Su Testisi Su Yolunda Kırıldı

Amerika’nın desteklediği Bin Ladin ve Talibanlar Amerika’nın başına bela olmuştu. Şüphesiz özgür olmak her ülkenin hakkıdır. Özgürlüğü için ölümüne mücadele etmek haklarıdır. Ama bu mücadele günahsız insanları katlederek olmamalıdır. Günahsız insanları katletmek özgürlük savaşı olamaz. Olsa, olsa yaptıkları vahşet olur. Dünya tarihinde kan dökülmeden ülkelerini ve halklarını bağımsızlığa kavuşturan iki lider vardır. Gandi ve Nehru. Ülkelerine bağımsızlığı pasif direnişlerle kazandırmışlardır. Ladin ülke özgürlüğü adına değil, din adına kan döküyordu. Talibanlarda ülkesine özgürlük kazandırmak için kan dökmüyor. Din adına kadınları burka içine sokmuşlar. Kadına bırakınız hak tanımayı, tek başlarına sokağa çıkmalarına bile tahammülleri yok. Kadın onlar için kullanılacak bir eşyadan farklı değil. Televizyonlarda Afgan kadınını burkalar içinde her gördüğümde içim yanıyor ve bu basıl bir ilkelliktir diyorum. Afganistan ulusal marşını besteleyen ve kraliyet ordusunun bando okulunu kuran ve yöneten Muhtar Hanyalı amcamızın anlattığı Afganistan ile bu günkü Afganistan arasında kıyaslanmayacak kadar fark var. Öyle olmasaydı Muhtar Hanyalı üç yıllık sözleşmesini iki defa uzatıp Afganistan’da dokuz yıl kalır mıydı? Krallık döneminde Afganistan Kıralı Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü kendisine örnek almıştı. Mustafa Kemal’in yolunda yürüyerek ülkesini çağdaşlaştırmak ve kalkındırmak istiyordu. Kralın bir askeri darbe ile devrilmesinden sonra çağdaşlaşma ve kalkınma atılımları sona ermişti.

***

Çok yorulduğumda televizyon karşısına uzanıp haber varsa haberleri izlerim. Haber yoksa evlenme programlarını izlerim. Nedeni ise dizilerden hiç hoşlanmıyor olmam. Gerçek amaçları evlenmek olanlara söyleyecek sözüm yok. Ama o programlara boy göstermek için katılanlara gıcık oluyorum. Birkaç programdır evde kalmış bir bayanın zırvalarını ibretle izliyorum. Kendisine talip olanları akıl almaz bir şekilde aşağılıyor. Buna rağmen yine de o bayana gelen gelene. Evi, yazlığı ve emekliliği olduğundan olsa gerek yaptığı aşağılamalara rağmen o bayana talip olmaktan çekinmiyorlar. Neyse ki bu gün bir babayiğit çıktı ve ağzının payını verdi. Bayana seninle bir çay içmeye gidelim bak senin taliplerin ne kadar çok çıkacak diyerek iyi bir ayar verdi. Çay içmeye gidip gitmediklerini bilmiyorum. Bayana sen bu şekilde davranırsan evlenemezsin diyenler oluyor. Kırk yedi yaşına kadar evlenmemişim. Bundan sonra evlenmesem de olur diyor. O zaman bu programa niye katıldın? Egonu tatmin için mi? Kanal reklama girince televizyonu kapatıp yürüyüşe çıktım. Bu bayan gibi bayanlar programın tadını kaçırıyor. Ciddi olarak evlenmek isteyenlerin gözünü korkutuyor.

Sayın Başbakan İzmir için Gavur İzmir dediğinde İzmirlilerden çok tepki görmüştü. Belli ki Başbakan İzmirlilerden oy alamadığı için İzmirlilere çok kızıyor. Bu kızgınlığın nedeni olsa gerek tam seçim arifesinde İzmir Büyükşehir ve ilçe belediyelerine baskınlar düzenlendi. Kuşadası belediyesi de bu baskınlardan nasibini aldı. İzmirliler yine tepkili. Kanımca bu baskınlar CHP nin İzmir’deki oylarında büyük artışa neden olacaktır. Zira İzmir’e benim gibi seyrek gidenler İzmir’deki büyük gelişmeyi daha iyi görürler. Menemenli olarak Sayın Kocaoğlu ve meclis üyelerini takdir ediyorum. Özellikle İzmir’e kazandırdıkları kültür sarayları, alt ve üst geçitler ve Sasalı’daki doğal park yüzünden candan kutluyorum.

Özcan Nevres

Sanata Sevdalanmak

Bu gün posta kutuma Muğla’da yayınlamakta olan Devrim gazetesi de gelmişti. Geliş nedeni de değerli arkadaşım gazeteci, şair ve yazar Yükselecek Demirel’in hazırladığı sanat sayfasıydı. Yükselecek Demirel uzun süreden beri rahatsızdı. Bu nedenle sanat sayfasını hazırlamaya ara vermişti. Bu seferki sayfaya benim de bir şiirimi koymuş. Bu arada eserlerini alıp sayfasına koyduklarına da teşekkür etmeyi ihmal etmemiş. Bakınız listede kimler var? Listeye bakmadan önce Devrim gazetesinin sanat sayfasının İnternet’te Türkiye genelinde en çok tıklanan bir sanat sayfası olduğunu belirtmek isterim. Sayfayı hazırlayan Sayın Yükselecek Demirel tam bir sanat ve şiir tutkunudur. Yayınlanmış olan birçok şiir kitapları vardır. O devlet memuru iken bile şiir ve sanat dünyasından kopmamıştır. İlk Adım gazetesinde çalışırken şiir ve sanat geceleri düzenlerdi. Düzenlediği gecelere Türkiye Radyoları da önem verirlerdi. Nitekim bir şiir gecesinde şiir yazma ve güzel şiir okuma yarışmasında Ankara Radyosu yapımcılarından Mete ve Neşe Bilginer’ler de katılmışlar ve kayda aldıkları yarışmayı Ankara Radyosundan yayınlamışlardı. O sıralarda ilkokul üçüncü sınıfta okuyan kızım Hediye Nevres de benim Uyan Be Memet başlıklı şiirimle okuma yarışına katılmış ve birinci olmuştu. Yarışmacıların çoğu liseli olduğu için önce önemsenmemişti. Şiiri okumaya başlayınca Neşe Bilginer yerinden kalkarak bu çocuğun babası kim diye sorduğunda beni göstermişlerdi. Bana kızınızın başka bildiği şiirler var mı diye sorduğunda var ama o şiir de bana ait dedim. Tamam, olsun dedi. Bunun üzerine kızımdan ikinci bir şiir okumasını istediler ve kayda aldılar. Bu iki şiirim kızımın sesinden Ankara radyosunda yayınlanınca, istek üzerine Ankara Radyosunda defalarca yayınlanmıştı. Şiirlerin içeriği nedeniyle Köylü Saati adındaki programda da yayınlanmıştı. Gelelim listeye:

Osman Tahir, Birdal Can Tüfekçi, Ayhan Çıkın, Kenan Yıldız, İbrahim Ergin, Cahit Yargıcı, Yüksel Sezen, Özcan Nevres, Hatice Altunay, A.Neyzar Karahan, Ercan Karadenizli, Necati Çakıcı, Mustafa Korkmaz Dinçer, Şafak Ahmet Deniz, Abdullah Gün, Hasan Öztürk, Coşkun Karabulut, Rıfat Kalakoğlu, Mehmet Yeşilkan, Sadık Selçukkaya, Rahmi Sağlam ve daha niceleri aramızda olacaktır diyor. Bu listede adı geçenlerin tümü Muğlalı. İçlerinde bir tek ben çakma Muğlalıyım. Tıpkı Silivrili olduğum gibi.

Belki okurlarımdan bazıları bunlardan bana ne diyenler olabilecektir. Oysa benim amacım Silivri’de hiçbir gazetede böyle bir sayfa hazırlanmadığını ve okurlarla buluşturulmadığını anlatmak içindir. Silivri’de veya doğup büyüdüğüm Menemen’de hiç mi şiir yazan yok? Varsa böyle bir sanat sayfasıyla onları gün ışığına çıkarmak gerekmez mi? Neden Silivri’nin ve Menemen’in adları şairleriyle, sanatçılarıyla anılmasın da yalnızca cezaeviyle veya Kubilay olayıyla özdeşleştirilsin. Bir zamanlar Silivri ve Menemen yoğurduyla ünlüydü. Manda neslinin yok denilecek kadar azalmasıyla yoğurdun namı da silinip gitti. Eğer bir gazete böyle bir sanat sayfası hazırlamak isterim derse o gazeteye hiçbir karşılık beklemeden yardımcı olurum. Sanat sayfasının hazırlanılmasını üstlenirim. Bu önerim yalnızca Silivri için değil, doğup büyüdüğüm Menemen için de geçerlidir.

Devrim Gazetesinin sanat sayfasını hazırlayan Yükselecek Demirel kardeşimin başarılı çalışmalarının devamlı olmasını dilerim. Bu sayfaya gazetesinde yer veren Sayın Ünal Türkeş’i de kutlarım. Yayın hayatında başarılar dilerim.

Özcan Nevres

Özrü Kabahatinden Büyük

Çöp depolamasının Menemen’de yapılması konusunda karar oylamaya sunulduğunda CHP li İl Genel Meclisi üyeleri oylamaya katılmamak için dışarı çıkmışlar. Güya bu kararları çöp depolama konusunda tepkilerini gösteriyormuş. Hadi canım sende. Oylamaya katılmamak karşı olmak değildir. Ya nedir? Tarafsız kalmaktır. Yani siz nasıl bir karar alırsanız alın bizi ilgilendirmiyor demektir.

Yanılmıyorsam Kennedy’nin yazdığı bir kitaptı. Kitabın adını dahi anımsamıyorum ama içeriği kısaca şöyleydi. Amerika devlet yönetiminde ilk defa bir devlet başkanı için güvensizlik önergesi verilmişti. Evetçiler ile hayırcıların oyları denkti. Düğümü çözecek olan genç bir senatördü. Genç oldukça kararsızdır. Evet ile hayır arasında bocalamaktadır. Sonunda kararını verir ve önergeye hayır der. O gencin oyu sayesinde devlet başkanı düşürülememiştir. Genç senatör kendisine sorulan niye hayır dediniz sorusuna şu yanıtı verir. Eğer ben bu önergeye evet deseydim devlet başkanımız düşecekti. Böylece ileride aynı tür oylamaların önünü açacaktı. Bu da ülkemizin büyük zarar görmesine neden olurdu. Bunu düşünerek hayır dedim der. Kıssadan hisse. Bir oy çok önemli bir olayın kaderini değiştirebiliyorsa CHP li İl Genel Meclisi üyelerinin toplam oylarının ne kadar büyük değer taşıdığını okurlarımın takdirine bırakıyorum. Üstelik bu davranışları alınmak istenilen karara karşı gerekli mücadele yapmadıklarını göstermektedir.

Oda yöneticileri alınan kararı bozdurmak için yargıya başvuracaklarını söylüyorlar. Yalnızca çöp depolama kararı için mi yargıya başvuracaklar? Peki, kanserojen etkili Organize Plastik Sanayi ne olacak? Bu gidişle o fabrikalar dünyanın plastik üretimini ve kullanımını yasaklayacağı iki bin yirmi yılına kadar inşa edilemeyecek. Nasıl olsa o güzelim arsalar plastikçilerin. Şimdiden o arsalarda kaç katlı apartmanlar yapmayı düşünmeye başlasınlar. Alma mazlumun ahını çıkar aheste, aheste derler. Arsaları ellerinden yok pahasına alınan arsa sahipleri dikilen apartmanlara baktıkça hayır dua mı edecekler? Yoksa lanet olsun mu diyecekler? Sayın oda başkanları sizce o arsa mağdurları ne diyecekler?

Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sayın Aziz Kocaoğlu ile yönetimine bir öneride bulunacağım. Menemen caddeleri artık trafik yükünü taşıyamamaktadır. Adalet binasının şimdiki yerine yapılması araç trafiğinin daha da yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu durumda İzmir caddesinin genişletilerek trafiğe açılması gerekmez mi? Eğer gerekiyorsa zaman kaybetmeden çalışmalara başlattırmanız gerekmez mi? Sayın Başkan, Menemen’in çöp depolama tesisine gereksinimi yok. Menemen’in yeni caddelere gereksinimi var. Bir de bir anımsatma yapayım. Yirmi santim derinliğindeki tarım toprağının oluşması bin yıl sürer. Heder edilecek olan o olabildiğince verimli arazinin yerine başka bir arazi oluşturamazsınız. Gelecek nesillerin sizi ve yönetiminizi lanetlemelerini istemiyorsanız çöp depolama işi için tarıma elverişli olmayan bir arazi bulun.

Özellikle İstanbul sahillerinde ve merkezi yerlerde deprem bahanesiyle binlerce binaya el koyup yıkacaklar. Tıpkı Yedikule’deki Sulukuleli Roman vatandaşlarımızın evlerini yıktıkları gibi. Çürük binalar elbet de yıkılsın. Yeter ki çürükler yıkılırken sağlamlara dokunulmasın. Üstelik yıkım kararı alınan yerlerde kimi mülk sahiplerinin açtıkları davalar yüzünden yıkım yapılamıyor. Silivri’de Boğluca deresinin iki tarafındaki binaların yıkımına başlandı. Başlandı ama halen yıkılacak evlerin içinde, hatta dükkânların içinde oturanlar var. Evlerini ve dükkânlarını boşaltmayanlar, elimize mahkeme kararı gelmedikçe boşaltmayacağız diyorlar. Mahkeme kararı çıksa bile temyizi var. Bu da başlatılan yıkım işleminin daha yıllarca sürüncemede kalacağını göstermektedir. Yıkılanlar sağlam binaların arasında ağızdaki çürük dişler gibi sırıtıp duracaktır.

Özcan Nevres

Libya’da Sona Doğru

Yabancı ülkelerin savaş jetleri Libya topraklarını bombalarken izliyorum. Uçsuz bucaksız topraklar, göz alabildiğine uzanıyor ama tek bir ağaç dahi yok. Oysa Libya dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip ve petrol zengini bir ülke ama ülke kalkınması için çalışmalar hak getire. Oysa o petrol paraları ile neler yapılmazdı neler? Ne yazık ki o geniş arazileri bereketli topraklara dönüştürmek için hiçbir çabaları yok. Eğer İsrail’i örnek almış olsalardı kim durdurabilirdi onları. Doğa her türlü nimeti vermiş ama yararlanmaya gerek görmüyorlar. Su hayattır. Denize sahili olan bir ülke bu günkü teknolojide hiçbir sıkıntı çekmez. Suudiarabistan da çöl ama hiç su sıkıntısı çekmiyorlar. İleri teknolojiden yararlanarak gerektiği kadar su üretiyorlar. Denizden aldıkları suları güneş enerjisiyle buharlaştırıp içilecek ve evlerde kullanılacak nitelikler kazandırıyorlar. Kaddafiler petrol hiç tükenmeyecekmiş gibi petrol gelirlerini har vurup harman savurmaktan başka bir iş yaptıkları yok. Oğul Kaddafi Londra’daki sevgilisine özel uçak gönderip Libya’ya getirtiyor. Eğlence yerlerinde akıl almaz bahşişler dağıtıyorlar. Bir gün bu saltanatın sona erebileceğini akıllarına bile getirmiyorlar. Kaddafi saltanatı uğruna olabildiğince fakir olmasına neden olduğu halkın ayaklanması üzerine ne Tunus’tan, ne Mısır’dan ve ne de Irak’tan ders almamış ki halkına en acımasız şiddeti uyguluyor. Dünyayı Elkaide örgütü ile iş birliği yapmakla tehdit ediyor ama görünen o ki bu blöften öteye gitmeyecek. Gitmediği için de dünden itibaren Fransız, İngiliz ve Amerikan savaş uçakları Libya semalarında hâkimiyet kurmuş durumdalar. Amerika akıllı füzeleriyle hedefleri tam isabetle vurmayı sürdürüyor. Kaddafi çift ateş altında kalarak kaçınılmaz sona doğru adım, adım ilerliyor. Hiçbir savaş halkın desteği olmadan kazanılamaz. Oysa halkının çok daha büyük bölümü Kaddafi’ye karşı ve her an Irak’ta olduğu gibi işgalciler ile kader ortaklığı yapabilirler.

Yıllar önce Irak işgaline gün sayarken sohbet etmekte olduğum arkadaşlar, Amerika Irak’a saldırırsa çok büyük bir hezimete uğrayacak diyorlardı. Ben Amerika hiçbir şekilde Irak’a karşı savaş kaybetmez. Zira Irak gerilla savaşlarına ve vur kaçlara elverişli olan dağlık arazilerdeki kontrolünü kaybetmiştir. Çöl koşulları çok ağırdır. Çölde savaşı üstün teknoloji kazanır dedim ama inandıramadım. Birkaç gün sonra yine kahvehanede otururken televizyon Amerika’nın Irak’a saldırdığı ve ceymırlarla Irak haberleşmesini çöktürdüğü duyurulmaya başladı. Arkadaşlara Amerika Irak’ın kolunu kanadını kırdı. Şu andan itibaren Irak ordusunun çölde deli dana gibi dolaşmaktan başka yapacağı hiçbir şey yok dedim. Nereden biliyorsun? Daha hiçbir şey bitmiş değil dediklerinde ben muharebeciyim. Telsiz teknisyeni olarak yetiştirildik. Bir gün yüzbaşı öğretmenimize biz hiçbir askeri eğitim almadık. Ne silah kullanmasını, ne de süngü takmasını bilmiyoruz. Bu durumda savaşta ne yapacağız diye sordum? Yüzbaşı deli misin sen? Biz Türkiye genelinde atmış kişi seçeceğiz ve haberleşmenin can damarı olarak yetiştireceğiz. Sonra da sizi cepheye süreceğiz. Olur mu öyle şey? Siz cephenin çok gerisinde ordunun koruması altında olacaksınız. Zira haberleşmesi aksayan bir ordu savaşı kaybetmeye mahkûmdur demişti. Yıllar önce altı gün savaşlarında elli milyon nüfuslu Araplar bir buçuk milyon nüfuslu İsrail’e saldırdıklarında Amerika Akdeniz’deki gemilerden Arap haberleşmesini sabote ederek Arapları savaşamaz durumda bırakmıştı. O gün söylediklerime pek akılları yatmamıştı ama iki gün içinde Irak ordusunun fos olduğunu, çok gizli silahlarının blöften ibaret olduğunu onlar da öğrenmişlerdi.

Kaddafi’nin yaparım, ederim sözleri de blöften başka bir şey değildir. Sanırım kaderi de Saddam gibi olacaktır. Oysa akıllı davranıp halka siz demokrasi mi istiyorsunuz? Alın size demokrasi der, kısa zamanda parlamenter rejime geçip İsmet İnönü gibi aday olurdu. Kazanırsa görevine devam ederdi. Kazanamazsa muhalefet görevini üstlenirdi. Hırs gözünü bürüdüğü ve geri adım atmayı zül saydığı için kaçınılmaz sonunu kendisine hazırlamıştır. Bu saatten sonra ülkesini terk edip başka bir ülkeye sığınmak isteyeceğini sanmıyorum. Zaten onu hiçbir ülke kabul etmez. Zira döktüğü kanların bedelini ödemesi gerekir. Tarih tekerrürden ibarettir. Tarih bilgisi, tarihten ders almasını bilenler içindir. Kaddafi ise bu fırsatı daha ilk günde elinden kaçırmış bulunuyor

Özcan Nevres

Japonya’dan Ders Almak

Dünyanın en ileri teknolojinse sahip olan Japonya dokuzluk depremin neden olduğu tusunami yüzünden üç nükleer santralde çok büyük sorunlar yaşıyor. İleri teknolojisine rağmen bir türlü nükleer sızıntılarla baş edemiyor. Eğer aşırı ısınmayı taşıma su ile soğutmayı sağlayamazsa çok ağır bir nükleer faciası yaşamak zorunda kalacaktır. Nükleer santral kurma teknolojisine sahip olan ülkeler kendi ülkelerinde nükleer santral kurmazlarken ve eskiden kurduklarını devre dışı bırakırlarken ülkemizde de iki yerde nükleer santral kullanma çalışmaları Japonya’da yaşanmakta olan faciaya rağmen hızla sürdürülmektedir. Santrallerin biri Mersin’deki fay hattı üzerindeki Akkuyu’da, diğeri ise Sinop’ta doğal sit alanı olarak dünya çapında namı olan bir alanda kurulacaktır. Nükleer santraller neden ille de deniz kenarında kurulması gerekiyor? Nedeni bir nükleer sızıntıda soğutma için çok bol su gerekiyor olmasındandır. Ülkemizde yenilene bilir nice enerji kaynakları olmasına rağmen ille de nükleer santral kurulmasındaki inadı anlamak olası değil. Nükleer enerjiyle çalışan santrallere en çok sahip olan Amerika nükleer atıklar için büyük bir çaresizlik içindedir. Zira bu güne kadar kullanılmakta olan toprağa gömme sistemi fiyasko ile sonuçlanmıştır. Atıkları toprak altına gömmek nükleer sızıntıları önleyememektedir. Bu da bölgede kanser hastalıklarının artmasına neden olmaktadır. Ucuz elektrik üreteceğiz diye kurulacak olan nükleer santrallerin atıkları ileride başımıza dert açacaktır. O atıkları alıp etkisiz hale getirecek olan ülkelere ödenecek para, santrallerin getirisinden götürüsü çok daha fazla olacaktır. Dünya kanser hastalıklarının artışına neden olacak diye kendi ülkelerinde hurda gemi sökme işleri yapmazlarken ülkemizin en önemli bölgelerinde halen hurda gemi söküm işleri sürdürülmektedir. Bu da yöneticilerimizin kansere neden olan iş yerlerine ve tesislere karşı ne denli duyarsız olduklarını açıkça göstermektedir. Kaldı ki Akkuyu’da kurulacak olan nükleer santral konusu eski başbakan Bülent Ecevit’in önüne konulduğunda fay hattında olması nedeniyle santral ile ilgili dosya bir daha açılmamak üzere rafa kaldırılmıştı. Ne yazık ki Ak Parti hükümeti halkımızın sağlığını hiçe sayarak bu santralin kuruluş aşamasını başlatmıştır. Akkuyu’daki antralin yapımını Rusya üstlenmiştir.

Ben Mamak Muhabere Okulunda telsiz teknisyen kursundayken nükleer için bize çok geniş bilgiler vermişlerdi. Bu bilgileri gösterdikleri filmlerle pekiştirmişlerdi. O yıllarda nükleer patlamalarının neden olduğu radyasyondan korunmak için duvarları ve tavanı en az atmış santim kalınlığında olan korunaklarına girilmesi gerekiyordu. Japonya’da yapılan nükleer santrallerde koruyucu duvarlar yüz yirmi santim kalınlığında olmasına rağmen nükleer sızıntıları önlemekte yeterli olmuyor. Zira soğutmakta kullanılan su hızla buharlaşırken beraberinde nükleer sızıntıları da taşımaktadır. Japonya halen Amerika’nın Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı on kilotonluk bombaların neden olduğu radyasyon ile uğraşmaktadır. Bu uğraşa şimdi de üç nükleer santralde oluşan sızıntılar da katılmaktadır. Belli ki Japonya bu nükleer santrallerin faturasını yine çok ağır ödeyecektir.

Türkiye’nin nükleer santral konusunda çok iyi düşünmesi gerekir. İlle de yapacağım diye inatlaşmanın hiçbir anlamı yoktur. Türkiye elektrik üretiminde ağırlığı ülkemizde çok bol olan rüzgar ve güneş enerjisine kaydırmalıdır. Zira bu iki enerjinin ikisinde de sağlık sorunları yaşanmaz. Üstelik ikisinde de atık sorunu diye bir sorun yoktur.

Özcan Nevres

Wikileaks Kasırgası

Irak ve Afganistan ile ilgili gizli belgeleri yayınlayan ve Amerika’yı köşeye sıkıştıran İnternet sitesi Wikileaks yeni bombalarını patlatmayı sürdürüyor. ABD Dışişleri Bakanlığı ile, dünyadaki tüm elçilikleri arasındaki yazışmaları içeren iki milyon yedi yüz bin gizli belgeyi kamu oyuna açıklamaya başladı. Açıklamalar özellikle Rusya, İsrail, Türkiye ve Kanada ilişkilerini zora sokacak bilgiler içeriyor. Bu açıklamaların Türkiye ile ilgili bölümü bomba etkisi yaptı bile. Açıklamalar ana muhalefet lideri ile Başbakan arasında hoş olmayan, oldukça tehlikeli bir söz düellosuna neden olmuş durumda. Yapılan tartışmalardaki üslup biz bu filmi daha önce görmüştük dedirtecek bir konumda. Menderes ile İnönü, Bülent Ecevit ile Süleyman Demirel arasındaki sert tartışmaların ülkemizi nerelere götürdüğü belleklerden silinmemiş durumda. Tarihin tekerrür etmemesi için liderlerin itidalli davranmaları gerekir.

Ah şu İnternet yok mu? İyi kullanıldığında muhteşem bir bilgi kaynağı. Kötü kullanıldığında ise iktidarlar yıkan, aile düzenini bozan, yuvalar yıkan bir bilgi ve iletişim kaynağı. Aileler kendi rahatları için iki yaşındaki bebeklerini bile bilgisayar başına oturtup çizgi film izlettirebiliyor. Daha sonraki aşamada ise gelsin şiddet oyunları. Buna rağmen okul çağında ise bilgisayar müthiş bir bilgi kaynağı ama şayet doğru kullanılırsa.

Torunum Can’da henüz iki yaşındayken bilgisayar karşısına oturtulmuş bir çocuktu. Üç yaşındayken en büyük zevki şiddet oyunlarını izlemekti. Artık onu çizgi filmler pek ilgilendirmiyordu. İşin kötüsü o kendisini şiddet oyunlarının kahramanları ile özdeşleştiriyordu. Bir gün arabamla dik bir yokuşu çıkarken karşılaştığımız araba trafik kurallarına göre bana yol vermesi gerekiyordu ama belli ki bu kurallar o sürücüyü ilgilendirmiyordu. Can henüz altı yaşındaydı. Öfkeyle, dede durdur şu arabayı. Gidip şu adama iki tekme vurup bir de kafa koyup geleyim demez mi? Belli ki o kendini vurduğunu deviren o şiddet oyunlarındaki kahramanlardan biri zannediyordu. Bu durum onun için tehlike sinyalleri veriyordu. Eve gittiğimizde babasına bilgisayardaki tüm şiddet oyunlarını kaldır. Aksi halde bunun bedeli çok ağır olur dedim. Neyse ki Can benim uyarılarımı iyi algılar. Uyarılarım sayesinde artık şiddet oyunları değil belgeseller izliyor. Bu sayede de her karne döneminde takdir belgesi alıyor.

İnternet dünyası sürprizlerle doludur. Kimilerine yuva kurdurur. Kimilerinin ise yuvalarının yıkılmasına neden olur. Bazen de ölümcül kavgalara neden olur. Bir İnternet kafesinde iki genç aynı yerde olduklarından habersiz küfürleşmeye başlarlar. Biri diğerine erkeksen falan kafeye gel der. İkisi de dışarı çıkarlar. Bu karşılaşmanın sonucunda biri mezara, diğeri de cezaevine gider.

Bir erkekle kadın çetleşmeye başlarlar. Önce arkadaşça başlayan yazışmalar bir büyük aşka dönüşür. Sonunda buluşmaya karar verirler. Kararlaştırdıkları yere vardıklarında ikisi de şok olurlar. Zira kadın erkeğin eşidir. Bu karşılaşmadan sonra soluğu boşanma mahkemesinde alırlar.

İnternet tuzaklarla doludur. Bu nedenle çocuklarımızı tehlikeli olacak yazışmalardan mutlaka uzak tutmalıyız. Tehlikeli diye de bilgisayarı yasaklamamak gerekir.

Özcan Nevres

Menemen Sokak

Silivri’de Menemen Sokak adında bir sokak olması beni şaşırttı. Neden Menemen Sokak. O sokakta Menemenli biri mi yaşadı? Yoksa ünlü Menemen yemeğini yapan bir lokantacı veya yemek ustası mıydı o muhitte yaşayan? Bunu ne yazık ki halen öğrenemedim. Aklıma takılan ise o civarda Menemen’den getirtilmiş tuğlalar ile yapılmış tarihi bir bina mı vardı? Zira Menemen’de üretilen tuğlalar ve testiler bir çok yörede kullanılmıştı.

Bergama’da tuğla ile inşa edilmiş tarihi bir bazilika var. Bu binanın inşaatında kullanılan tuğlaların tamamı Menemen’de imal edilmiş. İmal edilen tuğlaların nakli ise ilginç bir yöntem kullanılmış. Menemen ile Bergama arasına birkaç metre ara ile esirler yerleştirilmiş. Tuğlalar elden ele geçirilerek inşaat alanına taşınılmış. Peki, neden Menemen? Menemen’de eski başbakan Adnan Menderes’in de ortak olduğu on Demokrat Parti ileri geleni Egereks adında bir kiremit fabrikası kurmuşlardı. Fabrika inşaatı başlamadan önce fabrikada kullanılacak olan toprak İtalya’ya tahlile gönderilmişti. Tahlil sonucunda kiremit yapımına elverişli, dünyada bir emsali olmayan en mükemmel toprak olduğu bildirilmişti.

Mimar Sinan’ın Edirne’de inşa ettiği Selimiye camisinin kubbesinde Menemen’de imal edilen testiler kullanılmıştı. Neden Menemen testisi kullanılmıştır? Menemen’in Ormanbağları mevkiinde bulunan geniş bir alan testi yapımına uygun olan çok geniş bir arazi vardır. Bu ovanın kilinden imal edilen testiler çok ince imal edilmesine rağmen çok sağlamdılar. Bu incelik özelliği hem testinin çok hafif olmasını, hem de testinin içine doldurulan suyun terleme yüzünden suyu çok iyi soğutmasını da sağlıyordu.

Bin dokuz yüz seksen askeri darbesinde Netekim paşanın talimatıyla tarım arazilerinden her ne için olursa olsun toprak alımları yasaklanmıştı. Turgutlu’daki sıra, sıra tuğla fabrikaları tarım alanlarından aldıkları topraklarla verimli arazilere büyük zarar veriyordu. Peki, yasaklandı da ne oldu. Bazı uyanıklar tarla balıkçılığı yapacağım diyerek ruhsat almışlar ve tarlalarının üst kısmındaki topraklar tuğla ve testi imalatçılarına satmışlardı. Amaç tarla balıkçılığı olmadığı için de geride işe yaramaz çukurlar kalmıştı. Toprak alımı yasaklandıktan sonra Egereks ayakta kalmayı başaramamıştı. Testi imalatçılarının bir kısmı güç koşullara rağmen üretimlerini İngiltere’nin iyi bir alıcı olması sayesinde imalata devam etmektedirler.

Menemen’den söz etmişken İzmir’in en küçük ilçesi Karaburun sakinlerinin bir sözünü aktarmayı gerekli gördüm. Karaburunlular arazilerinin çok taşlı olması yüzünden diyorlar ki Tanrı toprağı Menemen ovasına elemiş. Çakılını da Karaburun’a atmış. Doğrudur. Koskoca Menemen ovasında küçük bir taş parçasına bile rastlayamazsınız. Gediz nehrinin taşıdığı alüvyonlarla oluşan ova humuslar sayesinde çok verimli olmasına neden olmuştur. Asarlık çayının oluşturduğu ova da ise toprak çok kayırlı ve süzek bir yapıya sahiptir. Yani mandalina tarımı için en ideal olan topraklar. Menemen ovası alüvyonlarla oluştuğu için her türlü tarımın yapılmasına uygundur. Ne yazık ki bu Türkiye’nin en büyük ve verimli ovası olan Menemen ovası da Aliağa Çakmaklı’da kurulan demir fabrikaları ve elektrik santralleri yüzünden can çekişmektedir. Hesapsız yapılan yatırımların neden olduğu zararlar getirisinden çok fazladır. Ne yazık ki Menemen ovası Trakya arazileri gibi heder olup gitmektedir.

Özcan Nevres

Ah şu hastalıklar

Tarlada çalışırken kaval kemiğimim üstüne bir kazık battı. Hafif bir kanama oldu. Yaz olduğu için tarlamda şort ile çalışıyordum. Üvez dedikleri sinek irisi bir karasinek kanayan yere kondu. Konmasıyla şaplağı patlattım ama o taşıdığı mikrobu kanıma karıştırmıştı. Bir süre sonra avucumun yarısı kadar bir yer kahverengi bir renk almıştı. Üstelik kaşınıyordu da. Doktorun verdiği ilaçlardan hiçbir yarar görmedim. Çandarlı’da bir cildiye profesörünün televizyonuna bakacaktım. Fırsat bu fırsat diyerek bacağımı profesöre gösterdim. Yaşlılıktan dedi. İyi be hocam, öteki bacağımda bu aynı yaşta ama onda bir şey yok dedim. Ben o kadar söylüyorum deyip kestirip attı. Birkaç gün sonra Menemen’de garaj yolunda yürürken uzaktan akrabam olan eczacının eczanesine girip bacağımı gösterdim. Bak bakalım bu mikrobik mi bakterik mi dedim? Eğilip baktı. Mantari bir durum dedi. İlacı varsa ver dedim. Bir merhem ve bir de bir kutu kapsül ilaç verdi. Bir hafta sonra o kaşıntılı alandan eser kalmamıştı.

Büyükçekmece Sağlık Ocağında çok değerli bir hekim var. Yalnızca Büyükçekmece’de yaşadığım yıllarda değil, Silivri’de yaşarken bile çoğu kez hastalandığımda ona giderim. Torunum hastalandığında doktora götürmüşler. Doktor hastanın adının Ege Nevres olduğunu gördüğünde oğluma sizin bir gazeteci akrabanız var mı diye sorduğunda oğlum babam gazeteci demiş. Meğer doktorum geçici olarak oğlumun oturduğu semtteki sağlık ocağında görevlendirilmiş. Torunuma oldukça ilgi göstermiş ve yazdığı ilaçlar da çok iyi sonuç vermiş. Bir gün torunum hastalandığında aynı sağlık ocağına götürmüşler. Doktor bebeği azarlayarak üstün körü bir muayene etmiş. Verdiği ilaçlar da bebeğe iyi gelmemiş. Oğlum beni aradı ve Ege hasta. Onu buradaki sağlık ocağına götürdük. Doktorun yazdığı ilaçlar da hiç iyi gelmedi. Senin Büyükçekmece’de bir doktor arkadaşın vardı. O halen orada çalışıyor mu diye sordu? Ege’yi ona mı götürmek istiyorsunuz dedim. Ona götürecekseniz ben telefon edeyim. Acil olduğu için bekletmeden muayeneye alsın. Giderken birkaç tane de PC NET dergisi götür. (Oğlum derginin genel yayın müdürüydü) Hemşireye verip doktora vermesini söylersin. Dergiler eline geçtiğinde hemen sizi çağırır. Böylece bebeği hasta haliyle fazla bekletmeden muayene olmasını sağlarsınız dedim. Öyle de oldu. Nafiz Beyin verdiği ilaçlarla torunum kısa zamanda iyileşmiş.

Oğlum Karşıyaka’ya (İzmir) yerleştikten sonra oğlum yine beni aradı. Ege yine hasta. Burada bir doktora götürdük ama yarar sağlayamadık. Burada tanıdığın çocuk doktoru var mı dedi? Çok iyi tanıdığım ve bizden olan bir doktor var ama ilerlemiş yaşı nedeniyle halen çalışıp çalışmadığını bilmiyorum dedim. Siz yine de ESHOT sokağına gidip arayabilirsiniz. O olmazsa Menemen Devlet Hastanesine götürün. Başhekime selamımı söyleyin. O sizi iyi bir hekime yönlendirir dedim.

ESHOT sokağındaki Doktor Ali Gür Giritli olduğu için bizden. Yani köklü bir hemşerimiz. Ortanca oğlum henüz yirmi günlük iken ishalden bir türlü kurtulamıyordu. Eve gittiğimde eşim ağlıyordu. Bu çocuk ishal yüzünden ölecek dedi. Hemen hazırlanmasını söyledim. Bu ara bir avuç pirinci tencereye koyup suyunu da koyduktan sonra ocağa koydum. Eşime tencere ile ilgilen ben çarşıya gidip geleceğim dedim. Eczaneden bir biberon, ABDEC damla ve bir de Panmisin adlı şurup halindeki antibiyotikten aldım. Eve döndüğümde bebeğimize şuruptan bir kaşık verdim. İyice kaynamış olan pirinci tülbentten süzerek biberona doldurdum. İçine de on damla vitamin koydum. Arabamıza binip İzmir’e gitmek üzere yola çıktık. Bebeğimiz annesinin kucağında ölü gibi yatıyordu. Eşim ikide bir yaşayıp yaşamadığını kontrol ediyordu. Ortaklara vardığımızda uyandı ve meme aranmaya başladı. Arabayı yoldan aşağı indirdim. Biberonu ağzına dayadık. Biberonu sonuna kadar içti. İzmir’de kardeşimin evine uğradıktan sonra biz Karşıyaka’ya doktora gidiyoruz dediğimizde kardeşim burada hemen yakınımızda çocuk doktoru var demesine aldırmadan yola çıktık. Şansımıza Ali Gür evindeydi. Evinin bir odasını muayenehane yapmıştı. Bebeğimizin Muğla’daki doktoru bebeğe antibiyotik verilmez dedi ama ben verdim. Anne sütünü kestirip az şekerli ve vitaminli pirinç suyu verdim dedim. Bebeğe neden antibiyotik verilmezmiş. Bebeğin yaşaması mı önemli, yoksa dişlerinin sarı olması mı dedi? İkisi de tamam ama bir eksiğiniz kalmış. Bu bebekte orta kulak iltihabı var. İltihap bağırsaklara akıp ishale neden oluyor. Yazdığım kulak damlasını kulağına damlatın. Antibiyotiğe devam edin. İki gün daha anne sütü vermeyip pirinç suyuna devam edin dedi. İki gün sonra annesi emzirmeye çalıştıysa bebeğimiz yavan anne sütü yerine pirinç suyunu içmeyi yeğlemişti. Neyse ki annesiz büyüttüğüm ablasından deneyim sahibi olduğum için oğlumuzu sorunsuz olarak büyüttük. Yaşam bu işte. Artılarıyla eksileriyle yaşamaya değer.

Özcan Nevres

Değerlerimize Vefa

Doğma büyüme Menemenliyim. Anne ve baba tarafım Girit göçmeni aileler. Ne yazık ki annemin babası Çanakkale şehidi Güzel lakaplı Mercan’dan, baba tarafımda ise dedem Nevres Cafer Ağadan öteye gidemiyorum. Zira toplumumuzda olduğu gibi bizim de bir soy kütüğümüz yok. Okuryazar yoktu ki nasıl olsun? Bari doğup büyüdüğüm ve şu an yaşamakta olduğum kentlerin yetiştirdiği ünlülere ulaşmak istiyorum ama hiç birinde yeterli bir kaynak yok. Ne Silivri’de ve ne de Menemen’de. Silivri’de Devlet Hastanesine adı verilen Profesör Doktor Necmi Ayanoğlu var. Menemen’e damgasını vuran çok önemli iki anıt var. Birincisi Belediye meydanındaki Şehit Kaymakam Kemal Bey anıtı. Kaymakam Kemal Bey Yunan işgali sırasında makamında şehit edilmişti. Şehit Kaymakam Kemal Beyin ne nerede doğduğu ve ne de ailesi hakkında hiçbir bilgi yok. İkincisi ise Yıldız Tepedeki Kubilay anıtı. Aslında anıt üç devrim şehidimizin anısına dikilmiştir. Üç şehidimizden Kubilay Kandiya, Şevki Florina, Hasan Resmo doğumludur. Kubilay Cumhuriyet ve devrim düşmanları tarafından vahşice şehit edilirken olaya karşı koyup Kubilay’ı kurtarmak isterken şehit edilen Hasan ve Şevki diğer iki kahramanımızdır. Ruhları şad olsun.

Menemen’de doğmuş ünlüleri araştırırken ne yazık ki doyurucu bilgilere ulaşamıyorum. Bilinen en ünlü aile Menemenli, Menemenli zade Rıfat Beydir. Namık Kemal’in kızı Feride Hanım ile evlenmiştir. Bu evlilikten doğan Numan Menemencioğlu Dışişleri bakanlığı da yapmıştır. Bir diğer ünlümüz de Menemenli Nazır Mustafa Paşadır. Onun adını, konağının Dişçilik Okulu olarak kullanılmasından biliyoruz. Hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak mümkün değil.

Ünlü hukukçu Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu yirmi mayıs bin dokuz yüz otuz sekiz yılında Menemen’de doğdu. Buna rağmen ünlü bir hukukçu olmasından başka bir bilgimiz yok. Kanımca memur bir ailenin çocuğuydu.

Menemen’de doğan üç ünlü daha var. Şair ve yazar Atilla İlhan, Tevfik Fikret İlkokulunda sınıf arkadaşı olduğum kardeşi sinema ve tiyatro sanatçısı Çolpan İlhan ve en küçükleri Avukat Cengiz İlhan.

Değerli bilim adamı Profesör Şevket Raşit Hatipoğlu’da Menemenlidir. En kolay olarak onun yaşam bilgilerine ulaşabiliyoruz. On ağustos bin sekiz yüz doksan sekizde Menemen’in Helvacı köyünde doğmuştur. Tarım Bakanlığı, Kurucu Meclis Üyeliği ve son olarak Milli Eğitim Bakanlığı yapmıştır. Menemen’e sulama kanalları ile Halk Eğitim Merkezi binasının yapılmasını sağlamıştır. Hatipoğlu 12 Kasım 1973 de vefat etmiştir.

Kanımca Silivri’de ve Menemen’de doğan ünlüler bunlarla sınırlı değil ama ne yazık ki daha fazlasını bulamıyoruz.

Özcan Nevres

Gaziler Günü

Bu gün gaziler günüydü. Neredeyse ulusal bayramlardaki kalabalık kadar yoğun bir kalabalığın ilgisiyle bu anlamlı gün kutlanıldı. Liseli gençlerin taşıdıkları bayrakların arkasında ise bando takımı vardı. Bu yoğun kalabalıkta gözlerim gençleri aradı ama liseli gençlerden başka genç yoktu. Törene yerel gazetecilerin gösterdiği ilgi de çok büyüktü. Yaşlı bir adam elinde tutmakta olduğu küçük bir bayrakla buğulanmış gözleriyle kortejin geçişini izliyordu. Yanıma fotoğraf makinemi almadığıma bu günkü kadar hiç pişman olmamıştım. Zira o yaşlı adamın görüntüsünü ölümsüzleştirme fırsatını kaçırmıştım. Fotoğraf çekmekte olan gazeteci hanıma yaşlı adamı göstererek haberi yapılacak ve fotoğrafı çekilecek bu adam dedim ama oralı olmadı. O öğrencilerin ve bandocuların fotoğraflarını çekmeyi yeğledi. Bu gün fotoğraf makinemi her zaman yanımda taşımaya karar verdim. Zira en güzel kareler makinem yanımda olmadığı zamanlara denk geliyor.

Gaziler gününü kutlamak güzel ama onların yaşam koşullarını düşünen var mı? Almakta oldukları gazi maaşıyla geçinebiliyorlar mı? Bu ülkenin geleceği ve selameti için kanlarını akıtmış olan bu kahramanlara layık oldukları yaşam düzeyi sağlanabildi mi? Sağlandığını hiç sanmıyorum.

Töreni izlerken dedemin teyzesinin oğlu, Afganistan ulusal marşının bestekârı Muhtar Hanyalı’yı anımsadım. Eskiden törenlerde askerler ve öğrenciler omuzları birbirlerine değecek kadar yakın yürüyorlardı. Muhtar Hanyalı ilk defa tören öncesi çalışmalarında altılı ve seyrek yürüyüşü uygulamıştı. Aynı uygulamayı Tören sırasında yapınca, bu seyrek yürüyüş çok beğenilmiş ve tüm dünyada uygulanmaya başlamıştı. Bandoyu dinlerken gözlerimde elinde Riyaseti cumhur Başkanlığının asasıyla canlandı. Askerliğimde Ankara’da Mamak Muhabere Okulundaki sekiz aylık eğitimim süresince hafta sonu tatilimi hep onlarla geçirmiştim. Çocukları olmadığı için hafta sonunu onlarla geçirmemden çok mutlu oluyorlardı. Muhtar Hanyalı’nın en büyük gururu salonunun bir köşesindeki Türkiye Riyaseti cumhur bandosu şeflik asasıyla, salonun diğer köşesindeki Afganistan Kraliyet bandosunun şeflik asasıydı. On dil bilen ve telli, klavyeli ve üflemeli tüm çalgıları büyük bir ustalıkla çalan Muhtar Hanyalı için varsa yoksa bandoculuktu. Bu yüzden emekli olduğunda Ayvalık’a yerleşmişti. İlk işi Ayvalık bandosunu kurmak olmuştu. Sağlığı nemli havaya uymadığı için doktor önerisiyle havası kuru olan Ankara’ya yerleşmek zorunda kalmıştı.

Askerlik görevimi yapmak için Ankara’ya hareket etmeden önce dedem Ulus’ta Basın Yayın Genel Müdürlüğü var. Oraya gideceksin. Baş mütercim (tercüman) Muhtar Hanyalı’yı bulacaksın. O sana her türlü yardımı yapacaktır dedi. Dedemin dediği gibi Basın Yayın Genel Müdürlüğüne gittim. Muhtar Hanyalı ile görüşmek istediğimi söyledim. O emekli oldu ve buradan ayrıldı dediler. Dönüp giderken arkamdan biri seslendi. Muhtar Beyin yerine geçen Muharrem Bey sizi görmek istiyor dedi. Geri döndüm. Masadaki babacan görünümlü adam Muhtarı niye arıyorsun diye sorduğunda yeğeniyim dedim. Romeka kserzis diye sordu. (Rumca biliyor musun?) Kserzo ma e boro na milisom dedim. (anlıyorum ama konuşmayı beceremiyorum) Krimasom more, (yazıklar olsun) Muhtar gibi bir adamın yeğeni Rumcayı bile tam olarak bilmiyor. Bunu yakıştırmadım sana. Muhtar amcanı örnek al ve sen de yabancı dil öğren dedi. Dedi ama ne yazık ki bir ara heves ettiğim İngilizceyi bile öğrenemedim. Datça’da yaşadığım üç yıl içinde bir Yunanlı kaptan ile tanışmıştım. Onunla konuşa, konuşa Rumcayı bir hayli ilerletmiştim ama konuşacak kimsem olmadığı için öğrendiklerimi de unuttum. Gerçi bir Yunanlı ile karşılaştığımda iyi kötü anlaşabiliyorum ama yeterli değil. Bu arada yabancı dil öğrenmeye meraklı olanlara Muhtar Hanyalı’nın bana söylediğini ileteyim. Bir gün amca on dili nasıl öğrendin diye sorduğumda Latinceyi iyi öğren. Gerisi gelir. Zira bütün dillerin kökeni Latincedir demişti.

Nereden nereye. Gaziler kortejini izlerken bandocular bir anda beni anılarımın içine gömdü. Muhtar Hanya’lıyı rahmetle anıyorum. Keşke ondaki yeteneklerin bir kısmı da bende olsaydı. Ne yazık ki bende hiç biri yok. Ne dil ne de saz çalma yeteneği bana bir parça bile bulaşmamış.

Özcan Nevres

Türkiye Teksas mı oldu

Her gün gazetelerde ve görsel yayınlarda insanlarımızın vahşice katledildiğini izliyoruz ve okuyoruz. İnsan canına kıymak ne kadar kolay oldu. Bir baba dahi, gözü gibi koruması gereken evladını katledebiliyor. Yaptığının cezasını kendi eliyle vermek istiyor ve yaşamına son vermek için fare zehiri içiyor. Fare zehiri içme oynadığı oyunun bir parçası olabilir. Zira öyle zehirler var ki; bir hekimin önünde içilse dahi içen kurtarılamaz. O halde niye fare zehiri içiyor? Kurtarılacağını bildiği için mi? Kesin ölüme neden olacak ilaçlarla değil de, kurtuluşu mümkün olan maddelerle intihara, başımdan geçen bir olay yüzünden hep şüpheyle bakarım. Gençlik yıllarımda flört ettiğim bir kız güya beni kaybetmekten korktuğu için intihara teşebbüs etmişti. Babası benden yardım istedi. Kızı bir arabaya koyarak İzmir Devlet Hastanesine götürdük. Kızın midesi yıkanırken babası doktora kızım ölmez değil mi diye sorduğunda doktor içtiği bir kutu ağrı kesici, beş kutu dahi içmiş olsaydı ölmezdi dedi. O anda kız ile evlenmem için olanların bir oyun olduğunu anlamıştım. Kıza neden intihar etmek istedin diye sorduğumda seni kaybetmekten korktuğum için demişti. Esas şimdi beni kaybettin. Ben ufacık bir kırgınlıkta intihara teşebbüs edecek bir kızla evlenip hayatımı zehir edemem dedim ve evlerinden bir daha dönmemek üzere ayrıldım. Oynanan oyunun kurbanı olmadım.

Katil baba yargılanırken mutlaka kendini cinnet geçirmiş olmakla savunacaktır. İçtiği fare zehirini de geçirdiği cinnete delil olarak gösterecektir. Yargıyı inandırıp az ceza alsa bile yaşadığı sürece vicdan azabı çekmeyecek mi? Gerçi onda vicdan olsaydı evladını katletmezdi.

İstanbul’un merkezinde genç bir adam cinayet suçundan yirmi yıl cezaevinde yatmış olan biri tarafından kurşun yağmuruna tutuluyor. Sıktığı kurşunlara rağmen genç adamın ölmediğini gördüğünde tabancasının şarjörünü kurşunla dolduruyor ve yaralı halde sürünerek kaçmaya çalışan gencin üzerine bir şarjör kurşun daha sıkarak öldürüyor. Yirmi yıl hapis yatmış bir insanın bırakınız adam öldürmesini, gölgesinden dahi korkmasını gerektirirdi. Oysa o korkmuyor. Zira artık cezaevleri beş yıldızlı otel konforunda. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında. Bazen vatandaş kesesinden çıkan yemekleri dahi beğenmeyip kazan kaldırabiliyorlar. Hal böyle olunca cezaevine düşmekten korkulur mu? Nasıl olsa idam cezası da yok. Öldür öldürebildiğin kadar. Nerde o eski günler? Cezaevinde yatmış olanlar Allah düşmanımı bile oraya düşürmesin derlerdi. Bu ülkede trafikte neden yol vermedin diye insanlar öldürülüyorsa bunun nedenini iyice düşünmek gerekir. Merak ettiğim bir konu var. Dünyada bizim ülkemizdeki gibi yargının verdiği cezanın üçte birini yatıp çıkan mahkûmlar var mıdır? Yoksa yalnızca bizim ülkemize has bir durum mudur?

Birçok olayda cezaevleri tıklım, tıklım dolu olduğu için zanlılar dışarıda yargılanmak üzere serbest bırakılıyor. Bu gidişle tüm cezaevlerini Ergenekoncular dolduracağı için adi suç işlemiş olanlara hiç boş yer kalmayacak.

Belki de bu kötü gidiş yüzünden insanlar silahlanıyorlar. Uygar bir ülkede silahlanmanın hiçbir anlamı olmaması gerekir. Oysa insanlarımız devletin can ve mal güvenliğini sağlayamayacağından korktukları için, can ve mal kaygısıyla silahlanıyorlar.

Tüm bu yaşanılan cinayetler zincirinden sonra silahlanmaya dur demek için, ruhsatlı ve ruhsatsız tüm silahların toplatılması gerekir. Bu yapılmadığı takdirde cinayet haberleriyle içimiz yanmaya devam edecektir.

Özcan Nevres

Kütahya Diken Üstünde

Gümüş madeni işletmesindeki siyanür havuzunun patlamış olması o bölgenin insanlarını çok tedirgin etmişti. Tek umutları yağmur yağmamasıydı. Oysa yağmur yağmaya başladı. Üç gün sürecek olan yağışın ilk gününde metre kareye otuz beş kilogram yağış oldu. Meteorolojinin tahmini doğru çıkarsa siyanürlü sularının derelere akması kaçınılmaz olacaktır. Hükümet yetkililerine ve Kütahya Valisine göre her türlü önlemler alınmış. Hiçbir tehlike yok diyorlar. Oysa uzmanlar tam tersini söylüyorlar. Nedeni ise maden işletmecisi tarafından hiçbir havuz ilavesi yapılmadan üretim kapasitesi üç misli arttırılmış. Eğer üç gün sürecek yağışlar nedeniyle üçüncü havuz patlarsa vay halimize. Zaten patlamış olan kanser hastalıkları bu kez de zıplayacak. Tut tutabilirsen. Hızla suyu aktarmak için havuzlar açılıyormuş. Peki, açılan havuzlarda sızdırmazlığı nasıl sağlayacaklar? Sızdırmazlığı sağlayacak betonu ne zaman dökecekler? Beton ne zamanda gerektiği kadar donacak? Kimse Kütahya nere, bizim burası nere demesin. Zira yer altı sularının nerelere kadar ulaştığını kimse bilemez. Muğla Gökova’da çok kaynaklı bir azmak vardır. Azmaktan başlayıp kilometrelerce sahil boyunca uzanan binlerce pınar vardır. Pınarların kimileri yazın kurur, kışın coşar. Kimi ise kışın akmaz, yazın coşar. Azmağın içinde tahta bir barakada balık lokantası işleten biri, kış aylarında kuruyan bir kaynağı gösterdi ve Allahın işine bak. Ne hikmetse bu kaynak kışın akmaz oluyor demişti. Biraz ilerledikten sonra öğretmen arkadaşım gel de bu kara cahile akmaz olan kaynağa suların karlarla kaplı bir dağdan geldiğini anlat. Kış aylarında sular donduğundan o pınar da akmaz olur demişti. Doruğundaki kararlın donduğu tek bir dağ vardı. O da Eşen çayını kar ve yağmur sularıyla besleyen Akdağ’dır. (Fethiye ile Antalya arasında olan dağdır) Eşen çayı bu zirvedeki karların yavaş, yavaş erimesi nedenle dünyadaki düzenli akan en önemli akarsularından biridir. Bu durumda kış aylarında akmaz olan su ya Akdağ’dan gelmektedir. Ya da Kütahya’nın karlı dağlarından geliyordur. Bu nedenle Kütahya’ya çok uzakta olanların dahi sulara siyanür karışmasından korkmaları gerekir.

Önceki yazımda çılgın projede etkilenecek olan orman ve tarım alanlarının elli bin dönüm olacağını yazmıştım. Meğer ne çok yanılmışım. İstanbul Büyükşehir Belediye başkanının açıklamasına göre istimlak edilecek alan dört yüz bin dönüm imiş. Bu kanalın getirisi ne olacak ki bu kadar geniş bir alan gözden çıkarılacak. Ne yazık ki tarım alanlarımızı bilinçsizce yok ediyoruz. Şunu akıldan çıkarmamamız gerekir. Yirmi santim kalınlığındaki bir tarım toprağı bin yılda oluşur. O da şayet erozyona uğramaz ise. Oysa Trakya’nın en verimli arazileri montaj sanayisi uğruna heder ediliyor. Bu gidişle nasıl ki Silivri yoğurdu festivali sembolik olarak yapılıyorsa, ileride Değirmenköy domates festivalinin dahi sembolik olarak yapılacağı kesindir. Sulak alanlarının daralması mandacılığı yok etmiş. Mandacılık olmayınca da Silivri’nin ünlü yoğurdundan eser kalmamış. Tıpkı Menemen’de olduğu gibi.

SİLİVRİ GÖMLEK DEĞİŞTİRİYOR. Düzensiz çay bahçeleri yıkılarak yerine halkın daha rahat edeceği düzenlemeler yapılacak. Aslında en büyük düzenlemenin Kumluk sahilinde de yapılması gerekiyor. RİSOS ve AVELON’un sahilden kaldırılması, Mimarsinan köprüsünün otuz iki kemerinin de tam olarak ortaya çıkarılması gerekiyor. Bir de Boğluca deresini kirletenler bulunsa ve kirli sularını dereye akıtmamaları sağlansa sahil çok daha güzel olacaktır. İşe başlamak işi bitirmek demektir. İnşallah harç bitti yapı paydos demezler ve Kumluk sahiline de güzel bir düzenleme yapılır. Kumluk’un kanayan yarası aşırı gürültü yapan işletmelerdir. İnşallah o gürültüye de bir çare bulunur.

Özcan Nevres

Diktatörler Kana Doymuyor

Tunus’ta ve Mısır’da diktatörler yıkıldıktan sonra özgürlük harekâtı önce Libya’ya, sonra da Suriye’ye sıçradı. Diktatörler saltanatlarını korumak için kendi halkını acımasızca katlediyor. Kaddafi kendi yurttaşlarına yaptıkları yetmiyormuş gibi Tunus’a da saldırdı. Suriye’den ise Türkiye’ye doğru büyük bir göç başladı. Ankara hükümeti göçü durdurmaya çalışsa da, göçün devam edeceğine kesin bir gözle bakılmaktadır. Yıllardan beri Hatay’ımızı kendi sınırları içinde göstermekten çekinmeyen Suriye Hataylılardan hiçbir zaman destek görmemiştir. Hataylıların ne kadar haklı oldukları bu yaşanmakta olan olaylar açıkça göstermektedir.

Suriye’de her gün insanlar öldürülüyor. Ne uğruna? Esat’ın babasından miras aldığı tahtını korumak için. İnsan olan sevilmediği bir yerde bir dakika bile durmaz. Esat ise tahtını korumak için acımasızca kan döktürüyor. Esat eğer o tahtı hak ettiğine ve halkın kendisini sevdiğine inanıyorsa seçim kararı alarak görevinden istifa etsin. Varsa bir partisi partisinin başına geçip aday olsun. Eğer kazanırsa ona kimse karşı koyamaz. Zira o makamı halkının güveni ve sevgisi sayesinde kazanmış olacaktır. Bu davranış demokrasinin gereği değil mi? Demokrasilerde devlet başkanlığı babadan oğla miras kalmaz. Seçimle devlet başkanı olunur.

***

Ülkemizde siyaset gittikçe kızışıyor. Kızıştıkça da çirkinleşiyor. Liderler birbirlerini kötüleyerek başarıya ulaşmayı ilke edinmişler. Oysa liderlerin görevi partilerinin yapmak istediklerini halka anlatmaktır. Üstelik abartısız olarak yapılabileceklerini anlatmalıdırlar. Son günlerde üç büyük partinin liderleri halka o kadar çok şeyler vaat ediyorlar ki inanılacak gibi değil. Bu durumda hangi parti kazanırsa kazansın, halkımız yaşadı demek. Memur ve emekli maaşları artacak, asgari ücret iki bin liranın üstüne çıkarılacak. Ülkemizin bir gerçeği var. Eğer asgari ücret bu günkü şartlarda iki bin liranın üstüne çıkarılırsa birçok fabrika kapanmak zorunda kalacaktır. Tarım ile uğraşanlarsa tarımı bırakma zorunda kalacaklardır. Bu durum da işsizliğin artmasına neden olacaktır. Yani işsizler ordusuna çok büyük katılımlar olacaktır.

Geçmişte aile tarımına soğuk bakılıyordu. Küçük arazilerin birleştirilip büyük işletmelere dönüştürülmesi isteniliyordu. Oysa büyük işletme demek işsizliğin artması demektir. Hiçbir çiftçi kendi düzenini bozarak başkasının emrinde çalışmak istemezdi. Küçük tarım işletmeleri destek görmeyince tarlasını satan büyük şehirlerin yolunu tutmuşlardı. Şehirde iş bulanlar iş sahibi olmuş. Bulamayanlar ise işsizler ordusuna katılmışlardır.

Nelerle uğraşıyoruz. İstanbul’a ikinci boğaz açıldığında uzaydan bakıldığında Fatih Sultan Mehmet’in silueti görülecekmiş. Görülse ne olur, görülmese ne olur? Davranın dostlar. Yakında uzay araçlarımıza binip Fatih Sultan Mehmet’in siluetini görebilmek için uzaya gideceğiz. Ortaokulda okurken en sevdiğim ders tarih dersiydi. Bu yüzden bulabildiğim her türlü tarih kitaplarını okudum. Okuduğum kitaplarda bir tek kanal açma projesi vardı. O da Sokullu Mehmet Paşanın Karadeniz ile Hazar denizi arasındaki kanal projesidir. Fatih Sultan Mehmet zamanında İstanbul Boğazında yoğun bir trafik mi vardı ki ikinci bir boğaza gerek duyulmuş olsun? O yıllarda şimdiki gibi petrol ve benzeri yük taşıyan dev gemi ve tankerler mi vardı? Gazeteci Ahmet Hakan’ın dediği gibi bu proje üç gün sonra unutulmayacak. Zira seçime daha elli gün var. Bu proje seçim sonrasında unutulacaktır. Unutulması da ülke yararına olacaktır.

Özcan Nevres

Bu ne biçim uygulama

Bir Fransız profesör, yediğimiz her şey hormonlu olduğu için sağlıklı et yemekte tek bir umar var. O da apartmanımızın balkonunda veya bodrumunda tavşan beslemek diyor. Söylediği doğrudur. Zira yediklerini en verimli şekilde ete dönüştüren hayvanlardan olan domuzdan sonra tavşan gelir. Yemek konusunda hiç seçici değildir. Ne verirseniz yer. En sevdikleri ise acı hardal, söğüt dalı, melengiç ve çitlembik ağaçlarının yaprakları ve dallarının kabuklarıdır. Tavşan yetiştiricilerinin bilmesi gereken çok önemli bir durum vardır. Tavşan kemirgenler sınıfındandır. Bu nedenle iyi ve sağlıklı beslenmeleri için önüne kuru ağaç dalları koyup bol, bol kemirmeleri sağlanmalıdır. Eğer bu yapılmazsa dişleri aşınmadığı için dişler beyine doğru büyümeye başlar. Büyüme beyine ulaştığında ise hayvan çok acı çekerek ölür. Bu nedenle tavşanlar yalnızca ot ve yemek artıkları ile eslenmemelidir. Tavşanlar hakkında ilginç bir bilgi daha vereyim. Hayvanlar içinde mideleri insan midesine benzeyen tek hayvan tavşandır. Midelerinin bu özelliği yüzünden tavşanlar kobay olarak kullanırlar.

Bu kısa bilgiyi verdikten sonra gelelim evimizde hayvan beslenmesine. Evinizde tavşan, köpek, kedi veya kanatlı hayvan beslediğinizde eğer komşunuz şikayet ederse belediye zabıtası hemen gelir ve hakkınızda zabıt tanzim eder. Hangi maddeye uygularlarsa o maddeye göre yüklü bir ceza ödersiniz. Şayet bu yazılan cezayı belediye encümeni onaylarsa cezadan kurtuluşun yolu yoktur. İşin ilginç yanı eviniz bahçeli ve müstakil olsa bile evinizin bahçesinde veya bodrumunda hayvan yetiştiremezsiniz. Böyle bir durum benim başıma geldi. Neyse ki belediye encümeni bana bir uyarı yazısı göndererek işi tatlıya bağladı. Peki, ben evimin bahçesinde veya bodrumunda kafes hayvanı bıldırcın, keklik veya sülün yetiştiremeyeceksem bahçeli ev sahibi olmanın bir anlamı kalır mı? Halamın küçük oğlu merasında çok miktarda tavus kuşu yetiştirmektedir. Merada salma olarak yaşadıklarından yumurtalarından yararlanamıyordu. Büyük bir kümes yapıp tavus kuşlarını kümese sokmayı düşünüyordu. Bu sayede yumurtalarından yararlanmak mümkün olacaktı. Eğer dediğini yaptıysa bu yaz Menemen’e gittiğimde üç dört yumurta alıp kuluçka makinesinde yavru çıkarmayı düşünüyordum. Erkeklerinin ne kadar güzel olduğunu tavus kuşu görenler bilirler. Menemen’de yaşarken çocuklarımı halamın merasına götürürdüm. Gitmeden önce fırına uğrar, beş altı ekmek alırdık. Ekmeklerin bir kısmını köpeklere, bir kısmını da tavus kuşlarına ve tavuklara yedirirdik. Çocuklarım köpekleri ve tavus kuşlarını beslerlerken çok sevinirler ve mutlu olurlardı. Eğer halamın oğlu bana bu yaz yumurta verirse kuluçka makinesinden çıkan yavruları nasıl bakacağımı kara, kara düşünmekteyim. Zira komşumun beni yine şikâyet edeceğinden kesinlikle eminim. Oysa ne güzel olurdu bahçemde iki tavus kuşunun gezinmesi. Şimdi İnternet üzerinde araştırma yapıyorum. Bu saçma yasağı nasıl çürütebilirim diye. Bildiğim kadarıyla Amerika’da bahçelerde içlerinde horoz olmamak kaydıyla altı tavuk beslenilmesine izin veriliyor. Zira herkesin sağlıklı ve taze yumurta yemeye hakkı vardır. Amerikalıların günlük taze ve doğal yumurta yemelerinde hakları varsa bizim neden olmasın? İnternet’te yaptığım araştırmada kafes hayvanı yetiştirme konusunda hiçbir bilgiye ulaşamadım. Zira evimin bahçesinde yumurtası sağlığımız için çok yararlı olan on kadar bıldırcın beslemeyi düşünüyorum. Eğer bu da yasaksa buna pes doğrusu demekten başka bir kelime bulamıyorum. Emekli bir insan ille de gidip kahvehane köşelerinde sürünsün mü? Yoksa benim gibi kendisine iş mi yaratsın? Ben evimin bahçesindeki otları temizlemekle ve çiçek bakımlarıyla yetinmem. Komşularımın evlerindeki gülleri de budar ve ilaçlarım. Dahası sokağımızın daima temiz olması için kendiliğinden çıkan otları da kazıyarak veya ot ilacı kullanarak temizlerim. Bu kadarı bana yetmiyor. Arka bahçemde, bodrumumda veya terasımda bıldırcın, sülün ve keklik yetiştirmek isterim. Müstakil ve bahçeli bir villanın sahibi olarak bunları istememin hakkım olduğuna inanıyorum. Bu sorunu da hukukçulara danışarak çözeceğim.

Özcan Nevres

İnsan yaşamı bu kadar ucuz mu

Yine şofben zehirlenmesinden kaynaklanan bir ölüm gerçekleşti. Henüz yaşamının baharında olan bir genç kız şofben zehirlenmesinden yaşamını yitirdi. Oysa o banyoya atmış liralık bir gaz alarm cihazı takılmış olsaydı. Şu an o genç kız hayatta olacaktı. Gaz kaçağı alarm cihazını takmakta hiçbir zorluk yok. Eğer şofben tüplü ise şofbenin biraz aşağısına, doğalgazlı ise biraz yukarısına asıp fişini prize takmak yeterlidir. Eğer kömür sobası kullanılıyorsa odanın tavanına yakın bir yere asılması yeterlidir. Evimde kalorifer tesisatı olduğu ve banyomda kalorifer peteği olduğu için alarm cihazına gerek olmadığından, gaz kaçağı alarm cihazını yalnızca ocağın üstüne takmış bulunuyorum. Kombi cihazı bodrumda ve havadar bir yerde olduğu için kombi yakınına takmaya gerek görmedim. Aslında oraya da takacaktım ama alarm çalsa bile üst katlardan duyulması olanaksız olduğundan takmadım.

Birkaç gün önce eski elektrikli fırına peksimet olması için dilimlenmiş ekmek koymuştum. Yenisinde o sırada tavuk piştiği için eskisini kullanmak zorunda kalmıştım. Yenisinde zaman ayarı var ama eskisinde zaman ayarı ve termostat yok. Fırına ekmek koyduğumu unutmuşum. Bir ara alarmın çaldığını duydum. Bununla birlikte burnuma yanık kokusu gelmeye başladı. Hızla aşağı indiğimde mutfakta göz gözü görmüyordu. Yangın söndürücüsünü elime aldığımda aklıma fırındaki ekmekler geldi. Yoğun dumana rağmen içeri girip fırının elektriğini kestim ve pencereleri açtım. Sonra da fırının içindeki tepsiyi çıkarıp kömür olmuş olan ekmekleri pencereden bahçeye boşalttım. Evin içerisini kaplayan koku ise bir haftada ancak yok olabildi. Eğer alarm çalmasaydı o kokuyu belki de haftalarca çekecektim.

Günümüzde hemen, hemen her türlü alet elektrikli veya gazlıdır. Yani birçok bombalarla sarmaş dolaş yaşıyoruz. Bu nedenle evimizde mutlaka yangın söndürücüsü ve gaz alarm cihazı veya cihazları bulundurmalıyız. Arabam gazlı olduğu için bulundurulması zorunlu olan oyuncak vari yangın söndürme tüpünden başka bir de iki kiloluk olanı var. Bu güne kadar benim işime hiç yaramadı ama başkalarının işine çok yaradı. Menemen’de Nevres apartmanı üç ana caddenin kesiştiği yerdedir. Apartmanın önünde dikilirken karşıdan gelen arabanın kaportasından birden alevler çıktığını gördüm. Sürücü de fark etmişti. Durup kaportayı açmıştı ama çaresizliğinden bakakalmıştı. Zira arabasında yangın söndürücü yoktu. Arabamdan yangın söndürücüsünü aldığım gibi yanmakta olan arabanın yanına gittim ve söndürücünün tetiğine basmamla motorun her yanı köpükle doldu ve yangın anında söndü. Bir başka bir gün Kozbeyli’de Şakir’in kahvehanesinde otururken bir motorsıklet alev, alev yanmaya başladı. Motoru yanmaktan kurtarmak yine bana düştü. Koşarak arabamdan yangın söndürücüyü aldım. Bir sıkışta köpük alevleri yuttu ve motorsıklet yanmaktan kurtuldu.

Evimde iki kiloluk yangın söndürücüsü olmasına rağmen bir tane de orta kat için alacağım. Yangına en kısa zamanda müdahale etmek gerekir. Bir kat aşağı inip tekrar yukarı çıkmak zaman kaybettirir. Bu nedenle bir tane de orta katta bulundurmayı gerekli görüyorum. Üçüncü kata gerekli görmüyorum. Birkaç konuğumuz olmadıkça üçüncü katı kullanmıyoruz.

Değerli okurlarım. Bir yangın tüpü atmış liradır. Bunu Karaköy veya Tahtakale’den alırsanız belki de yarı fiyatına alabilirsiniz. Bir yangın söndürücüsü de yirmi beş lira. Diyelim ki toplamı yüz veya yüz elli lira. Hem can güvenliğiniz, hem de evinizin güvenliği için bu parayı gözden çıkarmaya değmez mi? İnsan yaşamı yüz elli lirayı esirgeyecek kadar ucuz değildir.

Özcan Nevres

Aman dikkat

Uzmanlar Japonya’dan yayılan radyasyon bulutlar yüzünden bütün dünyaya dağıldı. Bu nedenle çocukları dışarıya çıkarmayın diyorlar. Dışarı çıkarmayın diye fetva vermek çok kolay. Sonsuza kadar çocukları evde tutamayacağımıza göre ne yapabiliriz? Radyasyondan korunamayacağımıza göre nasıl direnç kazanacağımızı açıklamaları daha doğru olmaz mı? Bu konuda İnternet’te yaptığım araştırmada korunmaktan başka hiçbir öneri bulamadım. Boya ve kaynak işleri yapılan fabrikalarda boya ve kaynak işçilerine her öğün yemekte ek olarak yoğurt verilmektedir. Bu da yoğurdun koruyucu olduğunu göstermektedir. Bu nedenle yoğurt yemeyi ön plana çıkarmamız gerekir.

Japonya nere, Türkiye nere? Buna rağmen oralardan buralara radyasyon gelebilmektedir. Peki, deprem kuşağı üzerinde olan Mersin Akkuyu’da kurulacak olan nükleer santralde bir sızıntı olursa ne olur? Ne olacağını düşünmek bile istemiyorum. Mersin’deki yetmedi. Bir de Giresun’da kurulacak. Hem de doğal sit alanı ilan edilmiş bir yerde. Enerji konusunda uzman olmuş bir mühendisimiz Türkiye gibi rüzgârı bol bir ülkede nükleer santral kurulmak istenmesini anlayamıyorum. Şirketimiz Muğla çevresinde rüzgâr santralleri kurma aşamasında. Yakında yer tespitine gideceğiz dedi. Ben de eğer Muğla’ya gidecek olursanız size yol göstermesi için bir arkadaşımı önereceğim. Kendisi şair, yazar ve radyo programcısıdır. Muğla ve çevresini çok iyi bilir. Size mutlaka yardımcı olur. Zira o da bizim gibi çevrecidir dedim. İnşallah rüzgâr ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir güç kaynaklarının değeri iyice anlaşılır da elektrik üretimi bu temiz enerjilerle sağlanılır.

Sayın Ali Korsan ve ekibini çevre temizliğine gösterdikleri ilgi nedeniyle yürekten kutlarım. Yalnız önerilerinde eksiklikler olduğunu da belirtmek isterim. Sayın Ali Korsan diyor ki; balıkhanenin önünde açılan kanal kanalizasyona verilmeli ve denizin derin olan yerine şarj edilmelidir. Oysa kanalizasyon suları mutlaka arıtma tesislerinden geçirmeli ve denizin en az kırk metre derinliğine şarj edilmelidir. Bu şekilde arıtma tesisinden kurtulmayı başaran mikro organizmalar kırk metre derinliğe verildiğinde oluşan basınç nedeniyle tamamı ölür. Kirletilen yalnızca deniz mi? Belediyenin almış olduğu naylon poşet yasağı nedense halen uygulanmıyor. Oysa çevremizi en çok kirleten naylon poşetler ve pet şişelerdir. Eğer gerçekten alınmış böyle bir karar varsa derhal uygulanmalıdır. Sağlığımız ve çevremizin temizliği için Pazar torbalarına, filelere ve kese kâğıtlarına geri dönmemiz gerekir. Bir de şu kabuklu çerez alışkanlığı var. Çevre kirletmede lider durumdadırlar. Oysa çerez aldıkları yerden bir de boş külah alsalar ve yediklerinin kabuklarını boş külaha koysalar ne güzel olur.

Menemen’de bacasız sanayi adı altında bir sanayi sitesi kurulacaktı. Bu konuda günlerce köşemden uyarılar yapmıştım. Dünyanın plastik kullanımını ve imalatını yasaklamaya başladığı ve iki bin yirmi yılında kullanımı kesin olarak yasaklanacağını yazdım. Bu durumda plastik sanayi sitesi kurmanın anlamsız olduğunu belirtmiştim. Plastik sanayisinin kurulmasını destekleyenlere bir soru yöneltmiştim. Kurulacak olan plastik sanayisi zararsızsa, çevre kirliliğine ve sağlık sorunlarına neden olmuyorsa İzmir belediyesi bu sanayicileri İzmir’den neden kovuyor? Okuyucularıma da bunu sordum ama yanıt alamadım. Aslında plastik sanayicilerinin amacı plastik sanayisini kurmak değil, fabrikaların kurulması için gösterilen ve çok ucuza istimlâk edilen değerli arsalarda ileride beton yığınları kurmaktır.

Dileğim, naylon poşetlerden arıtılmış bir çevre ve pırıl, pırıl tertemiz bir denize kavuşmaktır.

Özcan Nevres

Sıra Kaddafi’de mi?

Tunus ve Mısır’dan sonra sıra hangi ülkede derken, olaylar akla gelmeyen Libya’da patlak verdi. Oysa sırada olarak Yemen, Suudiarabistan ve Lübnan gösteriliyordu. Libya’nın akla gelmemesi ise Libya Lideri Kaddafi’nin ülkesini demir yumrukla yönetiliyor olmasıydı. Güneş çarığı, çarık da ayağı sıkar. Ülkesinin yüksek gelirini kendine ve yandaşlarına dağıtan diktatörler yaşadıkları lüks hayatın rehavetiyle halkın yoksulluğunu göremiyorlardı. Ya da görmek istemiyorlardı.

Kaddafi iktidarın ilk döneminde bağımsızlık tutkunlarının idolüydü. Halkı ezilen ülkeler için kurtuluşun simgesiydi. Türkiye Kıbrıs harekatını başlatmadan önce Türk semalarında Libya Lideri Kaddafi’nin gönderdiği Fantomlar uçuyorlardı. Kıbrıs harekatında Türkiye’yi en çok destekleyen ülke Libya idi. Ne yazık ki Kuzey Kıbrıs devletinin tanınmasında Libya Pakistan gibi geri adım atmıştı. Ve Kuzey Kıbrıs devletini tanımamıştı.

Toprağının her karışından petrol fışkıran Libya’da petrolün gelirinden halk değil, yönetenler yararlanıyorlardı. Yönetenler olağanüstü zenginleşirken halk olabildiğince fakirleşiyordu. Petrol gelirleri, ilerideki petrolsüz bir gelecek için yatırımlara yatırılması gerekirken, petrol gelirlerini har vurup harman savuruyorlardı. Kalkınma için yapılan ihalelerde ihaleyi alan firmaların hak edişlerini bile ödemiyorlardı. Bu yüzden Türk Hükümeti ile Libya hükümetleri arasında defalarca anlaşma masasına oturulmuş, kaybeden taraf hep Türkiye olmuştu. Libya sıkıştığında borcunu petrol ile ödeyeceğini taahhüt ediyordu ama çoğu kez ödemeleri savsaklıyordu. Buna rağmen Türk iş adamları Libya ile iş yapmakta hiçbir sakınca görmüyorlardı. Son günlerde yaşananlar sırasında hükümetimizden bir açıklama yapıldı. Libya’da zarara uğrayanların zararları hükümetimiz tarafından karşılanacaktır denildi. Para yok diyerek memurun, işçinin ve emeklilerin maaşlarına ancak sadaka vari zamlar yapan hükümetimiz, iş adamlarımızın uğradıkları zararları ödemekte hiç para sıkıntısı çekmiyor. Libya’da iş yapan iş adamları şantiyelerindeki araç ve gereçlerini, malzemelerini sigortalatmamışlar mı? Eğer sigorta yaptırmışlarsa zarar ve ziyanı sigorta şirketleri ödesin. Türkiye değil.

Türkiye’nin Libya’da iş tutmuş olan yurttaşlarımızı elden geldiğince hızlı bir şekilde tahliye edilmelerini sağlaması gerekir. Olaylar patlak verdiği anda yöneticilerimizin hava alanlarının kapatılacağını hesap ederek hızlı gemilerini hemen yola çıkarmalıydı. İnşallah yurttaşlarımızın başlarına kötü şeyler gelmeden tahliyeleri sağlanılabilir.

Fransız ihtilali için tarihçiler şöyle diyorlardı. Şüphesiz Jan Jak Russo dünyaya gelmeseydi Fransız ihtilali yine olacaktı. Ama ihtilaller müstebitlerin kafalarını bu denli hızlı uçurmayacaktı. Arap ülkelerinin başında da ihtilal rüzgarları esiyor. Arap yöneticiler ya savrukça para harcamaktan vazgeçip halkın kalkınmasına yönelecekler ve paralarını halkın kalkınmasına harcayacaklar. Ya da pılılarını pırtılarını toplayıp ülkelerini terk edenlerin kervanına katılacaklardır. Özcan Nevres

Ananı da al git

Mersinli Kemal Öncel Sayın Başbakana tarımla ilgili sorunlarını dile getirmek istediği için Başbakandan çok sert bir tepki görmüştü. Ananı da al git. İşte artık o ana yok. Hakkın rahmetine kavuştu. O ana ki yıllardır dillerden düşmemişti. Onun ölümü bile anısını belleklerimizden silemeyecektir. Ruhu şad olsun. Kemal Öncel kardeşimize de baş sağlığı dilerim.

Bin dokuz yüz elli sekizde siyasete ve gazeteciliğe başladım. Menemen CHP ilçe örgütünde üç yıl gençlik kolu ve beş yıl da ilçe yöneticiliği yaptım. Bin dokuz yüz seksen darbesinden sonra da yine menemen’de Halkçı Parti İlçe Başkanlığı yaptım. Bu nedenle de siyasilerle hep içi içe yaşadım. Geçmişte bakanlar şimdiki gibi koruma ordusuyla geziler yapmazlardı. Çok yakından tanıdığım eski Tarım ve Orman Bakanı ve Milli Eğitim Bakanı Şevket Raşit Hatipoğlu’nu anımsadım. Doğduğu ve sülalesinin yaşadığı Helvacıköy kasabasına (Menemen) giderken Menemen’e de uğramıştı. Ankara’dan Menemen’e sıradan bir vatandaş gibi trenle gelmişti. İlçe merkezimizi ziyaret ettikten sonra kasabasına gitmek için ilçe merkezinden hep beraber ayrılmıştık. Bakanımızı garaja kadar uğurlayacaktık. Ana kanal köprüsü üzerine geldiğimizde durup ana kanala uzun, uzun baktı. Bakmakta haklıydı. Zira bir ağ gibi Menemen ovasını saran kanallar onun eseriydi. O sıralar Halk Eğitimi ve Sosyal Geliştirme Derneğinin ikinci başkanıydım da. İkinci başkandım ama derneği yöneten bendim. Zira başkan hekim olduğu için dernek çalışmalarına çok seyrek katılıyordu. Fırsat bu fırsat diyerek Sayın Bakanım dedim. İnönü Malatya’yı, Menderes Aydın’ı Celal Bayar Bursa’yı ihya etti. Siz neden Menemen’e yatırım yapılmasını sağlamıyorsunuz dedim. Yüzüme dikkatle baktı ve genç arkadaş bu kanalların yapılmasını ben sağlamadım mı? dedi. Biliyorum siz sağladınız ama o eski bakanlığınız dönemindeydi. Ben bu günümüz için soruyorum dedim. Peki, ne istiyorsun diye sordu? Menemen’e bir halk eğitim binası dedim. Sana söz veriyorum. Balkanların en büyük halk eğitim merkezi Menemen’e yapılacak dedi. Dediği gibi de ikinci beş yıllık kalkınma programına aldırtarak bu günkü halk eğitim binasının yapılmasını sağladı. Koskoca bir bakan ile gencecik bir CHP yöneticisi arasında hiçbir protokol kuralı olmadan rahatça konuşuyor, hatta tartışabiliyorduk da.

Bin dokuz yüz atmış bir yılında eski Cumhurbaşkanı İsmet İnönü İzmir’e gelmişti. Konak meydanını o güne kadar görülmemiş bir kalabalık doldurmuştu. Kurtuluş Savaşımızın iki numaralı kahramanı halkın arasında korumasız olarak büyük bir sevgi seli içinde yürüyordu. Eşi Mevhibe Hanım gücünün yettiği kadar bağırıyordu. Aman evlatlarım paşa babanıza dikkat edin. Başına bir iş gelmesin diyordu. İsmet İnönü’nün etrafında koruma amaçlı daha sıkı bir çember oluşturduk.

İzmir CHP İl Başkanlığına eski bakan Şevket Adalan getirilmişti. CHP Menemen ilçe Merkezinde sohbet ediyoruz. Kıyafeti dikkatimi çekmişti. Belli ki kilo almıştı ve bu kiloları yüzünden ceketinin düğmeleri iliklenmiyordu. Düğmelerin iliğe geçmesi için yaklaşık üç santim kadar bir iplik örgüsü düğmeyle kumaşın arasında vardı. Sonradan öğrendiklerim beni hiç şaşırtmamıştı. Şevket Adalan’ın yeni bir elbise diktirecek kadar parası yoktu ve geçimini İzmir Toptancı Halinde seyyar manavlara naylon poşet satarak sağlıyordu. Anlayana sivrisinek saz. Anlamayana davul zurna az.

Özcan Nevres

Ev alma komşu al

Komşum ile aramız çok iyi idi. Beni ölen ağabeyine benzettiğini, bu nedenle beni çok sevdiğini söylerdi. Marketlere alış verişlere giderken mutlaka ona da haber verirdik. O da bizimle gelip alış verişlerini yapardı. Bir gün çiçek sohbeti yaparken bahçemizdeki kayısı ağaçlarının gölgeleri yüzünden iyi çiçek yetiştirememekten yakındık ve o iki ağacı kesmeye karar verdik. Öğrencilerimden birinin babası ağaç ve odun kesim işleri yapıyor. Çocuğa söyleyeyim. Babası gelsin kessin dedi. Birkaç gün sonra kesici geldi. Önce komşumun arka bahçesindeki cinsi bozuk kiraz ağacı ile kuru bir ağacı kesti. Oradan benim bahçeye geçip kayısı ağacımızı kesti. Adam gitmeye hazırlanınca komşumun kayısı ağacını gösterip onu kesmeyecek misin diye sordum? Hayır o kesilmeyecek dedi. Böylece komşum tarafından hem kazıklanmış, hem de aptal yerine konulmuş oldum. İki aylık yazlıkçı döneminden sonra sokakta bizden başka kimse kalmadığı için, bir ağaç yüzünden arayı bozmayalım dedik ve yediğimiz kazığı sineye çektik. Bu yaz kesilen kayısı ağacımızın yerine yeni bir kayısı fidanı diktim. Komşum bunu görünce hemen neredeyse ağaç olmuş bir kiraz fidanını dikti. İş kabak tadı vermişti. Ben de bir kayısı fidanı alıp, ikiye iki olsun düşüncesiyle diktim. Bir süre sonra iki fidanım ile birlikte aradaki güller de kurumaya başladı. Belli ki fidanlarıma ve güllerime çamaşır suyu dökülmüştü ama bunu sen yaptın diyemezdim. Zira dökerken gören yoktu.

Dört kışın sabahlarında neredeyse kör karanlıkta babasının balta sesleriyle uyandık. Komşuluk adına en küçük bir serzenişte bulunmadık. Kendime ve çocuklarıma birer kuluçka makinesi yapmak için harekete geçtiğimde komşumun annesi, benim testeremden çıkan seslerden çok rahatsız olmuş. Eşim hasta annesine bakmakta olduğu için evde yalnızım. Eşim telefon açıp, senin kuluçka makinesi yapmanı istemiyorum. Dedi. Tamam anlaşıldı. Mesaj alınmıştır dedim ve imalata evimin bodrumunda devam ettim. Eşim birkaç günlüğüne evimize çeki düzen vermeye geldiğinde balkonda konuşuyorduk. Bana gürültülü bir iş yapacağında bodrumda yap. Kimseyi rahatsız etme deyince, biz dört kış balta sesleriyle uyandırıldık ama hiç şikayetçi olmadık. Ben iki gün aralıklı olarak gürültü yapınca mı kıyamet kopuyor dedim. Meğer komşum bunlar ne konuşuyor diye dinlemedeymiş. Ağzını öyle bir açtı ki; kapanası yok. Sen burayı sanayiye çevirdin. Bizi rahatsız etmeye hakkın yok. Peki senin babanın her sabah bizi balta sesleri ile uyandırmaya hakkı var mı dedim? Eşim karşılık verme, içeri girelim. Ona uymaya gelmez dedi. Eşime bu durum karşısında sakın üzülme dedim. Bu olay komşumuzun içinin karasını gün ışığına çıkardı. Ben neye şükrediyorum biliyor musun dedim? Ben bunun anne ve babasını defalarca hastanelere taşıdım. Eğer yolda bir kaza yapmış olsaydım. Ölüme veya yaralanmaya neden olmuş olsaydım beni tazminat ve ceza davalarıyla süründürürdü. O nedenle üzülmemiz değil sevinmemiz gerekir dedim.

Torunum Can dede bu kayısı fidanları ile güller neden kurudu diye sorduğunda yüksek sesle onları çamaşır suyu dökerek kurutanların Allah milyon kere belasını versin dedim. Komşumun annesi seksen yedi yaşında olmasına rağmen böğrüne tekme yemiş gibi böğürdü. Allah senin belanı versin dedi. Hayrola dedim. Niye alındın? Ben fidanlarımı ve güllerimi kurutana bela diledim. Sana ne? Kızı hışımla dışarı çıkıp, salıncakta oturmakta olan annesine gir içieri dedi.

Of, of. Bela ki ne bela. Komşumun annesi salıncakta oturmuş gözü üstümde. Hem de nefretle bakıyor. Gir o perdenin arkasına seni gözüm görmesin nankör dedi.( Balkonumdaki salıncağın gölgeliğinden söz ediyor) Sen evimde oturdun nankör dedi. Senin de kızın benim evimde çok oturdu. Ödeştik dedim. Oysa onların elektriğinden suyuna kadar tüm işlerini tek kuruş almadan yapardım. Kapısındaki sinekliğe kadar. . Elektrikler kesildiğinde karanlıkta oturmasınlar diye elektrik verirdim. Kızı kahve içmeye çağırdığında kahve içmeye elimde bir paket kahve ile giderdim. Nedense sinekliğini yaparken, insana duyarlı elektriğini takarken, soba tutuşturmak için tahtalarını keserken ne testeremin ne de matkabımın sesinden hiç rahatsız olmamıştı. Elektrikli testerem bana çalışınca rahatsız oldu. Ona vermiş olduğum en büyük rahatsızlık ise, üfürükle duayla hastalıkların tedavi edilemeyeceğini söylemem olmuştu. Ben tedavi ederim deyince; o halde kendi hastalıklarını neden duayla iyileştirmiyorsun? Niye doktorlara taşınıyorsun? dediğimde ipler koptu.

İçimdeki Özcan Nevres’i öldüremediğim için korkuyorum. Ya bir gün barışmak için kapıma gelirse? Hayır diyemeyeceğimi biliyorum. Gerçi hiçbir şey eskisi gibi oalmaz ama yine de villamı satmaya karar verdim. Ne Şam’ın şeytanı. Ne de Arabın yüzü.

Özcan Nevres

Lanetli Sokak

Bu sokağa bu adı ben koydum. Zira bu sokak hizmet konu olduğunda belediye tarafından unutulmuş olan bir sokak. Bu sokağın adı şehir planında Burak Sokak ama sokağın dört köşesinde de adı sanı yok. Oturduğum villayı satın aldığımda sokağımızdan doğalgaz geçmediğini öğrendim. Neyse ki Yavuz Kaynarca dostumuzun yardımıyla sokağımıza ivedilikle doğalgaz borusu döşendi ve bu sayede evimize doğalgaz bağlatabildik.

Eğer bu sokağa bir kargo veya mektup gönderilmişse vay o kuryenin veya PTT memurunun haline. Nedeni ise adı sanı olmayan bir sokağı bulmak kolay mı? Neyse ki ben evimden artan bir laminat parçasına plastik boya ile yazdığım Burak Sokak yazısını sokağın başındaki arsanın tel direğine asarak bu sorunu çözmüş oldum.

Bu sokak lanetli bir sokak ki bu sokağa çöpçü ancak seçimden seçime uğrar. Kalan zamanda ben temizlersem temizlenir. Geçen yıla kadar kaldırımı ve su akarını kaplayan otları hep ben temizledim. Bu yıl belediye başkan yardımcısı Sayın Elif Hanımın duyarlılığı sayesinde otlar belediye ekipleri tarafından temizlendi. İyi de ben sokağı her ot kapladığında defalarca belediyeye telefon açmak zorunda mıyım? Bu otları temizlemek belediyenin görevi değil mi? Eğer o otlar temizlenmez ise, şiddetli yağan bir yağmurda evlere sel suları girmez mi? Elbet de girer. Daha önceki yıllarda olduğu gibi. Gerçi benim evim yüksek olduğu için sel sularından kesinlikle etkilenmez. Olan yalnızca bodrumuma olur. Zira sahibi olduğum tüm takımlarım bodrumumda bulunmaktadır.

Bitişik komşum Hollanda’da yaşadığı için villası oldukça bakımsızdır. Bu yıl komşum geldiğinde Nazilli’ye telefon açarak evinin durumunu anlattım. Zira bir ara eve ne olduğu belirsiz insanlar girip çıkmaya başlamıştı. Telefonum üzerine gelip evinin içini, dışını iyice temizledi. Otuz çuval kadar taş ve inşaat artığı topladılar ve kaldırımın üzerine koydular. Daha sonra belediyeye gidip çöplerin kaldırılması için atmış iki lira yatırdılar. Yatırdılar ama çöpler üç aydan beri aynı yerde duruyor. Konuyu belediyeye ilettim ve bu çöplerle ne zaman vedalaşacağız diye sordum. Belediyeden görevliler gelmişler ve çöp çuvallarının fotoğraflarını çekip gitmişler. Gidiş o gidiş. O günden bu yana ne gelen var ne de giden. Tek umarımız başkan yardımcısı Elif Hanım olduğu için kendisini arayıp durumu bildirdim. Çöpleri kaldıracak olan kamyon geldi ve paranın yatırıldığına dair makbuz olmadığı için çöpleri almadan gitti. Elif Hanımı bir daha aradım ama toplantıda olduğu için ulaşamadım. Kendisine iletilmesi için bir not yazdırdım. Bu bayramda biz o çöplere tavaf mı edeceğiz dedim? Dedim ama çöpler yine yerli yerinde duruyor. Dahası dökülen ağaç yaprakları yüzünden sokağın iğrenç bir görüntüsü var. Belli ki bu görüntü iyi havaların sonuna kadar devam edecek. O yaprak yığınları artık esecek olan şiddetli bir rüzgârın veya yağmurun himmetiyle temizlenecek.

Bana sen gazetecisin. Çek bu pisliklerin fotoğrafını, gönder gazetene diyorlar. CHP ye oy verdiğim için elim varmıyor. Ama bu olumsuzluk devam ederse gerekeni yapmak zorunda kalacağım.

Özcan Nevres