Hitabet Okulu

Hermus (Gediz) nehri kış yağmurlarının etkisiyle yatağından taşmış, ovayı kaplayan suları gün ışığında gümüş gibi parlamakta. Hermonogoras kuracağı hitabet okulunun son detaylarını inceliyordu. Bu öyle bir okul olacaktı ki, ünü dünyaya yayılacak. Temnos’u en az dindarlar kadar güzel konuşma sanatına gönül verenlerin de tanımasına neden olacaktı. Şüphesiz tapınaklarıyla Temnos çok ünlü bir devletti. Eğitime hazırladığı bu okul sayesinde ünü daha da artacaktı.
Okulun açılışına Eoly birliğinin tüm kralları ile federalin ileri gelenleriyle birlikte, Atinalı, Romalı ve Ispartalı ünlü politikacılar da katılacaklardı. Dünya genelinde bir ilkti bu okulun açılışı.
Okulun açılış günü Temnos devletinde olağanüstü bir gün yaşanıyordu. Kentin her yanı federalin ve Temnos’un bayrakları ve flamalarıyla donatılmıştı. Jimnasyum salonu temizlenerek gelen konutların şanlarına uygun koltuklar yerleştirilmişti. Komşu devletlerden gelen tiyatro sanatçıları, Temnoslu sanatçılarla birlikte yerlerini almışlardı. Temnos kralı Dimantos açılış konuşmasını yaparken, konukların tümü çıt çıkarmadan kralı merak ve saygıyla dinliyorlardı. Kral,
Değerli konuklarım, böylesine mümtaz bir topluluğa hitap etmenin ne denli zor olduğunu anlatmama gerek var mı? Bir topluluk önünde konuşmak, onları güzel sözlerle etkilemek ve dinleyenleri motive etmenin ne denli güç olduğunu sizler de benim kadar bilirsiniz. Bu nedenle değerli öğretmenimiz Hermonogoras ile birlikte böyle bir okulun gerekliliğine inanarak yola çıktık. Bu okul yalnızca Temnosluların olmayacaktır. Yalnızca Eoly federalinin de olmayacaktır. Bu okul evrensel olacaktır. Dünyanın neresinden olursa olsun, güzel konuşmayı, konuşmasında etkili olmayı arzulayan herkese okulumuzun kapıları açıktır. Temnos eskiden de bir ilki gerçekleştirmişti. Ege’nin, Küçükasya’nın, Balkanların ve hatta Avrupa’nın en görkemli tapınaklarını halkın ibadetine sunmayı başarmıştır. Bu Okul da bir ilktir. Halkımın ve değerli öğretmenlerimin katkılarıyla bu ilk de arzuladığımız başarıya ulaşacaktır. Kral konuşmasını tamamladığında Jimnasyum salonu alkışlarla yıkılacak gibiydi. Alkışların sonu gelmiyordu. Kral defalarca salona dönüp konuklarını selamlamak zorunda kalmıştı.
Açılış konuşmasından sonra konuk tiyatrocular ve Temnoslu sanatçılar birlikte eserlerini sergilediler. Amfiteatrda sazendeler ve ses sanatkârları muhteşem bir konser verdiler. Temnos, Temnos olduğundan beri böylesine bir gün yaşamamıştı. Eğlenceler üç gün üç gece aralıksız sürmüştü. Şölenler bittikten sonra okul eğitime açıldı.
Hermonogoras dershanede bir ileri bir geri gezindikten sonra, derin bir nefes aldı. Nefesini tutabildiği kadar tuttu. Öğrencilerine ben ne yaptım diye sordu. Öğrencilerinin bazıları, öğretmenim derin bir nefes aldınız dediler. Hermonogoras sordu. Neden? Koca sınıftan çıt çıkmadı. Belli ki nedenini bilen yoktu. Hermonogoras, arkadaşlar, konuşmak için kürsüye çıkan her insan büyük heyecan duyar. Eğer bu heyecanını yenemezse panikler. Ya konuşamaz, ya da konuştuklarından kimse bir şey anlayamaz. Bu nedenle kürsüye çıkan konuşmacının önce heyecanını yenmesi gerekir. O halde kürsüye konuşmak için çıktığınızda ne yapacaksınız? İşte benim demin yaptığım gibi yapacaksınız. Derin bir nefes alıp tutabildiğiniz kadar tutacaksınız. Nefesinizi bıraktığınızda halen heyecanınız yatışamamışsa aynı şekilde yineleyeceksiniz. Heyecanınız yatıştığında konuşmanıza başlayabilirsiniz. Konuşurken bağırmayacaksınız. Sözlerinizi tane, tane kolay anlaşılır şekilde söyleyeceksiniz. Kelimelerde vurgu çok önemlidir. Vurgular genelde cümlenin başında ve sonunda yapılmalıdır. Gereksiz vurgulamalardan kaçınınız. Konuşmalarınızı hep irticalen yapınız. Yani kâğıttan okuyarak yapmayınız. Kâğıttan okuyarak yapacağınız konuşmalar hem inandırıcı olmaz. Hem de çok sıkıcı olur. Konuyu ana hatlarıyla işleyiniz. Kısa ve öz konuşmalar her zaman etkileyici olur. Gereksiz yere uzatılan konuşmalar dinleyenlerin uykusunu getirir ve uyumalarına neden olur. Bu okulda yalnızca konuşma öğretilmiyordu. Konuşurken konuşmayı etkileyecek mimikler üzerinde de önemle duruluyordu.
Temnos’un hitabet okulundan mezun olanlar ülkelerine döndüklerinde ilk işleri öğretmenleri Hermonogoras gibi bir okul kurmak oldu. Kurulan okullar sayesinde Temnos var olan ününe daha da ün kattı.
Milattan sonra 17 ile 24 yılları arasında tüm Ege’de etkili olan depremler, tüm Eoly devletletlerini yerle bir etti. Temnos da yerle bir olmuştu. Bergama krallığının parlaması ve genişlemesiyle Temnos’un haricindeki tüm site devletleri önemini yitirmişti. Temnos din ve kültür merkezi olması nedeniyle yeniden inşa edilmiş, tüm toprakları Bergama topraklarının içinde kalmasına rağmen (Vatikan gibi) bağımsızlığını sürdürmüştü. Bergama’nın en güçlü kralı Attelus zamanında bile kendi sikkelerini basıyor olması devlet olarak bağımsızlığının kanıtıdır.
Not: Tarihçiler Hermonogoras’ı dünyanın en güçlü üç hatibinden biri olduğunu ve ilk hitabet okulu kurucusu olduğunu kabul ederler.
Özcan Nevres

On Bir Yaşında Bir Anne

Bu olay gazetelerde yer alan bir haber olmuş olsaydı, olmaz öyle şey der geçerdik. Ne yazık ki olay fotoğraflarıyla belgeli. Hangi mantık, hangi adap ve hangi vicdan bu çocuğu henüz on yaşındayken kendisinden on beş yaş büyük biriyle evlendirilir. O küçücük çocukla koskoca adam nasıl evlenir ve gerdeğe girer? Hangi vicdansız din adamı üç kuruşluk menfaati için o çocuğa dini nikâh kıyar. Bırakınız dini nikâh kıymasını, durumu polise veya jandarmaya bildirmesi gerekmez miydi? Şimdi bu insanlık dışı olayın bir başka bir yüzü daha var. Bu çocuğun on yaşında hamile kalmaması gerekirdi. Ne yazık ki yediğimiz hormonlu gıdalar çocuklarda gelişim sürecini çok hızlandırıyor. Belli ki bu küçük kız hormonlu gıda kurbanı. Hamile kalması için regl olması gerekir. Bir kız çocuğun on yaşında regl olması eskiden olsaydı olağanüstü bir durum denilirdi. Bundan böyle hormonlu gıdalar sayesinde belli ki bu tür olumsuzluklarla çok sık karşılaşacağız. Bir de bu çocuk daha çok küçük olması yüzünden bebeğini çok zor doğuracaktır. Bu yüzden doğumunu bir hastanede yapması gerekir. Zira o yaştaki bir çocuğun normal doğum yapabilmesi için çatısı henüz gelişmemiştir. Oysa eşi çocuğun hastanede kalması gerektiğini söyleyen doktorları dinlememiş ve çocuk eşini alıp gitmiştir. Bu durumda devletin konuya el atması gerekir. Çocuğun yaşamını kara cahil bir adama teslim etmemelidir. Şayet bu çocuk hastaneye yatırılmadığı için doğum yaparken ölecek olursa o kara cahil koca cinayet suçuyla yargılanmalıdır. O yaştaki bir çocuğun evde doğum yapamayacağına kesinlikle inanmaktayım. O çocuk derhal evinden alınıp kocasının rızası olmasa bile hastaneye yatırılması sağlanmalıdır. Aksi halde hem o çocuk kadına, hem de doğuracağı çocuğa yazık olur.
***
Bal ve ne olduğu belirsiz sözde gıda takviyesi ürünler çok iyi satış yapıyor ki; reklamlar aralıksız sürüyor. Kimi satıcı dört kavanoz balı küçük bir şişe polen ile yüz liraya satıyor. Bir başkası ise beş kavanoz balı yüz on liraya satıyor. Dün büyük marketlerden birindeydim. Ünlü bir bal firmasının bal kavanozun üzerindeki fiyat on liraydı. Geçmişte bal reklamı yapanlar dört kavanoz değil dört kilo diyorlardı. Oysa satmakta oldukları bal marketlerde satılanlarla aynı büyüklükteki kavanozlar içinde sekiz yüz elli gramdı. Konu ile ilgili şikâyet olmuş olacak ki, artık gerçeği söylüyorlar. Bir kilo bal değil, bir kavanoz bal diyorlar. Televizyonlarda bal reklamı yapıp satanların balları ortalama kavanozu yirmi üç liraya geliyor. Bu da şunu gösteriyor. TSE ve İSO damgalı balların, televizyonlarda reklamı yapılan ballarla aralarındaki fark on iki ile on üç lira arasında oluyor. Bu durumda alıcılar yüzde yüzü geçen bir farkla kazıklanıyorlar. Bal satın alanlar, nedense bu reklamlara aldanıp o balları satın aldıkları için, her gün önümüze temcit pilavı gibi sürülen bu reklamları sürdürebiliyorlar.
***
Kış soğuk yüzünü göstermeye başladı. Meteorolojinin yaptığı tahminlere göre önümüzde çok soğuk ve karlı günler olacak. Daha soğuklar başlamadan yiyeceklere yapılan zamlar tüketicilerin cebini çok kötü yakar oldu. Sofralarımızdan yaz kış eksik etmediğimiz domates, salatalık, biber ve patlıcan fiyatları olabildiğince yükseldi. Kıvırcık marulun bile fiyatı üç liraya yaklaştı. Geçmişte on beş ile yirmi beş dönüm arasında marul dikerdim. Her defasında maliyetini bile kurtaramadım. Eğer marul fiyatları benim tarım yaptığım yıllarda şimdiki gibi olmuş olsaydı parayı koyacak yer bulamazdım. Piyasada fiyatları arz ve talep belirler. Arz çoksa fiyat düşer. Hatta yetiştirilen ürünler alıcı bile bulamaz. Arz az, talep çoksa şimdiki gibi fiyatlar olabildiğince yükselir. Bu yüksek fiyatlarla bile üreticinin çok kar ettiğini sanmıyorum. Fiyatlara tavan yaptıran etkenlerin başında ulaşım ve komisyoncuların karları oluşturmaktadır. Bu durumda belediyelere görev düşmektedir. Eskiden olduğu gibi tarım ürünleri satış dükkânları açmaları gerekir. Böyle bir girişim market ve manavları kızdıracak olsa da belediyelerin bunu göze almaları gerekir.
Özcan Nevres

Yağma Hasan’ın Böreği

Aylardır saf insanlara ilaç diye yutturulan ne olduğu belirsiz ürünlerle birlikte bal reklamları da yapılmaktadır. Eczacılar Birliğinin başvurusuyla Mustafa Eraslan’ın pazarlamakta olduğu PANAKS adlı ürün toplatıldı. Toplatıldı da ne oldu? Az izlenen televizyon kanallarında halen toplatılmış olan ürünün reklamı yine Mustafa Eraslan’ın tanıtımıyla sürdürülmektedir. Daha fazla izlenilen televizyon kanallarında ise aynı kişi başka bir ürünün tanıtımını ve reklamını yapmaya devam etmektedir. Konu ile ilgili makamların halen harekete geçmemelerine akıl erdirmek olası değil. Bir ülke ki halkın temel gıdası olan ekmeği bile denetleyemiyorsa vay o ülke insanların haline. Cumartesi ve Pazar günü Gaziosmanpaşa Küçükköy’deydim. Yılbaşını eşim ve baldızlarımla geçirmek için gitmiştim. Sabah bakkaldan iki ekmek aldım. Ekmekler özlemekte olduğum ekmek gibi kokuyordu. Buna rağmen iki ekmeğin bedeli tam bir liraydı. Nasıl oluyor da o çıtır, çıtır ve mis gibi kokan ekmeğin fiyatı elli kuruş olabiliyordu. Üzerinde durmak istediğim fiyatından ziyade ekmekteki kalitedir. Ne yazık ki Silivri’de o kalitede ekmek bulma şansımız hiç yok. Bu durumda halkın temel gıdası olan ekmek için belediyenin gerekli denetimleri yapması gerekmez mi? Silivri’de altıncı yılımı doldurdum. Bu güne kadar belediyenin fırınları denetlediğine dair ne bir haber okudum ve ne de bir duyum aldım. Gerçi beni ekmek konusu hiç ilgilendirmiyor. Zira en az sekiz yıldan beri ekmeğimizi kendimiz yapıyoruz. Ekmek makinesine yağ, süt, un, tuz, şeker ve maya koyduğumda makinenin başlat düğmesine basıyorum. Tam üç saat sonra oldukça kaliteli ve sağlıklı ekmeğimi makineden çıkarıyorum. Ekmeğime yapım aşamasında el değmediği için de oldukça sağlığa uygun olarak pişiyor. Bu nedenle bu yazıyı yazmamdaki tek amacım belediyenin kaliteli ekmek üretimi için tüm fırınları denetlenmesini sağlamak içindir.
***
Belediye sınırları içinde kanatlı hayvan yetiştirmek yasaktır. Sanırım bu yasak bir tek bana uygulanmaktadır. Bir haftadan beri çarşıya sağlığım için yaya olarak gidip gelmekteyim. Tuzla deresinin kenarında geniş bahçeli bir villa var. Villanın geniş bahçesinin bir bölümünde bir sürü kaz, ördek ve tavuk var. Öncelikle şunu belirteyim. Bahçeli evlerde horozlar hariç kanatlı yetiştirilmesine kesinlikle karşı değilim. Hormonlarla kırk beş günde kesime uygun hale getirilen tavukların sağlıksız etlerini yemektense bahçenin bir köşesinde yetiştirilen tavukların etini yemeyi yeğlerim. Menemen’de yaşarken apartmanımızın geniş terasında on yedi tane civciv büyütmüştüm. Kesime geldiklerinde iki günde bir kesip yediğimiz civcivlerin lezzeti kuzu etinde bile yoktu. Terasta dört tane de tavuğum vardı. Her gün dört yumurta alarak yumurtanın da en sağlıklısını tüketiyorduk. Yüz kadar da güvercinim vardı. Çoğalmalarının nedeni ise yediklerinin sürekli, önlerinde olmasıydı. Başkalarına ait aç güvercinler yemleri ve banyo yapmaları için iki leğen suyu görünce hemen benim kümese yerleşiyorlardı. Kumrular bile acıktıklarından terasımıza gelip karınlarını doyururlardı. Bitişik apartman da teraslıydı. Apartman sakinleri sık, sık teraslarına çıkarlar ve benim güvercinlerimi izlerler ve bol, bol da ekmek parçaları atarlardı. Bırakınız şikâyetçi olmalarını, terasımızda o hayvanların olmasından zevk duyarlardı. Burada ise evimin arka bahçesinde yetiştirdiğim on beş bıldırcın yüzünden kapıma defalarca zabıta gelmişti. Gelmelerinin nedeni ise bitişik komşumun şikâyetçi olmasıydı. Neyse ki zabıtaca halen beslemekte olduğum dört bıldırcının çevre kirliliğine neden olmadığına karar verildi de zabıta baskısından kurtulmuş oldum. Bu arada şunu sormadan edemiyorum. Eğer ben evimin bahçesinde çevreye zarar vermeyecek ve gürültüye neden olmayacak şekilde bıldırcın ve tavuk besleyemeyecek isem bahçeli evde yaşıyor olmanın anlamı kalır mı?
Evlerde kanatlı hayvan yetiştirilmesini yasaklayan kanunun çıkmasında Veteriner Profesör Mahmut Akkılıç etkili olmuştu. Gerekçesi ise evlerde beslenmekte olan kanatlılar çiftliklerde beslenmekte olan tavukların ölümcül hastalıklara yakalanmalarına neden olduğu iddiasıydı. Kuş gribi yaygarası koparılıp et ve yumurta tavukçuluğuna en büyük darbenin vurulduğu günlerde birçok kanatlı sahibi hayvanlarını telef etmemişti. Doğal yaşadıkları için de evlerde beslenmekte olan tavuklarda kuş gribi salgınına rastlanmadı. Derler ya ak köpeğin pamuk pazarına zararı vardır. Evlerde beslenmekte olan tavuklar da büyük tavuk çiftliklerinin sürümüne az da olsa etki yapacaktır. Evlerde tavuk beslenmesindeki yasaklamanın amacı hastalıkları önlemek için değildi. Amaç çiftlik ürünlerinin sürümüne zarar vermemesi içindi. Ne yazık ki bu yasa halen varlığını sürdürmektedir.
Özcan Nevres.

CHP de Neler Oluyor

Fettullahçı bir televizyon kanalında izlediğim bir habere göre CHP eski genel başkanı Deniz Baykal ile hizipçi olarak tanınan Önder Sav CHP yi büyük kongreye götürmek için imza kampanyası başlatmışlar. Silivri’nin bu günkü atanmış yönetimi yerel gazetelerin haberine göre Deniz Baykal karşıtı, geçmişte üç dönem belediye başkanlığı yapmış olan Selami Değirmenci’yi partiden ihraç kararı almışlar. CHP bir dönem önceki belediye başkanı seçimini Selami Değirmenci’ye cephe alanlar yüzünden kaybetmişti. Önümüzdeki seçimi seçmenin gereksiz gördüğü cadde yenilemeleri yüzünden kaybedeceği seçmenler tarafından açıkça söylenmektedir. Birçok esnaf bu yol inşaatları yüzünden mahvolduk diye feryat ediyor. Seçmenler yeni asfaltlanmış olan caddelerin nesini beğenmediler ki asfaltı kazıyıp taş döşüyorlar diyorlar. Güya bu yenileme çalışmaları yaya kaldırımlarını genişletmek için yapılıyormuş. Bu genişletme çalışmalarından yararlanacak olan yayalar değil, aç gözlü esnaftır. Daha çok kazanabilmek için sattıkları malları kaldırıma koyarak yayalara yine rahatça yürüyecek bir ortam bırakmayacaklardır. Eğer o yaya kaldırımları genişletilmesi yayaların yararlanması için yapılıyorsa hiçbir esnafa ödeyecekleri üç beş kuruşluk işgaliye parası için kaldırıma teşhir malı koydurulmaması gerekir. Bırakınız yaya kaldırımını Şımarık mağazasının yanındaki bir iş yeri kaldırım üzerine koyduğu masa ve sandalyelerle yetinmemiş, caddenin kenarına bile masa ve sandalye koymuş. Peki, o yaya kaldırımında yürümek zorunda kalan kadınlar ve kızlar, kaldırıma yayılmış olan erkeklerin arasından nasıl geçecekler? Bu durumda önemli olan kaldırımların genişletilmesi değil, kaldırımların işgal edilmesini önlemektir. Oy kaygısıyla bu yapılmazsa kaldırım genişletilmesi hiçbir işe yaramaz.
Görünen o ki, seçmenin bu yol inşaatlarına olan tepkilerine bir de Selami Değirmenci’nin ihracı gerçekleşirse önümüzdeki seçimde CHP başkanlık seçimini kaybetmeye mahkûmdur. Yol inşaatlarındaki olumsuzlukları etkisiz bırakmak için daha önce yazdığım gibi halkın uzmanların kanserojen dediği damacana sularından kurtarılması gerekir. Kapatılan artezyen kuyularından biri çalıştırılarak suyunu her mahallede sokak çeşmelerinden akıtarak halkın sağlıklı su kullanması sağlanmalıdır. Bu sayede tarihi sokak çeşmeleri de eski görkemli günlerine kavuşturulmuş olur. Bu sayede CHP çok büyük bir itibar kazanır. Şunu unutmamak gerekir. Halen çeşmelerimizden akmakta olan su Büyükçekmece gölünden arıtılan su ile sağlanmaktadır. Su arıtma uzmanlığım alanında olmadığı için eczane sahibi bir arkadaşıma su arıtma cihazlarıyla arıtılacak olan su sağlıklı olabilir mi diye sorduğumda kesinlikle hayır dedi. Nedenini ise suyun içindeki bazı zararlı maddelerin arıtılamayacağını gösterdi. Oysa yerin yüz elli metre derinliğinden alınan sularda zararlı maddeler gölden alınan sulardan çok daha azdır. Üstelik su yüzeye pompalanırken uğradığı basınç yüzünden içinde ne mikrop ne de virüs yaşayamaz. Yani artezyen kuyularından alınan su doğal olarak arıtılmış sudur.
***
Son günlerde Silivri sahilinde denizde görülen suyun çekilmesi yüzünden ortaya kum adacıkları çıktı. Halen sürdürülmekte olan orman politikası yüzünden erozyonu önlemek mümkün olmadığından yakın zamanda sahil yeni bir kumsal kazanmış olacaktır. Erozyondan korunmak için tek bir umar vardır. O da tüm çıplak alanlarda orman yetiştirmektir. Oysa bırakınız orman yetiştirilmesini, 2B orman yasası ile var olan ormanlık alanlar da beton yığınlarına kurban edilecektir. Bana göre bozuk orman alanı yoktur, olamaz. Zira bazı yerlerde hiç toprak olmayan kayalıklarda bile orman yetişebilmektedir. Foça’nın Ilıpınar köyünün karşısındaki kayalıklardaki gibi. O kayalıklarda orman yetişebiliyorsa tarım alanı olabilecek nitelikteki arazilerin üzerindeki ormanlar nasıl bozuk olabilir. Yakarsan, kesersen, gerektiği şekilde korumazsan elbette ki ormanlar bozulur. 2B bozuk orman alanlarına ait çıkarılacak olan kanun halkımızın zararına arsa rantçılarının ise yararına olacaktır. İnşallah yasa çıkarıldığında muhalefet Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunup bu yasayı iptal ettirerek ormanlarımızı yok edilmekten kurtarır. Unutmamak gerekir. Yağmur ormanın anasıdır. Orman varsa yağmur yağar.
Özcan Nevres

Bir Çınar Daha Devrildi

Bu günkü Sözcü gazetesinde küçücük bir kare içinde darbelerin sembol ismi Mutlucan öldü diye yazıyordu. Değerli kahramanlık türkülerinin küçücük bir fotoğrafını koymuşlar. Gazetenin dokuzuncu sayfasında ise yine küçük bir fotoğrafıyla kısa bir haber yapmışlar. Hasan Mutlucan için darbelerin sembol ismi demek ona yapılan en büyük haksızlıktır. Zira o kahramanlık türkülerinin en büyük ustasıydı. Onun davudi sesiyle söylemiş olduğu yine de şahlanıyor kol beyinin kır atı, Çanakkale içinde vurdular beni türküleri dinlemiş olanların belleğinden silinir mi? Kıbrıs savaşında onun okuduğu kahramanlık türküleriyle coşmuştuk. Bin dokuz yüz seksen senesindeki on iki eylül sabahında yine onun kahramanlık türküleriyle uyanmıştık. Askeri darbeyi yapanlar darbe sırasında onun okuduğu türküleri Hasan Mutlucan’dan izin almaya gerek görmeden yayınlamışlardı. O yüzden de adı darbelerin sesi olarak anılmaya başlamıştı. Hasan Mutlucan kendisini darbe ile özdeşleştirenlere tepki gösterse de bu adı kimliğinden sildirememişti. Bu isim yüzünden türküleri radyolarda ve televizyonlarda okunmaz olmuştu. Belki de adını unutturmak için Seferihisar gibi küçük bir ilçeye yerleşerek gününü balık tutarak geçirmeye başlamıştı. Çileli yaşamı bin dokuz yüz yirmi altı yılında İzmir’de Eşrefpaşa semtinde fakir bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmesiyle başlamıştır. Ailesi Girit göçmenidir. O yıllarda hangi Girit göçmeni zengindi ki onun ailesi zengin olsun. Ünlü olduktan sonra bile ünlü olmanın mutluluğunu yaşayamamıştı. On iki eylül darbesinde onun sesi ile okunan türküler bizleri coştururken, o türküler onu çileli bir hayatın içine fırlatıp atmıştı.
On iki eylül sabahında Hasan Mutlucan’ın davudi sesiyle uyandığımızda mutluluktan uçar gibi olmuştuk. Zira darbenin bir gün öncesine kadar gözümüz televizyonda, kulağımız da radyodaydı. Kızımın adının öldürenler arasında olmaması geçici de olsa derin bir oh çekmemize nede oluyordu. Ne kötü ve ne korkunç günlerdi o günler. Çocukları üniversitede okuyan ailelerin tümü benim yaşadığım korkuyu yaşıyordu. Oysa benim kızım o felaketlerin yaşandığı günlerde en sakin olan, olaylara karışmayan Boğaziçi üniversitesinde okuyordu. Ben buna rağmen diken üzerinde yaşıyordum. Ya çocukları olaylı üniversitelerde okumakta olan aileler ne durumdaydılar? Hangisi gece yatağa girdiğinde huzur içinde uyuyabiliyordu?
Darbe günü Hasan Mutlucan’ın türküleriyle coşmuştuk ama İmamoğlu Kenan Evren’in ne yapacağını bilebilir miydik? Darbe sonrası Ziver Bey köşkü çevresinde oturanlar, işkence yapılan insanların çığlıkları yüzünden uyuyamaz olmuşlardı. O işkence günlerini bana anlatan öğretmen arkadaşımın yüzü hüzünle kaplanıyordu. Nice günahsız insanlara çok büyük acılar çektiriyorlardı demişti.
O darbenin gerekli olup olmadığı tartışılabilir. Gerçek olan o yıllardaki hükümetlerin can güvenliğini sağlaması olası değildi. O anarşik ortamda bile Başbakan Süleyman Demirel memlekette benzin vardı da biz mi içtik dediği rahatlıkla bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezler diyebiliyordu. Oysa her gün çatışmalara ve günahsız insanların ölümüne neden olan sağcı ve solcu çatışmaları hafif alınacak bir konu değildi. Konu ne solcunun ne de sağcının konusu değildi. Konu ülkemizin içindeki olabildiğince kötü olan durumuydu. Kolluk kuvvetlerinin iki grubun da üzerine amansızca yürümesi gerekiyordu. Kimileri sağcılara, kimileri de solculara destek verince o günlerin acısını günahsız insanlar çekmişti.
Günahsız insanlara yapılan işkencelerde sorumlu olan yalnızca darbeyi yapanlar mı? Darbeyi fırsat bilen bazı soysuzlar asılsız ihbarlarla nice insanımızın canının yanmasına neden olmuşlardı. Muğla’da Feridun adında bir arkadaşım vardı. Daha doğrusu şiirlerimi çok seven ve bu yüzden bana saygı duyan bir gençti. Asılsız bir ihbarla nezarete alınmış ve uğradığı işkenceler yüzünden genç yaşta yaşamını yitirmişti. Kısacası bence o darbe gerekliydi. Gerekliydi ama o işkenceler yapılmamalıydı. Bu yüzden Anayasa oylamasında oy kulübesinden çıkıp sandık görevlilerine göstere, göstere kırmızı pusulayı zarfın içine koymuştum. Bu yüzden de sandık başkanından nazik bir uyarı almıştım. Uyarmak zorundaydı. Zira o da herkesin yaşadığı korku tünelinin içinde yaşıyordu.
Özcan Nevres

Kapatılan Sanat Sitesi

En az on yıldan beri yazmış olduğum tüm şiirlerim www.antoloji.com başlıklı sitede yayınlanmaktaydı. Arama motoru google de Özcan Nevres yazarak arama yapıldığında birçok sitede yayınlanmış olan günlük yazılarım, şiirlerim ve öykülerim kolayca bulunur. Bu gece Antoloji’ye girdiğimde ne benim ne de diğer şairlerin şiirlerinin yayınlanmamakta olduğunu gördüm. Aramaya devam ettiğimde mahkeme kararıyla sitenin kapatıldığını okudum. Site yöneticileri sitemiz bize bir bildirimde bulunulmadan kapatıldı. Nedenini anlayamadığımız gibi öğrenemedik de. Yirmi dört nisan günü kapatılan sitenin açılması için avukatlarının yargıya baş vuracaklarını yazmışlar. Belli ki o günden bu yana hiçbir gelişme olmamış. Olanları yadırgamadım. Zira hiç de demokrat olmayan Demokrat Partinin gazetelere sansür koyduğu ve gazeteleri toplattığı günleri unutmadım. Türkiye’ye özgü bir demokraside böyle şeylerin olması olağandır. Yadırgadığım tek şey ise siyasete hiç bulaşmamış olan böyle bir sanat sitesinin gerekçe gösterilmeden kapatılmış olması. Antoloji sitesinin sürekli takipçisi olanlar sitede yayınlanmakta olan şiirlere www.antoloji.com.tr adresinden ulaşabilirler. Siteyi kapatanlar belli ki bu TR eklentisini dikkate almamışlar. Almış olsalardı bu siteye ulaşma şansımız hiç olmazdı. Antoloji ailesine geçmiş olsun der, sitelerinin bir an önce açılmasını dilerim.
Demokrat Parti Genel Başkanı ve Başbakanı Adnan Menderes’in oğlu Aydın Menderes’de hakkın rahmetine kavuştu. Kederli ailesine baş sağlığı diler geriye kalanlara sağlıklı ve mutlu bir yaşam dilerim. Naaşının babasının Anıt Kabrine gömülecek olmasında yadırganacak hiçbir durum yok. Benim yadırgadığım şimdiki Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay’ın Yassıada ile ilgili söyledikleri. Sayın Ertuğrul Günay eski koyu CHP lilerdendir. Yaşı gereği Demokrat Parti dönemini belki anımsayamaz. Demokrat Partinin devamı olarak kurulmuş olan Adalet Partisine karşı yaptığı mücadelede oldukça faaldi. CHP nin çok daha solunda olan bir ideolojinin sahibiydi. Demokrat Parti döneminde her CHP li Demokrat Partinin uyguladığı politika yüzünden çok zor günler yaşamışlardır. Radyolarda yayınlanan Vatan Cephesine iltihaklar yüzünden ülkemizin insanları çok tehlikeli biçimde ikiye bölünmüşlerdi. CHP liler demokratların kahvehanelerine, demokratlar da halkçıların kahvehanelerine giremezlerdi. Ülkemizin insanları hızla bir kardeş kavgasına doğru sürükleniyorlardı. Yirmi yedi mayıs askeri darbesi ülkemiz için çok tehlikeli olan bu bölünmeye dur demek için yapılmıştı. Şimdi Demokrat Partililerin yargılandıkları Yassıada müze yapılacakmış. Tasarladıkları müzede neyi sergileyecekler? Neyi anlatmaya çalışacaklar? Ülkeyi bölünmeye doğru sürükleyenler burada mı yargılandı diyecekler?
Kurtuluş Savaşımız dünya tarihinde benzeri olmayan bir destandır. Bu destanın yaratılmasında canlarını ortaya koymuş olan nice insansımız vardır. Anıtları dikip şükran borcumuzu ödememiz gereken insanlarımız bunlar. Ödemiş Yörük Ali Efenin heykelini kentin en güzel meydanına dikmiş. Söke Yunan işgali sırasında yüz kişilik çetesiyle Yunan askerlerinin ilerlemesini durduran ve bu uğurda canını veren Halazari (Bozguncu) Cafer Efenin anıtını en güzel meydanına dikmiş. Peki, Menemen ve çevresindeki Rumların ve Yunanlıların korkulu rüyası Fodulaki Mustafa ile Koca Veli efenin anıtı nerede? O efelerin adını şükranla anan kaç kişi kaldı? On beş yirmi kişi kaldı mı birlemiyorum. Bir süre önce yeğenim bana telefon açarak dedelerimiz Girit’in hangi ilinden göçtüler diye sormuştu. Anne ve baba tarafı Kandiya’dan diye yanıtladım. Ben ve halamın büyük kızı da bu dünyadan göç edince atalarımızın nereden göçtüklerini nasıl öğrenecekler? Ne yazık ki atalarımız hakkında Girit’e sürülmüş Karamanlılar olduğuna dair bilgimizin dışında başka hiçbir bilgimiz yok. İnsanların ne atalarını ve nede Kurtuluş Savaşına kan veren kahramanlarını unutmamaları gerekir. Kahramanlarımızın ölümsüzleşmesi için mutlaka anıtları dikilmelidir.
Özcan Nevres

Kurtuluş Savaşımız dünya tarihinde benzeri olmayan bir destandır. Bu destanın yaratılmasında canlarını ortaya koymuş olan nice insansımız vardır. Anıtları dikip şükran borcumuzu ödememiz gereken insanlarımız bunlar. Ödemiş Yörük Ali Efenin heykelini kentin en güzel meydanına dikmiş. Söke Yunan işgali sırasında yüz kişilik çetesiyle Yunan askerlerinin ilerlemesini durduran ve bu uğurda canını veren Halazari (Bozguncu) Cafer Efenin anıtını en güzel meydanına dikmiş. Peki, Menemen ve çevresindeki Rumların ve Yunanlıların korkulu rüyası Fodulaki Mustafa ile Koca Veli efenin anıtı nerede? O efelerin adını şükranla anan kaç kişi kaldı? On beş yirmi kişi kaldı mı birlemiyorum. Bir süre önce yeğenim bana telefon açarak dedelerimiz Girit’in hangi ilinden göçtüler diye sormuştu. Anne ve baba tarafı Kandiya’dan diye yanıtladım. Ben ve halamın büyük kızı da bu dünyadan göç edince atalarımızın nereden göçtüklerini nasıl öğrenecekler? Ne yazık ki atalarımız hakkında Girit’e sürülmüş Karamanlılar olduğuna dair bilgimizin dışında başka hiçbir bilgimiz yok. İnsanların ne atalarını ve nede Kurtuluş Savaşına kan veren kahramanlarını unutmamaları gerekir. Kahramanlarımızın ölümsüzleşmesi için mutlaka anıtları dikilmelidir.

Değerli okurlarım

Değerli okurlarım. GREENPEACE nin bana göndermiş olan maili okuyucularımla paylaşmak istedim. Dikkatle okumanız dileğiyle selam ve sevgiler
Sevgili Özcan ,

Bugün sana bir kötü, bir de iyi haberim var.

Kötü haber; Biyogüvenlik Kurulu, kamuoyu görüşüne açtığı 13 GDO’lu mısır çeşidinin ithalatına onay verdi. Sırada Kurul’un onayını bekleyen 42 çeşit GDO’lu ürün daha var.

Alınan bu yanlış kararın iptal edilmesini sağlamalı ve yeni ürünlerin ithal edilmesini önlemeliyiz. Aksi halde soframızdaki etin, sütün, yumurtanın, peynirin nereden geldiğini, çocuklarımızı neyle beslediğimizi bilemediğimiz bir dönem başlayabilir.

İyi haber; şu ana kadar bu karara senin gibi 108.000 kişi karşı çıktı ve Greenpeace’in imza kampanyasına katıldı. Karar açıklanır açıklanmaz kamuoyundan gelen tepkiler çığ gibi büyümeye başladı. Biyogüvenlik Kurulu’nun kararını değiştirecek çoğunluğa ulaşıp, üzerlerinde büyük bir baskı yaratabiliriz.

GDO’lu ürünlerin sofralarımıza gelmesine izin vermeyeceğiz.

Bunun için hep beraber çalışmalıyız. Lütfen şimdi kampanyamızı Facebook ve Twitter’da paylaş. Bu mektubu tüm listene ilet. Yüzbin kişinin sesini duymak istemeyenlere karşı, şimdi yüzbinler olup sesimizi daha da güçlü çıkarmanın tam zamanı.

Bu gelişmeyle ilgili ayrıntılı bilgiyi web sitemizden alıp, görüşlerini bizimle paylaşabilirsin.

Sevgiler,

Tarık Nejat Dinç
Tarım Kampanyası Sorumlusu

Siyaset Anıları

Menemen’in Tarihi’ni okurken Bahtiyar İnan arkadaşımın anlattıkları beni siyasetteki anılarımı anlatmaya heves ettirdi. Rahmetli Cevdet Yiğitoğlu İl Genel Meclisi üyeliği nedeniyle o günlerin İzmir Valisi Necdet Calp ile çok iyi anlaşıyorlardı. Necdet Calp Halkçı Partiyi kurup örgütlenmeyi başlattığında Menemen ilçe örgütünün kurulması için yakın arkadaşı Cevdet Yiğitoğlu’na rica etmişti. Ayrıca milletvekilliğine de aday olmasını istemişti. Yiğitoğlu yakın arkadaşının ricasını kıramayarak bir kurucu liste oluşturduysa da siyasi çalışmaların içine girmedi. Hastalığı nedeniyle de milletvekili adaylığını reddetmişti. Bir süre sonra Halkçı Partinin Menemen’de varlık gösteremeyeceğini bahane ederek parti başkanlığından istifa etmişti. Cevdet Yiütoğlu’nun istifasıyla İzmir milletvekili adayları Halkçı Parti Menemen örgütünü kurdurmak için arayışa geçmişlerdi. Bu görev için kiracımız Eczacı Metin Candemir’i uygun görmüşlerdi. Metin Candemir bu görevi kabul etmedi ve görevin bana verilmesini önerdi. Nevres apartmanın bodrum katındaki iş yerimde çalışırken eczaneye çağırıldım. Sonradan isimlerini öğrendiğim üç kişi bana Halkçı Parti ilçe örgütünü kurmamı önerdi. Ekonomik nedenlerle kabul edemeyeceğimi söyledim. Üç kişiden biri olan Durcan Emirbayer eğer sorun maddiyatsa bu konuda sana hiçbir sıkıntı yaşatmayacağız dedi. Mahmut Akkılıç, Aşkın Toktaş ve Durcan Emirbayer örgütü kurmam için çok ısrar ettiler. Durcan Emirbayer oldu bu iş diyerek hemen on bin liralık bir çek kesti. Henüz kurulmamış olan bir örgüt için çek kabul edemeyeceğimi söyledim. Bu defa üçü nakit olarak toplam yirmi bin lira verdiler. Kurucu listesini hazırlarken çok büyük bir hata ettim ve Mustafa Göksu’nun yönetime almamı önerdiği bir inşaat ustasını yönetime aldım. Hatamı anladıktan sonra da onu partimizden ihraç ettirdim. Bu arada çok yoğun baskılar almaya başladım. Sen deli misin? Bu parti Menemen’de tek bir oy alamaz diyorlardı. Eşim, babam, annem ve kardeşlerimle birlikte çok sağlam en az on oyumuz var. Sosyal Demokratların adının silinmemesi için çalışmalarımı bu on oy için sürdüreceğim dedim. İlçe Merkezi için Seha Kıratlı’nın pasaj içindeki dükkânını kiraladım. Üç aylık kira karşılığı yirmi iki bin beş yüz lira verince milletvekilliği adaylarının verdiği yirmi bin lira uçtu gitti. Kurucuların içinde maddi destek verebilecek tek bir kişi dahi yoktu. Dolayısıyla ilçe merkezi için gerekli ne masamız var ne de sandalyelerimizi alacak gücümüz yoktu.. Neyse ki Neşet Kızılkaya ağabeyimiz partimize altı sandalye ile bir de masa bağışladı. Karşımızda bir çay ocağı olduğu için gelenlere ikramda sıkıntı çekmiyorduk. Bu arada biri geldi. Hemen boynuma sarıldı. Başkanım ne zamandan beri partimizin kurulmasını bekliyordum. Beni çok mutlu ettiniz, beni hemen partiye kaydediniz dedi ve on bin lira da bağışta bulundu. Bu kişi Tuzçullu köyünden Salih Zengin idi. Bu para ile biriken çay paralarını ödedik. Köy çalışmalarına başladığımızda benim 1960 modeli minicik spor arabamın deposuna her gün birimiz on liralık benzin koyuyorduk. Benim minik arabam yetersiz kalınca Rahim Ustanın Anadol’unu kullanmaya başladık ama o arabaya yakıt yetiştiremiyorduk. Neyse ki arada milletvekili adaylarının arabaları imdadımıza yetişiyordu. Milletvekili adaylarına talimatım kesindi. Onlara hangi köyde hangi konuyu dile getireceklerini söylüyordum. Zira hepsi de çiçeği burnunda siyasetçiydiler. Onları konuşmalarında serbest bıraksam her gittikleri köyde işçi haklarından başka söz etmeyeceklerdi. Oysa pamukçu köylerin insanları çok büyük işçi sorunu yaşıyorlardı. Bu köylerde işçi haklarından söz etmek köyün sakinlerine küfür etmekten beterdi. Adaylara pamukçu olan köylerde pamukçuluktan, bağcılık olan köylerde bağcılıktan ve meyvecilikten, hayvancılık olan köylerde ise hayvancılıktan söz etmelerini söylüyordum. Ormancılıktan ise hiç söz etmemeleri talimatını veriyordum. Uyguladığım strateji çok başarılı olmuştu. Bir tek oy alamaz dedikleri Halkçı Parti seçime katılan diğer iki partinin almış oldukları oy kadar oy almıştı. ANAP altı bin beş yüz, MDP üç bin beş yüz, Halkçı parti ise dokuz bin dokuz yüz seksen iki oy almıştı. Seçim propagandaları sırasında çok ilginç durumlarla karşılaşmıştım. Yanık köy’de kahveciden televizyonun sesini kısmasını istediğimde sesi biraz daha açtı. Amacı benim konuşmamı önlemekti. Avazım çıktığı kadar bağırarak sözlerime başladığımda köylülerden otobüs işletmecisi Memiş ulan Rahmi! Kes ulan şu televizyonun sesini. Hep bizden olanları dinliyoruz. Kes şu sesi de bir de bu arkadaşımızı dinleyelim dedi. Televizyon kapatıldıktan sonra bir saat kadar konuştum. Tarım ve hayvancılık konusunda dinleyenleri can evlerinden vururcasına. Konuşmamı tamamladığımda büyük bir alkış koptu. Kahvehanedekilerin tümü dışarı çıkarak bizi uğurladı. Yanık köy çok partili hayata geçtikten sonra oylarını hep Demokrat Partiye ve Adalet Partisine verirlerdi. CHP ye ise en yüksek on sekiz oy çıkardı. Bu sayı bazı seçimlerde altıya kadar düşerdi. O seçimde ilk defa sosyal demokrat Halkçı Partiye kırk iki oy çıkmıştı.
Bu başarımdaki en büyük pay şu sözlerimindi. Konuşmamı tamamladıktan sonra dinleyicilere lütfettiniz beni dinlediniz. Şimdi siz konuşun ben dinleyeyim. Ne soracaksanız sorun yanıtlayayım derdim. Bu da dinleyenleri çok mutlu ederdi. Partimize sempati duymalarına neden olurdu.
Özcan Nevres

Geçmişte Kalanlar

Yıllar önce CD kaydedicileri satın almak için bir servet gerekiyordu. Üstelik CD ye kaydedilenlerin ne kadar kalıcı olabileceğini de bilmiyorduk. Nitekim zamanla CD lerin de bozulabileceğini öğrendik. Bu nedenle yazmış olduğum tüm yazılarımın, öykülerimin ve şiirlerimin yazıcıdan çıktılarını alarak dosyalıyordum. Dosyalamamın nedeni ise yazdıklarımın çocuklarıma bir miras olarak kalmasını sağlamak içindi. Oysa artık ne yazdıklarımın çıktılarını almaya, ne de CD lere kaydetmem gerek kalmadı. Zira yazdıklarımın tümü www.ozcannevres.com da yayınlanmaktadır. Bu nedenle kâğıtlara kaydettiğim yazdıklarımın dosyalanıp saklanması için hiç bir neden kalmadı. Halen yaşamakta olduğum villamızı satmaya karar vermiş olduğumuzdan göç hazırlığına başladım bile. Bir sandık dolusu kâğıdı taşımamak için tümünü belediyenin atık toplama aracına teslim etmek üzere dosyalardan çıkarıp poşetlere doldurdum. Bu işlemi yaparken bana ait olmayan değerli bulduğum birçok yazıyı dosyasında bıraktım. Bıraktıklarımın içinden biri dikkatimi çekti. Baştan sona kadar tümünü okudum. Okurken de çok duygulandım. Bu bana Hayalimdeki Sevgilime başlıklı şiirim için gönderilen bir mesajdı. Bu güzel mesajı değerli okurlarımla da paylaşmak istedim. Önce şiirime bir göz atalım.
Hayalimdeki Sevgilime
Sen benim hayalimdeki/Tanımadığım sevgilimsin/ Üstelik vefasızsın da/Bilir misin seni nerelerde aradığımı/Sen bazen gönlümde sımsıcak bir sevgi/ Bazen gözlerimde göz yaşı seli/Bazen kalbimi burkan acıtan bir sızı/ Bazen de arzu kin ve intikamsın/Seni gecenin bir yarısında/ Ipıssız ve karanlık yollarda bazen de kumsalı döven/ hırçın dalgaların serinliğinde/ Ve gecenin bilmem kaçıncı saatinde/ Denizdeki yakamozlarda arıyorum/ Gecenin bir ilerlemiş saati/ Her taraf derin bir uykuda/ Bense karanlıklar içinde/ Benim olmayan bir dünyada/ Uykusuz ve umutsuz/ Yakamozlarda şekillenen hayalinin esiri/ Bir garip aşık/ Yeşil gözlerin gel diyor bana/ Koşup gelmek istiyorum sana/ Kahkahalar atarak kaçıyorsun/ Aşkımla alay ediyorsun/ Gözlerimde yaş kalbimde sızı/ Terk ediyorum sahili/ Bir sahil gazinosunda/ Çam ağaçlarının koyu gölgesinde/ Seni unutmak için içiyorum/ Komşu masalarda kahkahalar yükseliyor/ Yüksek sesle müziğe eşlik ediyor/ Bense acılar içinde içim parçalanırcasına/ Kadehimi yere çarpıyorum çıldırmışçasına/ Kadehimin tuz buz olmuş parçacıklarında/ Yine sen varsın param parça/ Toplayıp bir bütün etmek istiyorum seni/ Toplayamıyorum ellerim kan içinde/ Çıkıp gidiyorum yitik umutlarım peşinde.
Dostum selamlar. Bir süredir postlarını görüyorum. Hayali sevgili ise en çok beğendiğim oldu. Beni burada ne kadar gördüğünü bilmiyorum ama hayali sevgili olayına benim de bir eklentim olsun istiyorum. O yüzden yazıyorum sana. Zira yıktı beni o hayali sevgiliyi gerçek hayatta yaşama arzusu. Kim olduğunu ise zaten signature den anlayacaksın diye tahmin ediyorum. Neyse kolay gele sana da sevgiler.
Siz hiç birisini görmeden delicesine sevdiniz mi? Hani olur ya, sevdiğini sandığı ama aslında pek de sevilmeye layık olmadığı birinden yeni ayrılır bunu öğrenince de daha da yıkılır. Tam o anda birisi çıkar karşısına. Daha doğrusu çıkar gibi yapar ama göstermez kendini. Sadece kalbini duygularını gösterir. Ne kadar düşünceli olduğunu, hala, hala gerçek sevginin yaşadığını sana hissettiriyorsa, hala sevilebileceğinizi size hissettiriyorsa, cebinizde beş kuruş olmadığını bildiği halde sizinle konuştuğunu, bir menfaat beklemeden sizi sevmişse gerçekten karşılık beklemeden, siz olsanız onu delicesine sevmez miydiniz? Kendinizi benim yerime koyun. Kız arkadaşımdan yeni ayrıldım. Ve kız arkadaşımın benim kız arkadaşım olamayacak kadar kalitesiz olduğunu anladım. ( Sadece yalan söylemesi yetti) Tam o sırada O çıktı karşıma. Müthiş biri. Hem de ten temasına gerek duymadan. Duyguların seviştiğini, kalplerin öpüştüğünü düşünün. Sevgilerin kocaman bir ağaç olduğunu, o ağacın gölgesinde uyuduğunuzu düşünün. Harika biri işte. Tam anlamıyla tapındım. Dedim ya kendinizi benim yerime koyun bakalım. Siz olsaydınız siz de sevmez miydiniz delicesine? Uyumaz mıydınız o ağacın gölgesinde? Ve de, korkmaz mıydınız delicesine onu kaybetmekten? Bilmiyorum, emin değilim, yeniden yazıp yazamayacağıma. Ama biliyorum ki, korkuyorum. Onu kaybetmekten. Çünkü bir tane daha bulur muyum bilmiyorum? İnsanların başına güzel şeyler bir kere gelir. Tıpkı Türk milletinin başına ATATÜRK geldiği gibi. Ya da can dostum Umarsız gibi. CANIM gibi. Hoş geldin hayatıma CANIM. Gitme ne olur, hep burada kal. Benim nerede olduğumu biliyorsun. Adımı yazdığın yerden hiç silememen ve her zaman sevgi ağacının gölgesinde uyumak dileğiyle. TEŞEKKÜRLER Bunu yazdığım kişi şimdiye kadar tanıdığım en güzel insanlardan biri. Kendisine sonsuz teşekkürler.
Cem Varol
Bu satırları yazan şahsen tanımadığım dostum belli ki şiirimden çok etkilenmiş ve duygularını benimle paylaşmak istemiş. Bu güzel satırları için ben de kendisine teşekkür ediyorum. Bazen yaşım yeteri kadar ilerledi. Bu yüzden artık yazmamayı düşünsem de ara sıra almış olduğum bu tür güzel mesajlar nedeniyle durmak yok. Yola devam diyorum.
Özcan Nevres

Elektrik Tasarruf Cihazları

Kara kovan ve Bal deresi ballarının reklamı ile birlikte insan sağlığına olabildiğince yararlı her derde deva, Tarım Bakanlığından ruhsatlı sözde mucize ilaçların reklamları beni çok bıktırdı. Aslında ilaç imajıyla satılmakta ve çok yoğun reklamları yapılan bazı bitkisel ilaçları pazarlamakta olanlar olası bir yan etkiye karşı bu ürün ilaç değildir. Gıda takviyesidir diyerek sorumluluktan kurtulmayı hedeflemektedirler. Bu kafa şişiren reklamlar yetmezmiş gibi şimdi de elektrik tasarruf cihazlarının reklamları başladı. Bu ürünün reklamını yapanlar belli ki nasıl olsa halkımızın elektrik hesapları yapabilecek bilgileri olamaz. Olanlar da bu reklamları izlemezler diye düşünüyor olabilir. Reklamı yaparken bir de ampermetre kullanıyorlar. Bir florisant lambasının tasarruf cihazı takılmadan önce 0,58 amper çektiğini, cihaz takıldıktan sonra ise 0,28 amper çektiğini söylüyor. Bunun neresini düzeltebilirim. Sıfır elli sekiz beş yüz seksen mili amper demektir. Sıfır elli sekiz amperle şehir voltajı olan iki yüz yirmiyi çarptığımızda o florisantın 127.6 vat sarf ettiğine dair bir değer çıkar. Oysa piyasada kullanılan ve çoğumuzun evinde bulunan florisantların 120 santim olanları kırk, atmış santim olanların bazıları yirmi bazıları da on sekiz vat harcarlar. Simit florisantların harcadığı elektrik otuz iki vattır. Cihaz takıldıktan sonra ölçtükleri 0.28 amper ölçtükleri simit florisant ise, o ölçüme göre 61.6 vattır. Görüldüğü gibi belirtilen değerlerin hiçbiri doğru değildir. Tamamen atmasyondur. Reklamı ilk duyduğumda olmaz böyle şey, bu bir aldatmacadır diye düşünmüştüm. Sonuçta ben elektrik ve elektronik teknisyeniyim. Yanılabilirim diye düşündüm ve konuyu iki elektrik mühendisiyle görüştüm. İkisi de benim gibi düşünüyorlardı. Sargılı cihazlarda kalkışı kolaylaştırıyor diyorlar. Eğer o cihazın içinde yüksek kapasiteli bir elektrolitik kondansatör varsa kalkışa yardımcı olabilir. O da voltajın düşük olduğu bölgeler için geçerlidir. Yıllar önce her gün elektrik kısıntısı yapıldığı zamanlarda üretim tüketimi karşılayamadığı için gerilim (voltaj) çok düşüyordu. O yıllarda her sayacın yanına güçlü bir elektrolitik kondansatörün takılmasını zorunlu olarak uygulanacaktı ama fazla bir yararı olmayacağı düşüncesiyle vazgeçilmişti.
Değerli okurlarım. Yanıltıcı reklamlara hiçbir şekilde değer vermeyiniz. Reklamı yapılan ürün ne olursa olsun konu ile ilgili bilgisi olanlara danışın ki aldatılmayasınız. Ne yazık ki insanlarımız bilgisi olanların verdiği bilgiye inanmaktansa kulaktan dolma yalan yanlış bilgilere daha çok itibar etmektedirler. İki yıl önce karşı komşum yeni heves olarak bahçesine biber patlıcan ve domates dikmişlerdi. Diktiklerini sık, sık suladıklarını görünce sulamayı kesmelerini, diplerini çapalamalarını, ürün vermeye başlayıncaya kadar hiç su vermemelerini önermiştim. Konuklarından biri bunları sık, sık suluyor musunuz diye sorduğunda ev sahibi hayır diyor ve neden olarak benim söylediklerimi gösteriyorlar. Konuk öyle şey olur mu? Benim komşum bahçesine her yaz sebze dikiyor ve çok sık suluyor diyor. Bunun üzerine sulama faslı yeniden başlıyor. Bol suyu gören bitkiler büyüdükçe büyüyor ama ürün hak getire. Yaz sezonu biterken komşum bana seni dinlemedim. Senin dediğin gibi azdılar ve hiç ürün vermediler dedi. Ben biberlerimden ve domateslerden bol, bol domates biber toplarken onlar adam boyuna ulaşmış olan bitkilerini seyretmekle yetindiler. Özcan Nevres

Geçmişi Geleceğe Taşımak

Her insanın çocuklarına, daha fazlası torunlarına anlatacağı güzel anıları vardır. Tarih geçmişten ders alma öğretisidir. Çok büyük bilgi hazinelerini geleceğe taşıma öğretisidir. Geçmişte atalarımız nasıl yaşamışlar? Neler yapmışlar? Birçok medeniyet ne olmuş ki tarih sayfalarından silinip yok olmuşlar? Tarihin başlangıcını yazının keşfiyle özdeşleştirebiliriz. Yazının keşfinden önce neler olup bittiğini kazılarda bulunan keramik parçalarıyla pişirilmiş toprakla yapılmış ev gereçleri sayesinde, yazının keşfinden önceki bilgilere ulaşılabiliyor. Oysa yazı insanlığın başlangıcıyla birlikte keşfedilmiş olsaydı, mağaralarda ve ağaçlar üzerinde yaşamış olan ilk atalarımız hakkında bu günkü bildiklerimizden çok daha fazla bilgilerimiz olurdu. Yine de az da olsa o karanlık döneme ait bilgilere mağaralarda çizilmiş resme benzer figürlerden çok eskiden yaşayanlara ait bilgilere ulaşabiliyoruz.
Geleceğe, geçmişimizin izlerini taşıyabilmek için keşke günlük yazma alışkanlığımız olsaydı. Ne yazık ki böyle bir alışkanlığımız yok. Geçmişe ait hafızamızda kalmış olan silik anıları canlandırmak istediğimizde beynimizdeki unutkanlık hastalığı yüzünden net olarak anımsayamıyoruz. Menemen’in Tarihi adlı kitabı okurken elektrik ile ilgili bilgilere biraz da benim katkım olsun istedim. Yazma alışkanlığımız olmadığı için Oktay Özengin kardeşim o günlere ait daha geniş bilgilere ulaşamamış olabilir.
Bin dokuz yüz elli yılına kadar Menemen’i aydınlatan iki elektrik üretim aygıtı vardı. İkisi de geniş ve uzun kayışlarla jeneratörlere bağlıydı. Elektrik üretim merkezi şimdiki Avcılar Kulübünün olduğu binadaydı. Çocukluğumda o binanın önünde durur motorların çalışışını çok büyük bir merakla izlerdim. Kayışlar jeneratörleri döndürürken kayışlardaki ekler yüzünden şakada şukada diye sesler çıkarırlardı. Nedense bu sesler beni çok cezbderdi. Benim anımsaya bildiğim dönemde makinist Elektrikçi Nazmi ustaydı. Elinde uzun bir sırıkla kayışların kasnaklarından kaymamaları için her zaman görevinin başındaydı. Kayış dışa doğru kaymaya başladığında sırığıyla müdahale ederek kayışın kasnaktan kaymasını önlerdi. İşte bu noktada anlatılanlardan aklımda kalan bir olay vardı. Nazmi ustadan önceki usta dikkatsizliğin bedelini hayatı ile ödemiş olduğunu anlatırlardı. Kayış kasnaktan kurtulunca havada kavisler yaparak uçar ve rastladığı her şeyi parçalardı. Bu durumu Nazmi usta da yaşamış ama şans eseri kayış Nazmi ustanın kafasını parçalamamıştı. Bin dokuz yüz ellide tren istasyonunun karşısında kurulan elektrik üretim merkezinde motorlar jeneratörlerle birbirlerine mille bağlı olduklarından eskisinden çok daha tehlikesizdi. Üstelik şimdiki gibi dalgalı akım üretiyorlardı.
Aklımda kaldığı kadarıyla ilk santralde kontini elektrik üretiliyordu. O yıllarda kullanılmakta olan akım doğru akım olduğundan kullanımı sınırlıydı. Üstelik doğru akım olduğu için trafolarla voltaj yükseltilemediğinden uzaklara elektrik ulaştırılamıyordu. Gece yirmi üçte elektrik üretimi durdurulduğundan Menemen zifiri bir karanlığa bürünürdü. Sokaklar yirmi, üçe kadar aydınlatıldığı için gece boyu sokakları aydınlatacak gazlı lambalara gerek görülmemişti. Saat tam yirmi iki otuzda elektrik iki defa on saniye kadar kesilerek sokakta olanlara evlerine dönmeleri için uyarı yapılırdı. Bir gece anneannemden evimize dönerken on saniyeliğine elektrik kesildiğinde annem acele edelim. Elektriği kestiler. Hatlardaki elektrik bitmeden evimize ulaşalım demişti. Elektriğin ne olduğunu o yıllarda bilen mi vardı ki annem de bilsin?
Keşke günlük tutma alışkanlığım olmuş olsaydı da daha çok bilgileri geçmişe taşıyabilseydim. Günlük tutmanın önemini belirtmek için geçen gün yeğenimin bana sorduğunu örnek göstereyim. Telefon açarak bana şu soruyu yöneltmişti. Amca bizim dedelerimiz Girit’in hangi şehrinden Menemen’e göçmüşlerdi. Anne ve baba tarafı Girit’in Kandiya şehrinden göç ettiler dedim. Baba tarafından en yaşlı olan halamın büyük kızı ile benim. Biz de öldükten sonra bizden sonrakiler atalarının kim olduklarını bile bilmeyecekler. Öğrenmek istediklerinde ise bilgi alabilecek birini bulamayacaklar. Bu nedenle günlük tutmak çok önemlidir. Bir bilim adamı bir babanın çocuklarına bırakacağı en büyük miras yazdıklarıdır demektedir. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras yazmış olmamız gereken anılarımızdır.
Özcan Nevres

Bal Deresi Balı

Uzun bir süre kara kovan balı reklamından gına gelmiştik. Kara kovan balının nasıl bir bal olduğunu yazınca reklamın adını bal deresi balı olarak değiştirmek zorunda kaldılar. Ben kalitesinden hiç şüphe etmediğim balın kilosunu yaklaşık on üç liradan alıyorum. Bal deresi balı diye sattıkları balın kilosu ise yirmi beş lira. Bu değer kavanozun içindeki balın net ağırlığı ise yirmi beş liradır. Eğer tüm bal satıcılarının pazarladıkları bal gibi sekiz yüz elli gram ise kilosu yaklaşık yirmi dokuz liraya gelir. Bir de dikkatimi çeken reklamdaki yüksek dağların zirvesinde milyonlarca çiçekten el değmeden elde ettiğimiz baldır demeleri. Benim bildiğim bal zaten elle üretilmez. Yüksek dağların zirvelerinde ise ot bile bitmez. Doğup büyüdüğüm bölgede iki yüksek dağ vardır. Yamanlar sıra dağlarının zirvesi Bey dağıdır. Tıpkı Manisa’daki Sipil dağının zirvesindeki gibi ot bitmez kayalıklardır. Bu bal pazarlamacıların arıları o kayalıklarda ot bitmediği halde milyon türlü çiçeği nerede ve nasıl buluyorlar? Bir de hediye olarak verilen küçük bir şişe polen var. Değeri yetmiş lira imiş. Polen fiyatını öğrenmek için yılların arıcısı, kovan peteği imalatçısı ve bal pazarlamacısı Köy enstitüsü mezunu Aziz Topuz hocayı aradım. Aramamın nedenini de açıkladım. O reklamları ben de izliyorum. Bir kere o reklamı yapan kişi bal konusunda hiçbir şey bilmiyor. Ne yazık ki insanlarımız o reklamlara aldanıyor. Polenin toptan fiyatı şişe olarak değil kilo olarak yirmi beş otuz liradır dedi.

Reklamda gösterilmekte olan polen şişesinde en fazla yüz gram polen vardır. Yüzde yüz kar ile satılsa bile ederi en fazla altı lira eder. Değerli okurlarım. Gördünüz mü yetmiş liralık polenin ne olduğunu? Altı liralık poleni yetmiş lira olarak tanıtmak ve bu yol ile insanları aldatmanın ne olduğuna değerli okurlarım karar versinler. Bu arada sekiz yüz elli gramlık kavanozlarda satılan balın fiyatı mağazalara göre değişmektedir. Markalı balların tümü doğal baldır. Aralarında hiç fark yoktur. Bu nedenle bal alırken kesemize uygun olanı seçmemiz gerekir. Açıkçası pahalı satılanların ucuz satılanlardan hiçbir farkı yoktur. Yeter ki markalı ve TSE li olsun.

Yıllar önce yoğurt şimdiki gibi kâselerde satılmazdı. Tepsilerde mayalanan yoğurtlar müşterinin isteğine göre tartılarak satılırdı. Bir gün yoğurt almaya gittiğimde mandıracıdan bir kilo yoğurt istedim. Koyun yoğurdu mu, inek yoğurdu mu olsun dedi? Sen bana inek yoğurdu ver. Koyun yoğurduyla başkalarını kazıkla dediğimde ne yani dedi? Biz sahtekâr mıyız? Sen benim Nevres Ahmet Kâhyanın oğlu olduğumu biliyorsun. Koyun sütünün mayıs ayı başlarında kesildiğini bilmeyen biri olamam. Manda sütü ile inek sütünün karışımı olan yoğurttan ister misin deseydin ancak o zaman doğruyu söylemiş olurdun dedim. Çok fena kızdı ve bu yüzden kendisiyle uzun yıllar merhabalaşmadık. Menemen ile Silivri’nin yoğurdunun ünlü olmasını sağlayan manda sütü katkılı yoğurtlardı. Kurak yıllar başladıktan sonra bataklık alanlar daraldığından mandacılık hemen, hemen yok oldu. Terkos gölüne yakın yerlerde az da olsa halen mandacılık devam etmektedir. Manda sahipleri de artık gözlerini açmışlar. Yoğurdu kendileri yapıp i işlek yol kenarlarında kendiler pazarlamaktadırlar. Gerçi günümüz sosyetesi zayıflamak veya zayıf kalmak için her ürünün yağsızını aramaktadırlar. Onlar için damak zevki arka planda kaldığından çok lezzetli olan manda yoğurdunun sağlığımız için çok yararlı olsa da onlar için hiçbir değeri yoktur.

Bu satırları yazarken çocukluk yıllarımı anımsadım. Elmas adını verdiğimiz bir maltız keçimiz vardı. Babam bu keçiyi hiç sevmezdi. Ömrünün büyük bir bölümünde koyun sürüsü sahibi olmuş olan babam iyi bir sağıcı olduğu halde bu keçiyi sağamazdı. Zira keçi onun sağmasını istemiyordu. Tam sağım biteceğinde süt kovasını tekmeleyip sütü dökerdi. Bunu başaramazsa sütün içine işerdi. Bu yüzden keçimizi hep ben sağardım. Ortalama dört litre süt verirdi. Annem sütü bazen peynir mayası ile mayalardı. Çoğunlukla da yoğurt mayalardı. Annem üç günlük yoğurdun tamamını gubada çalkalar, yağını aldıktan sonra kalanı keseye koyup süzere çökelek yapardı. O keçi sayesinde evimizde peynir ve tereyağı hiç eksik olmazdı. Annemin mayaladığı sütten gerçek anlamda tam yağlı peynir olurdu. Şimdilerde satın aldığımız tam yağlı peynirlere hiç benzemezdi. Keşke o yıllara tekrar dönebilseydim. Villada yaşayacağıma o kerpiç evimizde yaşayabilseydim. Tulumbamızın buz gibi suyundan içebilseydim. Ne demişler? Geçti Bor’un pazarı. Sür eşeğini Niğde’ye. Geride tatlı anılardan başka hiçbir şey kalmadı.

Özcan Nevres

Atatürk’e Dil Uzatanlara

Osmanlı İmparatorluğu zapt ettiği ülkeleri elde tutabilmek için Anadolu’ya yerleşmiş olan Türkleri ve Türk göçerlerini zorunlu göçe zorlayarak işgal ettikleri topraklara yerleştirmişlerdi. Göç ettirilenler kısa zamanda yerleştirildikleri yere uyum sağlamışlardı. Yaşadıkları yerleri öz vatan olarak bellemişlerdi. Köyler kurmuşlar camiler ve imaretler yapmışlardı. Hiç birinin aklından bir gün devranın döneceğini yeni bir göçe zorlanacaklarını akıllarından geçirmemişlerdi.
Dünya ülkeleri içinde büyük bir hızla sanayi devrimi yapıp zenginleşen ülkeler, daha da zenginleşmek için sanayi devrimine ayak uyduramamış ülkeleri boyundurukları altına aldılar. Yani sömürgeleştirdiler. Döneminin en büyük imparatorluğu olan Osmanlı İmparatorluğu sultanları lüks hayat uğruna sanayileşip devleşen ülkelerin karşısında bir gün ağır bir yenilgiye uğrayıp saltanatlarını kaybedebileceklerini düşünmediler, düşünemediler. Gün geldi düşman ülkelerle savaşa bilmek için düşman ülkelerin silahlarına muhtaç kaldılar. Sanayi devrimi yapmış olan ülkeler geliştikleri yeni silahları kullanırlarken depolara kaldırdıkları eski silahları Osmanlı devletine kakaladılar.
Osmanlı devleti hızla toprak kayıplarına uğrarken bile İstanbul’da saltanat ve ikbal kavgaları amansızca sürüyordu. Devlet sultanların saltanat uğruna yüksek faiz ve ağır şartlarla bulabildikleri borç paraları yaptırdıkları saraylara köşklere ve yalılara harcıyorlardı. Tasarrufa yönelip fabrikalar kurarak ülkelerini zenginleştirmeyi düşünmek dahi istemediler. Gelişmiş ülkeler gelişmiş silahlarını Osmanlıya baş kaldıran ülkeleri vererek desteklerken, Osmanlılara demode olmuş silahları satıyorlardı.
Osmanlı İmparatorluğunun yenilgilerle terk etmek zorunda kaldığı topraklarda kelimenin tam anlamıyla çok büyük bir can savaşı vardı. Kaçmayı başaran ancak canını kurtarabilecekti. Bu nedenle ters bir göç başlamıştı. Anadolu’dan o topraklara götürülüp yerleştirilenler bu geri çekilmelerde güvenlik altına da alınmamışlardı. Tüm Türk’ler kaderleriyle baş başa bırakılmışlardı. Yaşadıkları toprakları, evlerini, barklarını, hatta hayvanlarını dahi bırakarak canlarını kurtarmak için Anadolu’ya kaçıyorlardı. Yugoslav Yazar İva Androviç bu göçlerin canlı tanığı olarak Dirina Köprüsü adındaki kitabında olağan üstü bir anlatımla yazmıştır. Okumamış olanlara mutlaka okumalarını öneririm.
Anadolu’ya çok büyük bir göç başlamıştı. Anadolu’ya ulaşmak onların en büyük zaferi olacaktı. Oysa o kaçış yıllarında Anadolu da yabancı işgal kuvvetleri tarafından işgal ediliyordu. Eğer Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı Kurtuluş savaşı zaferle sonuçlanmasaydı bu insanlar ne olacaktı? Anadolu’nun insanları nereye göç edeceklerdi? Zira Türklerin Anadolu’dan başka gidebilecekleri hiçbir yer yoktu. Bin yıl önce göç ettikleri eski vatanları Orta Asya da işgal altındaydı. Bu nedenle tüm Anadolu insanları ya istiklal ya ölüm diyerek Kurtuluş Savaşına katılmışlardır.
Yaşadığımız bu güzel ülkede camilerimiz dimdik ayakta duruyorsa ve bayrağımız yurdumuzun her yerinde şerefle dalgalanıyorsa bunları ulu önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının önderliğinde yapılan Kurtuluş Savaşımıza borçluyuz. Anadolu bin yıldan beri Türk’tür. Sonsuza kadar da Türk kalacaktır. Atatürk düşmanları her zaman hüsrana uğrayacaklardır. Atatürk’ü kötülemek Kurtuluş Savaşının önemini kavrayamamış, akıl ve mantık yoksunu insanların işidir.
Özcan Nevres

Ah Şu Hastalıklar

Ah Şu Hastalıklar
Değerli okurlarım. Kış ayları hastalıkların yakamıza yapışmak için pusuda beklediği aylardır. Bu nedenle sağlığımıza çok dikkat etmek zorundayız. Hastalıkların yoğun olduğu bu aylarda bazı fırsatçılar televizyon kanallarında boy gösterip ilaç olmayan ürünlerinin reklamını yapmaktadırlar. Yaptıklarının suç olduğunu bildiklerinden ürünümüz ilaç değil gıda destekçisidir diyorlar. Mademki ilaç değil, tanıtımını yaptıkları ürünlerin neden her derde deva olduğunu söylüyorlar. Çok eski yıllarda yaşadığımız süreç içindeki modern ilaç üreticileri yoktu. Yani halen kullanmakta olduğumuz ilaçlar üretilmiyordu. Bu nedenle hastalıklara bitkilerden çare bulmaya çalışıyorlardı. Bu konuda birçok kitaplar yazıldıysa da hiç biri uzun araştırmalardan sonra elde edilen bilgileri içermiyordu. Bu kitapların içerdiği bilgiler daha çok kulaktan duyma bilgilerin kitaplaştırılmış haliydi. Bu nedenle hastalıklara devayı bitkilerden ve bitkisel ilaçlardan değil, doktorların uygun gördükleri ilaçları kullanarak bulmalıyız. Bin dokuz yüz kırk ikide keşfedilen penisilin günümüzde iltihaplara neden olan hastalıkların tamamında kullanılıyor. Penisilinin keşfinden önce menenjit hastalığı bilindiği halde tedavi edilemiyordu. Bu hastalık öldürücüdür. Öldüremediklerini de mutlaka sakat bırakır. Antibiyotikler sayesinde bu hastalık tedavi edilebiliyor. Tedaviye geç başlanacak olursa halen kalıcı sakatlıklara neden olabiliyor.
Eskiden kanser hastalığı bilinmiyordu. Hastalığa tanı konulmaya başladıktan sonra, hastalığı tedavi edecek ilacın bulunması için yıllarca çalışıldı. Kanserin bazı türlerinin tedavide başarılı olunsa da halen en öldürücü hastalıklardan biridir. Kanseri kökünden kazıyacak ilaç ise çok büyük araştırmalara rağmen halen bulunamadı. Bir ilacın ilaç olarak piyasaya sürülebilmesi için çok uzun araştırmalar yapılması gerekir. Yıllarca hayvanlar üzerinde denendikten sonra, gönüllü hastalar üzerinde denenir. Sonuç olumlu ise ilaç üretilmeye başlanır. İlaçların araştırılması çok uzun yılları gerektirmektedir. Örneğin yaklaşık iki yüz elli yıl önce kanserin tedavisinde zakkum bitkisi kullanılmıştı. Bir süre sonra zakkumla tedavide kanser hastalığının gerilettirdiğini ama kalp krizine neden olarak hastanın ölümüne neden olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine zakkum bitkisi ilaç listesinden çıkarıldı ve bir daha kullanılmadı.
Televizyonlarda her derde deva diye ürün tanıtımı yapanlara sormak gerekir. Siz bu ürünleri hangi laboratuarlarda geliştirdiniz ve kaç yıl hayvanlar üzerindeki etkilerini gözlemlediniz. Kaç gönüllü hasta üzerinde denediniz. Ne yazık ki bu adamlar ürünlerine Tarım Bakanlığından gıda takviyesi ürün adı altında ruhsat alabiliyorlar. Sağlık Bakanlığının kapısından içeri giremiyorlar. Hastaların bu adamların reklamlarına aldanmamaları gerekir. Hastalıkların tedavisinde tek yetkili olan doktorlarımızdır. Onların yazmış oldukları ilaçları kullanmaktır.
Birkaç gün önce bir sağlık köşesinde bir yazı okumuştum. Yazıda Parastimollü ilaçlar (ateş düşürücü ve ağrı kesici olarak çok sık kullanılır) karaciğeri ve pankreası harap ederek ölümlere neden oluyor diyordu. Bu bana yaşadığım ve çok acı çektiğim bir olayı anımsattı. Yıllar önce safra kesesi ameliyatı olmuştum. Ağrılarım o kadar çoktu ki dayanılacak gibi değildi. Sürekli ağrı kesici almak zorundaydım. Öyle ki ağrı kesici almadığımda ayakta duramaz olmuştum. Doktora gittim. Gerekli kan tahlilleri yapıldığında karaciğerimin iflasın eşiğinde olduğu anlaşılmıştı. Hipokrat yeminini hiçe sayan doktorum bana sende ya siroz ya da kanser hastalığının başlangıcı var. Bu nedenle sana bir de biyopsi yaptırmamız gerekiyor dedi. Doktoruma yediklerim ve aldığım ilaçların etkisi buna neden olamaz mı? Bir süre perhiz yapsam ve daha sonra bir kan tahlili daha yaptırsak olmaz mı dediğimde olabilir dedi ve bana bir reçete yazdı. Karaciğerimi harap edenin Parastimollü ağrı kesiciler olduğunu anlamıştım. Bunun üzerine hiçbir ilaç almamaya karar verdim. İstanbul’da gittiğim özel hastanenin dâhiliye uzmanı ne ilaçlar kullanıyorsun diye sorduğunda doktorumun reçetesini gösterdim. Deli mi bu adam dedi? Senin karaciğerini ilaçlar harap etmiş. Buna rağmen bu adam karaciğeri daha da harap edecek olan ilaçlar yazmış. Senin kolesterolün iki yüz yirmi. Biz iki yüz sekseni aşmamış olan kolesterollere perhiz veririz. Bir de kan yağını azaltmak için ilaç yazmış. Kan yağın ilaç almayı gerektirecek kadar yüksek değil. Tansiyonun on dört. Senin yaşındaki biri için oldukça normal. Karaciğerin düzelinceye kadar hiçbir ilaç almayacaksın dedi. Doktorun dediğini tam olarak uyguladım. Karaciğer altı ayda kendisini yenilediği için hastalıktan tam olarak kurtuldum. İki ay kanser miyim, siroz muyum kuşkusuyla yaşamanın ne olduğunu anlatmaya gerek görmüyorum.
Değerli okurlarım, herhangi bir insanın bana iyi geldi dediği ilaç size büyük zarar verebilir. Özellikle vücut direncinin azaldığı bu kış aylarında doktorunuza danışmadan ağrı kesici bile kullanmayın. Parastimollü ilaçları doktorunuz önermedikçe kesinlikle kullanmayın. Önemli olan hastalığı tedavi ettirmek değil, hastalığa yakalanmamak için korunmaktır.
Özcan Nevres

İflastaki Yunanistan

İflastaki Yunanistan

Yakın komşumuz Yunanistan girdiği ekonomik dar boğazdan bir türlü çıkamıyor. Bu gidişle de çıkamayacak da. Zira Yunanistan yaptığı yanlışlıkların bedelini ödüyor. Yıllardır her ekonomisi çıkmaza girdiğinde Türkler geliyor diye yaygara yaparak halkının gözünden ekonomisindeki bozukluğu kaçırıyor. Bu yaygarayı koparan yöneticiler yarattıkları umacıya kendileri de inanıyorlar ki silahlanmaya çok büyük paralar harcıyorlar. Yunanistan’ın ekonomisinin çöküşündeki birinci neden bu. İkinci neden ise emeklilere ve çalışanlara verdikleri çok yüksek ücretler. Bu da yetmiyormuş gibi sayıları küçümsenmeyecek kadar çok olan işsizler aç ölmektense eystli ölmeyi yeğlerim diyorlar. Eytslilere her ay verilen yedi yüz avroluk para yardımını alabilmek için kendilerine eyts hastalığını bulaştırıyorlar. Anlaşılacağı gibi Yunan halkı yalnızca kendi çıkarlarını düşünüyor. Özveride bulunmaya ise niyetleri yok. İflasın üçüncü nedeni ise adalar. Yunanistan yıllardır Megalo İdea uğruna Ege’deki bütün adaların sahibi olmaya çalışıyor. Bunda da bir hayli başarılı olmuş durumda. Bu adaların ve adacıkların ekonomisine ne kadar zarar verdiğini düşünmek dahi istemiyorlar. Kıbrıs savaşında uğradıkları hezimete rağmen zaman, zaman küçücük bir kayalıktan ibaret olan adacıklar için bile Türkiye ile savaşmayı göze alabiliyorlar. Oysa sahiplendikleri her ada ve adacık Yunan ekonomisinin başına dert oluyor. Adaların tescilli sahibi olmak için adalara maaşlı insanlar yerleştiriyorlar. Örneğin Meis ve Sömbeki adaları ot bitmez adalardır. Buna rağmen Meis’te bir köy, Sömbeki adasında ise iki köy vardır. Bu köylerde yaşayan insanlar tarıma elverişli arazileri olmadığından çiftçilik yapamıyorlar. Balıkçılıktan da yeteri kadar para kazanamıyorlar. Bu köylerde yaşayanların ana karaya göç etmelerini engellemek için ada sakinlerine dolgun maaşlar ödeniyor.

Kaş’ın Kalkan beldesinde eşimin görevi nedeniyle yaklaşık sekiz ay kalmıştım. Kıbrıs savaşı nedeniyle o yıllarda uygulanan Amerikan ambargosu yüzünden kahve karaborsada olduğu gibi bulunamıyordu da. Oysa Meis adasında kahve boldu. Kalkanlı balıkçılar kayıklarına aldıkları keçileri Meisli balıkçılarla buluşacakları açık denize götürürler ve keçileri kahve ile takas ederlerdi. Zira Meis adasının arazilerinde ot dahi bitmiyor olması nedeniyle hayvancılık yapılamıyordu. Bu nedenle keçi etine büyük rağbet gösteriyorlardı. Hele Kalkanlı balıkçı Meisli dostuna bir bidon su da getirmişse Meislinin keyfine diyecek olmazdı. Zira Meis adasına su Yunanistan’dan tankerlerle geliyor. Adada hiçbir su kaynağı bulunmamaktadır.

Kalkan’a ilk yerleştiğimde Mısır incirini ilk defa görmüştüm. Lezzetli bir meyve olduğunu duymuştum. Bu yüzden hemen birini koparıp yemek istemiştim. O da nesi? Avucumun içi dikenlerle dolduğundan inciri koparamamıştım. İlk rastladığım Kalkanlıya başıma geleni anlattım. Zira o dikenlerin kolay beri ayıklanmayacağını anlamıştım. O dikenlerden kurtulmak çok kolay. Hemen evine git. Dikenlerin battığı bölgeye zeytinyağı sür. Dikenler kendiliğinden çıkacaktır. Bir daha da bilir bilmez incirleri koparmayı deneme dedi. Meğer Mısır inciri eldivenle tutulup kesildikten sonra soğuk suya yatırılırmış. Soğuk suda dikenler küserlermiş ve insan eline dalmazlarmış. Kaş’ın hemen girişinde billur gibi akan bir su vardı. Bu küçük bir dere idi. Suyu buzu aratmayacak soğuklukta idi. Biri o derenin kenarına tezgâhını kurmuş, suya yatırdığı Mısır incirlerini soyarak satıyordu. İlk defa o meyveyi doya, doya o suyun başında yemiştim. Bu lezzetli meyve o kadar az yetişiyor ki pazarlarda bulmanın olanağı yok. Zaten tarımı da yapılmıyor. Arazi sahipleri hendek kenarlarına dikerlerse bu meyve varlığını sürdürüyor. Keşke tarımı yapılsa da bol, bol yesek. İlginçtir. Bu meyvenin bitkisi, bitkinin yaprağından üretiliyor. Datça’da kaldığım yıllarda iki yaprak kesip arazilerimizden birinin hendeğine diktim ama olmadı. Zira bu meyvenin bitkisi Akdeniz’in çok sıcak ve güneşli havasını seviyor. Kaktüs familyasından olduğu için de çok yağışlı iklimi sevmiyor.

Özcan Nevres

Menemen Tarihi

Menemen’in Tarihi
Menemen’in tarihini araştırmak dipsiz bir kuyuya atılan taş gibidir. Buna rağmen Sayın Oktay Özengin o kadar güzel araştırmalar yapmış ki; daha çok genç denilecek bir yaşta bu kadar bilgiyi nasıl toplamış diye hayretler içinde kalıyorum. Bir insan ömrüne sığmayacak araştırmalar bunlar. Geçtiğimiz Pazar günü Oktay Özengin’den almış olduğum mail beni çok sevindirdi.. Mailinde Menemen’in Tarihi adlı kitabımı Yurtiçi kargo ile gönderdim. Pazartesi günü size teslim edilecek diyordu. Kitabı pazartesi değil de Salı günü aldım ve hemen okumaya başladım. Kitap gerçekten muhteşem olmuş. Üstelik bin sayfayı aşacak bir kitap olması gerekirken küçük puntolu harflerle altı yüz yirmi dört sayfaya sığdırılmış. Daha önce belirttiğim gibi Menemen’in tarihi için çok daha derinlere inmek gerekir. Hıdır tepede bulunan tapınaktaki insan üretim organlarına benzetilmeye çalışılmış taş yontular Menemen’in tarihinin ne denli eskilere dayandığını göstermektedir.
Eoly federasyonuna ait site devletlerinin yerleşim alanlarından yalnızca Larissa ve Mirina’da kazı yapılmıştır. Birliğin en büyük devleti Kyme’ye ait kalıntılardan yalnızca denizin içindekiler gözle görülebiliyor. Eoly birliğinin dini merkezi Temnos’ta dahi gereken kazılar yapılmamıştır. Temnos döneminin en önemli devletidir. Bergama Krallığının en genişlediği Attelus döneminde dahi Temnos’un bağımsızlığını sürdürdüğü, Attelus döneminde kendi parasını kullanıyor olması, varlığını bağımsız bir devlet olarak sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Temnos’un bir özelliği de dünyanın ilk hitabet okulunun Temnos’ta kurulmuş olmasıdır.
İzmir Arkeoloji Müdürü Hakkı Gültekin ile konuşmakta olduğumuz bir gün bana Eoly’lerin kurmuş olduğu on dört devletin kalıntılarının yedisinin bulunduğunu, diğerlerinin ise halen bulunamadığını söylemişti. Üçünün yerini ben biliyorum ama açıklamıyorum. Açıklayacak olursam kazmasını kapan hazine aramaya koşacaktır. Yalnızca şu kadarını söyleyeyim. O üç yerleşimden biri benim köyümde yani Hatundere dedir demişti. Sanırım zamansız ölümü onu bu sırrı ile götürmüştür.
Oktay Özengin’in hazırlayıp yayınlandığı bu kitaptan sonra Turizm Bakanlığına büyük bir görev düşmektedir. Menemen’e en kısa zamanda bir müze kazandırılması gerekmektedir. Müze için en ideal yer ise tarihi bedestenimizdir.
Larissa’da yapılan kazılarda dünyada bir başka emsali bulunmayan sütun başlıkları bulunmuştur. Bu sütun başlıkları İstanbul müzelerinde sergilenmektedir. Kazılarda yine dünyada başka bir örneği olmayan yaprak gibi taşlarla örülmüş olan bir duvardır. Asarı Muhipler Cemiyetinin on yedi no lu bildirisine göre Önasya’nın yapılan tüm kazı yerlerinde Larissa’da bulunmuş olan deaktıba (üst üste yığılmış yapılar) rastlanmamıştır denilmektedir. Zira yapılan kazılarda Pelaslara ait birçok eser de bulunmuştur. Bu da Buruncuk dağı üzerinde kurulmuş olan Larissa devletinden önce Pelasların yerleşmiş olduğunu göstermektedir.
Hakkı Gültekin’in sözünü ettiği henüz belirlenmemiş olan üç devletten biri kanımca Koyun dere beldesinin karşısında bir yerdeydi. Orada sur kalıntılarına benzeyen taşlar vardı. Orada da bir kazı yapılacağını ümit ederken üzerinde koca bir fabrika kurulduğunu gördüğümde şaşırmıştım. Sanırım orada inşaat kepçeleriyle bir tarih yok edilmişti.
Menemen’e bir müze kazandırıldığında Temnos’ta kazılar başlatılmalı ve bulunan eserler başka müzelere kaptırılmadan Menemen’e ait olan müzede sergilenmelidir.
Özcan Nevres

Katil Magandalar

Bir maganda sürücü Silivri’de iki genç kızın ölümüne neden oldu. Televizyonda izlediğim habere göre maganda o denli hızlı gidiyormuş ki, iki gencecik kızı yüz metre ileriye fırlatmış. Kızlar gık bile diyemeden can vermişler. Bu yolun kameralarla sürekli denetlenmesi gerektiğini defalarca yazmıştım. Yazdıklarımda ne kadar haklı olduğumu bu elim olay, (kaza diyemiyorum) açıkça göstermiş oldu. Keşke haklı çıkmasaydım da o iki genç kız hayatta olsaydı. Ne yazık ki keşkeler ile giden geri gelmiyor.
Bir gün Gökkuşağı’ndan çıktığımda yol boştu. Birden arkamda bir TIR belirdi. Selektör yaparak havalı korna çalarak önünden kaçmamı ihtar ediyordu. Uzaklarda görmüş olduğum bu TIR kaç kilometre hızla gidiyordu ki birden ensemde bitiverdi. Plakasını aldım. Aynı gün bir dolandırıcı eşimin telefonuna ulaşmıştı. Ben emniyet Genel Müdürlüğünden Baş komiser Ziya’yım. Sizin kredi kartınıza Siverek’te biri ulaşmış ve sizin faturalarınıza çok büyük bir yükleme yapmışlar deyince eşim ben kredi kartı ile ilgilenmiyorum. Eşim ilgileniyor dediğinde eşinin telefon numarasını ver diyor. Eşim numarasını vermeye gerek yok diyor ve telefonunu bana veriyor. Telefondaki dolandırıcı bey efendi bana kendi numaranızı verir misiniz dedi. Telefon numaramı verdim. Hemen aradı. Eşime söylediklerinin aynısını bana söyleyince ulan ahlaksız dolandırıcı dolandıracak adam bulamadın da beni mi dolandıracaksın dedim. Hemen telefonunu kapattı. Telefonuma çıkan numarayı bir kâğıda yazıp Emniyet Müdürlüğüne gittim. Görevli memura telefon numarasın ve TIR’ın plaka bilgisini verdim. Görevliden başka bir polis daha vardı. Ne yani dedi. Elimize bir kırbaç alıp yol boyunca sürücü mü kollayacağız dedi. Elinize kırbaç alıp yol boyu gezmenize gerek yok. Tekirdağ’ı örnek alsınlar. Yol boyuna koyacakları kameralarla darphane gibi para keserler dedim. Onda haklısın ama kim yapacak dedi. Ben de onu Karayolları ve belediyeler düşünsün dedim. Yapabileceğim başka bir şey yoktu. Maalesef o günden bu yana şehir içi trafiğe güvenlik getirecek olan kamera sisteminden hiçbir haber çıkmadı. O günden bu yana şehir içi E5 yolu kameralarla kontrol edilmiş olsaydı büyük bir olasılıkla o feci kaza olmayacaktı ve o iki genç kız bu gün belki de hayatta olacaktı.
Sorun yalnızca Silivri’nin içinden geçen karayolu mu? Daha bayram günlerine girmeden kaza haberleri gelmeye başladı. Yine onlarca insanımızı trafik magandalarına kurban verdik. Yüzlerce insanımız yaralandı. Milyonlarca liralık ulusal servetimizden de olduk. Morglar ölülerle, hastanelerimiz yaralılarla doldu. Aşırı hız yüzünden bu kazalara neden olanlara sormak gerekir. Gideceğin yere bir iki saat ya da beş on dakika geç gitseydin ne olurdu? Ne kaybederdin? Ne yazık ki bu magandalara bunu soramıyoruz, soramıyorlar. Bir kazada yüzde yetmişin üzerinde sorumlu olanların ehliyetlerine mutlaka el konulmalıdır. Yüzde yüz kusurlu olanlara ise bir daha ehliyet verilmemelidir. Eğer böyle bir karar alınabilirse Emniyet Genel Müdürlüğü bayram öncesinde cep telefonlarından aşırı hız yapmayın diye nasıl uyardıysa, aynı şekilde alınan kararı sürücülere bildirmelidir. Ki hiç biri haberim yoktu diyemesin.
Özcan Nevres

Sağ Olasın Oktay Özengin

Bu gün MENEMEN’İN TARİHİ adlı devasa belgeselin yazarı ve hazırlayıcısı olan Sayın Oktay Özengin ile telefonla bir görüşme yaptım. Yayınlamayı başardığı bu kitap için kutladım. Kendisinden bana da bir tane göndermesini rica ettim. En kısa zamanda gönderecek olması beni oldukça sevindirdi ve memnun etti. Dahası akrabalarımın Menemen’e hizmette gösterdikleri başarılardan dolayı da çok mutlu oldum. (Oktay Özengin akrabam, Ziraat Odası Başkanı Metin Karagöl yeğenim olur) Bu arada kitabın yayınlanması için maddi ve manevi her türlü desteği veren, başta Kaymakamımız, Belediye Başkanımız ve Oda Başkanları olmak üzere tüm Menemen’i sevdikleri için desteklerini esirgemeyenleri candan kutlarım. Oktay Özengin’in başarılarının devamlı olmasını dilerim.

Bin dokuz yüz elli sekizde Menemen’in tarihi ile ilgili çalışmalarımı başlattığımda bazı öğretmen arkadaşlarım Menemen’in ne tarihi olabilir ki araştırıyorsun demişlerdi. Oysa Menemen’in o denli zengin bir tarihi var ki Oktay Özengin kardeşimin yayınlamış olduğu kitaba bile sığmaz. Ben araştırmalara başlamadan önce Menemen hakkında bilinen tek bir şey vardı. O da ilk Menemen’in Asarlık yakınında kurulmuş olması idi. Belediye başkan adayları ile yapılan açık oturumda dolmuş olan Menemen mezarlığının yenisini nerede yapmayı düşünüyorsunuz diye bir soru gelmişti. Benim dışımdaki üç aday daha önce planlanmış olduğu şekilde Sakaltepe’de demişlerdi. Son konuşmacı bendim. Sakaltepe’ye mezarlık yapamazsınız. Nedenine gelince hepinizin bildiği Asarlık yakınındaki Eski Menemen ilk Menemen değildir. İlk Menemen Sakaltepe’dedir. Milattan sonra on yedi ve yirmi üç yılları arasında oluşan depremler yüzünden şehir yıkılınca zemini daha sağlam olan Asarlık yakınındaki yere taşınmışlardı dedim. Sanırım bu söylediklerime hiç kimse inanmamıştı. Bir süre sonra Pekentinin yıkılan bölümlerinin doldurulması için Sakaltepe’den dolgu malzemesi alınırken kazı makinesinin kepçesine künkler takılmıştı. Kepçenin çıkardığı künkleri işçiler içinde altın vardır umuduyla kırmışlardı. Konu yargıya taşınmıştı. Dolgu işini alan yüklenici ile kepçeyi kullanan kişi üçer buçuk yıla mahkûm edilmişlerdi.

O yıllardaki araştırmalarımda İzmir Arkeoloji Müzesinin bahçesinde görmüş olduğum taşların Menemen’de bulunmuş olması dikkatimi çekmişti. Arkeoloji Müzesinin müdürü rahmetli Hakkı Gültekin’den o taşlar hakkında bilgi almıştım. Taşların bir kısmı Menemen’de Hıdır tepede, bir kısmının ise Helvacı köyünde bulunduğunu ve bu taşların insan üreme organlarına benzetilmeye çalışılışıldığın ve o dönemin insanlarının bu taşlara tapınmış olduklarını öğrenmiştim.. Belki de Anadolu’nun bilinen en eski tapınağı Hıdır tepedeki tapınaktır. Bu nedenle o alanın koruma altına alınması gerekmektedir. Bu bilgiler Menemen’in ilk kuruluşunu Cilalı taş öncesine yani Yontma taş dönemine kadar götürüyor.

Hakkı Gültekin’inin şu sözleri hiçbir zaman kulaklarımdan silinmemiştir. Menemen’de nereye bir kazma vursanız oradan tarih fışkırır demişti. Bu sözleri doğrultusunda Pelaslar hakkında araştırma yapılması gerekir. Pelasların Buruncuk dağındaki antik şehir Larissa’da, Larissa’nın kuruluşundan önce yaşadıkları biliniyor. Pelaslar hakkında çok az bilgi var. Nerden geldikleri ve nereye gittikleri bilinmiyordu. Buna rağmen bıraktıkları eserlerl yüzünden varlıkları kabul ediliyor. Nitekim Foça’da yapılan kazılarda İyonluların Foça’yı kurmuş oldukları alanda, daha önceleri Pelasların yaşadıkları bulunan eserler sayesinde anlaşılmıştır. Önceleri bu Pelaslar kimdir sorusu kafaları kurcalıyordu. Daha sonra yapılan araştırmalarda Pelasların çok eski bir Türk kavmi olduğu anlaşılmıştır.

Oktay Özengin kardeşim. Çalışmalarına aynı hızla devam et. Hazırlayıp yayınladığın bu kitapla yetinme. Ne mutlu ki araştırmalarımı benim bıraktığım yerde bırakmadan. Çok ilerilere taşıdın. Gönül ister ki Pelaslar hakkında daha geniş araştırmalar ve kazılar yapılsın. Menemen tüm geçmişiyle gün yüzüne çıkarılsın.

Özcan Nevres

Bedava Yaşıyorum

Pazartesi günü ölüm bir kez daha yokladı beni. Henüz daha olgunlaşmamış olduğuma karar vermiş olacak ki bir süre daha yaşamama izin verdi. Bir konuda bilgi almak için belediyeye gittiğimde arabamı park edecek bir yer bulamadım. Caddeye park etmeye karar verdiğimde az ileride çalışan bir işçi yanıma gelip buradan arabaları çekiyorlar. Sen en iyisi arabanı karşı caddeye bırak dedi. Karşı caddeye geçiş yapabilmek için biraz geri gittim. Sinyalimi çalıştırıp gelmekte olan iki arabanın geçmesini bekledim. Onlar geçince hareket etmemle birlikte adeta bir bomba patladı ve o an arabamın havalandığını hissettim. Göremedim. Zira darbe o kadar şiddetli olmuş ki koltuğum kırılmış ve ben adeta bir kumsalda kumlara uzanmış gibi yatıyordum. Bunu ancak arabam durduktan sonra fark ettim. Zaten sürücü tarafının kapısı açılmıştı. Arabadan indiğimde beş altı kadın dehşet içinde kalmışlar ve hüngür, hüngür ağlıyorlardı. Kendi korkularını bir tarafa bırakıp sordular. Bir şeyin var mı diye? Yok dedim. İlginçtir ağrıyan bir tarafım yoktu. Etrafımı saranlar o araba nasıl geliyordu öyle dediler? Nasıl geliyor olabilir? Alçaktan uçuyordu dedim. Az sonra Ambulans geldi. Ardından da trafik polisleri. Fotoğraf çekip kaza raporu tuttular.

Bu gün emniyetten kaza raporunu aldım. Bana yüzde yirmi beş kusur vermişler. Bu raporun üzerinde durmak gerekir. Değerli okurlarım, asfalt yol çamurlu olabilir mi? Belli ki bana çarpan ve arabamı planör gibi uçuran arabanın asfaltta fren izleri bulunamamıştı. Rapora itiraz hakkım var ama itiraz etmeyeceğim. Yalnızca şunu belirteyim. Bana çarpılan yolda azami hız 40 +4 kilometredir. Yani o yolda en fazla kırk dört kilometre hız yapılabilir. Bırakınız kırk dört kilometreyi, son model olan arabalarda çok geliştirilmiş fren düzeneği olduğundan atmış kilometrelik bir hızda dahi o araba yerinde çakılırdı. Arabama çarpsa bile küçük bir hasarla kazayı atlatmış olurduk. Dahası on on beş santim sağa kaçabilseydi arabama çarpmayacaktı. Kaçamazdı. Zira alçaktan uçuyordu.

On dokuz yaşındaki sürücü önüme aniden çıktı diyor. O durumda arabama yandan çarpmış olması gerekmez miydi? Oysa arabama arka sol far üzerinden çarpmış bulunuyor. Tüm bu olanlara rağmen arabamdan sağ ve sakatlanmadan çıkmış olmam bizim için sevindirici oldu. Nitekim arabamın durumunu görenler sen bu arabada nasıl sağ çıktın diye soruyorlar. Yiyecek yemeğim, içecek suyum varmış diyorum.

Sigortanın anlaşmalı kaportacısı gelip arabamı inceledikten sonra büyük olasılıkla sigorta bu arabaya tamir parası ödemez. Arabanın piyasa değeri üzerinden sana yüzde yirmi beş eksiğiyle ödeme yapar dedi. Görünen o ki, on üç seneden beri kullanmakta olduğum UNO modeli arabama veda edeceğim. Yalnızca arabama değil, belki de araba kullanmaya veda edeceğim. Zira trafik magandalarının yolları kan göllerine çevirmeleri önlenemediği sürece araba kullanmaktan vazgeçmek en akıllıca bir karar olacaktır.

Aslında şehir içinde trafik magandalarını durdurmak çok kolay. Tekirdağ il merkezi bu konuyu gayet iyi çözmüş. Şehir içinden geçen caddeyi mobese kameralarıyla donatmış ve bol, bol uyarı levhaları da koymuş. Bu yolda kameralarla hız kontrolü yapılmaktadır. Azami hız kırk kilometre diye yazmaktadır. Kayın biraderimin Kumbağ’daki yazlığındaki komşusuna bir gün kucak dolusu trafik cezası gelmiş. Tümü de Tekirdağ’da hız sınırını aşmış olmaktan yazılan cezalar. Kayın biraderim insaf yahu demiş. Bir sürü uyarı levhalarından birini dahi okumadın mı demiş? Ne bileyim ben. Hiç fark etmedim diye yanıtlamış. Hadi bakalım o cezalardan sonra bir daha hız sınırını aşarak araba kullansın. Kullanabilir mi? Görünen o ki Tekirdağ’daki mobese kameraları darphane gibi para kesiyor. Keşke tüm yerleşim alanlarına bu kameralardan yerleştirseler de adam akıllı araba sürenler arabalarını güven içerisinde kullanabilsinler.

Özcan Nevres

Tıp Doktorları Neden Sessiz

Aylardır televizyonlarda hiçbir bilimsel değeri olmayan sözde gıda takviyesi ürünlerinin reklamları yapılmaktadır. Nedense bu saçmalıklara ne sağlık müdürlerinden, ne de eczacılardan gereken tepki gelmemektedir. Bu gıda takviyelerinin reklamlarına kanıp tıbbi tedaviden vazgeçen hastalar ağır sağlık sorunları yaşadıklarında veya öldüklerinde o ürünleri üretenler ve reklamlarını yapanlar bunun hesabını nasıl verecekler? Nitekim altın çilek dedikleri üründen bizim bildiğimiz kadarıyla bir kişi yaşamını yitirdi. Ya bizim bilmediklerimiz? Buna rağmen bu ürünün halen İnternet üzerinden pazarlanması sürüyor. Aklımın almadığı, daha doğrusu hazmedemediğim bir durum var. Nasıl oluyor da Hipokrat yemini yapmış olan tıp doktorları ve profesörleri bu pazarlama işine alet olabiliyorlar?

Geçen gece yağan şiddetli yağmurda Silivri yine büyük bir sel felaketi korkusuyla yaşadı. Beni endişelendiren dere yatağında büyümüş olan sazlardı. Tam ben konuyu dile getireceğimde sazların sökülmüş olduğunu gördüm. Belli ki dere yatağı tam temizlenmemiş. Zira kısa süren şiddetli yağmurda bile dere yatağından taşmış. Bir esnafın dediğine göre sel suları kapılarının önüne kadar gelmiş. Eğer o şiddetli yağmur on beş dakika daha sürseydi, iki yıl önce yaşadığımız sel felaketini yine yaşayacaktık diyor. Yağmur sonrası belediyemiz aymazlıktan kurtulmuş, dere yatağını temizleme çalışmalarını başlatmış. Peki, Boğluca deresinin etrafındaki binalar yıkılıp dere yatağı temizlenip kalyon sefasına! açıldığında Silivri’ye bir daha sel vurmaz mı? Bir kere Silivri’yi sel dere yatağından vurmuyor. Sel E 5 karayolunu aşarak vuruyor. Nedeni ise köprünün altıdaki boşluk çok yetersiz. Daha önce de yazmıştım ama bir daha yazayım. Silivri’nin bir daha sel felaketi yaşamaması için Boğluca deresi ile Tuzla deresinin arasına bir kanal açmaktır. Kanal açılır, iki metre yirmi santimlik büzler yerleştirildikten sonra üstü hemen kapatılıp asfaltlanır. Sel sularının debisinin bilinip bilinmediğimi bilmiyorum. Bu nedenle iki metre yirmi santimlik tek büzün yetip yetmeyeceğini bilemem. Tek sıra büz yetmezse iki sıra büz yerleştirilerek sorun tamamen ortadan kaldırılır.

Silivri belediyesi fakirlere yardım için bir kampanya başlatacak. Kampanyanın adı da bir tane de benden. Hükümetin sadaka politikasına bir destek de ilçemizden geliyor. Oysa fakirlere yapılacak en büyük destek, onları iş sahibi yapmaktır. Tüm dünyadaki hızlı büyüyen ülkeler arasında Türkiye Çin’den sonra ikinci geliyor(muş) Bu nasıl bir büyüme ki, nice insanımız nafakasını çöp bidonlarında arıyor. Büyüyen bir ülke olağan üstü zenginleşiyor demektir. Peki, bu zenginleşmeden neden dar gelirlilerin payına hiçbir şey düşmüyor? Düşmez. Düşmesi de mümkün değil. Zira zenginlik üretimle olur. Yabancı ülkelerin sıcak paraları ile değil.

Gündemde elektriğe ve doğalgaza zam var ama nedense bunu bir türlü açıklayamıyorlar. Zira geçim sıkıntısı altında ezilenlerden korkuyorlar. Yetkililer zamdan önce İran ile olan gaz anlaşmasını yenilemeyi veya iptal etmeye çalışsınlar. Geçen yıl İran’a altı yüz milyon dolar kullanmadığımız doğalgaz için tazminat ödenmiş. Aynı tazminatın bu yıl da ödenmesi gerekecekmiş. İran bu tazminatı nasıl hak eder? Anlaşılacak gibi değil. Zira doğalgaza en fazla gereksinim duyulduğunda İran içteki tüketimin artması yüzünden gaz veremem diyor. Sonra da sözleşmedeki kadar gaz almadığınız için bu parayı ödeyeceksiniz diyor. Bu durumda tazminatı hangi ülkenin ödemesi gerekir? Kış günlerinde Türkiye’ye doğalgaz sıkıntısı yaşatan İran’ın ödemesi gerekmez mi? Belli ki sözleşme yapılırken soğuk kış günlerinde doğalgazın daha fazla tüketileceği hesap edilmemiş. Peki, bu hatanın ceremesini kim çekiyor? Elbette ki vatandaş.

Özcan Nevres