalı ama bu kadarı da fazla. Bu yolda bazı insanlarımızın tuzağa düşürüldüğünü birçoğumuz biliyor ama bilmeyenler daha çoğunlukta. Okurlarımı uyarmak isterim. Bu tür mesajları önemsemeyin. Yapmanız gereken tek şey o mesajları silmek olmalıdır.
Özcan Nevres

Günaydın RÜTÜK

Günaydın RÜTÜK
Aylardır televizyon ekranlarında boy göstermekte olan yanıltıcı reklamlar için RÜTÜK nerede diye soruyordum. En sonunda RÜTÜK geç de olsa uyandı ve üç balın reklamını yasakladı. Peki, diğer yanıltıcı reklamlara sıra ne zaman gelecek? Yanıltıcı reklamlarla genelde umutsuz hastaları aldatanların reklamlarını keselerini iyice doldurduktan sonra mı yasaklanacak? Sağlık Bakanlığının toplatma kararı almış olduğu PANAX adlı ürünün reklamı televizyon kanallarında halen sürüyor. Hiçbir tıbbi değeri olmadığı halde gıda takviyesi adı altında pazarlanan ve reklamı yapılan ürünler, umutsuz hastalar tarafından ilaç gibi algılanarak bol, bol tüketiliyor. Birçok hasta bu sözde bitkisellere umut bağlayıp tıbbi tedaviden vazgeçerek kendilerini zamansız bir ölümün kucağına atmaktadırlar. Bu ürünler insan sağlığı için sahte ballardan çok daha ölümcüldür. Bu nedenle gıda takviyesi yalanıyla insanları kandıran reklamların da en kısa zamanda yasaklanması gerekir. Bir eczane sahibinin allayıp pullayarak bana sattığı iki bitkisel takviye ürünü yüzünden neredeyse yaşamımı yitirecektim. Nar veya üzüm çekirdeği kapsülüne ne gerek vardı ki ben o iki ürünü satın alacak kadar aptalca davrandığımı halen anlayamıyorum. Yurdumuzda bol, bol tüketebileceğimiz nar mı yok? Yoksa kara üzüm mü? Sağlığımız için narın çok yararlı olduğunu bildiğim için evimin bahçesine beş adet çekirdeksiz nar fidanı diktim. Nar beş altı senede meyve vermeye başlar. Üç yılı doldu. Görünen o ki, iki yıl sonra nar türlerinin en lezzetlisi olan çekirdeksiz narlardan bol, bol yemeye başlayacağız. Evimin bahçesi biraz daha büyük olmuş olsaydı kadı narı da diker bütün kış nar yememizi sağlardım. Nar ağacı yetiştirmek isteyenler, yetiştirme konusunda benden istedikleri zaman bilgi alabilirler. 05355197577 no lu telefonumdan bana ulaşabilirler.
Sahte balların getirisi yüksek olunca yerden biten mantar gibi birçok pazarlamacı ekranlarda boy göstermeye başladı. Bunların pazarlamada başarılı olmalarının en geçerli nedeni insanların kolaycı olmalarından kaynaklanıyor. Örneğin zayıflama bitkiselleri. Bazı bünyelerde kilo vermek çok zor oluyor. Bu tür bünyelere sahip olanların hem sıkı bir rejim yapmaları ve hem de çok hareket yapmaları gerekiyor. Hem yediğinden kısacak, hem de oturup keyif çatacakken saatlerce yol yürümeleri, dahası beden hareketleri yapacak olması kolay mı? Kolay olmadığı için aldatıcı reklamlara itibar ederek kendi sağlıklarına zarar veriyorlar. Benim gibi şişman olanlar zayıflamak için hiçbir şekilde aceleci olmamalıdırlar. Zira uzmanlar zayıflamak isteyenler haftada en fazla bir kilo versinler diyorlar. Kanser uzmanları ise hızlı zayıflamanın kansere davetiye olduğunu söylüyorlar. Midemdeki bir sorun yüzünden iç hastalıkları doktoruna gittiğimde doktorun ilk sorduğu yakında kilo verdiniz mi oldu? On kilo verdiğimi söyleyince isteyerek mi yoksa kendiliğinden mi verdin dedi? Bir yılık çabadan sonra deyince o zaman sorun yok dedi. Ben de bilirim bitkilerle zayıflamanın kurallarını. Hem de o reklamlardaki ürünlerin hiç birini kullanmadan. Soyumda dört kanserden ölüm oluğu için kansere neden olan her türlü beslenmeden uzak durmamı gerektiriyor. Aksine kanseri önleyen sebze ve meyvelerle beslenmem gerekir.
RÜTÜK sahte bal reklamlarını yasaklamakla görevini gerektiği gibi yapmıştır. RÜTÜK ün bu kadarla yetinmemesi gerekir. Hani derler ya, eteri gider beteri gelir diye. Televizyonlarda yığınla gıda takviyesi, zayıflama ve güzelleşme ürün reklamları devam etmektedir. İşin en kötü yanı bu ürünlerin ruhsatlarının Sağlık Bakanlığından değil de Tarım Bakanlığından alınmış olmaları. Ne yazık ki bu ürünlerden zarar görenler yargıya başvurarak dava açmıyorlar.
Özcan Nevres

Yapay Ballardaki Tehlike

Yapay Ballardaki Tehlike
Milliyet gazetesinin yaptığı bir araştırmanın sonucuna göre televizyonlarda reklamı yapılan balların sağlığa oldukça zararlı olduğu açıklandı. Habere göre yapay ballar GDO lu mısırlardan elde edilen melaslarla imal edildiği için başta kanser olmak üzere birçok hastalığa neden oluyor. Aslında bana da bu konuda duyumlar geliyordu. Bazı bal zedeler aldıkları balın çok kötü olduğunu söylüyorlardı. Ben de güvenli marketlerden kavanozunu on bir buçuk liraya almak varken hangi akla hizmet ederek bilmediğiniz o balları satın alıyorsunuz diyorum. Balın insan sağlığında ve beslenmesinde çok önemli yeri vardır. Yeter ki hangi balı yememiz gerektiğini bilelim. Bilelim ki satın aldığımız çiçek balı iki ay içerisinde şekerleniyorsa o bal sağlığımıza ve beslenmemize yararlı olan baldır. Alacağımız balın şekerlenmemesini diğer deyimiyle donmamasını istiyorsak çam balı satın almalıyız. Çam balı damak zevkine uygundur ama çiçek balı kadar sağlıklı değildir. Zira çam balını arılar çam ağaçlarında yaşayan basra böceğinin salgısından üretmektedirler. Yani çam ballarında, çiçek ballarındaki gibi bin bir çiçekten üretilme özelliği yoktur.
Hızlarını alamayan televizyon balcıları şimdide yüz liraya beş kilo süzme bal veya beş kilo petek balı vermektedirler. Her ikisinin yanında da bir küçük kavanoz çörek otu vermektedirler. Evimden çörek otu hiç eksik olmaz. Zira ekmek makinemizde ürettiğimiz ekmeğimize mutlaka bir avuç çörek otu koyarız. Hediye ettikleri çörek otu çok pahalı bir ürün değildir. Okurlarımın bu reklamlara aldanmamaları gerekir. Çörek otunun yararı tartışılmaz ama petek balı tartışılır. Zira bal petekleri doğal değildir. Bal mumundan üretilmektedir. Bu nedenle de sağlığa yararlı değil zararlıdır.
Televizyonlarda pazarlanan ballar için afla toksinli olabileceğine dair kuşkum vardı. Mısır melasından üretilme sahte bal olacağı aklımın kenarından bile geçmemişti. Zira birkaç yıl önce Avrupa ülkelerine ihraç edilen ballarımızda afla toksin bulunduğu için geri gönderilmişti. Kesinlikle biliyorum ki o ballar imha edilmedi ve Türkiye’nin iç piyasasında satılarak tüketildi. Ballarda afla toksin bulunmasının nedeni arı kovanlarına dadanan böcekleri ve güveleri yok etmek için kovanlara konulan zehirli tarım ilaçlarıydı. Bal üreticiliği yapan arıcıların bazıları işin kolayına kaçarak kovanlarda tarım ilaçları kullanıyorlardı. İşini seven ve halkın sağlığına önem veren arıcılar ise kovanlarının içine şaloma ile ateş tutarak zararlıları yok ediyorlardı. Avrupa’dan geri dönen ballar yüzünden bal fiyatları taban yapmıştı. Bu nedenle arıcılar çok zarar etmişlerdi. Bu nedenle artık hiçbir arıcı kovanlarında tarım ilacı kullanmamaktadırlar. Eğer kullanan olursa toptan bal alan firmalara satamazlar. Ancak yol kenarlarında satarak ellerindeki balları satmaya çalışırlar.
Yıllar önce Datça’da çalışırken Reşadiye İlkokulu Müdürü Erdinç Sarı benden buzdolabı tamirinde kullanmakta olduğum şalomayı ödünç istemişti. Verdim ama nerede kullanacağını da merak ettim. Yanına gittiğimde şaloma ateşini kovanların içine tuttuğunu gördüm. Kovanlara böcek ve güve dadandığını ilk defa orada öğrendim. Daha sonra İzmir’e gittiğimde Erdinç Sarı için onun işine daha iyi yarayacak bir şaloma alıverdim.
Türkiye’de arı sütünü ilk defa Muğlalı ilkokul öğretmeni Kemal Aladağ üretip tanıtmıştı. Arı sütü piyasada iyi tutunmuştu. Konuyu Erdinç Sarı’ya açtım. Arı sütü yararlıdır ama usulüne uygun olarak kovandan alınırsa dedi. Arı sütünün kovandan alınırken çok karanlıkta alınması gerekir. Alındıktan sonra da hiç ışık almaması gerekir. Bana göre sağlığa yararlı arı sütü elde etmek olanaksızdır. Polen en az arı sütü kadar yararlıdır. Bu nedenle arı sütündense poleni yeğlemek gerekir dedi.
Sağlıklı bir ürün olan baldan yararlanmak istiyorsak güvenilir marketlerden almamız gerekir. Aksi halde sağlığımızdan oluruz. Zira mısır melasından üretilen sahte balların kanserojen olduğu kanser uzmanları tarafından ısrarla vurgulanmaktadır.
Özcan Nevres

Dershaneler

Dershaneler
Oldum olası dershanelere sıcak bakmayan biriyim. Buna neden olarak en iyi eğitimin okulda olması gerektiğine inanmış olmam olabilir. Dört çocuğumdan en başarılı olanı halen Amerika üniversitelerinde öğretim üyeliğini sürdürmekte olan kızım Hediye Nevres’tir. Menemen Kubilay İlkokulundan birincilikle mezun olduktan sonra ideali İzmir Maarif Kolejinde okumaktı. Kolejin imtihanına katılmak için hazırlık yaptığında kendisine bana dershane deme de ne dersen de dedim. Senin bu imtihanda başarılı olman için istediğin ansiklopedileri ve kaynak kitaplarını bedeli ne olursa olsun tümünü alırım. Nitekim öyle oldu. Aldığım kaynak kitaplarla ve ansiklopedilerle çalışarak imtihana hazırlandı. Maarif kolejinde yapılan sınav sonrası kızıma sordum.Sınav nasıl geçti diye? Etrafımızda çok başarılı olduğunu haykıranlar olmasına rağmen kızım iyi geçti sayılır dedi. Bu da kızımın başarılı olduğunun tanımıydı. Nitekim tüm Menemen’de (köyleri ile birlikte) sınavda başarılı olmuş iki öğrenci vardı. Birincisi kızım, ikincisi ise yedekliği kazanan Emirâlemli bir öğrenciydi. Kızım Maarif kolejinde iki yıl okudu. Muğla’da yanımda kalmak istediğinden bir süre Muğla ortaokulunda okudu. Ailevi nedenler yüzünden kızımın tekrar Karşıyaka’da annemin yanında kalması zorunlu oldu. Kızımı okulunda ziyaret ettiğim ilk haftada eski bir arkadaşım olan Öğretmen Bekir Bey ile karşılaştık. Ziyaretimin nedenini sorduğunda kızımı bu okula kayıt ettirdiğim için geldim demiştim. Kızını göster bakayım dediğinde işte bak şu saçları kıvır, kıvır olan dedim. Özcan Bey sen ne yaptın böyle? Bu çocuk Muğla’da başka bir müfredat okumuş. Buraya uyum sağlayamaz dediğinde bu konuyu on beş gün sonra görüşelim dedim. Yirmi gün sonra gittiğimde Bekir Bey Özcan Bey çok haklıymışsın. Bu kadar kısa zaman da kızınız sınıfının en iyisi oldu dedi.
Kızım o yıllarda Türkiye’de tek olan Ankara Fen Lisesi sınavına katılmak için okul müdürlüğüne başvuruda bulunduğunda bu okulun tarihinde Fen Lisesi imtihanını kazanan tek bir öğrenci olmadı. Sen mi kazanacaksın demişler. Kızım o ilki başararak Ankara Fen Lisesinin her yıl almakta olduğu doksan altı öğrenciden biri olmuştu.
Fen lisesinde iken girdiği üniversite sınavlarında Türkiye genelinde ilk yüze girerek Boğaziçi Üniversitesinde öğrenim görmeye hak kazanmıştı. Tüm bu başarıları için hiçbir dershaneden ders almamıştı. Ankara Fen Lisesinden mezun olanlara her zaman Amerikan üniversitelerinin kapıları açık olmuştur. Boğaziçi Üniversitesinin ikincisi Levent Gün ile hayatını birleştirdikten sonra Amerikan üniversitelerinde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladılar. Kızım halen bu görevini sürdürmektedir. Oğlu Barış Gün Tıp eğitimini tamamlamış ve ihtisas lisansı için öğrenimini sürdürmektedir.
Eğer bir çocukta okuma azmi varsa dershanelerden eğitim almasa da başarılı olur. Yeter ki azimli olsun. Birçok dar gelirli ailenin çocuğu dershanelere gidemediği halde gidenler kadar başarılı olmuşlardır.
Kızım ilkokul dördüncü sınıftayken sınıfa İlköğretim müfettişi Süleyman Koyuncu girer. Sorduklarına birçok öğrenci yanıt vermek için parmak kaldırdığı halde bir çocuğun hiç parmak kaldırmadığını fark eder. Süleyman Bey işte aradığım öğrenciyi buldum diye düşünür ve kızımı tahtaya kaldırır. Düşüncesine göre en zayıf öğrenciyi bulmuştur. Sorularının ardı arkası kesilmez ama sorduklarının hepsine yanıt alır. Bunun üzerine öğretmeni onu zora sokmak isterseniz ortaokul düzeyinin üzerine çıkınız der. Süleyman Bey merakla sorar. Bu kimin kızı diye. Özcan Nevres’in kızı diye yanıt alınca normaldir der. Onun babası karnı kadar çok kitap okumuş biridir. Nitekim Öğretmenler lokalinde otururken yanıma geldi ve kızım gibi bir evladın babası olduğum için beni kutladı. Daha sonra kızım şiir yarışmasında liseli ağabey ve ablalarını geçerek birinci olduğunda onu Tüm Muğla tanımış oldu. Yarışmada okuduğu bana ait Uyan Be Mehmet Ve Ayşe’ye başlıklı şiirlerim Ankara Radyosunda istek üzerine birçok kez yayınlandı.
Çocukların iyi bir öğrenim görebilmesi için en büyük sorumluluk ailerinindir. Zira ilk eğitim okulda değil ailede başlar. Aile çocuğuna okuma aşkını kazandırmayı başarırsa çocuğun başarılı olması için önünde hiçbir engel kalmaz. Şimdi de torunum Can Nevres halasının yolunda hızla ilerlemektedir. Can Nevres’in başarı belgeleri www.ozcannevres.com adlı sitemde yayınlanmaktadır.
Tüm çocukların başarılı olması dileğiyle.
Özcan Nevres

Zaman Her Şeyi Siliyor

Zaman Her Şeyi Siliyor
Zaman, zaman geçmişte yaşadıklarımı düşünüyorum. Bazı anılar o kadar silik ki? O anda keşke anılarımı yazmamış olmam yüzünden çok pişmanlık duyuyorum. Yaşamımın geçmişine en fazla beş yaşına kadar gidebiliyorum. Haliyle o yaşta henüz okuryazar olmadığım için anılarımı yazmaktan söz edilemez. Öyle anılar var ki adeta beynime kazınmış gibi taptaze duruyor. Henüz beş yaşındaydım. Babam ata bindikten sonra beni kucağına alarak koyun sürümüzün yazlık merası olan İnçe Şükrü’nün merasına götürmüştü. Göl kenarında koyun sürüsünü izlerken sürünün göle girdiğini gördüğümde koyunlar suda boğulacaklar diye imdat, imdat diye çığlık atmaya başladım. Babam koşarak geldi. Ne oldu? Neden bağırıyorsun diye sorduğunda koyunlarımız göle girdiler, boğulacaklar dedim. Babam kıçıma ömür boyu unutamadığım okkalı bir tokat patlattı. Ben de senin göle düştüğünü zannettim de koşarak geldim. Koyunların suda boğuldukları nerede görülmüş dedi? O olaydan sonra babam bir daha beni koyun sürümüzün yanına götürmedi.
Kayıkbaşı mevkiindeki bağımızdan Ormanbağları mevkiindeki bahçemize giderken Tabak Ali Beyin merasından geçerdik. Tabak Ali Beyin en sevdiği meyve dutmuş. Bu nedenle yaklaşık beş dönümlük bir arazide çeşit, çeşit dut ağaçları yetiştirmiş. Atımızdan inmeden ağaçların altına gider, tadı en güzel olan dutlardan bolca yerdik. Tabak Ali Beyin çiftliği Ege Üniversitesi için istimlâk edildiğinden dut ağaçları halen korunuyor mu bilmiyorum? Dut ağacı çok uzun ömürlü ve çok dayanıklı bir ağaçtır. Eğer kesilmedilerse o alanda halen dut ağacı var demektir. Günümüzde en çok dut ağacı Menemen’in Emirâlem mahallesinde vardır. Birçok Emirâlemli dut meyvesi sayesinde zengin olmuşladır.
Her hıdrellez babamın eniştesinin merasına giderdik. Değirmen deresinin kenarına kilimler serilir, yakılan koca bir ateşin üzerinde eniştemizin kestirdiği kuzu çevrilirdi. Balık yemek istediğimizde ise derenin suyunu ekin tarlasına çevirirdik. Büyük balıklar ekin saplarının arasında takılıp kalırlardı. Bize de ekin tarlasının içine girip balıkları toplamak kalırdı. Kuzu ve balık ziyafeti bittikten sonra Gediz’in kenarındaki söğüt ağaçlarının koyu gölgelerine yerleşirdik.
Her Pazar bisikletimle Emirâlem’deki regülâtöre giderdim. En büyük tutkum ana kanalın kenarındaki beton zeminde bisiklet sürmekti. Bisikletli biri benim yaptığımı yapmak istediğinde sakın yapma dedim ama aldırmadı. Kanalın dik yamacına girer girmez ana kanalın içine düştü. Kanalın tabanı balçık olduğundan tek başına çıkma şansı yoktu. Üstelik kurtulmak için debelendikçe daha da batıyordu. Biri ona sakın kıpırdama, ben şimdi seni oradan çıkaracağım dedi. Adam bir ağaçtan uzun bir dal keserek çocuğa uzattı. İki elinle sıkı, sıkı tut dedi. Çocuk tutunca asılıp bataklıktan çıkararak kurtulmasını sağladı. O olay bana da ders olmuştu. O tehlikeli oyunu bir daha oynamadım. Öğlen yemeği için babamın eski koyun sürüsü ortağı Süleyman Kâhyanın evine giderdim. O yıllarda evlerin kapılarında kilit olmazdı. Evde olmadıklarını belirtmek için kapının iki halkası ip ile bağlanırdı. Rabia teyzem her Pazar yemem için tarhana pişirip tel dolaba koyardı. Rabia teyzemizin tarhanası nefis olurdu. Koca kâse tarhananın tamamını yerdim.
Delikanlılığımda yine Emirâlem’e çok giderdim. O yıllarda kasap dükkânlarında mutlaka bir mangal yanardı. Kasabın beğendiğim yerden kestiği eti yanan mangalda pişirip yerdim. O yıllarda etler daha lezzetli miydi? Yoksa benim tat alma duygum mu zayıfladı bilemiyorum. Zira artık etlerde o yılların lezzetini bulamıyorum. Tavşan çiftliğim varken yediğim tavşan etlerindeki lezzeti bile arıyorum.
Yıl bin dokuz yüz kırk üç ve bir yaz günü idi. Menemen çok heyecan verici bir haber ile çalkalanıyordu. Almanlara ait uçan kale dedikleri bir savaş uçağı Yanık köy ovasına zorunlu iniş yapmış. Atı, eşeği, arabası olanlar yola koyulmuşlar. Akın, akın olay yerine gidiyorlardı. Babam atımızı arabaya koşup bizi de uçan kaleyi görmeye götürdü. Bir subay beni kucaklayıp uçağın içine aldı. Bana bombaların nereye konulduğunu ve nereden atıldığını gösterdi. O yıllarda uçağın alt tarafındaki kapak açılıp bombalar o delikten aşağı el ile atılıyormuş. Olayın tanığı olan bir köylü işini gücünü bırakıp her gelene uçağın inişini anlatıyordu. Pilot uçaktan inince köylüye burası neresi diye sormuş. Doğal olarak tarzanca sormuş. Köylü Türk, Türk deyince pilot yer uzanıp toprağı öpmüş.
O yıllarda koskoca Menemen’de saysanız on radyo çıkmazdı. Bu nedenle komşumuz haberlerde radyosunun sesini sonuna kadar açar ve komşularının haberleri dinlemesini sağlardı. Haberlerde en çok duyduğum konu ise, dikkat, dikkat Alman bombardıman uçakları şu yerleri bombaladı haberleriydi. Alman bombardımanları sınırlarımız çok yaklaştığında tüm sahillere yakın olan yerlerde geceleri karartma yapılırdı. Her hangi bir pencereden çok az bir ışık sızsa bile gece bekçileri kapıyı kırarcasına çalarak ışığı örtün uyarısı yaparlardı. O savaş yıllarında yaşanan kıtlık ise aklılardan hiçbir zaman silinmeyecektir.
Özcan Nevres

Hayvancılık Neden Zarar Ediyor

Hayvancılık Neden Zarar Ediyor
Cuma günü CHP nin yeni seçilen Silivri İlçe Başkanı Sayın Mümin Tuğlu’yu kutlamaya gittiğimde Avcılar ilçe örgütünden de bir grup da kutlamaya gelmişlerdi. İçlerinden biri hayvancılığın zarar ettirdiğini söyleyince, şeker fabrikalarını özelleştirme adına kapattırırlarsa haliyle hayvancılar zarar ederler. Zira en ucuz ve en besleyici yem pancar küspesidir. Ülkemizde artık çok az şeker üretildiğinden hayvancılara yeteri kadar pancar küspesi sağlanamıyor dedim. İçlerinden biri, hakikaten bir zamanlar her yerde küspe satılıyordu ama artık satan yok dedi. Küspe üretiminin çok yetersiz kalması yüzünden hayvan yemleri tahıl ürünlerinden yapılmaktadır. Tahıl ürünleri küspeye göre çok pahalı olduğu için yem fiyatları da pahalı oluyor dedim.
Ben evime şeker alırken mutlaka on beş, yirmi kuruş pahalı olmasına aldırmadan pancardan üretilmiş şeker alırım. Yerli üretimden yana olduğum için markasını yazmaktan imtina etmeyeceğim. Evime TORKU marka şeker alıyorum. DİASA mağazalarında her zaman bulunmaktadır. Bakınız TORKU Şeker Fabrikasının sahibi ne diyor? Özelleştirmek istediğiniz şeker fabrikalarının işletmesini bize verin. Türkiye’yi şeker ithal eden ülke olmaktan kurtarayım. Bu öneriyi ülkemizi yönetenlerin mutlaka dikkate almaları gerekir. Zira ihracat ile ithalatın arasındaki makas önlenemez bir hızla açılmayı sürdürmektedir. Ülkemiz dünyanın en önemli tarım ülkelerinden biri olmasına rağmen tarım ürünleri ithalatının kapıları sonuna kadar açılarak çiftçilerimizin zartar etmelerine neden olunmuştur.
Değerli okurlarım. Şeker deyip geçmeyin. Zira ülkemizde en çok tüketilen şekerli ürünlerdir. Bilindiği gibi şekerden türlü, türlü tatlılar üretilmektedir. Fiyatı çok ucuz olan tatlılardan kaçınmak gerekir. Zira o tatlılar GDO lu mısırlardan üretilen melas ile üretilmektedir. Hem sağlığımız, hem de tarımımız için pancardan üretilmiş olan şekeri yeğlememiz gerekir. Şeker üretimi tarımda çok önemli bir zincirdir. Şeker üretilen şeker pancarının tarımını yapan çiftçiler pancarı şeker fabrikasına göndermek için söktüğünde pancarın yapraklarından hayvan yemi olarak yararlanmaktadır. Pancarı işleyip şekere dönüştüren fabrika üretim aşamasında birçok insana iş sağlamaktadır. Ürettikleri şekerden toptancı ve perakendeciler ve tatlıcılar de para kazanmaktadırlar. Pancar işlendikten sonra posası küspeye dönüştürüldüğünden hayvancılara da ucuz ve besleyici yem sağlanmaktadır. Bu nedenle paramızı yabancı ülkelere kaptırmaktansa yerli üreticilerimizi desteklememiz gerekir. Üretmektense ithalatın yeğlendiği bir ülkede çocukların geleceği hiçbir zaman güvenli olamaz.
Sulu tarımın yapıldığı her yerde şeker pancarı üretimi yapılabilmektedir. Bu nedenle ülkemizin hemen, hemen her bölgesinde şeker fabrikaları kurulmuştur. Bizim fabrikalarımızda üretilen toz şekerler kristalize edilmiş olup ithal şekerlerden çok daha iyi tatlandırmaktadır. Bir gün eniştem çay bardağına kaşık, kaşık şeker koyarken bu ne biçim şeker böyle? Bu şekerin içine şeker koymayı unutmuşlar demişti. Ben de ona alırken dikkat et. Toz şeker iri taneliyse, yani kristalize edilmişse al. İnce olan toz şekeri alma. Zira almış olduğun bu toz şeker ithal şekerdir. İthal şekerler hiçbir şekilde yerli şekerimiz kadar iyi tatlandıramaz. Bu nedenle şeker alırken mutlaka yerli şeker almayı yeğlemeliyiz dedim.
Özcan Nevres

Ülkemiz Sahipsiz mi

Ülkemiz Sahipsiz mi
Dün gece bir televizyon kanalında bitkisel destek ürünleri öldürüyor mu konusunda bir tartışma programı vardı. Yirmi dokuz yaşında olan bir genç zayıflamak için kullandığı bitkisel bir ürün yüzünden can vermiş. Bu konuyu defalarca köşemde işlememe rağmen ne yerel, ne de genel yönetimlerde hiçbir hareket olmadı. Daha neyi beklediklerini anlamak olası değil. Bazı eczanelerde göz alıcı bir reklam herkesin dikkatini çekiyor ama görevlilerden aldıran yok. Nasıl bir gıda takviyesiyse anlayan beri gelsin? Reklamda on beş günde on beş kilo zayıflattığı yazılı. Buna inanalar korkusuzca bunu ve bunun gibi ürünleri alıp kullanmakta hiçbir sakınca görmüyor. Oysa onkoloji profesörü Sayın Erkan Topuz bakınız ne diyor? Eğer kilo vermek istiyorsanız ayda en fazla üç kilo verin. Daha fazla kilo vermek kansere davetiyedir. Nitekim son günlerde kansere yakalananların neredeyse tümü zayıflama sevdasında olanlardır.
Eğer sağlığımız için bitkilerden yararlanmak istiyorsak bunu doğal olarak kullanmamız gerekir. Kapsüle girmiş olanları değil. Geçmişte ağır bir karaciğer rahatsızlığı geçirmiştim. Karaciğerimi iflas ettiren ise safra kesesi ameliyatından sonra aşırı olarak kullandığım ağrı kesicilerdi. Beş bitkinin yapraklarını, köklerini ve kabuklarını kaynatarak yapmış olduğum kür sayesinde karaciğerim tekrar eski sağlığına kavuşmuştu. Rahatsızlığım sırasında hiçbir şekilde kapsüle girmiş bir ürün kullanmadım. Oysa bitkileri kapsüllere koyanlar Sağlık Bakanlığından üretim ruhsatı alamadıklarından, gerekli olan ruhsatı Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından almaktadırlar. Peki, bu gibi ürünlere ruhsat vermek Tarım Bakanlığının görevi olması gerekir mi? Bence görevi olmaması gerekir.
Tartışmaya telefonla katılan bir kapsül üreticisi yirmiden fazla sağlığa yararlı, gıda takviyesi ürün imal edip pazarladıklarını söyledi. Katılımcılardan bir Profesör Amerika’da bir ilaç üreticisi firma yüz bin dolar harcamayla ancak beş altı ilaca ruhsat alabiliyor. Sizin ürettiğiniz bitkisel gıda takviyesi ürünler gerçekten sağlığa yararlıysa satın onların formüllerini çok büyük paralar kazanın diyor. İlaç üreten firmalar yeni bir ilaç üretip piyasaya sürmek için en az on yıl araştırma yapıyor. Önce hayvanlar üzerinde deneniyor. Aşırı doz yüklenerek etkisinin ne olduğuna bakılıyor. Sonuçlar olumluysa bu defa gönüllü denekler üzerinde deneniyor. Yeni geliştirilen ilaç gerçekten sağlığa yararlı ise üretimi için ruhsat alınıp imaline başlanılıyor. Siz bu yirmi küsur ürünlerinizi hangi laboratuvarlarda araştırdınız ve hangi hayvanlar üzerinde denediniz. Gönüllü denekleriniz oldu mu diye soruyor ama üretici laf salatasıyla soruya gerektiği şekilde yanıt veremiyor.
İnsan sağlığı çok ciddi bir sorundur. Ben yaptım oldu mantığıyla adı ister ilaç olsun, ister gıda takviyesi ürün olsun. Yeteri kadar araştırma yapılmadıkça piyasaya sürülmemesi gerekir. Bu konuda en büyük sorumluluk RÜTÜK e düşmektedir. Hiçbir bilimsel değeri olmayan bu ne olduğu belirsiz ürünlerin reklamlarının yapılmasına, halkımızın kandırılmaması için dur demesi gerekir.
Bazı hastalıkların tedavisi çok uzun sürer. Bazı hastalıkların tedavisi mümkün olamaz. Uzun süren tedavilerde hastalar televizyonlarda yapılan reklamlara aldanarak, bitkisel gıda takviyesi ürünleri kullanmaya yönelmektedirler. Bu yöneliş kullanmakta oldukları tıbbi ilaçları olumsuz etkilediğinden, iyileşme olasılığı olan hastaları ölüme sürüklemektedir. Bu nedenle Sağlık Bakanlığı bu yanıltıcı reklamlara dur demelidir. Bu yapılmazsa kim bilir daha kaç insanımız hak etmedikleri bir şekilde ölümle kucaklaşacaklardır.
Özcan Nevres

Foçalı Yaşar Nine

Foçalı Yaşar Nine
Yaşar ninenin hastalığı ile ilgili haberi Menemenin Sesi gazetesinde okuduğumda geçmişte onunla yaşadıklarımızı anımsadım. Yaşar nine evimin sokağının köşesindeki taş evin sahibiydi. Daracık sokağımızın kaldırımını odunlarla doldurduğu için sokağımız iyice daralmıştı. Evinin avlusu olmadığı için caddenin kaldırımını çiçek saksıları ile işgal etmişti. Onunla komşu olduğum yıllarda nedense yıldızımız hiç barışmamıştı. İşi gücü beni ve eşimi sürekli kötülemekti. Ona göre Foçalı olmayıp da Foça’ya yerleşenler Foça’nın ahlakını bozuyordu. Kendisine dışarıdan gelenler sizin gırtlağınızı sıkarak evinizi arsanızı zorla mı aldı diye sordum? Aksine beş para etmeyen arsalarınızı ve evlerinizi sattığınızda zil takıp oynadınız. Bu sözlerimden sonra bir daha barışmamak üzere birbirimize darılmıştık. Ben ve eşim ona göre çok görgüsüz insanlardık. Evimizi ve arabamızı elektrik süpürgesi ile süpürecek kadar görgüsüzdük. Onun da evinde buzdolabı vardı ama görgüsüzlük olmaması için hiç kullanmamıştı. Nitekim buzdolabını komşusuna yirmi beş bin liraya satmıştı.
Fokai ve Huzur pansiyonlarının sahipleri iki kardeştiler. Geçmişte ikisi de babamın koyun sürüsünde çobanlık yapmışlardı. Bu nedenle sahipleri ile çok iyi görüşüyorduk. Bir gün Yaşar nine Huzur pansiyonunun bahçesinde oturmuş, bana ve eşime ha bire ver yansın ediyordu. Pansiyon sahibinin eşi kendisine benim dinlediğimi kaş göz işaretiyle anlatmaya çalıştıysa da o işaretlere aldırmayıp konuşmasını sürdürüyordu. Bir süre sonra işaretler etkisini gösterdi. Dönüp bakınca beni gördü ve konuşmasını kesti. Radyoyu neden kapattın. Ne güzel sokağımızdan haberler dinliyorduk dedim. Yok, be komşu kendi kendimize dereden tepeden konuşuyorduk. Bizde ne haber olacak ki dedi. O zaman ben kendi radyomu açayım sen dinle dedim ve anlatmaya başladım. Eğer bir daha beni ve eşimi böyle ipe sapa gelmez sözlerle karalamaya devam edecek olursan seni koca bir çuvalın içine koyacağım. Çuvalın içine taş doldurup denizin en derin olduğu yere atacağım. Tıpkı senin kedilere yaptığın gibi. Yok, be komşu dedi. Ben senin hakkında ne söyleyebilirim ki? Sakın söyleme, söylersen kedilerin başına gelenler senin de başına gelebilir dedim. Onun bizden olan bir tek dostu vardı. O da gelinimdi. Zira onun satmak için topladığı incirlerin gelinimden başka müşterisi yoktu. İncir zamanı aramızda küslük kalmazdı. İncir zamanı geçtikten sonra küslüğümüz devam ederdi. Ona sık, sık yiyecek vermem bile barışmamıza neden olmazdı.
Yabancı bir kadın torununun deniz simidini Yaşar ninenin odunları üstüne koymuştu. Kim tutar Yaşar nineyi. Kadına yapmadığı hakareti bırakmadı. O an ona hak ettiği dersi vermenin zamanı geldiğine karar verdim. Sokağa koyduğu odunların ve evinin fotoğraflarını çekerek Yeni Asır gazetesinde haber yaptım. Belediyenin tüm zabıta memurları, Belediye Tabibi ve başkan yardımcısı sokağımıza geldiler. O çevrede kirliliğe neden olan ne varsa kaldırılmasına karar verdiler ve bu arada bana da sitem ettiler. Bu kadının evinde tuvalet yapabileceğimiz hiçbir yer yok. Bu durumda ne yapabiliriz dediler? Ben de portatif bir tuvalet konulabilir dedim. Yaşar ninenin evine tuvalet yaptılar mı bilmiyorum ama sokağı daraltan odunlar kaldırılmıştı.
Sokağımızın fosseptik çukurları vidanjörlerle çekilip alınıyordu. Sokağımız çok dar olduğundan vidanjörler sokağımıza giremediğinden vidanjörü Yaşar ninenin evinin önüne park edip fosseptik çukurlarını hortumla boşaltırlardı. Arozözün eksozundan çıkan gazlar Yaşar ninenin çiçeklerine zarar verirdi. Yaşar nine koşarcasına kaymakamlığa ve belediyeye gider arozöz sürücülerini şikâyet ederdi. Arozöz sürücüleri Yaşar nineden bıkıp usanmışlardı ama Yaşar nine onları şikâyet etmekten hiçbir zaman usanmamıştı.
Şimdi Yaşar nine yaşlılığı ve hastalığı nedeniyle kavgalı olduğu komşularına muhtaç durumda kaldı. Komşuları geçmişi unutup ona mutlaka yardım elini uzatmalıdırlar. Yaşar ninenin bankada üç beş kuruşu varsa varlıklı biri olduğundan değil, para harcamasını bilmediğindendir. Aklı ermediğinden olsa gerek sahibi olduğu zeytinliği ve evini akrabası olduğunu söyleyen birine kaptırmıştı. Konu mahkemeye intikal etmişti ama nasıl sonuçlandığını bilmiyorum. Komşuları yardımcı olursa elindeki mal varlığı sayesinde ömrünün son günlerini huzur içinde geçirebilir. Halen Foça’da yaşıyor olsaydım geçmişteki kırgınlıkların üzerine bir sünger çekip ona her türlü yardımı yapardım.
Özcan Nevres

Kirlenen Dünyada Özlem

Çoğunlukla çarşıdan evime dönerken yürümeyi yeğlerim. Boğluca deresinin üzerindeki köprüden geçerken dereden akmakta olan iğrenç görünümlü suya gözlerim takılıyor. Yola devam ediyorum. Mimarsinan köprüsünün paralelindeki yoldan ilk defa yaya olarak geçiyorum. Tuzla deresinin üzerine geldiğimde akan suya bakıyorum. Her ne kadar suyu Boğluca deresinin suyu kadar iğrenç olmasa da küçümsenmeyecek kadar kirli olarak akmakta. Bu suları kirletenlere karşı neden belediye bu kadar umursamaz veya çaresiz anlamak olası değil. Gördüklerimden etkilenmiş olduğumdan olsa gerek yatma zamanı geldiğimde bir türlü uyku tutmadı. Kafama çocukluk yıllarında yaşamış olduğum anılar takıldı. Zira çocukluğumda yaşadığım dünya olabildiğince bakir ve temiz bir dünyaydı.
Yaz aylarında iki aylığına bağ evimize göçerdik. Gecelerimizi karpit lambası ile aydınlatırdık. Zira karpit lambasının ışığı gemici fenerimizin ışığından çok daha parlaktı. Bağ evimizin yanında kocaman bir kara incir ağacı vardı. İncir ağacının en yüksek dalına bir urganın ucunu bağladıktan sonra diğer ucunu arabacı düğümünden geçirirdim. O düğümün bir adı da asıldıkça sıkılaşan düğüm olarak bilinir. Urganın üzerine oturur, var gücümle urganın ucunu çekerek urganın bağlı olduğu dala kadar yükselirdim. Yükselme tamamlandığında ipi kontrollü olarak bıraktığımda hızla yere inerdim. Bu oyundan iyice yorulduğumda evimizin beş altı metre uzağındaki asmanın altına yatmaya giderdim. Asma bir çadır kadar büyüktü. Onun koyu gölgesi benim gündüzleri yaşadığım evimdi.
Yedi yaşındayken babam Ormanbağları mevkisindeki araziyi satın alıp sebze bahçesi yapmıştı. Bahçemizin kalıcı suyoluna babam deli eriğe aşılanmış erik ve vişne fidanları dikmişti. Kısa zamanda suyolunun kenarı deli erik fidanları ile dolmuştu. En büyük zevkim aşı mevsimi geldiğinde o fidanlara değişik meyve türlerini aşılamaktı. Hızla büyümüş olan bir deli erik fidanının üç dalından birine şeftali, birine kayısı diğerine de İtalyan eriği aşılamıştım. Eserim olan ağacı görenler bu ne biçim ağaç diye sorarlardı. Şeftali türleri içinde en çok sevdiğim domat şeftali olduğu için birkaç deli eriğe domat şeftalisi aşılamıştım. Hendek kenarlarına diktiğim ayva fidanlarına da değişik armut türleri aşıları yapmıştım. Kendi elimle aşıladığım ağaçların vermiş olduğu meyvelerin tadına doyum olmazdı. Belki de bana öyle gelirdi. Bağımızdaki iyi cins kara incirimizden aldığım gözleri bahçemizin hendeğindeki incir ağacına aşıladıysam da bağımızdaki kadar kaliteli ürün veren bir ağaca dönüştürememiştim.
Bahçemizde aydınlatmada artık karpit lambası kullanmıyorduk. Konuklarımız geldiğinde lüksümüzü yakardık. Konuklarımız olmadığında ise avlumuzu gemici feneriyle aydınlatırdık. Bahçemizi atlarımızla döndürülen su dolabının çektiği su ile sulardık. Yaz günlerinin aşırı sıcaklarında en çok gereksinimiz olan soğuk su idi. Susuzluğumuzu gidermek için suyolunun kenarına yüzükoyun uzanır, akmakta olan buz gibi sudan kana, kana içerdik. Öğlen paydosunda ise havuzumuzun buz gibi suyuna dalarak serinlerdim. Uyku saati geldiğinde ahırımızın toprak damına çıkmak için incir ağacını kullanırdım. Ağaca tırmanır, dama en yakın daldan dama atlardım. İniş yolum da aynı şekilde olurdu. Damda yatmanın avantajı yalnızca serinlemek için değildi. Sivrisinek saldırısından da kurtulurdum. Koyun sürüsü sahibi olduğumuz zamandan kalma kepeneğimiz benim yatağımdı. Yatağıma uzandığımda en büyük tutkum yıldızları saymaktı. O yıllarda gökyüzü pırıl, pırıldı. Gecenin sessizliğini çakal ve sırtlan sesleri bozardı. Her gece yıldızları saymayı tamamlayamadan derin bir uykuya dalardım. Her sabah gün doğmadan kalkardım. İlk işim tulumbamızın buz gibi suyu ile yüzümü yıkamak olurdu. Daha sonra ahırdan atları çıkarıp dolap kuyusunun yanındaki incir ağacının altına bağlayıp önlerine bolca yem koyardım. Belki de tertemiz bir dünyada yaşıyor olmam yüzünden yorgunluk nedir bilmezdim. Okula gidip gelirken üç buçuk kilometrelik yolu on beş dakikada aşardım. Hem de kestirim olan dağ yolundan.
Kayınvalidemin öldüğü gün Metro turizmin yazıhanesinden kayınvalidemin evine giderken ardaki kısa dik yolu çıkarken neredeyse tıkanıp kalacaktım. Nedeni ise sobalardan yayılan duman kokusuydu. Gel de arama o çocukluk yıllarındaki tertemiz dünyayı. Yakında tüm Menemen, ovası ile birlikte kömür kokusu ve külleriyle yaşanmaz olacaktır. Dile kolay. Bir termik santral bir günde doksan beş ton kömür yakacaktır. Yanan kömürlerden arta kalan küllerden koca bir dağ oluşacaktır. Rüzgârlar bu külleri esiş durumuna göre Menemen, Aliağa ve Bergama ovalarına taşıyacaktır. Yalnızca ovalarda yetiştirilen ürünler zarar görmeyecektir. İnsanların akciğerleri olabildiğince olumsuz olarak etkilenecektir. Böyle bir durum ile karşılaşmamak için bölge halkının kurulması tasarlanan termik santrallerine karşı tam bir dayanışma içinde karşı çıkmalıdırlar. Bunu başaramazlarsa bedelini yoksulluk ve hastalıklarla öderler.
Özcan Nevres

Dayanılmaz Bir Acı

Dayanılmaz Bir Acı
Bu gece face book’da çok acı bir haber ile karşılaştım. Değerli kardeşim, arkadaşım Ali Bektaş Girgin’in ölüm haberiydi bu. İnanamadım ve mail adresine bir mesaj gönderdim. Sevgili kardeşim Ali, ne olur bana okuduklarımın yalan olduğunu yaz dedim. Daha sonra onun bir kolej arkadaşının telefonuna ulaştım ve sordum. Face book’da okuduğum doğru mu diye? Maalesef doğru dediğinde inanın şok oldum. Onun için bir arkadaşının bizi bu kadar erken bırakıp gitmeyecektin diye yazmış olduğu yazıya katılmamak olası mı?
Ali Bektaş Girgin ile bana Bağımsız Aday Deli Osman başlıklı öyküm için attığı mesaj sayesinde tanışmıştım. Mesajında ben Muğla’nın Yeşilyurt beldesinde doğdum. Babamı ziyarete gittiğimde sizin öykünüz Devrim gazetesinde yayınlanıyordu. Babam bu anlatılanların Muğla’da yaşandığını ve sizi çok iyi tanıdığını söyledi. Öykünüzden çok etkilendim. İzin verirseniz öykünüzü İngilizceye çevirip sitemde yayınlamak istiyorum diye yazmıştı. Dilediğiniz gibi çevirip dilediğiniz yerde yayınlayabilirsiniz diye karşılık vermiştim. (Çevirisini www.ozcannevres.com da okuyabilirsiniz) Mesajında ayrıca sizin Giritli bir ailenin çocuğu olduğunuzu ve uzun yıllar Muğla’da yaşadığınızı öğrendim. Benim babam da Girit göçmenidir diye yazmıştı. O yazışmayı yaparken eşim ben Yeşilyurtlu Girginleri tanıyorum. Hatta onlardan biri Amerikalı çok güzel bir bayanla evlenmişti dedi. Kendisine eşimin söylediklerini söylediğimde evet o kadın benim annem ve birçok Türk’ten daha Türk’tür demişti.
Ali Bektaş Girgin ile akrabalarımdan Hakkı Üner Menemen’e gittiğimde benimle tanışmak istediklerini yazmışlardı. Yenifoça Gencelli’de yaşamakta olan kız kardeşime konuk olduğumda ikisiyle de Menemen’de buluşmak üzere randevulaştık. Önce sizi Giritli bir arkadaşımın lokantasına götüreceğim. Orada Girit geleneğine uygun yemekler yiyeceğiz. Daha sonra da bir başka Giritlinin kahvehanesine götüreceğim. Böylece birçok Giritli hemşerimizle tanışmış olacaksınız dedim. Yemekten sonra kahvehaneye gittik. Birçok Giritli ile selamlaşıp konuşmak Ali Girgin kardeşimin çok hoşuna gitmişti. Hoşuna gitmesinin nedeni ise Muğla’da kendilerinden başka yaşayan Girit göçmeni hemen, hemen yok gibi olmasındandı. Daha sonra hep beraber önce Kubilay anıtına, ardından da bana ve kardeşlerime ait olan arsamıza gittik. Orada fotoğraflar çektik, çekildik. Arsamızdaki Kıbrıs akasyasından çiçekler ve defne ağacından dallar kestik. Hangimizin aklına gelirdi bir gün ummadığımız bir şekilde Ali Bektaş Girgin’i zamansız yitireceğimiz. Oysa daha kırk yedi yaşındaydı. Geride anısını yaşatacak Kubilay anıtında ve arsamızda çektiğimiz fotoğraflar kaldı.
Face book’daki Ali Bektaş Girgin hakkındaki şu kısa bilgi onun ne kadar değerli bir insan olduğuna anlatmaya yeter de artar bile. İTÜ Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi’de okudu İzmir’de yaşıyor Memleketi Brüksel1 Kasım 1965 tarihinde doğdu Türkçe, İngilizce, Fransızca, Felemenkçe, İtalyanca biliyor. Burada belirtilmeyen Muğla’da doğmuş olduğudur.
Adı üstünde, fani dünya. Er geç hepimizin başına gelecek bir olgu ama böylesine zamansız bir olüm olunca acısı çok büyük oluyor. Nur içinde yat sevgili kardeşim Ali. Toprağın bol olsun.
Özcan Nevres

Magandaya Bak Magandaya

Magandaya Bak Magandaya
Ben çöplerden nafakalarını çıkaran insanlara çok saygı duyarım. Zira onlar geri kazanımı mümkün olan her şeyi bir eşeğin bile çekmekte zorlanacağı el arabalarıyla çöp toptancısına götürerek nafakalarını çıkarırlar. Arabamla giderken yolumu kapatmış olan geri dönüşümcülerin yolu açmasını sabırla beklerim. İnanılır gibi değil ama ne yazık ki gerçek bir maganda terörüne tanık olduk. Ağır yüküyle yoluna devam etmekte olan çöp toplayıcısından kamyonet sürücüsü maganda yolu hemen açmasını ister. Sanki yol babasının malıymış gibi. Çöp toplayıcısı, magandanın bu isteğine karşı yolu hemen açamadığından maganda gaza basar ve çöp toplayıcısıyla birlikte geri dönüşüm çöplerinin üzerinden geçer gider. Bu vahşet olayı kameralar tarafından görüntülenmeseydi belki de olay trafik kazası olarak işlem görecekti. Oysa bu magandanın yaptığı bilerek, eski deyimiyle taammüden adam öldürmeye tam teşebbüstür. Çöp toplayıcısının şansı varmış ki üzerinden kamyonet geçtiği halde yaşamını yitirmemiş. Bu zavallı adamın yaşamı sürecek ama nasıl? Kırılan omurgası onarılsa bile bir daha o ağır yükleri taşıyarak nafakasını çıkarabilecek mi? Sanmıyorum. Zira omurga kırılması ömür boyu sakatlığa neden olabilir. Merak ediyorum. Bu magandaya işlediği suçun cezası verilirken sürücü ehliyetine ömür boyu el onulacak mı? El konulmadığı takdirde bu magandanın bir daha aynı şekilde kızdığı adamı veya adamları ezmeyecek mi? Yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla bu gibi insanlar yaptıklarını defalarca tekrarlar. Bu nedenle bu gibi insanların sürekli gözaltında tutulmaları gerekir. Araç kullanmalarına izin verilmemelidir.
Magandalar artık Büyük Millet Meclisine bile girdiler. Hem de milletvekili danışmanı olarak. Bu danışmanlık ne iştir? Anlayan beri gelsin. Bir insan milletine hizmet etme becerisinden yoksun ise milletvekilliğine neden aday olur? Bu danışmanların hangi konularda uzmanlıkları var ki koskoca milletvekillerine danışman olabiliyorlar. Geçmişte belediye başkanlığına aday olduğumda kesinlikle her hangi bir danışmana gerek duymadım. Bir akrabam belediye başkanlığına aday adayı olmuştu. Ünlü bir şarkıcımızın ağabeyinden dolgun bir ücret karşılığında danışmanlık hizmeti almaya başlamıştı. Akrabamı uyardım. Danışmanın senin önseçimi kaybetmene neden olacaktır dediğimde bana yanlış düşündüğümü söylemişti. Yapma dedim. Seçmen bu aday adayı bu kenti yönetme becerisinden yoksun ki daha seçilmeden danışmanından yardım alıyor derler. Beni dinlemedi ve ön seçimde hezimete uğradı. Bir insan ne kadar bilgili olursa olsun. Böyle bir yerel seçimde seçmeni iyi tanımadığından çok büyük hatalar yaparlar. Bu nedenle bir insan topluma hizmet için kollarını sıvamadan önce, aday olduğu konuda kendisini en iyi şekilde yetiştirmesi gerekir. Hasbel kader seçilecek olursa hizmet etmek için seçildiği görevde asla başarılı olamazlar.
Silivri Belediyesi yöneticileri eski festival alanında ne yapmak istiyorlar? Belediyeyi yönetenler Silivri’ye çağdaş bir yönetici gözüyle baksınlar. Silivri’de halkın yaz aylarında serinleye bilecekleri bir park var mı? Çocuklara ve yetişkinlere havuz keyfi yaşatacak bir havuz var mı? Bu iş için eski festival alanı en ideal bir alan değil mi? Oysa belediye ne yapıyor? Çay bahçelerine alanlarını genişletme olanağı sağlıyor. Çay bahçeleri de yaza hazırlıklarını bahçelerinde görsel kirlilik yaratacak olan şemsiyelerle yapıyorlar. O şemsiyelerin altında oturmanın, ağaç gölgesinde oturmak kadar keyif verici olacağını hiç sanmıyorum. Oysa bu günkü teknolojide koca, koca ağaçlar köklerine zarar verilmeden toprağıyla başka bir yere taşınabiliyor. O halde neden şemsiye? Doğru olanı ağaç nakletmek değil mi?
Yaz kapıda sayılır. Zira zaman çok hızlı geçiyor. Boğluca deresi ise en az eskisi kadar kirlilikle akıyor. O kirliliğe neden olanlara belediyenin hiçbir yaptırımı yok. Görünen o ki, bu yaz sahilde gezenler ve çevresinde yaşayanlar yine Boğluca deresinin burun tıkatan kokusuyla yaşamaya mahkûm olacaklar. Denizde kirlilik ise yine diz boyu. Sahildeki tek olumlu çalışma RİSOS adlı tesisin yıkılmaya başlanmış olmasıdır. Sahildeki elli metre yasağın içinde kalan binalar da temizlendiğinde sahilde boydan boya göze hoş gelen iç açıcı bir düzenleme yapılmalıdır.
Özcan Nevres

Yok Ettiğimiz Geleneksellerimiz

Yok Ettiğimiz Geleneksellerimiz
Çocukluğumda sokak sütçüleri vardı. Bunların çoğu inek sahibi kişilerdi. Günde iki defa sağdıkları sütü daha süt soğumadan satmaya çıkarlardı. Bunların en renkli siması Giritli Hüseyin Ağa idi. Onu kızdırmak için Hüseyin Ağa senin sütün bozuk dediklerinde senin ananın sütü bozuk diye karşılık verirdi. Ne Hüseyin Ağanın ve ne de diğerlerinin sütlerinde hiçbir hile olmazdı. Tüketiciler aldıkları sütü evlerinde yoğurtla mayalayıp en lezzetli yoğurdu yaparlardı. Yoğurt yapmayı külfet sayanlar yoğurdunu yanlarında getirdikleri tabaklara koydurttukları yoğurdu mandıralardan satın alırlardı. Mandıradan yoğurt alıp evine dönmekte olan çocuklara tabağın altına yirmi beş kuruş yapışmış al onu derlerdi. Amaçları çocuğu aldatıp yoğurdu döktürmekti. Aldanan olduğunu sanmıyorum ama her zaman unu söylerlerdi. Zamanla havadan para kazanma hırsı yüzünden sattıkları süte su katanlar yüzünden sokak sütçülüğü itibarını kaybetti. Tüketiciler UHT sütleri kullanmaya mahkûm edildi.
Yoğurduyla ünlü üç ilçemiz vardır. Birincisi Menemen, ikincisi Silivri, üçüncüsü ise türküsüyle ünlü Silifke’dir. Menemen ve Silivri yoğurt üretimindeki ünlerini manda besiciliği yüzünden kazanmışlardı. Geçmişte Ulucak ovasında bataklıklar vardı. Tıpkı Terkos gölünün yakınındaki bataklıklar gibi. Zamanla pamukçuluğun gelişmesi yüzünden Ulucak’taki bataklıklar kurutulunca manda besiciliği de önemini kaybetti ve manda besiciliği yapılmaz oldu. Terkos gölü yakınındaki bataklıklarda çeltik tarımı yapılmaya başlanınca da manda besiciliği yapan çok azaldı. Besiciliği sürdürenler sağdıkları sütü yoğurt yaparak pazarlamaya başladılar. Manda besiciliği yok olunca üstü yarım santim kaymak bağlayan yoğurt üretimi de tarihe karıştı. Menemen’de şehir içi mandıracılığı halen sürdürülmektedir. Büyük şirketlerin karşısında yenilmemek için ellerinden geldiğince kaliteli yoğurt üretmeye devam etmektedirler. Evlerinde yoğurt yapmak isteyenler bu mandıralardan seyyar süt satıcılarından çok daha ucuza süt alabilmektedirler. Mandıralar aldıkları süte her zaman derece vururlar. Eğer sütte hile varsa o sütü almazlar. Bu nedene mandıralardan süt alanlar aldanmazlar. Silivri’de ise merkezde tek bir mandıra bile kalmamıştır. Sokaklarda süt satan sütçü ise hemen, hemen yok denilecek kadar az. Bu yüzden yoğurtmatiğimle yoğurt yapımını UHT sütlerle sürdürmekteyim. Yine de eski lezzeti aratmayacak kadar lezzetli yoğurt mayalaya biliyorum.
Lokma denilince akla İzmir lokması gelir. Geçmişte her pastanede börekle birlikte lokma da satılırdı. Lokmanın üzerine biraz da kadayıf veya baklava şurubu döktüklerinde lokmanın tadına doyum olmazdı. Menemen’de halen lokma geleneği sürdürülmekte olsa da artık pastanelerde lokma satılmıyor. Özel günlerde hayır için lokma döktürüp dağıtanlar olmasa o güzelim sanat da yok olup gidecek. Yakın zamana kadar lokma işini lokma ustaları yaparlardı. Bildiğim kadarıyla en iyi lokmayı Giritli Hüseyin usta döküyordu. Babamın lokmasını bu yüzden ona döktürmüştük. Babam öldüğünde Lokma dökme işini Hüseyin ustaya verdik. Nevres apartmanı üç ana caddenin kesiştiği yerdedir. Bu yüzden araba trafiği kadar yaya trafiği de yoğundur. Hüseyin usta takımlarını getirip apartmanın girişine koydu. Kazana döktüğü iki teneke yağı ocakta kızmaya bıraktığında lokmanın hamurunu hazırladı. Hamur kabarmaya başladığında yağ da iyice kızmıştı. Hüseyin ustanın elleri müthiş bir hızla yağın içine hamur topakları atıyordu. Pişen lokmalar kapı önüne koyduğumuz masanın üzerindeki leğene dökülüp gelip geçenlere dağıtılıyordu. Hem de üzerlerine bolca şurup dökerek. Lezzetli lokmalar sayesinde bolca hayır duaları almıştık.
Oldum olası lokma yemeyi bol şuruplu olma kaydıyla çok severim. Küçük oğlumla Bakırköy’de dolaşırken bir tabela gözüme ilişti Tabelada İzmir Lokması yazıyordu. Oğlumla birlikte daldık lokmacıya. Garsondan iki porsiyon lokma istedik. Gerçekten İzmir lokması yiyeceğimi zannettiğimden hayal kırıklığına uğramıştım. Garsona siz bu lokmalara İzmir lokması mı diyorsunuz diye sordum? Evet deyince sen veya patronun hiç İzmir’de lokma yediniz mi? diye sorduğumda hayır yanıtı aldım. O halde patronuna söyle İzmir’e yolu düşerse Karşıyaka sahilindeki lokmacıdan lokma yesin. Ancak o zaman İzmir lokmasının ne olduğunu öğrenir dedim. Neden bu insanlar taklit ettikleri ürünün aynısını yapmazlar da yalnızca ismini taklit etmekle yetinirler? Lokmacılığın özünü öğrenip o sanatın sonsuza kadar yaşamasını sağlasalar daha iyi olmaz mı? Otuz yıl öncesine kadar İstanbul sokaklarında bir sırığın iki ocuna bağlanmış askılarda tepsi içinde olabildiğince lezzetli ve sağlıklı yoğurt satılırdı. Büyük firmaların süt ürünleri pazarına girmeleriyle artık o lezzetli ve sağlıklı yoğurdu yeme şansımız kalmadı. Sayın Profesör Erkan Topuz ne diyor? Kutu sütü içmeyin. Bulabilirseniz sokak satıcılarından süt alıp için. Kutu sütü kullanmak zorundaysanız içmeyin yoğurt yapın. Nedeni ise süt yoğurt ile mayalandığında sağlığa zararlı maddelerin tamamı yok olmuyorsa da iyice azalıyor. Sağlığımız için Sayın Erkan Topuz’un sözlerine uyum sağlamalıyız.
Özcan Nevres

Adalete Bak

Adalete Bak
Adalet ve Kalkınma Partisinin enerji bakanı doğalgaza zam söylentileri hakkında bakınız nasıl bir adalet sergiliyor. Sayın bakan diyor ki zam haberleriyle doğalgaz kullanıcılarının psikolojisi kötü etkileniyor. Biz doğalgaza zam yapmıyoruz. Dünya piyasasında petrol fiyatlarının artışına ve döviz kurlarının yükselişine göre fiyat ayarlaması yapıyoruz diyor. Sayın bakanımıza sormak gerekir. Petrol ve döviz fiyatları yükseldikçe hayat pahalılığı da artıyor. Adil olmak için memurun, işçinin ve emeklilerin maaşlarının da artması gerekmez mi? Tüm çalışanların umudu çıkarılacak olan ve bir türlü çıkarılamayan intibak yasası bakalım çalışanlara ve emeklilere ne getirecek? Kuş mu çıkacak civciv mi? Bana kalırsa yumurta cılk olduğundan ne kuş ne de civciv çıkmayacak. Bu nasıl adalet ki milletin vekili yan ödemelerle ve kendilerine sağlanılan olanaklarla aylık gelirleri yaklaşık yirmi beş bin lirayı buluyor. Vekilinki bu. Ya asilinki ne? Asgari ücret yedi yüz lira. Yani vekilin almakta olduğunun yaklaşık otuz altıda biri. Peki, bunun adalet neresinde? Vekilin maaşı söz konusu olduğunda şipşak fotoğraf gibi anında gereken yapılıyor. Memura, işçiye ve emekliye gelince yıllardır bir türlü gerçekleşemiyor.
Halkımızda bir inanç vardır. Neredeyse her işleri için geç olsun ama güç olmasın derler. Televizyonlarda insan sağlığını tehlikeye sokacak gıda takviyesi adıyla birçok ne olduğu belirsiz ürünlerin reklamları yapılmaktadır. Doktor Mustafa Eraslan’ın uzun süredir reklamını yaptığı PANAS adlı ürün sağlık bakanlığınca toplattırıldığı halde reklamları tam gaz devam etmektedir. Yani sağlık bakanlığınca sakıncalı bulunan ürünün pazarlaması halen devam etmektedir. Oysa sakıncalı bulunan bir ürünün satışı kesinlikle önlenmelidir ama ne yazık ki bir türlü satışı önlemiyor. Bu tür ürünleri piyasaya sürenler üretim iznini ilaç değil gıda takviyesi adı altında tarım bakanlığından almaktadırlar. Nedeni ise sağlık bakanlığı bu tür ürünleri sağlığa yararlı olmadığı gerekçesiyle ruhsat vermemesidir. Ürettiklerini satabilmek için yasal boşluklardan yararlanmaktadırlar. Bu ürünler hakkında ne yapılacaksa bir an önce yapılsın. Geç kalmak temiz değil, olabildiğince zararlı olur.
Bal reklamları tam gaz devam ediyor. Bir süre önce üç kavanoz balı yüz liraya satanlar, kavanoz sayısını dörde çıkardıklarında şöyle yazmıştım. Yakında dört, beş olur, altı olur demiştim. Yazdığım gibi kavanoz sayısı beşe çıktı ve yanında tahminen yüz gram polen veriyorlar. Marketlerde bir kavanoz bal on ile on beş lira arasındadır. En pahalı satılan baldan yüz liraya yaklaşık yedi kavanoz bal alınır. Bal konusunda aklıma bir olumsuzluk daha takılıyor. Anımsanacağı gibi geçtiğimiz yıllarda Avrupa’ya ihraç edilen ballar, ballarda afla toksin olduğu için geri gönderilmişti. Geri gönderilen ballar hakkında yetkililerden imha edildiğine dair hiçbir bilgi verilmemişti. Kesin olarak inanıyorum ki bu ballar iç piyasaya sürüldü ve tüketicilere afla toksinli ballar yedirildi. Bal üretimi çok zor olan bir üründür. Kavanozu on liraya kadar bal satılıyor olması düşündürücüdür. Üretilen ballar halen Avrupa kriterlerine uymadığı için satılamadığından mı bu kadar ucuz oluyor?
Temel gıda süttür. Ne yazık ki UHT sütler yüzünden süt en sağlıksız ürün oldu. Onkoloji profesörleri halkımızı ve süt ürünlerini işleyip satanları uyardıkları halde kimsenin aldırdığı yok. Dün gece bir televizyon kanalında yine süt konusu vardı. Sunucu UHT sütler kansere neden oluyor mu diye sorduğunda profesörün yanıtı evet olmuştu. Gerekçesini de şöyle açıkladı. UHT sütler yüz yirmi ile yüz kırk derece arasında ısıtılıp sıkıştırılıyor. Bu şekilde içindeki sağlık için gerekli olan mineraller sağlığa zararlı hale dönüşüyor. Sütün sağlıklı olması için uzun ömürlü süt yerine eskisi gibi günlük sütler tüketicilere ulaştırılmalıdır. Yani iki günde bozulan sütler yeğlenmelidir. Sokak sütleri zararlıdır diye, diye insanlarımıza asıl sağlıksız olan süt ürünlerin tüketilmesini önerdiler. Bu öneriye hangimiz aldanmadı ki? Süt halkımızın temel gıdasıdır. Süt Endüstrüsü Kurumu özelleştirileceği gündeme geldiğinde Genel Müdür Mustafa Akkoç bana şöyle demişti. Böyle bir şeyi yapamazlar, yapmamalıdırlar. Eğer özelleştirilirse bu cinayet olur. demişti. Ne yazık ki özelleştirilerek tüketicilere sağlığa zararlı sütleri tükettirdiler. Ne güzeldi o SEK in ürettiği sütler. Yarım litrelik cam şişelerde depozitolu olarak satılırdı. Çok güzel yoğurdu olurdu. Dahası içinde hiçbir katkı maddesi yoktu. O günlerin geri gelmesi dileğiyle.
Özcan Nevres

Muazzez Hanım

Muazzez Hanım
Muazzez hanım kendince çok kültürlü ve çok da güzel bir kadın. Bana göre ise dokuz kelle sarımsakla yenmez. Benim ayda üç milyar lira gelirim var. Benimle evlenecek olanın gelir bakımından bana denk olması gerekir diye höykürüyor. Çok kültürlü olduğu için olsa gerek halen milyarla milyonu ve bin lirayı karıştırıyor. Bana göre ruhsal sorunları olan bu kadın evlenme programına evlenmek için değil, egosunu tatmin için katılmış. Evlilik paylaşımcılıktır. Eğer eşler arasında benim param senin paran diye bir ayırım yapılıyorsa o evlilikten hayır gelmez. Nitekim Muazzez Hanım bas, bas bağırarak ben kırk sene tırnaklarımla kazıya, kazıya bu serveti yaptım. Bana kimse servetime ortak olmak için gelmesin diyor. O arada gerçek bir hanımefendi ben de buraya evlenmek için geldim. Benim evim var. Benimle evlenmek isteyen beyefendinin evi yoksa evimi onunla seve, seve paylaşırım. Ne ev isterim ne de takı diyor.
Muazzez Hanım beş yıl önce kapanmış. Kapalı olduğu için de kendisine talip olanların haddi hesabı yok. Tümünü aşağılıyor. Kolay karşılanmayacak taleplerde bulunuyor. Kalın bilezikler, çok taşlı yüzükler istiyor. Hem de nerede? Evlenme programında. Gelenler mutlaka benim gibi düşünüyorlardır. Bu kadın takıları alıp kaçar mı diye? O nedenle isteğini kabullenecek bir babayiğit, daha doğrusu bir ahmak henüz çıkmadı. O arada bir genç hanım efendi siz gösteriş için kapanmışsınız. Dini inancı nedeniyle kapanmış olan bir kadının gerdanı açık olmaz. Oysa senin gerdanın açık diyor. Belli ki sen kendine koca bulmak için kapanmışsın. Muazzez Hanım avazı çıktığı kadar bağırıyor. Sen benim giyimime kavuşamazsın diyor.
Eğer bu kadın o programda değil de Esra Erol’un evlilik programına katılmış olsaydı Esra Erol onu kolundan tutup salondan atardı. Zira Esra Erol böyle bir insanın genç kızların onuruyla oynanmasına asla izin vermez. Düşünün ki binlerce kızımız nişanlandığında ne kolları bileziklerle doldurulmuş ve ne de tek taşlı veya çok taşlı yüzüklerle parmakları donatılmamış. Boynuna bir gerdanlık bile takılmamış. Bu durumda kızlarımız atmış yaşını aşmış kadınlar bu kadar ağır isteklerde bulunuyorlarsa ve bazıları da böyle bir eş adayı bulabiliyorlarsa biz bedavaya gittik diye düşünmezler mi? Birçoğu bunalıma girmezler mi? Programda yorumculuk yapan bir hanım ben üç kitap yazdım. Burada o kadar çok şeyler öğreniyorum ki, dördüncü kitabımı burada öğrendiklerimle yazacağım diyor. Esefle söylüyorum. Ben de bu yaşıma gelinceye kadar böylesine bir kepazelikle karşılaşmadım. Aklıma takılan ise RÜTÜK ün görevi ne? Yalnızca reklam gelirlerini kontrolden ibaret mi? Basit, sıradan bir küfür yüzünden kanal karartan RÜTÜK nedense bu kepazelik karşısında olabildiğince sessiz kalıyor.
Evlilik programı yaptıran televizyonların kanal yöneticileri evlilik programının sosyal bir dayanışma olduğunu söylüyorlar. Bana göre ise bu programlar sosyal paylaşım değil, sosyal yozlaşmadır. Eğer bu programlar sürdürülecekse takı pazarlıkları aleni yapılmamalıdır. Görüşme odasına gittiklerinde ne isterlerse istesinler. Yeter ki genç kızlarımızın onurlarıyla oynamasınlar.
Özcan Nevres

Sağlık Turizmi

Sağlık Turizmi
Birkaç gün önce önüme bir genç çıktı. Afyon’da kurulmuş olan bir termal tatil sitesi için anket yapıyormuş. Anketimize katılırsanız beni sevindirirsiniz dedi. Tabi ki katılırım dedim. Sormaya başladı. En son ne zaman tatil yaptınız? Her zaman evimde tatil yapıyorum. Peki, ileride tatil yapmayı düşünmüyor musunuz? BAĞKUR emeklisiyim. Hangi parayla tatile çıkmayı düşünebilirim ki? Afyon’daki termal tesislerimizden bir devre mülk almayı düşünür müsünüz? Bana o tesiste o bir haftalık devre mülkü armağan etseniz bile oraya tatile gidemem. Biz emekliler tatili değil, günü nasıl kurtarırız diye kara, kara düşünmekten başka bir şey düşünemiyoruz. Sizi anlıyorum bey amca. Şuraya sizinle anket yaptığımı kanıtlamak için bir imza atar mısın dedi? Memnuniyetle deyip gösterdiği yere imzamı attım.
Bu gün cep telefonum çaldı. Açtığımda karşımda çok tatlı sözlü bir hanım vardı. Özcan Nevres ile mi görüşüyorum dedi? Evet deyince anketörlerimiz sizinle bir anket yapmışlar. Sizinle bu konuda görüşebilir miyim diye sordu? Elbet de deyince görüşmemiz başladı. Özcan Bey termal tesisimizden bir devre mülk almak ister misiniz? Anketörünüze söylemiştim. Hangi para ile diye. Biz emekliler bırakınız devre mülk almayı tatil için bile bir program yapamıyoruz. Yalnızca ben mi? Hangi emekli bu günkü şartlarla tatil yapmak için bütçesinden para ayırabilir? Ayırabilen varsa mutlaka kredi kartları ödemelerinde çok büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Anlıyorum sizi, zira ben de emekli kızıyım. O da maddi sıkıntılarla dolu, dolu bir kızımızmış ki. Dertleşecek birini arıyormuş ki bana uzun, uzun dertlerinden ve ülke sorunlarından söz etti.
Bu konuşmanın ışığında yarınını, çocuklarını ve torunlarını düşünenler için sorunlara bir göz atalım. Mecliste bir milletvekilinin ki ona milletvekili demeye dilim varmasa da seçilmiş olduğu için milletvekili demek zorunda kalıyorum. Bu vekil Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün mucizeler yaratarak kurduğu bu büyük devlet için milletimizin meclisinde bakınız ne diyor? Atatürk’ün kurduğu korku ve diktatörlük cumhuriyeti. Her zaman konuşmalarını takdirle izlediğim Yalova milletvekili Muharrem İnce büyük bir öfke içinde bu kişinin sözünü geri alması gerekiyor diyor. Aynı tepkiyi MHP li milletvekili Oktay Vural dile getiriyor ama o Atatürk düşmanı milletvekili geri adım atmıyor. Ne yazık ki bazı milletvekilleri Türkiye’yi bir kardeş kavgasına sürükleme çabası içindeler. Geleceğe karşı hiçbir öngörüsü olmayan bazı vatandaşlarımız bu milletvekillerinin söyledikleri yüzünden akıllarınca kendi devletini kuracaklar. Bu düşünceye sahip olanlardan birine sordum. Eğer siz devletinizi kuracak olursanız İstanbul’u terk edip kurduğunuz devletin topraklarına taşınacak mısınız? Yok diyor, niye taşınayım ki? Sen mübadele diye bir kelime duydun mu diye soruyorum? Yok, duymadım diyor. O halde ben sana mübadelenin ne olduğunu anlatayım. Devletinizi kurduğunuzda siz, kurmuş olduğunuz devlete istemeseniz de gönderileceksiniz. Karşılığında Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşamak isteyenler buraya taşınacaklar dediğimde yok vallahi ben bizimkilerin devlet kurmalarını istemem. Hiçbir güç beni buradan alıp o ayrıldığım memleketime geri döndüremez diyor.
Asıl amaçları bölünme olanlar sıkıştıklarında federasyondan söz ediyorlar. O bölücüler bölünmenin ne gibi sonuçlar doğuracağını o aldattıkları insanlara anlatsınlar. Yurdumuzun en güzel yerlerine yerleşmiş olan bu yurttaşlarımızdan kaç tanesi yaşadıkları ortamdaki huzurlarını bozup terk ettikleri topraklara geri dönmeyi kabul eder. Bu ülkenin insanları yüzlerce yıldan beri kardeşçe yaşamaktadırlar. Kız alıp vererek bir bütün olmuşlar. İş güç sahibi olmuşlar. Aklı başında olan hiçbir kimse bu birlikteliğin bozulmasını kabul edemez. Bölünmeyi ikballeri için hayal edenler ülkemizin bu gerçeğini görmezlikten gelemezler. Görmezlerse faturası ağır olur.
Özcan Nevres

Küresel Dengesizlik

Küresel Dengesizlik
Eskiden mevsimler düzenli bir şekilde geçerdi. Mevsimler, mevsimlere uygun bir şekilde geçerdi. Oysa gün geliyor kış ortasında baharı, bahar aylarında ise kışı yaşıyoruz. Yalancı bahara aldanan ağaçlar çiçek açmışlar. Soğuk havalar acımasızdır. Aldanan ağaçların çiçeklerini ve filizlerini kavurmak ile kalmaz. İnsan sağlığına da büyük zararlar verir. Üç beş gün süren yalancı baharın ardından gelen kara kış hasta etmedik insan bırakmaz. Bu yüzden yalancı baharlara aldanmamak gerekir. Sabah evimizden bahar havasında çıktığımızda akşam eve dönerken soğuğa teslim oluruz. Bu nedenle giydiklerimiz kış soğuğundan koruyacak uygunlukta olmalıdır.
Sabah evimden çıktığımda hava oldukça yumuşaktı. Biraz< sonra kar serpiştirmeye başladı. Minibüsle evime dönerken yolcuların en çok konuştukları kar konusuydu. Kar yağıyor ama tutmuyor. Bu gidişle kar tutmayacak diyorlardı. Oysa gökyüzünün tamamı kar havasına bürünmüştü. Hava oldukça sakin olduğu halde kümülüs bulutlardan eser yoktu. Bu durum yoğun kar yağışının habercisiydi. Nitekim öyle oldu. Gecenin üç buçuğunda kalktığımda pencereden baktığımda her yer beyaz bir örtüye bürünmüştü. Yukarıdan baktığımdan kar kalınlığıyla ilgili tam bir tahmin yapamadım. Sanırım dört veya beş santim kalınlıktaydı. Oysa kar çok daha fazla yağmalıydı. Zira aylardır toprağı doyuracak yağmur yağmadı. Tarlaların verimli olması için iyi işlenmesi gerekir. İyi işlenmesi için de toprağın suya doyması gerekir. Toprağın suya doyması berekettir. Verimliliktir. Verimlilik de çiftçiler için iyi kazanç demektir. Bu nedenle ben kar yağmasından sevinç duyarım. Toprak mayalanmış gibi kabaracak ve toprağın verimine daha çok verimlilik kazandıracaktır. Günlendir mecliste yaşananları izliyorum. Yaşananlar Büyük Millet Meclisinde yaşanmaması gereken çirkinliklerdir. 4+4+4 zorunlu eğitim için koparılan fırtınada muhalefet haklı olduğu halde iktidara söz geçirme olasılığı yok. On iki yıllık eğitim çocuklar için en az on sekiz yaş demektir. İyi ustalar okullarda değil, usta yanında yetişir. Ustalık el yatkınlığıdır. Eli alet tutmaya alışmamış olan biri ne kadar teknik bilgi alırsa alsın, pratikten yetişenler kadar işe yatkın değillerdir. On sekiz yaşını doldurmuş bir genci meslek öğrenmesi için bir usta yanına vermek olası mı? Tertemiz kıyafetlere alışmış olan okullular o yağlı tulumların içine girip iş yapmayı öğrenebilirler mi? Yıllar önce radyo tamirciliği yaparken pikaplarda devir ayarı sağlayan parçayı piyasada bulmak olası değildi. Bu nedenle pikaplarda motor değiştirildiğinde devir ayarlamaya yarayan parçayı uzun hesaplar sonucu çıkardığım ölçülerle tornada yaptırırdım. Serbest çalışan tornacılar bu gibi işleri yapmak istemezlerdi. Bu nedenle torna gerektiren işleri sanat okulunda yaptırırdım. Atölye şefi en küçük torna aletinin çalıştırılmasını bana öğrettiğinden gerekli olan parçaları kendim torna ederdim. Bir şey dikkatimi çekmişti. Tornada hep aynı öğrenciler çalışıyor, diğerleri ise yapılanları sadece izliyorlardı. Atölye öğretmenine nedenini sorduğumda yanıtı çok ilginç olmuştu. İlginç olduğu kadar oldukça da düşündürücüydü. Devlet bu torna cihazlarının tamamını bana zimmetlemiş bulunmaktadır. Burada yapamayacağımız bir parça kırıldığında bedelini cebimden ödemek zorundayım. Bu durumda eli sakar olan öğrencilere cihazları nasıl teslim edebilirim? Torna tefsiye atölyesinin şefi haklıydı ama torna cihazını kullananları yalnızca seyreden öğrencilerin durumu ne olacaktı? Okuldan mezun olduğunda bir torna atölyesine usta olarak girme şansı olmadığından sil baştan çıraklığa başlamak zorunda kalırlar. Tüm bunları göz önüne alarak on iki yıllık zorunlu eğitimi tekrar, tekrar göz önüne alarak gerekeni yapmalıdırlar. Aksi halde eli işe yatkın ustaları yurt dışından getirmek zorunda kalınacaktır. Özcan Nevres

Uçtu Gitti Gençliğim

Uçup Gitti Gençliğim
Ne bitmez tükenmez enerjiydi o gençlik yıllarının enerjisi? Ölüm hangi gencin aklına gelirdi o gençlik yıllarında. Gençlik sanki hiç bitmeyecek bir olguydu. Zira ömür dedikleri o sonu belirsiz yol hiç bitmeyecek gibiydi. Ömür dediğimiz olgunun en güzel dönemi gençlik yılları olduğu halde hangi birimiz o güzelliklerden yeteri kadar yararlanabildik. Evliliğin ardından yaşamın en güzel ve en mukaddes ürünü çocuklar dünyaya gelir. Onları büyütmek, okutmak, sonra da evlendirip torun sevgisini tatmak. Torun sahibi olmanın doyumsuz zevkini tam beş kez tattım. Çok yakında torunum Can Nevres sayesinde çok büyük bir mutluluk yaşayacağız. Eşimle birlikte Zonguldak’a gidip onun mezuniyet törenine katılacağız ve kep giyişini izleyeceğiz. Bundan daha büyük mutluluk olur mu? Şimdi de içimizde kuşku dolu bir özlem var. Onun üniversite öğrenimini tamamladığını görebilecek miyiz? Bu satırları yazarken içimde bir burukluk var. Geçen yıl torunum Barış Gün tıptan mezun olmuştu. Ne yazık ki onun mezuniyet törenine katılamamıştık. Zira o kadar uzakta ki. Yükseklik korkusu yüzünden uçağa binemediğimden Amerika’ya gitme şansım hiç yok. Oradaki iki torunumla ancak Türkiye’ye geldiklerinde hasret giderebiliyoruz.
Torunum Barış Gün bir gün bana dede harçlıklarımı biriktiriyorum. Türkiye den bir arazi sarın alıp bir hayvan çiftliği kuracağım. Orada her türlü hayvan yetiştireceğim. O nedenle lise eğitimimi tamamladığımda veterinerlik eğitimi alacağım demişti. Ben de ona sen iyi oku ve iyi bir kariyer sahibi ol. Senin çiftlik almana gerek yok. Seni bir çiftlik sahibinin kızıyla evlendirir ideallerini orada gerçekleştirirsin demiştim. Yaşamın gerçekleriyle karşılaştıktan sonra fikri ve idealleri değişmişti. Dede ben sizlere daha iyi bakabilmek için tıp eğitimi alacağım demişti. Şimdi o ihtisas eğitimi alan genç bir doktor. Bunları düşünürken geçmişteki anılarım canlanıyor usumda. Neydi o çocukluk yılları? Yetmiş yıl gerilere gidiyorum. Anılar diziliyor gözlerimin önüne. Sanki anılarımda yeri olanları dün yaşamıştım. Tevfik amcanın hendeğinden kestiğim en kalın kargıyı at gibi kurgulardım. Bahçemizin hendeğinden kestiğim bir hayıt sopasıyla binicilik aksesuarım tamamlanırdı. Beş altı arkadaş kargıdan atlarımızla bağlarımızın tozlu yollarında at yarışları düzenlerdik. Hiç birimiz kaybetmeyi hazmedemezdik. Ben geçtim, hayır ben geçtim tartışması kavgaya dönüşür hayıt sopalarıyla birbirimizi iyice döverdik. Kavga sonucu dargınlığımız bir saat bile sürmezdi. Yeni kavgalara hazır olmak için hemen barışırdık.
Üzüm kesme zamanında babam üzümleri kestirip sermek için uzun süre bağlarımızda kalırdı. Annem evde yalnız kalmamak için üç kardeşimi alıp annesinin bağına gider, kesilip kurutulan üzümler çuvala konuluncaya kadar annem anneannemde kalırdı. Bana da bahçemizdeki sebzeleri sulama işi düşerdi. Sabahın altısında kalkıp atları yemlerdim. Atlar yemlerini yerken ben de pompalı gaz ocağında tarhanamı hazırlardım. Tarhana çorbasını yedikten sonra doru kısrağımızı su dolabına koşar sulama işine başlardım. Sulama işi yaparken suyollarında yuvarlak taşlar ortaya çıkardı. O taşlar sapanda kullanmak için çok elverişliydi. Kontenjanım on taneydi. Saat on ikide atı su dolabından çıkarıp incir ağacımızın serin gölgesine bağlayıp önüne bolca yem koyardım. Sonrada hendeklerdeki çitlembik ağaçlarının altına giderdim. Boynumdan hiç eksik etmediğim sapanıma koyduğum yuvarlak taşlarla kuş avlamaya başlardım. İyi bir nişancı olduğum için on taşla on kuş vururdum. Dokuza düşmem çok nadir olurdu. Tüylerini ve iç organlarını temizledikten sonra bolca yağ koyduğum tavada pişirip yerdim. Her öğlen kendime kuş eti ziyafeti çekerdim. Saat on altıda bu defa kırço adını verdiğimiz kır beygirimizi su dolabına koşardım. Hava kararmaya başlayıncaya kadar sulama işine devam ederdim. Akşam yemeği için tencereye yeteri kadar kavurma koyduktan sonra içine bolca domates biber ve patlıcan doğrayıp pişirirdim. Akşam yemeğim kısa zamanda hazır olurdu. Yemeğimi yedikten sonra ağaç altına bağlamış olduğum atlarımızı ahıra sokup bağladıktan sonra sularını içirip önlerine bolca yem koyardım. Gün boyu hiç kapatmadığım pilli radyomuzu saat yirmi ikide kapatır ahırımızın dam başı dediğimiz toprak damına çıkar, koyun sürüsü sahibi olduğumuz zamanından kalma çoban kepeğinin üzerine yatar hemen derin bir uykuya dalardım. Uyuyama gibi bir sorunum hiç olmazdı. Oysa o güzelim gençlik yılları uçup gittikten sonra uyku ilaçları ile bile uyuyamaz oldum.
Çocukluk anılarımla bu günümün arasına bir köprü kuruyorum. Çok uzun sandığımız ömür meğer ne kadar kısaymış. Sanki daha dündü bağ yollarında kargıdan at koşturduğumuz ve hayır için yol kenarına bir hayırseverin koyduğu su dolu küpe muziplik olsun diye avuç, avuç kum attığımız. İyice susadığımızda zorunlu olarak içine kum attığımız küpün suyundan kana, kana içerdik.
Gençlik yıllarımızda çok aldanmışız. Çok uzun sandığımız ömür meğer bir gün kadar kısaymış. Bu yüzden günlerimizi çalışarak ve tüm insanlarla iyi dostluklar kurmalayız. Bu kısa yolda hiçbir kimseyi kırmamalıyız, darıltmamalıyız. Ki geride iyi bir namımız kalsın ve yapabildiklerimizle ve iyiliklerimizle anılalım.
Özcan Nevres

Dostumuz Hayvanlar

Dostumuz Hayvanlar
İki gün önce komşumun bodrumunda bir köpek gördüm. Ağlamaya benzer sesler çıkarıyordu. Villa sahibinin uzun zamandan beri gelmediğini bildiğimden köpeğin, bodrumda kapı işlevi gören o demir parmaklıkların arasından oraya nasıl girdiğini merak ettim. Evin sahibi geliyordu da ben mi görmüyordum? Kar yağdığında oraya sığınmış olabileceğini düşündüysem de içime sinmedi. Ertesi gün yine kontrol ettiğimde bodrum kapısındaki ipin çözülmüş olduğunu gördüm. Buna rağmen köpek ağlamasını sürdürüyordu. Ertesi sabah ilk işim köpeğe bakmak oldu. Eğer köpek halen o durumdaysa belediyeye haber verip köpeğin oradan çıkarılmasını isteyecektim. Bu defa köpek bahçedeydi. Açlıktan karnının iki tarafı adeta birbirine yapışmıştı. Eve dönüp ev yapımı ekmeğimden büyük bir parça kesip önüne attım. Attığım ekmeği neredeyse çiğnemeden yuttu. Eve dönüp tekrar büyük bir parça ekmek alıp götürdüm. Onu da aynı şekilde çiğnemeden yuttu. Yediği onca ekmeğe rağmen sanki halen doymamıştı. Bu sabah ev yapımı sütlü ekmeğimin yarısını kesip götürdüm. Önce bir plastik kap içinde önüne su koydum ama suya bakmadı bile. Gözü elimdeki ekmekteydi. Önüne koydum. Taze sütlü ekmeği kim sevmez ki? Belki de içgüdüsü onu ekmeğini başkasına kaptırmamak için hızlı yemesini öneriyordu. Onu o parmaklıkların arasından nasıl çıkarabilirim diye düşünürken birden onu bacaklarımın arasında yalakalık yaparken gördüm. Bahçemin açık kapısından içeri dalarak bahçemde ne varsa çiğneyerek dolaşmaya başladı. Çapamın sapını göstererek dışarı kovaladım. Anladığım kadarıyla çok yalaka olduğu için sahibi onu o villanın bodrumuna ölmesi için kapatmıştı. Benim gibi düşünen biri de bodrum kapağının ipini çözüp kapağı açarak bahçeye çıkmasını sağlamıştı. Bilindiği gibi köpekler sahiplerine çok sadıktırlar. Sahibi kendisine ne kadar eziyet ederse etsin sahibini terk etmezler. Dayak da yese, aç da bırakılsa sahibini terk edip kendilerine başka kapı aramazlar. Kediler gibi nankör değillerdir.
Datça’dan Marmaris’e doğru giderken yolda bir köpek gördüm. Halinden günlerdir aç olduğu belliydi. Karnı birbirine yapışmıştı ve sallanarak yürüyordu. Hemen arabamı kenara yanaşarak istop ettim. Datça’nın ekmekleri çok güzel olduğundan evime getirmek için üç ekmek almıştım. Ekmeklerden birini iki parçaya bölüp önüne attım. Koca ekmeği o kadar kısa zamanda yuttu ki inanılır gibi değil. Bir ekmek daha ikiye bölüp önüne attım. Aynı hızla onu da yedi. Boynundaki ipe baktığımda ipini dişleriyle kemirerek kopardığını fark ettim. Belli ki sahibi ondan bıkmıştı. Evinden uzaklaştıramayınca da onu getirip ormanda ölmesi için bir ağaca bağlamıştı. Onu arabama almaya çalıştım ama alamadım. Hızla uzaklaştı. Arabama alabilseydim bahçeme götürüp ona orada bakacaktım. Bu nasıl bir insanlıktır anlayamıyorum. Bakamayacaksan o hayvanı niye alıp kendine kul ediyorsun? Onu açlığa mahkûm ederek öldürmeye ne hakkın var?
Caddede bir hayli hayvan dostları var. Beş altı köpeği ve on, on beş kediyi doyuruyorlar. Her sabah bahçeye çıktığımda sokak kapısının önünde beni bekleyen en az on kedi var. Onları elimden geldiği kadarıyla yediriyorum. Bazen onlara ucuz sosislerden alıp veriyorum. Sosislerin yere düşmesine bile fırsat vermiyorlar. İçlerinden dört tanesi bu yılın yavrularıydı. Kar yağdıktan sonra ikisi görünmez oldu. Belli ki onlar o soğuk havaya dayanamamışlardı.
Belediyelerin yalnızca köpeklerle ilgilenmeleri akıl alacak bir durum değil. Her canlının doğduktan sonra yaşamak hakkıdır. Sokak kedilerinin de köpekler gibi aşılanıp kısırlaştırılmaları gerekir. Sokağımızdan ayrılmayan tekir bir kedi var. Her yıl iki veya üç yavru doğurur. Hiç birinin kışı atlatabildiğini görmedim. Anlaşılacağı gibi onları doyurmak yetmiyor. Soğuktan korunacakları barınaklar da gerekiyor. Belediyeler köpekleri ve kedileri koruyacak barınaklar yapmalı ve halkımızın da o barınaklardaki hayvanlara sahip çıkmaları gerekir. Yemek ve ekmek artıklarını çöpe dökmeyip barınaklara göndermeleri gerekir. Aksi halde barınaklar o hayvanlar için ölüm kampından başka bir şey olamazlar.
Özcan Nevres

Daldan Dala

Daldan Dala
Pazar günü CHP de tüzük kongresi yapılacak. CHP lilerin Bay Hizip diye adlandırdıkları Önder Sav yine klasmanını gösteriyor. Mevcut yönetime ateş püskürüyor. Oysa zaman sürtüşme zamanı değildir. Tek yumruk olarak AKP nin demokrasiye uymuyor dedikleri uygulamalarına karşı çıkmaları gerekirken CHP de bölünmeye neden olacak sürtüşmeleri devam ettiriyorlar. Hayırlı olsun demekten başka elimizden ne gelir? Görünen o ki dün Sayın Deniz Baykal’a ateş püsküren ve onun safından ayrılıp Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun saflarına katılan Önder Sav yine saf değiştirdi ve Baykalcılara katıldı. Kanımca kongrede başarılı olamazlarsa bölünme kaçınılmaz olacaktır. Zira kimilerine göre partim küçük olun ama benim olsun kuralı geçerlidir. Bir bölünme olursa ne olur? Ne olacağı geçmişte olanlardan belli değil mi? Ayrılanlar başarılı olamayacaklarından siyaset sahnesinden silinip gidecekler.
Defalarca yazmış olmama rağmen yine de yazacağım. Cezaevlerinin lüks bir otel görünümünde olmasına bir de cezalarda infaz uygulanması suça meyilli olanların için caydırıcı olmuyor. İşte günümüzün olağan olaylarından biri. Antalya’da bir komiserimiz görevi başında şehit ediliyor. Eğer cezalar caydırıcı olsaydı ve idam cezası kaldırılnamış olmasaydı o hain el o komisere ateş etme cesaretini gösterebilir miydi?
Şu an haberleri izliyorum. Gündemin en önemli konuları hep trafik kazaları. Peki, bu kazalarda etken olan ne? Eğitimsizlik mi? Bana bir şey olmaz felsefesi mi? Hangisi olursa olsun. Bu kötü gidişe son verecek önlemler mutlaka alınmalıdır. Yirmi yıl önceydi. Mobilyacılar Çarşısından bir portmanto almıştım. Eşimle aynı okulda öğretmen olan bir bayan da okulu için bir televizyon sehpası almıştı. Arabanda yer varsa beni de al dedi. Elbet de var dedim ve yükümüzü arabama koyduktan sonra Küçük köy’e hareket ettik. Bir minibüsü tam sollayacaktım ki minibüs önümü kesiverdi. Aynı durum en az dört defa tekrar etti. Yanımdaki öğretmen arkadaşımız çok kokmuştu. Aman ağabey uyma şuna. Uyacak olursan ne kadar minibüsçü varsa başına üşüşürler dedi. Bir ara tekrar solladığımda yine önümü kesmek istedi ama kaldırıma çıkarak kurtulmayı başardım. Okula vardığımızda televizyon sehpasını indirdikten sonra eşimin odasına gittik. Öğretmen hanım eşime, sorma Zerrin Hanım, başımıza ne geldiğini bilemezsin dedi. Eşime olanları anlattı. Eşim Minibüsçüler derneğini arayıp başkana minibüsün plaka numarasını verdi ve sizin minibüs sürücüsü ne hakla eşimin ve öğretmen arkadaşımın önünü kesiyor dediğinde başkan kiminle görüşmekte olduğunu sordu. Belli ki adamına göre muamele edecekti. Eşim Şükrü Yemenicioğlu ilkokulunun müdür yardımcısıyım dediğinde Zerrin Hanım siz misiniz diye sordu. Eşim evet deyince siz benim oğlumun öğretmeniydiniz. Size saygım büyüktür. Ben o sürücüyü hemen çağırıp hak ettiği dersi vereceğim dedi. Başkan yarım saat sonra aradı ve ben o sürücüyü yanıma çağırdım. İki de tokat atıp cezasını verdim dedi. Eşim bu çirkin davranışının nedeni ne imiş diye sorduğunda yanıt çok ilginçti. Minibüsünde iki kız varmış. Onlara hava atmak için yapmış. Peki, iki insanın yaşamına kast etmenin ve trafik kurallarını bu denli ağır bir şekilde ihlal etmenin cezası bu mu olmalıydı? Ne yazık ki başkan görevini yapmadı. Yapmış olsaydı o minibüsün hat kullanımını iptal ederdi. Ne yazık ki minibüs dernekleri yöneticiliği oyun zannediyorlar. Büyük otobüs işletmeleri neden büyük oluyor ve büyümeyi sürdürüyorlar? Çünkü otobüsleri sık, sık denetliyorlar. Durdurdukları otobüsün kaptanını ve muavinini aşağı indirip yolculara şikâyetleri olup olmadığını soruyorlar. Haklı bir şikâyet varsa otobüsü yanlarında getirdikleri kaptana ve muavine yelsim ederek otobüsün yoluna devam etmesini sağlıyorlar. Otobüsten indirdikleri kaptan ve muavin bir daha o şirketin araçlarında kesinlikle çalıştırılmazlar. Minibüslerde de aynı kural uygulanmalı ama uygulanmıyor. Bu nedenle de tüm minibüs yolcuları minibüslerden şikâyetçidirler. Sürücüler kurallara uymadıkları sürece kaza haberleri her zaman gündemlerin ilk maddesi olmaya devam edecektir.
Özcan nevre