SEVGİNİN BEDELİ

SEVGİNİN BEDELİ

Canından çok sevdiği, Aysel’in bir başkasıyla evlendirilmek  istendiğini duyduğunda inanmak istememişti. Telefonla kaç kez aramasına rağmen telefona tanımadığı kişiler çıkıyor ve hepsi sözleşmişler gibi,

Burada Aysel adında bir kimse yok diyorlardı. Her ne kadar inanmak istemese de bu olanlar Aysel’i yitirdiği anlamını taşıyordu. Kahrından ölecek gibiydi. Masasının üzerinde duran çerçeveyi önüne çekti. Çerçeve içinde Aysel’in fotoğrafı vardı. Fotoğrafa bakarak,

Aysel’im neden yaptın bunu bana. Han evlenecektik ikimiz. Senin bir başkasıyla evlenmek isteyeceğine hiçbir güç inandıramaz beni. Yoksa, yoksa gerçekten beni gönül rızasıyla mı terk ediyorsun. İnanmam buna. Zira birbirimizi delicesine ölesiye sevmiştik. Nice yeminler etmiştik ölüm bile bizi ayıramaz diye. Telefona çıkmıyorsun. Bir haber bile göndermiyorsun. Belli ki beni terk ettin. Terk edilmişliğimin nedenini sormayacağım sana. Bir elveda da diyemez miydin. İndinde hiç ama, hiç mi değerim yoktu?

Karanlığın hakim olduğu odaya keskin bir ışık doldu. Ardından camları zangırdatan müthiş bir gök gürültüsü. Dışarıya baktı. Kiremitlerden kalın bir sicim gibi suların aktığını gördü. Sanki kiremitlerden su değil de ışıl, ışıl gümüş zerrecikler akıyordu. Dışarı çıktı. Kiremitlerden akan suya avuçlarını açtı. Avuçları hemen doldu. Avuçlarından taşıp giden sulara daldı.

Hayat ne kadar garip. :Şu akan suları bile avucumun içinde tutamıyorum. Daha dün Aysel bu sular gibi avucumun içindeydi. Şimdilerde ise avucumdan taşan sulardan beter yitirdim onu. Elimi sulardan çektiğimde bir süre elim ıslak kalacak. Kuruduğunda, elimde yağmurun hiçbir izi kalmayacak. Oysa avucumdan akan sulardan beter yitirdim Aysel’imi. Avuçlarımda avuçlarını sıcağı bile kalmadı.  Aysel’imin yüreğimdeki yarası yüreğimden yaşadığım sürece hiç silinmeyecek. Yaşamak mı? Aysel’siz bir dünyada yaşamak. Bir ot gibi. Sevgiden yoksun, aşktan yoksun, canından çok sevdiğim Aysel’imden yoksun. Keşke, keşke ölseydim de başıma bu gelmeseydi. Biliyorum onsuz yaşamanın mümkün olmadığını.

Trençkotunu giyip yoğun yağan yağmura aldırmadan evden çıktı. Kentin sokaklarında, amaçsız, bitkin uzun uzun yürüdü. Önüne çıkan karayoluna girdi. Yolun soluna geçerek yürümesini sürdürdü. Aysel ile geçirdiği o güzel aşk günleri bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Derin, derin iç çekti.

Ah…ah ne güzel günlerdi o günler. Onunla Regülatör piknik alanında tanışmışlardı. Aysel kuzukulağı toplarken bacağını böğürtlen dikenler yırtmıştı. Dikenin açtığı çizik bir hayli derindi ve kanıyordu. Arabasından aldığı ilk yardım çantasıyla yanına gitti.

Geçmiş olsun. Yaranız bir hayli derin. İzin verirseniz yaranızın bakımını yapayım. Aysel’le göz göze geldiler. Aysel’in acıyla kırışmış olan yüzünü birden bir gülücük kaplamıştı.

Çok memnun olurum ama, size zahmet olacak demişti. Hemen ecza çantasını açıp, Aysel’in uzattığı bacağındaki çiziği oksijenli suyla temizledikten sonra bolca tentürdiyot sürdü. İlaçları sürerken eli Aysel’in bacağına her dokunuşunda, elektrik akımına tutulmuş gibi titriyordu. Çektiği onca acıya rağmen Aysel’in de aynı durumu yaşadığını fark etmişti. O ara nerede oturduğunu sormuştu. Birbirlerine oturdukları yerin adresini vermişlerdi.

Ertesi gün erkenden kalktı. Sinek kaydı tıraşını oldu. Evden çıkıp Aysel’in verdiği adrese doğru yürüdü. Verilen adresteki evi buldu. Kalbi sanki yerinden fırlayacaktı. Aysel pencere kenarında oturmuş, belki de kendisinin gelmesini bekliyordu. Göz göze geldiler. Aysel elini dudaklarına götürüp öpücük gönderdiğinde Nedim nasıl karşılık vermesi gerektiğini bilemedi. Gülümsemekle yetindi..

 

Göz kamaştıran bir ışıkla geçmişinden koptu. Gökte kulakları sağır eden bir gürültü. Şimşekler aralıksız çakıyor. Göğün homurtusu bitmek bilmiyordu. İlerideki Ali Beyin beyaz badanalı çiftliği aydınlandı. Kaç kez o çiftlik binasının önünden geçmişti. Pencerelerindeki demir çubukları görmemişti. Çiftlik binası şimşeklerin ışığında öylesine aydınlanıyordu ki, gündüz göremediği demir çubuklar, elini uzatsa tutabileceği kadar yakınındaydı sanki. Çocukluk günlerini anımsadı. Babası at üstünde kucağına alır Ali Beyin çiftliğindeki dut ağaçlarının altına atla girerlerdi. Minik elleriyle yakaladığı dallardan doyasıya dut yerdi. Babası atı dehler, en iyisi diye bellediği ağaç altında durarak en iyi dutlardan yerlerdi. Ali Bey dut ağaçlarının meyvelerini tüm meyvelerden daha çok severmiş. Bu nedenle çiftliğinin önünde, geniş bir arazi dilimi içerisinde sevdiği dutların en kalitelilerini diktirip yetiştirtmişti. O yıllarda sulu tarıma geçilmediği için yedi bin dönümlük çiftliğin tamamına yakını mera olarak kullanılırdı. Merayı babam ve eniştesi her yıl kiralarlardı. Çiftliğin kiracısı olmamız nedeniyle dut ağaçlarının altına girip dut yememiz engellenmezdi.

Nereden nereye diye düşündü. Şimşekler beni Aysel’imden koparıp çocukluğuma taşıdı. Oysa ben bir an bile Aysel’siz yaşayamam. Neye mal olursa osun. Onu mutlaka bulup bu ihanetinin hesabını soracağım. Ya Aysel gerçekten beni kendisi terk ettiyse? İşte o zaman ne yaparım ben. Onu mutlaka öldürürüm. Bana yar olmayanı başkasına neden yar edeyim ki? İçindeki umut ışığı alev alev yanıyordu. O beni terk edemez. Mutlaka onu evlenmek üzere olduğu kişiyle zorla evlendiriyorlardır.

Kemalpaşa ormanları içerisinde çılgıncasına seviştikleri gün gözlerinin önüne geldi. Ayak sesleri ile yaşadıkları doyumsuzluğa ara vermek zorunda kalmışlardı. Karşılarında dört genç vardı. Aysel’i kendilerine bırakmasını istiyorlardı.

Neden diye sormuştu. Biri,

Hep sana olacak değil ya. Bırak ta birazda biz zevkimizi yapalım.

Sen ne diyorsun be? Bu benim nişanlım. Yoksa siz onu fahişe mi sandınız?

Bırak arkadaş bu ağızları. Biz malımızı gözünden tanırız. Elimize bu fırsat geçmişken tadına bakmadan bırakacağımızı sanıyorsan aldanıyorsun. Hadi bakalım sen şöyle aşağı doğru yaylanda boyunu görelim. O an Aysel’le göz göze geldiklerinde Aysel’in gözlerinin korkuyla yuvalarından fırlamış olduğunu görmüştü. Ne olur ne olmaz diye yanına aldığı lastik lövyesine elini atmıştı. Yattığı yerden birden fırlayarak en öndekinin kafasına sallamıştı. Genç yana doğru kaçmak istediğinde lövye kulağını sıyırıp kürek kemiğine vurmuştu. Kürek kemiğinin çatırtısı diğerlerini şaşkına çevirmişti. Lövye bir başkasının kol kemiğini parçaladığında, kaçmaya başladılar. Arkalarından koşmak istediğinde Aysel yerinden kalkıp arkasından koşmaya başlamıştı.

Dur ne olur yapma. Dön artık geriye diye yalvarıyordu. Öfkeyle,

Ahlaksız herifler, kim bilir kaç tabansızı korkutup sevgililerini perişan etmişlerdir. Ders olsun bu onlara. Her kuşun eti yenir mi be demişti. Sinirleri oldukça gerilmişti. Arabaya dönüp binmişler ve oradan hızla uzaklaşmışlardı.

Havanın açacağı yoktu. Kim bilir kaç saat olmuştu yağmur altında yürüdüğü. Bunca yıldırım düşüyordu çevresine. Hiç biri, ama hiç biri bulunduğu yere düşüp bu çileli hayatını sona erdirmiyordu. Geriye dönüp yaşadığı kentin ışıklarına baktı. Ne güzel bir yaşamı olmuştu o ışıltılı kentte. Aşkı orada tatmıştı. Mutluluktan uçar gibiydi. İhanetin en acısını da o kentte tatmıştı. Şimdi ise yaşadığına kahroluyordu. İleride yıldırımların yalımları yeri yalarcasına kaydı gitti. Ellerini gök yüzüne kaldırarak haykırdı,

Neden, neden hep yanlış adrese gidiyorsunuz. Ateşinizde yanıp ölmeyi ben arzuluyorum. Hadi gelin artık buraya. Aşk yarasıyla ölmektense sizin ateşinizde yanıp kavrularak ölmeyi yeğlerim. Hadi, hadi gelin artık üstüme. Yolun karşısına geçmek için yürüdü. Birden yağmur tanelerinin arasından bir ışık sardı bedenini. Bedeninden pof diye bir ses çıktı. Yolun kenarına savruldu. Kayganlaşmış yol nedeniyle araba güçlükle durdu.  İçinden üç kişi indi. Biri,

Boş yere telaşlanmayın yahu. Bu yağmurda olsa olsa bir domuza çarpmışızdır. Bu havada hangi babayiğit yola çıkabilir? Diğeri,

Yine de bir bakalım. Ola ki çarptığımız insandır. Karanlık çok yoğundu. Çarptıklarını bulmakta zorlanıyorlardı. Sürücü arabaya dönüp motoru çalıştırdı. Geri vitesini takıp yürüdü. Çarptıkları farların ışığında görünür olduğunda arabayı durdurdu. Arkadaşları,

Haklıymışsın yahu. Bu gerçekten insan Üstelik te çok genç. Biri eğilip kalbini dinledi.

Ölmemiş, yaşıyor dedi. Yaralıyı kucaklayıp arka koltuğa uzattılar. Kendileri ön koltuğa sığışıp hareket ettiler. Arabayı hızla sürüp yaralıyı hastaneye ulaştırdılar.

***

Nedim gözlerini araladığında gördükleri çok yabancı gelmişti. Nerede olduğunu çıkarmaya çalıştı. Kıpırdamak istediğinde bedeninin tümünde ağır acılar oluştu.

Nerdeyim ben diye inledi. Hemşire yoğun bakımdaki ağır yaralının mırıldandığını fark edince yanına gitti.

Aman ne güzel. Kefeni yırtacağa benziyorsun. Üç günden beri komadaydın. Gözlerini açman ve mırıldanman iyi haber. Konuşmak için sakın yorma kendini. Hele biraz iyileş o zaman bolca konuşuruz.

Neredeyim ben?

Hastanedesin.

Ne oldu bana?

Bir araba çarpmış sana. Çok ağır yaralanmışsın. Yaraların o kadar ağır ki yaşamaz demiştik senin için. Genç ve kuvvetli bir bünyeye sahip olman yaşamana yardımcı oluyor. İyileşeceksin. Eskisi gibi aslan gibi bir delikanlı olacaksın. Hemşirenin söylediklerini tam işitmeden uykuya daldı. Gün kavramı kalmamıştı onun için. Hastanede kaç gündür yattığından bile haberi yoktu. Her geçen gün biraz daha iyiye gidiyor ve daha çok uyanık kalıyordu.

Baş ucuna gelip hatırını soranları önceleri tanıyamıyordu. Bu gün, üzerine kapanıp ağlayan ve iyileşmesi için dualar eden annesini tanımıştı. Doğrulup annesine sarılmak istedi. Ağrıları yüzünden kımıldayamadı. Baş ucunda ağlayan annesine uzun, uzun baktı. İçi burkuldu. Gözlerinden akan yaşları annesine göstermek istemedi ama başaramadı. Beraberce ağladılar.

***

Annesi oğlunu yatağının içinde yarı doğrulmuş vaziyette gördüğünde bir sevinç çığlığı attı.

Oğlum benim, bir tanem. Artık oturabiliyorsun. Şükürler olsun seni bana bağışlayan tanrıma diyerek boynuna sarıldı. Hemşire anneyi uyardı.

O halen durumu ağır olan bir yaralı. Öyle boynuna sarılıp yorma onu. Onu o şekilde yormak çok kötü sonuçlar yaratır. Hatice hanım hemşirenin uyarısıyla geri çekilip yatağın kenarına ilişti. Oğluyla göz göze geldiler.

Ne olur anne ağlama. Seni böyle ağlıyor gördükçe içim kan ağlıyor. Üzülüyorum, kahroluyorum.

Tamam oğlum üzülme. Bir daha ağlamayacağım

Anne,

Söyle oğlum.

Aysel’i görüyor musun?

Görüyorum oğlum.

Evlendi mi? Düğünü oldu mU?

Hayır oğlum, ne evlendi ne de düğünü oldu. Senin trafik azasında öldüğün duyulmuştu ilk anda. Aysel bu haber üzerine sinir krizleri geçirdi. “O benim yüzümden öldü. O kaza değil intihardı. O öldü, ben neden yaşayayım “ diyerek kendini öldürmek istedi. Bunu duyan nişanlısı “O madem ki o adamı o denli çok seviyordu? Benimle evlenmeyi niye kabul etti “diyerek nişanı bozdu. Nedim’in gözlerine bir ışıltı doldu.

Aysel’im benim. Güzel sevgilim. Ne olur bekle beni. Çok yakında iyileşeceğim. Buradan çıktığımda yanına geleceğim. Sen benimdin. Benim olarak kalacaksın.

***

Nedim hızla iyileşiyordu. Annesinin yardımıyla kalkıp az da olsa gezinebiliyordu. Nedim’i hastane içinde gezinirken görenler,

Zavallı, aslanlar gibi delikanlı ne hallere düşmüş. Yine de haline şükretsin diyorlardı. Onun hastane bahçesinde dolaştığını öğrenen Aysel, evden gizlice ayrılıp Nedim’i görmeye gidiyordu. Bir türlü hastaneye girip konuşmaya cesaret edemiyordu. Ne diyecekti ona? Ayrılma nedeni olarak ailesini mi gösterecekti. Bu durumda ailesiyle Nedim arasında soğuk rüzgarlar eserdi. Peki bir başkasıyla nişanlanmasının nedeni olarak neyi gösterecekti?  Evden ararlar korkusuyla hastane duvarından bahçeyi izlemesi fazla sürmezdi. Hızla evine yöneldiğinde gözerinden akan yaşlara engel olamazdı. Nasıl yaptım ben o cahilliği? Onu delicesine, ölesiye sevdiğimi bildiğim halde nasıl oldu da o kör olası herife peki dedim. Hastane etrafında umutla dolanıp duruyorum. Hiç aklıma getirmiyorum: Ya beni bu nişandan dolayı seni istemiyorum derse? Demez, demez zira o beni çok seviyor. Görsünler bak, hastaneden çıktığında ilk iş beni arayacak. Onun hastaneden çıkıp kendisini arayacağı anı nasıl da özlüyordu.

***

Nedim hastaneden taburcu edildiği gün baba evine götürüldü. İtiraz etmedi. Aysel ile evlilik için hazırladığı ev kim bilir ne durumdaydı. Kendi evine gitse annesi onun bakımı için o eve gelmek zorunda kalacaktı. Bu durumda yaşlı annesi çok yorulurdu.

Aysel Nedim’in kendi evine değil de annesinin evine yerleştiğini öğrenince çok şaşırdı. Hastane sonrası Nedim’in bakımını üstlenecek ve kendisine ne kadar iyi bir eş adayı olduğunu kanıtlayacaktı. Kafasının içinde acabalar  kümeleniyordu. Yoksa Nedim artık onu sevmiyor muydu? Bu düşünce onu çıldırtıyordu. Annesinin evinde ziyaretine gitse ne olurdu acaba? Annesi “oğlumun bu durumlara düşmesine neden sen oldun. Çık evimden” derse ne yaparım ben?

Artık dayanacak hali kalmamıştı. Her neye mal olursa olsun Nedim’in evine gidecekti. Ona annesinin önünde bile kendisini çok sevdiğini çekinmeden söyleyecekti. Kararlı adımlarla Nedim’in kaldığı eve yöneldi. Kapının zilini çaldı. Kapıyı Nedim’in annesi açtı. Yaşlı kadın karşısında Aysel’i görünce çok şaşırdı. Ne söyleyeceğini bilemediğinden olacak donup kalmıştı. Konuşamıyordu. Aysel,

İçeri girebilir miyim dedi? Yaşlı kadın uykudan uyanır gibiydi. Toparlanmaya çalıştı.

Tabi kızım girebilirsin. Burası senin de evin. Yaşlı kadın yana çekilerek Aysel’e geçmesi için yol verdi. Nedim’in odasına girdiler. Nedim uzandığı yataktan gelen kim düşüncesiyle doğruldu. Gelenin Aysel olduğunu gördüğünde kalkmak için davrandı başaramadı. Aysel yatağın yanına gelerek Nedim’in boynuna sarıldı. Tüm bu olanlara ben neden oldum diyerek hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladı. Anne Aysel’i teselli etmek ve göz yaşlarını dindirmek için hiçbir girişimde bulunmadı. Sessizce odadan çıkarken mırıldandı.

Çok dolmuş zavallı. Doya doya ağlasın ki açılsın. İçeriden gelen hıçkırık sesleri azaldığında cezveye kahve, şeker ve su koyup karıştırdıktan sonra ocağı yakıp cezveyi üstüne koydu. Kaynayan kahveyi tepsiye yerleştirdiği fincanlara boşalttı. Oğlunun odasına götürdü.

Haydin bakayım, yeter bu kadar ağlaştığınız, kahvelerimizi içerken birazda sohbet ederiz dedi. Aysel,

Anneciğim niye bana söylemedin. Kahveyi ben yapmaz mıydım?

Onun da zamanı gelecek kızım. İnşallah bu iş tamama ererde bu çektiğimiz çilelerden kurtuluruz. Aysel derin bir iç geçirdi.

İnşallah anneciğim dedi. Uzun sürdü sohbetleri.

Hadi kızım, hava karardı. Seni merak ederler. Tam bu işler durulacak derken yeni bir fırtına yaratılmasın.

Hayır anneciğim eve gitmeyeceğim. Beni hiçbir güç artık bu evden ayıramaz.

Peki ailen ne der buna. Zaten oğlumun adım atacak hali yok. Seni almaya geldiklerinde nasıl direneceksin onlara.

Artık ailem karışamaz bana. Zira on sekiz yaşımı doldurdum.

Senin burada kalman beni de oğlumu da mutlu eder. Yeter ki ailenden sana bir kötülük gelmesin.

Hiçbir kötülük gelmeyeceğinden eminim. Nedim’in öldü diye haberi geldiğinde çıldırmıştım. Kendimi öldüreceğimden korktular. Başka umarları yok. Burada kalmama izin vermemeleri beni sonsuza kadar kaybetmeleri demektir.

Peki sen bilirsin kızım. Gelecek üzerine konuşurlarken kapının zili çaldı. Hatice hanım,

Sen dur diyerek kalktı ve kapıyı açtı. Gelenler Aysel’in annesi ile babasıydı. Kuşkuyla içeri buyur etti. İçeri girdiler. Aysel’e

Sen burada mısın dediler. Aysel oldukça soğukkanlı yanıtladı.

Evet buradayım ve buradan başka hiçbir yere gitmeyeceğim dedi. Babası,

Seni çok iyi anlıyorum kızım. Seni Nedim’den ayırmaya kalkışmakla çok hata ettiğimizi biliyoruz. Yine de seni kendi evinden telli duvaklı gelin edip göndermek isterdik.

Ne yapalım baba. Kısmet böyleymiş. Nedim’in başına gelenlere biz neden olduk. Ölünceye kadar onun yanında kalacağım. Onun benim desteğime gereksinimi var.

Anlıyorum kızım seni, hem de çok iyi anlıyorum. Ama yine de iyi düşün. Biz senin mürüvvetini görmek istiyoruz. Nedim biraz daha iyileşsin. Söz, nişan, nikah ve düğünü hepsini bir arada yaparız.

Siz ille de düğün istiyorsanız yapın baba. Ama ne olur benim buradan ayrılmamı isteme. Peki kızım diyerek kalkmak istediklerinde Hatice hanım itiraz etti.

Durun bakalım, şaşkınlıktan sizlere bir kahve bile ikram edemedik. Aysel’e,

Hadi kızım sen kahveleri yapa dur. Ben Nedim’i uyandırayım. O da bu mutlu beraberliğimizi görsün diyerek kalktı. Nedim karşı odadaki hareketliliği fark etmiş, kalkmak istemesine rağmen kalkamamıştı. Annesinin içeri girdiğini gördüğünde elini uzattı annesine.

Anneciğim konuklarımız mı var? Hadi tut elimden kalkayım. Konuklarımıza ben de bir hoş geldin diyeyim. Zaten yatmaktan yorulmuştum. Biraz hareket etmem iyi olur. Hatice hanım elini uzatarak oğlunun kalkmasına yardım etti. Karşı odaya girdiklerinde gözlerine inanamadı. Ne yapması gerektiğine karar vermekte güçlük çekiyordu.Ağır adımlarla Aysel’in babasının önüne kadar yürüdü. Elini uzattı. Baba Hüseyin efendi de elini uzatıp Nedim’in öpmesini kolaylaştırdı. Kalkıp Nedim’in boynuna sarıldı.

Geçmişi unutalım oğlum. Bundan böyle sen de benim oğlumsun. Bize artık size mutluluk dilemekten başka bir şey düşmez. Nedim’in divana oturmasına yardım etti. Kısa sürdü konuşmaları. Nedim’i yormak istemiyordu. Eşiyle birlikte izin istediler. Giderken,

Kızımız haklı. Nedim’in bakıma gereksinimi var. Kısmetten öte hiçbir şey olmaz. Bunların da kısmeti böyleymiş dedi. Aysel’e,

Kızım, damadıma ve kayın validene iyi bak. Biz hemen nikah işlemlerini başlatacağız.

***

Nedim genç olmanın avantajıyla hızla iyileşiyordu. Artık kimseden yardım almadan yürüyebiliyordu. Hastaneye gidip sağlık kontrolünü yaptırdığında, acı bir gerçekle karşılaştı. Kaza nedeniyle hasar gören sinirler yüzünden erkekliğini yitirmişti. Doktor,

Allah’tan ümit kesilmez ama, belki de ömür boyu bu böyle devam eder. Eskisinden daha beter yıkılmıştı. Canından çok sevdiği Aysel’ine nasıl söyleyecekti bunu. Aysel durumunu öğrendiğinde mutlaka terk edecekti kendisini. Hangi kadın kadınlığını yaşamak istemez ki? Yapabileceği bir şey kalmamıştı. Kaderine rıza gösterecek ve Aysel’in yaşamından çıkmasını isteyecekti. Erkekliğini yitirmiş bir erkeğin bostan korkuluğundan ne farkı olabilirdi?

Eve döndüğünde Aysel kapıda karşıladı. Gözlerinin içi gülüyordu.

Ne mutlu. Artık hastaneye bile yalnız gidebiliyorsun. Hadi geç içeri. Hemen bir yorgunluk kahvesi yapayım. Karşılıklı içeriz. Gözlerinden akan yaşları göstermemek için başını önüne eğip ilerledi. Divana oturdu.

Ah kader, neden alnıma hep kötüleri yazdın? Günahım neydi benim. Hadi bana acımıyorsun. Aysel’ime de mi acımıyorsun. Nasıl söyleyeceğim ben ona alnıma çizdiğin onca kötülükleri. Hadi ben yıkıla yıkıla öğrendim ayakta kalabilmeyi. Aysel ne yapacak. Hele hele günlerdir evimizin kadını gibi yanımızda. Adı olabildiğince dillenmiştir. Bundan böyle kim alır onu? Kör talih nedense benimle yetinmedi. Aysel’imi de benimle birlikte yerden yer vurdu. Keşke o kazada ölseydim de bu durum başıma gelmeseydi.

Aysel elinde tepsiyle kahveleri getirdi. Tepsiyi sehpa üstüne koyup, sehpayı Nedim’in önüne çekti. Kahveleri konuşmadan içtiler. Nedim,

Aysel, sıkı dur dedi. Ben nasıl kaderime rıza gösteriyorsam, senden de aynı metaneti göstermeni istiyorum. Sakın ağlayıp ta beni ölümden beter etme. Ağlamayacaksın değil mi?

Neden ağlayayım ki?

Bu gün acı gerçeği öğrendim. Kazada zedelenen sinirler yüzünden erkekliğim ölmüş. Anlayacağın artık ne sana ne de başka birine koca olamayacağım. Benim için her şey bitti. Gençlik, evlilik, baba olmak. Her şey, her şey bitti artık. Aysel dikkatle dinliyordu. Nedim göz yaşlarına hakim olamayıp ağlamaya başladı. Aysel yanına gelip oturdu. Kolunu boynuna doladı.

Nedim, önce şu ağlamayı kes artık. Sen beni ne sanıyorsun? Erkek delisi, yalnızca yatağı düşünen bir dişi mi? Diyelim ki evliyiz. Aynı duruma ben düştüm. Beni terk edecek miydin? Boşuna dememişler evlilik pazara kadar değil mezara kadar olmalı diye. Bu bizim ortak kaderimizmiş diyeceğiz ve oturup tanrının lütfünü bekleyeceğiz. Can bedende olduğu sürece hiçbir şeyden umut kesilmez. Bir mucize olur iyileşirsin. Bizde çoluk çocuk sahibi oluruz. O durum iyileşmezse ne olur? İki arkadaş gibi beraber oluruz ömür boyu. Şunu kafana iyice yerleştir. Senin karşında seni delicesine seven bir Aysel var. Yatak delisi biri değil. Biri birlerine sıkıca sarıldılar. Nedim kasık arasında bir kıpırdanma hissetti. İçinde bir umut ışığı belirdi. Aysel’ine daha sıkı sarıldı.

Özcan NEVRES          18 Eylül 2001 Salı

SİLİVRİ

.

 

 

.

 

 

SEVEREK AYRILALIM

Severek Ayrılalım

Bu onunla son buluşmamız olacaktı. Gönderdiği mektupta ailesinin isteğiyle bir akrabasıyla evleneceğini ve son kez buluşacağımızı yazmıştı. Onu zaten hiçbir zaman çözememiştim. Hiç yoktan darılır gider, aramadığımda da, aramadığım için gücenirdi. Niye aramadın diye de sitem ederdi. Belki aklınca naz ediyordu ama, çekilmez oluyordu. Mektubunu aldığımda içimde sanki bir şey cız etmişti. Ondan soğuduğumu, ilişkimizi sona erdirmeyi düşünmüyor değildim. O halde içimi sızlatan neydi? Terk edilmeyi hazmedememek miydi? Belki de öyleydi. En çok merak ettiğim, son kez buluşmak istemesindeki amacı ne idi? Aklınca, ne olur beni terk etme diye yalvaracağımı mı sanıyordu? Saatime baktım. Buluşmak için belirttiği zamana daha birkaç dakika vardı. Eğer gelişi beş dakikadan fazla gecikirse çekip gidecektim. Neyse ki tam saatinde geldi. Tokalaştık. Sanki mektubu yazan o değildi. Koluma girdi.

Hadi fuara gidelim. Her zamanki yerimizde oturur söyleşiriz.

Yalnız söyleşmek için mi gideceğiz?

Bunca zaman sevişmeye doymadın mı?

Eğer amacın yalnızca konuşmaksa, işte şurada pasta hane var. Onca yolu yürümektense gider orada otururuz.

Ben yine seninle baş başa kalmak istiyorum.

Vedalaşmak için baş başa kalmak gerekiyor mu?

Sen beni delirtmek mi istiyorsun?

Akıllı oluşundan bir şey anlayamadım. Eğer delirirsen belki seni daha iyi anlayabilirim.

Aslında seni hiç konuşmadan terk etmem gerekiyor ama nedense yapamıyorum. Son kez oraya gidelim. Orada geçireceğimiz zaman içindeki sevişmemizi beynime nakşetmek istiyorum. Beynimden hiç silinmemeli.

Gidelim bakalım. Fuarın Dokuz Eylül kapısının gişesinden iki bilet aldım. Arkeoloji müzesinin arka tarafında her zaman tenha olan bir yer var. Oraya yöneldik. Her zamanki oturduğumuz banka oturduk. Kolunu boynuma doladı. Dudaklarını dudaklarıma uzattı. Her zaman onu ben öperdim. Bu kez o beni öptü. Öpüşmemiz sona erdiğinde sordum.

Buraya konuşmaya mı geldik? Yoksa eskisi gibi sevişmeye mi?

Önce sevişeceğiz. Hem öyle sevişeceğiz ki, bu son sevişmemizi beynime kazıyacağım. Bu günü yaşadığım sürece unutmak istemiyorum.

Burada o kadar uzun boylu sevişmek olmaz. Kalk gidelim.

Nereye?

Motor sıklet kiralayıp Bel Kahve’ye gideriz.

Neden?

Doyasıya sevişmek istemiyor musun?

Hem de nasıl?

Hadi yürü öyleyse.

***

Kiraladığım motor sıkletle hız denemesi yapar gibi uçar gibiydik. Belime sımsıkı sarıldı. Bel Kahve’yi hızla geçtik. Birkaç kilometre uzaklıktaki çam ağaçlarının en sık olduğu yere ulaştığımızda ormanın içine saptık. Motor sıkleti yoldan geçenlerin görmesi mümkün olmayacak bir şekilde park ettim. Kurumuş çam yapraklarının üzerine uzandık. Yaprakların sırtımıza iğne gibi batmasına aldırış etmeden uzun uzun seviştik. Buna rağmen daha, daha diyordu. Doğrulup bir çam ağacının gövdesine doğru kayıp sırtımı dayadım. O da kayıp yanıma geldi. Başını kucağıma dayadı. Ağladığını fark ettim. Saçlarını okşarken,

Ağlamayı bırak da ne söyleyeceksen söyle? Beni meraktan öldürme.

Bu seninle son buluşmamız.

Neden?

Evleniyorum.

Madem ki bir başkası ile evleneceksin. Yanımda ne işin var? Ola ki evleneceğin kişi bizi görü verse ne olur.

Göremez ki.

Neden?

Çünkü o Almanya’da Bu hafta sonu gelecek. Yıldırım nikahı kıyıp, düğünü yaptıktan sonra Almanya’ya dönecek. Daha sonra da beni Almanya’ya aldırtacak.

Hayırlı olsun. Mutlu olmanızı dilerim.

Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ben senden başkasıyla mutlu olabilir miyim?

O halde neden onunla evleneceksin?

Ailem istediği için.

Direnmedin mi?

Nasıl direneyim? Ne babam ne de annem söz dinleyecek insanlar değil. Bir an seni alıp gideyim demek geçti içimden ama demedim. Zira ona güvenim kalmamıştı. Onun iyi bir eş olacağına inanmaz olmuştum. Vakit bir hayli ilerlemişti. Kalkıp giysilerimize batan çam yapraklarını temizledik. Motor sıklete binip geri döndük. Vedalaşırken elimi bir türlü bırakmak istemiyordu.

Bir gün on çocuğum bile olsa yine sana döneceğim dedi.

Bırak çocuğu, çocuksuz olarak dönmek istesen bile kabul etmem. Bir yuva kuruyorsun. Bunu ömür boyu sürdürmek zorundasın.

Neden sürdürmek zorunda olayım? Ben onu değil seni seviyorum.

Sen ne beni ne de evleneceğin kişiyi sevmiyorsun. Anladığım kadarıyla sen o adamın parasını seviyorsun. Ne kadar çok para, o kadar lüks bir hayat.

Parası yerin dibine batsın. Ben onunla parası için değil, ailem istediği için evleniyorum.

Tamam öyle olsun.

Hain, ille de yapacağını yapacaksın. Ben neler umuyordum. Ne olur gitme diye boynuma sarılıp ağlayacağını sanıyordum.

Ağlasaydım ve gitme diye yalvarsaydım bu evlilikten cayar mıydın?

Asla caymazdım. Zira aileme söz verdim. Tokalaşmak için elini uzattı.

Yine de severek ayrılalım dedi.

Öyle olsun dedim.

Onu otobüse bindirip uğurlarken içimde bir burkulma oldu. Sanki içimden bir şeyler sökülmüştü. O da nesi? Yıllardır ilk defa ağlıyordum. Onu yitirmek belki de çok acı gelmişti bana. Belki de onu bir daha hiç göremeyecek olmanın hüznü çökmüştü içime.

***

Aradan yıllar geçmişti. İş yerimde çalışırken içeri İspanyol şapkalı bir bayan girdi. Tokalaşmak üzere elini uzattı. Tokalaştık.

Hayatım, beni tanımamış gibisin. İnsan eski sevgilisini bu kadar çabuk mu unutur dedi? Şaşırmıştım. Siması yabancı gelmemişti ama bir türlü kim olduğunu çıkaramıyordum.

Ne oldu? Halen beni anımsayamadın mı?

Hayır, çıkaramadım.

Vay hayırsız vay. Demek Foçalı eski sevgilin Mediha’yı tanımadın ha.

Nasıl tanıyayım dedim. Ayrıldığımızda kırk kiloluk oldukça minyon biriydin. Şimdi ise maşallahın var. Besili kısrak gibi olmuşsun. Hayrola? Hangi rüzgar attı seni buraya?

Rüzgar atmadı, kendim geldim. Yoksa geldiğime memnun olmadın mı?

Memnun oldum olmasına da. Bunca yıl sonra neden aradığını çözemedim.

Evlenip Almanya’ya gittiğimden beri seni aklımdan hiç çıkarmadım. Eşimle yatağa girdiğimde bile aklımda hep sen vardın. Belki de senin yüzünden ona bir türlü ısınamadım. Onunla bir türlü anlaşamadık. İlk defa bir tek konuda anlaştık. Anlaşarak boşanmada. İyi ki çocuk yapmamışız. Senin halen evlenmemiş olduğunu öğrenince sana dönmeye karar verdim.

İyi de seni kabul edeceğimi nereden çıkardın. Ben o defteri kapatalı on yıl oldu.

Bu on yıl içinde beni beklediğini sanki bilmiyorum.

Seni mi bekledim? Güldürme beni.

İster gül ister ağla. Ta Almanya’dan geldim buraya. Beni eskisi gibi bir yerlere götürmeyecek misin?

Hiç düşünmedim.

Niye? Yoksa beni artık sevmiyor musun?

Ne sevgisi? Seni sevseydim, güvenseydim gitmene izin verir miydim. Gerçi gidişin beni derinden yaralamıştı ama artık o yara kapandı. Artık o yarayı deşmene izin veremem.

Hadi kalk gidelim.

Nereye?

Nereye istersen. Gözlerim dolgun göğüslerine ve düzgün bacaklarına takıldı. İçimde ona sahip olma arzusu dayanılacak gibi değildi. Dükkandan çıktık. Kapıyı kilitledikten sonra motor sıkletime binip yola çıktık. Onu Yenifoça’ya götürmeye karar vermiştim. Yenifoça’ya vardığımızda otelde bir oda ayırttım. Daha sonra belediye gazinosuna gittik. Masayı donattırıp karnımızı doyurduk. Tam hesap isteyecektim. Başkalarının görmeyeceği bir şekilde elime bir demet para sıkıştırdı. Almam dedim ama almam için ısrar ediyordu. Israrı yüzünden rezil olacaktı. Çaresiz parayı alıp cebime koydum. Hesabı getiren garsona hesabı ödedim ve yüklüce de bahşiş verdim. Sahilde kısa bir tur yaptıktan sonra otele döndük. Sabaha kadar doyasıya seviştik. Evlilikten hiç söz etmedik.

***

İki gün sonra yine geldi Bu kez oldukça seksi giyinmişti. Belli ki güzelliğiyle başımı döndürmek istiyordu.

Evvelki gün bana hayatımın en güzel gecesini yaşattın. Daha fazla ayrı kalmaya dayanamadım ve yine geldim.

Bak Mediha. Eğer bu beraberlikleri beni seninle evlenmeye ikna etmek için istiyorsan bunu aklından çıkar. Zira ne seninle ne de başkasıyla evliliği düşünmüyorum.

Neden sevgilim. Bana nikah kıyarsın. Beraberce Almanya’ya gideriz. İstersen orada beni hemen boşa. Yeter ki seni her zaman görebileyim.

Olmaz dedim. Ne Almanya’ya giderim.ne de seninle bir daha beraber olmak isterim. Bir delilik yaptık. O geceyi birlikte geçirdik. Bir daha tekrarını istemiyorum. Ağlamaya başladı.

Ne olur beni kırma. Bir gece daha beraber olalım. Eğer istemezsen bir daha seni hiç aramayacağım. Olağan üstü bir güzelliği vardı. Dayanılacak gibi değildi.

Tamam gidelim dedim. Yine Yenifoça’ya gittik. Aynı otelde bir haftalığına oda ayırttım. Hemen odamıza çekildik. İkimiz de çok hızlıydık. Uzun uzun seviştikten sonra akşam yemeği için otelden çıktık. Bir hafta sanki bir gün gibi geçti. Ayrılırken bir daha beni aramayacağına söz verdi. Sözünde bir gün durabildi. Yine geldi. İlle de nikah diye tutturdu.

Olmaz dedim.

Madem ki evlenmeyecektik neden benimle beraber oldun?

Mediha neden böyle konuşuyorsun? Sana evlenmek istemediğimi söylemedim mi?

Söyledin ama fikrini değiştireceğini umuyordum.

Ne olur evlilikten söz etme bana. Eğer evlenmeyi düşünseydim şimdiye kadar evlenirdim.

Madem evlenmeyecektik neden beraber olduk?

Sen istedin? Elini  çantasına sokarak bir tabanca çıkardı.

Eğer benimle evlenmeyi reddedersen seni vururum dedi. Uzanıp elinden tabancayı aldım. Namlusuna baktım. Tahmin ettiğim gibi kuru sıkı bir tabancaydı.

Al bunu. İleride çocukların olursa oynamaları için verirsin dedim. Alıp çantasına koyduktan sonra kapı önüne çıkıp haykırmaya başladı.

Adi herif, mademki benimle evlenmek istemiyordun, neden birlikte olduk. Neden beni kullandın? Sen ne rezil, ne utanmaz adammışsın. Yandım Allah. Komşularıma rezil olmuştum. Sessiz kaldıkça daha da sesini yükseltiyordu. Yanına gittim. En az onun kadar bağırarak,

Eğer sen dürüst bir kadın olsaydın, evlenmeden benimle birlikte olmazdın dedim. Oysa o korkup,

Ne olur sus. Beni el aleme rezil ettin. Tamam. Seninle evlenmeyi kabul ediyorum diyeceğimi sanmıştı.

Ben senden bunun intikamını alırım dedi ve gitti.

Aradan bir hafta geçmişti. Dükkanımın önünden koluna girdiği biriyle geçerken, beni gösterip bir şeyler söyledi. Ancak şu sözlerini duya bildim.

Şu enayi var ya. Benimle evlenmek için çok yalvardı ama kabul etmedim. Aman dedim öyle olsun. Yeter ki yakamdan düşmüş olasın.

O yıldırım nikahıyla evlendikten sonra, Almanya’ya döndü. Evlendiği kişi ise halen işsiz güçsüz dolaşıyor ve evlendiği kadının kendisini Almanya’ya almasını bekliyordu. Belki de o kişiye benden intikam almak için oyun oynamıştı. İyi ki onunla bir yuva kurma gafletine düşmemişim. Eğer evlenmeyi kabul etseydim, belki de o kişinin yerine onu bekleyen ben olacaktım.

Özcan Nevres

 

PRENSESİN ÖLÜMÜ

Larissa (Larisa) krallığının üzerine çöken kara bulutlar bir türlü dağılmak bilmiyordu. Larissa krallığına bağlı on iki devletin en güçlüsü kyme (Kime) güçlü ordusuyla Larissa’ya saldırmış, kaleyi savunan savaşçılar, savunmalarını son nefeslerine kadar sürdürmüşlerse de, saldırıyı püskürtememişlerdi. Surları aşıp kente giren Kyme savaşçıları eli kılıç tutanların tümünü kılıçtan geçirmişlerdi. Kadınların, kızların ve çocukların tümü bu acımasız savaşçılarına esir düşmüşlerdi.

Prenses İreni ve kendisine hizmetle görevli on altı kadınla birlikte, yalnızca kraliyet ailesinin bildiği gizli bir barınağa girip saklanmayı başarmışlardı. Dışarı ile tüm bağlantıları kesilmişti. Dışarı gönderecekleri kişinin yakalanması, saklandıkları yerin ortaya çıkmasına neden olacaktı. Yiyecek, içecek sıkıntıları yoktu. Ama nereye kadar?

Prenses İreni, uzandığı yatağında geçmişini düşünüyordu. Prens Güstav ile yaklaşan düğünlerinin heyecanını yaşıyordu. Federalin on üç devletinin tüm Kral, kraliçeleri, prens ve prensesleri ile birlikte önemli kişilerin katılacakları muhteşem bir düğünle dünya evine gireceklerdi. Prens Gustav Mirina krallığının veliaht prensiydi. Prenses İreni Mirina’ya bir kraliçe adayı olarak gidecekti.

Sabah korkunç bir gürültüyle uyanmıştı. Dışarı çıktığında tüm kale halkı büyük bir koşuşturma içerisindeydi. Burçlarda ölenlerin yerini hemen yedekteki savaşçılar alıyorlardı. Savaşçılardan biri koşarak yanına geldi.

Prensesim ne olur kaçın ve bir yere saklanın. Düşman ordusu öyle kalabalık ki, onlarla baş etmemiz olası değil. Federalimizin diğer devletlerine haber göndermemizin olasılığı yok. Tüm yolları kesmişler. Kuş dahi uçurtmuyorlar.

Babam nasıl, şu anda nerede?

Burçlarda savaşçılar ile birlikte kıran kırana savaşıyor. Kale kapılarını açıp düşmanla göğüs göğüse çarpışmamızın olasılığı yok. Bizden en az on misli fazla kalabalıklar. Bu yüzden savunmada kalacağız. Her an kapıları kırıp içeriye girebilirler. Umudumuz federalin diğer devletlerinde. Dışarıdaki adamlarımızdan birkaç kişi durumu öğrenip diğer devletlere bildirirlerse yardım kısa zamanda gelir ve savaşı kaybetmekten kurtuluruz. Her olasılığa karşı siz gizli yerlerimizden birine gizleniniz demişti. Bu sığınağa saklanmadan önce ne umutlarla zafer haberini beklemişti.

Kalenin ana kapısı kırıldı. Herkes canını kurtarmaya baksın diye feryatlar yükseldiğinde, sığınağa girmeyi bekleyen hizmetçileriyle birlikte kendisini buraya zor atmıştı. Peki bundan sonra ne olacaktı? Ya diğer devletler Kyme kralının emrine girmeyi kabul ederlerse? Daha burada ne kadar saklanabilirlerdi? Babası ne olmuştu? Esir mi düşmüştü? Yoksa öldürülmüş müydü? Ya Gustav ne yapıyordu? Ölenlerin ya da esirlerin arasında olmadığını öğrenmiş midir? Öğrendiyse beni bulmak ve buradan kurtarmak için ne yapabilirdi? Bir an kendisini bulamayacaklarına inanarak büyük bir karamsarlığa kapıldı. Bu durumda ne yapabilirdi? Olasılıklar üzerinde derin bir düşünceye daldı. Bir habercinin gelişini düşledi. Haberci kendisinin acı sonu olacak acı haberi getirmişti. Koşarcasına dehlizlerden geçerek hızla dışarıya fırladı. Dehliz duvarlarına çarpmaktan her yanı kana bulanmıştı. Gözüne sarp kayalıklara hakim olan burcu kestirdi. İnanılmaz bir hızla burca doğru koşmaya başladı. Nöbetçilerin şaşkın bakışları arasında burca tırmandı. Zirveye ulaştığında kendini boşluğa bıraktı. Bir savaşçının elinden fırlamış kalkan gibi bir kayadan bir kayaya çarparak düşmeye devam ediyor ve tabana bir türlü ulaşamıyordu. Dayanılmaz acılar içerisinde sonsuz bir boşluğun içinde yuvarlanıp gidiyordu. Sislerin içinde Gustav’ı gördü. Onun bu korkunç haline gülüyordu. Gustav!!! Ne olur kurtar beni diye haykırmak istiyordu ama sesi çıkmıyordu. İçinden artık ölmüşümdür diye geçirdi. Bir el dürtüyordu kendisini. Gözlerini korkuyla açtı. Karşısında kendisini kurtarmak için parmağını bile oynatmayan Gustav’ı bulacağını sanıyordu. Oysa karşısındaki Omana’ydı. Omana’ya,

Ben neredeyim diye sordu? Omana,

Yatağınızdasınız prensesim. Siz yatağınızdan hiç çıkmadınız ki.

Ne yani ben ölmedim mi?

Ne ölümü prensesim? Yüce tanrı Zeus korusun seni. Etrafına dikkatlice baktı. Korkunç bir rüya gördüğünü anlayıp rahatladı. Göz yaşlarını sildiği mendili iyice ıslanmıştı. Mendilinin değiştirilmesini istedi. Yeni bir mendil getiren hizmetçi mendili saygıyla uzatırken,

Prensesim, ne olur ağlamayın. Ama babanız, ama nişanlınız prensimiz mutlaka gelip hepimizi bu karanlık dehlizden kurtaracak. Adım gibi biliyorum bunu. Babanız da, prensimiz de sizi çok seviyorlar.

Ya sen, ya sen Helena, sen neden ağlıyorsun. Burada ne kadar çaresiz ve acz içinde olduğumuzu bildiğin için değil mi?

Hayır sevgili prensesim, ben sizin güzel gözlerinizden akan yaşlara üzüldüğüm için ağlıyorum.Ne olur prensesim ağlamayın artık. O güzel gözlerinize yazık.

Helena, ben ağlamayayım da kimler ağlasın? Kaç gün oldu buraya kapanışımız? Yarınımız ne olacak belli mi? Babam nerede? Gustav nerede? Bizim sonumuz ne olacak?

İyi olacak prensesim. Benim, prensimiz Gustav’a inancım sonsuz. Yüreğimin şurasında sürekli bir ses kurtulacaksınız diyor. Ben kurtulacağımıza inanıyorum prensesim. Ne olur sen de inan. Ağlama artık. Böyle sürekli ağlayarak bizleri ne denli üzdüğünüzün ve perişan ettiğinizin farkında bile değilsiniz. Kim bilir ne kadar oldu burada böyle için için ağladığınız? Hadi yat uyu biraz. Bekleyelim bakalım zaman neyi gösterecek? Prenses gözlerini mendiliyle kuruladıktan sonra yatağa uzandı. Günlerdir gözlerine doğru dürüst uyku girmemişti. Hizmetçisinin söylediklerinden çok umutlanmıştı. Bu umutla üzerine çöken rehavet onu derin bir uykuya sürüklemişti. Uyandığında havalandırma deliğinden keskin bir ışık geliyordu. Belli ki vakit öğlen vaktiydi. Kalktı. Hizmetçisinin kendisi için hazırladığı yiyeceklerin konulduğu taşın dibine diz çöktü. Peksimetlerini ıslattıktan sonra az miktardaki kavurmayla birlikte yedi.

Hizmetçilerinden Omana, erkeklere taş çıkartacak kadar güçlü kuvvetli bir kadındı. Prensese

Prensesim izin verirseniz dışarı çıkayım ve etrafı iyice kolaçan edeyim. Olan biteni öğrenip size haber getireyim.

Ya yakalanırsan?

Yakalanırsam, her ne pahasına olursa olsun sırrım bende kalır ve sizin burada olduğunuza dair bilgiyi kimse benim ağzımdan alamaz.

Omana sana güvenim sonsuz. Aslında seni böyle bir tehlikeye atmak istemem ama yiyeceklerimiz iyice azaldı. Daha birkaç gün gizlenebiliriz burada.Ne olup bittiğini öğrenirsek kendimize buradan bir kaçış planı yapabiliriz. Burada aç ölmektense düşmanlarım tarafından öldürülmeyi yeğlerim.

Tamam prensesim. Önce şu saçlarımı iyice dağıtayım. Gören beni deli sanmalı. O zaman kimse beni dikkate almaz. Saçlarını iyice dağıttıktan sonra gizli geçitten hızla ilerledi. O daracık deliklerden geçerken oldukça zorlanıyordu. Vücudunun her yanını ter basmıştı. İsabet oldu diye düşündü. Dışarı çıktığında bir avuç toprak alarak terli yüzüne sürdü. Bu durumda deli olduğu daha inandırıcı olurdu. Surlarda az sayıda nöbetçi vardı. Birinin yanına gidip bağırmaya başladı.

Hainler, alçaklar, kocamı, yiğidimi siz öldürdünüz. Hepinizi ben öldüreceğim diyerek nöbetçilerin üzerine yürüdü. Nöbetçiler karşılarındaki saçları darmadağınık, yüzü elleri çamur içindeki bu kadına acıyarak baktılar. Biri,

Kadın, kadın sen delirdin mi? Biz senin kocanı tanımayız ki. Biz de emir kuluyuz. Git Larissa’yı bekle dediler, bekliyoruz işte.Hem bizim burada bulunmamız Larissalıların şansı. Biz baş kralımıza sadakatle bağlıyız. Kyme’nin etrafı federal devletlerin savaşçıları tarafından kuşatılmış. Kyme düştü düşecek. Hele düşme haberi gelsin, Larissa’nın bayrağını surlara çekip federallere katılacağız.

Kralımıza ne oldu biliyor musunuz?

Onun sağ olduğunu ve esir edildiğini söylemişlerdi.

Kyme federallere dayanabilir mi? Bu savaşı kazanma şansı var mı? Larissa’dan kaçan savaşçıların diğer on bir krallığın savaşçılarıyla birlikte omuz omuza nasıl kahramanca savaştıklarını bir görseniz, savaşı Kyme kralının kaybedeceğini hemen anlarsınız. Karşı surlardaki nöbetçilerden biri bir sevinç çığlığı attı. Federaller, federaller kazandılar savaşı. Beklediğimiz işaret verildi diye bağırdı. Omana,

Şimdi

Ne yapacaksınız diye sordu.

Surlara baş krallık armasıyla birlikte Larissa bayraklarını çekip federallere katıldığımızı bildireceğiz.

Peki, Larissa prensesi burada olsa ne yapardınız?

Hemen onun emrine girerdik. Çapulcular ve talancılar saldırırlarsa prensesimizin emrinde gerekeni yaparız. Omana,

Prensesimize zaferimizin müjdesini vereyim diyerek tekrar gizli geçide daldı. Hızla prensesine ulaşıp müjdeyi verdi.

Prensesim, prensesim gözünüz aydın.Federaller savaşı kazanmışlar. Kalemizin burçları bayraklarımızla donatılıyor. Kaleyi Kyme adına korumaya görevli savaşçılar federallerin saflarına geçtiler. Olası bir çapulcu ve talan hareketine karşı önlem almaktalar. Hemen çıkıp savaşçılara moral verelim. On altı hizmetli ile prenses dehlizlerden hızla geçip dışarı çıktılar. Omana savaşçılara prensesi tanıttı.

Prensesimiz İreni. Prenses oldukça kibar bir şekilde savaşçıları selamladı. Komutan,

Komutan Haçikis emrinizde prensesim dedi.

Sağ ol komutan. Babam ve nişanlım Gustav’dan haberiniz var mı?

Var prensesim. Babanız yaşıyor. Nişanlınız ise federallerin savaşçılarına kumanda ediyor. Zaten savaş onun azmi sayesinde kazanıldı. Tek korkum Kyme kralı zalim Aleksi kellesini kurtarmak için babanızı koz olarak kullanması. Aşağıda yamacın başladığı yerde on kadar savaşçının kaleye doğru yöneldiğini gördüler. Komutan,

Gelenler talan için geliyor olabilirler. Gereken önlemleri alın. Savaşçılar henüz tam onaramadıkları kale kapısına gittiler. Yaklaşık yirmi savaşçı surlardan dışarı çıkarak yol boyundaki kayaların arkasına gizlendiler. Gelenler kale kapısına vardıklarında içeridekiler,

Kimsiniz? Ne istiyorsunuz diye sordular. Gelenlerden biri,

Biz Kyme kuşatmasından geliyoruz. Zaferi kazanınca baş krallığımızı korumak üzere görevlendirildik dedi. Komutan savaşçılara ,

Bırakın gelsinler dedi. Zaten sayıları bizden oldukça az. Kale kapısı açıldı. Gelenler kayaların arkasına gizlenenlerle birlikte içeri alındılar. Prenses te yanlarına geldi. Gelenlere merakla babasını ve nişanlısı Gustav’ı sordu.

Zafer Gustav’ın kumandasındaki federallerin. Son direnişleri yok etmek için saldırıyı sürdürüyor. Umarım yenik kral babanıza bir kötülük yapma fırsatını bulamaz. Prenses,

Umarım dedi yürekten.

***

Kyme kralı yenilgiyi hazmedemiyordu. Kellesini ve krallığını kurtarmak için Larissa kralını koz olarak kullanacaktı. Onun kellesin pazarlık konusu edecek ve bu sayede hem kellesini hem krallığını kurtaracaktı. Esir kralın hücresine doğru hızla ilerlerken emrindeki askerlerin kaçtıklarını fark etmemişti. Kulağının dibinden vın diye geçen oklardan korunmak için kendisini yere attı. Bu arada boynuna bir mızrak dayandı.Mızrağın sahibi savaşçı sert bir sesle,

Dön ve yere sırt üstü uzan diye emretti. Mızrak bu kez boynuna dayandı. Mızrağın sivri ucu canını acıtıyordu. Savaşçı,

Bizim kralımızı esir alıp işkence eden zalim Aleksi sensin değil mi?

Ne işkencesi? O benim değerli bir konuğum. Ben ona zarar gelmesini ister miyim.

Ya öyle mi  dedi asker. Bunun için mi Larissa’yı kan gölüne çevirdin? Savaşçı mızrağa var gücüyle yüklendi. Mızrak boydan boya gırtlağı delip taşa dayandı. Bıçağını çekip kellesini gövdesinden  ayırdı. Kelleyi mızrağın ucuna takarak avluya çıkıp var gücüyle haykırdı.

İşte kralınızın kellesi. Siz bu hain için mi savaşı sürdürüyorsunuz?. Krallarının kesik kellesini mızrağın ucunda gören savaşçılar, kılıçlarını yere atarak teslim oldular.

***

Larissa’nın geçici komutanı Haçikis savaşçılarından birine,

Tez başkomutanımız Gustav’a nişanlısının sağ olduğunu, Larissa’yı koruyan savaşçıların onun emrinde olduğunu bildir dedi. Savaşçı

Baş üstüne komutanım diyerek uzaklaştı. Kale kapısından çıktığında, uzun yoldan gitmektense kayalıklardan aşağı inmeyi yeğledi. Bir dağ keçisi çevikliğiyle kayalardan kayalara atlayarak düze ulaştı.Ovayı hızla aştı. Bataklıkta zaman kaybetmemek için dağın yamacına doğru yöneldi. Çalılıkları hızla aştı. Tekrar düzlüğe çıktı. Kanayan ayaklarına aldırmadan Kyme’ye doğru uçarcasına koştu. Zafer şenliği yapan savaşçıların arasına daldı. Tunç bir tanrı heykelini andıran azametli Mirina prensini tanımakta zorluk çekmedi. Hemen yanına seğirtip önünde diz çöktü.

Haşmetli prensim, size Larissa’nın nişanlınız prenses İrina’nın komutası altında olduğunu ve sizi karşılamak üzere beklediğini muştulamaya geldim. Gustav,

Ne diyorsun sen? Prensesim sağ mı?

Evet efendim size bunu bildirmek için görevlendirildim. Gustav savaşçılarına,

Konuğumuza ikramda bulunun diye emretti. O gece sabaha kadar çılgınca eğlendiler. Sabaha karşı nöbetçilerin dışında tüm savaşçılar uykuya yattılar. Gün iyice yükseldiğinde kalk emri verildi.

***

Larissa kralı Osmaris önde, Gustav onun arkasında zafer ordusunun bir bölümüyle Larissa’ya hareket ettiler. Üç saatlik yol sanki hiç bitmeyecekti. Prens Gustav’ın az sonra kavuşacağı nişanlısının hasretiyle ve sevinciyle içi içine sığmıyordu. Gözünü o ilerideki sarp tepenin üzerindeki baş devlet Larissa’nın surlarından ayıramıyordu. Kaleye yaklaştıkça heyecanı daha da artıyordu. Larissa’ya iyice yaklaşmışlardı. Kayalara hakim surların birinde nişanlısının kendisin bekliyor olarak gördüğünde heyecanı daha da arttı.Töreye uymak zorunda olmasa baş kralı ve komuta ettiği savaşçıları bırakıp koşarak en kısa zamanda nişanlısına kavuşacaktı. Yol dik tepeye dolana dolana ulaşıyordu. Yol nişanlısının beklediği burca iyice yakındı. Nişanlısının el sallayarak selamlamasına aynı şekilde karşılık verdi. Prenses İreni nişanlısını daha iyi görebilmek için hızla burcun mazgalına tırmandı. Birden dengesini kaybederek kayaların üstüne doğru boşluğa uçtu. Prens ve yanındakiler hızla kayalığa koştular. Yanına vardıklarında prensesin kanlar içinde olduğunu gördüler. Gustav nişanlısını kucaklayıp kaldırmak istedi. İreni’nin sanki yüzü gülüyordu. Belki de prensine kavuşmuş olmanın sevincini yaşıyordu. Gülümsemesi çok kısa sürdü. Dik tutmaya çalıştığı başı yana döndü. Gözleri sanki bir noktaya kenetlenmişti. Prensinin kucaklamasını beklerken onu ölüm kucaklamıştı.

***

İlkbaharda prensesin öldüğü kayanın dibinde bir meşe fidanı yeşerdi. Kısa zamanda kocaman bir ağaç oldu. Her rüzgâr esişinde rüzgar, güzel prensese ebedi uykusunda huzur içinde uyuması için, ağacın yapraklarında ıslık çalarak ninni söyler oldu.

Özcan Nevres  10/ağustos/2000

 

ÖLÜMÜN BÖYLESİ

ÖLÜMÜN BÖYLESİ

Fatma on altı yaşında olmasına rağmen köyünün en güzel en gelişmiş kızlarından biri olmuştu. Köyün tüm delikanlıları bu güzel kızın peşindeydiler. Fatma’yı çok kişi istedi. Ailesi kızlarının henüz çok küçük olduğunu, henüz evlendirmeyi düşünmediklerini söyleyerek, istemeye gelenleri geri çeviriyorlardı. Kızlarını istemeye gelenlere açık kapı bırakmıyorlardı. Kızlarının lise öğrenimi yeni başlamıştı. Aile kızlarının okumasını istiyordu. Kızlarının da okumak için büyük hevesi vardı.

Recep defalarca Fatma’yı ailesinden istetti. Her defasında reddedildi. Recep Fatma ile evlenmeyi kafasına iyice koymuştu. Her gördüğü yerde önünü kesiyor, bazen yalvarıyor, bazen de tehdit ediyordu. Fatma her defasında Recep’e ağır sözler söylüyordu ve ölürümde seninle evlenmem diyordu.

Aradan iki yıl geçti. Fatma elindeki lise diplomasıyla sevinçle köyüne döndü. Recep’te Fatma’nın liseyi bitirip köye geri dönmesine. Ailesini gönderip Fatma’yı yine istetti. Aldığı yanıt yine reddi. Reddedildiğini öğrenen Recep çılgına dönmüştü.

Ben onu başkasına yar etmem diyordu. Bir gece tenha bir yerde Fatma’nın babasının gırtlağına sarılarak,

Fatma’yı bana vermezsen hepinizi öldürürüm dedi. Recep’in elinden güç kurtuldu. Evine döndüğünde başına gelenleri eşine anlattı. Recep’in kendisine nasıl saldırdığını, güçlükle nasıl kurtulduğunu. Karısı,

Uymayalım bu terbiyesize. Satalım neyimiz varsa, gidip bizi rahatsız edemeyeceği bir yere yerleşelim. Zaten kızımız öğrenimine devam etmeye çok hevesli. Hem onun okuma hevesini kırmayız, hem de bu belalı heriften uzak dururuz. Adam karısını haklı buldu ve,

Tamam hanım senin dediğini yapacağım dedi.

Ertesi gün muhtara gidip başına gelenleri anlattı. Artık bu köyde kalamayacağını, arazilerini ve evini satıp şehire yerleşmek istediğini söyledi. Mal varlığını kısa bir zamanda satabilmek için muhtardan yardım istedi. Muhtar,

Korkma be Mehmet ağa, biz varız burada, çekeriz onu köy odasına, anasından doğduğuna pişman ederiz. Bırak senin kızına ve sana sataşmasını, yanınızdan dahi geçecek cesareti kalmaz. Sen git evine rahatına bak dedi. Mehmet ağa muhtarın söylediklerine rağmen ikircikliydi. Acabalar beynini kemiriyordu. Kolay değildi alın teriyle kazandığı tüm mal varlığını elden çıkarmak ve doğup büyüdüğü bu köyü terk etmek. Karısına muhtarla konuştuklarını anlattı. Karısı,

Yaman adamdır bizim muhtar. O Recep’in tüm kemiklerini kırar. Acele etmeyelim. Bakalım günler ne gösterecek? Karısının desteği Mehmet ağayı rahatlatmıştı.

Muhtar iki köy bekçisini gönderip Recep’i köy odasına getirtti. Kapıyı arkasından sürgülettirdi. Recep’e,

Recep sen nasıl bir delikanlısın ki seni istemeyen bir kıza sülük gibi yapışıyorsun. Delikanlılığa sığar mı senin yaptıkların? İstettiğin kızını vermedi diye adamın gırtlağına sarılmak ve onu ölümle tehdit etmek delikanlılık mı? Sen bela mısın, nesin be. Recep diklendi,

Ben o kızı seviyorum, sana ne. Ne yapıp edip o kızı başkasına yar etmeyeceğim. Muhtar,

Yaaaa, peki ne hakla? Burası dağ başı mı? Dağ başında bile olmaz o senin dediğin.

Dağ başı, ova başı, neyse ne? Ölürüm, öldürürüm ama Fatma’yı başkasına yar etmem.

Bak Recep, delikanlısın gençsin. Sana kötü davranmak istemem. Gel bu sevdadan vazgeç. Ben köyümüzde bu tür terbiyesizliklere izin vermem.

Muhtarsan muhtar ol be. Sana ne. Muhtar işaret etti. Bekçiler Recep’i kıskıvrak yakalayarak yere yıktılar. Muhtar bekçinin mavzerini alarak kayışını Recep’in ayaklarına geçirerek çevirmeye başladı. İki ayağı biri birine iyice yapışınca ayaklarını havaya kaldırdılar. Muhtar eline aldığı sığır kuyruğu kırbacıyla Recep’in tabanlarına vurmaya başladı. Muhtar vurdukça soruyordu,

Bir daha o insanları rahatsız edecek misin?

Beni öldürseniz de vaz geçmem. Muhtarın öfkesi iyice kabarmıştı. Acımasızca habire vuruyordu. Recep’in ayaklarından kan fışkırıyordu. Muhtar bekçiye,

Tuz getirin diye bağırdı. Bekçinin getirdiği tuzu kanayan ayaklara bastırdı. Acıyla büküldü Recep. Çektiği acıya dayanamayarak bayıldı. Muhtar,

Su getirin dedi. Bekçi az sonra bir kova su ile geri döndü.

Dök başına. Buz gibi su bile ayılmasına yetmemişti. Uzun süre ayılmasını beklediler. Ayıldığında muhtar sorusunu yineledi. Bir daha o insanları rahatsız edecek misin? Recep’te konuşacak hal kalmamıştı. Bir şeyler mırıldandı. Ne söylediğini anlamadılar bile. Ayağa kaldırmak istediler. Şişen ayaklarının üzerinde duramayıp yere yıkıldı. Muhtar bekçilere,

Alın bunu evinin yakınlarında bir yere bırakın. Karga tulumba götürdüler. Evine yakın bir yerde bıraktılar. Bırakıldığı yerde uzun süre kaldı. Sivrisinekler üzerinde oğul oğul uçuşuyordu. Yüzlerce sinek iğnelerini sokup kanını emiyorlardı. Biraz daha kalırsam bu sivrisinekler yiyip bitirecekler beni diye düşündü. Canını dişine takarak sürünerek evine gitti.

Günlerce evinden çıkamadı. Sivrisinek sokmaları yüzünden ayakları gibi tüm vücudu da kabarmıştı. İyileşmesi uzun sürmüştü.Yediği onca dayağa rağmen Fatma’dan vaz geçmeye hiç te niyetli değildi.

Kendisini iyi hissettiğinde ilk işi kasabaya gitmek oldu.Kasabada tanıdığı bir silah kaçakçısı vardı. Kaçakçıyı bulup kendisine iyi bir tabanca sağlamasını istedi. Kaçakçı bir süre sonra iki tabancayla geri döndü. Biri toplu diğeri on dörtlük bir taraklıydı. On üç mermi tarağa, bir tanede namluya sürülüyordu. On dörtlüyü çok beğendi. Fiyatında anlaşıp parasını ödedi. Tabancasını beline sokup köyüne geri döndü. Satın aldığı tabancayla Fatma’yı tehdit edip kaçıracaktı. Eğer razı olmazsa onu mutlaka öldürecekti. Onu kendinden başka kimseye yar etmeyeceğine yemin etti.

Fatma yayılımdan dönen inekleri köyün dışında karşılayıp ahıra doğru sürdü. Hafiften de bir şarkı mırıldanıyordu. Karşısına birden Recep çıktı. Elindeki silahı ensesine dayayıp,

Yürü dedi. Bağırırsan kurşunu beynine yersin. Fatma çok korkmuştu. Korkuyla Recep’in gösterdiği yöne, ovaya doğru yürümeye başladı. Dili tutulmuştu. Korkudan bağıramıyordu. Epeyce gittiler. Ovanın üstüne karanlık iyiden iyiye çökmüştü.

Ne olur bırak beni köye döneyim. Zorla güzellik olmaz diye inledi.

Yürü, daha ne konuşuyorsun? Ben sana demedim mi seni başkasına yar etmem diye? Köyden epeyce uzaklaşmışlardı. Fatma’yı arkasından hızla iterek yere düşürdü. Vahşi bir hayvan gibi üstüne çöktü. Direncini kırmak için tüm giysilerini parçaladı. Çok direndi ama bekaretini kaybetmeyi önleyemedi. Yarı baygındı. Artık hiçbir şey hissetmiyordu. Recep işini bitirdikten sonra kalktı. Aklınca sevgilisi kadınıydı artık. Ben bunu bu yırtık üst başla köye nasıl götürürüm diye düşündü. Fatma’nın yırtılan elbisesinden elde ettiği parçalarla ellerini ayaklarını sıkıca bağladı. Sivrisineklerin tepelerinde dev bir huni oluşturmalarına aldırış etmeyerek, ilerideki bir köye doğru hızla yürümeye başladı. Sivrisinekler kuduz köpek gibi saldırıyorlardı. Ha bire ensesine, yüzüne şaplaklar atarak korunmaya çalışıyordu. Köye vardığında, köyün en çok iş yapan bakkalına gitti. Sevgilisine şalvar ve mintan aldı. Ekmek, helva, peynir ve zeytinden oluşan kumanyayı da satın aldığı bir fileye doldurarak, geri döndü.O hızla yürürken tepesinde büyük bir huni oluşturmuş sivrisineklerde onunla birlikte gidiyorlardı.

Fatma’yı bağlayarak bıraktığı yere vardığında, sevdiği kadının hiç kıpırdamadığını görünce üstüne eğildi, uyanması için dürttü. Hiçbir tepki almayınca kulağını kalbine dayadı. Hiçbir şey duymadı. Cep fenerini yakıp yüzüne tuttuğunda, sevdiği kadının yuvalarından fırlamış gözleriyle karşılaştı. Fatma sivrisineklerin sokmalarına ve acılarına dayanamayarak ölmüştü.

Eyvah, ben ne yaptım diyerek üstüne kapandı. Ağladı, ağladı.

Tan yeri ağarmaya başladığında kalkıp az ilerideki bir ağacın yanına gitti. Kocaman bir dalı kanırtarak kırdıktan sonra geri döndü. Bıçağıyla derince bir çukur açarak dalı dikti. Dalın üzerine Fatma’nın elbisesinden parçalar astı. Amacı cesetlerinin kolay bulunmasını sağlamaktı. Cep fenerinin ışığında yuvalarından fırlamış gözleri kapatmaya çalıştı. Eğilip çok sevdiği kadını soğumuş dudaklarından öptü. Tabancasını şakağına dayayıp tetiği çekti. Cansız bedeni sevgilisinin bedeni üzerine düştü.

Ölürüm ama Fatma’yı kimseye yar etmem demişti. Bir karşılıksız aşk uğruna iki genç can yitip gitmişti.

Özcan NEVRES

.

 

 

 

 

ÖLÜME BEŞ KALA

Ölüme Beş Kala

Kör Cemal meyhaneden çıktığında, dışarıdaki sıcak havanın etkisiyle çarpılmış gibiydi. Gecenin bu saatinde ne bu sıcak diye söylendi. Yavaş adımlarla eski Pazar yerine doğru yürüdü. Karanlığın iyice koyulaştığı yere ulaştığında, pantolonunun kemerinin iç tarafındaki özel olarak diktirdiği zula cebinden bir parça esrar çıkardıktan sonra tabakasını açtı. İki kağıdın geniş kenarlarını tükürüğüyle ıslatıp birbirine yapıştırdı. Bir tutam tütünü çift kağıdın üzerine yaydı. Avucundaki esrarı iki parmağı arasına alıp yaydığı tütünün üzerine parçaladı. Üzerine bir tutam daha tütün yaydıktan sonra, kağıdı tütünün üzerine sardı. Çakmağını çıkarıp dudaklarının arasına aldığı esrarlı sigarayı yaktı. Derin bir nefes çekti. Her çekişte kafası daha çok dumanlanıyor ve mutluluk bulutlarında sonsuza doğru uçup gidiyordu. Sigarasını bitirdiğinde, her zamanki gibi dayanılmaz bir çay içme isteği doğdu. Ara sokakta ağır, ağır ilerleyerek ana caddeye çıktı. Biraz ilerledikten sonra tekrar ara bir sokağa girdi. Yeni açılmış ve henüz tamamlanmamış cadde üzerindeki kahvehaneye girdi. Kapı yanındaki masaya oturarak çay söyledi. Peş peşe getirttiği çaylar, bir türlü çay içme isteğini köreltemiyordu. Bu ara çişi geldi.  Bu minik kahvehanenin tuvaleti yoktu. Çaresiz caddeye çıktı. Park edilmiş arabaların arasına girdi. Bir arabanın lastiği üzerine işerken sert bir ses,

Ne işiyorsun ulan o arabanın lastiğine dedi. Sesin kime ait olduğunu anlamak için bakma gereği bile görmeden,

Sana ne ulan diye bağırdı. Üzerine hışımla gelen kişiyi fark ettiğinde, bu durumlarda kullanmak üzere çorabının içine soktuğu bıçağı çekmek için uzandı. Çekmeye fırsat kalmadan karnına bir bıçağın saplandığını hissetti. Anlaşılan saldıran kişi işini yarım bırakmak istemiyordu. Bıçağın bedenine kaç kez saplandığını anlayamadı. Arabaya dayanıyor olması ayakta kalmasına yetmedi. Yere yığıldı. Kendisini kimin bıçakladığını görmek için başını çevirmeye çalıştı. Başaramadı. Gözlerinin önüne sanki kara bir çarşaf gerilmişti. Hiç bir şey göremiyordu. Kendisini vuran kişi eğilip bıçağını üstünde temizlerken,

Ulan pislik Cemal, sen bunu çoktan hak etmiştin. Kısmet bu güneymiş deyip uzaklaştı.

Eli ilk bıçak darbesinin açtığı yaranın üstündeydi. Yarayı bastırıp kanamayı azaltmaya çabalıyordu ama, gittikçe gücü tükeniyordu. Geçenler oluyordu. Kimi görmezlikten geçiyor, kimi yaralının kim olduğunu fark ettiğinde,

Pislik belasını bulmuş diyerek çekip gidiyordu. Bu insanlara ne yapmıştı ki, hiç biri yardım etmek istemiyordu. Gözünün önüne çöpçünün kızı geldi. Henüz on iki yaşındaki kızı, çingene oğlu İstoç ile eve kapatmışlar ve bir hafta tecavüz etmişlerdi. İlk tecavüzde kız bayılmıştı. Baygın olduğunda kıza tecavüze devam etmişlerdi. Kızın sesi kulaklarında yankılanıyordu.

Cemal ağabey ne olur yapma…… Ne olur öldürün beni ama bunu bana yapmayın. Kızın yakarışlarına hiç aldırmayarak iğrençliğini defalarca yinelemişti. O çığlıklar, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, o anı yaşıyormuş gibi, kulaklarında çın, çın yankılanıyordu. Ama ben cezamı çekmiştim diye haykırmak istiyordu ama, nedense sesi çıkmıyordu. Bu ara biri gelip baş ucunda dikildi. Ayağıyla başını itti. Acıyla inledi. Adam,

Pislik, daha geberemedin mi? diyerek uzaklaştı. Oysa ne denli umutlanmıştı. Adam yeni açılan caddede bir yaralı var diye karakola bildiri verse, karakoldan gelecek polisler onu hastaneye kaldırıp hayatını kurtara bilirlerdi. Gecenin saati iyice ilerlediğinden, ara sokaklardan farksız olan caddede, hemen hemen gelen geçen kalmamıştı.

Ayakları üşümeye başladı. Bu sıcak havada, ayaklarından başlayan üşüme yavaş yavaş tüm bedenine yayılmaya başladı. Bedenine yayılan bu soğuğun ölüm olduğunu biliyordu. Gözleri hiçbir şeyi görmez olmuştu. Kulaklarını ise canhıraş feryatlar tırmalıyordu. Bu sesleri çok iyi tanıyordu. Bu sesler, zorla ırzına geçtiği kızın feryatlarıydı. Takırdayan dişlerinin takırtısı durmuştu. Birden tüm bedeni sarsıldı. Gözleri gecenin karanlığına takıldı kaldı.

Biri gelip cesedin yanında durdu. Ayağıyla başını itti. Tepki gelmeyince,

En sonunda pislik geberdi diyerek uzaklaştı. Devlet hastanesine doğru yürüdü. Hastane bahçesindeki ankesörlerden birine girip 155 aradı. Görevli polise,

Yeni açılan caddede bir pisliğin cesedi var dedi. Polis,

Neresi bu yeni açılan cadde,

Noter sokağının devamı.

Hani şu bizim karakola yakın olan yeni cadde mi?

Evet diyerek telefonu kapattı. Ne olur ne olmaz diye hastanenin karşısındaki dar sokağa girip hızla uzaklaştı.

Polisler ceset ihbarı yapılan yere gittiklerinde, karanlığa rağmen ölenin kör Cemal olduğunu hemen anladılar. Polislerden biri,

En sonunda kör Cemal belasını buldu dedi. Diğeri,

Fena mı? Çok büyük bir pislik temizlendi dedi. Cesedin üzerini gazete kağıtlarıyla örtüp, doktorun ve savcının gelmesini beklediler.

***

Sabah karakola genç biri geldi. Gazeteye sarılı kanlı bıçağı, görevli polisin önüne koydu.

Kör Cemal’i ben öldürdüm. Polis memur şaşırmıştı.

Neden bulaştın o pisliğe?

Nedeni var mı? Ben onu öldürmeseydim, o beni öldürecekti.

Nasıl oldu bu iş?

Oradan geçiyordum. Bir arabaya abanmış işiyordu. Yoldan kadınların ve kızların geçtiğini, yaptığı şeyin çok ayıp ve kötü olduğunu söyledim. Ana avrat küfür etmeye başladı. Evim için aldığım bıçağı, sarılı olduğu gazeteden çıkarıp rast gele sapladım. Yediği bıçak darbesine rağmen ağzından sağanak gibi küfür dökülüyordu. Kendimi kaybetmiştim. Susturuncaya kadar bıçağı sapladım, sapladım. Onun ölüp ölmediğini defalarca kontrol ettim. Öldüğüne kanaat getirince eve gidip yattım. İçim rahat etmedi. Teslim olmaya karar verdim dedi.

***

Savcı sorgulamada,

Neden hemen gelip teslim oldun. O bir pislikti. Hem de ömrünün yarısını hapiste geçirmiş pis bir sübyancıydı. Senin onunla her hangi bir husumetin de yoktu. Zamana bırakacaktın. Belki dosya faili meçhul olarak kapanırdı.

Vicdanım rahat bırakmadı.

Sen bu cinayeti ağır tahrik nedeniyle işledin. Maktul bıçağına davranmış ama çekmesine fırsat vermemişsin. Bu da nefsi müdafaaya girer. Senin suçunda bir çok hafifletici nedenler var.

***

Mahkemede savcı tüm hafifletici nedenleri iddianamesinde belirterek sanığın cinayeti ağır tahrik sonucu işlediğini anlattı. Mahkeme, ağır tahrikleri kabul ederek sanığı beş yıla mahkum etti. Ceza evinde henüz altı aylıkken şartlı salıverme yasasından yararlanarak salıverildi. Belki de bu afla adalet yerini bulmuştu.

Özcan Nevres

ÖLÜM NASIL BİR ŞEYDİ

Ölüm Nasıl Bir Şeydi

Hüzün çökmüştü içine. Nasıl olmuştu da bir kıskançlık uğruna canından çok sevdiği Yeşim ile kavga etmiş, ipleri koparacak kadar da ona onca ağır sözler söylemişti. Pişmanlığıydı onu böylesine derin bir kedere sürükleyen. İçinden gidip dizlerine kapanıp af dilemek geçiyordu ama gururunu yenemiyordu. Ağlamak istiyordu. Hem de hıçkıra hıçkıra. Gözlerden ırak bir yere gitmeliydi. Hıçkırıklarını kimsenin duymayacağı bir yere. Adımlarını hızlandırarak ana sulama kanalının kenarına ulaştı. Kanal kenarındaki tozlu yolda bir hayli ilerledikten sonra durup etrafına baktı. İleride gecenin karanlığını keskin bir bıçak gibi yaran bir ışık vardı. Açık pencereden sızan ışığa güzel bir müzik eşlik ediyordu. Kanalın kenarında parlayan beyaz bir taşı fark ettiğinde gidip taşa oturdu. Yeşim kim bilir ne yapıyordu? Belki o da bir anda yıkılıp yok olan umutlarına göz yaşlarını akıtıyordu. Seven bir insan sevgilisine nasıl yapardı bunu? Öfke baldan tatlıdır derler ama ne yazık ki geride dayanılmaz bir acı bırakır. Ve insanı böyle dayanılmaz acılara gark eder. Gözlerinden akan yaşları eliyle sildikten sonra, ayın suya akseden görüntüsüne gözleri takıldı. Sanki Yeşim ayın sudaki aksi içine gizlenmiş kendisine hadi gel diyordu. Bu acıdan kurtulmanın tek umarı yoksa ölüm müydü? Ölüm nasıl bir şeydi? Toprak ananın koynuna bırakılan bir insan için her şeyin sonu muydu? Yoksa yeni bir başlangıç mıydı? Ölümden sonra hayat var diyorlar. Hem de yaşadığımız dünyadan çok farklı. Cennete gidenin hiçbir derdi olmazmış. Ya cehenneme gidenlerin hali nasıldı? O güçlü alevlerin içinde cayır cayır yanan bir günahkarın sonsuza dek yok olması gerekmez miydi. Ölümden sonra var olduğunu söyledikleri hayat şimdiye kadar gidip de dönen olmuş muydu? Yoksa hayalden ibaret bir şey miydi anlatılanlar. Eğer ölümden sonra hayat olsaydı. Cennet dedikleri yer anlattıkları kadar mükemmel olsaydı insanlar neden ölmek için günahlarının çoğalmasını beklemeden bu dünyadan göçüp gitmeyi istemiyorlardı. Neden her canlı yaşama bu denli bağlı oluyordu? İnsanlar neden ölümden çok korkuyorlardı? Aklından kanalın serin sularına atlayıp yaşamına son vermeyi geçirse de neden bu cesareti kendisinde bulamıyordu. Aklına Nazım Hikmet’in bir kitabına isim yaptığı cümle geldi. Yaşamak güzel şey be kardeşim. Yeşim ile kavga etmeden önce yaşamak gerçekten güzeldi. Yeşim’siz bir dünyada nasıl yaşayacaktı? Gözünü ayın aksinden ayıramıyordu. Kim bilir belki de ışığın içinde o vardı ve kendisine gel diyordu. Gözlerinden akan yaşlar sanki sel olmuştu.

Ovadaki tek ışıklı evden gelen müzik rüzgârın etkisiyle daha duyulur olmuştu. Hüzzam bir şarkının nağmeleriydi kulaklarına gelen. Zamanı var ki her bezmi ararsın/ Beni bir gün olur elbet anarsın. Çıldıracak gibiydi. Yeşimsiz bir dünyada ben nasıl yaşarım. Yeşim’im ne olur af et beni diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Uzun sürdü ağlaması. Artık gözünden akacak yaşı kalmamıştı. İlerideki ışık sönmüş, müziğin sesi de kesilmişti. Biraz öteden ayak sesleri geliyordu. Bu ayak sesleri kanaldan su içmek için gelen bir domuz sürüsü olabilir miydi?  Korkuyla ürperdi. Kalkıp şehrin ışıklarına doğru var gücüyle koşmaya başladı. Biraz önce ölümü düşlüyordu. Oysa şimdi yakınına gelen ölümden var gücüyle kaçıyordu. Hayat gerçekten yaşamaya değerdi. Yeşimsiz bir dünyada yaşasa bile.

Özcan Nevres

OVADA YAKALAYAN ÖLÜM

 

Sabah erkenden kalktı. Atının önüne yemini koyduktan sonra, ahırı süpürüp temizledi. At arbasını ahırın kapısına sürükledi. Onbeş günden beri biriken gübreyi arabaya kürüğiyle doldurmaya başladı. Bildiği en güzel rumca ve türkçe şarkıları, gönlünce avaz avaz bağırarak söylüyordu. Ablası merak edip ahıra gitti. Kardeşinin arabaya, atının biriken gübrelerini yüklediğini görünce, yanına gidip

Kolay gelsin, hayrola sabah sabah bu keyif ne böyle diye sordu.

Bütün işlerimi bitirdim. Sadece ortak tuttuğum dört dönümlük bağın sürülmesi kaldı. Kısmet olursa bu gün öğleye kadar onu da süreceğim. Öğleyin döndüğümde yemeğimizi hep beraber yeriz. Bu yüzden işe erken başladım.

Hadi işin yaver gitsin. Beraber koşumladılar atı. Atı arabaya koşmasına da yardım etti ablası. Arabanın ön kapağına oturarak atı dehledi.

Öğle yemeğine beklememezlik etmeyin diye seslendi ablasına

Tamam, tamam bekleyeceğiz dedi ablası.

Ortak tuttuğu dört dönüm bağa vardığında, arabanın kol demirini çıkararak kasayı arkaya devirerek gübreyi boşalttı. Boş kasayı kaldırıp tekrar yerine oturttu. Atı arabadan boşalttı.Az önce arabadan indirdiği sabanıın falakasının çengellerini atının hamudundaki halkalara taktı. Dehledi atı bağın içine. Az ilerledi. Saban derin gidiyordu. Çüşşş dedi ata. Geri bas, geri bas diyerek atın dizginlerini çekti. Eğitimli olan at az geriledi. Gevşeyen ayar zincirini iki halka kısalttı. Yine dehledi atı. Derinlik istediği gibi olmuştu. Atı dinlenikti. İş istediğinden de daha hızlı ilerliyordu. On ara vardı sürülecek. Beşini bitirdiğinde mola verip dinlenmeyi düşündü.

Atın yem torbasını astığı ağaçtan aldı. Gemi ağzından çıkardıktan sonra torbayı ağzına geçirerek boynuna astı. Az ötede komşu arazisindeki tulumbanın yanına gitti. Tulumbanın yanındaki demir masanın demir oturaklarından birine oturup çıkınını açtı. Ellerini tulumbada yıkadıktan sonra, bir bardak ta su doldurup masaya götürdü. Sabah erken kalktığından oldukça acıkmıştı. İştahla çıkınında getirdiklerini yedi. Bardaktaki suyu bir dikişte içti. Son baharın soluk güneşi ovayı iyice ısıtmıştı. Gidip çimenlerin üstüne uzandı. Yattığı yer yazın sulandığından çimenler oldukça gelişmişti. Yumuşak zemin evindeki yatağı aratmıyordu. Derin bir uykuya daldı.

Uyandığında saatına baktı. Çok uyumuşum diye hızla kalkıp atının yanına gitti. Torbayı çekip atın ağzından aldı. Gemi tekrar ağzına geçirip dehledi. At yemini yiyip doyduğundan işe hırslı başladı. At sabanı öylesine hızlı  çekiyordu ki yetişmekte zorluk çekiyordu. Gemi kasarak atı yavaşlatmak istemesine rağmen başaramıyordu. Zira at gemi azıya almıştı. “azı dişlerinin arasına”

Sende dişini sık be Halil dedi kendi kendine. Nasıl olsa şurada dört sıra kaldı. Son üçüncü sıraya başlarken nefesi daraldı. Nefes almakta zorlanıyordu. Ata çüşşş dedi. Dizginleri elinden attı. Yere diz çöktü. Sanki boğazını bir el acımasızca sıkıyordu. Sağ elini o boğazını sıkan hayali elden kurtulmak istercesine boğazına götürdü. Sol elini de yere dayadı. Göğsünü saran ağrıları örtmek istercesine öne doğru büküldü. Yer yüzünde sanki hava kalmamıştı. Ciğerlerine hiç hava girmiyordu. Büküldüğü şekilde kaskatı kaldı.

***

Tulumbalı tarlanın sahibi saat onbirbuçukta tarlasına geldi. Hemen işe koyuldu. Yetiştirmekte olduğu ağaç fidanlarının diplerindeki piçleri bağ makasıyla temizlemeye başladı. Saat onüçte tulumbanın yanına geldi. Makası bırakıp bağ desteresini aldı. Roka ve tere tavalarının yanına gitti. İyi gelişmişlerinden koca bir demet biçti. Damın içinden aldığı kabın içine koyarak tulumbadan çektiği bol suyla güzelce yıkadı. Yine dama girip koca bir salata tabağı ile geri geldi. Tulumbanın dibinden hiç eksik etmediği deterjanla tabağı iyice yıkayıp bol su ile duruladı. Tere ve rokaları yıkadığı tabağa doğrarken, kanalın üzerinden geçen kırbekçisini gördü. Gel, gel diye ünledi bekçiye. Salata da bol ekmek te. Gel beraber yiyelim. Bekçi

Tamam geliyorum, beş dakika sonra oradayım dedi. İçerden getirdiği zeytin yağından salatanın üstüne bolca döktü. Tuz ekip limon sıktıktan sonra salatayı güzelce karıştırdı. Davet ettiği kırbekçisini beklemeye başladı. Beş dakika sonra oradayım diyen bekçi aradan yarım saat geçmesine rağmen, nedense ortalıkta görünmüyordu. Bekçi gelinceye kadar güz incirinden birkaç incir yiyeyim, açlığımı bastırsın bari diyerek, incir ağacının altına gitti. Güz incirinin tadına doyum olmaz. Bir iki derken bir hayli incir yedi. Bekçi halen görünürlerde yok. Gözleriyle kırbekçisini ararken, kardeşinin su motorunun bağlı olduğu arteziyenin yanındaki boş arabayı gördü. Motor hırsızlığı ovada gelenek halini almıştı. Merakla arabanın yanına doğru yürüdü. Önce asmaların arasındaki sabana koşulu atı gördü. Sonrada komşusu halil’i gördü. Halil namaz kılar gibi bir pozisyonda duruyordu. Bildiğim Halil namaz kılmaz ama, dünya değişiyor mu acaba diye düşündü. Yanına gidip poposuna bir şaplak attı

Kalk ulan oradan, Kıbleye ters durmuşsun dedi. Hayret Halil’den hiçbir tepki gelmemişti. Yere dayalı eli gözüne takıldı.El bembeyazdı. Eyvah bu adamı boğup öldürmüşler diye geçirdi içinden. Anlaşılan kırbekçisi Halil’in ölüsünü görünce, ne olur ne olmaz diye ortalıktan kaybolmayı yeğlemişti. Belki de onu benim öldürdüğümü zannederek, beni ihbar etmeye gitmiştir. Ben nasıl kalkarım bu işin altından diye kara kara düşünmeye başladı. Korkunun ecele faydası yoktur diyerek arabasına bindi. Arabayı çalıştırarak kasabaya doğru hızla uzaklaştı.

Kasabaya vardığında Halil’in amca oğullarının birini buldu.

Senin amca oğlun Halil’de kalp hastalığı var mıydı diye sordu.
Kalp hastalığıda var, nefes darlığı da. Hayrola niye sordun.

Halil benim arazinin bitişiğindeki ortak işlediği bağda ölmüş veya öldürülmüş, gidip ona baksanız iyi olur. Belki de ölmemiştir. Bana öyle gelmiştir.

Biz orayı bilmiyoruz, ben öteki amca oğullarına da haber vereyim, hep beraber gidelim.

Tamam beni evden alırsınız.

***

Kara haber tez duyulur. Bir anda yedi sekiz araba peş peşe daldı bağyoluna. Onlarca kişi merakla seğirtti Halil’in cansız yattığı yere.

Tamam dediler, bu arkadaş ölmüş. Amcaoğlu Hasan tarla komşusuna

Ağabey bu iş ilk defa geliyor başımıza. Biz kasabada neler yapılması gerektiğini bilmeyiz. Bizimle gelip, bize yardımcı olur musun

Geleyim dedi komşu. Kamyonet bağyolunda hızla ilerlemeye başladı. Kasabaya vardıklarında hemen Cumhuriyet Savcılığına Halil’in durumunu bildirdiler. Savcı

Jandarma komutanlığına baş vurmanız gerekir. Zira bahsettiğiniz yer jandarmanın mıntıkası dedi.

Jandarmaya gidildi. Karakol Komutanı masanın üzerine bir harita açtı.

Bu ölü bu haritaya göre nerede bulunuyor, haritadan anlayanınız var mı diye sordu. Tarla komşusu haritayı inceledi. Ölünün bulunduğu yere parmağını bastı.

İşte tam burada dedi.

Emin misin

Elbette eminim, bakmayın benim bu ova kılığıma. Ben elektronikçiyim.

Anlaşıldı, polisler sizi yokuşa sürmeye kalkarlar, illede orası jandarma mıntıkası diye. İyisi mi ben de geleyim sizinle. Polis Karakoluna gidildi. Harita yine masanın üzerine serildi. Polisin mıntıkası, jandarmanın mıntıkası tartışması bir saate yakın sürdü. Sonunda jandarma başçavuşu ölenin tarla komşusuna sordu.

Geçenlerde sizin oralarda altı adet su motoru çalındı. Size yakınlığı ne kadar.

Çalınan motorlar kanalın öbür yakasında, bize arası yüzelli metre ile üçyüz metre arası. Bakınız bu ölü bu kör yolun tam şurasında. Bu yolun kanala dayanıp körlenmesine ikiyüz metre mesafede. Hudut olan köprüye kadar da üçyüz metre var. Buda bu olayın polis mıntıka sınırının tam beşyüz metre içerisinde. Baş çavuş haritasını toplayıp çantasına koyduktan sonra

Bundan sonrası sizi ilgilendirir diyerek polis karakolunu terketti.

***

Kamyonet önde, polis arabası arkada yine bağyoluna girildi. Olay yerine varıldığında, polisler el sürmeden ölüyü incelediler

Doğru dediler bu adam ölmüş, biz gidip hükümet tabibiyle savcı beyi alalım. Aradan saatler geçti ne gelen var ne giden. Alaca karanlık çöktü çökecek. Meraklı sayısı giderek azalmaya başladı.

Ya gelmezlerse dedi amcaoğlu. Tarla komşusu

Gelirler, gelirler dedi. Zira gelmek görevleri. Alacakaranlık çökerken geldiler. Hükümet tabibi

Devirin şunu sırtının üstüne dedi. Amcaoğlunun biri hemen omuzlarından tutupkaldırdı ve geriye doğru çekerek sırtüstü uzanmasını sağladı. Pastırma sıcağı nedeniyle olacak cesette hiç katılaşma olmamıştı.Hükümet tabibi, upuzun yatan Halil’in boynunu inceledi.

Yaz dedi adliye katibine. Ölüm nedeni solunum ve kalp yetmezliği. Derin bir oh çekti tarla komşusu. Ya öldürülmüş olsaydı diye geçirdi içinden. Hazırlanan tutanak önce savcı, sonra hükümet tabibi ve en sonda şahitler tarafından imzalandı.

Cenazeyi götürebilirsiniz dedi savcı. Tarla komşusu hemen arazisindeki damdan yeni bir harar bulup getirdi. Hararı yere serdiler. Halil’in ölüsünü hararın üzerine taşıdılar ve kamyonete koydular. Tarla komşusu evinin önüne gelindiğinde, amcaoğullarına baş sağlığı dileyerek kamyonetten indi. Evine girerken

Of be ne belalı bir gün geçirdim diye söyleniyordu. Eve girer girmez banyoya yöneldi. Tarla dönüşü mutlaka banyo yapardı. Banyo yapmaya bugün her zamankinden daha çok ihtiyacı vardı. Banyodan çıktığında bütün gün okuma fırsatı bulamadığı gazetesini alıp divana uzandı. Kapının zili çaldı. Oğlu gidip açtı kapıyı

Baba gelir misin seni arıyorlar. Heyecanla fırladı yattığı divandan

Acaba gene ne melanet var diyerek kapıya yöneldi.Karşısında yine ölenin amcaoğullarından biri

Ağabey bizim amcaoğlunun ölüsü kokmasın diye hastanenin morguna götürdük, morga almadılar. Ağabeyim senin bize yardımcı olabileceğini söyledi. Bu yüzden yine sana geldik.

Tamam siz hastaneye gidin ben geliyorum. Hızla giyinip hastaneye gitti. Başhekimi bulup durumu anlattı. Başhekim

Morga almamız için biraz ücret ödemeleri gerekiyor dedi.

Siz ücreti biraz değil, ne kadar alınması gerekiyorsa o kadar alın, resmi işte hatır gönül olmaz dedi

Ceset ertesi gün alınmak üzere morga kaldırıldı

Özcan NEVRES

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ONU UNUTMALIYIM

 

O’ NU  UNUTMALIYIM

 

Radyomu hafif bir sesle açmış Neşe Can’ ın şarkılar proğramını dinliyorum. Proğramda en çok sevdiğim şarkılardan biri olan, seevda yaratan gözlerini her zaman görsem yer alınca iyice kendimden geçmiştim. O’ nu düşünüyordum. Telefonumun sesiyle irkildim. Ahizeyi kaldırıp kulağıma dayadım. O’ nun sesiydi. Bana dinlemekte olduğum şarkıyı dinletiyordu. O halde sende dinle diyerek radyomun sesini biraz daha açtım. Şarkıyı sonuna kadar beraber dinledik. Şarkı bitince radyolarımızı kapattık. O hıçkırıklarla boğulurcasına

Bir şarkımız vardı. Onu silmedin değil mi diye sordu. Portatif teybimdeki ayrılsakta beraberiz şarkısını kastediyordu.

Hayır silmedim dedim.

Onu daha da silmeyecek misin?

Evet yaşadığım sürece de silmeyeceğim.

Seni se…..  Sözünü tamamlayamadı. Tiz bir hıçkırık sesiyle telefonu kapattı. Üst üste defalarca aramama rağmen cevap alamadım. Bir burukluk çöktü içime. Ağlamak istiyordum, hem de onun gibi hıçkıra hıçkıra. Boğazımda bir şey düğümlenmişti sanki. Ne ağlaya biliyor ne de yutkuna biliyordum. Boğulur gibiydim. Teybi önüme çektim, tuşuna bastım. Yüzümü masaya kapatarak, şarkımızı dinlemeye,bir yandan da geçmişimizi düşünmeye başladım. Onunla el ele tutuşur, Bahri Baba Parkında, Fuarda gezerken dünyayı unutur, ne geçmişimiz ne de geleceğimiz umurumuzda bile olmazdı. O günkü mutluluğumuzun ömer boyu süreceğine öylesine inanıyorduk ki. Ne bilirdik hayalle gerçek arasındaki korkunç uçurumu. İkimizin’de başında kavak yelleri esiyordu.

Son buluşmamızda çok üzgündü. Nedenini sordum?

Hiçbir şey sorma bana, üzgünüm  işte o kadar diye yanıt verdi. Israr ettim ağlamaya başladı. Yine ısrar ettim. Kendisini iyice toparlamış ve kendisinden oldukça emin tavırla

Bu artık son buluşmamız olacak dedi.

Niye?

Annem böyle olsun istiyor da ondan.

Peki anneni dinleyecek misin?

Maalesef evet.

Neden dinleyeceksin?

Hiçbir şekilde annemi kıramam. Annem beni bir akrabamızın oğluna sözlemiş,  annemin hatırı için o akrabamla evlenmeye mecburum.

Peki bu durumu iyice düşündün mü? Mutlu ola bilecek misin? Sonunda pişman olmayasın.

Belki mutlu olurum belki de olamam, bundan sana ne. Tepemin tası atmıştı. Bir öfke selinin içinde bulmuştum kendimi.

Mutlu olamayacağını biliyorum:İyi düşün ve kararını hemen ver. Ya şimdi benimle gelirsin, ya da bir daha bir birimizi görmemek üzere ayrılırız.

İyi düşündüm ve ayrılmakta da kesin kararlıyım. Hiçbir şekilde annemi kıramam.

Ben de sana son sözümü söyleyeyim; gün gelir pişman olursan,  geri dönmek istersen, dönme isteğini asla kabul etmeyeceğim.

Merak etme, sana hiçbir zaman geri dönmeyeceğim. Elimi uzattım

O halde yine de dostça ayrılalım dedim. Uzattığım elimi tutmadı bile. Arkesını döndü, isteksiz adımlarla yürüdü gitti. O uzaklaşırken gözlerimi hiç ayırmadım üzerinden. Sanki beynime kazımak istiyordum gidişini. Başını iyice önüne eğmiş, belki de ağlıyordu.

O an ölümün özlemiyle yanıp tutuşmuştum. Günlerce aç kalmış bir insanın hayalinde sıralanan yiyecekler gibi, ölümün her türlüsü geçti gözlerimin önünden. Ağır, ağır, ayaklarımın bilinçsizce sürüklediği yere doğru yürüyorum. Bir ara kendimi toparlamaya çalıştım. Büyük sinemanın önüne geldiğimi fark ettim. Ta Çankaya’ dan buraya kadar nasıl yürümüştüm hiç fakında değilim. Her şey öylesine bulanık ki, ne yapacağımı, nereye gideceğimi bir türlü kestiremiyorum. Öylesine perişanım.

Her şeyi oluruna bırakmaya karar verdim. Afişlere göz attım. Programdaki filmin ne olduğunu anlamadan gişeye yöneldim. Biletimi alarak içeriye girdim. Yerime otururken, yer göstericiye yüklü bir bahşiş verdim. Gürültülü bir şekilde teşekkür ederek ayrıldı. Başımı tokmaklayan düşüncelerden bir türlü kurtulamıyordum. Antrakta çıkıp gitmeye karar verdim.

Işıklar yandığında,gitmek üzere kalktım. Birden aynı sırada sol tarafımda oturan güzel bir kızın ısrarlı bakışlarıyla karşılaştım. Bakışları çok etkilemişti beni. Tekrar yerime oturdum. Uzun uzun bakıştık. Gözlerinde hüzünlü bir anlam vardı. Sanki ağlamaklıydı. Gidip , yanındaki boş koltuğa oturdum. Tepeden inme

Sizinle tanışmak istiyorum demiştim.

Çok cüretkarsınız

Sizde çok güzelsiniz.

Doğrusu çok merak ediyorum, gerçekten dediğiniz kadar güzel miyim? Yoksa her gördüğüne iltifatlar yağdıran bir yalancıyla mı karşı karşıyım.

Ben gerçeği söylüyorum, siz nasıl isterseniz öyle yorumlayın. Yüzüme dikkatle baktı. Hüzünlü gözlerini harelendi en gir kirpiklerini hafifçe oynatarak

Size inanmak isterdim  ama; erkek milleti değil misiniz? Ne de olsa pek inanmaya gelmez.

Bana inanmalısınız. İnanmanızı istiyorum. Zamanla beni daha iyi anlayacaksın. Işıklar sönmüş, film başlamıştı. Heyecandan her tarafım tir tir titriyordu. Yavaşça elimi uzattım. İnce uzun parmaklı elini avucumda sıkmaya başladım. Eli yumuşacıktı. Uzun uzun yüzüme baktı.

Yapma ne olur, canımı acıtıyorsun. Hem de bir gören olur. Elini çekmek istedi, bırakmadım.

Söz ver hiç ayrılmayacağımıza, söz deyinceye kadar da bırakmadım. Film bitince beraberce dışarıya çıktık. Bir taksiye binerek fuara gittik. Küçük Göl Gazinosunda meyve sularımızı yudumlarken, o bana kendisini, ben de ona kendimi tanıttım. Her olasılığa karşı biri birimize adreslerimizi verdik. İki gün sonra tekrar buluşmak üzere ayrıldık. Sevinçten uçuyordum. Birkaç saat önce dünyası yıkılan sanki ben değildim. Yıkılan dünyamın yerine yep yeni bir dünya kurulmuştu, hem de umutlarla dolu. Buluşmamız peş peşe devam ediyordu. Her geçen gün bizi, biri birimize daha çok yaklaştırıyordu. Hele ailelerimizin iznini aldıktan sonra, iki aile arasında gerçekleştirilen sade bir nışan töreninden sonra hiç ayrılmaz olmuştuk.

Başımı masadan kaldırdım. Neden onu düşünüyorum, diye kendime sordum. Onunla aramızda her şey bitmemiş miydi? Kendime yeni bir dünya kuran ben değil miydim? Hem de ışıl ışıl umut dolu bir dünyaydı bu. Işıklı, umut dolu dünyamda artık onun yeri yoktu. Kim olursa olsun. Nışanlımla arama en küçük bir gölge düşürmemeliydi. Ayrılsak beraberiz  şarkısın tekrar çalacak şekilde ayarladım teybimi. Silici düğmesine basarak çalıştırdım. Şarkıyı yıkılan eski dünyamın enkazı altına gömdüm. Telefonun zili çaldı. Ahizeyi kulağıma dayadım. Yine o idi.

Şu anda ağladığımı ve gururumu ayaklarının altına atarak sana dönmek istediğimi anlıyorsun değil mi? Dedi.

Ağlaman boş, bana tekrar dönmenden söz edilemez bile. Biliyorsun nişanlıyım ve nişanlımı da ölesiye seviyorum.

Peki ben ne olacağım. Beni hiç düşünmüyor musun?

Bir tek şey biliyorum. O da seni unutmaya mecbur olduğumu ve bunu başardım da.Sen de unutursun. Annenin hatırı için.

Anemin Allah belasını versin diyerek kapattı telefonu.

Birkaç gün sonra bir mektup aldım. Zarfın üzerindeki yazıdan mektubun ona ait olduğunu anlamıştım. Merakla zarfı açtım. İçinden çıkan mavi pelür kağıda sadece Nokta Noktam şiiri çıkmıştı. Şiirden başka hiçbir şey yoktu mektupta. Pelür kağıtlarını ince ince yırttım ve çöp sepetine attım. Sabırsızlıkla nişanlımın gelmesini beklemeye başladım.

 

 

Özcan  NEVRES

ONU UNUTAMIYORDU

Onu Unutamıyordu

Kalktığında gün yeni ışımaya başlamıştı. İyi uyuyamamanın neden olduğu bir yorgunluk vardı üstünde. Açılırım diye uzun süre yüzüne su çırptı. Buz gibi su az da olsa açılmasına yararlı olmuştu. Evden çıkıp yürümeye başladı. Nereye gideceğini kestirecek hali yoktu. Ayaklarına beyni kumanda edeceğine, sanki ayakları beynine kumanda ediyordu. Deniz kenarına geldiğini yüzüne vuran serinlikten anladı. Önünde uzanan deniz, ışıltılı dev bir çarşafı andırıyordu. Gözüne kestirdiği bir kayaya sırtını vererek çöktü. Denizin ufukla kesiştiği yere kadar gözleriyle taradı. İleride, körfezin açık denizle birleştiği yerde iki yunus balığı sanki bir tiyatro sahnesinde usta tiyatro oyuncularını kıskandıracak kadar mükemmel bir oyun sergiliyorlardı. Oyunlarında tam bir uyum içindeydiler.

Ya biz diye düşündü. Şu balıklar kadar olamıyoruz. Daha dün akşama kadar Nazan ile birbirimizi delicesine seviyorduk. İncir kabuğunu doldurmayacak bir nedenle kopuverdik birbirimizden. Neymiş, neden Aysel ile selamlaşmışım. Çocukluk ve okul arkadaşım olan Aysel ile selamlaşmamda ne gibi bir kötülük olurdu ki. Yoksa bıkmış mıydı benden. Ayaklarının iyice uyuştuğunu fark etti. Kumların üzerine oturup uyuşan bacaklarını uzattı. Böyle oturmak daha rahattı.

Akşamki o basit tartışmadan sonra aralarındaki sevgi bağlarını tümüyle koparmışlardı. Nazan hiçte hak etmediği şekilde çok iğrenç şeyler söylemişti kendisine. Avaz avaz bağırarak “sen adi, aşağılık, pis bir zamparasın. Senden iğreniyorum. Seni bir daha görmek istemiyorum”demişti. Onu susturmak için suratına bir tokat atmayı geçirmişti içinden. O canından çok sevdiği canı, ciğeri Necla sanki gitmiş, yerine çirkin, cadı görünümlü bir Necla gelmişti. Değmez bu acuzeye diyerek tokadı vurmaktan vazgeçmişti. Vedalaşmaya bile gerek görmeden ayrılmışlardı. İleride Yunusların gösterisi devam ediyordu. Akşam yaşadığı çirkinliği kafasından söküp atmak için tüm dikkatini yunuslara yönlendirdi. Akşamı aklından silemiyordu. Yaşadıkları cıva ağırlığıyla ha bire daha derinlere iniyordu sanki. Onu unutmalıydı. Ama nasıl? Çivi çiviyi söker derler ya, o da kavgadan sonra bir meyhaneye atmıştı kendisini. Alkolle esrikleşen kafalardan hep hüzün ve elem öyküleri fışkırırdı. Kimi sevgilisini unutmak için, kimi eşinin dırdırından kurtulmak için, kimi bıktığı sevgilisini terk edişini kutlamak için içtiğini anlatıyordu. O ise sadece o nedensiz kavganın yüreğinde açtığı derin yaranın acısını hafifletmek için içiyordu. Olasımıydı dertleri boş kadehlerde bırakıp dertlerden kurtulmak? Meyhanenin kapanış saati geldiğinde hesabı ödeyip çıktı. Unutmak istediği tüm dertleri peşinde evinin yolunu tuttu. Uykusuz geçen bir gecenin sonunda, buradaydı. Akşam yaşadığı o tatsız kavga yüzünden boğulacak gibiydi.

Yükselen güneş nedeniyle sabah serinliği yerini kavurucu bir yaz sıcağına terk ediyordu. Kayanın gölgesine kumlardan bir yükselti yaptı. Yükseltiye başını yaslayarak boylu boyunca uzandı. Bedeni iyice gevşedi. Göz kapakları kurşun ağırlığınca ağırlaştı. Gözlerini açamıyordu. Derin bir uykuya daldı.

Güneşin iyice yükselmesi sonucu üzerindeki gölge gitmiş, güneş yakıcı sıcağını boca etmişti üstüne. Doğrulup sığınacak bir gölge aradı. Bulamadı. Çaresiz kalkıp dalgaların dövdüğü kumların üzerine gitti. Ayakkabıların çıkarmadan su dizlerine çıkıncaya kadar yürüdü. İki avucuna doldurduğu serin deniz suyuyla yüzünü yıkayıp başını ıslattı. Suyun serinliği toparlanmasına büyük katkısı oldu. Kumsala döndüğünde ıslak paçalarını yukarıya sıvadı. Ne yapması gerektiğine bir türlü karar veremiyordu. Aç olduğunu fark etti. Midesi kazınmaya başladı. Yola çıkıp hızlı adımlarla ilerideki lokantaya yürüdü. Koyu gölgedeki masaya gidip oturdu. Garsonun sormasına fırsat vermeden,

Bir çorba getirir misiniz dedi? Garson,

Çorbanız nasıl olsun efendim? Mercimek, işkembe, tavuk suyu,

İşkembe dedi. Bol sirkeli ve sarımsaklı olsun. Az sonra çorbası geldi. Çorbayı hızla tüketti. Başka ne emredersiniz diye soran garsona,

Bir ufak rakı ve pirzola dedi. Yan masaya iki genç bayan oturdu. Belki de onun dikkatini çekmek için garsona yüksek sesle

İki buzlu çay lütfen dedi biri. Garson,

Bizde buzlu çay yok efendim dedi. Kız niye yok diye sordu. Garson,

Biz buzlu çayın nasıl yapıldığını bilmiyoruz efendim dedi. Kız kahkahayla gülerek ve cilveyle,

Biz sana öğretiriz canım dedi. Bunu söylerken gözlerini Selim’in üstüne kenetlemişti. Selim de kıza dikkatle baktı. Doğrusu Necla’yı aratmayacak güzellikteydi.

Nazan’ı unutmaya yarar mı acaba diye geçirdi içinden. Nazan yüreğinde öylesine derin yer etmişti ki onu hiçbir şeyin oradan söküp alamayacağını düşündü. Bu güzel sarışın onu yüreğimden söküp atmama yardımcı olabilir miydi? Kıza gülümsedi. Başını öne doğru hafifçe eğerek selamladı. Kızda aynı şekilde karşılık verdi. Kalkıp kızların masasına gitti.

Selam kızlar dedi. Benim masamın bulunduğu yerin  gölgesi oldukça yoğun. En serin yer orası. Hadi o gölgeyi hep beraber paylaşalım. Sarışın kız,

Ne fark eder? Hazır buraya kadar geldiniz, siz bizim konuğumuz olun.

Benim konukluğum ağır olur. Sizin gibi güzel kızları erkeklerin ağırlaması gelenektir. Hadi benim masaya gidelim. Kızlar itiraz etmeden kalktılar ve Selim’le birlikte masasına gittiler. Selim,

Masama hoş geldiniz. Yiyecek ve içecek olarak ne emredersiniz dedi? Kızlar,

Kola içelim dediler. Selim,

Böylesine güzel ve iç açıcı bir yerde kola mı içilir?

Ya ne içilir?

En azından bira. Esmer kız,

Doğrusu ben bira ile votka içmeyi yeğlerim. Gerçekten böylesine güzel bir yerde doyasıya içmek gerekir. Tüm olumsuzlukları ve dertleri unutmak için.

Sizde votka, bira içer misiniz?

Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın derler. Sizden ayrılacak değilim ya. Selim garsona işaret etti. Yanlarına gelen garsona,

Bir ufak votka ve üç bira, üçte karışık ızgara ve salata getirmesini söyledi. İçkiler geldiğinde Selim üç bardağa bira koydu. Üstlerini votka ile tamamladı. Kadehini kaldırıp,

İsimlerini bile bilmediğim güzel kızların şerefine içiyorum dedi. Kızlarda kadehlerini kaldırıp bir ağızdan

İsmini dahi bilmediğimiz yakışıklı erkeğin şerefine diyerek kadehleri tokuşturdular. Bardakları bir dikişte yarıya kadar boşalttılar. Sarışın kız,

Benim adım Selma, ya senin adın ne?

Benim de selim. Esmer kız,

Benimde Gülnihal dedi. Bu kez de kadehler tanışmanın şerefine boşaltıldı. Kadehler şerefe diye peş peşe kaldırılırken, bir ara Selma ile Selim’in bakışları birbirlerine kenetlendi. Gazinonun müzik setinde valsa benzer bir müzik çalıyordu. Selim ayağa kalkarak,

Hadi dans edelim dedi. Selma itiraz etmedi. Kalkıp kollarını Selim’in boynuna doladı. Selim’in kolları da Selma’nın incecik beline dolandı. Diğer masalardakiler de kalkıp onlar gibi, masalarının yanında dans etmeye başladılar. Gülnihal el çırparak arkadaşlarına eşlik ediyordu.Gazino bir anda düğün evine dönmüştü. İyice yorulduklarında gidip yerlerine oturdular.

Gece yarısı olmuştu. Garsonun durmadan taşıdığı yiyecekleri ve içkileri tüketecek halleri kalmamıştı. Gülnihal,

Hadi arkadaşlar vakit çok geç oldu. Artık gitmemiz gerekir dedi. Selma biraz daha otursaydık der gibi Gülnihal’a baktı. Gülnihal başını yana bükerek, sen nasıl istersen öyle olsun der anlamında bir hareket yaptı. Selim kızların gitmek istediklerini anlamıştı.

Kızlar az daha oturalım. Yarın ne yapacağımıza karar verdikten sonra kalkarız dedi. Selma,

O kadar çok yedik ve alkol aldık ki, yarın bir şey yapabileceğimizi hiç sanmıyorum dedi. Selim,

Hadi canım, acı patlıcanı kırağı çalmaz. Sabahleyin ya banyo yaparsın, yada denize dalarsın . Ne yorgunluk kalır ne de akşamdan kalmalık. Selma,

Ya…   sen öyle san. Biz böyle içmeye alışık değiliz. Bu nedenle yarın zor kalkarız.

Ne yani yarın buluşamayacak mıyız?

Öyle zannediyorum. Zira şu an ayağa kalkacak halim kalmadı. Hadi bakalım Selim bey, ikimize de destek ol da evimize ulaşabilelim. Selim,

Önce hesabı ödeyelim dedi. Garsona hesap diye işaret etti. Az sonra garson hesap pusulasıyla geri döndü. Hesabı ödedi. Kalktı. Kızları ellerinden tutarak kalkmalarına yardım etti. Kızlar kollarına girip yalpalaya yalpalaya yürüdüler. Az sonra Gülnihal’in evine vardılar. Gülnihal evine girdikten sonra yürüdüler. Sokağa döndüklerinde koyu bir karanlığın içinde buldular kendilerini. Selim eğilip Selma’yı dudaklarından öptü. Selma itiraz etmedi. Selim kollarını Selma’nın beline dolayarak gerdanından. Dudaklarından öptü, öptü. Çılgın bir arzu bedenlerini yakıp kavuruyordu. Nerdeyse yere uzanacaklar ve sevişmelerini sonuna kadar götüreceklerdi. Selma,

Selim yeter artık. Bende dayanacak hal kalmadı. Gidelim artık.

Tamam sevgilim gidelim dedi. Eve vardıklarında Selma,

Hadi sende gel, birer kahve içelim. Belki açılmamıza yardımcı olur.

Nasıl olur? Ailen  böyle bir şeye karşı çıkmaz mı?

Ailem mi? Ben bu evde yalnız yaşıyorum. Ailem arada bir gelir. Selma kapıyı açıp Selim’in içeri girmesini bekledi. İçeri girdiklerinde kapıyı arkadan sürgüledi.

Selim bey söyle bakalım kahveni nasıl içersin?

Sen nasıl içiyorsan öyle olsun. Aslında kahve yerine seni içmeyi yeğlerim.

Acelen ne şekerim. Daha ne oldu morartmadığın yer bırakmayalı. Önümüzde nice günler var. Acelen ne böyle?

Öylesine güzelsin ki, seninle bir bütün olmak istiyorum. Ölene dek tek parça gibi olmalıyız seninle.

Eski sevgilin Nazan’a da aynı şeyleri söylüyor muydun?

Ne… Sen Nazan’ı tanıyor musun?

Elbette tanıyorum. Seni ilk defa gördüğümü mü zannediyorsun?

Yoksa beni de mi tanıyorsun?

Ya ne zannediyorsun? Sana uzun zamandan beri sırılsıklam aşığım. Ama senin gözlerini Nazan kör etmişti. Ne beni, ne de başkalarını görecek halin kalmamıştı. Bu gün seni gazinoda görünce özellikle senin yakınındaki masaya oturduk. Neyse ki Nazan ile aranızın bozulması bizi görmene yaradı.

Demek Nazan ile bozuştuğumuzu da biliyorsun.

Selim sen hiçbir şeyin farkında değildin. Oysa ben sanki senin gölgendim. Sürekli gözetliyordum seni. Nazan ile bozuştuğunu öğrenince nasıl sevindiğimi anlatamam. Sana aşığım Selim. Ne olur anla beni. Nazan Selim’in gözlerinde canlandı. Hangisi daha güzeldi. İkisini yan yana koysalar, birini seç deseler ikisi arasında ayırım yapması olası değildi. Nazan’ın hakaret dolu sözlerini anımsadı. İçi bulandı. Ondan iğrenir olmuştu.

Onu unutmalıyım diye mırıldandı.

Ay… diye bir çığlık attı Selma. Selim merakla,

Ne oldu Selma, neden böyle çığlık attın.

Neden olacak? Aklım sende. Bu yüzden kahveyi taşırdım.

Hay Allah, ben de kötü bir şey oldu zannettim. Taşan kahve olsun. Böyle çığlık atmana ne gerek var güzelim? Bırak şu kahveyi, sen yanımda ol yeter.

Tamam şekerim. Kalanı bize yeter. Fincanlara doldurduğu kahveleri küçük bir sehpanın üzerine koyarak Selim’in önüne getirdi. Karşılıklı içerlerken gözler zaman zaman birbirlerine kenetleniyorlardı. Kahve fincanlarını kaldırdıktan sonra gelip Selim’in yanına oturdu. Selim dönüp kollarını Selma’nın beline doladı. Öpüşürlerken yere, halının üstüne yuvarlandılar.

Öğle vaktiydi uyandıklarında. Bacaklarındaki kurumuş kan lekelerini fark ettiğinde artık kadın olduğunu anlamıştı. Banyoya gidip şofbenden kovaya su doldurdu. Geri döndü.

Selim, banyoya giriyorum. Benden sonra sen banyo yaparsın. Sen banyodayken ben kahvaltımızı hazırlarım.

Selim banyodayken ocağa demliği koydu. Bir tabağa hıyar ve domates doğrarken geçirdikleri geceyi düşünüyordu. Bekaret bu kadar kolay mı yitiriliyor? Oysa o konuda neler anlatılıyordu. Çok acırmış, acısına dayanmak ölümden betermiş, daha neler neler. Oysa o hiçbir şey hissetmemişti. Delicesine sevişirken o acıyı anlamamıştı bile.

Kahvaltıda Selim düşünceliydi. Selma,

Ne düşünüyorsun? Yoksa halen Nazan’da mısın?

Yok be Selma, gece sevişirken çok ileri gittiğimin farkındayım. Bu durumda en kısa zamanda nikahlanmamız gerekecek, onu düşünüyorum.

Kızlığımı sana severek, isteyerek verdim. İstedim ki kadınlığa sevdiğim, beğendiğim erkekle geçeyim. Nikahın hiç önemi yok. Dilersen hemen terk edebilirsin beni. Neden terk ettin diye sitem bile etmem. Şunu iyi bilmeni istiyorum. Seni delicesine seviyorum ve bu sevgim yaşadığım sürece hiç eksilmeyecek. Sakın aklına getirme, başında kalmak için senin olduğumu. İyi düşün. Seni ömür boyu mutlu edeceğime inanıyorsan evlenirsin benimle. En ufak bir kuşku varsa yüreğinde bırak git. Arkana bile bakma.

Sen ne diyorsun be Selma? Benim düşündüğüm sana layık bir eş olabilecek miyim. Seni ölene dek mutlu edebilecek miyim?

Anlaşıldı, demek ki ikimiz de aynı şeyleri düşünüyormuşuz. Yerinden kalkıp Selim’in yanına gitti. Kollarını boynuna dolayıp dudaklarından uzun uzun öptü.

***

Selim ile Selma’nın nikahlanacaklarını işiten Nazan sanki delirmişti. Kafasını yumrukluyor, ben ne yaptım, göz göre göre onu ellere nasıl kaptırdım diye yana yakıla ağlıyordu. Onu o şıllığa yar etmeyeceğim diyordu. Selim ile Selma’nın nikah ve evlilik hazırlıkları hızla sürüyordu. Bunu bilmek Nazan’ı iyiden iyiye çıldırtıyordu.

Selim’le yüz yüze gelip konuşmaktan  korkuyordu. Kavga ettikleri gün Selim’e yaptığı hakaretlerin yenilir, yutulur gibi olmadığını biliyordu. Onun gururuyla çok kötü oynamıştı. Uzun bir mektup yazdı. Mektubunda “Selim ne olur affet beni. Sana karşı çok kaba davrandım. Seni ölesiye sevdiğimden çok kıskanıyorum. O gün yaptıklarıma kötü bir kıskançlık krizi neden olmuştu. Delicesine seven bir insan, elinde olmadan böyle densizlikler yapabiliyor. Tekrar tekrar özür diliyorum senden. Ne olur affet beni. Yine o eski güzel günlerimize dönelim….  “

Selim mektubu aldığında sadece başlığına göz attı. Tamamını okumadan yırtıp çöp sepetine attı. Nazan’sa boş yere mektubuna yanıt bekledi. Daha sonra yazdığı mektuplar da yanıtsız kaldı. Selim’i kaybettiği ve barışmak istemediği kesindi ama, yine de umut etmekten geri kalmıyordu. Selma ile yapacağı küçük bir tartışma bile onun kendisine dönmesine neden olabilirdi. Nikah gününe kadar tüm olumsuzluklara rağmen umudunu yitirmedi. Nikahlandılar haberini aldığında odasına kapanıp günlerce göz yaşı döktü. Ne yazık ki dökülen göz yaşları, yitirdiği sevgilisini geri getiremiyordu.

***

Nazan çalıştığı işten hiçbir neden göstermeden ayrıldı. Ne annesine ve ne de babasına işinden hangi nedenle ayrıldığını açıklamadı. Sabah erkenden evden ayrılıyor, Selim’le aşk yaşadığı günlerde gezdikleri yerlerde geziyor, bazen bir kayanın üstüne, bazen da bir ağacın gölgesinde oturuyor, gözleri sabit bir noktaya takılıyor, saatlerce bir heykel gibi kıpırdamadan oturuyordu. Selim’siz hayatın ne denli boş olduğunu düşündükçe, yaşamaktan nefret ediyordu.

Sabahtan beri oturduğu ağacın altından kalkıp kayalıklara doğru yürüdü. Ağır adımlarla zirveye tırmandı. Kayanın üstünde duran keçi, Nazan’ı dikkatle izliyordu. İyice yaklaştığında çevik hareketlerle sıçraya sıçraya uzaklaştı. Keçinin terk ettiği kayanın üstüne çıktı. Aşağıdaki koyu gölgeye baktı uzun uzun. Yüzünü kentin evlerine doğru çevirdi. İnsanlar kentin sahil caddesinde karıncalar gibi koşuşturuyorlardı. Yaşamak belki de şu koşuşturan insanların yaptıklarından ibaretti. Yaşamak, sadece nefes alıp vermek ve yiyip içmek miydi? Yitirilmiş en güzel umutların ardında yaşamak neyi ifade ederdi ki. Kendini boşlukta görür gibi oldu. Boşlukta uçtu, uçtu ve kayaların üstüne çakıldı. Bedeninin her yerinden kan fışkırıyordu. İnsanlar gelip cesedini kayaların üstünden alıp bir tabuta koyup götürüyorlardı. Tabuta konulduğunda eller üstünde mezarlığa götürülürken yakınları göz yaşlarında boğuluyorlardı. Ama biri vardı ki ölümüne kahkahalarla gülüyordu. Selma’ydı o. Ölmesi sadece Selma’nın işine yarayacaktı. Gözlerini tekrar koşuşturan insanlara çevirdi. Tüm olumsuzluklara karşın yaşamak belki de güzel şeydi. Onu unutamıyorum ama, onsuz yaşamaya alışacağım ve o Selma’ya ölümüme gülme şansı vermeyeceğim. Her şeye rağmen yaşamasının gerektiğine karar verdikten sonra, kayalardan aşağıya dikkatle inmeye başladı. Evine doğru yöneldiğinde,

Onu unutamıyorum, onsuz yaşamaya alışmak çok zor. Her şeye rağmen yaşamak güzel şey. Unutamıyorum işte, onu  unutamıyorum diye mırıldanıyordu. Evine girdiğinde açlık midesini kazımaya başladı. Dolabı açıp yiyecek bir şeyler hazırladı. Acısını yediklerine katık yaparak karnını doyurdu. Yaşamı bundan böyle onsuz devam edecekti. Buna alışacaktı.

Özcan NEVRES

 

 

 

ONU ÖLESİYE SEVMİŞTİ

Onu Ölesiye Sevmişti

Çantasını koltuğunun altına sıkıştırmış, ağır ağır ilerliyordu. İş yerine geldiğinde tanıştığı genç iş adamının iş yeri öğrenebildiği kadarıyla buralarda bir yerde olacaktı. Caddenin sağında kalan dükkanların içine dikkatle bakıyordu. Bir an kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu.

İşte dedi kendi kendine. Aradığım adam işte orada. Nasıl yapsam da onunla konuşabilsem. Dükkana sapmadan yürümeye devam etti. İçinde fırtınalar esiyordu.

Ne oldu bana böyle? Bu adamı ilk görüşte yıldırım çarpmıştan daha beter oldum. Aşk mıydı yüreğindeki bu fırtınayı estiren? Yoksa bir heves miydi? Hayır, hayır bu geçici bir heves değildi. Nice geceleri uykusuz geçirmişti. Onun hayali bir an için bile olsun gözünden gitmiyordu. Unuttuğu bir şeyi anımsamış gibi geri döndü. Onun dükkanının önüne geldiğinde daha da yürüyüşünü ağırlaştırdı. Onunla bir kez karşılaşmışlardı.

Beni anımsar mı acaba? Diye dükkanın içine dikkatle baktı. Onun kendisini görme olasılığı yoktu. Dükkanın içi müşterileriyle doluydu. Başını kaldırıp dışarı ile ilgilenmesi olanaksızdı. Yürümeye devam etti. Yarım saat kadar gittikten sonra geri döndü. Dükkanın önüne geldiğinde dükkanda müşteri olmadığını gördü. İçinde bir sevinç dalgası oluştu. Heyecandan kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Oysa onun evli, ya da bekar olduğunu bile bilmiyordu.

Ya evliyse? Tüm umutları suya düşmeyecek miydi? Girsem mi? acaba diye düşündü. Ne diyecekti Ona?

Sen benim çalıştığım yere geldiğinde bir görüşte aşık oldum mu? Diyecekti. Kapıya doğru geldiğini gördü.

Buyurun efendim. Aradığınız her şey burada dedi. Onu ilk defa görmüş gibi,

A…. ne rastlantı bu böyle. Siz burada mı çalışıyorsunuz? Dedi. Belli ki genç adam onu anımsayamamıştı.

Buranın sahibiyim efendim. Gelin bakın, size uygun çeşitlerimiz mutlaka vardır. Dükkana girdi. Oldukça geniş bir dükkandı. Manifaturadan tuhafiyeye, oyuncaktan kozmetiğe kadar her şey vardı.

Ne emredersiniz efendim?

Siz çalıştığım bankanın müşterisisiniz. Dükkanınız ilgimi çekti. Şöyle bir bakayım dedim.

Anımsayamadım sizi efendim. Hangi bankada çalışıyorsunuz?

Akbank’ta

Ha…. evet, evet şimdi anımsadım sizi. Şöyle oturur musunuz? Gösterilen yere geçip oturdu.

Size ne ikram edeyim efendim?

Zahmet olmazsa bir çay içeyim.

Ne zahmeti efendim? Emriniz olur. Dışarıya çıkıp kahveciye iki çay diye seslendi. Belma,

Keşke müşteri gelmese de onunla konuşma fırsatı bulabilsem diye düşündü. Görünüşe göre şansı yaver gidecekti. Akşam saatinin yaklaşmış olması nedeniyle olacak, çarşı giderek tenhalaşıyordu. Çaylar geldiğinde karşısındaki koltuğa oturdu. Çayları yudumlarken bir süre konuşmadılar. Dükkan sahibi sessizliği bozdu.

Çok af edersiniz efendim. Sakıncası yoksa adınızı öğrenebilir miyim?

Elbette, adım Belma.

Benim de Hamdi

İşlemlerinizi ben yaptığım için adınızı biliyorum. Üstelik adınız hafızada kolay tutulacak bir ad.

Ne rastlantı. Sizinki de kısa ve çok güzel. Bu güzel rastlantıyı neye borçluyum?

Babam da memur olduğu için ailem yanıma gelemiyor. Bu nedenle yalnız yaşıyorum. Ev sahibim oldukça mızmız ve sevimsiz bir kadın. Emlakçi vitrinlerine bakarak küçük ve bağımsız bir ev arıyordum ama bulamadım.

İzin verirseniz o işle ben ilgileneyim. Bulur bulmaz size haber veririm. Teşekkür ederek kalktı.

Geç oldu. İzin verirseniz gideyim.

Nasıl isterseniz öyle olsun efendim. En kısa zamanda sizi mızmız ev sahibinden kurtarmak için gerekeni yapacağım. Siz o işi düşünmeyin.

İlginize teşekkür ederim. Hoşça kalın.

Güle güle efendim. Yine beklerim.

***

Gece erken yattı. Zaten evde bir radyosu bile yoktu. Üstelik henüz kitaplarını da getirmemişti. Gidip o mızmız kadının çenesini dinlemektense, erkenden yatmayı yeğlemişti. Hamdi’nin yüzü sanki gözlerine çivilenmişti. Gözlerini nereye çevirse Hamdi oradaydı.

Nedir bu adamdaki beni böylesine etkileyen? Ya evliyse? Evli bir adama aşık olmak olmaması gereken bir duyguydu. Ölürüm ama evli bir erkeğin hayatına girerek yuvasını yıkmam. Bekar olmasını dileyerek hayallere daldı. Uyumuştu. Uykusunda rüyalar aleminde buldu kendisini. Beyaz gelinlik giymişti. Hamdi ise koyu lacivert elbisesiyle göz kamaştırıyordu. Davetlilerin alkışları arasında salona girdiler. Komparsita ile başladıkları dansa bir çok davetli katıldı. Pistte çılgınlar gibi dönüyorlar, dönüyorlardı. Birden müzik durdu. Bir koşuşturma başladı. İnsanlar korkuyla, çığlıklar atarak kaçıyorlardı. Donup kalmıştı. Salon tamamen boşalmıştı. Her tarafını koca yeleli aslanlar sarmıştı. İmdat diye bağırmak istedi. Sesi çıkmıyordu. Hamdi’yi aradı gözleri. Hamdi görünürlerde yoktu. Aslanın bir tanesi üstüne atladı. Aslanla ölümüne boğuşuyordu. O koca aslana dayanacak gücü kalmamıştı. Yere yıkıldı. Aslan koca ağzını açıp, dişlerini gırtladığında acı bir çığlık attı. Çığlığı öylesine keskin çıkmıştı ki aslanlar korkudan birbirlerini ezerek kaçıyorlardı. Korkudan açamadığı gözlerini açtı. Neredeyim diye etrafını araştırdı. Ne salon vardı, ne de diğerleri. Yatağından doğrulup dikkatle o korkunç aslanları aradı. Gırtlağını yokladı. Ne yara vardı, ne de bere. Nerede olduğuna karar veremiyordu. Kim bilir belki de ölmüştü. Uzanıp elektrik düğmesine bastı. Yatağında olduğunu fark ettiğinde rahatlar gibi oldu. Karma karışık olmuş olan yatağının sırrını çözmeye uğraştı. Yaşadığına bir türlü inanamıyordu. Bacağına bir çimdik attı. Müthiş canı yandı. Demek ben ölmemişim. Gördüğüm olabildiğince korkunç bir rüyaydı diye mırıldandı. Kalkıp masanın üstündeki bardağa sürahiden doldurduğu suyu bir dikişte içti. Su susuzluğunu gidermedi. Bir bardak daha doldurup içti. Bu ne biçim rüyaydı? Gerçek zannedip neredeyse kalp sektesinden ölecekti. Halen yaşadığına inanamıyordu. Tekrar yatağa uzandı. Göz yaşları yastığını ıslatıyordu.

Nedir bu başıma gelenler böyle? İnsan bir görüşte ve bu denli kısa bir süre içinde, böylesine ölümüne aşık olabilir miydi? Benimki çılgınlık değil de ne? Uyanıkken hayallerimden, uyuduğumda ise rüyalarımdan çıkmıyor. Ya evliyse? Onun yuvasını yıkacak kadar ahlaksız olabilir misin? Diye kendini sorguladı.Hayır, hayatına bile mal olsa, onun yuvasını yıkacak kadar ahlaksız olamazdı. Onu geçici olarak unutmalıyım. Ancak bekar ise onu düşünmeliyim. Bir türlü gözüne uyku girmiyordu. Belki de o görmüş olduğu korkunç rüyanın tekrarlanacağından korkuyordu. Yorgun bedeni uykuya teslim olduğunda neredeyse sabah oluyordu. İşe gitme saati geldiği halde ancak ev sahibinin seslenmesiyle uyanabildi. Kalkıp elini yüzünü yıkadı. Başı kazan gibiydi. Kahvaltı edecek zamanı yoktu. Apar topar giyinip yola çıktı. Bankaya girdiğinde yüzündeki perişan ifadeyi arkadaşları hemen fark etti. Arkadaşlarından Semra,

Kız ne bu halin senin böyle? Hani evli olsan kocasından dayak yemiş diyeceğim.

Sorma be abla, gece öyle bir rüya gördüm ki, sabaha kadar uyuyamadım. Sabaha karşı dalmışım. Uykumu alamadığımdan olacak yüzüm gözüm şişmiş.

Ne rüyasıymış o gördüğün rüya.

Sorma abla, onlarca aslanın arasında kaldım. Sabaha kadar onlarla boğuşmaktan olabildiğince yorgun düşmüşüm. Korkusu da cabası. İnan bana abla, hayatım boyunca böyle korku yaşamamıştım.

E…. kızım, yalnız yaşamanın ceremesi bu. Evli olsaydın sarılı verirdin kocana, ne korku kalırdı ne de rüya.

Ne yapalım be abla, gün olur kısmetimiz çıkar o da olur.

İnşallah diyelim, belki dileğimiz tutar. Aklına Hamdi geldi yine.

Ya şu anda geliverirse? Beni bu halde görürse ne düşünür acaba? En iyisi gidip makyaj yapmak. Çantasını alıp tuvalete gitti. Aynaya baktı. Yüzündeki ifade perişandı. Mümkün olduğu kadar özen göstererek makyajını tamamladı. Eh, en azından makyajsız halinden daha iyitdi. Gidip masasına oturup çalışmaya başladı. Akşama kadar umutla Hamdi’nin gelmesini bekledi ama, umudu gerçekleşmedi.

***

Hamdi sabah dükkanını erkenden açıp, gereken temizlik ve düzenlenmeyi yaptıktan sonra pastaneye iki poğaça getirmelerini söyledi. Çaycıya da bir duble çay diye işaret etti. Siparişleri geldikten sonra kahvaltısını hızla tamamladı. Akşamdan beri bankacı kızı bir türlü aklından silemiyordu. Ne vardı bu kızda kendisini böylesine etkileyen? Oysa ondan daha güzel nice kızlarla arkadaşlık etmiş ve gezip tozmuştu. Gönül bu dedi. Ota da konar boka da.

Müşterilerine hizmet verirken bir hayli dalgındı. Bu yüzden bazı şeyleri yanlış algılıyor, para alıp verirken yanlışlıklar yapıyordu. Her fırsatta kızı düşünüyordu. Yalnız yaşadığına göre bekar olması gerekiyor. Ya değilse? Ya dulsa? Ah benim geri kafalı ailem, bir dul ile evleneceğim desem etmediklerini koymazlar. Yahu ne dar kafalı adamım ben? Dükkanıma geldi diye hemen sana aşık mı oldu? Be adam. Belli ki o yüksek öğrenim görmüş biri. Sense ortaokulu bile yarım bırakmış birisin. Boşuna mı söylemişler? Davul bile dengi dengine diye. Çıkar onu kafandan. Olmayacak duaya amin denilmez. Bana nice güzel kızlar can atarlarken, ille de o diye niye düşünüyorum? Kalkıp tezgah üzerinde yayılanları toplayıp raflara ve kutulara yerleştirdi.Yerleştirme sırasında bile sakarlığı devam ediyordu.

Akşam vakti olmuştu. Gelir diye umduğu bankacı hanım gelmemişti. Dükkanını kapatıp kararsız adımlarla yürümeye başladı. Yüreğimdeki sıkıntıyı atabilmem için biraz içsem mi? diye düşündü. Yolunu değiştirdi. Eve gitmeyecekti. Ne olur ne olmaz, annesi yine birini bulup niye evlenmiyorsun diye kafa ütülemeye başlayabilirdi. Kendi sıkıntısı kendisine yeterdi. En iyisi bir gazinoya gidip kafayı bulmaktı. İlk gazinoya irip tenha bir masayı seçti. Garsona siparişini verdi. Gece yarısına kadar içmeye devam etti. Tüm bedeni iyice gevşemesine rağmen, kafasının içinde sanki bir dizel motor çalışıyordu. Ama bu motor o bildiğimiz motor sesi yerine Belma, Belma diye ses çıkarıyordu. Düşüncelerine başka yere kaydırmak istediyse de başarılı olamadı. Hesabı ödedikten sonra kalktı. Ağır adımlarla yalpalaya, yalpalaya evine doğru yürüdü. Eve vardığında annesi onu merakla bekliyordu. Zira oğlunun  geç vakitlere kadar dışarıda kalmasına alışık değildi. Merakla,

Nerde kaldın be oğlum? Meraktan çatlatacaktın anneni.

Arkadaşlarla biraz içelim demiştik. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamışız.

Oğlum zorun ne ki böylesine gece yarılarına kadar içiyorsun?

Ne yapayım be anne? Oldu bir kere.

Tamam, tamam hadi git yat artık. Baban uyuyor, uyanmasın. Giiidip yattı. İçkinin etkisiyle sızıp kaldı. Sabah kalktığında başı kazan gibiydi. Canı dükkana bile gitmek istemiyordu. Annesinin hazırladığı kahvaltıyı isteksizce yedi. Dükkanına doğru yürürken ne bu halim? Diye düşündü. Sanki ben değil de ölüm gidiyor. Aşk denilen bu mu yoksa? Daha ilk görüşte insan böylesine aşık olunabiliyor mu? Bu gerçekten aşk. Öyle kolay geçip gidici bir heves değil bu. Nasıl açılırım bu kıza? Hangi cesaretle ona seni seviyorum, hem de deliler gibi diyebileceğim? Bu düşünceler içinde yolun sonuna geldiğini anlamamıştı bile. Cebinden çıkardığı anahtarlarla önce kepengin asma kilidini açtı. Diğer anahtarla da kapıyı açtı. Dükkanın tabanını hafifçe su serptikten sonra, tabanın tümünü süpürüp temizledi. İşini bitirir bitirmez kahvecinin çırağı gelip dükkanının önüne dikildi.

Hamdi ağabey, bir şey istiyor musun? Çay, kahve. İstersen poğaça da söylerim.

İyi ki geldin be Osman. Ben de kahve diye seslenecektim. Bana sade bir kahve getir.

Hayrola abi? Sen kahveyi sade içmezdin. Yoksa sen de mi akşamdan kaldın.

Hadi Osman uzatma. Sen çaycı mısın, yoksa sorgulama memuru mu? Hadi durma, al gel kahvemi. Az sonra getirilen kahveden bir fırt çekti.

Amanin… nasıl içerler zıkkımı böyle? Zehir gibi acı bu be. Fincandaki kahveyi güçlükle içti. Müşteriler gelmeye başladığında sokağa göz attı. Alışılmışın üstünde, ancak bayram arifelerinde rastlanabilen kalabalık vardı.

Bu gün yoğun bir kalabalık var. İşler yoğun olacak gibi. Bu gün beni iyi yoracaklar diye düşündü. Gerçekten gün boyu, müşterilerinin ardı kesilmedi. Akşam üstü, saat on altı sıralarında müşteri gelişi durdu.Günün hasılatını sayarak topladı. Kasayı açıp, dünden kalanları da ekledi. Bir gazeteye sarıp bankanın yolunu tuttu. Bankaya girdiğinde Belma ile göz göze geldiler. Belma, buraya gel diye işaret etti. Hemen oraya gitti. Banka cüzdanıyla birlikte parayı da verdi. Belma,

Siz niye zahmet edip buraya kadar getiriyorsunuz? Biz her gün elemanımızı gönderip günlük hasılatınızı alıp hesabına geçiririz dedi. Hamdi,

Böylesi daha iyi. Siz hasılatı aldırdığınızda buraya gelmeme gerek kalmaz ama, sizi görmekten mahrum olurum dedi. Bunu nasıl söylediğine kendi de şaşırdı. Yüzü kıpkırmızı kesildi. Belma da şaşırmıştı. İçten bir tebessümle,

Sen de haklısın. Bu akşam erken çıkacağız. Senin dükkanına gelir biraz laflarız dedi. İşlemleri tamamlayıp hesap cüzdanını uzatan Belma’ya nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. Kekeleyerek yavaşça,

Sizi özlemle bekleyeceğim dedi.

Saat on dokuza geliyordu ama Belma görünürlerde yoktu. Acaba gelmeyecek mi? Diye düşünürken Belma kapıda göründü. Hemen kalkıp buyur etti. El sıkıştılar.

Önce size ne ikram edeyim.

Hiçbir şey. Sabahtan beri çay içe içe midemiz çay gölü odu.

İyi de adettendir. Mutlaka bir şeyler içmeniz gerekir. Hadi söyle de kahveciye bildireyim.

Varsa sade gazoz alayım.

Olmaz mı efendim? Hemen getirirler. Dışarı çıkıp kahveciye,

İki sade gazoz diye seslendi. Belma’nın karşısındaki koltuğa oturdu.

Ne var, ne yok görmeyeli beri?

Ne olacak? Bankada işlerin tükeneceği mi var? Bu gün güya fazla mesai yapmayacaktık ama, yine de bir saat mesaiye kaldık. Sizin işler nasıl?

Sizi düşünmekten işi düşünecek hal mi kaldı bende?

Aaaa beni niye düşünüyorsun ki?

Bilmiyorum. Daha doğrusu nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Söylemek istedikleri sanki boğazında düğümlenmişti. Durakladığını gören Belma,

Hadi ne duruyorsun? Ne söyleyeceksen söyle. Çekinilecek ne var bunda?

Ne bileyim? Kızarsınız diye korkuyorum.

Karşılıklı konuşuyoruz işte. Bunda kızılacak ne olabilir ki?

Kızmayacaksınız değil mi?

Başıma gelene bak. Ayol niye kızayım?

Belma hanım, sizi ilk gördüğümden beri, size çılgın gibi aşığım.

Bir görüşte, hem de ilk görüşte öyle mi?

Evet, ilk görüşte. Yorumunuz ne olursa olsun, bu bir gerçek.

Peki ilerisi için ne düşünüyorsunuz. Yuva kurmak mı, yoksa gönül eğlendirmek mi?

Delicesine aşık bir insan, gönül eğlendirmeyi nasıl düşünür ki? Elbette sizinle yuva kurmayı düşünüyorum.

Hamdi bey, inanın beni çok şaşırttınız. Bu kararınıza aileniz ne diyecek? Ya senin değil de, kendi düşündükleri birinin gelinleri olmasını düşünüyorlarsa? Ya benim ailem seninle evlenmeme karşı çıkarsa? Bunların hepsi olası şeyler değil mi?

Ailemin bu konuda bana karşı çıkması olası değil.

Ne mutlu sana. Oysa benim ailem, ille de sevemeyeceğim biriyle ille de evleneceksin diye tutturmuşlardı. Baskılarından kurtulmak için buraya atanmamı istedim. Ben de sana bir şey itiraf edeyim. Seni ilk gördüğümde, işte hayallerimi süsleyen erkek demiştim. Yine de hemen evlenmeye kalkışmanın gereksiz olduğuna inanıyorum. Önce yeteri kadar birbirimizi tanımamız gerekir. Evlilik pazara kadar değil, mezara kadar olmalıdır derler. Evlilik öncesi, bir süre arkadaşlık etmenin yararını tartışmak bile istemiyorum.

Çok haklısınız. Peki bu Pazar beraberce Çeşme’ye gidebilir miyiz?

Elbette neden olmasın?

***

Pazarı adeta iple çekti. Sabah erkenden arabasıyla dükkanının önüne geldi. Kararlaştırdığı saatten tam yarım saat önce gelmişti. Az sonra karşıdan Belma göründü. Arabasını çalıştırıp hareket etti. Tam Belma’nın yanında durdu. Belma kapıyı açıp içeri girerken,

Acelen ne böyle? Dükkanının önüne gelmemi bile bekleyemedin. Gören de kızı kaçırıyor diyecek.

Aşk bu Belma’cığım. Amaç bir an önce sana kavuşmak.

Gün gelir usanırsın. O zaman da bu davranışını anımsatırım sana.

Usanmak mı? Senden mi usanacağım? Ne olur Belma’cığım benimle dalga geçme. Şuna kesin olarak inanmanı isterim. Yaşadığım sürece sana tapacağım.

Ne demişler Hamdi’ciğim? Bütün aşklar tatlı başlar ama, sonu genelde hüsranla biter.

Hayır Belma’cığım, bizimki tatlı başladığı gibi ömür boyu tatlı sürecek.

İnşallah dedi Belma.

Araba hızla ilerliyordu. Hamdi,

Belma’cığım, Çeşme’ye daha önce gitmiş miydin?

Hayır Hamdi’cim hiç gitmedim.

O halde eski yoldan gidelim mi? O yolun zirveye ulaştığı yerde Manzara Kahvesi diye bir yer var. Görülmeye değer. O kahveden aşağıdaki doyumsuz güzellikteki manzaraya bakıyorsun. Olağan üstü güzel bir yer.

Sen nasıl istersen öyle olsun. Konuk umduğunu değil bulduğunu yer derler. Bu gün senin konuğunum. Sence nasıl uygunsa öyle yap.

Belma’cım, biz artık bir bütünüz. Konukluktan söz eden kim? Bu yolu çok iyi bilirim. Paralı yol hız manyaklarıyla dolu oluyor.Kaza riski çok yüksek olan bir yol. Bu nedenle daha tenha ve daha az riski olan bu yolu yeğliyorum.

Tamam şekerim. Nasıl istiyorsan öyle olsun. Urla’yı geçtikten sonra araba dik ve uzun bir rampaya tırmanmaya başladı. Kamyonlar olabildiğince yavaş ilerliyorlardı. Zirveyi aşar aşmaz yolun solunda kalan boşluğa saptılar. Arabalar arasında bir yer bulup arabayı park ettiler. Arabadan indiklerinde Belma kahvehaneye çıkacağına yolun karşı tarafına geçti. Aşağıya baktığında yüzlerce metre derinlikteki bir uçurumun kenarında olduğunu fark etti. İçini bir ürperti kapladı. Düşmekten korkar gibi geri çekildi.

Hamdi…. ne egzotik bir yer burası. Ay vallahi, bir daha uçağa bindin mi? diye sorarlarsa, binmedim demeyeceğim. Şuraya baksana. Buranın uçaktan ne farkı var?

Beğendiğine çok sevindim sevgilim. Hadi kahvehaneye çıkıp soğuk bir şeyler içelim. Kahvehaneye çıkıp, manzaranın iyi göründüğü bir masaya oturdular. Soğuk kolalarını ağır, ağır yudumladılar. Hamdi, “hadi gidelim” demese Belma’nın kalkıp ta gitmek aklına gelmeyecek.

Ay hamdi, buranın güzelliği ne böyle? Ya havası? Ne kadar serin bir yer burası?

Serinliği iyi depola. Zira Çeşme’nin sıcağında pişeceğiz. Arzu edersen dönüşte yine bu yoldan döneriz. Yine burada oturup iyice serinleriz.

Tamam sevgilim.

***

Çeşme’de kale yakınlarında arabalarını park edebilecekleri bir yeri zorlukla buldular. Hamdi fotoğraf makinesini sehpasıyla birlikte yanına aldı. Kalenin kapısına doğru yöneldiler. Kapı önündeki aslan heykellerinin yanına geldiklerinde, Belma’ya,

Hadi sevgilim, aslanlardan birinin yanına geç. Makineyi hazırladıktan sonra beraberliğimizin ilk resmini çekelim dedi. Belma aslanın yanına gidip durdu. Sağ kolunu aslanın yelesi üstüne koyup beklemeye başladı. Hamdi makineyi sehpasına takıp gerekli ayarları yaptıktan sonra deklanşöre basıp, hızla aslanın yanına gidip kolunu Belma gibi aslanın yelesi üstüne koydu. Az sonra, makine çıt diye bir ses çıkardı. Resim çekilmişti. Makineyi toplayıp çarşı içine yürüdüler. Kaleyi geçtikten sonra sol taraftaki sokağa saparken bir köpeğin havlaması ilgilerini çekti. Nedense ortalıkta her hangi bir köpek yoktu. Belma,

Hamdi’ciğim yukarıya baksana. Hamdi yukarıya baktığında havlayanın köpek değil de kafesindeki bir papağanın havladığını gördüğünde çok şaşırdı. Bir süre durup papağanı seyrettiler. Daha sonra sokağa girip ilerlediler. Sokağın sonundaki lokantaya girdiler. Lokanta tıklım tıklım doluydu. Boşalacak bir masa beklemek zorunda kaldılar. Uygun bir masa boşaldığında oturdular.

Burası Çeşme’nin en çok iş yapan bir lokantası. Sapa bir yerde kalmasına rağmen, yemeklerindeki lezzet yüzünden her zaman dolu oluyor. En nefis et yemeklerini bu lokantada yemek mümkün oluyor.

Belli oluyor zaten. Diğer lokantalar bomboş dururken burada oturulacak yer bulunmuyor.Garsona iki birer buçuk döner ve iki de ayran söylediler. Yemek sonrası arabanın  yanına döndüler. Arabalarına binip Dalyan’a gittiler. Oradan da sahildeki bir gazinoya. Soğuk biralarını yudumlarken, gelecekleri üzerine uzun uzun söyleştiler. Zamanın hızla akışını fark etmemişlerdi. Neredeyse akşam olacaktı.

Hadi kalkalım sevgilim. Birazdan sarhoş araba kullananlar yüzünden trafikte zor anlar yaşarız. Gerçi yine geldiğimiz yoldan döneceğiz ama, yolcu yolunda gerek. Manzara kahvesinde canımız istediği kadar kalırız. Hesabı ödedikten sonra kalktılar. Arabaya binip geri dönüşü başlattılar. Çeşme’nin dışından geçen caddeye saptılar. Ana yola çıktıklarında trafik iyiden iyiye hareketlenmişti. Manzara kahvesine vardıklarında mola verdiler. Yine manzaraya hakim bir masada oturdular.

Sevgilim, buranın Menemeni ünlüdür. Menemeni sever misin?

Hem de çok severim. Yaz yemeklerinin en lezizidir. Garsona Menemen ve yanında iki de bira getirmesini söylediler. Belma,

Ne yapıyorsun sen? Zaten sahilde yeteri kadar içtik. İçkinin fazlasına haram derler.

Sevgilim sen birayı da mı içkiden sayıyorsun?

Tabi içkiden sayıyorum. Bira da alkollü değil mi?

Biranın alkolünden ne olur sevgilim?

Sevgilim niye öyle söylüyorsun? Alkol alkoldür. Üstelik alkaol şişede durduğu gibi durmaz derler.

Aldırma be sevgilim. Alkol da olsa midemizde uslanır.

Sen öyle de. Hele alkolün etkisiyle olur olmaz yerde hız yap. İlk kavgamızı arabada başlatırız.

Ben seni kırar mıyım sevgilim? Hız yapıp da seni niye korkutayım.

Tamam bu gelenleri içelim ama sakın başka söyleme. Yakında gerçekleştirecekleri evlilikler şerefine kadehleri kaldırdılar. Gecenin yarısı geçmişti. Belma,

Hadi sevgilim kalkalım artık. Gerçi manzara doyulacak gibi değil ama, yarın sabah görevimin başında olmam gerekiyor. Öyle olmasaydı sabaha kadar buradan ayrılmak istemezdim. Hamdi,

Tamam sevgilim kalkalım dedi. Hesabı ödedikten sonra arabaya binip hareket ettiler.

 

***

Belma’nın evine vardıklarında saat ikiyi bulmuştu. Ev sahibinin kendilerini gözettiğinden habersiz, kısa bir veda öpüşü yaptılar. Ev sahibi kiracısının tanımadığı bir erkekle öpüştüğüne çok kızmıştı. Kiracısı eve girer girmez,

Kız sürtük, ne bok yemeye bu saatlere kadar sokaklarda kadın? Hiç utanma sıkılma yok mu sende? Belma bu ağır sözler karşısında şok olmuştu.

Hanım efendi sen ne diyorsun? Ağzından çıkanları kulakların duyuyor mu? Senin kiracınsam esirin değilim ya. Sen ne karışıyorsun benim özel hayatıma? Söylediklerinin tümünü iade ediyorum sana. Sürtük sensin. Ev sahibi sanki kudurmuştu. Hani gücünün yeteceğine inansa, belki de Belma’yı dövmeye kalkışacaktı.

Sabah ola hayrola. Yarın ilk işim seni sokağa atmak olacak.

Haddine düşmüşse bir dene. Burası dağ başı mı be? Hemen ev aramaya başlayacağım ve senin bu lanet evinden çıkacağım.

Utanmadan bir de ev tutup çıkacağım diyor. Hemen çıkacaksın diye bağırıp odasına çekildi. Belma ne olur ne olmaz diye kapısını arkadan kilitledikten sonra, kapının arkasına açılmasını önlemek için eşya yığdı. İçkinin etkisiyle olanları değerlendirmeye gerek görmeden derin bir uykuya daldı.

Sabah iş saatine ucu ucuna uyandı. Kapının arkasına yığdıklarını çektikten sonra, makyaj bile yapmadan yola çıktı. İş başı yaptığında eli işe varmıyordu. Her yaptığı işi isteksizce yapıyordu. Aklı ev sahibinin söylediklerindeydi.

Ah diyordu. Akşam olsa da Hamdi’ciğime bir kavuşsam. O gün akşamın olması sanki çok uzun sürmüştü. Gün bitmek bilmiyordu. Hele şu bir saatlik fazla mesai yok mu? İşin tuzu biberiydi sanki. Mesai bitiminde doğruca Hamdi’nin dükkanına gitti. Olanı biteni anlattı. Hamdi,

Birbirimizi yeteri kadar tanımış bulunuyoruz. En iyisi yıldırım nikahı için başvuruda bulunmak. Böylece ev sorunundan kurtulmuş oluruz.

İyi be Hamdi’cim, evlilik için hiçbir hazırlığım yok ki.

Ona bakarsan benim de yok. Zira seni tanımadan önce evlilik düşüncem yoktu. Bu devirde evlilik için hazırlık yapmaya gerek yok ki. Ne ararsan her şeyin hazırı var. Gücümüzün yettiğini peşin alır, yetmediğini de taksitle alırız.Fırsat bu fırsat, hadi gidip beyaz eşyalara bakalım. Vestel, Profilo ve Arçelik mağazalarını gezdiler. Sonunda Arçelik te karar kıldılar. Buzdolabı, çamaşır makinesi ile fırını taksitle aldılar. Belma mağaza içerisinde diğer ev aletlerini incelerken Hamdi eşyaların götürüleceği adresi yazdırdı. Rondo, fritöz, mikser ve bir de çay makinesi seçen Belma,

Hamdi’ciğim, biz bu eşyaları aldık ama nereye koyacağız? Önce ev tutmamız gerekmez miydi?

Ev tutmamıza gerek yok sevgilim. Bizim evimiz var. Evimiz kiradaydı. Kiracı yeni çıkmıştı. Dip temel boya badana yaptırdığım için henüz kiraya vermemiştim. Şimdilik oraya taşınırız. O evi beğenmezsen, ileride daha büyük bir ev satın alırız.

Evin beğenilmeyeni olurmu? Başımızı sokacak yerimiz olsun yeter. Hele ev kendinin oldu mu? Onu istediğin gibi donatıp güzelleştirirsin.

Evimiz aslında yabana atılacak bir ev değil. İki oda bir salon. Üstelik yeni sayılır. Henüz beş yıllık bir bina.

Hınzır, bunu bana daha önce niye söylemedin?

Ne bileyim ben? Öğünmüş olurum diye düşünmüş olabilirim.

Desene her zamanki mütevazılık halin.

Hadi artık boş verelim artık ev muhabbetini. Mağazalar kapanmadan mobilyalara bakalım. Bir mobilya mağazasına girdiler. İkili baza, çift kişilik yaylı yatak, gardırop, şifoniyer ve tuvalet masası beğendiler. Hamdi ödemek istediğinde,

Hele sen şöyle kenarda dur biraz. Yatak odasını döşemek gelin hanımın yükümlülüğüdür. İzin ver de bunları ben ödeyeyim.

Sen ben var mı sevgilim? Ha sen ödemişsin, ha ben. Ne çıkar bundan?

Olsun biz yine de kurallara, geleneklere uyalım. Mağaza sahibi,

Hanım efendi ödemeyi hemen yapmanıza gerek yok ki. Biz sizi sıkıştırmayız. Elinize geçtikçe ödersiniz.

Yol yürümekle, borç ödemekle tükenirmiş. Bir an önce ödeyeyim ki, iş başında birde bunu düşünmeyeyim.

Peki hanım efendi siz bilirsiniz.

Eşyaları mesai sonunda gönderirseniz memnun olurum dedi. Adresi verdikten sonra iş yerine geri döndüler.

***

Hamdi sabah erkenden dükkanını açtı. Saat sekiz buçukta cama az sonra geleceğim diye yazdığı bir kağıdı selobantla yapıştırdıktan sonra tanıdığı bir avukata gitti.Avukata yıldırım nikahı yaptırmak istediğini, bu nedenle nikah için ne gerekeceğini sordu. Avukat,

Öyle her isteyene yıldırım nikahı kıymazlar. Yıldırım nikahı için bazı gerekçeler vardır. Örneğin, ölümcül bir hastalık, ağır hasta bir ana veya baba veya bunlara benzer haklı nedenler olabilir. Ama tanıdığın bir doktor varsa, öyle bir raporu kolayca alabilirsin. Doğal olarak bu doktorun resmi bir yerde çalışıyor olması gerekir. Sen raporu al gel, ben geriye kalanını tamamlarım dedi.

Hükümet tabibiyle iyi görüşüyordu. Hemen gidip durumu anlattı. Doktor,

Kolay iş o dedi. Avukat gerekeni yapsın. Davayı açsın. Mahkeme bizden resmi rapor ister. Ben de gerektiği şekilde raporu yazarım. Daha sonra mahkemenin istediği rapora Hamdi için, “ileri derecede kalp hastasıdır” diye yazıldı.

Rapor işi hal olduktan sonra, sıra gelin hanımın doğum yeri olan Demirci Nüfus Dairesine telgraf çekmeye geldi. Hamdi,

Kaç gün sürer bu işlemler diye sordu?

Üç günden fazla süreceğini sanmam.

O halde ben nikah davetiyelerini hemen bastırayım.

Sakın ha.

Neden?

Olur mu hiç? Çektiğimiz telgrafa “Hüseyin oğlu Belma Tanrıkulu’nun evlenmesinde sakınca yoktur” diye karşılık gelirse, nikah memuru bu nikahı kıyar mı sanıyorsun?

Hadi canım sende. Böyle saçmalık olur mu?

Olur Hamdi bey olur. Burası Türkiye. Bu ülkede her şey olur.

***

Çektikleri telgrafın karşılığı aynen şöyle gelmişti. “Nüfus müdürlüğümüz kütüğünde kayıtlı Hüseyin oğlu Belma Tanrıkulu’nun evlenmesinde sakınca yoktur” Telgrafı okuduğunda yüzü renkten renge girdi.

Vay be dedi. Avukat bey ne denli haklıymış. İsmiyle cismiyle kız oğlan kızı erkek yapıp çıktılar. Bir de askere çağırsalardı bari. Doğruca avukata gitti. Avukat,

Telgrafı yenileyelim ve telefonla da uyaralım dedi. Hazırlanan telgraf örneğiyle yine postaneye gitti. Rehberden nüfus dairesinin telefon numarasını bulup telefon açtı. Görevliye yapılan yanlışlığı anlattı. Görevli,

Özür dilerim. İşler öylesine yoğun ki, dikkatimden kaçmış. Gerekeni hemen yapacağım. Gelen yanıt telgrafında hata düzeltilmişti. Davetiye bastırmak için sakınca kalmamıştı.

Ev sahibi Saime hanım, kiracısının sabah erkenden çıkıp, akşamları geç gelmesine çok fena bozuluyordu. Konuk gelen karşı komşusu Fatma hanıma dert yanıyordu.

Bu ne biçim kız a kardeş. Ağzıma yakıştıramadığımdan söylemek istemiyorum ama yine de söyleyeceğim. Bu ne iştir böyle kardeş? Bunun yaptığı fahişelik değil de ne? Geçen gün gece yarısı geçtiği halde gelmemesi beni meraklandırmıştı. Gözüme uyku girmedi. Saat ikiyi geçtiğinde evimin önünde bir araba durdu. Bir de baktım bizim küçük hanım arabadan iniyor. Arabayı sürende arabadan inip yanına geldi. Perdenin aralığından dikkatle izliyorum. Aaa kardeş ne göreyim? Dudak dudağa öpüşmüyorlar mı? Hem de sokağın ortasında İnan dondum kaldım. Eve girmesini bekledim. İçeri girince açtım ağzımı yumdum gözümü. Sen ne biçim kızsın böyle? Sende hiç utanma arlanma yok mu diye verdim veriştirdim. Ay kardeş bana “sen ne karışıyorsun” demez mi? Cinler tepeme toplandı. Tez evimden çık dedim. Çıkmazsan eşyalarını evimden atarım dedim. “ Sıkıyorsa at” demez mi? Vallahi kardeş bu kadar da yüzsüzlüğü beklemiyordum. Evimden defolup gitmesini dört gözle bekliyorum.

Ay… Saime kardeş, hani sen anlatmasan yalan diye inanmayacağım. Ama sen anlatınca doğruluğundan hiç şüphe etmem. Oysa gelip giderken ne kadar hanım, hanımcık bir hali var. Allah var, ne saklayayım. İçimden Allah inşallah bu kızı benim oğluma kısmet eder demiştim.

Aman kardeşim tövbe de. Ağzından yel alsın inşallah. Senin oğlun altın değerinde bir çocuk. Altından da öte pırlanta gibi maşallah. Bula bula oğluna bu fahişeyi mi buldun? Aman aklından geçeni kimse duymasın. Oğlunun itibarı beş paralık olur alimallah.

Tövbe de Saime hanımcığım. Bunu senden başkasına söyler miyim? Fatma hanım, aldığı bilgileri geç kalmadan yaymak için kalktı.

Bana müsaade kardeş. Varam gidem, evde iş bitmiyor ki.

İzin senin Fatma hanım. Doğru söylüyorsun. Ev işi biter mi kardeş? Kapıyı ardından kapatırken söyleniyordu.

Gidinin kaltağı, aldığın bilgileri yaymak için nasıl da acele ediyorsun?

***

Bastırdığı davetiyeleri Belma’ya götürdü. Belma,

Benim burada tanıdığım kimse yok. Sadece bankamızdaki arkadaşlarıma fazlaca vereceğim. Belki arkadaşlarını da nikahımıza getirmek isterler. Yalnız bir tanesini özellikle benim ev sahbime beraberce götüreceğiz. Davetiyeyi verirken nikahımıza seni de bekliyoruz dediğimizde acuze karının yüzünün ne hale geleceğini görmek istiyorum.

Aman be Belma, sen halen orada mısın? Boş ver. Herkes yaptığından utansın.

O herkes gibi olsaydı belki utanmayı bilirdi. Onun utanacağını hiç sanmıyorum. Olsa olsa evlendiğimize bozulacaktır. Nasıl bozulduğunu görmekten büyük haz alacağım. Az buz değildi söyledikleri.

Deymez ama, nasıl istersen öyle olsun. Davetiyeyi beraberce götürüp verdiler. Verirken,

Saime teyzeciğim, O gece Hamdi ile öpüştüğümüzü görmeni kapı kapı gezip anlatmadığın komşu bırakmamışsın. Sokaktan geçenleri bile çevirip anlatmışsın. Sen her şeyde kötülük arar olmuşsun. Zira senin için kara. Sen genç bir kızın namusuna çamur atmanın ne denli büyük bir erdensizlik olduğunu nereden bileceksin? Namus senin defterinde yazmıyor ki. Nikahıma bir çok genç kız gelecek. Gel ki dedikodu defterinde yeni sayfalar açasın. Hoşça kal bile demeden ayrıldılar. Saime hanım söylenenlere çok bozulmuştu. Arkalarından,

Bu gördüğünüz en son mürüvvetiniz olur inşallah diye beddua etti.

***

Nikah salonu oldukça kalabalık ve o denli seçkin konuklarla doluydu. Hamdi’nin şahitliğini Ticaret Odası başkanı, Belma’nın şahitliğini ise çalıştığı bankanın müdürü yapmak üzere nikah masasına davet edildiler. Nikahı kıymak üzere belediye başkanı masadaki yerini aldı. Nikah sonrası kutlamaların ardı arkası kesilmiyordu. Takılar için ne gelinin, ne de damadın göğsünde yer kalmamıştı. Nikah için hazırlanmış araba nikah salonunun önünde genç evlileri bekliyordu. Arabaya bindiler. Arkalarında uzun bir konvoy oluştu. Şehir içinde atılan turdan sonra evlerine geldiler.

Sabah erken kalktılar. Balayına çıkacakları için arabasına bakım yaptırmıştı. Önce dükkanına gitti. Cama 10. 07. 1990 dan 10. 08. 1990 tarihine kadar kapalıdır  Müşterilerimden özür dilerim diye bir yazı yapıştırdı. Sanayi sitesine giderek tamir haneden arabasını alıp evine döndü. Yanlarına almaları gerekenleri arabanın bagajına yerleştirdikten sonra yola çıktılar. Hamdi,

Hadi sevgilim, söyle bakalım nereden başlıyoruz.

Sen nereden istiyorsan oradan sevgilim.

Hadi canım nazlanma.Söyle de oradan başlayalım.

Madem ki ısrar ediyorsun, Manzara kahvesinden.

İnan bana sevgilim ben de aynı şeyi düşünmüştüm. İzmir’in sıkışık trafiğinde bir hayli sıkıldılar. İnciraltı’ndan sonra trafik rahatladı. Urla’dan sonra ise neredeyse yol tamamen boştu. Manzara kahvesinde durdular. Manzarayı en iyi görebilecekleri bir masaya oturdular. Menemen ile iki de bira söylediler. Yemekten sonra geri döndüler. Seferihisar sapağından saptılar. Sağı solu marul tarlaları ve çiçek bahçeleriyle dolu yoldan ilerlediler. Yol oldukça bakımlıydı. Kuşadası’na vardıklarında gözlerine inanamadı.

Ay hamdi’ciğim ne muhteşem ter burası.

Arabamızı yatak ayırttığımız otele bıraktıktan sonra kenti doya doya gezeriz. Burası öyle yoğun kalabalık ki, arabayla gezmek olası değil.

Sen nasıl istersen sevgilim. Arabayı otel park yerine bıraktıktan ssonra el ele tutuşup kenti gezmeye başladılar. Belma Güvercin adasını olağan üstü güzellikte buldu. Gördüklerine hayran olamamak mümkün değildi. Akşam yemeğini sahildeki bir lokantada yediler. Belma Hamdi’nin içki siparişine karşı çıktı.

Hamdi’ciğim, gerçekten beni seviyorsan içki içme dedi.

Bak sevgilim burası ne kadar güzel. Hava desen olağan üstü güzellikte. Şu serinliğe bak. Burada içmeyeceksin de nerede içeceksin?

Alkolik olmaya hiç niyetim yok. İkimiz de içmeyeceğiz.

Tamam sevgilim, seni kırar mıyım ben? Gece yarısından sonra otele döndüler. Kuşadası’nda üç gün kaldılar. Dördüncü gün yine yola çıktılar. Bu kez yolculukları Bodrum’aydı. Bafa gölündeki balık lokantasında mola verdiler. Göl kenarındaki gazinoda nefis balıklarla karınlarını doyurdular. Belma, Hamdi’ye içkinin adını bile anmasına izin vermiyordu. Yine yola koyuldular. Milas’ı  geçtikten sonra, Güllük yoluna saptılar.

Burada Kaptan oteli diye bir yer var. Boş odaları varsa bir gece de burada kalırız sevgilim.

Sana baştan söyledim sevgilim. Sen nasıl istersen öyle olsun diye.

Kalacağımız otel lüks değil ama, insanın kendi havasındaki bir yer.  Beğenmezsen yola devam ederiz. Otel küçük bir tepenin üzerinde, Güllük körfezine hakim bir yerdeydi. Boş oda vardı. Komi arabaya gidip bagajdaki valizi odaya taşıdı. Balkona oturdular. Hem körfez, hem kentin bazı evleri sanki ayaklarının altındaydı. Akşam yemeğini otel sahibinin hazırladıkları köy sofrasında yediler. Bu tarz yemek Belma’nın çok hoşuna gitmişti.

Hamdi’ciğim, buradan sonra nereye gidiyoruz?

Tabi ki Bodrum’a.

Peki Bodrum’a gitmesek olmaz mı?

Tabi olmaz sevgilim. Otelde yerimizi ayırtmıştık.

Telefon edip iptal ettirirsin.

Burası küçük bir yer. Çabuk bıkarsın.

İnsaf et sevgilim. Şu güzelliğe bak. Böyle bir yerden bıkılır mı? Ama sen bıkarsan bir şey diyemem.

Yanımda sen varken benim için her yer cennet. Dilersen emekliliğimizde buraya yerleşiriz.

Olabilir. Neden olmasın?

Hadi öyleyse bir tekne kiralayıp Bodrum’a kadar olan koyları görelim.

Bodrum buraya uzak mı?

Yanılmıyorsam yirmi beş kilometre kadar.

Desene çok yakınmışız Bodrum’a

Aslında koylar karayolundan da görülüyor. Denizden görmek çok daha güzel.

Hadi öyleyse güzel olanı yapalım. Limandaki teknelerden birini kiralayalım.

Bu saatten ve bunca yorgunluktan sonra mı? Bu gezinin yarını yok mu? Bu gece iyice dinlendikten sonra tekne kiralarız. Zaten gün kavuşmasına ne kaldı?

Haklısın sevgilim.

***

Sabah limandaki bir tur teknesiyle anlaşıp denize açıldılar. Öğlen ve akşam yemekleri teknedendi. Üstelik tekne gece yarısına kadar hizmetlerinde olacaktı. Koyların güzelliği karşısında sanki büyülenmişlerdi. Geziyi gece yarısına kadar sürdürdüler. Yorgunluklarını ancak otele döndükten sonra fark ettiler. Alışık olmadıkları deniz yolculuğuyla çok sarsılmışlardı. Hele Belma’nın baş dönmesi geçmek bilmiyordu. Yatar yatmaz derin bir uykuya daldılar. Sabah yine erken kalktılar. Sahile inip bir süre gezdikten sonra bir balıkçı lokantasında kahvaltı yaptılar. Kahvaltı sonrası kahvelerini yudumlarlarken,

Nasıl buldun Güllüğü? Hoşuna gitti mi?

Hoşuma gitmez olur mu sevgilim? Olağan üstü bir yer.

Burada kalmaya devam edelim mi? Yoksa gezimizi sürdürelim mi?

Bilmem ki, gideceğimiz yerler de bu denli güzel ise devam edelim.

Güzel olmasa gidelim der miydim?

O halde yolcu yolunda gerek. Hemen yola çıkalım.

Çıkalım sevgilim. Otele dönüp hesabı keserken komi valizi arabaya taşıyıp bagaja yerleştirdi. Komiye yüklü bir bahşiş verdikten sonra hareket ettiler. Hamdi üzerinde gittikleri yolu göstererek,

Ne kadar geniş ve bakımlı yol değil mi? Eskiden Milas Bodrum arasındaki yol yetmiş kilometre idi. Bu yol ile kırk kilometreye düştü. Bodrum ile Milas gidiş gelişlerini çok rahatlattı. Oysa ben o eski yolu arıyorum. Orman içinden kıvrıla kıvrıla giden yol Mumcular’dan geçerdi. Hani Karaova düğünü diye bir türkü var ya, türküdeki Karaova Mumcular’ın eski adı. Türküde anlatılanların yaşandığı yerdir.

Ya öyle mi? Ben de merak ediyordum, bu Karaova dedikleri yer neresi diye.

Muğla folkloru için başta Ferayi olmak üzere Karaova düğünü ile Bodrum hakiminin çok özel bir yeri vardır.

Desene bu yörenin insanları olabildiğince duygulu insanlar. Baksana her olaya bir türkü yapmışlar.

Belki de insanlarının çok duygulu ve sevecen olmaları nedeniyle ülkemizde ilk turizm hareketinin Bodrum’da başlamasına neden olmuştur. Gerçi Bodrum’un turizme açılmasında Balıkçı’nın etkisi çok büyük olmuştur.

Balıkçı da kim?

Halikarnas Balıkçısı, Yani Cevat Şakir Kabaağaçlı.

Ha.. öyle de de anlayayım. Sadece Balıkçı deyince algılayamamıştım. Az sonra Bodrum kalesi göründüğünde Belma,

Kaleye baksana sevgilim. Resimlerde görüp hayran kaldığım bu kaleyle karşılaşmak ne güzel bir durum. İnan gözlerime inanamıyorum.

Sana gideceğimiz her yer birbirinden ilginç ve değişik güzelliklerle dolu olduğunu söylemiştim değil mi sevgilim?

Evet sevgilim söylemiştin ama ben bu kadarını ummuyordum.

Arabamızı park ettikten sonra dünyanın en ünlü su altı müzesini de gezeriz. Sonra da öğlen yemeğimizi yer otelimize çekiliriz. Zira Bodrum’da hayat gece yarısından sonra başlar. Bodrum’un geceleri olağan üstü hareketlidir. Gündüzün sıcağı nedeniyle hareketlilik gece başlar.

Kılavuzum sensin sevgilim. Bana hiçbir şey sorma. Ne yapmak gerekiyorsa kararını sen ver. Kaleyi ve su altı müzesini gezdikten sonra kale yakınlarındaki çarşı içindeki bir köfteciye girdiler. Masaya oturup siparişlerini verdikten sonra, Hamdi,

Bu dükkandaki sadelik seni aldatmasın sevgilim. Bodrum’da en lezzetli köfteyi ancak bu dükkanda yiyebiliriz.

Kokusundan belli sevgilim. Hani çok aç olsam açlıktan diyeceğim. Oysa aç değilim. Köfteler gerçekten nefisti. Köfteciden çıktıktan sonra otele gittiler. Odalarındaki klimanın serinliği bedenlerini harekete geçirdi. Soyunup yatağa girdiler. Doyumsuz ir hazla uzun uzun seviştiler. Karınları acıkıncaya kadar da yataktan çıkmadılar. Banyo yaptıktan sonra giyinip çıktılar. Orhan’ın yerine gidip oturdular. Balıktan sonra karışık ızgara söylediler.

Sevgilim, içki de söylemem kızmazsın değil mi?

Aslında kızmam gerekir ama, nasıl olsa araba kullanmayacaksın. Bu gecelik idare ederiz. Yemekten sonra diskoya gittiler.Gece boyunca doyasıya dans ettiler. Disko sabaha karşı dağıldığında kaldıkları otele döndüler. Ertesi gün öğlen vakti kalktılar. Bir hafta boyu doyasıya eğlendiler.

***

Sabah erken kalktılar..

Sevgilim, Bodrum’da yaşam güzel ama, senin görmeni istediğim başka güzellikler de var. Buradan Muğla’ya, oradan da Dalyan’a geçeceğiz. Dalyan’ın güzelliklerine doyamayacaksın. Marmaris’e bir başka zaman gideriz. Marmaris’e gidip te Datça’ya gitmemek olmaz. Bu nedenle Marmaris’e gitmeyi başka bir zamana bırakacağız. Zira gezi programımız çok zengin. Marmaris ve Datça’yı dar bir programa sıkıştırmayalım.

Ta… baştan söylemiştim sevgilim. Sen nasıl istiyorsan öyle olsun diye.Muğla’dan sonra çıktıkları uzun rampadan sonra zirveden aşağıdaki ovanın görüntüsü anlatılamayacak kadar güzeldi. O korkunç yükseklikten aşağılara bakmaktan çok etkilenmişti.

Sevgilim, burası neresi?

Devrant güzelim. Aşağıda gördüğün o yeşillikler içindeki köyün adı Gülağzı köyü.

Sevgilim burası ne enteresan bir yer böyle. İnsanı sanki büyülüyor.

Hele biraz sabret sevgilim. Az sonra Sakar’a çıkacağız. Gökova ayaklarının altına serilmiş gibi olacak. Manzara kahvesinde sanki uçaktayım gibiyim demiştin. Oysa orada gerçekten uçaktaymışsın gibi olacaksın. Zira Sakar’ın yüksekliği Manzara kahvesinin hemen hemen iki katı. Gökova’ya altı yüz atmış metre yükseklikten bakacaksın. Sakar’da zirveye ulaştıklarında, orman idaresinin mini parkında arabayı park ettiler.

Hadi gel sevgilim. Şuradan aşağıya bak bakalım ne hissedeceksin? Belma aşağıya bakar bakmaz.,

Ay….  bir çığlık atarak eşine sarıldı.

Sevgilim burası ne böyle. Hayatımda bu kadar derin bir uçurum görmedim.

Korkmana gerek yok sevgilim. Yeter ki kenara çok yaklaşma.

Kıyıya yanaşmak kimin haddine? Sanki buradan aşağı uçacakmışım gibi oluyorum. Sen bu ova için Gökova demiştin değil mi?

Evet sevgilim.

Ayol neresi gök bunun. Olabildiğince yemyeşil bir ova.

Haklısın sevgilim. Yöre dilinde gök yeşil anlamında kullanılmaktadır. Bu nedenle Gökova demişler.

Anladım sevgilim. Peki şu aşağıda daha değişik tondaki yeşil şerit ne öyle.

Orası Marmaris yolu. Geçmişte yolun geçtiği yer bataklıkmış. Muğla’nın Recai Güreli adında çok çalışkan ve bilgili bir valisi varmış. Bataklığı kurutmak için Avustralya’dan getirttiği Okaliptüs fidanlarını yol boyuna dikerek bataklığın kurumasını sağlamış. Gördüğün o değişik tondaki yeşil şeridi o Okaliptüs ağaçları oluşturuyor. Çokça resim çektikten sonra yola devam ettiler.

Bak sevgilim, şimdi eski yola girip azmağın yanından yola devam edeceğiz. Orada da ummadığın güzelliklerle karşılaşacaksın. Düzlüğe iyice yaklaştıklarında yolun solundaki fırının önünde durup ekmek aldılar. Belma,

Bu ekmeği nereye götüreceğiz diye sordu.

Ne götürmesi güzelim, yolda giderken yiyeceğiz.

Böyle kuru kuru mu?

Hele sen o ekmeğin tadına bak, yenip yenmeyeceğini sonra konuşuruz. Belma küçük bir parça koparıp ağzına attı.

Hamdi’ciğim ne kadar lezzetli bu ekmek böyle.

Lezzetli olmasa alır mıydık sevgilim. Azmakla dağın arasındaki yoldan biraz gittikten sonra, azmağın bittiği yerde durdular. Arabadan indiler.

Bak sevgilim, burada ne çok su kaynakları var. Sahil boyunca bu kaynaklardan on binlerce var. Kimi kış aylarında kaynar, kimi de yaz aylarında. Kiminin tadı güzeldir kimi de yavandır. Yaz aylarında akanların kaynağı karlı dağlardır. Sıcaklar bastırıp karlar erimeye başladı mı akmaya başlarlar. Hadi bakalım buraya kadar gelmişken değirmene de gidelim diyerek ağaçlardan oluşmuş bir tünel gibi yere girdiler. Tünelin sonunda gözlerine inanamadı. Büyükçe bir havuzun yükseltisinden düşüp hızlanan su bir değirmenin çarkını döndürüyordu. Kendilerini Yeşil gözlü bir kadın karşıladı.

Hoş geldiniz dedi kadın.

Hoş bulduk dediler. Biz yeni evliyiz. Balayı seyahatine çıktık. Geçerken değirmeninizi görelim dedik.

Çok eyi ettiniz dedi kadın. Siz eğelene durun deyip değirmene girdi. Az sonra elinde kocaman bir ev yapımı ekmek parçasıyla döndü.

Alın bakayım diyerek ekmeği uzattı.

Bu değirmenin öğüttüğü undan yapılan ekmeğin tadına doyum olmaz. Şimdilerde evlerde artık ekmek yapiliymaz. Sizin şeherliler bu ekmeği biliymazlar dedi. Teşekkür ederek ekmeği aldılar. Orada da değirmenci kadını da aralarına alıp resim çektiler. Belma,

Ablacığım bu konuk severliğini ömrümce unutmayacağım. Bir dahaki gelişimizde sana çektiğimiz resimlerden getireceğim. Gelemeyecek olursak posta ile gönderiz.

Eh, siz bilin gari. Vedalaşıp ayrılılar. Yine o yeşil tünelden geçerek arabaya gittiler. Ulu Okaliptüs ağaçlarının olduğu yola geldiklerinde Belma,

Ne olur sevgilim şu yola girip biraz gidip dönelim dedi. Hamdi hemen direksiyonu o yola kırdı. Yolun sonuna kadar gittikten sonra geri döndüler. Köyceğiz Fethiye yazan levhadan dönüp yollarına devam ettiler. Köyceğizi geçtikten sonra Kaunus ve Dalyan yazılı levhanın gösterdiği yola saptılar. Yol doyumsuz güzellikte yeşilliklerin içinden geçiyordu.

Bak sevgilim Dalyan’a geldik. Dalyan Köyceğiz gölünü denize bağlayan boğazda kurulu olan bir yerleşimdir. Göl hemen şuradan başlar ve Köyceğiz’e kadar uzanır. Ülkemizin büyük gölleri arasında sayılır. Bu boğazın adı Dalyan boğazıdır. Görmüş olduğun tekneler boğazın denize bağlandığı yerdeki kumsala yolcu taşırlar. Teknenin hızına göre yaklaşık kırk dakikalık bir yolculuktan sonra denize ulaşılır. Yemyeşil bir doğanın içerisinde ilerlenildiğinden zamanın nasıl geçtiğini anlayamazsın. Yolculuğun bitmemesini dilersin.Şu karşıda gördüklerin de Likyalılara ait kaya mezarları. Bu mezarların Kaunus kralları ve yakınları için yapıldığı bilinmektedir. Antik Kaunus kalıntıları ise şu karşıdaki görünen harabelerdir. Arkeolojiye merakın varsa gider gezeriz. Önce ileride Ada gazinosu var. Orada seni çok güzel bir sürpriz bekliyor. Tekrar arabaya bindiler. İki yüz metre kadar gittiler. Yolun sağındaki limon bahçesinin önünde durdular. Limon ağaçlarının altında masalar ve sandalyeler vardı. Bahçeye girdiler. İleride bağ evini andıran bir ev vardı.

Sevgilim Ada gazinosu dediğin yer yoksa burası mı?

Evet sevgilim burası. Binaya girdiler. Mutfak bölümünde yaşlıca bir adam vardı. Kendilerini görünce elindeki işi bırakıp yanlarına geldi.

Vay… kimleri görüyorum diyerek Hamdi’nin boynuna sarıldı. Uzunca bir süre ayrılmadılar. Hamdi,

Tanıştırayım dedi. Bu benim hasan ağabeyim. Bu da eşim Belma.Tokalaştılar.

Sizi şöyle boğaz yanına alayım diyerek boğaza oldukça yakın, büyük bir limon ağacının altındaki masaya buyur etti. Ağaca uzanıp portakal büyüklüğündeki limonlardan koparıp masanın üstüne koydu ve,

Oturun bakalım. Tekrar hoş geldiniz dedi. Hal hatır sorulduktan sonra,

Bak işte Hamdi, şimdi size darılmayayım da ne yapayım? Benim can kardeşim evleniyor ama, ağabeyinin haberi olmuyor ve düğününe davet edilmiyor.

Ağabey çok haklısın ama, yıldırım nikahıyla evlendiğimizi söylersem kırgınlığın geçer değil mi?

Hamdi’cim şaka söyledim. Hasan ağabeyin sana hiç darılır mı? Davet ve katılma önemli değil. Yeter ki siz mutlu olun. Ne yiyeceksiniz diye sormayacağım. Ağabeyiniz size özel bir mönü hazırlar. Siz keyfinize bakın. Limonlarımı size anlatmama gerek yok. İlk iş size bıçak göndereyim diyerek kalktı. Hamdi,

Bak sevgilim bu limonlar yedi veren limonları. Bunları kabuğunu soyarak portakal gibi yemeyi çok severim. Hasan ağabeyim unutmamış sevdiğimi. Bıçak gelsin soyar yeriz.

İyi hoş ta, her gelenin önüne böyle limon yığarsa kendisine kalmaz.

Yok canım sende. Adı üstünde yedi veren limonu. Yıl boyu üzerlerinde limon hiç eksilmez. Kestikçe meyve döker. Garson tabak ve bıçak getirdi. Hamdi limonlardan ikisini incecik soydu ve dilimledi. Belma bir dilimini alıp ağzına attı. Yüzünü ekşitti. Çiğnediklerini yuttuktan sonra,

Hamdi’ciğim bu nasıl bir limon böyle. Diğer limonlar kadar ekşi değil ama tatlı da değil.

Bergamotla limon arası bir meyve bu. Çok severim bu limonu. Geçmişte bu yörede bir süre kalmıştım. Beşer, onar kilo alır portakal niyetine yerdim.  Belki bunlar yüzünden hiç grip olmazdım. Zaten giderken en az on kilo toplayıp götüreceğim.

Hadi canım, aç gözlü mü dedirteceksin kendine.

Niye desin ki? O beni öz kardeşi kadar sever. Ben de onu öz bir ağabey gibi severim. Konuşurlarken, garson kocaman bir tabak içerisinde getirdiği balıkları masanın üzerine bıraktı. Çatal ve peçeteleri önlerine koydu. Diğer garson büyük bir tabakta salata ve bir sürahi de su getirdi.

Belma’cığım, acele etmemize gerek yok. Nasıl olsa bu geceyi burada geçireceğiz. Kumsala yarın gideriz.

Nasıl istersen canım. Garson önlerinde dikilmiş, başka bir istekleri var mı? diye bekliyordu. Neden sonra garsonun beklediğini fark ettiler. Garsona sordu,

Niye bekliyorsun?

İçki olarak ne almak istersiniz? Söylemediniz de.

Bir ufak şişe votka ve iki de bira

Baş üstüne efendim.

Sevgilim, kaç defa söyleyeceğim sana. İçki içmeni istemiyorum diye? Bu gidişle ikimiz de ayyaş olacağız.

İyi de bu gün araba kullanmayacağım ki.

İyi be araba kullanılmayacak diye durmadan içelim

Balayımızdan sonra nasıl olsa işten başımızı kaldıramayacağız. O zaman içmek kimin aklına gelir ki.

Ayyaş olmandan korkuyorum. Tiryakilik yaparsa kolay beri bırakamazsın.

Korkmana gerek yok canım.

Ara sıra kalkıp ağaçlar arasında gezindiler. Gece yarısına kadar orada kaldılar. Fırsat buldukça Hasan ağabeyi de yanlarına geliyordu. Kalktıklarında hesap istediler. Hasan ağabeyi,

Ne hesabı? Gördüğüm kadarıyla gidecek gibi bir haliniz var. Nereye gitmeyi düşünüyorsunuz?

Çıkıp bir oda bakacağız.

Hamdi kardeş, ayıp olmuyor mu? Yengeniz yatağınızı çoktan hazırladı. Siz bizim konuğumuzsunuz. Gerçi bizim malikane lüks değil ama idare eder.

Hasan ağabey, inan bizi mahcup ediyorsunuz.

Hadi canım uzatmayın. Uykunuz geldiyse gidip yatabilirsiniz. Yok daha oturacağız derseniz, kapı açık. Ne zaman isterseniz gider yatarsınız. Bak karşıda ki evde bir oda sizin için hazırlandı.

Ağabey, niye bu kadar zahmete giriyorsunuz?

Oradaki odayı yalnızca sizin gibi değer verdiğim konuklarım için hazırladım. Uykunuz geldiğinde gider yatarsınız. Fazla uzatmanıza gerek yok.

Size teşekkür etmekten başka bir şey elimizden gelmez. Emir demiri keser derler. Biz de ağabeyimizin emrine uyacağız.

Hadi Allah rahatlık versin.

Size de ağabey.

***

Bindikleri tekne boğazda ağır, ağır yol alıyordu. Kimileri ayaklarını boğazın ılık sularına sarkıtmış, neşe içinde çığlık atıyor, kimi ise gönlünce şarkılar söylüyorlardı. Belma Hamdi’ye sımsıkı sarılmış, gördükleri karşısında büyülenmiş gibi hareketsiz duruyordu.Sazların arasında kaybolurcasına gitmek ne hoş bir olguydu. Boğazın sonunda tekneden indiler. Belma ayakkabılarını ayağından çıkarmıştı. Denize bir an önce ulaşmak için hızla kumda yürümeye başladı. Üç beş adım attıktan sonra bir çığlık atarak geriye döndü. Hamdi eşinin haline kahkahalarla gülüyordu.

Ne oldu sevgilim?

Yandım Hamdi’ciğim, inan ayaklarım yandı kavruldu. Ne bu kumların sıcaklığı böyle. Kum değil sanki kor ateş.

Burada Akdeniz iklimi hakim. Elbette kumlar yakıcı olacak. Avrupalılar boşuna mı? buralara geliyor. Karettakarettalar bahane. Amaçları bu yakıcı kumlarda kavrulup bronzlaşmak.

Aman sevgilim, bu kumlarda yalınayak dolaşamam.

Ayaklarını yavaş, yavaş alıştıracaksın. Önce soyunabileceğimiz boş bir kabin bulalım. Kumsaldaki gazinonun soyunma odası olarak müşterilerine sunduğu bir barakaya girerek soyunup mayolarını giydiler. Duşta ayaklarını serinlettikten sonra ,

Hadi sevgilim, ayaklarımız yanmadan koşup denize dalalım. Hızla koşarak denize ulaştılar. Kendilerini denizin serin sularına bıraktılar. Öğlen sıcağı iyice bastırdığında denizden çıkıp, gazinonun hasır ve sazlarla örtülü çardağının altında boş buldukları bir masada oturdular. Saat on altıda tekrar denize girdiler. On sekize kadar da hiç çıkmadılar. Denizden çıktıktan sonra duş alıp giyindiler. Gazinonun hesabını ödedikten sonra dönüş için yine tekneye bindiler. Dalyan’a vardıklarında Belma,

Sevgilim ben inmiyorum. Tekrar kumsala kadar gidip gelmek istiyorum.

Tamam sevgilim. Yalnız bu tekneden inmemiz gerekiyor. Sırada olana bineceğiz. Bu teknenin sırası gelinceye kadar çok beklememiz gerekir. Sırada olana geçtiler.  Boğazın sonunda hemen dönüş yapacak olan tekneye geçtiler. Ada gazinosuna döndüklerinde, Hasan ağabeyleri onları bekliyordu.

Nerede kaldınız yahu. Öğlen yemeği için balık ve yemek hazırlamıştım. Yengeniz ne güzel Dümbelek (Esas adı Düğerek’tir. Düğerekliler köylerine Dümbelek derler) yemeği hazırlamıştı. Gelmediniz. Akşama da gelmeyeceksiniz sanıp merakta kaldım. Belma,

Ay Hasan ağabeycim, o boğazın güzelliğine doyamadım. Boğazda tekneyle gidip gelmeye bayıldım. Bu yüzden iki kere gidip geldik.

Hadi bakalım, nereye oturacaksanız oturun da servis yaptırayım. Hamdi,

Hasan ağabey, hani senin burada hiç müzik çalmıyor ya.

Sorma be hamdi’ciğim. Benim o emektar teyp yine bozuldu da.

Ben biliyordum zaten. Bu yüzden hazırlıklı geldim. Gel bakalım beğenecek misin? Arabanın yanına gittiler. Bagajı açıp kocaman bir kutu çıkardı.

Al bakalım beğenecek misin?

Bu ne böyle yahu? Kocaman bir müzik seti. Ne olacak bu?

Sana getirdim.

Olmaz vallahi, kabul etmem.

Edeceksin ağabey, edeceksin. Yıllardır süren dostluğumuzun hatırına kabul edeceksin.

Tamam, tamam aldım kabul ettim. Garsona gel diye işaret etti. Elindeki kutuyu uzatıp,

Al bakayım bunu. Tez zamanda eşek cennetine göndermeyin sakın. Zira sizin sakarlığınızdan bıktım usandım.

Garson müziğe hasret kalmış olsa gerek, sevinçle kutuyu aldı. Eski müzik setini yerinden çıkarıp yenisini koydu. Gerekli bağlantıları yaptıktan sonra bir kaset koyup tuşuna bastı. Sesi ayarladı.

Oh be dedi garson. Kulaklarımızın pası silinsin. Yemeklerini yerlerken armağan olarak getirdikleri teypten çıkan müziğin sesi, meltemin ağaç yapraklarına sürterek çıkardığı sesle karışıyor ve duygularında doyumsuz bir haz yaratıyordu. Hamdi,

Bu gece buradaki son gecemiz. Yarın Pamukkale’de oluruz.

Niyeymiş o?

Pamukkale’yi de görmek istersin diye düşündüm de.

Bu olağan üstü güzellikler karşısında ne Pamukkale’yi, ne de bir başka yeri düşünmek bile istemem. Madem ki beni bu olağan üstü güzelliklerle tanıştırdın, balayımızın kalan kısmının tamamını burada geçirelim sevgilim.

Peki sevgilim. Madem ki öyle istiyorsun, öyle olsun

***

Sayılı günler çabuk geçer. Bir aylığına çıktıkları balayı seyahati sanki bir günde bitmişti. Pazar akşamı yola çıktılar. Gece yarısından sonra evlerine vardılar. Sabah iş başı yapacaklarından erkenden yattılar. Yorgunluklarını gideremedikleri halde erken kalktılar. Kahvaltı sonrası Hamdi eşine sarılarak,

Belma’cığım, bir aydan beri ilk defa ayrı bir gün geçireceğiz. Öyle alıştım ki sana, bu koca gün nasıl geçecek diye kara kara düşünüyorum.

Benim için de aynı şeyler geçerli sevgilim. Neylersin? Yaşamak için gerekenler ancak çalışarak kazanılır. Uzun uzun öpüştüler. Evden beraberce çıktılar. Eşine bankaya kadar yoldaş olduktan sonra, ayrılıp kendi işyerine geldi. Aradan geçen bir aylık süre içinde her taraf iyice tozlanmıştı. Önce görünür yere astığı on temmuzdan on ağustosa kadar kapalıyız yazısını çıkarıp çöp sepetine attı. Tabanı hafifçe ıslatıp dışarı çıktı.

Kahveciye, Bir orta kahve diye seslendi. Kahvecinin getirdiği kahveyi içtikten sonra tabanı dip temel süpürdü. Toz beziyle de rafları temizlemeye çalışırken konu komşu evliliğini kutlamak amacıyla dükkana dolmaya başladı. Gelen giden müşterileriyle yeteri kadar ilgilenmesine fırsat bırakmıyorlardı. Akşama yakın el ayak çekildi. Tezgah üzerine yayılanları toplarken içeri tanımadığı bir genç girdi.

Hamdi bey siz misiniz diye sordu?

Evet benim. Bir emriniz mi var dedi.

Biraz konuşabilir miyiz?

Tabi konuşabiliriz diyerek tezgahın ön tarafına geçti. Gence oturması için koltuğu gösterdi. Yabancı genç koltuğa oturunca kendisi de karşısındaki koltuğa oturdu. Yabancı,

Siz yeni evlenmişsiniz, eşinizin adı Belma Tanrıkulu değil mi?

Evet efendim. Belma hanım ile evleneli bir ay oldu.

Ben onun akrabasıyım. Bir haftadır buradayım ve sizin balayı seyahatinizden dönmenizi bekliyordum.

Hayrola niye beklediniz ki?

Sizinle görülecek bir hesabım var diyerek elini beline atti. Belinden çıkardığı tabancayla iki el ateş etti. Hamdi bacaklarına yediği iki kurşun yüzünden yere yığıldı. Acıdan kıvranırken yabancı ayağa kalktı.

O belma denilen kaltak sana “beni bir akrabama sözlemişlerdi. Beni başkasına yar etmeyeceğine dair yemin etmişti demedi mi?”  Hamdi’nin yanıt verecek hali yoktu.  Yabancı devam etti.

Şimdi sana öyle bir ders vereceğim ki acısını ömür boyu çekeceksin. O kaltak ta ömür boyu dul kalacak diyerek namluyu Hamdi’nin iki bacağı arasına hedefleyip peş peşe iki kez tetiği çekti. Hamdi can acısıyla bayıldı. Silah sesine koşan komşular, dükkandan çıkan adamın silahını gelenler üzerine çevirmesi, korkuyla geriye çekilmelerine neden oldu. Bu ara yabancının kafasına kimin attığı belli olmayan bir tabure çarptı. Yabancı yere düştü. Elindeki tabanca kalabalığın arasına fırladı. Biri eğilip yerden tabancayı aldı. Gidip yabancının yanına çöktü.

Kalk ulan oradan diye bağırdı. Yabancıdan ses gelmedi. Zira tabure kafasına çok sert vurduğundan bayılmıştı. Dükkana giren komşular Hamdi’yi kanlar içinde görünce ne yapacaklarını bilemez oldular. Komşulardan biri hastaneye telefon ederek ambulans çağırdı. O sırada polisler geldiler. Öfkeli kalabalık Hamdi’yi vuranı ölmüş olduğunu fark etmediklerinden ha bire tekmeliyorlardı. Polisler öfkeli kalabalığı yatıştırmaya çalışırlarken, gelen ambulansın sedyesine Hamdi’yi yatırıp ambulansa koydular. Yabancıyı da sedyenin yanına yatırdılar. Yanlarına iki polis bindi. Hastane oldukça yakındı. Hastaneye ulaşmak beş dakika sürdü. Nöbetçi uzman doktor ambulanstan indirilen yaralıyı dikkatle muayene etti. Yaralı çok kan kaybediyor. Bunu Üniversite hastanesine göndersek yolda ölür. Siz yaralıyı hemen ameliyathaneye taşıyın dedi. Sedyenin yanında yatana baktı. Bu ölmüş, bunu morga kaldırın dedi.Doktor koşarak soyunma odasına gidip ameliyat elbisesini giydi. Önce yaraları tamponlayıp kan kaybını azaltmaya çalışırken, hemen kan tahlili yapılmasını istedi. Kısa zamanda kan grubu tespit edildi. Yardımcılarına,

Hemen kan bağlamalarını söyledikten sonra yaraları temizleyip dikmeye başladı.

Yazık dedi. Çok ta genç. Ne yazık ki yaşama dönmeyi başarsa bile ömür boyu erkekliğini yaşayamayacak. Kurşun takımları kötü parçalamış. Uzun süren ameliyatta üç şişe kan takviyesi yapıldı. Hısım, akraba ve komşular hastaneye doluşmuşlar, Hamdi’nin sağlığıyla ilgili haber bekliyorlardı. Doktor kapı önüne çıkarak kalabalığa,

Arkadaşlar, ben yaralının hayatını kurtarmak için elimden geleni yaptım. Ben genel cerrahi uzmanı değilim. Ürologum. Hamdi benim çok sevdiğim bir kardeşimdir. Bu nedenle yetkilerimi aşarak onu ameliyat ettim. Üniversite hastanesine gönderseydim, onu mutlaka yitirirdik. Gereken yapılmıştır. Allah’tan ümit kesilmez. Hamdi’yi vuran için yapılacak hiçbir şey yoktu. Ölüsü morga kaldırıldı. Lütfen evinize dönünüz. Buraya bu şekilde yığılarak çalışmalarımıza engel olmayınız. Yaşıyor haberi kalabalığı rahatlatmıştı. Sessizce dağıldılar. Belma’ya haber tez ulaştı. İş yerinden deli gibi fırlayıp hastaneye koşacağına dükkana koştu. Dükkana vardığında dükkanın önünün çok kalabalık olduğunu gördü. Kalabalıktan bir,

Hanımefendiye yol verin diye bağırdı. Kalabalık açılarak yol verdi. Belma dükkana girdiğinde yerdeki kan gölünü görünce çılgına döndü. Bas bas bağırarak,

Hamdi’me ne oldu? Söyleyin bana Hamdi’me ne oldu? Yoksa onu vurdular mı? Hamdi’mi öldürdüler mi yoksa? Biri,

Evet abla dedi. Hamdi kardeşimizi namussuzun biri vurdu. Çok şükür yaşıyordu. Hastaneden henüz haber gelmedi. Dükkanı boş bırakmamak için buradan ayrılamıyoruz.

Yaşıyor mu? Nerede şimdi o?

Devlet Hastanesinde. Dışarı çıkmak istedi. Biri önledi.

Abla nereye gidiyorsun? Dükkanı kilitledikten sonra hastaneye gidelim dedi. Belma konuşanın komşu dükkanın sahibinin oğlunu tanıyordu.

Mehmet sen gerekeni yap. Anahtarlar sende kalsın diyerek dükkandan çıkıp koşarak hastaneye gitti. Hastaneye vardığında koşmaktan soluk soluğa kalmıştı. Biraz soluklandıktan sonra salona girip ilk rastladığı hemşireye,

Hamdi’m nerede? Ne olur söyleyin bana Hamdi’m yaşıyor mu? Hamdi’m ölmedi değil mi? Hemşire,

Hanımefendi, ne olur bağırmayın. Sessiz olmaya çalışın. Eşiniz yaşıyor. Şu anda ameliyatta. Sessiz kalmayı başarırsanız, ameliyathaneden çıkarılır çıkarılmaz sizi onun yanına götüreceğim. Ama böyle bağırıp çağırırsanız sizi dışarı çıkarmak zorunda kalacağım. Üstelik bu durumda eşinizin yanına götüremem sizi.

Tamam, söz veriyorum bağırmayacağım. Ne olur beni Hamdi’min yanına götür. Hemşire,

Benimle gelir misiniz diyerek Belma’yı hemşire odasına götürdü. Burada biraz bekleyeceğiz. Zira şu anda ameliyathaneye kimseyi almazlar. Az sonra onu odasına götürecekler. Zaten siz onun yanında refakatçi olarak kalacaksınız. Ne olur sakin olun. Böyle ağlayarak, bağırarak hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Belma’nın durumu acınacak haldeydi. Telefonla acildeki doktoru çağırdı. Doktor Belma’yı o halde görünce,

Hanımefendiye bir iğne yapın dedi. Deneyimli hemşire ecza dolabından aldığı diyazemi enjektöre çekip kabasına enjekte etti. Belma iğneye rağmen bir türlü sakinleşemiyordu. Sürekli ağlıyordu. Zaman sanki durmuştu. Hamdi’nin ameliyathaneden çıkarılması geciktikçe kuşkusu artıyordu. Hemşire sürekli moral vermeye çalışıyordu.

Hiç endişe etmeyin. Eşiniz genç. Ölüme direnecektir. Kesinlikle onun yaşayacağına inanıyorum.

Yaralının ameliyathaneden çıktığı bildirilince hemşire,

Gel benimle dedi. Ne olur sessiz olun. Sakın eşinizi gördüğünüzde ağlayıp bağırmayın. Şu sırada zaten baygınlığı sürüyor olacak. Ayılıncaya kadar geçecek süreç içinde alışmaya çalış. Zor duyulan bir sesle,

Tamam anlıyorum dedi. İçeri girdiklerinde eşini yattığı yatakta sargılar içinde görünce dayanamayıp bayıldı. Hemşire koltuk altlarından tutarak dışarı sürükledi.  Kapıyı kapattıktan sonra diğer hemşirelerden yardım istedi. Gelen hemşirelerin yardımıyla acil odasına taşıdılar. Bir süre ayılmasını beklediler. Ayıldığında  doktor,

Bir sakinleştirici daha yapın dedi. İğnelerin etkisiyle derin bir uykuya daldı. Uyandığında,

Ben neredeyim, Hamdi’m nerede diye sordu.Hemşire,

Hastanedesin. Seni eşinin yanına götüreceğim ama bir şartla sakin olacaksın. Bağırıp çağırmak yok dedi. Ölenle ölünmez diye bir söz vardır. Kaldı ki senin eşin yaşıyor. Bünyesi de oldukça güçlü. Bu nedenle bu badireyi kesinlikle atlatacak. Beraberce yürüdüler. Odaya girdiklerinde taşkınlık yapmadan eşini alnın dan öptü. Refakatçılar için konulmuş olan divana oturdu. Hemşire,

Telaşlanmana gerek yok. Yavaş yavaş kendine geliyor. Sakın ona bir şey sorma. Hiçbir şekilde yorulmaması gerekir. Hele bu günü atlatsın. Daha sonra onunla doya doya konuşursunuz dedi. Çıkarken geri döndü.

Her hangi bir gereksinimin olursa bize seslenin. Tüm arkadaşlar size yardımcı olurlar. Bak göreceksin. Eşiniz sağlam bünyesi sayesinde hızla iyileşecektir.

Belma eşinin hastanede yattığı on beş gün içerisinde, eşinin başından hiç ayrılmadı. Nöbeti ne kayınvalidesine, nede kayınpederine devretmedi. Hamdi taburcu edildikten sonra da işine dönmedi. İşinden istifa ederek eşinin bakımını üstlendi.

***

Belma’nın eski ev sahibi komşusu Hatice hanımla konuşuyordu.

Ah Hatice hanım ah. Şu benim eski kiracım Belma hanım aklıma geldikçe kahroluyorum. Konu komşu onun hakkında ne kötü sözler etmiştik. Meğer o bir melekmiş ayol. Kocasını tam edep yerinden vurmuş adam. Erkeklik diye bir şeyi kalmamış zavallının. Belma hanıma “boşan bundan” demişler de, ne demiş biliyor musun?

Nereden bileyim ayol? Söylemedin ki.

Bana onun yaşıyor olması yeter. Onun hayatı kurtuldu ya. Allah’ımdan daha ne isteyebilirim.Elin kadını kocası iki yıllığına ceza evine düştüğünde hemen mahkemeye koşuyor. Bu yanı başında yatan kocasının erkekliğinden ömür boyu yararlanamayacak. Açıkçası kocası yanındayken bile dul hayatı yaşayacak. İnan bana Hatice hanım, melek bu kadın melek. Onun için söylediklerim ve yaptıklarım aklıma geldikçe kahroluyorum. Kabir azabı çekiyorum vallahi. İlk fırsatta gidip ondan af dileyeceğim.

Ya…. Saime hanım, gerçekten hepimiz onun hakkında az şeyler söylemedik. Cümle alem o yüzden günaha girdik.  İlk fırsatta geçmiş olsuna gidip af dileyelim ondan. Yoksa hiç birimiz kabir azabından kurtulamayız. İki yakamız bir araya gelmez alimallah.

***

Belma Hamdi’ye karnını gösterdi.

Ne kadar şiştiğinin farkında mısın sevgilim dedi?

Evet, farkındayım güzelim.

Hayrola, ne oldu sana böyle? Eskiden sevgilim derdin. Şimdilerde ise güzelim diyorsun? Ne değişti ki bana sevgilim demeye çekiniyorsun?

Durumumu biliyorsun. Bir gün beni terk edip gidersin korkusuyla ölüp ölüp diriliyorum.

Seni terk etmek mi? Ben seni ölesiye sevdim. Ölene dek te seni seveceğim. Hayat arkadaşlığı pazara kadar değil, mezara kadardır. Yaşadığımız sürece biz sevgili olacağız. Yakında bebeğimiz olacak. O bize her şeyi unutturacak sevgilim. Uzanıp kollarını eşinin boynuna doladı. Dudaklarından uzun uzun öptü ve kadınlığımı yaşamam için bu bana yeter sevgilim dedi.

Özcan Nevres    4 Nisan 2002

 

 

ONLAR DA İNSAN

ONLARDA İNSAN

Üst geçitten aşağıya inerken, bir kadının tiz çığlıkları kulaklarımı tırmaladı. Ne oluyor, bu çığlıkların nedeni ne diye dönüp baktım. Kırk yaşlarındaki bir kadın, kucağında bir tomar gazete taşıyan yetmiş yaşlarındaki, belki de çok daha yaşlı bir ihtiyara var gücüyle vuruyor ve habire,

Bir daha benim bulunduğum yerde gazete satarsan gebertirim seni diye bas bas bağırıyordu. Zavallı ihtiyar sımsıkı sarıldığı gazeteleri, daha doğrusu sermayesini elinden düşürmemek için gücünün yettiğince direnmeye, ayakta kalmaya çalışıyordu. Onca kalabalığa rağmen bir kişi dahi çıkıp kadına engel olmuyordu. Hızla aşağı inip kalabalığın içine daldım. Önüme gelenleri iterek kadına ulaştım. Kolundan sımsıkı yakalayarak ihtiyara vurmasını engelledim.

Bırak beni, bırak beni, bırak ta şu moruğu geberteyim diye bağırarak elimden kurtulmaya çalıştı. Elim kolunda bir mengeneden farksızdı. O kurtulmaya çalıştıkça ben daha çok sıktım. Canı yanmaya başlamıştı.

Bıraksana beni be herif, canımı acıtıyorsun, bela mısın sen be?

Bana iyi bak. Ben sana o ihtiyarı dövdürmem. Eğer bu yaptıklarını tekrar edersen, karşında yine beni bulursun. Sinirden tir tir titriyorsun ve ne yaptığının farkında bile değilsin. Hadi gel benimle şurada birer çay içelim. Sinirlerin yatışınca gidersin dedim ve yanıtını beklemeden sürüklercesine az ilerideki çay bahçesine doğru ilerledik.

Bıraksana be adam, canımı acıtıyorsun. Daha gazetelerimi bitiremedim.

Kaç tane gazete kalmış elinde? O kalanları da ben alırım olur biter. Uysal bir kedi gibi üstüme yaslandı. Ağır ağır masaların arasından geçerek denize yakın bir masaya oturduk.Garsona iki çay diye işaret ettim. Garsonun getirdiği çaylarımızı yudumlarken beni tepeden tırnağa inceledi. İncelemesini bitirmiş olacak ki sordu.

Sen kimsin be? Niye bırakmadın beni o ihtiyar bunağı parçalayayım. Hadi bırak artık beni, gidip o bunağı bulayım. Kaldığım yerden dayağa devam edeyim ki bir daha benim gazete sattığım yere gelmeye tövbe etsin.

Senin dövdüğün adam kaç yaşında biliyor musun?

Kaç yaşında olduğunu ne bileyim ben? Hem yaşından bana ne?

Adın ne?

Gülizar, seni ne ilgilendirir benim adım? Sana ne benim adımdan deyip kalkıp gitmeye davrandı.

Otur oturduğun yerde, daha konuşacaklarımız bitmedi dedim. Garsona iki çay diye işaret ettim. Ters ters baktı bana.Elimden kurtulamayacağını anlamış olacak ki itiraz etmeden yerine oturdu.

Bak Gülizar, o senin dövdüğün ihtiyar en az yetmiş, belki de seksen yaşlarında bir adam. O da senin gibi ekmek parası peşinden koşuyor. O nunda senin kadar bu dünyada yaşamaya hakkı var. Ekmek kavgasında bıçak kemiğe dayanmayı bir görsün hele, işte o zaman uysal bir kedinin nasıl bir canavara dönüştüğünü gördüğünde iş işten geçmiş olur. Sen mezara veya hastaneye o ceza evine. İnsanca konuşup anlaşmak varken neden bu zorbalık? Bu dünya sana da yeter, ona da. Hem nereden biliyorsun o ihtiyarın kalp hastası olmadığını? Sen onu döverken ya düşüp ölürse? Başına neler geleceğini biliyor musun?

Aman be ölürse ölsün. Tohumuna para mı verdim?

Öyle deme be Gülizar, can almak, ölüme neden olmak o kadar kolay mı? Hadi iç bakayım çayını. Söz ver bana, o ihtiyara bir daha çatmayacağına. Oda senin gibi ekmek parasının peşinde. Bir hayli sakinleşmişti. Benimle daha rahat konuşmaya başlamıştı. Nasıl evlendiğini, kocasının iki çocuğuyla birlikte kendisini nasıl terk edip gittiğini anlattı. Namusumla yaşamak için her gün gazete satarak nafakamı sağlıyorum dedi.

Ekmek parası için gazete de satarsın, jilette simitte. Ama sen satıyorsun diye başkalarının satmalarına engel olamazsın. Ekmek parası kutsaldır. Tabi başkalarının ekmek kavgasına saygılı olmak koşuluyla.

Çok haklısın diyerek gitmek için izin istedi.

Tabi gidebilirsin dedim. Senden rica ediyorum, ne olur o ihtiyara bir daha sataşma. Yanımdan hızla uzaklaşırken kendi kendine söyleniyordu.

Ah o moruğu elime bir geçirsem, göstereceğim ben ona. Anlaşılan döktüğüm bütün diller yabana gitmişti. Garsona bir çay daha getirmesini söyledim. Çayımı yudumlarken hayalimde çok eskilerde, çocukluğumda şahit olduğum bir cinayet canlandı.

İri yarı bir adam, ufak tefek bir adamı kıyasıya yumrukluyordu. Önceleri ufak adam iyi direniyordu. İri adamın vurduğu yumruklar daha etkili oluyordu. Ufak adamda yediği yumruklara dayanacak güç kalmamıştı. Sendelemeye başladı. Aldığı sert bir yumruktan sonra yere yıkıldı. İri adam üzerine çöktü. Var gücüyle vurmaya devam etti.Ufak yapılı adam,

Yeter, yeter artık, öldürecek misin beni diye inliyordu. İri adam altındaki adamın söylediklerini duymuyordu bile. Aklınca eline geçirdiği fırsatı iyi değerlendiriyordu. Vurdu, vurdu. Ufak adamdan ses çıkmaz olmuştu. Yediği yumruklara tepki göstermez olmuştu. İri adam hasmının ağzından boşalan kanı fark ettiğinde saçlarından tutup başını hızla caddedeki kaldırım taşına vurdu. Ayağa kalktı,

İşte bana çatanın hali böyle olur deyip hızla uzaklaştı. Seyirciler için bu muhteşem gösteri sona ermişti. Şahit gösterilme korkusuyla hızla dağıldılar. Ben de olay yerinden hızla uzaklaştım. Bu olay belleğimde çocukluk yıllarımın en kötü anısı olarak kalmıştı. O ufak tefek adama yardımcı olamamanın acısını hep içimde taşıdım. İkinci bir anım daha canlandı.

Bir sokak köpeğiyle, iri bir kurt kırması köpek bir kemik parçası yüzünden hırlaşıyorlardı. İkisi de kemiğin sahibi olmakta kararlıydılar. Çok kötü daldılar biri birlerine. Kimin altta kimin üstünde olduğu belli değildi. Çevredekilerin ayrılmaları için hoşt, hoşt diye bağırmalarına aldırmadılar bile. Kıyasıya, ölesiye dövüşüyorlardı. Sokak köpeği kurt kırması köpekle baş edemeyeceğini anladığında kaçmak istedi. Kurt kırması kaçmasına fırsat vermedi. Sokak köpeği kendini sırt üstü yere attı. Arka bacaklarını açabildiği kadar açıp cinsel organını gösterdi. Kurt melezi eğilip cinsel organı kokladı. Birkaç kez hırlayarak etrafında dolandı. Belki de bir daha karşıma çıkma diye uyarmıştı rakibini. Uğruna kapıştıkları kemiği arayıp  buldu. Ağzına alarak ilerideki parkın içine girdi. Koyu gölgeli bir ağacın altına çöktü. Ağzındaki kemiği çatır, çatır parçalayarak yuttu. Aldığı yaraları diliyle uzun uzun temizledi. Temizliği bitirdikten sonra uzanıp uykuya yattı.

Sokak köpeği yattığı yerden zorla kalktı. Rakibi tarafından çok kötü hırpalanmıştı. Kurt köpeğinin gittiği yönün aksine yürüdü. Kumsala vardığında kendine kuytu bir yer seçti. Kumların üstüne çöküp diliyle yaralarını temizledi. Temizliği bitirdikten sonra uzanıp yatmak istedi. Karnı çok acıkmıştı. İleride çocuklar ellerinde tuttukları yiyecekleri yiyorlardı. Havayı kokladı. Çocukların ne yediklerini anlamaya çalıştı. Kalkıp çocukların yanına doğru ilerledi. Bir çocuğun yanına vardığında kuyruğunu sallayarak cilveler yaptı. Çocuk köpeği sevmişti. Elindeki yarım sandviçi köpeğin önüne attı. Hemen kapıp birkaç lokmada yuttu. Arkadaşlarının köpekle ilgilendiğini gören diğer çocuklar koşarak yanlarına geldiler. Onlarda ellerindeki yarım tostları köpeğin önüne attılar. Atılan tostları parçalayarak çiğnemeden yuttu. Karnı iyice doymuştu. İlerideki sokak çeşmesine doğru ilerledi. Sokak çeşmesinin yalağındaki kirli suyla susuzluğunu giderdikten sonra, yatacak bir yer bulmak için yine sahile yöneldi. Kuytu bir yer bulduğunda uzanıp yattı ve derin bir uykuya daldı.

Kurt köpeği teslim olan sokak köpeğinin cinsel organını ısırıp kopararak onu öldürebilirdi. Yapmadı. Zira hayvanlar yasasında teslim olanı öldürmek yer almıyordu. O iri adamın yumruklarıyla ufak tefek adamı öldürüşünü tekrar anımsadım ve insanlığımdan utandım. Daldığım hayallerden kurtulmak için garsonu aradım. Tam bir çay söyleyecektim, vapurun iskeleye yanaştığını gördüm. Hemen kalkıp hesabı ödedim. Vapur iskelesine doğru ilerlerken, yolun öbür tarafındaki gazete satıcısı ihtiyarı aradı gözlerim. İhtiyar görünürde yoktu. Belki de kadından korkup gazetelerini satmak için başka bir yere gitmişti.

Özcan NEVRES

 

 

O YALANCININ BİRİYDİ

O Yalancının Biriydi

Onunla yine buluşacaktık. Sımsıcak ellerini avuçlarımın arasına alıp onu ne kadar sevdiğimi, onunla bir yuva kurmak için nasıl sabırsızlandığımı anlatacaktım. Biliyorum o bana yine sabırlı ol. Acele etmene gerek yok diyecekti ama, ben yılmayacaktım. Buluşacağımız yere yine gelmedi. Acabalar düğümlenişti kafamın içinde. Bu beni kaçıncı aldatışı böyle.Beni sevmiyor muydu? Yoksa hiç mi sevmemişti? Bu düşünceyle yüreğim burkuluyor, sanki yüreğimden bir şeyler kopuyordu. İçimde bir ses, o seni sevmiyor diyor. İçimdeki sese inanmak istemiyorum. Oysa içimdeki ses ısrarla, bu dünyada her şey yalan diyordu. Aşklar, sevgiler, hatta yaşadığımız bile yalan. Dön bir kez arkana bak. Yitip giden kaç yıl olmuş  Uzat ellerini. Tut bakalım o yitip giden yıllardan birini. Tutamıyorsun değil mi? Eğer yaşadığın gerçek olsaydı tutamaz mıydın o yıllardan birini. Zaman akıp gidiyor. O kırılasıca ellerin neden tutamıyor akıp giden zamanı? Neden? İçimdeki ses susmak bilmiyordu. Hani sen bu gün onunla buluşacaktın? Neden gelmedi? Daha evvel de gelmemişti. O halde bu bekleyişin neden? O yalancının biri. Unut onu gitsin. O seni aldatıyor. O seni sevmiyor. Zaman ise akıp gidiyor. Sen ümitsiz bir aşkın peşinde koşuyorsun. Unut onu unut. Kendine yeni bir dünya kur. Unutma. Ömür dedikleri zannettiğin kadar uzun değildir. Zamanını boşa harcama.

İçimdeki ses doğru mu söylüyordu? Yoksa beni aldatmaya mı çalışıyordu. Belki de söyledikleri doğruydu. İçime düşen kuşku, içimi aç bir kurt gibi kemiriyordu. Ayaklarım beni karanlıklara doğru sürüklüyordu. İçimde dayanılmaz bir arzu vardı. Ağlamak istiyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra. Avazım çıktığı kadar haykıracaktım. Neden, neden gelmedin diye? Sahile vardığımı fark ettiğimde, neden buraya geldiğimi düşündüm. Nedenini bilmiyordum. Bir zamanlar şu karanlık kayaların kuytusunda saatlerce çılgınlar gibi sevişirdik. Zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık. İyice yorgun düştüğümüzde kumların üzerine uzanır, yıldızları seyrederdik. Bu çılgınca aşkın bir yaz aşkı olduğunu bir yaz yağmuru gibi gelip geçici olduğunu nereden bilirdim? Nasıl da aldatmıştı beni. Sakın benden başkasına bakma. Bakarsan hiç acımam gözlerini oyar, yaşadığımız sürece bastonun olurum derdi. Hele hele beni terk etmeyi aklından geçirme. Ben çılgın bir aşığım. Seni deliler gibi değil, ölesiye değil, öldüresiye seviyorum. Eğer bir gün terk edersen, önce seni, sonra da kendimi öldürürüm derdi. Nasıl da inanmıştım ona?

Denizdeki yakamozlara daldı gözlerim. Sanki o parıltıların arasında o vardı ve beni gel diye çağırıyordu. Denize dalıp onun hayalinin peşinde, derinlere doğru kulaç atmayı ve o derinliklerdeki karanlığın içinde yitip gitmeyi düşledim. İçimdeki ses, değer mi? dedi, bir yalancının uğruna değer mi? Bir dünya yıkılır, yerine yepyeni bir dünya kurulur. Aklına her geldiğinde gülersin bu günkü haline. Dön git evine. Arama onu bir daha. Karşılaştığında bir yabancı gibi davran. Sen değil o kahrolsun. Unutma. Bir kadın terk edildiği için değil, neden ben terk etmedim diye ağlar. Koy ver yakasını. Biraz da o kahrolsun. İçimdeki sesi dinlemekten başka umarım yoktu. Sabahın ilk ışıkları belirmeye başlamıştı. Ağır adımlarla evime dönerken, onu bir daha düşünmemeye karar verdim.

Uyandığımda saat on altıydı. Kalkıp tıraş oldum. Buz gibi suyla yüzümü yıkayınca iyice açıldım. Evden çıkıp lokantaya doğru yollandığımda ayaklarım beni yine onun evine doğru sürüklüyordu. Ayaklarıma uymak zorundaydım. Evinin önüne geldiğimde pencereden sokağı seyrettiğini fark ettim. Beni görünce hemen içeriye çekilip pencereyi kapattı. Yaptığı hareketi görmezden gelip yoluma devam ettim. Oysa daha önceleri iki kelime konuşma umuduyla saatlerce evinin önünde dolanıp dururdum. Belki de beni başından def etmek için, her zamanki yerde bekle geliyorum derdi. Dediği yere gider saatlerce beklerdim ama gelmezdi. Arkama bakmadan yoluma devam ettim. Lokantada karnımı doyurduktan sonra yine aynı yoldan yürümemi sürdürdüm. Yine penceredeydi. Ondan tarafa bakmadan yürümeyi sürdürdüm. Pencere gürültüyle kapandı ama aldırmadım.

İçimdeki dürtü dayanılacak gibi değildi. Yürü, durmadan yürü. O yalancının evinin önünden defalarca geç. Geç ama ondan tarafa bakma diyordu. İçimdeki dürtüye uyarak defalarca evinin önünden geçtim. Belli ki kendisine neden bakmadığımı çok merak ediyordu. Sonunda dayanamayıp pencereden iyice sarkarak,

Bana bak, ikide bir böyle evimin önünden geçip durma. Sinir ediyorsun beni dedi. Gülerek baktım yüzüne ve sordum.

Neden geçmeyeyim? Yol babanın malı mı? İster geçerim, ister geçmem sana ne? Çok fena kızmıştı.

Bana bak bana. Dünyada bir tek erkek sen kalsan bile, asla sana dönüp bakmam. Hadi devam et yoluna. İkide bir geçip de kafamın tasını attırma. Ne diyordu bu be? Benim sevdiğim, uğruna ölmeyi bile düşündüğüm kız bu muydu? Yoksa başka biri miydi? Beni kör edip bastonum olacak olan bu muydu? İğrenerek baktım yüzüne.

Çok haklısın. Dünyada senin gibi bir kızın olması beni çok derinden yaraladı. Keşke hiç tanımasaydım seni. İnan ben de senin gibi düşünüyorum. Dünyada kadın olarak bir tek sen kalsan bile, asla dönüp de bakmam sana.

Terbiyesiz diyerek, büyük bir öfkeyle pencereyi kapattı.

Yaram ne kadar çabuk kabuk bağlamıştı. Sanki onunla o kayaların karanlıklarında sevişen ben değildim. Onsuz yaşanamaz zannetmiştim. Oysa yaşam şimdi onsuz, sanki daha güzel olmuştu. Evinin önünden geçmeyi sürdürsem de, giderek geçişlerim seyrekleşiyordu. Onun yüreğine pişmanlığın çöktüğünü hissediyordum ama aldırmıyordum. Varsın onun da yüreği benimkiden beter yansın.

***

Telefonum çaldı. O olabilir diye açmak istemedim. Telefonum ısrarla çalıyordu. Dayanamayıp açtım. Telefondaki ses onun sesi değildi.

Murat bey. Ben Gülşen. Siz beni tanımıyorsunuz ama ben sizi çok iyi tanıyorum. Geçen yıl tayinim nedeniyle buraya taşındık. Taşındığımızda Nalan ile olan aşkınız dillere destandı.  Benim gibi diğer kız arkadaşlarımda sizin Nalan ile yaşadığınız aşkı, kıskanarak izliyorduk. Doğrusu sizin gibi oldukça yakışıklı birinin Nalan’a aşık olmasını içimize sindiremiyorduk. Sizin çok daha güzel bir kıza layık olduğunuzu düşünüyorduk. Onunla bozuştuğunuzu öğrendiğimizde, hepimizin içinde umut doğdu. Bakalım içimizde en şanslı kim olacak diyorduk. Belki bir kızın bunları söylemesi hoş değil ama, ne yapayım içimden öyle geliyor. Sizinle daha ayrıntılı konuşmak istiyorum. Bir yerde buluşabilir miyiz? Ne diyeceğimi şaşırmıştım. İlk aklıma gelen ise bu da mı bana oyun oynamak istiyor oldu.

Ne zaman isterseniz, ben hazırım.

Bu gün olabilir mi?

Neden olmasın?

Peki nerede ve saat kaçta?

Yakamoz restorantta desem uzak olur mu?

Yo neden uzak olsun ki? Biraz yürümüş oluruz.

Orayı nedense çok seviyorum. Bu yüzden buluşmamız için aklıma orası geldi.

Tamam bana uyar. Yarım saate varmaz oradayım.

Beni tanıyor musunuz?

Evet çok iyi tanıyorum.

Öyleyse sorun yok. Yakamoz’da bekliyorum. Hemen yola çıktım. Yine de içimde bir kuşku vardı. Biri bana oyun mu oynuyordu. Neyse ki, yarım saat sonra saçımız ak mı, kara mı? belli olacaktı. Gazinoya vardığımda  gölge altında olan bir masaya oturdum. Heyecan, kuşku, karma karışık duyguların altında ezilir gibiydim. Sanki nefes almam bile zorlaşmıştı. Gazinonun içine giren bayan dikkatimi çekti. Harikulade güzel biriydi. İçimden o mu? diye geçirdim. Mutlaka o değildi. Bu kadar güzel biri niye arasındı ki. Böylesi elini sallasa ellisi, saçını sallasa tellisi pervane olurlardı etrafında. O da nesi o güzel kadın gülerek masama doğru geliyordu. Belli ki bu o idi. Hemen yerimden fırladım. Elini uzattı. Tokalaştık. Elini sandalyeye oturuncaya kadar bırakmadım. Karşılıklı oturduk. Sanki ikimizin de dili tutulmuştu. Konuşamıyorduk. Dudaklarından hiç eksik olmayan gülümsemesi daha da derinleşti.

Nasıl buldun beni. Seni hayal kırıklığına uğratmadım değil mi?

Hayal kırıklığı mı? Ne yalan söyleyeyim. Sizin kadar güzel biriyle karşılaşacağımı hiç ummamıştım.

Oh be. Çok rahatlattın beni.

Garsona gel diye işaret ettim.

Bak hanım efendi ne içiyor?

Benim değil, senin ne içeceğin önemli.

Bu sıcak yaz günlerinde soğuk bira iyi gidiyor.

Tamam ben de aynısından alayım. Hayatım boyunca hiç içmedim. Tadı nasıldır bilmem. Sarhoş olursam beni evime kadar götürürsün.

Keşke sarhoş olsan da seni evine değil, evime götürsem.

Bu ne hız böyle? Beni ilk defa görüyorsun. Kimim? Neyim? Mazim seni ilgilendirmiyor mu?

Bir söz vardır. Dışı güzel olanın içi daha güzeldir diye. Oysa sen güzeller güzelisin. Bu nedenle ne kim olduğun, ne de mazin beni ilgilendirmiyor. Şu gülüşün var ya. Güzelliğin gülüşünün yanında hiç kalır. Böyle bir gülümseme ancak kalbi, karakteri olabildiğince düzgün olan birinde olabilir.

Dilerim sözlerinde samimisindir.

Dilemenize gerek yok. Olabildiğince samimiyim. Kişi kişiliğiyle değer kazanır. Onun bunun söyledikleri ile değil.

Haklısın dedi. Garson biralarla birlikte getirdiği peynir ve çerezleri masanın üzerine koydu.

Başka bir emriniz var mı? efendim.

Teşekkür ederim. Gerektiğinde sesleniriz.

Emriniz olur efendim.

Biramızı yudumlarken, gözlerimiz sanki birbirine kenetlendi. Konuşmaktansa birbirimize bakmayı yeğliyorduk. Biramız bittiğinde garsona iki bira diye işaret ettim.

Ne yapıyorsun? Ben sarhoş oldum bile. Eğer başımın dönmesi sarhoşluğun etkisiyse, iyice sarhoş oldum demektir.

Fazla sürmez başının dönmesi. Vaktimiz bol. Akşamın serinliğinde ve denizin bu tatlı esintisinde, içtikçe içesi gelir insanın. Gerçi ben de içki konusunda çok cahilim. Ayda yılda bir bira içtiğim olur. Gerisini bilmem.

İyi de, ben ilk defa içiyorum. Sarhoşluğun etkisiyle bir çılgınlık yapmaktan çekiniyorum.

Ne çılgınlığı?

Ne bileyim ben. Bazı sarhoşların nara ata ata gittiklerini görüyorum da.

Çekindiğin şeye bak. Onların yaptığı göstermelik. İçki içtiğini herkes öğrensin diye yaparlar o numarayı. Üstelik onların içtiği, bira gibi hafif içki değil.

Sana güveniyorum. Nasıl olsa sarhoş oldum diye beni yolda bırakmazsın.

Seni ben yaşadığım sürece bırakmayacağım. Beni senden ancak ölüm ayırır.

Söyle, söyle. Yalan bile olsa hoşuma gidiyor.

Yalan olmadığını yaşadığımız sürece göreceksin.

………

Biralarımızı bitirince garsona hesap diye işaret ettim. Hesabı ödedikten sonra kalktık. Gerçekten sarhoş olmuş bir hali vardı. Hemen yanına gidip koluna girdim. Başını omzuma yasladı. Ağır adımlarla gazinoyu terk ettik. Yol boyunca sordu. “Beni nasıl buldun. İçki içtim diye beni kötü kız olarak bellemedin değil mi? Gerçekten ömür boyu beraber olacak mıyız?

Evet sevgilim. Ömür boyu beraber olacağız.

Bak bu söylediğini unutma. Bana sevgilim dedin.

Elbet de sevgilimsin. Ömür boyu da sevgilim kalacaksın.

Dediklerinin doğru olmasını nasıl da içtenlikle diliyorum, bilemezsin.

Sen hiç yıldırım aşkı diye bir şey duydun mu?

Duymak mı? Oldum bile.

Ne zaman?

Seni ilk gördüğüm gün.

Hay Allah. Ben de başka birine sanmıştım da ödüm kopmuştu. Neyse, ben de bu gün yıldırım aşkıyla sana vuruldum. Yarını iple çekeceğim.

Neden?

Nikah işlemlerini başlatmak için.

Ciddi misin?

Hem de olabildiğince.

Hakkımda hiçbir şey sormadan, öğrenmeden mi?

Evet öyle.

Beni evine götürür müsün?

Az sonra nereye gittiğimizi göreceksin.

Evin uzakta mı?

İşte bak tam karşında. Kapıyı anahtarıyla açıp girdik. Evin içindeki eşyaları görünce şaşkınlıkla, bu ev gerçekten senin mi? dedi.

Evet benim dedim.

Oh be evinde hiç eksiğin yok muş.

Bir eksiği vardı ama o da tamamlandı.

Neymiş o?

Sendin sevgilim diyerek beline sarıldım. Dudaklarından uzun uzun öptüm.

Sabah ilk işim avukatıma gitmek oldu. Önümüzdeki pazartesi nikahımız kıyılacak. Hem de aşkımız gibi, yıldırım nikahı olacak.

Özcan Nevres

 

O ANILARINI YAŞARKEN ÖLDÜ

O ANILARINI YAŞARKEN ÖLDÜ

 

Metin bey evinin balkonunda oturmuş, karşı sahildeki ışıkların denizde oluşturduğu revnakları seyrediyordu. Bu sıcak yaz gecesinde hafif hafif esen meltem, ruhunda ürpertiler yaratıyordu. Gök yüzünde dolunay tüm ışığını boca etmişti yeryüzüne. Her taraf ışıl ışıl. Dolunayın denize aksettiği yerde insanı büyüleyen kıpır kıpır oynayan ışıltılar onu, yaşadığı dünyadan koparıp ta gençlik yıllarına, daha da öteye çocukluk yıllarına taşımıştı.

Ne güzeldi o çocukluk yılları. Kargıdan atlarla tabanları yarıla yarıla yalınayak koştuğu, körebe oynadıkları, oyunda kaybettiği veya kaybedenlerle kıyasıya dövüştüğü günler unutulur muydu. Bazen arkadaşları bir olurlar, onu kıyasıya döverlerdi. Gözlerinde yaş, burnu sümük dolu, sümüğünü çeke çeke, ağlayarak giderdi annesine ve tüm arkadaşlarını annesine şikayet ederdi. Annesi

Neden dövdüler seni diye sorardı. O

Hiçbir şey yapmadım ama yine de dövdüler beni derdi. Annesi

Hadi kes ağlamayı git te burnunu güzelce yıka. Sümüklerin tüm yüzüne dağılmış, kaka çocuk olmuşsun. Hele sen temizlenip cici bir çocuk ol, ben akşam babana söylerim. O da arkadaşlarına tembihler seni bir daha dövmesinler diye. Elini yüzünü yıkadıktan sonra hemen arkadaşlarının yanına döner

Oh olsun işte, babam eve geldiğinde annem babama beni dövdüğünüzü söyleyecek, babam da hepinizi dövecek derdi. Arkadaşları bas bas bağırırlardı

Benim babam da senin babanı döver diye. Yine ortalık karışır, oradan kaçmaktan başka çaresi kalmazdı. Çabuk unutulurdu küslükler. Bir gün önce kavga edip dövüşenler sanki onlar değillerdi. Sımsıkı bir dostluk ve arkadaşlık başlardı aralarında.

***

 

On beş yaşlarındayken annesiyle Urla içmelerine gitmişlerdi. Sıra sıra hasırdan yapılmış çardaklardan birini işletme sahibinden kiraladılar. Beraberlerinde getirdikleri incecik yatakları yerdeki hasırın üstüne serdiler. Yaz günü yorgana gerek yoktu. İncecik bir çarşaf yeterliydi ama ah o sivrisinekler olmasaydı. Akşam saatlerinde yanmaya başlayan elektik ampulleri, sabahın ilk aydınlığında sönerdi. Jeneratörün yetersiz olmasından kaynaklanan voltaj düşüklüğü yüzünden, mum ışığı kadar bile çevreyi aydınlatamıyorlardı. Mum dibine ışık vermez derler. Bu lambalar mumların aksine yalnız kendi diplerini aydınlatırlardı. İlk gece çok monoton geçmişti. Karanlık onu çok sıkmıştı. Gelirken çok sevinçliydi. Oysa şimdi annesi izin verse gün ışır ışımaz geri dönecekti.

Şifalı sulardan şifa umanlar erkenden şifalı suyun başına gitmişlerdi. Kimileri idrar söktüren sudan, kimileri bağırsakları temizleyen sulardan bardak bardak içiyorlardı. Az sonra iç bulandıran bir manzara oluşmaya başlamıştı. Bağırsakları hızlı bir boşalma sürecine girenler, koşarak kovalıkların arasına dalıyorlar, çökmeye bile fırsat bulamadan şalvarlarını yada pantolonlarını indirip cırtlatmaya başlıyorlardı. Ortalık adeta bir kıç teşhir panayırına dönmüştü. İçi bulanmıştı, kusacak gibi olmuştu. Koşarak dağın yamacındaki kayalıklara gidip bir kayanın üstüne tırmanarak oturmuştu. Buradan her şeyi izlemek daha güzeldi. Hiç olmazsa ne cırt sesi vardı, ne de o cırtlamadan kaynaklanan pis kokular.

Aşağıdan bir gurup kız bulunduğu kayalıklara doğru yönelmişlerdi. Yanına geldiklerinde içlerinden biri, hem de en güzeli seslenmişti

Hey arkadaş bakar mısın? Biz buraya saklambaç oynamaya geldik, sen de bize katılır mısın

Memnuniyetle diye yanıtlamıştı kızı. Çevik bir hareketle kayadan aşağıya atlayıp kızların yanına gitmişti. O güzel kız arkadaşlarından birini ebe seçmişti. Herkes saklanmak üzere bir tarafa dağıldığında o  güzel kız kendisine işaret etmişti bu tarafa gel diye. Hemen kızın yanına gitmişti. Kız elinden tutarak,

Hadi çok ötelere gidelim, kimse bulamasın bizi demişti. Koşarak tepeye doğru tırmanmıştılar. Kuytu bir yer bulduklarında sırtlarını kayaya dayayarak yan yana oturmuşlardı. Bu kız bana aşık oldu galiba diye düşünüyordu. Ne yapsam da onunla daha serbest konuşsam diyordu. Sanki dili tutulmuştu. Kelimeler boğazında düğümlenmişti. Elinde kızın sımsıcak elini fark ettiğinde kalbi duracak gibi olmuştu. Yüzünü kıza çevirdi. Göz göze geldiklerinde, kız

Hadi ne duruyorsun öpmeyecek misin beni diye sormuştu. Kızın dudaklarına doğru eğildiğinde kalbinin göğüs kafesinden fırlayıp gideceğini sanmıştı. Kızın dudaklarını doyasıya emerken hayatının ilk ve en mutlu heyecanını yaşıyordu. Çok uzun kalmışlardı kayaların arasında. Öğle vakti kayalıklardan ayrı ayrı çardaklara doğru yönelmişlerdi. Altı gün sürmüştü bu doyumsuz aşkları. Her sabah ve öğleden sonraları kayalıklarda buluşup doyasıya sevişiyorlardı.

Sakın beni terk etme. Ben seni ölesiye sevdim. İleride mutlaka evlenmeliyiz. Eğer beni terk edersen kendimi öldürürüm ve katilim olursun demişti. Adresini vermişti. Evlerini kolay bulmasını sağlamak için büyük bir bankanın ismini verip, bankanın karşısındaki sokakta otuz dört numaralı evde oturuyoruz. Seni her zaman bekleyeceğim. Ayrılırken ne de çok ağlamıştı. Kendileri de o gün evlerine geri dönmüşlerdi.

Evlerine döndüklerinde aklı fikri içmelerdeki o güzel kızdaydı. Büyüdüğümde mutlaka onunla evleneceğim diyordu kendi kendine. Bahçe işlerindeki yoğunluk nedeniyle, işinden bir türlü ayrılamıyordu. Sevgilisinin hasretiyle cayır cayır yanmasına rağmen kırk kilometre uzaklıktaki sevgilisine bir türlü ulaşamıyordu. İşlerin kolaylaştığı bir dönemde babasından izin alarak bahçeden ayrılıp, koşarcasına tren istasyonuna gitmişti. Tren saatini beklemeye başladı. Gişe açıldığında hemen gişeye koştu. Manisa’ya bir bilet istedi. Parasını ödeyip biletini aldı. Dışarıya çıkıp peronda gezinmeye başladı. Ne sıkıntılı, ne bitmek tükenmek bilmez dakikalardı onlar. Sonunda tren geldi. Hemen ilk vagona bindi. Kırk kilometrelik yol ne bitmez tükenmez bir yoldu. Zaman öldürmek için durmadan vagonları dolaşmıştı. Kondüktör Manisa yolcuları kalmasın diye bağırdığında hemen kapıya yönelip en önde trenin garda duracağı anı beklemeye başlamıştı. Tren durduğunda basamakları kullanmadan aşağıya atlamıştı. Kızın verdiği adrese doğru sora sora, hızla ilerlemişti.

Bankayı bulduğunda derin bir oh çekmişti. Verdiği numaradaki evi bulup kızın kapısını çalacaktı. İstenmeyen bir durum olursa af edersiniz yanlış adrese gelmişim deyip özür dileyecekti. Sokağa girip otuz dört numarayı bulduğunda donup kalmıştı. Zira o numara boş bir arsaya aitti. Sokağa paralel sokaklara girip otuzdört numaralı ev aramıştı Sokaklar kısa olduğundan otuzdört numaralı ev yoktu. Aldatıldığını, kendisine oyun oynandığını anladığında ağlamamak için kendisini zor tutmuştu. Belli ki yıldırım aşkıyla aşık olduğu o kız kendisiyle bir yaz bekarı macerası yaşamıştı.

Aldatılmışlığın bu denli acı olacağını nereden bilecekti. Daha on beş yaşında kendisine ilk aşkı tattıran o güzel kızın ihanetinin acısı çok ağır gelmişti ona. Bir daha mı aşık olmak, asla demişti o gün. Bundan böyle bu yıkılmışlığın acısını ben de başka kızlara tattıracağım. Onlar da öğrensinler terkedilmişliğin ne denli yıkıcı olduğunu.

***

Kapı karşı komşularının kendine yaşıt bir kızı vardı. Eve geliş gidiş saatlerinde hep yolunu gözlerdi. Belli ki kız, çocuk yaşına rağmen, kendisine aşık olmuştu. Eskiden evlerinin geniş beton avlusunda kaydırak oynarlardı. Yorulduklarında da oturma odasının önündeki kerevete oturup ablası ve kız kardeşiyle birlikte radyo dinlerlerdi. Annesi komşu kızıyla olan arkadaşlığına çok kızardı.

Gitme onlara seni ayartıp başında kalacak biri. Sen başına bela mı arıyorsun derdi. Kan kaynamıştı bir kere. Olacağın ve akacağın önüne geçmek olası mı. Kız yine kapıda kendisini bekliyordu. Yakınına geldiğinde kız

Gelsene dedi. Radyoda çok güzel türküler var. Evlerinin kapısına baktı. Kapı kapalıydı. Belli ki annesi evde yoktu. Bu fırsatı değerlendirmeliydi. Hemen kızın evine girmişti. Kız kapıyı kapattıktan sonra elinden tutup ilerlemeye başladılar. Kız onu doğruca misafir odasına götürmüştü. İçeri girdiklerinde kızın beline sımsıkı sarılıp kendine doğru çekmişti ve dudaklar birbirlerine hiç ayrılmayacak gibi kenetlenmişlerdi. Doyasıya, ölesiye sevişirken sokak kapısının açıldığını duydular. Kız avlu kapısına doğru baktığında,

Eyvah demişti, D.D.T. ciler ilaçlama yapmaya geldiler. Çabuk saklan bir yere. Odanın ortasındaki koca masanın altına girmeyi denerken kız

Orası olmaz buraya gel diyerek oda kapısının arkasında kalan küçük bir kapıyı açmıştı. Hemen girmişti oraya. Burası bir banyo odası idi. Oldukça küçük, ancak ayakta duş almaya elverişli bir odacık. İlaçlama sırası bulunduğu odaya gelmişti. Oda ilaçlandıktan sonra, ilaç atanın gözüne o küçük kapı ilişmişti. Burada ne var diye kapıya yöneldiğinde, kız önüne geçip orayı sakın açma, orayı ilaçlamaya gerek yok demişti.

Eyvah yakalandık demişti içinden. Gözüne yüklüğün altına giden geniş delik ilişmişti. Eğilip hemen dalmıştı oraya. Örümcek ağları öylesine yoğundu ki, göz gözü görmüyordu. Örümcek ağlarına aldırmadan ilerlemişti. Az sonra kız dışarıdan seslenmişti.

Nereye kayboldun öyle, hadi artık çık demişti. Geri geri giderek odacığa çıkmıştı. Ayağa kalkarak misafir odasına geçtiğindeki haline, kız katıla katıla gülüyordu.

Ne bu senin halin böyle. Ne bu üstündeki örümcek ağları. Kız sevgilisinin üzerine yapışmış örümcek ağlarını temizlerken yine sokak kapısı açılmıştı. Gelenler annesi ve yengesiydi. Önce kucaklarındaki uyuyan çocuğu yatak odasına götürüp yatırdılar. Sonrada kendileri küçük odaya girip oturdular. Annesi

Kızım ne bu koku böyle, ilaççılar ilaç mı attılar diye sormuştu.

Evet anne demişti kız.

Koş  Sevinay’ın odasının kapısını aç zehirlenmesin çocuk diye bağırmştı annesi. Koşup küçük kardeşinin yattığı odanın kapısını açtıktan sonra, misafir odasının da kapısını da açmıştı. Annesi yine bağırmıştı

Kızım sana Sevinay’ın yattığı odanın kapısını aç dedim, sen misafir odasının da kapısını açtın. Çabuk kapat orayı.

Anne açık kalsın orası. Havalansın içerisi. Zira bu ilaç çok pis kokuyor.

Peki nasıl istersen öyle olsun demişti annesi. Az sonra ana kız bir şeyler konuştular. Annesi neşeyle bağırdı gelinine

Gelin kızım hadi biraz daha dolaşalım seninle demişti gelinine. Beraberce sokak kapısını kapatıp gitmişlerdi. Örümcek ağı temizleme faslı yeniden başlamıştı. Ne kadar uğraşsalar boşuna. Tümden temizlenmesi olası değil. Yeter bu kadar temizlik deyip yine kızı belinden kavrayıp dudaklarını kızın dudaklarına kenetlemişti. Uzun uzun öpüşmüşlerdi. Veda edip ayrılmak istediğinde

Ne olur gitme. Temelli kal burada. Biliyorum ailen beni istemiyor. Babam sana nasıl olsa bir iş verir. Ömür boyu hep beraber yaşarız demişti.

Olur mu öyle şey demişti. Daha biz evlenme çağında değiliz. Hele yaşımız on sekizi doldursun. O zaman kimseden korkmadan evleniriz. Zor kurtulmuştu kızın kollarından. Uzun sürdü gizli gizli buluşmaları. Annesi bir gün babasına

Bizim oğlan çok azıttı. Hiç çıkmıyor komşu kızın evinden. Kız başında kalacak, bizim de başımıza bela olacak

Yine orada mı

Orada tabi, başka nerede olacak.

Git çağır onu. Annesi komşu kızın sokak kapısını açarak içeriye seslenmişti

Metin oradaysa gönderin gelsin.

Eyvah demişti. Babam geldi her halde ondan çağırıyordur annem. Hemen evden çıkıp evlerine gittiğinde, içeri girerken başının üstünde bir karaltı fark etmişti. Eğilip ileriye doğru bir hamle yaptı. O karaltı başına inerken, ufak bir sıyrıkla babasının kafasına vurmaya çalıştığı çoban cizmesinden kurtulmuştu. Koşarak odaya girip kapıyı kapatıp sürgülediğinde, babası bas bas bağırıyordu dışarıda.

Çabuk aç şu kapıyı. Senin o kemiklerini un ufak edeceğim. Ne işin var senin o komşu kızında. Memlekette kız kalmamışta ona mı mum oldun. Hele senin o eve bir daha girdiğini duyayım ve ya göreyim gebertirim seni. Bereket kapı çok sağlamdı. Bu yüzden feci bir baba dayağından kurtulmuştu. Bir süre sonra yeni inşa ettikleri eve taşındıklarından, komşu kızıyla ilişkileri tamamen kopmuştu. Hiç üzülmemişti bu ayrılığa. Zaten hiç sevmemişti o kızı.

***

Zaman hızla ilerleyip gidiyordu. Delikanlılığın saman alevi aşkları sürüp gidiyordu. Terk etmeler, terk edilmekler artık oldukça olağandı. Askerlik çağı geldiğinde o da her Türk genci gibi güle oynaya gitmişti askere. Yakışıklılığı yüzünden olsa gerek, izinli çıktığı günlerde edindiği kız arkadaşlarla tatil günlerini hoşça geçiriyordu.

Adanalı çok zengin bir ailenin kızı abayı fena yakmıştı kendisine. Götürüp ailesiyle tanıştırmıştı.

Kız ailem seni çok beğendi. Eğer evlenirsek otellerimizin birini bize verecek. Ailem sayesinde çok rahat bir yaşantımız olacak demişti.

Aileme durumu bildireyim. İzin verirlerse bende evlenmek isterim seninle demişti. Mektupla durumu ailesine bildirdiğinde babası küplere binmişti.

Biz fakir miyiz: Seni evlendirecek gücümüz yok mu ki iç güveyisi girmeye kalkışıyorsun. Eğer böyle bir evlilik yaparsan seni reddederim ve miras hakkından mahrum ederim diye yazmıştı mektubunda. Bir sürü Pazar aşkları yaşamıştı doyasıya. Onun için terhis edileceği zamanın hiç önemi yoktu. Onun için varsa yoksa Pazar aşkları. Her Pazar değişik kızlarla el ele dolaşmaktan doyumsuz bir zevk alıyordu. Bu yüzden Pazar günlerini iple çekiyordu. Arkadaşları soruyorlardı ona,

Bu kadar kızı nereden buluyorsun ve nasıl tavlıyorsun diye

Meslek sırrıdır açıklayamam diyordu arkadaşlarına. Cebindeki bozuk paraların çokluğu arkadaşlarının dikkatini çekmişti.

Ne yapıyorsun onca bozuk parayı. Cebini delecek o bozuk paralar. O yıl çok büyük bir bozuk para sıkıntısı vardı. Oysa bozuk paralar çok işine yarıyordu. Arkadaşlarına

O bozuk paralar öylesine işe yarıyor ki, öğrendiğinizde aptallığınıza çok yanacaksınız

Söyle de öğrenelim

Bedavaya öğrenmek nerede görülmüş?

Bedeli ne? Gerçekten işe yarıyorsa bedeli ne ise öderiz.

Mesai bitiminde, Harbiye’den tramvaya bindiğimizde, Sirkeci’ye kadar bu bozuk paraların ne işe yaradığını kanıtlayacağım. Kanıtlarsam siz bana bir ziyafet çekeceksiniz. Kanıtlayamazsam, ben size ziyafet çekeceğim.

Tamam anlaştık demişlerdi. Tramvaya Harbiye durağından binmişlerdi. Az ilerideki Radyoevi durağından tramvaya çok güzel bir kız girmişti. Kızın harika uzun saçları vardı. Biletçi bilet için yanına geldiğinde elindeki iki buçuk lirayı uzatmıştı. Biletçi önceden kestiği bileti kıza verdikten sonra, aldığı iki buçuk lirayı çantasına atmıştı. Çantanın içine baktığında, paranın üstüne verecek bozuk parasının kalmadığını görmüştü.

Paranın üstünü idareye gider alırsın diyerek diğer biletsizlere bilet kesmek için uzaklaştığında, kız

Biletçi bey paramın üstünü niye vermiyorsunuz. Benim üzerimde ondan başka para yok ki. Kız neredeyse ağlayacaktı. Hemen kızın yanına gitmişti ve kıza

Size yardımcı olabilir miyim demişti. Paranızı biletçiden alın bozuvereyim. Hemen cebinden çıkardığı bozuk paralardan iki bir lira, dört on ve iki de beş kuruş seçip kıza vermişti.Kız bilet bedeli olan yirmi beş kuruşu biletçiye uzatıp iki buçuk lirasını geri almıştı. Kız

Nerelisiniz diye sormuştu.

İzmirliyim.

Belli

Neden belli

Tabi ki efendiliğinizden. İzmir çok güzel değil mi?

Her ne kadar İstanbul Boğazı gibi bir boğazımız yoksa da, çok güzel körfezlerimiz ve koylarımız var.

Çok görmek isterim İzmir’i.

Pazar günü buluşalım sizinle. Ben size İzmir’i anlatırım. Siz de benim İstanbul’un henüz tanıyamadığım yerlerini anlatırsınız.

Tamam buluşalım demişti kız. Buluşacakları yeri ve saati kararlaştırdıktan sonra daha fazla konuşma fırsatları kalmamıştı. Kızın ineceği Karaköy durağına varmışlardı. Kız tramvaydan uzaklaşırken gülerek el sallamıştı. Arkadaşları gülerek gelmişlerdi yanına

Ah ulan ah yine sen kazandın demişlerdi. Sirkeci’de inip, Sirkeci’nin ünlü işkembecisine gitmişlerdi. Yemekte bile arkadaşlarını iğnelemekten geri kalmamıştı. Sipariş almaya gelen garsona

Ustaya söyle, arkadaşların tuzlamasından kıssın ve kıstıklarını benim tabağıma koysun

Niye diye sormuştu garson.

Aramızda bir iddiaya girdik Ben kazanırsam yediklerimizin bedelini arkadaşlar ödeyeceklerdi. Onlar kazanırlarsa ikisinin de yediklerini ben ödeyecektim. Benim tabağımda işkembe daha çok olsun ki hak yerini bulsun. Garson gülerek aktarmıştı söylediklerimi ustaya. Usta üçümüze de kıyak yapmıştı. Üçümüzün de tabakları tepeleme işkembe doldurmuştu. İki duble tuzlamadan sonra üzerine birer de zerde yedikten sonra, arkadaşlarım hesabı ödemişlerdi. Ertesi gün komutanlığa gittiğimde mesai arkadaşım Talat ayakta karşılamıştı beni. Gülerek cebindeki bozuk paraları şıngırtadıyordu.

Zaman hızla akıp geçmişti. Eline terhis belgesini ve yol biletini sıkıştırdıklarında, doğrusu memleketine geri dönmeyi hiç arzulamıyordu. Bir hafta kadar avare avare dolaşmıştı İstanbul sokaklarında. İş arasa hemen iş bulabilecekti. Evlenmek istese, yolunu gözleyenler vardı. Evlilik yine dolaşıp dolaşıp iç güveyiliğine dayanıyordu. Geri dönmeye karar vermişti. Babasının çok güzel vaatleri vardı. Kendisine çok güzel bir iş yeri açacağını vaat etmişti.

***

Geri döndüğünde babası umduğu gibi sıcak karşılamamıştı kendisini. Belki de İstanbul’da kalmak istemesine gocunmuştu. On beş gün akraba ve arkadaş buluşmalarıyla geçmişti. Annesi babasına

Oğlumuz dükkan açmak istiyor. Yardım et te açsın dükkanını dediğinde

Benim bu kadar arazim var ve işimde hep eller çalışıyor. Dükkan açıp ta ne yapacak. Gelsin beraber çalışalım. Söyle ona ya işimde çalışır, ya da başının çaresine bakar. Babasının annesine söylediklerini annesinden öğrendiğinde, dünya sanki başına yıkılmıştı. İstanbul’a geri dönmeye karar vermişti. Gidiş hazırlıklarını yaparken, annesi sürekli yalvarmıştı

Ne olur bizi bırakıp gitme. Ben sensiz ne yaparım. Acele etme, belki babanı sana iş yeri açmana yardım etmesi için ikna edebilirim. Birkaç gün sonra babası eline bin lira sıkıştırmıştı.

Al bu parayı, görüp göreceğin mürüvvet bu. Sakın bir daha bana para için gelme demişti. O parayla ne yapılabilirdi. Çaresiz sokak içerisinde bir dükkan kiralamıştı. Tanıdığı bir marangoza raflar ve tezgah yaptırmıştı. İzmir’den alıp geldiği az miktardaki malzemeyi raflara sıralamıştı. Boş kalan rafları da boş kutularla doldurmuştu. Dükkanının çok sapa yerde oluşu yüzünden işleri bir türlü düzene girmiyordu. Çaresiz dükkanını kapatıp inşa halindeki hava alanına elektrikçi olarak girmişti. Vatan Cephesine girmeyi reddettiği için bir ayı doldurmadan işten kovulmuştu. Bu kez bedesten içerisinde bir dükkan kiralalamıştı. Yeni dükkanında işler iyi gitmeye başlamıştı. Yoğun bir şekilde çalışıyordu. Tüm aşklara kalbini kapatmıştı. Yalnızca işini düşünüyordu.

***

Annesi seni ille de evlendireceğim diye tutturmuştu. Öylesine övmüştü ki müstakbel gelinini peki demek zorunda kalmıştı. Kızı görmeye gittiklerinde şok olmuştu.

Anne bula bula bu kara kızı mı buldun bana. Ben onunla kesinlikle evlenmem demişti. Annesi gözyaşları içinde yalvarmıştı

Ne olur kırma beni. Kız esmer, çok ta güzel değil ama, çok iyi, çok tatlı dilli bir kız. Üstelik çok zenginlerde. Günlerce kavgası sürdü annesinin o kızla evlenmesini istemesinin.

Eğer sen o kızla evlenmezsen ben intihar ederim. Benim ölümüme neden olursun demişti annesi. Çaresiz peki demek zorunda kalmıştı. İş yeri açmakta oldukça cimri davranan babası çok görkemli bir nişan töreni yaptırmıştı. Aynı şekilde görkemli bir düğünle dünya evine girmişlerdi. Cicim ayı değil, cicim günleri dahi uzun sürmemişti. Gelin ve damat ailesi, genç evliler üzerinde otorite kavgasına girişmişlerdi. Bir aile damada, diğer aile de geline sahip çıkmaya uğraşıyorlardı. Gelin hanımın sivri dili çok çabuk çıktı ortaya. Evde huzur diye bir şey kalmamıştı. Eve biraz geç gitse, bir acuze kılığında karşılıyordu eşi kendisini.

Nerede kaldın bu saate kadar, hangi garılarlaydın yine.

Ne karısı hanım, işim uzun sürdü, bu yüzden biraz geciktim dediğinde

Ben seni bilmez miyim, sen az ceviz kırmadın o orospu garılarla. Kim bilir yine hangi orospu garıyla beraberdin.

Yeter be bıktım usandım senin bu kıskançlığından. Kapat artık o kırılasıca çeneni dediğinde

Dediklerim zoruna mı gitti ulan pezevenk. Tepesinden aşağı sanki bir kova buz gibi su dökülmüştü. Saçlarından yakalayıp hızla sarsmıştı karısını

Ne diyorsun sen be. Çabuk sözünü geri al yoksa beynini dağıtacağım dediğinde, aldığı yanıt çileden çıkmasına yetip artmıştı.

Pezevenk olmasaydın evine erken gelirdin. Yumruğunu var gücüyle vurmuştu yüzüne. Düştüğü yerde bas bas bağırıyordu.

Pezevenksin işte. Pezevenk olmasaydın evine erken gelirdin. Yumruğunu vurdukça burnundan kan fışkırıyordu. Zor toparlamıştı kendisini. Vazgeçti vurmaktan. O yine ayni sözleri söylemeye devam ediyordu.

Hadi kalk elini yüzünü yıka da seni babanın evine götüreyim. Daha fazla bir arada kalamayız demişti. Kalkıp elini yüzünü yıkadıktan sonra yine diklenmeye başlamıştı.

Ben seninle anamın evine gitmek için evlenmedim. Hiçbir yere gitmiyorum işte demişti. Bir an gırtlağını sıkıp öldürmeyi geçirdi içinden.

Deymez demişti kendi kendine. Maşa varken elimi ateşe niye sokayım. O geceyi ayrı odalarda geçirmişlerdi. Sabah ilk işi ailesine haber göndermek olmuştu, gelin kızınızı alın diye. Az sonra karısının annesi ve akrabaları gelmişlerdi. Hepsi de ne olur yuvanızı yıkmayın diye yalvarıyorlardı.

Bak karın hamile. Yakında doğuracak. Ayrılacaksanız yine ayrılın. Ama çocuğunuz analı babalı doğsun. Çok ısrar etmişlerdi. Sonunda,

Peki öyleyse ayrılmayı doğumdan sonraya bırakalım demek zorunda kalmıştı. Doğuma kadar ayrı odalarda kalmışlardı. Doğumdan sonra da bu ayrılık devam etmişti. Doğan bebeği bir kez dahi kucağına alıp sevmek gelmemişti içinden.

Hadi artık doğum oldu, bitirelim bu evliliği dediğinde,

Hele bir kırkı çıksın, düşünürüz diye yanıtlamıştı. Ne bitmez tükenmez kırk gündü o günler. Kırk gün doldu Hanım efendinin anasının evine gitmeye hiçte niyeti yoktu. On gün sonra bayramdı. Bayram günü geldiğinde,

Hadi annenlere gidip bayramlaşalım dediğinde

Hayır gitmeyeceğim. Gideyim de beni orada bırak değil mi ? Bu sülüğü başından atmanın tek çaresi onu annesinin evine bayramlaşmaya gitmeye ikna etmekti.

Mademki benden kuşkulanıyorsun al, evin anahtarı sende kalsın diye anahtarı uzattığında, geri döneceğine inanmıştı. Hemen anahtarı alıp çantasına koymuştu. Evlerine vardıklarında kapıyı açan annesi kızıyla damadını karşısında görünce hemen içeriye seslenmişti,

Çocuklar bakın kimler geldi. Bizim damadın burnu sürtülmüş, bayramlaşmaya gelmişler. Sinirden tir tir titriyordu. Az sonra kimin burnunun sürtüleceğini göreceksin diye geçirmişti içinden. Sessiz kalmayı yeğlemişti. Soğuk bir hal hatır sormaktan sonra,

Ben gidip çarşıyı dolaşacağım diye ayağa kalktığında, karısı önüne geçip

Hayır gitmeyeceksin. Niyetin beni burada bırakmak değil mi demişti.

Otur oturduğun yerde. Sakın arkamdan gelmeye kalkışma. Bu evliliğin bittiğinin halen farkında değil misin demişti. Hızla ayrılmıştı evden. Dükkanına gidip önceden aldığı asma kilidi ve bir de çekiç alarak evine gitmiş, eski kilidi çekiçle kırıp, yenisini taktıktan sonra tekrar dükkanına geri dönmüştü.

Ayrıldıklarında kızları elli günlüktü. Beş gün sonra komşularıyla bebeği gönderdiler. Komşuları

Bebeğin annesi istemiyor. Alsın da piçine kendi baksın diyor. Kusura bakmayın, elçiye zeval olmaz. Çok ısrar ettiler bebeği size getirmem için. Tekrar tekrar özür dileyerek ayrılmıştı evden. Bir hukukçuya danışmıştı ne yapayım diye. Hukukçu ben sana bir dilekçe yazayım, dilekçeyi savcılığa götürüp işlem yaptır. Ola ki bebek ölür . Ölümüne sen neden oldun diye seni mahkemelerde süründürmesinler. Savcılığın görevlendirdiği iki polisle ayrıldığı eşinin evine götürmüştü bebeğini. Polislere

O bebek artık benim değil, alsında piçine kendi baksın dediğinde,

Vah vah ne anneler varmış yer yüzünde. Yazıklar olsun sana diyerek bebeği alıp kendisine getirmişlerdi.

Eğer boşanmanız için şahit gerekirse bizi şahit yazmayı unutma demişlerdi

***

.

Uzun süre iki tarafta boşanma davasını karşı tarafın açmasını beklemişti. Babası bir gün

Oğlum madem ayrılmakta kararlısın, neden boşanma davası açmıyorsun demişti.

Baba benim bir daha evlenmeye niyetim yok. Bırak davayı onlar açsınlar. Böylece boşanmamız daha kolay olur. Ayrıldığı eşinin ailesi tarafından haber üstüne haber geliyordu

Ya boşanın, ya da barışın diye. O ise

Evlenmeye niyeti olan açsın davayı diye yanıtlıyordu. Sonunda davayı açtılar. Mahkeme günü gelip çattı. Hayatında hiç yargılanmamıştı. Bu nedenle heyecandan ölecek gibiydi. Yargıcın

Sen hanımın sağına geç dediğini anlayamamıştı. Yargıç yinelemişti,

Sen hanımın sağına geç diye.

Güçlükle yine anlayamadım efendim deyince boşanacağı eşi kolundan tutup öfkeyle

Sana bu tarafıma geç diyor be deyince hakim şok olmuştu.

Sen eşinden boşanmak için dava açmışsın. Ne söylemek istiyorsan söyle bakalım.

Efendim bu herif var ya, işi gücü garılarla gezip tozmak. Evi aklına bile gelmiyor. Üstelik tüm ziynetlerimi alıp sattı ve garılarla yedi. Yargıç

Biz burada ziynet davası görmüyoruz. Davanız boşanma davası. Boşanmak mı istiyorsun onu söyle.

Boşanmak istiyorum tabi Bu kez de kendisine sormuştu,

Bak eşin ne diyor, sen ne diyeceksin bu söylediklerine

Bütün söylediklerine aynen katılıyorum. Söylediklerinde eksikler var gerekirse ben tamamlayayım efendim.

Anlıyorum sizi, bir şey söylemenize gerek yok. Davacıya

Bak kızım sizin bu evliliğiniz bitmiş, dışarı çık ve iki şahit bul hemen boşayayım sizi. Dışarı çıkıp geri dönmesi bir olmuştu.

Şahit bulamadım hakim bey demişti. yargıç,

Araya adli tatil giriyor. İki buçuk ay ileriye atıyorum mahkemenizi. Gelirken iki şahit getir de boşayayım sizi.

***

İki buçuk ay sonra yine yargıç karşısındaydılar. Yargıç

Getirdin mi şahitleri diye sorduğunda

Getirdim efendim. Yargıç şahide sordu

Bunları tanıyor musunuz diye. Tanık

Tanıyorum efendim.

Bak bunlar geçinemiyorlarmış, bir araya gelseler geçinemezler değil mi?

Niye geçinemesinler efendim. İkisi de genç deyince yargıç diğer tanığa aynı soruyu sormuştu. İkinci tanıkta aynı şeyleri söyleyince öfkeyle katibe yaz bakayım demişti. Davalı ve davacının kesin ifadelerine tanıkların da ifadelerinden bir araya gelip geçinmeleri mümkün olmadığı görüldüğünden boşanmalarına karar verildi. Son sözünüz ne diye sormuştu taraflara.

Çocuğumu haftada bir gün görmek istiyorum. Yaz demişti yine katibe.

Çocuğun her cumartesi günü icra marifetiyle annesine gösterilmesine karar verildi. Senin bir diyeceğin var mı diye sormuştu yargıç

Var efendim demişti. Çocuğun her hafta annesi tarafından görülmesi onun psikolojik gelişmesini etkiler. Mümkünse bu kararın kaldırılmasını istiyorum.

Ben kararımı verdim. Beğenmezsen temyiz edersin. Birden bir sevinç dalgası sarmıştı benliğini. Her hafta icraya baş vuracak. Gerekli harcı yatırdıktan sonra icra gelip çocuğu alıp icra dairesine götürüp çocuğun annesine gösterilmesini sağlayacak. Ölme eşeğim ölme. Olacak bir iş değildi o. Yargıcın kendisine nasıl bir kıyak yaptığını fark etmekte gecikmemişti. Sonuç düşündüğü gibi olmuştu. Çocuk annesi tarafından hiç aranılmamıştı. Her hangi  bir düğünde rastlaştıklarında çocuğunu görmemek için sırtını dönerdi çocuğa.

***

 

Boşandıktan sonra uzun süre kadınlardan kızlardan uzak durmuştu. Tümünden nefret ediyordu. Bir gün minibüsle İzmir’e giderken genç bir kız oturdu yanına. Kız pek güzel değildi ama, oldukça konuşkan biriydi. Çabucak bir dostluk kurulmuştu aralarında. Kıza

İzmir’e mi gidiyorsun diye sormuştu.

Evet, Konak’ta bir sinemada İngiliz’ce bir film oynatılıyor. İngilizcemi ilerletebilmek için o sinemaya gidiyorum. Az sonra Konak’a vardıklarında minibüsten indiler. Kız sinemaya doğru yöneldiğinde kızın peşine takılmıştı. Sinemanın gişesi önüne geldiklerinde

İzin verirseniz biletleri ben alayım demişti kıza.

Siz zahmet etmeyin ben alırım. Kızdan önce davranıp gişeye yanaşmıştı. Gişe görevlisine iki bilet verir misiniz demişti. Gişe görevlisinin uzattığı biletleri ve paranın üzerini aldıktan sonra beraberce sinemaya girip, koltuklara yan yana oturmuşlardı. Film başladığında kızın elni sıkıca tutmuştu. Kız hiç itiraz etmemişti bu yaptığına. Zaman zaman elini kızın bacaklarında gezdirdiğinde, kız derin bir nefes alarak omuzuna dayanıyor ve ne olur yapma diye mırıldanıyordu. Oysa sesinin tonu yaptıklarına devam et diyordu. Duymamazlıktan gelerek bacaklarını okşamayı sürdürüyordu. Film bittikten sonra ilk pazar buluşmak için sözleşmişlerdi. Bir terslik olur düşüncesiyle, kıza iş yerinin adresini ve telefonunun numarasını vermişti.

Pazar günü Konak’ta buluşmuşlardı. Yürüyerek Basma neye gidip, oradaki motor sıkletçilerden bir motor sıklet kiralamıştı. Motorsıklete binip Belkahve’ye gitmişlerdi. Belkahve’de yanak yanağa,omuz omuza, bazen de dudak dudağa İzmir’i seyretmişlerdi. Motorsıklete binip daha ileriye ormanın daha yoğun ağaçlarla kaplı olduğu bir yere gitmişlerdi. Motor sıkleti yol kenarına park ederek ormana dalmışlardı. Çimenlerin yoğun olduğu bir yere uzanarak sevişmeye başlamışlardı. Zaman diye bir kavramları yoktu. Bir sesle irkilivermişlerdi.

Davranmayın yoksa yakarım. Hemen dönüp baktığında bir köy bekçisinin elindeki mavzerle burun buruna gelmişlerdi.

Sen köyünün hudutlarını şaşırdın galiba, burası orman bakanlığına ait, buraya karışmaya hakkın var mı diye sormuştu.

Ben orman morman anlamam arkadaş, hadi kalkın bakalım yürüyün karakola.

Gitmesine gidelim de, yalnız senin köy odana gitmeyeceğiz. İlerideki jandarma karakoluna gideceğiz. Orada senin bu gibi işlere karışmaya yetkin olmadığını iyice öğreteceğim sana.

Tamam, jandarma karakoluna gidelim.

Sen o silahın namlusunu niye bana doğru tutuyorsun. Benim babam koruma başkanı. Bekçilere verilen silahlarda mermi bulundurmanın yasak olduğunu adım gibi biliyorum. Sen benim belimdekinde kaç mermi olduğunu biliyor musun. Mavzerin namlusu yavaşça başka tarafa doğru dönmüştü. Daha evvel korkutup yanındaki kadını bırakıp kaçanlardan olmadığımı anlamıştı.

Hadi gidin, bir daha da sizi buralarda görmeyeyim.

Neden gidecekmişim. Önce karakola gideceğiz ve orada senin orman içerisindeki bu gibi durumlara karışmaya hakkın olmadığını öğreteceğim sana. Hak ettiğin cezanın verilmesini sağlayacağım. Kolundan tutup sürüklemeye başlamıştım. Korkma sırası ona gelmişti.

Ne olur bırak beni. Ben bir hata ettim. Bir daha böyle bir davranışta bulunmayacağına dair yemin üzerine yeminler sıralıyordu. Sevgilim ha bire dürtüyordu beni, bırak adamı da gidelim diye işaret ediyordu.

Sen bu hanım efendiye dua et. O ısrar ettiği için bırakacağım seni. Elindeki mavzeri alıp ne olur ne olmaz diye kontrol ettiğimde boş olduğunu görmüştüm. Mavzerini geri verdiğimde kurtulmanın sevinciyle hızla uzaklaşmıştı. Sevgilimse korkudan tir tir titriyordu. Bulunduğumuz yerin tadı kalmamıştı. Ola ki intikam almak için köyün delikanlılarını salardı üstümüze. Motorsıklete binip geri döndüğümüzde motor sıkleti sahibine teslim edip kirasını ödedikten sonra fuara girmiştik. Doğruca Palmiyeler restaurantına gidip oturmuştuk. Yemekten sonra yürüyerek minibüs durağına gitmiştik.

Her hafta buluşuyorduk. İlişkimiz belki de çok daha uzun sürecekti. Evlenmemiz için ısrar etmeye başlayınca terk etmiştim onu. Gömlek değiştirir gibi sevgili değiştirmeye başlamıştım. Suzan, fikriye, Cihangül, ve daha niceleri bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden. Cihangül’ü anımsadığında, bir burukluk çökmüştü içine. Çok yalvarmıştı, evlenelim diye.

Senden hemen nikah kıydırmamızı istemiyorum. Dilediğin kadar nikahsız yaşayalım. Seni mutlu edeceğime inandırdığımda kıydırırız nikahımızı. Biliyorsun nişanlıyım. Peki de, hemen bu yüzüğü parmağımdan çıkarıp bir zarfa koyup nişanlıma postalayayım.

Yapamam demişti kıza. Ben mutlu olacağım diye bir başkasının mutluluğuna engel olmak istemem. Tüm ısrarlarına rağmen beni kendisiyle evlenmem için ikna edememişti. Göz yaşlarıyla evimden ayrılırken

Yine de senden umutla peki demeni bekleyeceğim.

Evliliği nasıl gidiyor acaba diye düşündü. İnşallah mutlu olmuştur. O gerçekten çok iyi bir kızdı. Eğer mutlu olmuşsa çok sevinirim. Yıllar önce kucağında bebeğiyle yürürken görmüştü onu. Çok zayıflamıştı. Gözleri yürüdüğü yoldaydı. Etrafını görecek durumda değildi. Belki de ayağı bir yere takılıp, kucağındaki bebekle düşmekten korkuyordu. Ayrıldıktan sonra, ilk ve son görüşü olmuştu onu.

Gençlik sanki hiç bitmeyecekti. Hey gidi gençlik hey. Saman alevi miydin sen. Ne tez geçti o deli dolu günler. Saçlar ağarmış, yüzümde yığınla kırışıklar.Yine de eş dost

Vazgeç şu bekarlıktan, eş insana asıl ihtiyarlıkta gerekir diyorlardı.

Ne olur ısrar etmeyin. O evlilik denilen kazık bir defa yenilir diye yanıtlıyordu dostlarını. Yaşlandığından olsa gerek kadınlar da yüz vermez olmuşlardı. Haftada bir eve temizlik için gelen kadına bolca bahşiş vererek idare ediyordu durumu. Nedense bu parayla sağlanan ilişkiden de zevk almaz olmuştu. Koskoca evin içinde yalnızlıktan bunalan bir insan olmuştu. Hızlı yaşam kalp sağlığını da bozmuştu. Anılarından sıyrılıp kurtulmak için dikkatini, dolunayın ışıltılara boğduğu yere yönlendirdi. Dolunay ne kadar güzel dedi bu gece. Denizin yüzü sanki gümüşle kaplanmış. İçeride kısık sesle açık bıraktığı radyosunda çok sevdiği bir parça çalınıyordu.” Ah ediyor divane gönlüm eyvah eyvah aldanıyorsun. Tüm dikkatini bu hüzünlü şarkının nağmelerine vermek istedi. Ağır bir burukluk kaplamıştı yüreğini. Göğsünde bir sıkışma oluştu. Nefes almakta zorlanıyordu. Başını geriye dayayıp nefes almayı kolaylaştırmaya çalıştı. Gözleri sanki gökteki soluk yıldızlara takılmıştı. Öylece tüm bedeni hareketsiz kaldı. Ölüm onu dolunayın en güzel olduğu, gümüş rengi ışıklarını cömertçe denize ve yeryüzüne serpiştirdiği bir gecede yakalamıştı.

 

Özcan NEVRES

17. 2. 2000

NEDEN TERK ETTİN

Neden Terk Ettin

Gözlerden uzak bir bankta oturmuştuk Elleri avuçlarımın içinde alev alev yanıyordu. Yaşadığımız aşkın dünyanın en büyük aşkı olacağını fısıldaşıyorduk kulaklarımıza. Doğa tümüyle fısıltılarımızı duymak için olacak sanki tüm yaşam durmuştu.. Rüzgarın ağaç yapraklarının arasından geçerken söylediği ninni de yok olmuştu. Meraklı gözler de yok olmuştu üzerimizden. Tüm evren yalnızca ikimize kalmıştı. Ya da biz öyle zannediyorduk. İkimize ait bir dünyada hiçbir güç bizi ayıramıyacaktı. Alev alev yanan dudaklarım dudaklarına uzandığında olmaz diyordu. Her defasında ancak nikahımız kıyıldıktan sonra olur. Tüm benliğimle inanmıştım ona. Bir gün ihanet edebileceğini hiç ama hiç düşünmemiştim. Günler ayları kovalarken değişen bir şeyler oluyordu beni olabildiğince sevindiren. Önceleri dudaklarından bile öpmeme izin vermezken,

Her şeyimle seninim diyerek bana tam olarak teslim olmuştu. Artık evlenelim, nikahımızı kıydıralım dediğimde ise

Acelen ne diyordu. Ve bir gün gerçeği söyledi. Hıçkırıklarla boğularak.

Annem seninle evlenmeme razı değil dedi. Nasıl sarsıldığımı ve o an nasıl ölmediğimi anlatabilmem  olası değil. Annen yüzünden bu büyük aşkımızı bitirecek miyiz dediğimde

Hayır, ben ölünceye kadar senin olacağım. Ne olur bir daha evlilikten söz etme. Ölesiye seviyorum seni. Razıyım seninle toplumun yasakladığı şekilde yaşamaya. Varsın dostu ya da metresi desinler. Yeter ki sen ömrümün sonuna kadar benim ol. Ama olmadı. Bir gün,

Annem beni vermek istediği biriyle evleneceğim dediğinde dünya sanki başıma yıkılmıştı. Ama nasıl oldu bilemiyorum. Birden sanki taş gibi bir kalbin sahibi olmuştum. Oldukça soğuk kanlı olarak,

Peki senin kararın ne? Annen istiyor diye o kişiyle gerçekten evlenecek misin? dediğimde,

Evet başka seçeneğim yok dedii.

Bu konuyu çok iyi düşündün mü? Evleneceğin kişiyle yaşadığımız aşk aranızda sorun olmayacak mı? Zira aşkımız çok fazla dillenmişti.

O çok uygar bir insan. Kendisine seninle olan  ilişkimizi söylediğimde önemi yok dedi.

Bu durumda onunla gerçekten evleneceksin öyle mi?

Evet, aynen öyle. Elimi uzattım,

Öyleyse dost olarak ayrılalım dediğimde,

Hayır elimi vermeyeceğim. Ben annemin evlenmemi istediği kişiyle evlendikten sonra da senin olacağım. Benim ölesiye sevdiğim, ayrılırsak dayanamam ölürüm dediğim kız bu muydu? Bir fahişe gibi hem evleneceği kişini hem de benim olacaktı. İçimden yüzüne var gücümle bir tokat atmak geçti. Kendimi zor tuttum.

Sen benim ölümüne sevdiğim, uğruna canımı bile verebileceğim Zeliha değilsin dedim. Bundan sonra sen yolunda ben yolumda gideceğiz.

Bunu bana yapamazsın. Ben o adamla annem istediği için evleneceğim. Seni terk etmek için değil dedi.

Ben seninle evlenmeye karar verdiğimde kimseye sormadım ve danışmadım. Öylesine kararlıydım ki, bu kararımdan hiçbir güç çeviremezdi beni. Annen bahane. Belki aklınca benden iyisini buldun.

Evet dedi. Ben ileride paşa karısı olacağım ve konaklarda yaşayacağım.

Anlaşıldı dedim. Göz yaşlarımı zor tuttum. Mutlu olmasını dileyerek yanından ayrıldım.

Onun düğün veya nikah haberini merakla bekliyordum. Uğruna aşkımızı noktaladığı kişi kimdi? Paşa karısı olup konaklarda yaşayacakmış. Bir subay mıydı evleneceği kişi? Ayrılmamızı istediğinden beri iş yerimizin önünden geçmez olmuştu. Beni terk edişinin nedeni aklıma geldikçe çıldıracak gibi oluyordum. Demek paşa karısı olacakmış. Göreceğiz bakalım paşası nasıl bir insanmış.

***

Telefonum çaldı. Ses onundu.

Bak dedi.

Seni birisi arıyor.

Görevin dinlemek değil, bağlamak dedim.

İşte ben de görevimi yapıyor ve onu sana bağlıyorum. Arayan eski sevgilimdi. Oldukça güzel bir kızdı. Ama belki de kaç sevgilisi olduğunu kendisi de bilmiyordu. O nedenle terk etmiştim onu. Neden aradığını merak etmiyor değildim. Zira o evlenmişti.

Bu gece nöbetçiyim hemen gel dedi. Şaşırmıştım.

Nasıl olur? Sen evli değil misin?

Evliydim ama artık değilim. Boşanıyorum. Bu güzel kadının güzelliği her zaman başımı döndürüyordu. Hemen yola çıktım. Gecenin karanlığında hastane bekçisinin dikkatini çekmeden bahçeye girdim. Kapıda beni bekliyordu. Boş bir odaya girip saatlerce seviştik. Ayrılırken

Öbür gece de nöbetçiyim beklerim dedi. Bir dünyam yıkılmıştı ama yeni bir dünyaya koşarcasına gidiyordum. Sonunu düşünmeden.

***

Telefonum çaldı. Arayan santralci kızdı. Yani dünyamı karartan o eski sevgilimdi.

Ne oldu sana böyle? Başka biriyle evlenecek olmama çok mu bozuldun? Beni neden aramıyorsun?

Sana kuracağın yuvada mutlu olmanı dilemiştim. Bir başkası ile evliliğe adım atan bir kıza yan gözle bakmak delikanlılığıma ters düşer. Bu nedenle aramam da, aramanı istemem de.

Bakıyorum ebe hanım sana benim verdiğimden çok daha fazlasını veriyor ki bana karşı bu denli soğuksun.

Seninle ayrılmaya karar verdikten sonra bir sokak çeşmesi olmaya karar verdim. Uzanan her tasa su vereceğim ama sana asla. Neden anlamak istemiyorsun? Aramızdaki her şey bitti. Eğer geçmişte yaşadığımız büyük aşkın nefrete dönüşmesini istemiyorsan, ne olur beni bir daha arama.

Neden aradığımı söylediğimde çok şaşıracaksın. Neden aradığımı tahmin edebiliyor musun?

Hayır etmiyorum. Bu konuda da kafa yormak istemiyorum. Zira sen benim nazarımda artık bir ölüsün. Bilirsin ölülerle konuşulmaz.

Ne diyorsun sen. Seni çok önemli bir müjde vermek için aradım. Benim evlilik işim yattı. Yatmasının nedeni ise sensin. Senden ayrı yaşamamın mümkün olmadığını anladım. Ne yapmamı istiyorsan söyle. Ayaklarına kapanıp yalvarmamı mı?

Hayır. Beni unutmandan başka hiçbir şey istemiyorum. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

Ne olur acı bana. Sensiz yaşayamayacağımı neden anlamak istemiyorsun?

Ayrılmamızı ben değil, sen istedin. Bu pişmanlığın niye? Paşan terk mi etti seni?

Hayır o değil ben onu senin için terk ettim.

Çok geç kaldın güzelim. Ben artık bir sokak çeşmesiyim. Ölünceye kadar da öyle kalacağım. Tek bir kadına bağlanmak artık benim için olası değil. Bendeki nasıl bir şans anlayamıyorum. Sevenim ne kadar çoksa terk edenim de o kadar çok. Her terk ediliş yeni bir yıkılış. Artık yıkılmak, umutsuzluklar denizinde boğulmak istemiyorum.

Yemin ediyorum, bir daha seni terk etmeyeceğim. Nikah, düğün hiçbir şey istemiyorum. Yeter ki ömür boyu beraber olalım.

Çok asil bir adamın torunu olmakla övünen annen mi öğretti sana bunları?

Hay annemin Allah belasını versin dedirtme bana. Evet ayrılmamıza o neden olmuştu ama artık onu dinlememekte kararlıyım. Ne olur yine beraber olalım. Bana güvenin tam olduğunda nikah kıyarız. Yok nikah olmaz dersen, ömür boyu seninle nikahsız yaşamaya razıyım.

Bak Zeliha, ya ben anlatamıyorum, ya da sen anlamak istemiyorsun. Kararlıyım. Bundan böyle sen değil kadınlar olacak hayatımda. Gençliğimden, yakışıklılığımdan yararlanmak isteyen kadınlar. Ben artık bir Kazanova’yım. Bu Kazanova’yı da sen yarattın. Daha ne oldu bu kirli dünyaya adım atalı. Buna rağmen arayan arayana.

Biliyorum. Arayanlarla çoğu kez ben görüştürüyorum. Her arayan beni çıldırtıyor. Bu duruma ben neden olduğumu biliyorum. İnan bana sevgilim en çok çıldırmaktan korkuyorum. Bu yüzden de intihar etmeyi bile düşünüyorum. Ama intihar edemiyorum. Zira intiharımla seni tümden kaybetmiş olacağım. Umutla dönmeni bekleyeceğim. İnan bana sevgilim seni bir daha asla terk etmeyeceğim.

Boşuna ağzını yorma. Boşuna göz yaşlarını akıtma. Ben artık senin sevgilin değilim ve asla da olmayacağım.

Son sözün bu mu? diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Telefonu kapattım. Telefon yine çaldı. Yine o idi.

Kalpsiz, beni ne hallere düşürdüğünün farkında mısın?

Hayda, yavuz hırsız ev sahibini bastırır derler. Seni ben mi terk ettim ki sitem ediyorsun.

Seni ben terk ettim ama binlerce, milyonlarca kez özür diliyorum. Ne olur affet beni. Yine o eski güzel günlerimize dönelim.

Hayır olmaz. Ne olur unut beni ve bir daha arama.

Seni aramamak ha. Öl demekten beter bu senin dediğin. Yoksa ölmemi mi istiyorsun?

Yaşamak herkesin hakkı. Kimseye öl demeye hakkım yok. O senin bileceğin iş.

Son sözün bu mu?

Evet. Hıçkırarak ağlayışını duymamam için telefonu kapattı. Nasıl bir kızdı bu? Beni terk edeceğini söylerken sevinçten uçacak gibiydi. Oysa şimdi de yeniden bir araya gelmemiz için göz yaşlarını silah olarak kullanıyor. Güvene bilir miydim ona? Yarını belli olmayan bir ilişki ne kadar sağlıklı olurdu? Acımak insanı acınacak duruma düşürür. Artık ipler kopmuştu.

***

Yalnızlıktan mı, kadınsızlıktan mı bilmiyorum. Çıldıracak gibiydim. Ona dönmemekle hata mı yapıyordum. Aklıma İzmir Devlet Hastanesinde çalışan hemşire kız geldi. Maliyeci Mehmet abi hastanede yatarken ziyaretine gittiğimde tanıştırmıştı. Harika güzel bir kızdı. Kalçalarına kadar uzanan saçları ve haleli gözleri dayanılabilecek gibi değildi. Tanıştırılmamızın üzerinden iki gün geçmişti.

Eğer benimle evlenmeyi düşünmüyorsan hemen biri birimizi unutalım demişti. Meğer Mehmet abi ona beni yeğeni olarak tanıtmış ve beni onunla evlendireceğini söylemiş. Konuşulanları nereden bilebilirdim. Meğer hızlılığı bu yüzdenmiş. Evlilik için hazır olmadığımı söylediğimde,

Hazırlık dediğin nedir ki demişti. Gönüller bir olunca tencerede pişirir kapağında yeriz. Yatacağımız yatağımız olmazsa gazete kağıtlarının üzerinde yatarız. Amacı ne idi? Beni elinden kaçırmamak mı? Yoksa evde kalma korkusu mu? Bu korkuyu yaşayacak kadar yaşı ilerlemiş değildi. Olabildiğince güzelliğiyle hangi erkek onunla evlenmeyi istemezdi? Kendisine bir belalı mı musallat olmuştu ki bir an önce evlenerek ondan kurtulmak istiyordu? İyi bir eş olabilir miydi? Yalnızlığa daha fazla dayanacak halim kalmamıştı. Hemen garaja gidip otobüse bindim ve İzmir garajında indim. Bir taksi çevirip Devlet Hastanesinin önünde indim. Kapı görevlisine hemşire Hatice hanımla görüşeceğimi söyleyince içeri girmeme izin verdi. Ziyaretçiler için düzenlenmiş bölüme gittiğimde gördüğüm karşısında şaşkına döndüm. Hatice hemşire benim yaşımda biriyle el ele tutuşmuş, gençle hararetli, hararetli konuşuyordu. Tam dönüyordum beni  fark etti. Hastaneden dar attım kendimi caddeye. Ne yalan söyleyeyim. Feci şekilde yıkılmıştım. Arkamdan tanıdık bir ses bana sesleniyordu. Bu Hatice’nin sesiydi. Dönüp baktım. Hemen koşarak gelip boynuma sarıldı.

Sevgilim beni aramandan umudumu kesmiştim. O gördüğün genç de ille evlenelim diye tutturdu. Çaresiz kaldım ve peki dedim. Ama sen beni gerçekten istiyorsan, benim seni sevdiğim kadar beni sevebileceksen hemen onu terk ederim dedi. Çok şaşırmıştım. Bir genç kız bu kadar nasıl pişkin olabiliyordu?

Ben senin için gelmemiştim. Hemşerim Fikriye ebe için gelmiştim. Göremeyince geri döndüm.

İyi ama o evli.

Sana hemşerim olduğunu söyledim değil mi? Bir kadını arayan mutlaka sevgilisi mi olur? Onu çocukluk veya eşinin arkadaşı arayamaz mı? Hadi sen geri dön ve bu sevgilini de elinden kaçırma. Sana şimdiden mutluluklar dilerim diyerek uzaklaştım.Arkamdan baka kalmıştı.

Ah o kızlar. Nedense stepnede yedek bir sevgili bulundurmayı çok seviyorlar. O olmazsa diğeri. Evliliğin en önemli kuralının güven olduğunu nedense anımsamak istemiyorlar yada bilmiyorlar. Bir insan güven duygusunu yitirdiği biriyle nasıl yuva kurar? Yuva kurmak kolaydır ama yıkması çok zordur. Hele bir de çocuk varsa. Kararsız adımlarla ne kadar yürüdüğümü bilmiyordum. Genelde sevgililerin ve kendilerine yeni arkadaş arayanların takıldığı kafeteryanın önünde durdum. İçeri girmekle girmemek arasında kararsızdım. İçeride bir masada tek başına oturan bir bayan dikkatimi çekti. O da bana bakıyordu. İçeri girerken gözleri halen üstümdeydi. Nereye oturacağımı araştırırken oturabileceğim bir yeri gözüme kestiremedim. Zira her masa doluydu. Çıkmak için kapıya yöneldiğimde yalnız oturan bayan

Bey efendi. Oturacak yer bulamadınız galiba. Masamda size de yer var dedi. Masaya otururken,

Sizi rahatsız etmeyeyim dedim.

Aman efendim niye rahatsız olayım. Yalnız oturmak çok can sıkıcı oluyor. İyi ki geldiniz dedi.

Teşekkür ederim. Otururken garsona iki çay diye işaret ettim. Çaylar gelince

Niye zahmet ettiniz? Siz benim üstüme geldiniz. Çayları söylemek bana düşmez miydi?

Sizden veya benden olmuş ne fark eder efendim.

Adınız?

Aykut efendim.Sizin?

Benim de Nazan. Evde canım sıkıldı. Çıkıp dolaşayım dedim. Buranın çok egzotik bir havası var. Burada el ele tutuşmuş, birbirlerinin ağzına girecek gibi konuşanları seyretmek bana çok keyif veriyor. Bana genç kızlık günlerimi anımsatıyor.

Aman efendim siz de yaşlı değilsiniz. Onlar kadar da gençsiniz.

Evlenip boşanmış bir kızın gençliği ne işe yarar? Genç kız iken umutlarım vardı. Toz pembe bir dünyada yaşıyordum. Belki de bulutların üstünde uçuyordum. İşte o delişmen günlerimde bir hayırsızla karşılaştım. Ne olduğunu anlamadan kendimi onunla evli buldum. Benimle evlenmek için peşimde koşan, bana toz pembe bir dünya vadeden  o adam meğer bir canavarmış. En olmayacak nedenlerle hır çıkarıp beni kıyasıya dövmeye başladı. Dayanamadım ve evden kaçtım. Kusura bakma, sakın beni yanlış anlama. İçimi dökecek birini arıyordum. Karşıma sen çıktın.

Yo sizi yanlış anlamadım. Zira terk edilişin en acısını ben de yaşadım. O nedenle sizi çok iyi anlıyorum ve anlattıklarınızdan haz alıyorum. Sizin gibi güzel bir kadını dövmek nasıl bir duygudur merak ediyorum. İnsan mutlu olmak için evlenmez mi? Evlilik yasaksız bir aşkı ölünceye kadar doyasıya yaşamak için değil midir? Her türlü güzelliği paylaşmak için değil midir?

Öyle olması gerekir ama neylersin? Belki de benim kaderim bu imiş.

…………

Nerede oturuyorsun?

Çiğli’de.

Senden çok hoşlandım. Sen de benim gibi çok acı çekmişsin. Hadi kalk benim eve gidelim. Orada çok daha rahat ederiz. İyi sözler duymaya öylesine ihtiyacım var ki anlatamam.

Görenler ne der?

Kim ne diyecek? Evim müstakil bir ev.. Kim kimi tanıyor ki? Ama amacın gelmemekse o başka.

Sizin gibi güzel bir kadınla aynı evde olmak ve aynı havayı solumak kadar zevkli olabilecek başka bir şey düşünemiyorum.

Hadi kalk öyleyse. Hesabı ödedikten sonra çıktık. Bir taksiyi çevirmek istediğimde,

Gerek yok dedi. Evim uzak değil. Evimi gördüğünde şaşıracaksın.

Niye?

Ben zengin bir ailenin çocuğuyum. Neyse evde her şeyi anlatırım sana.

İki kanatlı demir kapıyı açtıktan sonra içeri girdik. Gördüğüm geniş ve bakımlı bahçeye hayran olmamak elde değildi. Evin kapısını açtıktan sonra

Hadi ne duruyorsun? Bahçe için mi geldin? Yoksa benim için mi? Hemen kapıdan içeri girdim. Sanki evin her tarafından zenginlik akıyordu. Bu kadının amacı ne idi? Yosmaya benzemiyordu. Tavırları sevecen ve olgundu. Yaşça benden büyük olmasına rağmen olabildiğince alımlı ve güzel bir kadın. Yoksa bu da mı  beni evlenme teklif etmek için evine davet etti. Zenginliğiyle beni etkileyeceğini mi zannediyor? Doğrusu oturduğum rahat koltukta bunları düşünmekten kendimi alamıyordum. Az sonra elinde bir tepsiyle geldi.

Kusura bakma, ne içersin diye sormadım. Babamın çiftliğimizde özel yaptırdığı şaraptan getirdim. Eğer şarap içmezsen başka bir şey getireyim dedi.

Hele siz şöyle yanıma bir oturun. Ben sizinle dertleşmeye, konuşmaya geldim. İçkidense sizi içmeyi tercih ederim. Zira konuşmanız o kadar güzel ki, sanki bir pınarın çağıldayışı gibi. Ancak o pınar benim susuzluğumu giderir.

Ya öyle mi diyerek gelip yanıma oturdu.

Ben başıma gelenleri kısaca sana anlattım. Hadi bakalım sen de anlat. Sana acı çektirenin ne olduğunu. Kolumu boynuna doladım ve

Az  sonra diyerek dudaklarına uzandım. Karşı koymadı. Uzun uzun öpüştük. Koltuğun üzerinden kayarak yumuşak halının üzerine uzandık. Uzun uzun seviştik. İyice yorulduğumuzda kalkıp koltuklara oturduk.Kısaca ona yaşadığım aşkı ve terk edilişimi anlattım.

Vay aptal kız vay dedi. Bulmuş senin gibi bir yakışıklıyı da bunamış. Neylersin hayat bu. Ömür aldanmalarla geçip gidiyor. Çok merak ediyorum. İstediğini benden aldın. Bir daha beni arayacak mısın?

Neden aramayayım?

Erkekler hep aynıdırlar. İstediklerini elde ettikten sonra kaçmak isterler.

Eğer sen istersen ben seninle ömür boyu ilişkimi sürdürmek isterim ama bir şartla. Evliliğin adı anılmayacak.Evliliğin adı anıldığında bırakıp giderim.

Zengin kadının parasına tav oldu. Kendisinden büyük olmasına rağmen evlendi derler değil mi?

Kimsenin ne diyeceği umurumda değil. Yaşım henüz çok genç olsa da şu acı gerçeği öğrendim. Evlilik aşkların katilidir. Nedense en büyük aşklar evlilik sonrası kolayca yok olup gidiyor. Yasak aşklarda ilişkiler hep taze kalır. Nedense nikahın kopmaz bir bağ olduğunu zannederler. Belki de bu yüzden birbirlerini kırmaktan incitmekten çekinmiyorlar. Gel dediğin sürece hep gelirim. Yeter artık git dediğinde de arkama bir daha bakmamak üzere giderim. Benden sonraki yaşamına bir sülük gibi yapışmam. Bu gün çok hızlı yaşadık. İnan sana delicesine aşık olmaktan korkuyorum. Yeni bir aşk korkutuyor beni. İstersen ömür boyu ilişkimizi sürdürelim. İstersen bu gün yaptıklarımızı unutup arkadaş olalım. Ne olur bana evliliğin adını anma. Açık konuşayım. Sana sadık kalacağımı da sanma. Senden de sadakat beklemiyorum. Ne sen benim yaşamıma ipotek koy, ne de ben senin yaşamına ipotek koyayım. Birbirimizden hoşlandığımız sürece birlikteliğimiz sürer gider.

 

Vay be.. Evlenmekten ne kadar korkutmuşlar seni. Sen ne zannediyorsun. Benim de evlenmekten korkmadığımı mı? Ben de sana aşık olmaktan korkuyorum. Ben de biliyorum aşkla terk edilişin eş anlamlı olduğunu. Kapım sana her zaman açık. İleride evlenmiş olsan bile bana gelebilirsin. Yeter ki benim de aklımı çelen biriyle evlenmemiş olayım. Erkekler kaçamak yapmayı severler. Kadınlar için bu kesinlikle yasaktır. Kolumu boynuna dolayıp uzun uzun öpüştük. Gitmek üzere kalktığımda,

Bana çok güzel bir gün yaşattın. Ne olur beni bir fahişe sanma. Bana ne olduğunu anlayamadım. Boşandığımdan beri gördüğüm erkekler içinde ilk defa senden etkilendim. Bundan böyle de gelsen de, gelmesen de hayatıma giren ama gerçek anlamda giren tek erkek sen olacaksın. Eğer bir gün yalnızlık canıma tak eder evlenirsem bu evliliğim bil ki bir formalite evliliğidir.

Her zaman geleceğim. Ta ki sen bir daha gelme deyinceye kadar.

Her zaman gelmeni bekleyeceğim. Öpüştükten sonra ayrıldık.

***

Yaşadığım o güzel günün etkisinden bir türlü kurtulamıyordum. İlk defa ona aşık olsaydım ne güzel olurdu. Harika bir kadın. Ya konuşması? Koltuğuma yaslanıp gözlerimi kapattım. Onu düşünüyordum. O seviştiğimiz anları yeniden yaşar gibiydim.

Dükkanıma birinin girdiğini fark ettiğimde hemen oturuşumu düzelttim. Gelen eski oturduğumuz mahalleden  orta yaşın biraz üzerindeki bir komşumuzdu. Hemen söze girdi.

Aykut oğlum. Hüseyin amcan öldükten sonra küçük de olsa bir gelirim olsun diye evimi postanede çalışan Zeliha adında bir kıza verdim. Bu gün çok kötü hastalandı. Sinir krizleri geçiriyor. Durmadan senin adını sayıklıyor. İlk aklıma gelen sen oldun. Başka bir Aykut da olabilirdi. Sordum seni tarif etti. Tanıdığımı söyleyince bana yalvar yakar oldu. Ne olur git onu çağır dedi. Çok ısrar ettiği için geldim. Sakın oğlum ona kapılma. Kaçık mıdır nedir anlayamadım.

Abla bir zamanlar birbirimize aşık olmuştuk. Hatta evlenecektik de. Sonra onu paşa olacak ve konaklarda yaşatacak bir taliplisi çıkınca beni terk etti. O iş olmayınca da yine bana dönmek istiyor.

Hadi oğlum hadi. Ondan sana karı olmaz. Odasını ben temizlemesem ortalığı bok götürecek. Ama dalganı geçiyorsan diyeceğim yok. Sana tavsiyem sakın kapılma. Ben elçilik görevimi yaptım. Gerisi sana kalıyor diyerek iş yerimden ayrıldı. Ne yapmam gerektiğine karar veremiyordum. Gidip net bir şekilde konuşmaya karar verdim. Benden umudunu kesmesini söyleyecektim. İş yerimi kapatıp eski komşumun evinin yolunu tuttum. Kapıyı çaldığımda eski komşum açtı.

Hoş geldin dedi.

Hoş bulduk dedim.

Geç bakalım ben sana kaldığı odayı göstereyim dedi. Odayı gösterdikten sonra ayrıldı.Kapıyı açıp girdiğimde yatıyordu. Kalkmamasını söyledim.

Hain, bak beni ne hallere soktun dedi.

Ben mi? yoksa seni paşa olacak olan mı bu hallere soktu dedim.

Sen tabi.

Zeliha, neden artık aramızda her şeyin bittiğini kabul etmek istemiyorsun. İçimde sana karşı bir acıma duygusu vardı. Davranışların yüzünden bu duygum nefrete dönmeye başladı. Ne olur beni anla. Artık seni sevmiyorum. Seninle yalancıktan dahi olsa birlikte olmak istemiyorum. Göz yaşlarınla beni etkileyemezsin. Vicdanım çok rahat. Zira bu olanların sorumlusu ben değil sensin.

Eğer beni bırakırsan kendimi öldürürüm.

O da benim sorunum değil senin sorunun.

Senin kalbin yok mu?

Vardı ama artık yok.

Ne oldu kalbine?

Sen kırdın unuttun mu?

Bana bak sen beni öldürmek mi istiyorsun?

Kaç kez söyleyeceğim. Yaşamak ve ölmek senin tercihin. Beni terk edeceğini söylediğin andaki halimi ne tez unuttun. Buraya eski komşumun hatırı için geldim. Artık aramızda her şey bitti. Dost kalalım dedim. Onu bile reddettin. Bundan böyle herkes kendi yoluna gidecek. Bu kararımdan beni ne göz yaşların ne de ısrarın döndüremez. Israr ettikçe gözümde küçülüyorsun. Bir paşa adayı tarafından terk edildin. Üzülme bir başkasını bulursun. Bak ben ilişkimizin bitmiş olmasına üzülüyor muyum? Hatta seviniyorum bile. Zira senin gözün çok yükseklerde. Kendini paşalara, konaklara layık görüyorsun. Oysa benim sana vereceğim yalnızca sevgi dolu bir yüreğim ve mütevazı bir hayattı. Eğer evlenmiş olsaydık belli ki benden çok şeyler isteyecektin. Arzuladığın lüksü sana sağlayamayınca nasıl olsa aramızda hır çıkacaktı. Bunun sonu da ayrılmak olacaktı. Bir de çocuğumuzun olduğunu düşün. O çocuğa yazık olmayacak mıydı? Aşkımızın bu şekilde bitmesi benim için sevinç nedeni. İyi ki zamanında ayrılmışız.

Demek ben bu kadar kötüyüm.

İlişkimin bittiği bir insan için iyi veya kötü diyemem. Son kez söylüyorum. Uzat elini dostça ayrılalım.

Hayır uzatmayacağım. Sen beni terk edemezsin. Sensiz yaşayamayacağımı biliyorsun. Beni öldürmeyi göze alacak kadar zalim olamazsın.

Ölmeyeceksin güzelim. Su aka aka yolunu bulur. Sen de kısa zamanda mutlu olmanın yolunu bulursun. Yastığının üzerine kapanıp ağlamaya başladığında sessizce odasından çıkıp ev sahibine veda bile etmeden evden ayrıldım.

***

Kimi sevgililer evlenmek için önlerline çıkan engelleri yenemediklerinde ölüm bile bizi ayıramaz diyerek beraberce ölümün kucağına atlarlar. Kimi sevgililer ise ayrılır ayrılmaz kendilerine hemen yeni bir sevgili bulurlar.

Zeliha’dan kesin ayrılmamızdan sonra fazla bir zaman geçmeden meslektaşı biri ile evlendi. Evliliği üç ay sürdü ve ayrıldı. Hem de karnındaki bebeğe aldırmadan. Bebeğini doğurdu ama bakamadı ve bebeğini yitirdi. Orta Anadolu’dan bir ile atandıktan sonra kendisi ile ilgili haber alamadım. Aşk defterimiz sonsuza kadar kapanmış oldu..

Nazan ile ilişkimiz uzun sürdü. Ta ki o evleninceye kadar. Evlendikten sonra birbirimizi tanımaz olduk. Benimse sokak çeşmeliğim aynı hızla sürüp gidiyor. Ne zamana kadar mı? Kıskanç birinin kalbime saplayacağı bıçağa kadar.

Aykut’un anlattıkları bunlar. Aşk bahçesinin dikenlerinden ağır yaralar almışsın ama yine de evlenip bir yuva kurman gerekir dediğimde “boş ver be abi, evlenip de yeni bir ayrılıkla yıkılayım mı? Neden dertsiz başımı derde sokayım” dedi.

Özcan Nevres

MUTSUZ YAŞANTILAR

MUTSUZ  YAŞANTILAR

 

                Deniz müşfik bir annenin yavrusunu okşarcasına sahildeki kumsalı okşamakta. Dolunay, körfezin her yanını revnaklarla donatmış. Doğa bu güzel manzarayı bozmaktan korkarcasına derin bir sessizlik içerisinde. Ağaçlarda yaprak bile oynamıyor.

Kumsalın üzerinde kararsız adımlarla ilerleyen bir adam, bir ara durdu. Beyaz gömleğinin cebinden çıkardığı sigarayı, kibritiyle yaktıktan sonra, az ilerideki tümseğin üzerine oturdu. Dolunayın revnaklarla süslediği körfezi derin iç çekişleriyle seyre başladı. Kafasında bir sürü kötümser düşünceler vardı. Nedenini bilmiyordu ama çok mutsuz hissediyordu kendisini. Oysa bol kazançlı iyi bir işi  ve iyi yaşamak için her türlü olanağı vardı. Hele şu yaz aylarını geçirdiği yazlık evindeki yalnızlığı, korkulu bir rüyanın karamsarlığı gibi çökmüştü omuzlarına. Gece yarısını bir hayli geçmişti. Kalktı evine doğru yürüdü. Tüm karamsarlığı da peşinden geliyordu. Ne yapsa bu karamsarlıklardan kurtulamıyordu.

Gün boyu evinin bahçesindeki tarhları düzeltmek, çiçekleri sulamak en büyük tutkusuydu. İyi de oyalıyordu bu uğraş kendisini. Bu yüzden erkenden kalkar, günün sıcağı yoğunlaşmadan, bahçesinin işini bitirmeye çalışırdı. Yerinden kayan bir tuğlayı düzeltmeye uğraşıyordu. Öylesine dalmıştı ki….

–          Kolay gelsin

–          ………….

–          İrkilivermişti. Sesin geldiği tarafa döndü. Sabah rüzgarının dağıttığı sarı saçlarını toplamaya çalışan bir genç kızın koyu yeşil gözlerini takılmıştı gözleri. Teşekkür etmeyi bile akıl edememişti. Neden sonra

–          Bağışlayın efendim, gelişinizi fark edemedim de, diye bilmişti. Sarışın kız çok tatlı bir sesle çok rahat konuşuyordu kendisiyle.

–          Bey efendi bitişiğinizdeki eve taşınıyoruz. Bir sandığı içeriye alamadıkta, mümkünse yardımınızı rica edeceğim. Genç adam ellerini bir birine çarparak temizledi. Beraberce bitişikteki eve doğru yürüdüler. Kapının önünde büyükçe bir sandık vardı. Hep beraber sandığı içeriye aldılar. Kızın annesi de yardıma gelmişti. Yaşlı kadın , genç adamı evlerine davet etti. Adam bahçesindeki işlerini bitirmesi gerektiğini söyleyerek izin istedi.Yeni komşularını evine davet etmeyi de ihmal etmedi

.               Her geçen gün, biraz daha yakınlaştırıyordu bu iki genç insanı. Genç adam tüm karamsarlıklardan kurtulmuştu. Tüm üzüntülerini unutmuştu artık. Körfezi halelendiren kumsalda, her gece saatlerce gezerler, konuşurlar, konuşurlardı.İkisi de biri birlerine iyice tutulmuşlardı. Bunu ikisi de biliyorlardı ama, yine de biri birlerine tam açılamıyorlardı.

Yaz belki de saniyelerin kısalığınca geçip gitmişti. Kışlıklara dönüş başlamıştı. Kalplerinde acı bir burukluk, gözlerinde sım sıcak yaşlar, gelecek yıl da tekrar beraber olma dileğiyle ayrıldılar.

İkisi de gelecek yazı iple çektiler. Yaz mevsiminin ilk belirtileri sıcaklar başladığında kaplarına sığamaz oldular. Yazlıklara göç dönemi başlamıştı. Bütün bir kış mektuplaşmışlardı ama, yine de biri birlerine açıklayamamışlardı duygularını.

Taşındıklarının ilk güne eşyaları yerleştirmekle geçirdiler. Gece yine geçen yılda ki gibi, kumsalda buluştular. Öylesine heyecanlıydılar ki, biri birlerine söyleyecek söz bulamıyorlardı. Genç adam kolunu kızın incecik beline doladı. İlerideki bir ağacın karanlık gölgesine doğru yürüdüler. Dolunayın aydınlatamadığı bir yerdi ağacın altı. Genç adam titreyen bir sesle,

Aysel, şimdiye kadar, sana açamadığım bir düşüncem var, nasıl söyleyeceğimi, daha doğrusu söze nereden başlayacağımı bilemiyorum. O an göz göze geldiler. Derin derin bakıştılar.İkisinin de kalpleri yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Adam kızı kendine doğru çekti. Dudaklar biri birlerine ihtirasla yapıştı. Dakikalar bir birini kovalıyordu. Doğa büyük bir sessizlik içinde, eserini bozmaktan korkarcasına. Aradan saatler geçti. Bir ara kız, Muradım ne olur dönelim artık diye inledi. Annem merak eder.

El ele omuz omuza bir bütün olmanın arzusuyla, evlerine doğru yürüdüler. Doğa eserini bazen hırçınlaşarak, bazen de sessizce bütün bir yaz boyu seyretti.

Aradan yıllar geçti. Her yıl yaz mevsiminde Murat ile Aysel yine aynı sevgi ve samimiyetle, el ele tutuşuyorlar, küçük kızları Nermin’ i de yanlarına alarak, geleneksel kumsal gezilerini yapıyorlardı. Dudaklarının ilk birleştiği ağacın altına geldiklerinde, biri birlerine göz kırparlar, o ilk günün anılarıyla tatlı tatlı ürperirlerdi. Öylesine seviyorlardı ki biri birlerini. Hele küçük kızları Nermin dünyaya geldikten sonra, daha da artmıştı mutlulukları.

Hastanenin koridorunda sinirli adımlarla gezinen Murat, sık sık kolundaki saate bakıyor, parmakları ile oynayarak derin derin iç çekiyordu. Bir kapı açıldı. Beyaz gömlekli bir doktor koridora çıktı. Murat hızla doktorun yanına gitti. Yalvaran bir sesle

Doktor bey karım ne durumda diye sordu. Doktor üzgün bir sesle

Metin olun beyefendi, ölenle ölünmez. Çok uğraştık ama kurtaramadık.Murat dünyanın başına yıkıldığını sandı.Ağır bir enkazın altında kalmıştı sanki. Umutsuzca etrafına bakındı. Sendeledi. İki hemşire koluna girerek düşmesini önlediler. Yatışması için uzun bir uğraş verdiler.

Murat sevgili karısından yadigar kalan kızı Nermin’e adamıştı kendisini. Evliliklerinin ortak ürünü olan kızını, elinden geldiğince iyi yetiştirmeye çalışıyor ve kızından başka bir şey düşünmüyordu.

Yıllar biri birini kovaladı. Küçük kızı Nermin, üçüncü sınıfı da başarıyla bitirmişti. Yazı her yıl gibi yazlıklarında geçiriyorlardı. Küçük Nermin, her sabah babasıyla beraber erkenden kalkar, bahçe bakımında babasına yardım ederdi. O da babası gibi çok severdi çiçekleri. Akşam yemeğinden sonra el ele tutuşarak kumsalda gezerler, bazen bir tümseğin üzerine oturarak, denizi ve mehtabı seyrederlerdi.

***

Telefonun zili çaldı. Murat oturduğu yerden uzanıp ahizeyi aldı, kulağına dayadı. Birden yüzünün rengi değişti.Yüzü mos mor kesilmiş, elleri titriyordu. Hasta mı? Nesi varmış? Nasıl, düşmüş mü? Telefonu kapattı. Pardüsesini bile almak aklına gelmemişti. Bürosunun kapısını hızla çekti. Yoldan geçen bir taksiyi durdurdu. Binerek evinin adresini verdi. Az sonra evindeydi. Biricik kızı Nermin’i baba annesi divanın üstüne yatırmıştı. Çok bitkin bir hali vardı kızının. Dağınık sarı saçları yüzünün bir yanını kapatmış, iri deniz yeşili gözleri bir noktaya takılı kalmış, sürekli sayıklıyordu. Zaman zaman bir şeylerden kurtulup kaçmak ister gibi hareketler yapıyordu. Murat divanın önüne diz çöktü. Sevgili kızına doğru eğildi,  yavrum, bir tanem, ne oldu sana böyle? Murat’ ın gözyaşları kızının yüzünü yıkarcasına ıslatmıştı.

Çağırdıkları doktor, uzun ve dikkatli bir muayeneden sonra, çocuğun hastaneye kaldırılması gerektiğini söylediğinde, acılı babanın yüzü sap sarı kesildi.

Hastaneye kaldırılan küçük kızın hastalığına, doktorlar teşhis koyamıyorlardı bir türlü. Çocuğun durumu gittikçe daha da ağırlaşıyordu. Murat yemeden içmeden kesilmiş, bir dakika bile ayrılmıyordu kızının baş ucundan. Ne yazık ki tüm çabalar ve dualar kar etmedi. Hastaneye kaldırılışının beşinci günü, bir ara yeşil gözlerini araladı,

Babacığım seni çok seviyorum, ne olur beni yalnız bırakma i. Hep yanımda ol. Dedi. Murat umutla sarılmıştı çocuğuna. Konuşamıyordu.  Bir şeyler söylemek istiyordu çocuğuna ama söyleyemiyordu. Az sonra bir ürpertiyle sarsılan çocuğun başı yana doğru kaydı. Ölmüştü. Murat kızının öldüğüne inanamıyordu. Kızının öldüğünü anladığı an dünya başına yıkıldı.

Allahım kızımı da mı bana çok gördün? Ben varken niye onu aldın? Nedir benim bu çilem?

Günlerce dinmedi Murat’ın göz yaşları. Artık göz pınarları kurumuştu. Akacak yaş kalmamıştı gözlerinde. İşini gücünü bırakıp yazlığına kapandı. Bütün gün gözleri ileride, sevgili karısına, altında ilk sarıldığı ağaca takılı kalıyordu. O mutlu günlerinin hayaliyle avunmaya çalışıyordu. Sevgili eşinden ve kızından ayrı yaşamanın hiçbir anlamı kalmamıştı. Ölüm ancak onları yine bir araya getire bilirdi. Yemeden içmeden tamamen kesilmişti. Yaşlı annesi ise oğlunun bu durumuna kahroluyordu.

Özenle hazırladığı yemekleri, umutla getirip oğlunun önüne koydu. Ne olur birkaç lokma ye be oğlum. Bir baksana kendine, ne hallere geldin  .Artık tanınmayacak bir haldesin.  Ne olur annenin hatırı için birkaç lokma ye. Murat annesinin getirdiği yemeklere bakmadı bile. Gözlerinden akan yaşları annesinden gizlemek için yüzünü başka yana çevirdi. Gözleri yine ilerdeki ağaca takıldı. Yaşlı annesi çöktü yanına. O nun da gözleri iki çeşme. Biri birlerine sarıldılar,ağladılar, ağladılar.

 

 

Özcan  NEVRES

 

–          .

MUTLULUĞU ÖLÜMÜ ARARKEN BULDU

MUTLULUĞU ÖLÜMÜ ARARKEN BULDU

 

Hava oldukça durgun, ağaçlarda yaprak oynamıyor. Deniz devasa bir çarşaf gibi. Çevredeki ışıklar ve dolunay revnaklarla süslemiş tüm körfezi. Selim kumsalda ağır adımlarla yürüyordu. Sanki tüm doğa, Selim’in ayaklarının kumlarda çıkardığı sese kulak vermiş, çıt çıkarmadan dinliyor. Doğa öylesine sessiz. İleride bir kum tümseği vardı. Tümseğin yanına vardığında, bir süre durakladı. Belki de tümseğe oturmakla, oturmamak arasında kararsızdı.Dönüp tümseğin üstüne oturdu. Otururken derin bir oh çekti. Kum yığınının üzerine uzandı. Dirseğini başına destek yaparak, denizdeki revnakları seyretmeye başladı ve derin bir hayal alemine daldı. Kulağına gelen bir ağlama sesiyle, içine düştüğü hayal aleminden sıyrılı verdi. Kimdi bu ıssız sahilde, hem de gecenin bu ilerlemiş saatinde böyle hıçkıra, hıçkıra ağlayan? Kalktı ve sesin geldiği yöne doğru yürüdü.

Genç bir kadın, bir kum tümseğinin üstüne oturmuş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gecenin ilerlemiş saatinde bu ıssız sahilde yapa yalnız ağlayan kızı merak etmişti. Gidip önüne dikildi. Kız önünde dikilip duran Selim’i fark etmemişti bile.

Hanım efendi, gecenin ilerlemiş bu saatinde üstelik ola bildiğince ıssız olan bu yerde ne yapıyorsunuz ve niye ağlıyorsunuz? Kız irkilerek anlamsız gözlerle uzun, uzun baktı kendisine.

………..

Niye soruma yanıt vermiyorsunuz.

……….

Hanım efendi lütfen konuşunuz benimle. Gecenin ilerlemiş saatinde burada yapa yalnızsınız ve üstelik te ağlıyorsunuz. Ne olur yanıt verin bana. Meraktan çatlatacaksınız beni.

Lütfen rahat bırakın beni. Ben ölmek istiyorum.

Peki ama neden?

Nedenini sormayın lütfen. Yoksa ölmeye hakkım yok mu benim.

Daha çok gençsiniz. Hatta daha çocuk denilecek bir yaştasınız. Olsa olsa yaşınız on yedi veya on sekiz.

Doğruya yakın tahmininiz. On sekiz  yaşımı doldurmama on gün kaldı..

On yedi veya on sekiz ne fark eder ki. Bu yaşta ölmek istemek çok anlamsız geldi bana.

Sizinde benim gibi dayanılması olanaksız dertleriniz olsaydı, sizde benim gibi ölümü arardınız.

Ne derdiniz var ki, size böyle ölümü aratıyor.

Hangisini söyleyeyim size? Benim üvey annem var ve beni hiç sevmiyor, bana sürekli hakaret ediyor. Nedensiz olarak babama şikayet ediyor beni. Babam da onun her söylediğine inanıyor ve o da beni ola bildiğince hırpalıyor. Bıktım artık bu hayattan. Dayak, dayak hep dayak ve hep hakaret. Daha fazla dayanamadım. Evden kaçtım. İş aradım, bulamadım. Kötü önerilerle karşılaştım. Belli ki bu dünyada genç bir kızın namusuyla çalışması olası değil. Evime dönsem babam beni öldürür. Aç ve açıkta yaşanmaz. Söyler misiniz bana ölmekten başka çarem var mı?

Var tabi.

Nedir

Benimle çalışırsınız.

Siz kimsiniz ve ne iş yapıyorsunuz?

Ben inşaat mühendisiyim ve kendime ait bir bürom var.

Peki size nasıl güvenirim. Ya sizde ötekiler gibi iseniz?

Ölmek hiçbir şeyin çaresi değildir. Yaşamaksa en güzel olgudur. Her şeye rağmen yaşamak çok güzeldir. Benim yaşlı bir annem var. Onu bir görsen çok seveceksin. Ben hiçbir zaman ötekiler dediklerin gibi olamam. Bak etraf ne kadar tenha. Sana kötülük yapmak gibi bir niyetim olsa, bunu çok rahat yaparım. Ne kadar bağırsan seni duyacak kimse yok çevremizde. Baksana sahil ne denli ıssız.

………

Hadi bakalım, sil gözündeki yaşları, beraberce benim eve gidelim. Annemi görünce çok seveceksin onu. Çok iyi anlaşacaksınız onunla. Deminden beri konuşuyoruz, adınızı bile söylemediniz bana.

Sormadınız ki. Hem adım neyi değiştirir ki? Ha Kader olmuş, ha Keziban veya bir başkası.

Halen güvenmiyor musunuz bana.

Neden güveneyim ki?

Ne inatçı bir kızsın sen. Hadi söyle bana gerçek adını. Kimsin? Gecenin bu ilerlemiş saatinde burada ne arıyorsun ve neden ağlıyorsun?

Adımı öğrenmekte niye ısrar ediyorsun?  Bir ay oldu evimden kaçalı. Bu bir ay bana öyle şeyler öğretti ki, en başta insanlara güvenmemeyi. Hele siz erkekler yok musunuz. Aklınız fikriniz, elinize geçirdiğiniz fırsatı değerlendirmektir. Hemen etimizden yararlanmak istersiniz.

Siz beni anlamamakta direniyorsunuz. Bakın etrafınıza ne kadar tenha. Öyle bir niyetim olsa sizi kim savunacak. Gücün yeter mi elimden kurtulmaya. Çok, hem de çok güzel bir kızsın. Her erkeğin aklını başından alırsın. Ben medeni bir insanım. Görevim seni topluma kazandırmaktır. Senin bedeninden yararlanmak değil. Hadi kalk bakalım, gidiyoruz. Annemi tanıdığında bana hak vereceksin.

Eğer bana bir kötülük yaparsan gözlerinin önünde öldürürüm kendimi.

Hadi kalk, at kafandan kuşkuları. Ben annemin tek evladıyım. Annem hep bir kız evladın özlemini çekmiştir. Sen onun özlemini çektiği kızı olacaksın. Kız ağır ağır kalktı. Sendeledi, düşer gibi oldu. Selim hemen kolundan tutup kendine doğru çekti.

Ne oldu sana böyle, yoksa aç mısın?

Evet üç gündür hiçbir şey yemedim.

Çekinme dayan bana, az ileride arabam var. Hele bir arabaya varalım, gerisi kolay. Ağır ağır ilerlediler. Az sonra arabanın yanındaydılar. Arabanın arka kapısını açarak,

Hadi geç içeri. Arkada daha rahat edersin. Dilersen uzana bilirsinde. Kız yıkılırcasına arabanın içine girdi. Selim hemen arabayı çalıştırıp ilerlediler. Gecenin bu geç saatinde açık lokanta bulmak olası değildi. Bu yüzden evine doğru hızla sürdü arabayı. Araba hızla yol alırken dikiz aynasından kıza baktı.

Halen adını söylemedin bana?

Aysel…. Sesi oldukça titrekti. Belli ki halen ağlıyordu.

Hadi kes artık ağlamayı. Neredeyse evimize varacağız.

***

Eve geldiklerinde kapıyı annesi açtı.

Bu saatlere kadar nerede kaldın be oğlum? Çok merak ettim seni.

Anneciğim sana bir misafir getirdim. Dilersen ona kızım da diye bilirsin.

Hani nerede?

Selim kapıyı açarak,

Hadi bakalım Aysel hanım, yeni evinize hoş geldiniz. Aysel arabadan çıkarken kuşkuyla baktı Selim’in annesine.

Ya bu kadın, bunu neye getirdin bana diye terslerse oğlunu diye geçirdi içinden. Kadın ilerlemiş yaşına rağmen hızla arabanın yanına gidip kıza elini sevecenlikle uzattı. Aysel uzanan eli sıkıca tuttu ve oldukça yavaş bir sesle,

Sizi rahatsız etmekten korkuyorum dedi.

O nasıl söz öyle kızım. İnsan konuğundan yüksünür mü? Hadi bakalım geç içeri. Yaşlı kadının bu sevecen sözleri Aysel’i oldukça rahatlatmıştı. Beraberce eve girdiler.

Selim arabasını park edip eve döndüğünde annesiyle Aysel’in sohbet ettiklerini görünce çok sevindi.

Oh.. oh maşallah, ana kız ne kadar güzel anlaşmışsınız. Sohbetinizi bozmak istemezdim ama Aysel’in karnı oldukça aç. Ona hemen yiyecek bir şeyler hazırlayalım.

Aman be oğlum bunu bana hemen niye söylemedin. Akşam yemeğe gelirsin diye yemek hazırlamıştım. Hemen ısıtayım onu. Ana ve oğul beraberce mutfağa yöneldiler. Mutfağa girdiklerinde Selim,

Anne bu kız üç gündür hiçbir şey yememiş. Ona yemekten önce hafif bir çorba hazırlasak iyi olur.

Tamam oğlum, sen bu işi bana bırak. Hadi sen içeri git, kızı yalnız bırakma. Sıkılmasın kızcağız.

Peki anneciğim, sen işini bilirsin. Selim Aysel’in buyur edildiği odaya gitti. Aysel’in karşısındaki koltuğa oturdu.

Aysel, hazırda yemek var ama, üç gündür bir şey yemediğin için dokunur diye korktuk. Annem sana çorba hazırlıyor. Önce hafif bir çorbayla yemeğe başlarsan hazım sıkıntısı çekmezsin.

Annen niye zahmet ediyor. Kuru yavan bir şeylerle geçiştiri verirdik.

Olur mu öyle şey. Sen bizim konuğumuzsun. Konuğa ikram geleneklerimizin en güzel yanıdır. Latife hanım az sonra elinde bir tepsiyle geldi. tepsiyi sehpanın üstüne koydu. Tepside bir kase çorba ve dilimlenmiş ekmek vardı.

Hadi kızım, bak tuz ve limon burada. Dilediğince koyarsın. Ben gidip diğer yemeği hazırlayayım.

Ne olur zahmet etmeyin, bu çorba yeter bana.

Ne zahmeti kızım. Sen çorbanı içerken ben yemeği ısıtır gelirim. Az sonra bir tabak güveç yemeği ve bir tabak pilavla geriye döndü. Tabakları sehpanın üzerine bıraktı. Çorba kasesini kaldırıp yemek ve pilavı tepsiye koydu.Ya yemekler çok nefisti, yada Aysel’e çok aç olduğu için öyle gelmişti. İştahla yemekleri yedi.Anne Latife hanım boş tepsiyi alıp mutfağa gitmesiyle, Aysel’de hemen peşinden gitti.

Ne olur, bırakında bulaşıkları ben yıkayayım.

Ne diyorsun sen kızım. Hele sen bu gece yatıp iyice bir uyu. Yarına Allah kerim. Ha ben yıkamışım ha sen. Ne fark eder ki. Sen şimdi git bakayım içeri. Tok karınla yatmak iyi olmaz. Ben az sonra geleceğim. Biraz sohbet eder öyle yatarız. Aysel çaresiz oturma odasına döndü. Selim gülerek,

Ne oldu annem sana bulaşıkları yıkaman için izin vermedi mi?

Hayır vermedi.

Acelen ne senin böyle? Hele bu geceyi dinlenerek geçir, yarına ana kız yapılacak çok iş bulursunuz.

Peki sizin dediğiniz gibi olsun. Selim’in ana kız sözü büyük bir sevinç duymasına neden olmuştu. Gerçekten anne ve kızı ola bilecekler miydi. Çektiği onca çileden sonra şans yüzüne gülecek miydi? Anne Latife hanım yine elinde bir tepsiyle içeri girdi. Tepsinin üzerinde üç bardak limonata vardı. Bardaklardan birini Aysel’in önüne koydu. Birini oğluna verdi. Diğerini de kendisi aldı.

Hadi bakalım limonatalarımızı içelim ve sonra da yatalım. Ben senin yatağını hazırladım kızım

Niye bu kadar zahmete giriyorsunuz. Gösterseydiniz ben kendi yatağımı hazırlamaz mıydım.

Olsun be kızım, yarın sen hazırlarsın kendi yatağını. Limonatalar içildikten sonra Latife hanım,

Hadi gel kızım sana yatağını göstereyim. Bak yatağın ucuna pijama koydum. Biraz yaşlı işi ama, bu gecelik idare edersin. Yarın çarşıya çıkar beğendiğini alırız. Hadi bakalım sana iyi uykular deyip odanın kapısını çekti. Aysel kapının sürgüsünü sürdükten sonra yatağı açtı. Latife hanımın verdiği pijamayı giydi. Pijamanın hiç giyilmediği belliydi. Etiketi bile üzerinde duruyordu. Gönül rahatlığıyla pijamayı giyip yatağa uzandı. Yatağa uzanmasıyla kaç gecedir uykusuz geçirdiği gecelerin intikamını alırcasına hemen derin bir uykuya daldı. Uyandığında öğlen olmuştu.

Eyvah… ben ne yaptım böyle, hiç bu saate kadar uyunur mu diye geçirdi içinden. Kapının sürgüsünü çekip dışarı çıktı. Latife hanım mutfaktan çıkıp karşıladı.

Çok iyi uyuyordun, kahvaltı yapmak için çağıracaktım. Kıyamadım uyandırmaya. Olsun varsın. Kahvaltıyı öğlen yemeğiyle birleştiririz olur biter. Bak tuvalet karşıda. Temiz havlu da koydum. Hele bir elini yüzünü yıka. Hemen sofraya oturur yemeğimizi yeriz. Aysel anne mi, yoksa teyze diye mi hitap etmem doğru olur diye duraksadı,

Anneciğim, niye her şeyi kendin yapıyorsun. Uyandırsaydın beni, hiç olmazsa yemeği beraber hazırlardık.

Nasıl uyandırmaya kıyardım kızım. Öylesine derin uyuyordun ki. Aldırma be kızım, önümüzde daha nice günler var. Gün gelir ben yatarken sen yaparsın gerekenleri. Ne olacak, zaten bir ayağımız çukurda.

Aman anneciğim sen neler söylüyorsun öyle. Tam kendime bir anne buldum diye sevinirken sen bir ayağım çukurda diyorsun. Allah geçinden versin. Sensiz ben ne yaparım.

Az da yaşasak, çok ta yaşasak, akıbet gelecektir başa. Ben seni çok sevdim kızım. İnşallah ölene dek bu evin kızı olursun. Yıllardır kız evlat aşkıyla yanıp tutuşan gönlüm senin sayende şifa bulur. Aysel derin bir iç geçirerek,

İnşallah dedi.

***

Aysel Latife hanımı merak ediyordu. Neden kendisine hiçbir şey sormuyordu. Niyeydi bu suskunluğu? Yoksa tam mutluluğu yakaladığına inandığı bir sırada, her şey bir anda tersine dönüp yine kendini, önceki günlerinin korkunç girdabında mı bulacaktı. Oysa ne kadarda sevmişti bu yaşlı kadını. Öz annesini anımsamıyordu bile. Çok küçüktü annesini kaybettiğinde. Sonrada babası o acuze kadını getirip anne diye dikmişti başına. Dayaktan ve hakaretten başka hiçbir şey görmemişti o kadından. Oysa Latife hanım ne kadar da sevecen bir kadındı. Daha bir gün olmamıştı kendisini tanıyalı. Öz annesiymiş gibi davranıyordu kendisine. Üvey annem bu kadının bana gösterdiği sevgi ve şefkatin binde birini gösterseydi, bir kere bile sarılıp kızım deseydi, terk edermiydim evimi. Dün ölümü, düştüğü girdaptan kurtulmanın tek yolu olarak görüyordu. Bu gün ise umut doluydu. Ah bir sorsa ona neydi bu başına gelenler? Neden terk ettin evini diye. Ama sormuyordu. İçini açacaktı ona. Bu yaşa gelinceye kadar çektiklerinin tümünü anlatacaktı. Latife hanımın sesiyle irkildi.

Aysel, benim güzel kızım, hadi kızım ben yemeğimizi hazırladım. İstersen dışarıda kameriyede yiyelim. Orası serin olur. Açık havada yemek yemek, iştah açar. Hadi sen tepsiyi al, bende su götüreyim. Aysel koşarcasına mutfağa gidip hazırlanmış olan tepsiyi aldı. Kameriyenin nerede olduğunu bilmediğinden, Latife hanımın yol göstermesi için bekledi.Latife hanım buz dolabından çıkardığı bir şişe su ile birlikte iki de su bardağı aldı. Aysel’i bekler durumda görünce,

Ah ben ne kafasızım. Kameriyenin nerede olduğunu göstermedim ki sana. Kusuruma bakma kızım. Malum yaşlılık. Hadi gidelim. Bahçeye çıktıklarında gördükleri Aysel’i daha da şaşırtmıştı. Ne kadar güzel bir bahçeydi bu. Çeşit, çeşit güller ve renga renk çiçekler, hayatında görmediği türlerdendi. Gece ay aydınlığına rağmen bu güzelliği fark edememişti. Latife hanım önde o arkada yürüdüler. Kameriyeye vardıklarında, Latife hanım elindeki şişe ve bardakları masanın üzerine koydu. Masanın çekmecesinden çıkardığı bezle masayı sildi.

Seni beklettiğim için kusura bakma kızım. Bahçe olduğu için nede olsa masa tozlanıyor. Hadi koy tepsiyi masanın üzerine. Aysel tepsiyi masaya koyarken bile gözlerini çiçeklerden ayıramıyordu.

Hadi kızım boş ver artık çiçekleri. Bundan böyle o çiçeklerin hepsi senin. Sana bir şey söyleyeyim mi kızım, sen o çiçeklerden çok daha güzelsin. Ne mutlu bana, ömrümün son deminde senin gibi bir evlat sahibi oldum. Aysel kızararak Latife hanımın yüzüne baktı,

Bir insan nasıl da bu kadar iyi ola bilir diye düşündü. Latife hanıma sarılıp onu annem diye doya doya öpmek geçti içinden.Zor tuttu kendini. Göz göze geldiler. İkisinin de içinden sanki bir sevgi seli akıyordu.

Hadi kızım, oturalım ve yemeğe başlayalım. Yemek soğuyunca iyi olmaz. Gerçekten de açık ve temiz havada yemek yemenin tadı başka oluyordu. İştahla yediler yemeklerini. Latife hanım,

Hadi kızım, kameriyenin yerini öğrendin. Yemeğin üzerine kahve iyi gider. İki kahve yap, karşılıklı içelim. Aysel boş kapları tepsinin içine doldurup eve gitti. Az sonra dolaptan çıkardığı soğuk suyla birlikte kahveleri getirdi. Höpürdeterek kahvelerini içtiler.

***

Akşam gün kavuşmak üzereyken selim eve döndü. İşleri çok yoğundu ve bu yüzden geç kalmıştı. Eve girer girmez nefis yemek kokularıyla burnu doldu. Aysel’i karşısında görünce yemeği de açlığını da unuttu.Zira içinde korkunç bir şüphe yer etmişti. Ya yokluğumdan yararlanıp evi terk etmişse diye. Aysel’i evde bulması rahatlatmıştı. Demek ki tüm kuşkuları boşunaydı.Önce annesinin elini öptü. Sonra da elini tokalaşmak için Aysel’e uzattı. Aysel de uzattı elini. Eller biri biriyle kavuşunca, ikisinin de yüreklerinde ılık bir sevgi seli oluştu. Hele Aysel, yaşadığı aşırı heyecan nedeniyle neredeyse yere yığılıp kalacaktı.Göz göze bakıştılar. Aysel gözlerinden akan sevinç ve mutluluk göz yaşlarını gizlemek için başını öne eğdi. Selim,

Nasılsınız? Gününüz nasıl geçti. Ana kız koca günü nasıl geçirdiniz. Aysel,

Çok iyi dedi titrek bir sesle. Latife hanım,

Ana, kız yemek hazırladık, yemek yedik. Kızımın güzel elleriyle hazırladığı kahveleri içtik Daha sonra akşam yemeğimizi hazırladık ve senin yolunu gözlemeye başladık. Sen de acıkmışsındır. Hemen yemek odasına geçelim evlatlarım.

Yemek masasının özenle hazırlandığı belliydi. Kocaman bir vazonun içerisine, bahçelerinin en güzel çiçekleri yerleştirilmişti. Aysel,

Anneciğim siz oturun, ben servisi yaparım.

Peki kızım, nasıl istersen öyle olsun. Yemekte sessizlik hakimdi. Sessizliği Selim bozdu.

Anneciğim, Aysel üvey annesinden çok çekmiş, bu yüzden evini terk etmiş. İş aramış hep kötü önerilerle karşılaşmış. Bu yüzden canından bezerek intihara karar vermiş. Tam o sırada rastladım kendisine. Çok zor ikna edebildim benimle gelmesi için. Benim de o kötü iş yeri sahiplerinden biri ola bileceğimi düşünmüş. Seni tanıdıktan sonra o fikrini değiştirmiştir elbette.

Tabi değiştirmiştir oğlum. O artık bu evin kızı oldu. Onu hiçbir güç ayıramaz bizden.

Yalnız bir sorun var. Aysel’in reşit olmasına dokuz gün kaldı. Bu dokuz gün içerisinde pek ortalıkta görünmeyin. On gün sonra beraberce çıkar, gezer ve alış veriş yaparsınız.

Dışarı çıkmamızda ne sorun olur ki?

Aysel’in velayeti dokuz gün daha babasının üzerinde. Babası kızını bulursa zorlada olsa götürür. Bu da sorunlara neden olur. Dokuz gün sonra, kendisiyle ilgili kararları alma yetkisi babasından çıkacaktır. Hele o gün gelsin, dilediğiniz gibi çıkar gezersiniz.

Olsun varsın. Biz vaktin nasıl geçtiğini anlamadık bile. On gün ne ola ki. Göz açıp kapayıncaya kadar sayılı günler gelir geçer. O sırada Aysel tabakları yemekle doldurmuştu. Önceden hazırladığı salatayı da masaya koydu. Su bardaklarını suyla doldurduktan sonra kendisi için ayrılan sandalyeye oturdu. Yemek sessiz bir ortamda yenildikten sonra, latife hanım,

Hadi siz kalkın ben masayı toplayayım dedi. Aysel,

Anneciğim o nasıl söz öyle. Ben varken sofrayı toplamak size mi düşer. O iş benim görevim. Hele siz oturma odasına geçin, masayı topladıktan sonra, kahvelerimizi hazırlar gelirim.

Çok sağ ol benim akıllı kızım. Selim’e

Hadi bakalım oğlum, biz oturma odamıza geçelim. Kızım rahatça yapsın yapacaklarını. Beraberce oturma odasına yöneldiler.

Aysel masayı toplayıp güzelce silip temizledikten sonra kahveleri hazırladı. Tepsiye sıraladıktan sonra götürüp önce Latife hanıma ikram etti. Sonrada Selim’e. Son fincanı aldıktan sonra boş bir koltuğa oturdu.

***

Sayılı günler çabuk geçer derler. Oysa bu dokuz gün bir türlü geçmek bilmiyordu. Aysel her gün erkenden kalkıp, bahçeyi suluyor ve temizliyordu. Tanınmamak için evde bulduğu bir hasır şapkayı başına geçiriyor, koyu bir güneş gözlüğü takıyordu. Onuncu gün Selim,

Anneciğim, on günden beri Aysel ile berabersin. Nice zamandan beri evlenmem için ısrar ediyordun. Aysel ile evlenmek istiyorum desem, nasıl karşılarsın.

Allah derim be oğlum. Aysel’i kendi evladım gibi sevdim. Gelinim olması ölünceye kadar onunla beraber olmam demektir. Aysel ne der bu işe. Ya ters tepki gösterirse?

Ben onunla uygun bir zamanda konuşurum. İnşallah evlenme teklifimi kabul eder.

İnşallah oğlum. O çok acı çekmiş bir insan. Kuracağınız yuvaya dört elle sarılır. Ömür boyu mutlu olursunuz inşallah.

Sen ona, yeri geldiğinde gelinin olmasını ima et bakalım, tepkisi ne olacak? O sırada Aysel kapıda göründü,

Ben yemekleri hazırladım, buyurun yemek odasına dedi. Ana oğul beraberce yemek odasına geçtiler. Yemek sonrası Aysel kahve yapmak için kalkınca, Latife hanım, ben de sana yardıma geleyim dedi.

Aman anneciğim, kahvenin kaynatılması ne ki. Beş dakikalık iş.

Olsun kızım, mutfakta biraz laflarız.

Tabi anneciğim, neden olmasın. Beraberce mutfağa girdiler. Aysel çevik hareketlerle kahveyi hazırlarken Latife hanım,

Ah benim sevgili kızım, aslında bu işleri yapacak bir gelinim olmasını ne kadar da arzulamıştım. Bir türlü kısmet olmadı. İçimden ne geçiyor biliyor musun?

Ne geçiyor ki anneciğim.

Keşke oğlum seni “gelinin” diyerek getirseydi bana. Aysel kulaklarına kadar kızararak,

Ama anneciğim, siz çok zengin bir ailesiniz. Benim ailemse fakir sayılır. Siz çevrenizden kim bilir ne kadar zengin gelin adayı bulursunuz.

Önemli olan gönül zenginliği. Evime geldiğinden beri bana karşı anneciğimden başka söz çıkmadı ağzından. Oldukça güzel ve hamaratsın. Oldukça uyumlusun. Bir annenin gelininde bulunmasını arzuladığı tüm niteliklerin tümü de var sende. Daha ne isterim ki.

işlemlerini tamamlamış, nikahınız haftaya bu gün. Anneciğim, inanın bana, bu sözlerinizle çok şaşırttınız beni. Ben sizi öz annem gibi bellemiştim. Selim’i de ağabey gibi belledim. Kim istemez ki sizin gelininiz olmayı. Davulun sesi dengi dengine demişler. Ben bulunduğum yeri bilen bir insanım. Selim’e kim bilir nice zengin ve yüksek eğitim görmüş kızlar taliptir. Ben ancak lise eğitimi görmüş bir insanım. Bırakınız fakir bir ailenin çocuğu olmayı, benim ailem bile yok. Aysel daha fazla dayanamayıp ağlamaya başladı. Selim ne oluyor diye bakmak için kapının önüne geldiğinde Latife hanım oğluna git diye işaret etti. Sonrada gidip Aysel’in boynuna sarıldı.

Neden ağlıyorsun kızım. Göz yaşların üzüntüdense kahredersin beni. Bırak artık ağlamayı. Gözlerine yazık. Bizi senin ne fakirliğin, nede okumuşluğun ilgilendirmiyor. Neredeyse iki ayı geçti beraberliğimiz. Biri birimize öylesine alıştık ki, gerçek anne ve kızı gibi olduk. Her genç kız günü geldiğinde yuvadan uçurulur. Ben istedim ki seni başka bir yuvaya uçurmayalım. Yuvan burası olsun. Hem kızım, hem de gelinim ol benim. Aysel dikkatle dinliyordu.

Peki anneciğim, Selim ne der. Benim gibi bir kızı eşliğe kabul eder mi?

Sen ne diyorsun kızım? Selim, kızar gidersin korkusuyla bir türlü açılamadı sana. Onun en büyük arzusu seninle evlenmek. Hadi bakalım eh de bu işe. Gidip Selim’e muştulayayım.

Siz benim annemsiniz. Siz ne derseniz, nasıl uygun görürseniz öyle olsun. Latife hanım sevinçle Aysel’in boynuna sarıldı. Sevinç göz yaşları arasında,

Biliyordum, biliyordum beni kırmayacağını. Ne mutlu bana, senin gibi bir gelinim olacak. Aysel de sarıldı Latife hanımın boynuna. İki kadın doyasıya ağlarlarken ocakta taşan kahveye aldırmadılar bile.

***

Selim annesiyle Aysel’in ağladıklarını fark edince bu göz yaşları sevinç göz yaşlarına benziyor. Demek ki oldu bu iş diye geçirdi içinden. En büyük korkusu, siz beni bunun için mi evinize aldınız deyip evi terk edip gitmesiydi. Latife hanım Aysel’e

Hadi kızım sen yeniden  kahve yap. Ben oğluma müjdemi vereyim. Oğlunun bulunduğu odaya koşarcasına gitti. Oğlunun boynuna sarılarak,

Müjde oğlum, müjde. Aysel seninle evlenmeyi kabul etti.İnan bana oğlum. Şu anda sevinçten öle bilirim. Ben Aysel’i öz kızımmış gibi sevdim. Bundan böyle hem kızım, hem gelinim olacak.Ne mutlu bana. Şükürler olsun Allah’ıma, bana bu mutluluğu çok görmedi. Selim gözlerindeki sevinç göz yaşlarını silerken,

Sağ ol anneciğim, bu iş senin sayende oldu. Sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Aysel, elinde kahve tepsisiyle kapıda görününce konuşmayı kestiler. Kahveler içildikten sonra Selim,

Hadi Aysel bahçeye çıkıp biraz dolaşalım dedi.

İyi ama annemizi yalnız bırakamayız ki.

Annem kameriyede otururken biz küçük bir gezinti yaparız. Latife hanım oğlunun Aysel ile ne konuşacağını tahmin ettiği için bahçeye çıkmakta ağır davrandı.

Aysel ile Selim bahçeye çıktıklarında güllerin yoğun olduğu tarafa doğru yürüdüler. Selim Aysel’in elini tutu. Gözlerinin içine bakarak,

Aysel buraya neden gelmemizi istedim biliyor musun?

Hayır bilmiyorum.

Seni o gece kumsalda bulduğumda, ay ışığında bile ne denli güzel olduğunu fark etmiştim. İnan bana, seni ilk gördüğümden beri, sana deliler gibi aşığım. Bu güne kadar sana açılamamın nedeni, beni yanlış anlamandan korkmamdandı. Bu yüzden, önce annemin konuşmasını istedim. Annem bana umut verince seninle her şeyi açık, açık konuşmaya karar verdim. Önce sormak istiyorum, benimle evlenir misin diye. İnan bana seni mutlu etmek için elimden gelen her şeyi yapacağım. Hadi söyle bana benimle evlenir misin?

…………

Aysel niye sorduğuma yanıt vermiyorsun.

…………

Aysel sen ağlıyorsun. Neden? Aysel ıslak gözlerini Selim’in gözlerine dikti. Uzun uzun baktıktan sonra,

Beni çok şaşırttın Selim. Beni korkutan geçmişim. Ben fakir bir ailenin çok çile çekmiş bir evladıyım. Üstelik evinden kaçmış, intiharı bile düşünmüş zavallı bir kız. Gün gelir cicim ayları geçtiğinde geçmişimin seni rahatsız edebileceğinden korkuyorum. Evden kaçıp, sana rastladığım zamana kadar, senin yüzüne kir getirecek hiçbir şey yapmadım. Buna rağmen yinede geçmişimin seni korkuta bileceğinden korkuyorum.

Ben seni seviyorum ve senin geçmişin, fakir bir ailenin çocuğu olman beni korkutmadığı gibi, ilgilendirmiyor bile. Ben seni seviyorum ve beraberliğimizin bizi çok mutlu edeceğine inanıyorum. Bu yüzden teklifime evet demeni bekliyorum. Evet dersen yarın evlilik işlemlerini hemen başlatacağım.

Selim, seninle evlenmek elbette mutlu eder beni. Yine de iyi düşünmeni istiyorum. Bildiğin gibi son pişmanlık para etmez.

Ben iyi düşündüm ve mutlu olacağımıza kesinlikle inanıyorum. Hadi söyle bana benimle evlenir misin?

Senin bu teklifine hayır demek olası mı? Ben de seni seviyorum. Benim sana olan sevgim olmayacak dua gibiydi benim için. Bu yüzden bu duygumu hep gizlemeye çalıştım. Neyi merak ediyorum biliyor musun? Senin evlenme teklifin nedeniyle nasıl oluyor da çıldırmadığımı.

Daha önce de söylemiştim. Seni ilk gördüğüm o gece aşık oldum sana. Yanlış anlaşılırım korkusuyla sana olan aşkımı gizlemeye çalıştım. Seninle aynı evde yaşarken sensizliği yaşamak öyle zor ki. Durdular ve uzun uzun bakıştılar. Selim kolunu Aysel’in beline dolayıp kendine doğru çekti. Dudaklarını dudaklarına uzattı. Aysel’in itirazına aldırmadan doyasıya öptü. Aysel heyecandan ölecek gibiydi.

Neden yaptın bunu diye inledi.

Çünkü seni çok seviyorum.

Ne olur bir daha yapma. Gören olur rezil oluruz.

Niye rezil olacakmışız. En geç on beş gün sonra nikahlı karım olacaksın.

Ne olur aceleci olma. Nasıl olsa nikahtan sonra her şeyimle senin olacağım.

Tamam sevgilim. Seni kırmamak için sabredeceğim. Kameriyeye doğru ilerlediler. Latife hanım kameriyede oturmuş merakla bekliyordu. İkisinin de gözlerindeki ışıltı ve yüzlerindeki ifade olumluydu. Sevinçle,

Hadi bakalım çocuklar ne duruyorsunuz? Verin artık annenize müjdeyi. Annenizi meraktan çatlatmak mı istiyorsunuz ?

Anneciğim meraktan çatlamanı isteyen kim. Halimizden belli değil mi neye karar verdiğimiz.

Yinede kararınızı ağzınızdan duymak isterim

Biz evlenmeye karar verdik anne.

Neee, ne duruyorsunuz, hadi gelin öpeyim sizi. Önce Aysel’e sarıldı, sonrada oğluna. İkisini de doya doya öptü. Gecenin geç saatine kadar oturup konuştular.

***

Selim sabah erkenden evden çıktı. Mutluluktan uçar bir hali vardı. Doğruca bürosuna gitti. Bilgisayarının başına geçip, nikah işlemleri için gerekli dilekçeyi hazırladı. Nüfus cüzdanlarının foto kopilerini de bilgisayarından çıkardı. Gerekenleri tamamladıktan sonra, saatine baktı. İş saatinin başlamasına daha zaman vardı. Pasta haneye telefon edip iki tane poğaça istedi. Gelirken bir de çay söyleyi verin dedi. Pastacı çırağının getirdiği poğaçayı yemeye başladığında çaycı ısmarlanan çayı getirdi.Getirilenleri hızla tüketti. Yine saatine baktı. Mesai saatinin başlamasına az kalmıştı. Hazırladığı evrakları alıp doğruca belediyeye gitti. Evrakları nikah memuruna verdi. Nikah memuru evrakları inceledikten sonra,

Deseniz ya Selim bey, bekarlar derneği en müzmin bekarını kaybedecek.

Ne yapalım Sadık bey, ne demişler iki baş bir yastık içindir. Bizde doğanın bu yasasına uyalım dedik.

Elbette Selim bey, bekarlığın sonu yoktur. Evlenmek kutsal bir görevin yerine getirilmesidir. Şimdiden kutlarım sizi. Mutluluklar dilerim.

Sağ olun Sadık bey, teşekkür ederim.

Ben sizin dilekçenizi daha eski bir tarihle işleme koyacağım. Nikah gününü haftaya bu güne yazsam uygun olur mu?

Tabi Sadık bey çok memnun olurum. Nikah memuruyla tokalaşıp ayrıldılar. Nikah işlemlerinin bu denli kolay olması Selim’i sevindirmişti. İş yerine döner dönmez evini aradı. Telefona çıkan annesi oldu.

Anneciğim ben nikah işlemlerini tamamladım. Haftaya bu gün nikahımız kıyılacak.
Çok sevindirdin beni.

Anneciğim, sen Aysel ile birlikte çık. Beraberce gelinlikçileri dolaşın. Gelinliği beğendiğiniz yerden bana telefon edersiniz. Ben hemen gelirim.

Tamam oğlum.

Hadi öptüm anneciğim. Telefonu kapattı.

***

Komşular Latife hanımın evindeki bu güzel kızı çok merak ediyorlardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimi akrabalarının kızı olduğunu söylüyordu. kimi de gizlice oğlunu evlendirmiş ola bilir diyordu. Yaşı ilerlemiş Leyla,

Hadi canım, o müzmin bekar, kendini beğenmiş züppe kim, evlilik kim dedi. Nice komşu kızı onun gözünün içine bakıyordu, beni ister mi diye. O hiç birimizin farkında bile değildi. O kız olsa olsa akrabalarından biridir. Canan,

Neden öyle diyorsun abla, gönül bu. Belki de hiç birimizi beğenmemiştir. Allah için kız manken gibi. Gerçekten çok güzel. Leyla,

Hadi canım, bu kız kimdir, neyin nesidir bilen yok. Evlilik sadece güzellik için yeterli olmaz ki. Her şeyden önce soyluluk ve asalet gerekir. Canan,

Hepimizin kafasında acabalar çörekleniyordu, ben mi, yoksa bir başkası mı diye. Atı alan Üsküdar’ı geçti. Bundan böyle hepimizin onlara mutluluk dilemekten başka yapa bileceği bir şey kalmadı. Leyla,

Hıh niye mutluluk dileyecekmişiz, öyle soyunu sopunu bilmediğimiz birine? Bu kez de Selma karıştı söze,

Niye uzatıyorsunuz canım. Kızın soylu veya sıradan biri olması bizi ne ilgilendirir. Alan razı, veren razı. Leyla öfkeyle,

Aman be bana ne Selim denilen kibir budalasının evlenmesinden. Kızlar gülüşerek buna ne oluyor diye işaretleştiler. İşaretleşmeyi fark eden Leyla konuşmasını kesmek zorunda kaldı.

***

Latife hanım, Hadi kızım hazırlan bakalım. Sana gelinlik bakmaya gideceğiz. Selim’i fazla bekletmeyelim.

Gelinlik bakmaya mı dediniz anneciğim?

Evet kızım, gelinlik bakmaya gideceğiz.

Gelinlik için erken değil mi anne?

Ah kızım, yaşlılık bu, önce onu söylemeliydim.

Neyi anne?

Kızım, Selim nikah

Haftaya bu gün mü?

Evet kızım, bu yüzden acele etmemiz gerekiyor. Aysel sevinçten ne yapacağını şaşırmıştı. Olduğu yerde kala kaldı.

Hadi kızım ne duruyorsun, hemen git üstünü değiştir.

Tamam anneciğim, hemen geliyorum diyerek odasına gitti. Az sonra üzerinde beyaz bir bluz ve lacivert etekle dışarı çıktı. Latife hanım

Kızım bu ne güzellik böyle. Ne kadar yakışmış sana bu kıyafet. Tüh, tüh, tüh sana. Aman nazar deymesin kızıma.

Aman anneciğim o senin teveccühün.

Her zaman mütevazısın. Seni bu yüzden çok seviyorum. Hadi gidelim artık. Önlerine gelen ilk gelinlikçiye girdiler. Aysel kendine uygun gördüğü birini seçti. Latife hanım,

Acele etme kızım. Diğer gelinlik satanlara da bakalım.Biz daha sonra yine geliriz diye ayrıldılar. Birkaç gelinlikçi gezdiler. İkisinin de aklı, o ilk beğendikleri gelinlikte kalmıştı. İlk girdikleri gelinlikçiye geri döndüler. Gelinlik paketlenirken, Latife hanım,

Telefon edebilir miyim diye sordu.

İş yeri sahibi tabi teyzeciğim dedi. Hemen ahizeyi kaldırıp oğlunu aradı. Beklemekte oldukları gelinlikçinin adını verdi.Selim

Tamam anneciğim o iş yerini biliyorum. Hemen geliyorum. Az sonra Selim’de iş yerine geldi. İş yeri sahibi,

Dilerseniz paketi açalım, hanımların beğendiği gelinliği sizde görün dedi. Selim,

Ben annemin de, Aysel’in de zevklerine güveniyorum. Onların beğenmesi benim için yeterli. Hesabı ödeyerek, paketin iş yerine gönderilmesini söyledi. Bir çok dükkanı gezerek yoğun bir alış verişte bulundular. Tüm aldıkları ile iş yerine gittiler. Eksik kaldı mı düşüncesiyle aldıklarının tümünü yeniden gözden geçirdiler. O sırada nikah davetiyelerini sipariş ettiği matbaadan, davetiyeler de geldi. Eksikleri kalmamıştı. Selim alınanları arabasına taşıdı.

Selim’in evinde yoğun bir akraba, dost ve komşu trafiği başlamıştı. Kimi yardımcı olmak amacıyla geliyor, kimileride meraktan. Bu yoğun ilgi nikah gününe kadar sürdü. Nikahtan sonra ilk geceyi evlerinde geçirdiler. Ertesi gün, erken saatte bal ayı için Marmaris’e doğru yola çıktılar. Yatağan’ı geçtikten sonra Bozarmut köyünden sağa sapan dar bir yola girdiler. Aysel merakla,

Selim, hani Marmaris’e gidiyorduk?

Tabi ki Marmaris’e gidiyoruz. Ama önce nefis bir yerde yemeğimizi yiyeceğiz. Bozhöyük kasabasından ovaya doğru açılan bir yola girdiler. Selim,

İşte geldik o nefis yere. Nasıl beğendin mi? Aysel böylesine bir güzelliği daha önce görmemişti. Dağın yamacından kaynayan su kollara ayrılarak kır gazinosunun masaları arasından dolanarak gidiyordu. Bazı masalar suyun içine yerleştirilmişti. Çınar ağaçlarının dalları sanki tüm gök yüzünü kaplamıştı. Güneşi görmenin olasılığı yoktu. Aysel yaramaz bir çocuk gibi hemen ayakkabılarını çıkarıp, yalınayak suya girdi. Girmesiyle çıkması bir oldu.

Ay! bu su ne kadar soğuk böyle. Ayaklarım dondu.

Ben seni uyaracaktım ama, inanmazsın diye düşündüm.

Gerçekten inanmazdım. Garson su kenarındaki bir masayı hazırlayıp buyur etti. Garsonun hazırladığı masaya gidip oturdular. Garson,

Ne emredersiniz diye sorduğunda Selim,

Bir kilo tandır ve duble salata dedi.

İçki olarak ne alırsınız?

İki bira. Aysel eşinin kulağına eğilip sordu?

Selim bir kilo tandırı kim yiyecek?

Merak etme sevgilim, gerisi sıcak sıcak gelsin diye az söyledim.

Selim ne diyorsun sen? İkimiz bir kilo tandırı nasıl yiyeceğiz.

Bir kilo tandırın sözü mü olur böyle yerde. Garson suyun kaynağından doldurduğu sürahiyi masanın üzerine koydu. Aysel bardağını doldurmaya davranınca Selim,

Hemen su içmeye davranma. Karnımız aç, su çok soğuk olduğu için dokunur. Garson elindeki tepside getirdiği tandırı ve salatayı masaya koyduğunda burunlarına nefis bir et kokusu doldu. Aysel,

Bu ne nefis şey böyle diyerek çatalını ete daldırdı. Kocaman bir parçayı ağzına attı. Et ağzında dağılı vermişti. Kısa zamanda eti tükettiler. Selim garsona,

Bir kilo daha diye seslendi. Garson,

Baş üstüne efendim diyerek mutfağa yöneldi. Aysel,

Selim bu ne biçim et böyle. Hayatımda böyle şey görmedim. Et dediğin uzun süre çiğnenir. Bu etse çiğnemeden ağızda dağılıyor. Selim gururla,

Seni buraya boşuna mı getirdim sevgilim? Gelen eti de kısa zamanda tükettiler. Garsonun getirdiği hesabı ödedikten sonra, ikram edilen kahveleri içtiler. Aysel,

Keşke burada kalınacak bir yer olsaydı da burada kalsaydık.

Çok mu hoşuna gitti?

Hem de nasıl.

Üzülme sevgilim, yolumuzun üzeri güzelliklerle dolu. Dönüşümüzde buraya yine geliriz. Hadi şimdi yolumuza devam edelim.

Tabi sevgilim.

***

Aysel yol boyunca gördüğü güzellikler karşısında ay! şuraya bak diye çığlıklar atıyordu. Selim,

Az sonra Sakar dağının zirvesine yakın bir yerden Gökova’yı seyredeceğiz. Bakalım orada ne yapacaksın?

Orası çok mu güzel?

Hem de nasıl. Anlatamam sana. Aysel meraktan yerinde duramıyordu. Sanki, arabadan dışarı fırlayıp koşarak gidecekti. Selim arabayı korkunç bir uçurumun kenarında park etti. Kara Yollarının düzenlediği bir yerdi burası. Mola verenlerin oturması için banklar vardı. Gördüğü manzara baş döndürücüydü. Sanki havada uçuyorlardı. Aşağıda dağlar arasında geniş ve yem yeşil bir ova vardı. Ovanın bir tarafı mas mavi bir denize dayanıyordu. Ovanın orta yerinde dümdüz, koyu yeşil geniş bir çizgi vardı. Aysel merakla,

Ovanın içindeki o geniş yeşil çizgi ne öyle?

Okaliptüs ağaçları sevgilim. Oradan geçeceğiz. Beş kilometre uzunluğunda yeşil bir tüneldir orası. Eskiden bataklıkmış orası. Muğla’ya atanan Vali Recai Güreli bataklığı kurutmak için diktirmiş o okaliptüsleri.Okaliptüslerin yetişkinleri günde 300 ton kadar su harcar. Bu nedenle diğer adı bataklık ağacıdır okaliptüslerin. Hadi bakalım yolumuza devam edelim.Nasıl olsa yolumuz o ağaçların içinden geçiyor. Arabaya bindiler. Az sonra ana yolu bırakıp yine dar bir yola girdiler. Düze indikten sonra yol bir akar suyun kenarından devam ediyordu. Aysel,

Bu ırmağın adı ne?

Bu ırmak değil sevgilim. Burası azmak. Bu suyun kenarında on binlerce pınar var. Bu yüzden buranın denizi bile buz gibi soğuktur. Bu pınarların kimi kış aylarında akar yaz aylarında kesilir. Kimi de yazın akar kışın kesilir.

Neden böyle oluyor?

Kış aylarında akanlar yağmur suyuyla besleniyor. Yazın akanlar ise kar sularıyla besleniyor.

O halde neden kış aylarında akmıyor?

Kış aylarında karlar donar ve erimez. Bu yüzden akmaz sevgilim. Taş bir evin yakınında durdular. Evin üç tarafı yeşilliklerle bezeliydi. Arabadan indiler. Selim karısının elini tutarak,

Gel sevgilim bir de burayı gör dedi. Evin yakınından su uğultusuna benzer bir ses geliyordu. Yeşil bir tünel içinden geçtiler. Önlerinde kocaman bir havuz vardı. Duydukları uğultu havuzun kenarındaki değirmenin çarkını çeviren suyun uğultusuydu. Aysel hayranlıkla suyun akışını ve değirmen çarkının dönüşünü izledi. Eşinin omuzuna yaslanarak

Eğer gerçek hayat şu anda yaşadıklarımsa, ben eskiden hiç yaşamamışım sevgilim.

Dur bakalım Önümüzde nice yıllar sürecek uzun bir yaşam var. Daha nice güzellikler olacak önümüzde. Akşam karanlığı basmak üzereydi. Selim,

Hadi sevgilim Marmaris bizi bekliyor. Marmaris’e yöneldiklerinde yolları Sakar dağından görüp merak ettiği geniş yeşil çizginin içine girdi. Yolun iki tarafındaki ulu okaliptüslerden oluşan yeşil bir tünel olduğunu gördüğünde, yöreye olan hayranlığı bir kat daha arttı.

***

Sabah erken kalktılar. Otelin müşterilerine sunduğu kahvaltıdan sonra  çarşıyı boydan boya gezdiler. Çarşıyı gezmek uzun sürmüştü. Öğle yemeği için lüks bir restorana girip karınlarını doyurdular. Otele dönüp görevliye arabalarını parktan çıkarmasını söylediler. Görevlinin getirdiği arabaya binip yola çıktılar.

Nereye gidiyoruz sevgilim?

Söylersem değeri kalmaz. Az sonra nereye gittiğimizi göreceksin.

Gittiğimiz yer sürpriz mi olacak?

İşte bak, sürpriz karşımızda. Karşılarında yem yeşil bir orman vardı. Bu ne ormanı böyle? Yaprakları çınara benziyor ama, zannediyorum çınar değil.

Evet sevgilim, bu orman günlük ormanı. Günlük ağacının bedeninden sızdırılıp toplanan sıvı sığla yağıdır. Bu yağ kozmetik ve ilaç sanayiinde kullanılır. Bu ağaçların bir ilginç yanı da Kuzey küremizde yalnızca bu yörede yetişmesi. Güney kürede de yalnızca Avustralya da yetişir. Bu nedenle sığla yağı çok değerlidir. Arabalarını uygun bir yerde park ettiler. Günlük ormanının içine daldılar. Orman idaresinin koyduğu ağaç masalar ve oturulacak yerlerin tamamı doluydu. Yer bulamayanlar beraberlerinde getirdikleri hasır ve kilimlerin üzerine yayılmışlardı. Çevrede tulumbalar vardı. Tulumbaların başı insan kaynıyordu. Kimileri ellerindeki şişelere veya sürahilere su dolduruyorlardı. Kimileri de elini yüzünü yıkayarak serinlemeye çalışıyorlardı. Bir tulumbanın yanında durup sıranın kendilerine gelmesini beklediler. Selim tulumbanın kolunu bastırıp kaldırmaya başlayınca, tulumbanın ağzından gürül gürül su akmaya başladı. Aysel avuçlarını birleştirip suya uzattı.

Aman bu su ne böyle diye bir çığlık attı.

Ne oldu güzelim?

Yahu bu su değil, sanki buz. Elim dondu vallahi. Bekleyenlerin gülüşmelerine aldırmadan avuçlarına doldurduğu suyu doya, doya içti. Bu kez de tulumbanın kolunu kendisi çalıştırdı. Selim de elini yüzünü yıkayıp doya doya su içti. Ormanın her tarafını gezdiler. Hazırlıksız geldiklerinden oturacak yer bulamadılar. Daha sonra tekrar gelmek üzere ormandan ayrıldılar. Geri dönüp sahildeki bir çay bahçesine oturup akşamı ettiler. Akşam yemeğinden sonra el ele tutuşup kordon boyu dolaştılar.

***

Sabah, kahvaltıdan sonra Datça’ya doğru hareket ettiler. Dar sayılacak bir yoldan, uçurumların kenarından uçarcasına ilerlediler. İnişe geçtiklerinde,

Bak sevgilim, az sonra bu yol üzerindeki en güzel koyun yakınından geçeceğiz. Az ileride eski yola sapıp bir kayalığın önünde durdular. Arabadan indiler. Kayaların yanındaki sekiden aşağıya doğru baktılar. Aşağıda harika bir koy vardı.

Bak sevgilim sana az önce söylediğim koy bu. Adı İn Koyu’dur. İn Koyu’ndan ziyade, Emel Sayın Koyu olarak bilinir.

Neden Emel Sayın Koyu diyorlar.?

Emel Sayın’ın gözleri kadar güzel olduğu için bu ismi takmışlar. Baş Bakan Süleyman Demirel Emel Sayın’ı çok beğenirmiş. Datça’ya giderlerken konvoyu burada durdurup koyu göstermişler ve sormuşlar? Emel Sayın mı, yoksa bu koy mu daha güzel? Demirel uzun uzun koya baktıktan sonra,

Cevap veremeyeceğim demiş. O günden bu yana Emel Sayın koyu olarak anılmaya başlanmış. Aysel sevgiyle kocasına baktı.

Sen ne kadar çok şey biliyorsun böyle?

Ne demişler, çok okuyan mı, çok gezen mi bilir. Ben bir zamanlar modern bir Evliya Çelebiydim. Olacak o kadar. Arabaya binip ana yola çıktılar.

E… anlat bakalım daha ne gibi sürprizler var?

Az sonra Balık Aşırandan geçeceğiz.

Nasıl bir yer orası?

Datça Yarım adasının en dar olduğu yer. Efsaneye göre, balıklar sıçrayıp adanın öbür tarafındaki denize atlarlarmış. Olası bir şey değil ama, darlığı anlata bilmek için bu abartıyı uydurmuşlar. Balık Aşırana geldiklerinde iyice yavaşladılar. Aysel yolun iki tarafındaki koyları hayranlıkla izledi. Aktur’u ve Özil’i geçtikten sonra, yol yeşil bir ovanın içinden geçiyordu. Yolun çevresinde sebze bahçeleri, badem, zeytin ve incir ağaçları vardı. Reşadiye’de yaşlı bir adam tahta bir tezgah üzerinde incir satıyordu. Durup iki kilo incir aldıktan sonra yola devam ettiler. Datça levhasından sapmayınca Aysel,

Hani Datça’ya gidiyorduk diye sordu.

Datça’ya gidiyoruz.

Levhanın gösterdiği yola girmedik ya.

Orası Datça mahallesi. Biz iskeleye gidiyoruz. Eskiden kaza merkezi Reşadiye idi. İskele gelişince kaza merkezini iskeleye taşıdılar. İskele adını Datça olarak değiştirdiler. Şimdi Datça ilçe merkezi. Reşadiye ve Datça ise Datça’nın mahalleleri oldu. O levha bu yüzden yanılttı seni.

Vay vay neler öğreniyorum.

Daha bu başlangıç sevgilim. Hele biraz sabret. Daha nice doyumsuz güzelliklerle karşılaşacağız. Datça’ya vardıklarında öğle vakti olmuştu. Arabayı uygun bir yere park ettikten sonra Sahildeki bir restorana oturdular. Yedikleri incirler iştahlarını kestiği halde, yine de bolca yemek yediler. Yemekten sonra,

Hadi bakalım, şimdi de Kargı’ya gidiyoruz.

Orası da ne?

Bak şu karşıda bir havuz var, göre biliyor musun?

Evet görüyorum.

Havuzdan gürül, gürül akan suyu görüyor ve sesini de duyuyorsundur?

Evet görüyorum ve duyuyorum. Eskiden bu su bir değirmen çalıştırırdı. Gideceğimiz yerdeki su ise tam beş tane un değirmeni çalıştırıyordu. Şimdilerde ise sadece suyundan yararlanıyor. Yoğun sodalı olan bu sulardan nedense şifa için yararlanılmıyor.

Çok merakta bırakıyorsun beni.

Hele o güzellikleri gör, merak ettiğime değdi diyeceksin.

Görelim bakalım. Kargı’ya vardıklarında doğruca havuz başına gittiler. Gürül gürül akan suların arasında, eski değirmenlerin duvarları üstünde gezindikten sonra, su yatağını takip ederek denize ulaştılar. Mayolarını giyip denize girdiler. Yoruluncaya kadar yüzdükten sonra sodalı derenin suyuyla duş yaptıktan sonra kurulanıp giyindiler. Datça’ya döndüklerinde akşam olmuştu. Denizdeki hareketlilik acıkmalarına neden olmuştu. Deniz kenarındaki restoranda gittiler. Yemek arasında,

Sana bir sürprizim var. Bu gece lüks bir otelde kalmayacağız. Nostaljik sayılacak sıradan bir otelde, Çimen Otelinde kalacağız. Tam bir köy havasında geçecek gecemiz.

Aman ne güzel olur.

Daha bitmedi. Daha önce edindiğim bir arkadaşımın kiralık yatıyla geziye çıkacağız ve doyasıya eğleneceğiz.

Allah aşkına söyle bana. Sen beni mutluluktan öldürmek mi istiyorsun?

Daha bu başlangıç sevgilim. Biz ömür boyu mutluluğu yaşayacağız. Aysel sevgiyle eşine sarılıp başını göğsüne dayadı.

***

Halil’in yatı iskeleye yanaştığında Selim,

Hadi bakalım yatımız sahile yanaştı. Bir an önce gidelim. Yata bindiklerinde yatın sahibi Halil, Selimin boynuna sarıldı.

Nerelerdesin benim can kardeşim. Çok özlettin kendini.

Bende seni çok özledim. Seni eşimle tanıştırayım.

Eşim Aysel. Aysel Halil’in uzattığı elini samimiyetle sıkıp tokalaştılar. Başka konuklar da yata geldi. Biri birini tanımayan bu insanlar hemen kaynaşı verdiler.O gece müzik eşliğinde doyasıya dans edip eğlendiler. Yorulanlar oturup denizi ve karanlık dağları seyrettiler. Sabaha karşı sahile döndüler. Çimen Oteline gidip ayırttıkları odaya yerleştiler. Günün yorgunluğu nedeniyle hemen uyudular. Öğlen vakti uyandılar. Selim karısına sarılıp uzun uzun seviştikten sonra, duş alıp giyindiler.Hemen bir restoranda giderek karınlarını doyurdular. Yine yola koyuldular. Beş kilometre sonra sola sapan yola girdiler. Oldukça dar bir yoldu girdikleri.

Nereye gidiyoruz?

Knidos’a,

O da nesi.

İyonluların kurduklar dokuz Knidos’tan en son kurulmuş olanına. Yani antik şehir Knidos’a gidiyoruz. Uzun ve oldukça virajlı bir yoldan ulaştılar Knidos’a. Önce sahildeki kafeteryada soğuk su ve meşrubat içerek yorgunluklarını giderdiler. Antik şehiri karış karış gezerek bolca resim çektiler. Aysel,

Aşk olsun sana, bunca güzel yer gezdik. Hiç resim çekmedin.

Kimin aklına geldi ki. Nedense burada aklıma geldi. Dönüşümüzde aynı yerlere uğrar, dilediğimiz kadar çekeriz. Tekrar dönüş için yola çıktılar. Mesudiye levhası bulunan yola saptılar. Mesudiye koyuna ulaştılar. Harika bir yerdi burası. Üst üste çay içerek manzarayı doya doya seyrettiler. Yine akşam olmuştu. Aynı yoldan dönüşe geçtiler. Karınlarını doyurduktan sonra kargılardan ve hasırlardan oluşan bir diskoya gittiler. Doyasıya dans edip eğlendiler. Sabaha karşı otele döndüler. Yatağa girdiklerinde sevişmeleri uzun sürdü. Gün ışırken uyudular. Yine öğle vakti kalktılar. Öğle yemeğinden sonra Marmaris’e dönmek üzere yola çıktılar.

***

Sayılı günler çabuk geçer derler. On beş günlüğüne çıktıkları balayı sona ermişti Sabah erken hareket ettiler. Yine Bozhöyük’teki Pınarbaşı’na gidip doyasıya tandır yediler. Yola çıkmadan önce annelerine yola çıktıklarını bildirdiler. Dönüş yolunu hüzün ve sevinç karışım bir duyguyla katettiler. Hüzünlüydüler, zira o güzel günler geride kalmıştı. Sevinçliydiler, sevgili annelerine kavuşacaklardı. Eve ulaştıklarında annelerini kapıda bekler buldular. Sevinçle sarıldılar biri birlerine. Selim annesinden hiç bu kadar uzun süreli ayrı kalmamıştı. Tekrar tekrar sarıldılar biri birlerine.

Günler hızla geçip giderken, Aysel’in karnı iyiden iyiye şişmeye başlamıştı. Yakında bebekleri olacaktı. Doğuma on beş gün kadar kalmıştı. Latife hanım aniden rahatsızlandı. Doktor çağırdılar. Ne yazık ki doktor gelmeden son nefesini verdi. Ölmeden önce gelininin elini sım sıkı tutmuş, hırıltılı bir sesle,

Hakkını helal et kızım, ben artık yolcuyum. Doğacak bebeğini görmek isterdim ama kısmet değilmiş.

Annecim, seni çok seviyorum, ne olur ölme sakın diyerek, elini dudaklarına getirip durmadan öpüyordu. Ne olur bırakma beni. Sen benim öz annemsin. Ne olur anneciğim, yalvarırım ölme sakın. Latife hanım hareketsiz kalmıştı. Öptüğü elin soğumakta olduğunu fark ettiğinde, her şey bitmişti. Semih doktorla birlikte eve geldiğinde karısını annesinin soğumaya başlamış bedenine sarılmış, hıçkıra, hıçkıra ağlarken buldu. Aysel’i soğumaya başlamış olan bedenin üzerinden zor ayırdılar. Doktor kısa bir muayeneden sonra,

Başınız sağ olsun. Neylersiniz? Takdiri ilahi bu dedi.

***

Annelerini kaybedeli yirmi gün olmuştu. Evde büyük bir hareketlilik başlamıştı. Tüm hazırlıklar, evin yeni konuğu içindi. Aysel’in doğum sancıları başlamıştı. Özel bir hastanede sağlıklı bir doğumla üç buçuk kilo ağırlığında ki kızını kucağına verdiklerinde, geçmişteki ölüm acısı, yerini büyük bir sevince bıraktı. Bebeğin adını Latife koydular. Annelerinin torununu göremeden ölmesi ise yüreklerinde ömür bayı silemeyecekleri bir sızı olarak kaldı.

Özcan NEVRES

 

 

MEHMEDİN İNTİHARI

Mehmet’in İntiharı

Kore’de Kunuri kuşatmasından şans eseri kurtulmuştu. O günden bu yana kuzeylilerle girdiği göğüs göğüse savaşı bir türlü aklından çıkaramıyordu. Her gece rüyasında kendisini hep o korkunç savaşın içinde buluyordu. Günlük hayatında bile kan dökmekten başka bir şey düşünemiyordu. Bir gün bir dostuna,

Savaşta öldürdüğüm düşman askerleri bir türlü aklımdan çıkmıyor. Her gece rüyamda elimde silah, ucunda süngüsü düşmanlarla dişe diş çarpışıyor ve kan ter içinde uyanıyorum. Bıktım bu hayattan. Ah bir silah alacak param olsa. Arzu ettiğim gibi bir silahı satın aldığımda, kafamda tasarladığım bir senaryoya göre bir çok adam öldürüp dağa çıkacağım. Jandarmalar tarafından etrafım sarıldığında teslim olmayacağım. En büyük arzum jandarmalarla çarpışarak ölmek diye duygularını anlatmıştı. Arkadaşı,

Yapma be Mehmet, günahsız insanları öldürmekle eline ne geçecek?

Ben günahsız insanları öldürmeyeceğim. Çevremizde öldürülmeyi hak etmiş onlarca namussuz var. Hangisinden başlayacağımı da çok iyi biliyorum. Arkadaşı onu bu kötü düşüncelerinden kurtarmak için çok dil döktü. Ama başaramadı.

Köselerin Osman’ın tabancasını satmak istediğini öğrendiğinde çok sevindi. Zira onun tabancasının namını işitmişti. Gidip Osman’ı buldu. Osman tabancasını çok övdü. Mermileriyle kalın bir duvarı bile deler geçer dedi. Mehmet,

Sen ne dersen de, benim için geçerli değil. Çay yatağına gidip orada deneyelim. Tabanca dediğin kadar mükemmelse paranı hemen orada veririm.

Tamam dedi Osman. Yola çıktılar. Yarım saatlik mesafedeki çay yatağına girdiler. Kimse var mı? diye etrafı iyice gözden geçirdiler. Kendilerini görecek birilerinin olmadığı kanısına vardılar. Osman tabancayı çıkarıp Mehmet’e uzattı. İlerideki bir taşı göstererek iyi bir hedef olduğunu söyledi. Mehmet silahı alıp horozu kaldırdı. Namluyu Osman’a yöneltip,

Canını seviyorsan çok hızlı ve arkana bakmadan kaç. Aksi halde beyninden mıhlarım. Osman karşısındaki adamın hiç şakası olmadığını anladığında, koşarak uzaklaştı. Mehmet gasp ettiği tabancanın sevinciyle evine döndü. Ertesi gün tanıdığı bir silah kaçakçısından bol miktarda mermi aldı. Mermilerin parasını isteyen kaçakçıya silahının namlusunu çevirdi.

Bu söylediğini duymamış olayım. Üstelik bu mermiler bana yetmez. Senden en az bin mermi istiyorum. Sakın bulamam deme. Bulamamanın bedelini hayatınla ödersin. Kaçakçı çok korkmuştu.

Peki dedi. En geç üç gün içinde mermileri bulur getiririm.

***

Mehmet kaçakçının getirdiği mermileri alınca doğruca Yamanlar dağına yöneldi. Çobanlık yaptığı dönemde bir çok mağaranın yerini bellemişti. Olası bir çatışmada en güvenli olarak zirvedeki kayalıkların arasındaki mağarayı seçti. Mağaranın dip tarafındaki karanlık bölüme mermileri torbasıyla koyduktan sonra üzerini kumla örttü. Daha başka günlerde satın aldığı ya da gasp ettiği mermi ve silahları mağaraya taşıdı. Peksimet ve bisküvi gibi dayanaklı yiyecekleri de stok etmeyi ihmal etmedi. Artık uzun sürecek bir çatışma için gereken her şey hazırdı. Sıra eyleme gelmişti. Önce berberin karısından başlayacaktı. Zira o fahişe komşu oğlunu evime zorla girmek istedi diye vurup öldürmüştü. Gerekçesi ise namusunu korumuştu.

Kahpe dedi. Hangi namus? Sen yattığın erkeklerin sayısını biliyor musun? O komşu oğlunun intikamını senden almazsam bene da Mehmet demesinler. Ceplerini mermiyle doldurup, tabancasını da beline soktuktan sonra berberin evinin olduğu sokağa gitti. Sokağın bir ucundan öbür ucuna kaç kez gidip geldiğini anımsamıyordu. Sabırla bekledi. Kadın öğleye yakın evden çıktı. Doğruca otobüs durağına gitti. Otobüse bindi. Mehmet’te kadının bindiği otobüse bindi. Gerektiğinde kolayca inebileceği bir koltuğa oturdu. Garajda otobüs boşaldı. Kadının peşine bir gölge gibi takıldı. Takip uzun sürmedi. Kadın randevulaştığı erkeğe yılışarak yaklaştı. Tokalaşıp birbirlerine sarıldılar.

Hayatım geç kaldın. Neredeyse ümidimi kesip gidiyordum.

Nasıl gidersin sevgilim. Kocam olacak o domuzu atlatmayı kolay mı sanıyorsun? İnan durumu anlamasın diye ne fedakarlıklar yapıyorum.

Tamam sevgilim, bekletmen önemli değil. Geldin ya. Hadi bakalım aşk yuvamıza gidelim.

Gidelim sevgilim. Birbirlerine sarılarak yürümeye başladılar. Tren garının duvarının bitişiğindeki kaldırımda ağır adımlarla ilerliyorlardı. Kadın karşısındaki Koreli Mehmet diye tanıdığı Mehmet’i tanımazlıktan geçmek istedi. Ama Mehmet buna fırsat vermedi. Belindeki silahı çekip kadına doğrulttu. Kadın korkuyla birlikte olacağı adama sarıldı. İlk kurşun kadının kafatasını parçaladı. Adam kucağındaki kadını iterek kaçmaya çalıştı. Mehmet fırsat vermedi. Adam sırtından, kafasından yediği kurşunlarla yere cansız serildi. Mehmet olay yerinden hızla uzaklaşmaya çalıştı. Ah bir taksi geçse hemen durdurup gasp edecek ve sürücüsüne sür Yamanlar’a diyecekti. Görünürde tek bir taksi bile yoktu. Her taraftan polis arabalarının siren sesleri geliyordu. Etrafının polislerce sarıldığını gördüğünden var gücüyle koşarak kaçmaya başladı. Peşinden gelen polisler de en az onun kadar iyi koşuyorlardı. Bir türlü arayı açamıyordu. Polisleri yaylım ateşe tuttu. Polisler biraz durakladıktan sonra yine peşinden koşmaya başladılar. Önündeki kaldırımı fark ettiğinde iş işten geçmişti. Ayağı kaldırıma takılıp düştü. Artık polislerden kaçma olasılığı kalmamıştı. Namluyu şakağına dayayıp tetiği çekti. Yaşamı özlediği şekilde jandarma kurşunuyla değil kendi silahının kurşunuyla son bulmuştu.

Özcan Nevres  15 Aralık 2002

 

 

 

MEÇHULE MEKTUP

BİLİNMEYEN  SEVGİLİYE

 

Meçhul sevgilim, sen benim tanımadığım,  belki de hiç tanımayacağım vefasız sevgilimsin. Bilir misin seni nerelerde aradığımı? Sen bazen gönlümde sım sıcak bir sevgi,  bazen sım sıcak gözyaşı seli, bazen kalbimi burkan, acıtan bir sızı. Bazen de arzu, kin, ihtiras ve intikamsın.

Seni gecenin bir yarısında ıp ıssız ve karanlık yollarda, bazen de kumsalı döven dalgaların serinliğinde ve gecenin bilmem kaçıncı saatinde denizin yakamozlarında arıyorum

İşte yine gecenin epeyce ilerlemiş bir saati. Her taraf derin bir uykuda. Bense tüm varlığımı ve düşüncelerimi sana mal etmiş, kendime ait olmayan bir dünyada, yakamozlarda şekillenen hayalini seyrediyorum. Koyu deniz yeşili gözlerini halelendiren gözlerini kırparak gel diyorsun. Koşup gelmek istiyorum. Bir anda çok uzaklara kaçıyor, şen, şakrak kahkahalar atarak aşkımla alay ediyorsun. Seni yakalayamamanın umutsuzluğuyla gözümde yaş,  kalbimde acı bir burukluk, kararsız ve uyuşuk adımlarla sahili terk ediyorum.

Koyu çam ağaçlarının gölgelediği bir gazinonun, köpüklü dalgaların hırsla dövdüğü sahilinde, tek başıma bir masaya oturmuş, önümde meze ve kadeh, çevrede bir çok masa ve masalara yerleşmiş insanlar. Gülüyorlar, konuşuyorlar, bazen de coşup oynuyorlar. Bense seni karanlık düşüncelerimden alıp, bir an için mutluluğuma ışık yapmak istiyorum. Bana destek olan bir tek dostumsa kadehimdeki içki. Seni yakalamak ister gibi hırsla sarılıyorum kadehime. Bir nefeste içiyorum hepsini. Boğazımda dayanılmaz bir yanma. Düşüncelerimin karanlığından güçlükle söküp aldığım hayalin tüm vefasızlığınca yine terk ediyor beni. Hırsla çarpıyorum kadehimi yere. Mezeler dokunulmamış, şişem neredeyse dolu. Umutsuzluğun çökerttiği omuzlarım düşük, başım önüme eyik, dayanılmaz acılarımla ayrılıyorum gazinodan.

Bazen bir konserin melodileriyle tüm arzularımdan sıyrılıp, kurtarmak istiyorum kendimi. Tam senin vefasızlığınca.Vefasızlık mı? Ben sen miyim ki? Sazda sen, sözde sen, şantözde sen ve bütün ritimlerde yine sen. Tüm konser boyunca seni düşünüyorum. Seni seyrediyorum ve senle yaşıyorum.

Bazen hırçınlaşıyorum. Seni gerçeklerin katılığında param parça etmek istiyorum. Ve parçalıyorum da. Bir an dayanılmaz bir öksüzlük kaplıyor tüm benliğimi. Bastonu elinden alınmış köre dönüyorum. Umutsuz ve çaresiz. Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi  ağlıyorum içten içe. Parçaladıklarımı teker, teker topluyorum yine. Bir bütün oluyorsun. Yine tüm umutlarım sen. Arzularım, ihtiraslarım ve yaşama gücüm sen. Kendimi bildim bileli senle başladı yaşantılarım. Sana kavuşma umudundan aldım yaşama gücümü.

Belki sana kavuşacağım bir gün. Ve sen hayallerimin kadını olarak kalacaksın hep. Hem sana kavuşmaktansa hayalinle avunmak daha iyi değil mi? Sana kavuşmak mutluluk ve yeniden ve yeniden varoluş demektir. Biri birlerinin mutluluklarını kıskanan insanlar, bizim de mutluluğumuzu kıskanmayacaklar mı? Bizi biri birimizden ayırmak için ellerinden geleni yapmayacaklar mı? Sonunda bizi biri birimizden koparmayacaklar mı?

Seni tekrar kaybetmektense, bulamamak ve seni ter temiz hayallerimdeki sevgilim olarak kalmanı istiyorum.

Ben sana hep böyle sitem dolu mektuplar yazacağım. Ve sana yalvaracağım gel, göz bebeklerime yerleş diye. Sen olarak görmeliyim her şeyi ve sadece senle yaşayayım. Şimdilik hoşça kal sevgilim.

18 Ocak 1967

 

Sana hep sitem dolu mektuplar yazacağım demiştim. İşte bu mektubumda, hazan mevsiminin çıplaklığınca bom, boş gönlümün serzenişleriyle dolu yine. Sen varken dolu, dolu idi yaşantılarım. Sen yoksun: Ben varmışım ne çıkar. Zira yaşamak senle kazanırdı gerçek anlamını. Bilmem hatırlar mısın seni nerede tanıdığımı? İlk karşılaştığımız yeri. Bir dergi uzatmıştın okur musun diye. Teşekkür etmek istemiştim ama edemedim. Koyu deniz yeşili gözlerine takılı kalmıştı gözlerim. Sım sıcak duygular umutlar akmıştı içime. Ve bir anda her şeyim sen olmuştun.

Hep sana koşuyordum. Arzu dolu umut dolu. Neden sonra bir dilsizin sessizliğiyle, gözlerimizle anlaşı vermiştik. Bir sinema locasında uzanmıştı dudaklarım dudaklarına. Küçük ellerinle kapatmıştın yüzünü. Utanıyordun. Sanki yaptıklarımız ayıpmış gibi. Doğanın insanlara kazandırdığı en büyük ve en güzel duygu sevmek ve sevilmek. Biz de seviyorduk biri birimizi, hem de delicesine. Günler, haftalar,aylar ne de çabuk geçiyordu. Bir yuva kurmanın özlemiyle yanıp tutuşuyorduk. El ele tutuşur gözden ırak yerlere giderdik. Özlemle sarılırdık bir birimize. Böylesine güzel geçen günlerimizin hiç bitmeyeceğini sanırdık. Aldanmışız. Umut dolu günlerimiz tez bitti. Ailelerimiz kopardı bizi biri birimizden.

Sen şimdi el oldun bana. Gönülsüz de olsa, evlendiğin kişiyle mutlusundur da. Her karşılaştığımızda başını eğerek göz göze gelmekten kaçıyorsun İnan bana vefasız sevgilim, mutlu olman en büyük dileğim. Sen bana bakma. Ben sana hep böyle yazacağım. Sanma ki yazdıklarımı sana göndereceğim. Yazdıklarım her zaman baş ucumda duracak. Bir gün bir garip öldü diyecekler. Zavallı sevgilisine ne kadar çok mektup yazmış ama hiç birini yerine ulaştıramamış. Sende duyacaksın öldüğümü ve baş ucumda buldukları mektupları. Kahrolacaksın. Uzun uzun ağlayacaksın. Kimse bilmeyecek neden ağladığını

Sensizlik yüreğimde dağ dağ. Göz yaşlarımsa sel gibi. Sen mutlu ol sevgilim, sen mutlu ol yeter ki. Sakın düşünme benzimin hazan yaprakları gibi neden solduğunu sarardığını.

Belki bu sana yazdığım mektup son mektubum olacak. Kara toprağın altında da yazamam ki. Elveda sevgilim, elveda……

ÖZCAN  NEVRES

MALTIZ KEÇİM ELMAS

MALTIZ  KEÇİM  ELMAS

 

Yedi – sekiz yaşlarındayken, babamın sağdıcı

Özcan benim keçi doğursun, yavrularından bir tanesini sana vereceğim demişti. Aradan bir hayli zaman geçmesine rağmen, vaat edilen oğlaktan hiç ses seda çıkmamıştı. Sormaya utandığımdan umudumu kesmiştim. Bir gün yine karşılaştık.

Hadi gel de oğlağını al dedi. Sevinçten uçuyordum adeta. İki yüz – iki yüz elli metrelik yol sanki hiç bitmeyecekti. Neyse eve vardık. Hanımına seslendi

Hanım getir bakalım bizim Özcan’ın oğlağını. Biraz sonra hanımı beyaz bir oğlakla göründü kapıda. Hemen atılıp kucağıma aldım oğlağımı. Minicik, şirin mi şirin bir yavruydu. Koşarak eve götürdüm. Babam akşam eve geldiğinde,

Oğlum bu oğlak küçük, daha süt emmesi gerekir dedi. Üstelik dişi, iyi bakılmazsa yazık olur hayvana dedi. Babamın verdiği para ile gidip eczaneden bir biberon aldım. Oradan da doğru baba anneme. Daha içeri girmeden sokak kapısından bağırdım

Baba anne bana biraz süt versene diye

Süt ocakta kaynasın iç

Yok olmaz ben sütü eve götüreceğim.

Ne yapacaksın evde sütü, otur burda iç, hem sana üzüm, incir ve badem de veririm

Ben sütü hemen istiyorum, Hasan amca bana bir oğlak verdi ona içireceğim.

Hangi Hasan amca, amcanda keçi yok ki oğlağı nereden bulmuşta sana verecek.

Yok be amcam değil, babamın sağdıcı Hasan amca var ya o verdi.

Hadi be çocum, işin mi yok senin, Ne yapacaksın sütle beslenecek kadar küçük oğlağı. Kessin baban onu oturup yiyin.

Yok olmaz, o oğlak benim,kestirmem onu

Peki bekle de getireyim. Çok severdi baba annem beni. Ne zaman evine gitsem ceplerimi kuru incir, üzüm, badem ve iğde ile doldurmadan göndermezdi. Yine kilere gitti. Eteğine doldurduklarını getirdi.

Önce şunları ceplerine yerleştirelim, sonra da sütü alır gidersin dedi. Sonra da mutfağa yöneldi. Küçük bir tencereye koyduğu sütü uzattı

Tenceremi isterim ha demeyi de ihmal etmedi. On on beş gün kadar baba annemden aldığım sütle besledim oğlağımı. Adını da elmas koydum. Biri birimize öylesine alışmıştık ki, o bensiz ben onsuz duramıyorduk. Yaz sezonu bittiğinde ise kocaman bir keçi olmuştu. Hem de çok iyi cins bir maltız keçisi

Babam kışın iyi bakılmaz diye keçimi eniştesinin merasına gönderdi. İlkbahar geldiğinde babam bana bir müjdesi olduğunu söyledi. Merakla sordum ne müjdesi diye

Senin çepiç doğurdu.

Ne çepici diye sordum. Meğer bir yaşında doğum yapan keçilere çepiç denilirmiş. Çepicin benim keçim olduğunu öğrenince çok sevinmiştim.

Orman Bağları sebze bahçemize her yaz göç ederdik. Yılın hemen hemen altı ayını orada geçirirdik. Göç günü yaklaştığında evimizin bitişiğindeki hayvan damından gelen, keçi sesi duydum. Gidip baktığımda benim keçim Elmas’ı buldum karşımda. Hemen boynuna sarıldım. Bıraktığımda koca diliyle yüzümü yalamaya başladı. hayvan damından gelen, keçi sesi duydum. Gidip baktığımda benim keçim Elmas’ı buldum karşımda. Hemen boynuna sarıldım. Bıraktığımda koca diliyle yüzümü yalamaya başladı. Yavrusu yoktu yanında. Sonradan öğrendim ki, bir süre önce kesip yediğimiz oğlak  Elmas’ın yavrusuymuş. Üzülürüm ve eti yemem diye söylememişler.

Yaz boyunca en çok sevdiği otları toplayıp yedirdim. Bana yemem için verilen leblebi, akide şekeri gibi yiyecekleri onunla paylaştım. Oda karşılığında her gün üç dört litre süt veriyordu. Yıllar biri birini kovaladı. Her yaz Elmas ile olan arkadaşlığımız sürüp gidiyordu.

1942 de elden çıkardığımız koyun sürüsünün yerine1952 de  600 koyundan oluşan yeni bir sürü almıştık. Mevsim sonbahar. Pamu ve bağ yapraklarıyla iyice beslenen saürü, birkaç gün sonra Görece köyündeki kışlık meraya çekilecek. Son birkaç günü de sebze bahçemizin çevresindeki pamuk tarlalarında geçirecek. Hayal meyal hatırladığım eski sürünün yerine alınan bu sürüyü çok merak ediyordum. Nihayet sürü geldi. Sürüyü yabandan koruyan altı köpeğin en irisi sarı bir köpekti. O güne kadar gördüğüm köpeklerin en irisiydi. Ona özel bir ilgi gösterdim. Köpekler için özel üretilmiş kepek ekmeğiyle birlikte sofradan artanları da veriyordum. Onunla güreş tutardım. Keçim Elmas çok dikkatli seyrederdi güreşimizi. Alta düştüğümde ise acı acı melerdi ama köpeğe saldırmaya cesaret edemezdi. Birkaç günlük dostluktan sonra, sarı köpek te gidecekti kışlık meraya. Babama sarı köpeği sürüden ayırıp bahçede bırakmasını söyledim. Olmaz oğlum, zira o köpek sürünün göz bebeği. O varken sürüye kurt bile dalamaz demişti. Aradan iki yıl geçmişti. Bu ara babam “ ben ölürsem, oğlum ne koyunlarımızın ne de arazilerimizin nerede olduğunu bilemeyecek”  diye yakındığını söylediler bana. Sürüye gitmek istiyordum ama, at sırtında dört saatlik yolu göze alamıyordum. Bir gün babam

Senin Elmas ağır hasta. Bir daha görebileceğini sanmıyorum dedi. Nedir hastalığı diye sordum.

Kelebek

Nasıl bir hastalık bu

Akciğer veremi gibi bir şey, tedavisi de yok

Öyleyse ben yarın meraya gidiyorum. Ertesi gün Menemen’de namlı rahvan kısrağımızı eyerledim. Babam

Damaklı gem takmayı unutma,kısrak dinlenik ve oldukça besili. Dikkatli ol seni bir hendeğe atmasın dedi. Genelde çıplak ve gemsiz bindiğim bu kısrağa gem takmak istemiyordum ama, koca bir kış hiçbir iş yapmadan yedi içti ve yan gelip yattı. Fazlaca dinlenik oluşu ürkütmüştü beni. Naçar damaklı gemi taktım. Taktığım da isabet olmuş, aksi halde zapt etmem mümkün olmayacaktı.

Bir saatte Emiralem’e vardım. Meradan Emiralem Tiren istasyonuna sütlerimizi taşıyan Biko Ali’yi buldum. Sürüye beraber gideceğimizi söyledim. Emiralem regülatöründen sonra yo patika olarak devam ediyordu. Süleymanlı köyünde mola verdik. Atları köy meydanındaki çeşmede suladıktan sonra çeşme yakınındaki özel halkalara bağladıktan sonra köy kahve hanesine girdik. Selamlaştıktan sonra hal hatır sorma faslı başladı. Bir

Sen bizim Nevruz ağanın oğlu değilmin ula diye sordu.

Evet oğluyum

Ula… bak sen şu işe. Sizin koyunlar iki yıldır Görece merasında kışlıyor, biz seni hiç görmedik bile. Kahveciye döndü, gayfeci… yap ula bizim Nevruz oğluna bi şeyler, bak bakalım ne içiyo. Toprak bastı parasını almayı da unutma. Çay söyledim. Çayımı içip bitirdiğimde bir başkası

Gayfeci yap bi şeyler bizim Nevruz oğluna.

Sağol içmeyeceğim.

Gayfeci bi gayfe yap Nevruz oğluna. Çaresiz kahveyi de yudumlamaya başladım. Daha bitirmeden bir başkası

Yap misafire canı ne istiyorsa. Çattık dedim kendi kendime. Nereden girdik bu kahvehaneye.

İçmeyeceğim sağol ağa.

Öyleyse lokum ver misafire. Baktım diğerleri benden de, benden de. Kahveci masanın üzerendeki sararmış, bir hayli kirlenmiş gazeteden bir parça kopardı. İkram edilen lokumları koydu. Sarıp sarmalayıp verdi bana. Naçar lokumları cekedimin cebine koydum. Kalktım

Hadi ağalar benden eyvallah dedim. Hep birlikte

Bunu saymayız ha tekrar bekleriz dediler. Tekrar yola koyulduk. Tam öğle saatinde vardık meraya. Biko Ali attan inip hemen iaşe odasına girdi. Hesap etmemişti köpeklerin bana saldıracağını. Ağıla doğru birkaç adım atmıştım ki, etrafımı köpekler sardı. Hemen yere çöküp birkaç taş aldım. Taşları atıp ta savaşı başlatmak istemiyordum. Onlarda taşları atmamı, elim boşaldıktan sonra saldırmayı bekliyorlardı. Korkunç dişlerini göstererek habire havlayıp hırlıyorlardı Kuyruklarına bakıyorum hepsininkide dim dik. Bu da köpeklerin saldırma kararlığını gösteriyordu. Muçoya bağıracağım, korktuğumu anlayıp saldırıya geçmelerine neden olacağım. İleriden sarı köpeğin havlayarak, hışımla geldiğini gördüm. Eyvah şimdi ayvayı yedin Özcan diyorum kendi kendime. Bunun pençesinden ve dişlerinden ancak seni ölüm kurtarır seni. Sarı köpeğe doğru döndüm. Can alıcı bir yerine isabet ettire bilirsem belki köpekler cephesi bozula bilirdi. Ölümle yaşam arasında bir anlık bir mesafe vardı. Sarı köpek tam saldıracaktı ki birden yavaşladı. Burnunu bana doğru uzatarak kokladı. Yanı başındaki köpeğe döndü. Bir hamlede koca ağzıyla ensesinden kavradığı gibi birkaç adım öteye fırlatı verdi. Hemen ikinci bir köpeğe saldırdı. Onuda ensesinden kavrayıp fılatıp attı. Sonrada kuyruğunu sallayarak yanıma geldi. Çöktüğüm yerden ver elini bakalım sarı dedim. Ön ayağını uzattı tokalaştık. Kahvecinin verdiği lokumları cebimden çıkarıp yedirmeye başladım. Diğer köpekler bir hayli uzaktan seyrediyor bizi. Olanı biteni anlamaya çalışır gibi bir halleri var. Hiç birinde yanımıza gelecek cesaret yok. O sırada muço dışarı çıktı.

Ne oluyor yahu, köpekler niye havlıyorlar, kime sarıyorlar bu kadar.

Elinin körü kime saracaklar tabiki bana

Hadi yahu, sanki köpekler seni tanımıyorlar.

Elbette tanımazlar. Görmeyeli iki sene oldu.

Olsun yine de tanırlar. Demek ki tanıdıklarından bu kadar gürültüyle karşıladılar. Sen bana benim keçinin nerede olduğunu göster de gideyim. Yoksa çektiğim korkunun bedelini sana ödeteceğim.

Aha şu derenin içine bak. Orada bir pınar var. Pınarın başından hiç ayrılmaz. Sarı köpekle birlikte dereye yöneldik. Biraz sonra pınarın yanı başında sadece bir deri bir kemik kalmış keçimi gördüm. Elmas diye bağırdım. Bana doğru baktı. Yanıma gelmek için davrandı. Nafile. Ayakları taşıyamıyordu gövdesini. Oracığa yığılı verdi. Koşarak gittim yanına. Boynuna sarıldım. Bir ara göz göze geldik. Gözleri hüzün doluydu. Sanki ağlıyordu. Onun için aldığım, çok sevdiği leblebi şekerlerini çıkardım cebimden. Yanı başına oturdum. Bir avuç leblebi şekerini uzattım. Leblebileri ağzına aldı. Gücü çiğnemeye yetmiyordu. Sarı köpek dikkatle izliyordu bizi. Bir avuç ona da uzattım. Koca diliyle temizleyi verdi avucumdan. Biraz sonra ayrılmak için kalktım. Keçimin kalkmAsına da yardım ettim. Hayvanların ağlayıp ağlamadıklarını bilmem ama, bana ağlıyormuş gibi geldi. Belki de o hayvanlara özgü iç güdüsüyle biri birimizi bir daha göremeyeceğimizi sezmişti. Uzun kulaklarını okşadım. Yanından uzaklaşırken, arkamdan gelmek için davrandı. Boşuna… Yürüyecek mecali yoktu.

Ağıla döndüm. Muçoya sürünün nerede olduğunu sordum. İki saatten ötede olduğunu söyledi. Hesap ettim. Gidiş dönüş en az dört saat. Dört saatte dönüş yolu. Gözüm kesmedi. Geriye döndüm. Akşam geç saatlerde eve vardım. Kısrağı götürüp ahıra bağladım. Tımarını yaptıktan sonra, yemini ve suyunu verdim. Eve geldiğimde babam,

Nasıl geçti yolculuk, sürü nasıl diye sordu. Sürü iki saat uzaktaymış, bende gitmedim dedim. Babam,

Allah, allah meraya kadar gittin ve sürüyü görmeden döndün ha. Aradan yıllar geçti. Yeri geldiğinde halen başıma kakar bu sorumsuzluğumu.

Ertesi gün keçimin ölüm haberi geldi.

Nerede bir maltız keçisi görsem, upuzun kulakları ve koca memeleriyle Elmas gelir aklıma. Son görüşümdeki hüzün dolu gözleri beynime saplanır sanki. Üzüntüye boğar beni. O benim çocukluğumun en vefalı arkadaşıydı.

 

 

ÖZCAN  NEVRES

 

KÖYDEKİ AŞK

KÖYDEKİ AŞK

Henüz onaltı yaşında olmasına rağmen oldukça gelişmiş bir kızın havası vardı onda. Güzelliği tüm köyün delikanlılarının rüyalarını süslüyordu. Köyün tüm delikanlıları aşıktı ona. Onun gönlü ise köylerindeki komşularına konuk gelen delikanlıya bağlanmıştı. Kimdi  gönlünü çalan bu delikanlı. Nereliydi? Ne iş yapıyordu. Komşularının nesi oluyordu? Bunu komşularına nasıl soracaktı.

Geceleri, onu düşünmekten uyuyamıyordu. Onun evli veya bekar olduğunu bile bilmiyordu. Onun kim olduğunu öğrenebilmek için komşularıyla daha içli dışlı olmaya karar verdi. Gülayşe teyze zaten her zaman takılıyor bana.

Kız sen çok geliştin, ne zaman evlendireceğiz seni diye. Yine takıldığında,

Benim evleneceğim delikanlı size konuk gelen o delikanlı gibi olmalı diyecekti. Sabah erkenden kalktı. Saçlarını her zamankinden daha çok özen göstererek taradı. Köyde genç kızların makyaj yapması hoş karşılanmadığından makyaj malzemesi bile yoktu. Olsaydı, Gülayşe teyzenin daha çok ilgilenmesi için makyaj bile yapacaktı. Mutlaka soracaktı ona,

Ne kız bu makyaj böyle, sen iyiden iyiye azdın galiba. Zaten köyün tüm delikanlılarının aklını başından almışsın. Böyle giderse çıldırtacaksın onları diyecekti. Böylece o delikanlının kim olduğunu soracaktı ona.

Kuşluk vaktini zor etti. Doğruca komşuları Gülayşe teyzenin evine gitti. Kapıyı açan Gülayşe hanım karşısında komşu kızı, Hatice’yi görünce gülümseyerek buyur etti içeriye.

Hoş geldin kızım, nerelerdeydin? Özlettin kendini.

Dün ovada işimiz vardı, bu yüzden gelemedim.

İyi oldu geldiğin. Ev işlerini yeni bitirdim. Tam bir kahve pişirip içeyim diye hazırlanırken sen geldin. Hadi geç bakayım ocağın başına, o güzel ellerinle sen pişir kahveleri. Senin elinden kahve daha köpüklü çıkıyor. Daha önceleri de Gülayşe teyzesi kahveleri hep ona pişirttirdi. Bu nedenle çabucak hazırladı kahve cezvesini. Ocağa koyup bolca karıştırarak kahveyi ağır ateşte pişirdi. Fincanlara boşalttıktan sonra birini götürüp Ayşegül teyzesine verdi. Diğer fincanı alarak Ayşegül teyzesinin karşısına oturdu. Kahveler bitince Ayşegül hanım,

Hadi kapatalım fincanlarımızı, bakalım falımızda ne çıkacak. İkiside fincanlarını kapatıp soğumasını beklediler. Yeteri kadar bekledikten sonra Ayşegül hanım önce Hatice’nin fincanını kaldırıp içine dikkatle baktı.

Kız Hatice ne bu senin fincanın hali böyle. Bütün kısmetler yığılmış senin fincanına. Senin kısmetin o kadar açık ki. Bir sürü delikanlı var bu falın içinde. Ama senin gönlün az daha dışarıda duran bir delikanlıda. Senin o delikanlıya muradın var gibi. Çok yakında da muradına ereceksin. Öyle gösteriyor falın. Hatice çok heyecanlandı. Aklından,

Yoksa evlerine gelen o delikanlıyı mı kastediyor diye geçirdi ve ekledi, inşallah dedi sessizce

Ne susuyorsun kız, yoksa aklından köyümüzden bir delikanlıyı mı geçiriyorsun.

Yok be Gülayşe teyze, dışarıdan kim olabilir diye düşündüm de.

Mesela bize konuk gelen şehirli bir delikanlı var ya, o benim beyimin çok sevdiği bir arkadaşı. Şehire gittiğinde ona uğramadan edemez. Onu hep davet ederdik gelip konuğumuz olsun diye. Hep nazlanırdı gelmeye. Şimdilerde ise davetimizi beklemeden sık sık gelir oldu. Bir keresinde seni sordu bize bu kız kim diye. Çok mu beğendin kızımızı diye sorduğumda

O beğenilmeyecek kız mı diye yanıtladı. Ne o kız bizden habersiz iş mi kotarıyorsunuz?

Yok be Ayşegül teyze, ben onu tanımıyorum bile. Ben onu sadece size gidip gelirken gördüm. Kimdir, neyin nesidir bilmem olası mı?

Nasıl beğendin mi onu?

Bilmem ki doğru dürüst göremedim bile onu.

Ama yinede gönlün yatmışa benziyor. Gönül yatmıyacak bir delikanlı değil o. Allah için olabildiğince yakışıklı. Akşama hele gelsin Mehmet abin, ona söyleyeceğim, o delikanlıyı yine çağır diye. O bizdeyken sen rastlantıymış gibi gelirsin bize. İkinizde biribirinizi iyice görmüş olursunuz. Zaten o da seni sormuş Mehmet abine, bu güzel kız kim diye.

***

Ne bitmek tükenmezdi onu beklediği günler. Onun geleceği gün tokalaşacaktı onunla. Elinin onun eline değeceğini düşündükçe, henüz erkek eli değmemiş bedenini alevler sarıyordu. Sanki için için yanıyordu. Sık sık aynanın karşısına geçip, onunla nasıl tokalaşacağının provasını yapıyordu. Hele beni beğensin. Kadını olduğumda sım sıkı sarılacağım ona. Bedenimin ateşiyle yakıp kavuracağım onu diyordu. Ayşegül teyze kapısını çalıp,

Az sonra bize gel dediğinde sevinçten uçacaktı sanki. Hemen sandığı açıp en beğendiği giysiyi çıkardı. Zaten bu gün için onu en üste koymuştu ütüsü bozulmasın diye. Giysiyi giyip aynanın karşısına geçti. Saçlarını elinden geldiğince düzeltti. Bir eksiğim var mı diye defalarca baktı aynaya. Evden çıkıp Ayşegül teyzenin evine yöneldiğinde, kalbinin yerinden fırlayacağından korktu. Sanki kalbinin güp güp atışını tüm köy duyacaktı. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, Gülayşe teyze hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi buyur etti içeriye.

Nerelerdesin kız? Özlettin kendini.

Ova işlerinden fırsat mı buluyoruz be Ayşegül teyze.

Hadi geç odaya, konuğumuz var, bekletmeyelim onu. Odaya girdiğinde yüzü nar gibi kızarmıştı. Önce Mehmet ağabeyinin elini öptü. Sonrada  o yakışıklı delikanlıya uzattı elini. Tokalaşan elinden tüm vücudana kor bir ateş yayıldı sanki. Tüm bedeni zangır zangır titriyordu. Elini delikanlı bırakmasa hiç çekmiyecekti. Geri geri gidip bir koltuğa oturdu. Gözlerini delikanlının gözlerinden ayıramıyordu. Ayşegül teyzesinin sesiyle kendine geldi.

Hadi bakalım git mutfağa, o güzel ellerinle bize kahve pişir. Senin elinden çoktandır kahve içmedik, delikanlıya dönüp

Hatice bizim kızımız sayılır. Kendi güzelliği kadar güzel kahve pişirir. Bu kez de Konuğa gelmişti kızarma sırası.

Nasıl beğendinmi diye sordu konuğa.

Çok, çok güzel diye mırıldardı Hasan. Az sonra elindeki tepsiyle geri döndü Hatice. Tepsinin içindeki kahveler, çılgın bir müziğin eşliğnde dans ediyorlardı sanki. Tabakların üstünde fincanlar tıkır tıkır sesler çıkarıyordu. Kahveleri dağıtıp yerine oturduğunda,Gülayşe teyze

Ay ben ne yaptım böyle. Sizi tanıştırmadım bile. Cahilliğimize tut be oğlum Hasan. Malum biz köylüyüz bu tür teşrifatlara alışkın değiliz. Hasan Mehmet abinin can arkadaşı, Hatice bizim komşumuz ama bizim kızımız sayılacak kadar bize yakın. Çok severiz onu. Hasan gözlerini Hatice’nin üstünden ayırmadan

Çok memnun oldum dedi. Hatice’nin ne söylediği duyulmadı bile. Odayı kaplayan sessizliği Gülayşe bozdu.

Mehmet ne duruyorsun? Konuğumuza ne yedireceğiz. Hadi git bir şeyler al da öğleye yetiştireyim. Mehmet,

Peki karıcığım diyerek çıkınca, Gülayşe ikisini yalnız bırakmak için mutfağa geçti. Hasan konuşmak istiyordu kızla ama ne diyecekti. Aşırı heyecan onda konuşacak güç bırakmamıştı. Titek bir sesle kekeleyerek, sanki bilmiyormuş gibi

Siz bu köyden misiniz diye sordu. Kızın ondan kalır hal yoktu. Güçlükle

Evet bu köydeniz, Gülayşe teyzelerle komşuyuz diyebildi. Biraz heyecanı yatışınca,

Siz nerelisiniz

Ben de İzmir’liyim.

Ne iş yapıyorsun?

Oto tamirciliği yapıyorum. Başkaca konuşacak bir şeyleri kalmamış gibi susup kaldılar. Ayşegül içeri girdiğinde, ikisinin de süt dökmüş kedi gbi uysal uysal oturduklarını görünce,

Gençler ne susuyorsunuz böyle, konuşsanıza deyip yine mutfağa gitti. Hasan yerinden kalkıp Hatice’nin yanına oturdu. Elini uzatıp Hatice’nin elini tuttu. Hatice yana doğru eyilerek omuzunu Hasan’ın omuzuna dayadı. Hasan,

Hadi konuş benimle,

Ne söylememi istiyorsun?

Bilmem bir şeyler söyle işte. Hasan Haticenin dudaklarına doğru eğildi. Hatice geri çekilmedi. Dudaklar biribirine kenetlendi. Öpüşmeye ara verdiklerinde hatice

Ne yapıyorsun sen, şimdi Gülayşe teyze içeri girip görecek.

Görsün ne var bunda. Nasıl olsa karım olmayacak mısın.

Bende istiyorum senin karın olmayı. Yine de Gülayşe teyzemden utanırım.

O anlayışlı bir kadın. O da severek, sevişerek, hem de kaçarak evlenmişler Mehmet abiyle.

Olsun ben yine utanırım onlardan. Mehmet abilerinin geri döndüğünü farkettiklerinde Hasan, kalkıp eski oturduğu yere gitit. Mehmet neşeyle girdi içeri.

Oooo gençler nasıl gidiyor durum. Belliki ikinizde biribirinizden hoşlanmışsınız. En kısa zamanda isteyelim kızımızı sana. Köy yeri bu belli olmaz. Hatice’nin çok isteklisi var. Kaptırmayalım bu kızı bir başkasına. Hasan

Tamam be Mehmet abi, ben de kararımı verdim zaten. Önümüzdeki pazara bizi bekleyin. Bildiğin gibi benim babam yok. Çok oldu onu kaybedeli. Annemle geliriz. Sen babama vekaleten bana. ailesinden
istersin Haticeyi

Çok sevindim buna. Hatice bizim kızımız. Her zaman onun iyi bir yere düşmesini arzulamışızdır. Sen hiç merak etme. Evimiz uygun. Sizleri ağırlamakta kusur etmeyiz         .

***

Hatice evine döndüğünde mutluluktan uçacak gibiydi. Şarkılar, türküler söyleyerek akşam yemeklerini hazırladı. Sanki o yemeğe gelecekmiş gibi özenle hazırladı sofrayı. Yemekten sonra babası köykahvesine çıktı. Annesi

Hadi biz de amcanlara gidelim dediğinde

Sen git anne. Ben bu gece erkenden yatıp uyumak istiyorum dedi. Annesi sen de gel diye ısrar etmedi. Annesi gider gitmez gidip yatağına uzandı. Onu düşünmeye başladı. Dudaklarını dudaklarında, ellerini memelerinde ve kalçalarında dolaşıyormuş gibi hissetti. Bacaklarının arasında sanki  yangın vardı. Yastığı çekip apışarasına aldı. Hasan’ım Hasan’ım diye inleyerek, doyuma ulaşıncaya kadar yastıkla boğuştu. Canı yataktan kalkmak istemedi. Kalkıp el oyası örmektense yatmayı yeğledi. Yatağını açarak yastığı yerine koyup tekrar yattı. Umutları ya istemeye gelmezlerse diye kararır gibi oldu. Mutlaka gelecek diye geçirdi içinden. O beni çok sevdi.

***

Mehmet, Hatice’nin babasının kahvehaneye girdiğini görünce ayakta karşıladı.

Komşum gel bakalım, sana iyi bir haberim var dedi.

Neymiş be Memet bana vereceğin haber diyerek, Mehmet’in buyur ettiği sandalyeye oturdu. Mehmet kahveciye seslendi

İki kahve, orta olsun dedi. Kahveler içilirken Durmuş ağa merakla sordu.

Hadi de bakalım, neymiş o iyi haber?

Benim İzmir’de oto tamircisi bir ahbabım var. Çok yavuz bir delikanlı. Önümüzdeki Pazar Senin Hatçe’yi ona istemeye gelecekler.

İyi be Memet, benim kız çok küçük daha.

Kız evladı tez evlendirmek iyi olur be Durmuş ağa.

Ne diyeyim be Memet, evde köroğluyla da konuşmam gerek. Hem biz oğlanı tanımıyoruz. Neyin nesi, kimin fesi.

Senin o yönden hiç tereddütün olmasın, ben onun kefiliyim.

Bu kadar erken gelmeselerdi iyi olurdu. Hele bir araştıralım, soruşturalım.

Sen yine soruştur be Durmuş ağa. Düşünelim diye bir ara koyarsın. O ara içerisinde soruşturur, gerekeni öğrenirsin.

Ben nasip derim. Bakalım benim köroğlu ne diyecek? Eve döndüğünde karısına açtı Mehmet’in söylediklerini. Karısı,

Ben birkaç kez gördüm o delikanlıyı. Memet’lerle çok samimiler. İyi bir delikanlıya benzer. Ne diyelim, nasipse olur.

***

Hasan evine döndüğünde, köyde gördüğü kızın, dillere destan güzelliğini anlattı annesine.  Önümüzdeki Pazar köye gidip o kızı bana isteyeceğiz dedi  Annesi

Ne işin var senin köylerde, ne oluyor o köylü kızı. Sen şehirde yetiştin, kolay olmaz onunla anlaşman. Çevremizde bu kadar kız var. Töreleri adapları bize uygun, neden onlardan biri olmasın. İllede köylü kızı. Evleneceksen onlardan biriyle evlen. Hem bilir misin köyden kız almanın ne denli yıkım olduğunu. Buradakilere kıyarsın bir nikah, birkaç gün balayı olur biter. Vaz geç sen o köylü kızından dedi. Hasan,

Senin buradaki kız dediklerin, o kızın eline su bile dökemez. Varsa onlara sinema, sokaklarda fellik fellik gezmeler oh ne ala. Var mı içlerinde doğru dürüst evinde iş yapanı. Analarının işi ne. Pişirip pişirip koysun önlerine. Ben o kızı istiyorum. O evimin kadını olur ancak.

Senin gözünü kör etmiş o köylü kızı. Başına gelecek var her halde. Sonra beni uyarmadın deme bana.

Demem merak etme.

Pazar günü erkenden köyün yolunu tuttular. Hatice pencereden yolu gözlüyordu. İçi içini kemiriyordu.Ya gelmezlerse diye. Hasan’ın arabası sokağı dönüp göründüğünde sevinçten delirecekti. Sevinçle bağırdı annesine,

Anne anne geldilir geldiler,

Ne o kız neredeyse sevinçten delireceksin. Evde kalmış kart kızlardan beter sevincin. Ne yapalım yani, çıkıp sokağa göbek mi atalım. Hadi artık çekil o pencerenini başından. Daha yapılacak bir sürü işimiz var.

Tamam dedi annesine. Hemen annesine konuk ağırlamak için gerekli hazırlıklara yardımcı olmaya başladı.

Hasan’ın annesi asık bir suratla arabadan indi.

Ne işi var bu delinin bu dağ başındaki köyde. Sanki şehirdeki kızların suyu çıkmıştı diye söyleniyordu. Hasan,

Hadi artık kes şu zırlamayı, Mehmet ağabeylere karşı utandırma beni. Mehmet ve eşi kapıda karşıladılar konuklarını. Misafir odasına buyur ettiler. Gülayşe Hasan’ın annesinin hoşnutsuzluğunu sezmişti.

Köyümüzü beğenmediniz mi diye sordu.

Bilmem ki, yorgunluktan etrafa bakamadım bile, belki de güzeldir köyünüz.

Köyümüzün havası, suyu, hele hele kızları çok güzeldir dedi Gülayşe. Çok ta konukseverdirler.  Hele bi dinlenin. Sonra köyde gezdirirm sizi. Umarım hoşnut kalırsınız.

İnşallah öyle olur

Açmısınız, uzun yoldan geldiniz, acıkmışsınızdır diye düşündüm.

Yok yok aç değiliz.

Öyleyse ben kahve pişireyim. Daha sonra da çay demleriz.

Siz nasıl isterseniz öyle olsun. Hemen mutfağa gidip kahveleri hazırladı. Kahveleri dağıttıktan sonra, boş bir koltuğa oturdu. Sessizliği bozmak için,

Memet senin oğlunu çok seviyor. Onun köyümüzden kız beğenmesine nasıl sevindiğini anlatamam size. Kızı ben anlatmayayım size. Görünce Hasan’ın ne kadar iyi bir seçim yaptığını siz de takdir edeceksiniz.

İnşallah öyle olur. Bu güler yüzlü, alçak gönüllü köylü kadına iyiden iyiye ısınmaya başlamıştı.

Gülayşe çay demliğini ocağa koyduktan sonra öğle yemeği için gerekenleri yapmaya başladı. Çaylar içildikten sonra, çıkıp köy içinde kısa bir tur yaptılar. İnek tezeklerinden çıkan kokulardan rahatsızlığını açıkça belli ediyordu. Ne işi vardı bu deli oğlanın bu bok kokulu köyde diye söylenmekten kendisini alıkoyamıyordu. Karşılaştıkları köylüler,

Hoş geldiniz diyorlardı sevecenlikle. Köyün delikanlıları, köylerinin en güzel kızını bir yabancıya kaptırmanın burukluğuna rağmen, yine de

Hoş geldiniz demeyi esirgemiyorlardı. Anne bu sıcak ilgi karşısında yumuşamaya başlamıştı.

Olan olmuş diye geçirdi içinden. Bundan böyle mutluluk dilemekten gayri ne gelir elden.

***

Öğle yemeği yenildikten sonra Mehmet konuklarına,

Hadi bakalım, davranalım gayri. Kahvelerimizi gelin adayı kızımızın evinde içeriz dedi. Hep beraber kız evine gittiler. Kız evi, konukların ummadığı kadar temiz ve dayalı döşeliydi. Misafir odasına buyur ettiler konuklarını.Gelin adayı, önce Hasan’ın annesinin elini öptü. Sonra da Mehmet ile Gülayşe’nin ellerini öptü. Hasan ile tokalaştıktan sonra boş bir koltuğa oturdu. Hal hatır sorulduktan sonra, Durmuş ağa kızına git kahve pişir diye işaret etti. Kız mutfağa gidince Durmuş ağadan kızını oğluna istedi. Durmuş ağa,

Kızımız daha çok küçük, onu evlendirmek aklımızdan bile geçmiyordu. Memet’le çok sevişiriz. Çok methetti oğlunuzu. Kıramadım onu ve buyursunlar gelsinler dedim. Malum evlilik kolay iş değil. Siz bizim hakkımızda, biz de sizin hakkınızda bilgi edinmek isteriz. Önce biraz düşünelim diyelim sonra da hayırlısı ne ise o olsun diyeceğiz.

Peki bize yanıtınızı ne zaman iletirsinizz?

On, onbeş gün sürer her halde.

Mehmet bey bize kızınızı ve sizleri çok methetti. Biz kalpten inanıyoruz ona. Bunun için kimseye bir şey sormayacağız. Tabi ki sizin sorup öğrenme isteğinizi saygıyla karşılıyoruz.

Memet, sizin oğlunuz için çok güzel şeyler söyledi bize. Malum kardeşlerim ve akrabalarım var. Onlara danışmak adettir. Bizim köyün töresi böyle. Anne kızı belli ki çok beğenmişti. Bu yüzden işi bir an önce kotarmayı istiyordu.

Siz yine de bize bir peki deyin, huzurla ayrılalım köyünüzden. Benim yanıtım peki olacak ama diğerleri ne der bilemem. Hele kızımla benim köroğluyla bir baş başa kalalım. Bizim diyeceğimiz önemli. Diğerleri ne derse desin. Amaç törelere uymak. Ayşegül istek başladığında hemen kızın yanına gitmişti. Kahveleri tez hazırlayıp tez dönmesin diye. İçeride sesler kesildiğinde kahve pişirmeyi hızlandırdılar. Tepsiye dizdikleri fincan tabaklarına dikkatle dolu fincanları dizdiler. Damat adayına verilecek fincana adet gereği bolca tuz koydular. Fincanı diğerlerden biraz aralık bıraktılar. Önce anneden başlayarak dağıttılar kahveyi. Tuzlu kahveyi de damat adayı aldı. Çektiği ilk fırtta yüzü buruştu. Neredeyse

Bu ne biçim kahve be diye bağıracaktı. Daha önce böyle adetler olduğunu duymuştu. Soğumasını bekledi. Bir yudumda kahveyi içti.

Ben bunun hesabını sorarım dercesine kıza baktı. Kız ise gülmemek için zorlanıyordu. Az sonra kızın kendi eliyle hazırladığı tatlılara sıra geldi. Tatlıları yerlerken sohbet koyulaştı. Belli ki iki ailede biribirlerine iyice ısınmışlardı. Gitmek için kalktıklarında Durmuş ağa

Ne bu yahu hemen gitmeye davrandınız?

Yolcu yolunda gerek dedi anne. Yolumuz uzun.

Kalın bu gece burada, benim de, memet’in evi de konaklamaya uygun.

Hele bu iş bir belirlensin, geldiğimizde sizler usanıncaya kadar kalırız.

Usanmak ne kelime, sevindirirsiniz bizleri. Konuklar arabaya bininceye kadar dağılmadılar. Araba hareket ettiğinde biribirlerine el sallayarak uğurladılar.

***

Beklenen haber geldiğinde, sevinçten Hasan’ın eli işe gitmez olmuştu. Akşamı zor etti. Evine gittiğinde

Müjde anneciğim müjde, haber geldi. Hatice’yi verecekler bana. Annesi

Çok sevindim buna. Ne yalan söyleyeyim, köylü kızı diye istememiştim. Kızı görünce ne kadar beğendiğimi anlatamam sana.

Kızı çok beğendiğini neden söylemedin bana anne?

Ya olmazsa diye düşünmüştüm de.

Yarın gidelim anne.

Olur mu oğlum. Kız istemeye eli boş gidilmez ki. O gün görücü gitmiştik. Usulden istedik Hatice’yi sana. Şimdi ise kesin istemeye ve söz bitirmeye gidiyoruz. Ben yarın gerekenleri satın alırım. Sen koca bir tepsi baklava sipariş et. Tatlısız gitmeyelim.

Tamam anne istediğin gibi olsun.

***

Safiye hanım sabah erkenden kalkıp kahvaltı hazırladı. Oğlu halen kalkmamıştı. Kalkması için seslendi oğluna, oğlu,

Bırak anne biraz daha yatayım, bütün gece uyuyamadım dedi.

Şuna bak ne diyor, hadi kalk. Yapılacak bir yığın iş var. Kahvaltıdan sonra sen baklavacıya, ben de çarşıya. Köy adetlerini bilirim. Benim alış verişim uzun sürecek. Hele şu söz kesmeyi bir bitirelim, ondan sonra doya doya uyursun. Kalkmaktan başka çaresi yoktu Hasan’ın. Kalkıp yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltı masasına oturdu. Her zamankinden hızlı yediler kahvaltılıkları. İkisi de çabucak hazırlanarak evden çıktılar. Safiye hanım oğlundan ayrılırken sıkı sıkı tenbihledi oğlunu,

Baklava en büyük tepside olsun diye.

Hasan akşam erkenden döndü evine. Annesi daha gelmemişti. Merak etti annesini. Çıkıp kapı önünde gezinmeye başladı. Az sonra damalı bir taksi kapılarının önünde durdu kapıyı açan annesi oğluna

Ne dikiliyorsun orada diye seslendi. Annesinin taksiyle döneceğini ummadığından taksiden kim inecek diye bakmamıştı bile. Seslenenin annesi olduğunu görünce şaşırdı. Hemen annesinin yanına gitti. Arabanın arka koltuğu tıklım tıklım doluydu. Hadi indirelim şunları dedi annesi.

Ne bunlar böyle anne, sen çarşıyı doldurmuşsun arabaya.

Bundan başka bagaj da dolu be oğlum. Sokak kapısını açarak taksiden indirdiklerini içeriye taşıdılar.

Anne ne bunlar böyle? Diye tekrar sordu.

Eee kolay mı köy yerinden kız almak. Az bile benim güzel gelinime

.Ertesi gün erkenden yola çıktılar. Köye vardıklarında doğruca Mehmet ağanın evine gittiler. Onun hediyesini ayrı koymuşlardı. Diğer hediyeleri arabada bırakarak eve girdiler. Safiye hanım getirdiği hediyeleri Gülayşeye verirken,

Kusura bakma, siz bunlardan çok fazlasına layıksınız. Çam sakızı çoban armağanı diyeceksiniz. Gülayşe

Aman abla, hediyenin küçüğü büyüğü mü olur. Siz geldiniz ya, gelmeniz bize en büyük hediye. Gülayşe hediyeleri yatak odasına bıraktı. Geri döndüğünde,

Ne yaptın getirdiklerimizi?

Yatak odasına koydum.

Hadi aç o paketleri. Sana ait olanı hele bir giyde bakalım bedenine uyup uymadığını. Eğer uymazsa geri götürüp değiştireceğim. Ne de olsa tahminle aldım onu sana. Gülayşe yatak odasına dönüp paketleri açtı. Paketin birinde kendisi için nefis bir elbise ve birde gecelik vardı. Mehmet’e de güzel bir takım elbise çıktı paketlerden. Hemen soyunup önce geceliği giyip baktı yakıştı mı diye. Geceliği çıkarıp elbiseyi giydi. Elbise kalıp gibi oturmuştu üstüne. Konuğunun olduğu odaya geçerek konuğuna

Nasıl, üstüme tam oturdu mu diye sordu.

Aman ne güzel. Ismarlama olsaydı bu kadar olurdu ancak. Gerçi güzele ne yakışmaz ki.

Beni şımartıyosun be ablacığım. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Çok sağolun. Beni çok sevindirdiniz.  Mehmet’le Hasan gittikleri kahvehaneden dönünce, Gülayşe mutfağa gidip kahve pişirip getirdi. Fincanları toplarken

Benim kusura bakmayın. Sizi yalnız bırakacağım. Öğle yemeği için yemek yapacağımdan mutfakta olacağım. Mehmet’te sizin oğlunuz sayılır. O size anlatır köyümüzün törelerini ve insanlarını. Öğle vaktine kadar üç türlü yemek pişirdi. Salata yaptıktan sonra sofrayı hazırladı. Misafir odasına geçip konuklarını yemeğe buyur etti. Şehir kadınlarını imrendirecek kadar güzel servis yapıyordu. Safiye hanım,

Kızım gülayşe, sen ne kadar beceriklisin böyle,

Siz bir de gelin kızımızı görün, o benden çok daha baskın.

Desene yaşadık be Gülayşe. Neşe içinde yemeklerini yedikten sonra gelin adayının evine gitmek üzere hazırlandılar. Gelin adayının evine vardıklarında, Recep ağa ve kardeşleri kapıda karşıladılar. İçeri buyur edip misafir odasına geçtiler.Hasan geride kalıp arabadaki armağanları eve taşıdı. Koltukların arasına sıkıştırdıkları sandalyelerin bile tümü boş kalmamıştı. Sadece damat adayı için ayrılan koltuk boştu Taşıma işi bitince gidip, kendisine ayrılan koltuğa oturdu. Gelinin iki amcası, eşleri, halası ve eşi ile birlikte gelmişlerdi. Onların yetişkin kızları da eklenince oda tıklım tıklım olmuştu. Amca kızları aralarında fısıldaşarak konuşuyorlardı. Belli ki damadın yakışıklılığına hayran kalmışlardı. Az sonra Recep ağa kızlara,

Siz ne duruyorsunuz burada. Hadi bakalım hepiniz mutfağa. Herkes görevini yapsın. Kızlar fingirdeyerek mutfağa gittiler. Amca kızı,

Kız Hatçe, Hasan’ın başka kardeşi yok mu diye sordu.

Bilmem yok galiba. Olsaydı oda gelirdi. Neden sordun?

Varsa biz ne güne duruyoruz diyecektim. Allah tamamına erdirsin. Sözlüne diyecek yok. Film artistleri bile eline su dökemez.

Ne diyeyim, allah Memet abiden razı olsun. O olmasaydı, nereden bulacaktık biribirimizi. Her şey onun sayesinde oldu.

Ne diyelim, darısı bizim başımıza. Kızlar mutfakta kahveleri hazırlarken Mehmet hemen söze girdi.

Recep ağa biliyorsunuz burada hayırlı bir için toplandık. Hasanın babası vefat ettiğinden babalık görevi bana düştü. Alahın izni, peygamberin kavliyle kızınızı, oğlumuz Hasan’a istiyoruz. Kardeşlerime danışayım demiştin. İşte hepsi burada. Hadi de bakalım diyeceğini.

Ne diyeceğiz be kardeşliğim Memet, allah böyle yazmış bu işlerin yazısını. Verdik gittik. Hep birlikte alkışladılar bu kararı. Kızlar merakla kapıya üşüştüler ne oluyor diye. Recep ağa

Kızlar ne toplandınız oraya. Hani kahveler ne oldu diye bağırdı. Kızlar

Hemen getiriyoruz amca diyerek mutfağa döndüler.  Kızlardan biri kolonya şişesini kapıp girdi içeri. Diğeri de şeker dağıtmaya başladı. Kahveleri dağıtmak yine Hatice’ye kalmıştı. Kahveler içildikten sonra, söz yüzüklerini takma görevi büyük amcaya verildi. Kısa bir konuşma yaptı amca. Hayırlı olsun. Allah tamamına erdirsin dileğiyle, Hatice ve Hasan’ın parmaklarına yüzükleri taktı. Bu kez amca ve sözlüler içindi alkışlar.

Safiye hanım Hatice’ye,

Hadi bakalım gelin kızım, paketleri açta konuklarımıza dağıt dedi. Kızlar hep beraber yatak odasına gidip kolileri açtılar. İçinden çıkan paketlerde kime verileceği yazılıydı. Paketlerin dağıtılması bitince, yatak odasında bıraktıkları kendilerine ait paketleri açtılar. Kendilerine hediye gelen tişörtlere hayran kalmışlardı. Hemen orada soyunup giydiler tişörtleri. Aynanın karşısına geçip kendilerini seyrettiler. Haticeye

Kız hatça, ne iyi bir kaynanan var senin. Allah bize de senin kaynanan gibi bir kaynana nasip etsin dediler. Sohbet iyice koyulaştığından akşamın yaklaştığını farketmediler bile. Safiye hanım ayağa kalkarak,

Hadi bize müsaade, vakit akşam vakti oldu. Yolcu yolunda gerek dediğinde, Recep ağa,

Nereye dünür hanım, bu kalkış ne böyle? Siz kalacaksınız diye onca hazırlık yaptık, boşuna mı? Gelmesi sizden gitmenize karar vermek bizden. Öyle hemen kalkıp kaçmak var mı hesapta.

Yolumuz uzun çok geçe kalmıyalım.

Olur mu dünür hanım, biz ne bu gece ne de yarın komayız sizi yola. Öyle zengin kalkışıyla olmaz bu işler.

Hasan’ın işi vardır belki, ondan acele ediyorum.

Sen hele Hasan’a baksana, gitmek için yerinden bile kımıldamıyor. Senin acelen ne böyle. Sıkıldıysanız yemek hazırlanıncaya kadar çıkıp köyü bir gezin iyce. Biz de burada erkek erkeğe oturup konuşuruz doyasıya. Zaten işler nedeniyle bir araya gelemedrik uzun süre. Bu vesileyle hasret giderelim bari. Çaresiz oturdu Safiye Hanım. Az sonra hanımlar hep beraber köyü gezmek üzere gittiler.

Akşam yemeği çok neşeli geçti. Yemekten sonra misafir odasına geçildi yine. Yemeğin üzerine kahveler içildi. Koyu bir sohbete daldılar. Böyle zamanlarda zaman ne de çabuk geçiyordu. Gece yarısı olduğunda Mehmet ayağa kalktı.

Ey dostlar, geceyarısı oldu gari. Ne demişler, evli evine köylü köyüne. Gülayşe’de kalktı. Hasanla annesine,

Hadi bakalım oğlan evi davransın gari. Gidip evimize yatalım. Recep ağa,

Konuklar bizde kalsınlar, nasıl olsa evimiz geniş. Onlara da yeter bize de. Mehmet,

Ağır ol bakalım, Nişana kadar konuklar bizim, nişandan sonra da sizin olur. Hadi bakalım davranın gidelm dedi. Recep ağa ısrar etmedi.

Haklısın Memet ağa, bu kez de konuklar sizin omsun. Bir dahaya salmam ha. Tokalaşıp öpüşerek ayrıldılar. Gülayşe yatakları hazırlayınca yattılar.

Sabah mehmet erkenden kalktı. Hasan’ın kulağı tetikteydi. Hemen o da kalktı. Mehmet,

Hasan sen niye kalktın. Bize bakma. Biz köylüyüz, erken kalkmak adettir bizde.

Ben de erken kalkmaya alışkınım be Mehmet abi.

Hadi öyleyse hanımlar kalkıncaya dek biz kahveye gidip birer çay içelim.

Gidelim abi. Kahveye girdiklerinde kendilerinden önce gelenleri selamladılar. Köşedeki masaya gidip oturdular. Oturanların hemen hemen tümü yaşlı insanlardı. Merakla baktılar Hasan’a. Biri

Merhaba Memet, merhaba yabancı dedi. Diğerleri de aynı sözleri yineledi. Tümüne ayrı ayrı merhaba dediler. Mehmet,

O artık yabancı değil, bizim köylü olacak. Köyümüzün en yeni eniştesi.

Ya dediler hep birlikte. Yoksa bu delikanlı, bizim Durmuş ağnın kızını alacak delikanlı mı yoksa?

He ya dedi Mehmet. İyi bildiniz. Hepsi yerlerinden kalkıp yanlarındaki boş sandalyelere oturdular. Hasanı soru bombardımanına tuttular.

Ne iş yapıyon sen delikanlı?

Oto tamircisiyim.

İşin iyi mi bari?

Eh işte idare edip gidiyoruz.

Annen baban var mı?

Annem var sadece. Babamı yıllar oldu kaybedeli.

Allah rahmet eylesin. Sen sağol evlat. Mehmet araya girme gereği duydu.

Yeter artık, bunalttınız delikanlıyı. Birazda havadan sudan bahsedelim. Kahveciye seslendi,

Hadi getir artık çaylarımızı, hepimize olsun. Az sonra çaylar geldi. Konuşmadan içtiler çaylarını. Az sonra eve döndüler. Evde herkes kalkmıştı. Gülayşe kahvaltıyı bile hazırlamıştı.

Nerede kaldınız diye sordu Mehmet’e.

Kahvede lafladık biraz, ne bileyim böyle erkenden kalkacağınızı. Doğruca kahvaltı masasına gittiler. Kahvaltıdan sonra Safiye hanım,

Bize gitmemiz için izin vereceksiniz her halde dedi. Gülayşe,

Ne diyorsunuz siz Safiye abla. Hiç olur mu? Bu gün köyün tüm kadınları gelecekler Recep ağanın evine, sizinle tanışmak için. Recep ağaya karşı ayıp olur vallahi. Gitmeyi aklınızdan çıkarın. Yarın sabah erkenden uğurlarız sizi. Safiye hanım oğluna sordu,

Sen ne diyorsun diye. Hasan,

Mademki töreleri böyle kalacağız anne. Safiye hanım yerine oturdu. Uzun uzun konuştular. Köyünün insanlarını anlattı Gülayşe. Erkekler dinlemeyi yeğlediler. Kuşluk vakti geldiğinde Gülayşe ayağa kalktı. Mehmet’e

Biz kız evine gidiyoruz. Siz ister evde oturun, ister kahveye gidin. Öğle yemeğinizi hazırladım. Vakti geldiğinde ısıtır yersiniz.

Tamam dedi Mehmet. Hasan’a

Hadi istersen benim bahçeye gidelim. Daha tez geçer zaman. Hasan

Gidelim abi dedi ve evden çıktılar. Kestirme yoldan bahçeye gittiler. Mehmet bahçesindeki salatalıkları hayranlıkla seyreden Hasan’a

Biz eskiden sadece domates tarımı yapardık. Şimdilerde salatalık yetiştiriyoruz. Bunun parası daha tatlı. Hasan,

Negüzel şey tarımla uğraşmak, açık havada bir başka oluyor insan. İleride, bana da böyle bir yer alalım. Küçük bir bahçe olsun. Orada evime gerekli olan sebzeleri yetiştireyim.

Sen iste, ben hemen sana bulurum uygun bir yer.

Hele şu evlilik masraflarını altedelim, daha sonra bahçe için gereken parayı ayarlarız.

Doğru, ne de olsa düğün masrafları çok oluyor. Neyseki senin işin iyi de baba desteği olmadan altedebiliyorsun bu ağır masrafları.

………..

Hadi dönelim artık. Bakarsın bize bir gereksinimleri olur. Hızlı adımlarla köye döndüler. Doğruca eve gittiler. Mehmet usta bir aşçı gibi ısıttığı yemeklerle masayı donattı. Kır havası oldukça iştahlarını açmıştı. Doyasıya yediler. Daha sonra kahveye gittiler. Kahvede oturanlardan kimileri

Hoş geldin yabancı, Kimileri,

Hoş geldin damat diye seslendiler. Akşam saatine kadar ne iş yapıyorsun, dükkanın nerede sorularını yanıtlayarak geçirdiler. Akşam yemeği için Durmuş ağanın evinde toplandılar. Gece eve dönmek için istedikleri izini Durmuş ve Mehmet ağadan zor kopardılar .

***

Nişan töreni, üç gün üç gece sürdü. Köy dışından gelenler köyün konuksever aileleri tarafından konuk edildiler. Tüm yemekler sokaklara kurulan kazanlarda pişiriliyordu. Son gün keşkek günüydü. Koca bir dana kesilerek gerekli et sağlandı. Köyün tüm gençleri keşkeği sırayla dövdü. Keşkek dövme zaman zaman kuvvet gösterisine dönüştü. Eline tokmağı alan gücünü göstermek için diğerlerinden daha çok tokmak vurmaya çalışıyordu. Bu nedenle keşkeğin hazırlanması normalden kısa sürdü. Yerlere serilen sofra bezlerinin yanına çökenler, tabaklarına doldurulan keşkekleri yerken, içkiler su gibi içildi.

Nişandan bir hafta sonra kız evi damat evine konuk olmaya gitti. Bu arada düğün için gerekenleri de alacaklardı.Hasan nişanlısının gelişine çok sevindi. Onunla el ele tutuşup gezecekler, sinemaya gideceklerdi. Recep ağa dayattı.

Nikah kıyılmadan kızımın nişanlısı ile gezmesine izin vermem diye. Hasan çok bozuldu buna ama renk vermemeye çalıştı. Baş başa kalmalarına beraber gezmelerine izin verilmese de nişanlısı ile aynı evi paylaşmak bile onu mutlu etmeye yetiyordu. Aşk bu düştüğü yeri alev alev yakar. O ateşi ne su ne köpük söndüremez. Onu ancak yar söndürür. Her hafta tatilini nişanlısının yanında geçirmeye can atıyordu. Varsın eller biribirine kavuşmasın. Gün boyu biribirlerini görüyorlardı ya.

Yine nişanlısının köyündeydi. Sıgara almak için bakkala giderken önüne üç delikanlı çıktı. Biri bağıra bağıra,

Şu karşıdan gelen yarma var ya, gelmişte köyümüzün en güzel kızını sahiplenmiş. Hasan söylenenleri duymamazlıktan gelmek istedi. Bir diğeri,

Bu sadece yarma değil, üstelik korkağın biri. Hıyara bak nasıl yan yan kaçmaya çalışıyor. Biri

Dur ulan hıyar niye öyle yan yan kaçmaya çalışıyorsun. Babanın eşekleri zort etmiyor burada. Hasan durup delikanlıları iyice inceledi. Amaçları ne ki bunların hır çıkarmak istemelerinde. Laf dalaşı mı, yoksa dövüşmek mi. Askerliğini komando olarak yaptığı için onların üç kşi olmaları korkutmamıştı onu.

Benim bir yere kaçtığım yok, bakkala sıgara almaya gidiyorum. Eğer benimle konuşmak istiyorsanız buyurun konuşalım.

Sen kimsin ulan it oğlu it, bizimle konuşacak?

Hop hop, ağır ol bakalım, ölmüş babamı karıştırma, yoksa ağzından her çıkanı ağzına tıkarım. Delikanlıların üçü birden üzerine yürüdüler. Hasan etrafına baktı. Az ilerideki bir traktör kasasına doğru geri geri gitti. Amacı arkadan bir darbe yememekti. Ola ki arkadan başka birileri de saldırır diye. Traktör römorkuna sırtı dayandığında saldırıyı bekledi. İlk gelenin suratına sert bir yumruk vurdu. İkincisi atılıp beline sarıldı Hasan’ın. Hasan dizini oldukça sert bir şekilde yukarı kaldırdı. Hedef tam yerini bulmuştu. Delikanlı iki elini cinsel organlarına atarak yere yuvarlanıp kıvranmaya başladı. Üçüncüsü donup kalmıştı. Ne kaçabiliyor ve ne de saldırıyordu. Suratına inen balyoz gibi bir yumrukla yere serildi. İlk saldıran gözden kaybulmuş, diğeri ise halen yerde kıvranıyordu. Hasan hiçbir şey olmamış gibi bakkaldan sıgarasını alıp evine geri döndü.

Kavgayı görenler hemen muhtara bildirdiler.

Bizim delikanlılar Durmuş ağanın damadını dövmeye kalktılar diye. Muhtar öfkeyle bağırdı,

Neden araya girip kavgayı engellemediniz?

Ne araya girmesi muhtar, biz olanları anlayıncaya kadar, Durmuş ağanın damadı onları pestile çevirmişti bile.

Kaç kişiydiler bizimkiler?

Üç

Neee üç kişiyi pestile çevirdi ha, ne len bu. Vay köftehorlar, ammada dayanıksızlarmış be.

Ne dayanması muhtar ağa, herifin yumrukları yumruk değil sanki balyoz. Tek yumrakla devirdi ikisini. Diğeri neden öyle yerde kıvranıyordu anlıyamadık. Muhtar köy bekçisine

Git bul onları, hemen buraya gelsinler. Bekçi hızla uzaklaştı. Az sonra üç delikanlıyı önüne katıp getirdi. Biri halen iki büklümdü.

Ne oldu ula size böyle? Şimendifer mi çarptı, yoksa kamyon mu?

Yok be muhtar emmi, Durmuş ağanın damadı olacak o it bizi fena daladı. Muhtar öfkeyle yerinden fırlayıp okkalı bir şamar indirdi delikanlının suratına.

İt senin baban ulan it oğlu it. Elin adamınızı kestirdiniz gözünüze. Nasıl olsa üç kişiyiz onu haklarız dediniz. Ne alıp veremediğiniz var ulan sizin onunla? Sen ne iki büklüm duruyon len orada. Doğrul bakayım şöyle.

Nasıl doğrulayım muhtar emmi diye ağlamaya başladı. Elin oğlu öyle etti ki beni, erkekliğimi bile komadı. Sakat etti beni vallahi. Beter olun ulan deyyuslar. Hele bir daha böyle bir bok yemeye kalkın değil üçünüzün tümünüzün ayaklarını kırar sakat eder korum.

Muhtar emmi biz ondan şikayetçiyiz.

Neee şikayetçi misiniz? Ne diyeceniz ulan candarmaya? Biz üç zibidi köyümüzün konuğunu dövmeye kalktık ama o bizi pestil etti mi diyeceksiniz. Gücünüz yetip te ona dövseydiniz iyi mi olacaktı? Yıkılın ulan önümden sizi gözüm görmesin. Delikanlılar içlerinden,

Şimdi de muhtar dayağı yiyeceğiz diye geçiriyorlardı. Dayaksız kurtulmanın sevinciyle uzaklaştılar. Muhtar  Durmuş ağaya haber saldı,

Damadını al gel de birer kahve içelim diye. Haberi alır almaz Hasan ile birlikte köy odasına gittiler. Muhtar köy adına kendilerinden özür diledikten sonra Hasan’a

Duyduğuma göre yavuz dövmüşsün bizim delikanlıları. İyi de etmişsin elllerine sağlık. Merak ettiğim nerede öğrendin böyle güzel dayak atmayı?

Askerliğimde komandaydım muhtar amca.

Eline sağlık iyi etmişsin ama keşke dövüşmeyip bana gelseydin.

Ben diyeyim on, siz deyin yirmi adım geriledim. Uyardım onları yapmayın diye. Dinlemediler.

Onlar bu dayağı belli ki hak etmişler be evlat. Neyse olan oldu. Bir daha sana saracak cesareti bulamazlar. Eğer rahatsız ederlerse gel bana. Ben onların defterlerini dürerim. Kapatalım artık bu konuyu. Kahvelerimiz geldi. Hadi buyrun kahvelerimizi içelim. Kahveleri içip izin istediklerinde muhtar Hasan’ın sırtını sıvazlıyarak kapıya kadar uğurladı.

Delikanlılarda kahveye çıkacak yüz kalmamıştı. Kiminle karşılaşsılar,

Nasıl ulan dayak yemek güzel mi dercesine sırıtıyorlardı. Çareyi köyden kaçmakta buldular.

***

Düğün için karalaştırılan gün yaklaştığında, bir düğün salonu kiraladı ve nikah için gereken işlemleri yaptırdı. Düğünün görkemli olması için, dansözlü ve şarkıcılı bir  çalgıcı ekibiyle anlaştı. Annesi gelinine takacağı takıları satın aldı. Kız evinin yaptığı nişan töreninden aşağı kalmamak için ne gerekiyorsa yaptı.

Düğün gecesi nikah kıyıldıktan sonra eğlence geceyarısını geçinceye kadar sürdü. Konuklarla birlikte gelin ve damat doyasıya dans ettiler. Kutlamalardan sonra düğün sona erdi. Plakasına evleniyoruz mutluyuz yazısı geçirilmiş araba korna çalarak, hızla evlerine hareket etti.

Gecenin yorgunluğunu umursamadılar bile. Saatlerce, geçmişteki özlemlerinin acısını çıkarırcasına seviştiler. Sonunda yorgun düştüler ve uyudular. Acıkmasalar yataktan hiç çıkmıyacaklardı. Akşam üstü kalktılar ve annesinin hazırladığı yemekleri ısıtıp yediler. Bir hafta hiç ayrılmadılar biribirlerinden. Yolcu yolunda gerekir. Bir haftalık tatillerini sona erdirdiler. Hatice ev işlerinde, Hasan da dükkanında iş başı yaptı. Hafta başında Hasan’ın annesi de evine döndü. Oğlu ve gelinini başbaş bırakmak için kardeşine hafta boyunca konuk olmuştu. Başlangıçta gelin ve kayınvalide çok iyi anlaşıyorlardı.

Haticenin gebeliği ilerledikçe huysuz bir insan olmaya başladı. Olmaması gereken yerde, kayınvalidesiyle hırlaşıyor, gereksiz yere kocası ile kavga çıkarıyordu. Kayınvalide olgun bir insandı. Tüm yaptıklarını sineye çekiyor ve gelinini hiçbir şekilde oğluna şikayet etmiyordu. Hasan işin farkındaydı. O da doğumdan sonra her şeyin eskisi gibi olacağı inancıyla, elinden geldiğince kavga etmekten kaçınıyordu.

Doğumdan sonra, Hatice’nin hırçınlığı daha da arttı. Gittikleri doktorlar da çare olmadı. Safiye hanım gizlice hocalara gitti. Hiçbir şey onun hırçınlığına, hırçınlık katmaktan başka işe yaramadı. Hasan’ın gittikçe sabrı taşıyordu. Annesiyle onu bir haftalığına köye götürmeye karar verdiler. Bu kez de köyden dönmek istememek gibi ummadıkları bir tepkiyle karşıladılar. Zor oldu onu alıp evine getirmek.

Bu kez de hiç yoktan hır çıkardı. Hemen eşyalarını ve çocuğunu alıp, izin dahi almadan köyüne gitti. Yine yalvar yakar evine dönmeye ikna ettiler. Bir hafta sürmedi berabarlikleri. Hatice eşyalrını toplayıp yine köyüne gitti.

Hasan annesiyle birlikte arabalarıyla karısının köyüne gittiler. Hasan,

Karıcığım ne oldu sana böyle? Neden böyle ikide birde köyüne dönüyorsun. Ne kötülük gördün bizden.

Ben annenle birlikte yaşamak istemiyorum. Ya annen, ya da ben dediğinde Hasan beyninden vurulmuş gibi oldu. Öfkeyle bağırdı,

Bin tane kadın bir yana annem bir yana. Şunu kafana yerleştir. Ben annemi sokağa atamam.

Öyleyse bu evliliğimiz biter.

Bitirse biter. Ne yapalım yani? Durmuş ağa tartışmayı yan odadan dikkatle dinliyordu. Damadının,

Hadi anne gidelim demesiyle odaya girdi.

Hasan, hadi oğlum siz Gülayşe’ye gidip oturun. Ben bu deliyle bir güzel konuşayım. Ben oraya gelmeden sakın gitmeye kalkışmayın dedi. Hasan

Peki baba dedi ve annesiyle birlikte Gülayşe’nin evine gitmek üzere evden ayrıldılar. Gülayşe buyur etti içeriye. Çok üzüntülüydü.

Ben neden oldum tüm bu olanlara. Ne bilirdim böyle olacağını diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Safiye hanım,

Kavun değil be kızım dibini koklayıp ta ne olduğunu anlayasın. Sen iyi niyetle başlattın bu işi. Üzülmek neyi değiştirir ki. Kader bu. Olacakla akacağın önüne geçilmez.

Ne desek boşuna. İnşallah aklı başına gelir de bu yuva yıkılmaz.

***

Durmuş ağa kızına,

Otur bakayım şuraya. Anlat bakalım kayın valideni neden istemediğini.

İstemiyorum da ondan.

Ben sana neden istemediğini sordum, ona cevap ver.

İstemiyorum okadar.

Kızım bana nedenini söyle, seni aç ve açıkta mı bırakıyorlar?

Hayır.

Neden öyleyse?

Bilmiyorum.

Kocan seni hiç dövdü mü?

Hayır.

Peki kayınvaldenle saç saça baş başa dövüştüğün oldu mu?

Hayır.

Peki sen ne bok yemeye istemiyorsun o kadını. Kıçına kazık mı sokuyor.

………….

Konuşsana kız, beni deli etme. Neden istemiyorsun kayınvaldeni.

İstemiyorum da ondan. Durmuş ağa okkalı bir tokat patlattı kızının suratına. Eşine bağırdı,

Hanım al o bebeği götür ver damadımıza.

Nasıl olur ağam?

Sana ne diyorsam onu yap. Bu gün kaynanasını istemeyen yarın çocuğunu da istemez. Seni ben tütün tarlalarında, inek damlarında sürüm sürüm süründüreyim de aklın başına gelsin. Hanım ver şuna senin şalvarlarından birini hemen gitsin ahır temizlemeye.

Baba ne diyorsun sen, ben ahır temizlemesini bilmem ki.

Sen tütün işlemesini de bilmezsin ama, ben sana öyle bir öğreteceğim ki, anandan doğduğuna pişman olacaksın. Bak kızım önünde iki seçenek var. Ya kocana döneceksin ve rahatına tekrar kavuşacaksın. Ya da inek damında, tütün tarlalarında sürüm sürüm süründüreceğim seni. Seni bu güne kadar hiç dövmedim. En küçük bir hatanda, bundan böyle kıyasıya döveceğim seni.

Baba ben haketmiyorum bunları. Annesini başka eve çıkarsın döneyim ona. Durmuş ağa peş peşe vurmaya başladı kızına. Her vuruşta,

Günü geldiğinde sen de kaynana olmıyacak mısın.Demek biz de düşsek ocağına, bize de aynı şeyleri yapacaksın. Eşi araya girip zor kurtardı Hatice’yi kocasının elinden. Kızını lavobanın başına getirip yüzünü yıkattı. Kurulanırken,

Bak kızım, evde kaynana var diye yuva yıkılmaz. Gel sen bu inattan vazgeç. Zaten bir ayağı çukurda kadının. Ben kaç yıl yaşadım babaannenle birlikte. Hani, nerede babaannen. Bu dünyada kalp kırarak hiçbir yere gidilmez. Gel dök şu kucağındaki taşları. Öksüz koma o güzel yavrunu.

Peki anne, senin dediğin olsun.

Hadi öyleyse gidelim. Kocandan ve kaynanandan özür dile. Özür dilemeyi bilirsen yine eskisi gibi olursunuz. Ana kız gibi geçinir gidersiniz.

Peki anne, gidip özür dileyelim. Durmuş ağa da katıldı onlara. Gülayşe’nin evine gittiler. İçeri girer girmez, doğruca gidip kayınvaldesinin elini öptü. Sonra da kocasına uzattı elini. Hasan uzanan elini sıktıktan sonra, kalkıp karısını iki yanağından öptü. Kayınvaldesiyle, kayınpederinin elini öptükten sonra, sım sıcak bir hava esti evin içinde. Gülayşe mutfağa koşup, önceden hazırladığı bardakları, buz gibi kola ile doldurdu. Götürüp konuklarına ikram etti. Konuklarını yemeğe kalmaları için çok ısrar etti. Durmuş ağa,

Gülayşe kızım, bırak ısrar etme. Yolcu yolunda gerek. Ko gitsinler bir an önce evlerine. Durmuş ağa, uğurlarken kızına sıkı sıkı tembihledi.

Sakın ola ki kocan veya kayınvaliden yanında olmadan bir daha buraya gelme. Atice, yuvasının yıkılmaması sevinciyle neşe içinde bağırdı,

Merak etme babacığım, bir daha sizleri hiç üzmiyeceğim. Durmuş ağanın eşi, getirdiği bir tas suyu, hayırlı yolculuklar dileyerek arabanın arkasına serpti.

Durmuş ağanın katı tutumu. Yuvanın yıkılmasını önledi. Onlar yine eskisi gibi mutluluklarını paylaşır oldular. 2000-03-21

Tel ve Fax : 02328123173                                                                            Özcan NEVRES

FOÇA   ozcan@nevres.com